kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Mayıs 2020

Mayıs'ın Birinci Haftası

Yeni çelıncımız kutlu mutlu ve mübarek olsun. Bu Hıdrellez olduğu söylenen, kocaman aylı geceden, herkese merhaba, kanalıma hoşgeldiniz.

Ben hiç gerçek anlamda Hıdrellez kutlamadım. İçinden kutlama geçen şeylerden itinayla uzak duran bi ailem vardı. (Ailem hala var şok şükür ama o durum değişmeye başladı, herkesin karakteri kafasına göre yön değiştirdi.) Hep bi sebebimiz vardı neşe denen şeyden uzak durmak için ama Hıdrellez'den neden uzak duruyorduk? Vallaha bilmiyorum. Bi sonraki konuşmamızda sorarım belki anneme. Kendi aramızda bol bol espriler şakalar yapardık, kendimize özgü bi espri anlayışımız oluşmuştu bu yüzden ama dışarı yani ele güne karşı hep bi akıllı uslu durma çabamız oldu. Hıdrellez nedir? Tam olarak bilmiyorum hala. Baharın gelişi mi? Ama Nevruz da baharın gelişi değil miydi? O ikisinin arasında nasıl bi fark var? Gelenekçi Sünnici sülalede doğduğum için mi bilmemem gerekiyordu bunları?

Artık çok da umursamıyorum açıkçası. Ama ölüme yaklaştıkça dindarlaşan insanlar gibi, ben de zamanla neşeye yaklaşmaya çalışıyorum galiba. Beni iyi hissettirecek ne varsa, onu deneyeyim diyorum. Bu sene Sadece C.'nin blogunda görüp özendim, dedim ben de bi dilek tutup gülün altına gömeyim, sonra artık ne gerekiyorsa yapayım filan... Maksat yarından bi şey bekliyor olmak, o hissi dünyayla paylaşmak... Oturdum düşündüm dün gece, ne dileyebilirim diye... Net bi şey gelmedi aklıma. Tek bir dilek bulamadım. Mum üflemem gereken her doğumgünümde olduğu gibi saçmaladım. Dünya barışı, korona gitsin, sağlıklı olalım, mutlu olalım falan gibi... Daha basit, daha insani, hani daha gelip geçici, gerçekleşmesi için evrene enerji gönderince benim de -mahcup olmamak için- uğrunda daha fazla uğraşacağım bi dilek dileyeyim dedim, bulamadım. Bir yıl için arzuladığınız şeyleri nasıl tek bir dileğe indirgeyebiliyorsunuz sevgili insanlar?

Bu arada şimdi hatırladım, sanırım "dilek sadece Allah'tan dilenir" diye mumdur, güldür, bu tip şeyler yapılmıyordu bizim ailede. Ah, düşününce içim şişti yine. Bu tip şeyler neşe katıyor hayata, günlük hayatın durağan sularına serin, tatlı, taze bi dalga getiriyor. İnanmayın demiyorum, yine inanın ama inancın hayatınızdan neşeyi silmesine izin vermeyin lütfen, reca ediyorum.

Kısacası bu Hıdrellez'de de şaşkınlıktan dilek dileyemedim. Bi de hadi orda burda bi gül ağacı buldum diyelim, dibine bi şey gömmeye çalıştığımı görse komşulara nasıl açıklarım diye düşündüm, yalan yok. Savunacak kadar aşkla benimsediğim bi şenlik değil ki, uğruna komşularla muhabbet etmeyi göze alıp kendimi sokaklara vurayım... Belki biraz daha benimseyince olabilir. Padişahın tahtı var, her şeyin bir vahtı var demişler. Bu söz buraya tam uymadı ama olsun.

Dilerim usulünce, içinden gelerek dilek dileyenlerin bütün dilekleri gerçek olur. Neşeniz bol olsun, benim gibilere de ilham olsun. Siz yine de gaza gelip benim gibileri neşeli olmaya zorlamayın, her zaman ayak uyduramayabiliriz. Azar azar verin, alıştıra alıştıra.

Misal, büyüdüğüm ortamda biri iyi dilekte bulununca, mesela inşallah kazanırsın o okulu, gibi, "hayırlısı olsun" diye cevap verilirdi. Yani hayırlısı değilse, çok istesem de, kazanmak için götümü yırtsam da kazanmasam daha iyi, demekti bu. Ki oturup düşününce, doğru. Çok iyi okulları kazanıp stresten hasta olmak da var. Her türlü iyi dileğin sonuna kötü bi ihtimali yapıştırabilirsiniz bu yöntemle düşününce. Gereksiz gerçekçilik dediğim huy içinize yerleşir böylece iyice ve hayal kurmaktan alıkoyarsınız farkında olmadan kendinizi. Halbuki sen kısa vadeli hayallerini kur, kötü bi şey olursa onu da o zaman düşünürsün. Her şeyin en hayırlısını dileyince, bi şeyler için uğraşmanın ne manası kalıyor ki? Eşeğini sağlam kazığa bağla, sonra Allah'a emanet et sözünün bile bir anlamı kalmıyor o zaman. Ya eşeğini bağlamak şere vesile olacaksa?

Muhafazakar yaşam biçiminde felsefe yapmaya kalkmak diye buna denir sanırsam.

Neyse, çıkalım bu muhabbetten. Sadece şunu diyeyim; Hıdrellez enerjisi kendimi anlamamı sağladı biraz daha. Tişikkirlir blog arkidişlerim.

Amazon'da The Great Passage diye bir Japon çizgi dizisi izledim. 11 bölümcük. Çok sevdim. Yine bi Japonya aşkı doldu içime. Çubukla yemek yemek istedim. Japonya'ya gidebilsem, gitmek ister miydim şimdi, diye sordum yine kendime ve cevabım yine "Hayır," oldu. Yani belki bikaç günlüğüne evet ama daha uzun değil. Bi kere gittim, yetti gibi geliyor. Bi coğrafyanın ruhunun içine giremeyeceksem o zaman geçirdiğim 3 haftadan daha uzun süreyi aynı yerde harcamak anlamsız geliyor. Şimdi gitsem, yine aynı olacak. Mekanın, toplumun ruhunun içine girebilmek bambaşka ve öyle turist olarak yapılabilecek bir şey değil bence. O yüzden uzun süreli turistlikler evimi özletiyor bana. Belgeselde de izleyebilirdim diyorum. "Neden geziyoruz ki?" demiyorum, yani bunu bir ideoloji gibi savunmuyorum, yani bu bi fikir değil, bi his.

Amma velakin hala ne zaman bi Japon çizgi dizi/filmi izlesem, o çizgilerin içine dalıp orada yaşamak istiyorum. Ben ben değilmişim de o çizgilerden biri olmuşum mesela. O etki yine var üstümde ve bunu çok seviyorum. Bi gün, bugünler geçtiğinde ve yine Japonya'ya gidebilir hale geldiğimde, belki bu etkinin gazına gelip o ülkeye tekrar gitmek isteyebilirim. Hiç belli olmaz.

Tabi biraz da konusundan bahsedeyim. Bir yayınevinin bir kenara atılmış sözlük departmanında geçiyor her şey. Son derece içe kapanık fakat kelimelerle arası çok iyi olan bir başrolümüz var. Departman, şimdiye kadar yapılmış en iyi sözlüğü yapmaya uğraşıyor. Elemanlar ilk defa duydukları kelimeleri not ediyorlar sürekli. Sınıflandırma, sıralamayla dolu bi iş. Raflarda dosyalar, diziler, sınıflandırmak için görsel işaretler... İnce, çok ayrıntılı bir iş. Burdaki büyük Van Dale Sözlüğü'nü hatırlattı bu bana. Sanırım düzenli olarak yenilenen, geleneksel bir sözlük bu. Sahaflarda mutlaka bulunuyor eski baskıları. Bende de var 90lardan kalma bir set. 3 kalın ciltten oluşuyor. Türkiye'de var mıydı böyle temel bir sözlük? Okul için olan küçük Altın Sözlüklerden filan bahsetmiyorum. Türkçe'deki tüm temel sözcükleri kapsadığını iddia eden ve ara ara yenilenen bir sözlükten bahsediyorum. Varsa da her eve girecek kadar önemsenmemiş belli ki.

Böyle bi dizi izleyeceğimi hiç düşünmezdim. Çok sevdim. Bir işe kendini adayan insanları izlemenin verdiği tatmin de vardı tabi. İçe dönük-dışa dönük insanların birbirlerine saygı duyup peşinden koştukları işi aşkla bitirebilmelerini görmek, huzurlu bi iş ortamı, arada bi ortaya çıkan kedi... Bence huzurun resmiydi bu dizi.

Linki de bırakayım buraya: https://en.wikipedia.org/wiki/The_Great_Passage_(TV_series)

İşte böyle, daha fazla uzatmayayım, ilk haftanın ilk postunu burada sonlandırayım.

Selamlar,
Kanatlı Kedi

13 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 20

Evet... taaa 20ye geldim. Böyle tek tek sayınca zamanın geçmesi daha bi sinir bozucu oluyormuş yahu! Sayılar ne kaa da gereksiz şeylermiş meğer.

Dün akşam Pom Poko'yu izledik. Ghibli Stüdyoları'ndan Miyazaki'nin değil başka bir yönetmenin, Isao Takahata'nın filmi, 94 yapımı. Çocuk filmidir diye düşünmüştük, oyuncak ayıya benzeyen karakterler çocuk kitaplarını andırıyordu ama içeriği biraz yetişkinimsi. Yani çok da değil ama "hayalar" kelimesi çok kullanılıyor mesela, çiftleşme dönemi, kur yapma gibi konular geçiyor... Çocuğunuzla eğer "ben nasıl doğdum" konusunu konuşmadıysanız, anlatmak için iyi bi yöntem olabilir. Tabi bana güvenip de hemen birlikte oturup izlemezsiniz diye düşünüyorum. Bir çocukla nasıl konuşulur, konusu en son bana sorulmalı, bilgisizim, beceriksizim bu konuda.

Mesut Süre ile İlişki Testi'nden bi bölüm izledim yine. Seviyorum bu adamı ve kankalarını, gözlerim yaşarana kadar gülüyorum genelde. Lakin ki konuklarda bir kadın vardı ki, o kadar benim zıttım bi karakterdi ki, o özgüven, o istediğini yapabileceğini düşünme hali... Özendim, kıskandım ve sinirlendim. İtiraf edeyim. Bana laf sokulduğunu hayatta anlamam, ismimle hitap etmeli, bana direk söylemeli laf sokan kişi, diyor. Ne güzel bi hayat ya, dedim. Ulan hadi geçen geçti, hayatımın kalanında bari bu kadar umursamaz olabilsem, benim de özgüvenim tavan yapar, ben de başarısızlıklarımı sallamam, ne var canım, der geçerim. Ben insanlarla kurduğum ilişkinin her anında acaba yanlış bi şey mi dedim, acaba bana laf mı soktu, aman yanlış anlaşılmayayım diye diye ya konuşamıyorum, ya da uzun uzun açıklamaya çalışıyorum ne demek istediğimi. E bu da biçok şeyi engelliyor tabi ki. Çok düşüncelilikten filan da değil bu, "hep iyi niyetinden kaybediosun" fln değil yani. Çocukluğuma inmek lazım belki.

Aslında aydınlandım bi bakıma. Ha bu konuda neyi değiştireceğim? Henüz hiçbi şeyi. Neyse bakalım, burnum yeterince sürtülsün de bi adım atmaya karar veririm belki.

Saçma sapan basit sağlık problemlerim var, ona da canım sıkılıyor sanırım. Polen alerjisinin verdiği sürekli huzursuzluğun yanında, durup dururken, olmamam gerekirken regl oldum bu ay ikinci kez. Öyle azcık gösterip gitme de değil, normal zamanıymış gibi gereksiz uzunlukta bi şey. İlk defa oluyor böylesi, canım sıkıldı. Doğum kontrol hapı kullanıyorum da, bu işin bi düzeni var yani lütfen. Sigara içiyorsanız hap kullanmayın gibi şeyler yazıyordu Hollandaca resmi bi sağlık sitesinde ama sallamamıştım, doktor da yok kullanma dememişti. Ondan mı acaba, çünkü sigara da kanı inceltiyor muymuş ne, yani kan kaybını arttırıyormuş. Fikri olan var mı? Telefon edip doktoru oyalamak da istemiyorum bunun için ama kafama takılıyor. Sigara içmeyeyim diye düşündükçe de içesim geliyor. Suratsızlığım artıyor vs..

Bunu da yazmayacaktım da yazdım arkadaş, ne var ya. Polen alerjimi rahatça yazabiliyorsam bunu niye yazamıyorum! Kafamda aştığımı düşündüğüm şeyleri uygulamaya gelince hala çok çekigen kaldığımı fark ettim yine. Sağlık problemi işte. Yeter gali.

Öyle işte, mübarek paskalya günü, evdeyiz, yumurta ya da tavşan şeklinde olmasa da azcık çikolata var, onu yiyeyim. Kendimi zorla neşelendireyim. Siz de gidin gali hadi, enerjinizi yeterince aldım kanımca:)

Öperim (lafın gelişi),
Kanatlı Kedi





26 Mart 2020

Karantina Çelıncı - 2

Dün benim evde durma standartlarıma göre sabahın köründe, 7:30da kalktığım için, gece de istediğim saatte, yani 11'de uyuma hakkı gördüm kendimde. Uyudum da netekim. E tabi bu sabah da 7:00'da uyandım. Çiş, yüz, diş rutininden sonra hemen oturdum bilgisayar başına. Belki bu erken kalkmaları bi rutin haline getiririm bu süreçte. Güzel olur.

Ben hep sabah insanıydım zaten. Kocam ise gece insanı. İlk tanıştığımızdan beri bu konuda ben ona uyum sağladım. Gece birlikte bi şeyler izliyoruz filan, hayatın eğlenceli kısmı gece oluveriyor birden, bırakıp gidip ben yatıyorum diyemiyor insan. Sonra sabah da uyanamıyor tabi. Hep bi günün yarısını yaşıyormuş hissi. Çünkü geceleyin onun aklı zehir gibi çalışıyor ama benim öyle değil ki, uyur gezer gibi oluyorum aslında, izlediğim şeyler de olmasa zihnim dünyaya tamamen kapalı. Karantina aydınlanması yaşadım sanırım şu an.

Dün eksik malzemeleri almak için atölyeye gittik, bu hafta şimdiye kadar yaptıklarımı da bıraktım bu arada. Arabayla gittik geldik, toplumdan olabildiğince uzak durduk. Yine de yıkadım ellerimi bol bol. Dönüşte "bi yürüyüşe çıkayım, hava çok güzel" dedim kendime. Tabi bi de bahane uydurdum hemen ardından: Ama önce eve gireyim, şu eşyaları bırakırım, tuvalete girerim, daha rahat bir şey girerim, çöpü çıkartırım vs... Sonra da geri çıkmadım tabi. Ah işte, evde kendi kendine takılabilmek, moral bozmamak güzel de, dışarı hiç çıkamamaya dönüşüyor bu bende bi müddet sonra. Halbuki çıkıp n'apacaktım ki? İnsansız bölgelerde max 20 dk yürüyüp gelecektim!

Belki bugün çıkarım.

Belki bi gün o kaydettiğim yoga videosunu izler, yoga da yaparım. Başlangıç seviyesinde yoga videosu önerisi olan var mı? Bi hoca buldum ama başlangıç seviyesi videosu 48 dk! Kadını da sevdim ama o süreyi düşündükçe başlayasım gelmiyor...Daha kısa olsa daha iyi olur sanki. Ya da sadece bahane uyduruyor olabilirim.

Dün arada bir buluşup Hollandaca konuştuğumuz, sonra muhabbet hararetlenince İngilizce'ye döndüğümüz bir arkadaşım, bisikletle gelmiş, posta kutuma bi zarf bırakmış. İçinde Hollandaca alıştırma kitabı ve iki kartpostal var. Kitaptan bahsetmişti, bekliyordum ama kartpostallar sürpriz oldu, çok sevindim. Datlış insan. Aşağıdan zile bastı gitmeden önce, balkondan komşulara duyura duyura konuştuk ki pek sık olmuyor bu burda:)

Bugün 10-12 arası bize en yakın olan süpermarkete gideceğiz, arka kapısına. İnternetten sipariş vermiştik, çalışanlar bizim yerimize raflardan toplayacak, biz de gidip paketleri teslim alacağız. Haftalık alışveriş tabi. Hollanda'da diğer süpermarketlerde bir sürü önlem alındığını duydum, yani görsellerini gördüm internette, her yere yazı asılmış, mesafeni koru diye, kasiyerin önüne plastiğimsi bi şey koymuşlar, gelenin geçenin tükrüklerinden uzak kalabilsin diye, sırada bekleme noktaları yapmışlar vs. Bize yakın olan bu süpermarkette ise hayat olağan akışında devam ediyordu en son 1 hafta önce gittiğimizde. Çok da kalabalıktı. Dedik mümkünse bi daha girmeyelim buraya. İnternetten sipariş seçeneklerini araştırdık. Eve teslim yapmıyorlar, pickup içinse en erken bir hafta sonraya randevu verebiliyorlar. Sanırım çok yoğunlar ya da eleman sıkıntısı var. İnsanlar hala her gün markete gidiyor, anlayamıyorum...

Birkaç gündür kitap okuyamıyorum, mesai sebebiyle. Ama sesli kitap dinliyorum. H.G. Wells'in Dünyalar Savaşı'nı dinliyorum. 19. yüzyılın sonlarında yazılmış. Zamanına göre güzel bir bilim kurgu. Başkahramanımız ya da yazarın o anda öne çıkarmak istediği kahramanın çevresinde olan anlık olayları, o anda diğer insanların neler yaptığını öyle bi ayrıntılı anlatmış ki yazar, başta alışmam uzun sürdü ama sonra çok sevdim. O film sahnesinin içine giriverir oldum o betimlemeler sayesinde. Filmciliğin olmadığı zamanlarda kim bilir ne büyük nimetti betimleme. Hala önemli tabi ama bu tip yazıları okumayalı epey olmuş ki direk kitap değil de film etkisi yaptı bende. Kitapla ilgili bir de şunu beğendim: Kitabın başında, insanlardan daha gelişmiş teknolojilere sahip olan Marslıların Dünya'yı işgal etmek istemesini mantıklı bulduğunu açıklıyor yazar. Diyor ki, biz de gidip sömürgelerimizde aynı şey yapmadık mı? İnsan da kendinden küçük gördüğü uygarlığı yok ederken acımasız olmuyor mu? Misal onlar insanlara benzeyen canlıları yiyorlar, e biz de hayvanları yemiyor muyuz? Ne farkı var? 1800lerin sonlarında sömürgeciliğe laf söylemesine de, ta o zamanlar vejeteryanlığı savunmasına da şaşırdım. Sevdim H.G Wells'i.

Bu arada karantinada kilo almamak için yöntemlerimizden de bahsedelim mi burda? 16 saat orucu tutuyorum ben. Akşam 7den, sabah 11'e kadar bi şeyler yemek içmek yasak. Yoksa duramam, kendimi biliyorum, çok yerim. Haftada 1 falan alkol kaçamağı yapıyorum sadece akşamları, sabahları sabit. Normalde tek başıma inanmazdım da, uygulamazdım da böyle şeyleri ama kocam yapıyor, onda işe de yarıyor, o yüzden hele ki bu dönem yapmam şart gibi geldi. Siz neler n'apıyorsunuz? Var mı ipuçlarınız?

Bugün bu haftalık son işgünüm (bitirebilirsem). Yarından itibaren daha eğlenceli şeylerden bahsedeceğimi umuyorum.

Selamlar efem,
Kanatlı Kedi



25 Mart 2020

Karantina Çelıncı - 1

Günaydınlar efem,

Saat şu an burda 8:40. Sabahın yedi buçuğunda uyandım nedense. Baktım zerre kadar uykum yok, telefonu uzuuun uzun kurcalamak yerine çıktım yataktan. Dün erteleyip durduğum için yağlı saçlarla yattığım duş işini hallettim, banyo lavabosunu üstünkörü fırçaladım, bilgisayar başına geldim. Hem temizlenmenin, hem de uzun süredir aklımda olan işlerin iki taneciğini halletmiş olmanın verdiği huzur var üstümde. Afferim kız bana.

Tabi şu anda blog yazmak yerine makineyi doldurup lavaboya taşacak olan bulaşıkları halletsem, ya da çalışmaya başlasam daha iyi olurdu.

El yapımı takı üreten bi şirkette çalışıyorum ben, Hollanda'da. Korona sebebiyle evden çalışıyoruz. Haftada bir kez atölyeye gidip yaptıklarımı bırakıyorum, gelecek hafta için malzemeleri alıyorum. Bu hafta kullandığım metal tel gibi malzemelerden biri kırıldı, mecburen bi sefer daha gideceğim, bugün öğleden sonra. Dolayısıyla şu an elimdeki diğer işin kalanını bitirebilirim aslında, amma velakin çelıncın ilk gününün yazısını yazmak varken...:)

İşimi kaybetmediğime seviniyorum. Sadece maddi açıdan değil, normalde de çok ev dışında yaşayan bi insan değildim ama bu sever, evde durmak zorunda olmak, dışarıda yapacak hiçbi şeyin olmaması, işim olmasaydı daha çok canımı sıkardı heralde. Şimdi en azından haftanın üç günü kesin bir uğraşım var. Evde kendime yapacak bi şeyler bulma konusunda çok sıkıntı çekmem ama yine de yapabileceklerimin arasından seçmek zorunda olmamak bile rahatlatıyor. Herkes benim gibi midir bilmem, ama bu yaşa geldim, hala bi otoritenin bana yol göstermesine ihtiyaç duyuyorum demek olabilir mi bu? Olabilir.

Sanırım bundan sonra bloga yazmak istediklerimi gün içinde aklıma geldikçe not alacağım.

Karantinada sosyalleşmek için kullanılabilecek uygulamalardan haberiniz var mı? Watsapp ve Skype dışında iki tane biliyorum ben:

1) Zoom: Hollandaca dersimi bu uygulama vasıtasıyla alıyorum. Ücretli değil sanırım. Grup olarak, farklı yerlerden muhabbet ediliyor, chat kısmından belge gönderilebiliyor, ekran paylaşılıp mesela birlikte video da izlenebilir ama kalite pek güzel olmuyor.

2) House Party: Dün akşam kurduk telefona, dört arkadaş bağlandık. Logosu kırmızı zemin üstünde el sallayan sarı bi el şeklinde. Yine görüntülü muhabbet için güzel. Bi de uygulamanın içinde oyunlar var. Trivia türü oyunlar bizim gruba pek hitap etmiyordu, çok fazla Amerikan kültürü barındırıyordu ama misal Draw Something oyununu sevdim.
Bir oyun grubunuz vardıysa normal hayatınızda, az buçuk yakalayabilirsiniz benzer bi tadı, bu uygulama sayesinde. Biz eskiden okey oynardık. Şimdi öyle bi uygulama arıyoruz ama henüz bulamadık. Bilginiz varsa piliz paylaşın.

İşte böyle, saat 9 olmuş, mesai başlamak üzere.

Çelınca katılanlara, arada bir sırf okumak için uğrayacak olanlara, herkeşlere teşekkürler, selamlar,
Yarın görüşmek üzere.

Kanatlı Kedi

P.S. Yazmalara doyamadım, yazıyı gün içinde güncelleme hakkım saklıdır, taaam mı?!

17 Aralık 2019

öfkeyle kalkmak

Yıllar önce psikologa gitmem gerektiğini düşündürten ota boka sinirlenme hallerim geri geldi. Yoldan geçene, metroda yayılarak oturana, dik dik bakan teyzeye, yemek yerken fazla ses çıkartana, çarpıp geçene, dönüp özür dilemeyene, suçsuz olduğu halde refleks olarak özür dileyen kendime, rüyamda gördüğüm normalde tanımadığım birine, film/dizi karakterlerine, bisiklet yoluna atlayan yayaya/şoföre, yaya yoluna atlayan şoföre, soru sorunca laf sokar gibi cevap veren satıcıya, her konuda her şeyi bildiğini sanan meslektaşa, bi kahveyi, boş kafede, yarım saat sonra getirdiği halde utanmadan bahşiş isteyen garsona (ki yer ABD değil)... önüme gelene sinirleniyorum, sinirlenecek bi şey mutlaka buluyorum. Türkçe anlamıyorlar nasıl olsa diye sokakta denk gelen sinirlenme anlarımda bıdı bıdı söylenmeye bile başladım. Biri cevap verse de kavga etsem, diye düşünürken yakalıyorum kendimi. Geçici bi dönemdir herhalde. Bi yönden de seviyorum böyle olmayı. Normalde başkaları çarpınca dahi özür dileyen hep ben olurum. AVM'de çalışmaktan mı kaldı nedir, sürekli yapmacık bi gülümseme var suratımda. Doktorun asistanı lafımı bölüp durduğu için sorumu anlamazken, ben gülümseyerek konuşmaya çalışırım çoğu zaman, hatasını anladığında bozulmasın diye kendimi suçlayacak şeyler söylerim üstelik! (Bu cümleyi yazarken de kendime sinirlendim...) Eziklikle aşırı sinir arası sağlam psikolojili bi yerler olmalı, bulucam orayı. 2020 hedefim de bu olsun madem.

Nası geçti 2019unuz? Rüzgar gibi benimki. Zorlu mücadeleler sonucu, 9 ayın sonunda sözleşmeli çalışmaya başladım işyerimde. Aynı zamanda etsy'de elişleri satayım dedim, ama ilerleyemiyorum. Satmaya odaklanınca elişi yapmaktan aldığım zevk de azaldı. Ne satacağıma karar vermekte zorlanıyorum. Düzgün fotoğrafını çek, siteye koy, tanıtım yazısı yaz, hepsi farklı motivasyonlar gerektiriyor. Halbuki benim sevdiğim kısım örmekti. Ama az da olsa bi yatırım yaptım. Deniycem bu sene. Yarım bıraktığım tutkulara bi yenisi daha eklenmesin diye. Deneyince tutmazsa yapacak bi şey yok. 

Tutku işini yanlış anlıyorum galiba. Meslek sahibi olamamış biri olarak, tutku denecek seviyede severek yaptığım şeyleri para kazanma aracı olarak kullanmaya başlıyorum, sonra hop işler sarpa sarıyor bi şekilde. Para kazanmak daha basit bi şey olmalı. Sevmekle alakasız, sadece para kazanmak için, 8 saatini satacaksın işte, abartma. Öyle bi iş buldum aslında, çalışıyorum da şimdi. Hala başka hayaller kuruyorum saçma sapan....

Bugün biraz negatif uyandım gördüğünüz üzre. Size de bulaştırdıysam affola. (Olmasa da olur canım napak, zorla mı okutuyoz!) Zaten negatif uyumuştum ama sabaha geçer diyordum, genelde uyuyup uyanınca geçiyor. Ama tam uyanmadan önce gördüğüm rüyada, ilk defa gördüğüm birine öyle bi sinirlendim ki, saatler geçti, hala kendime gelemedim. Normalde neler neler yapacaktım bugün. Sebep ne? Gördüğüm rüya. Böyle saçma bi şey olabilir mi!

Motivasyonsuzum, yaşamaya motivasyonsuzum. Öfke ne zararlı bi şey be bacım, içimde kara kuru kömürden bi şey var sanki kalp, beyin ve tüm organlarım yerine. Sanki klozete otursam, kül sıçıcam, öyle bozuk içim. Zerre insan sevgisi kalmamış. E o olmayınca da nasıl yaşanır ki? Halbuki beyaz peynirin suyunu mal gibi yere döktüğümde, havlu kağıt alıp hemen yeri silen, gülümseyen iş arkadaşım da var bu dünyada. Ben o sırada da kendime öfkeleniyorum mesela, nasıl böyle bi aptallık yapabilirim, diye.

Evet, böyle ota boka sinirlenilmez hacıs, alışkın değilim ben böyle yaşamaya. Bitmeli. Bu böyle gitmez. Evden çıkayım. Günlerdir hayalini kurduğum çay ti latteyi üşenmeden gidip alayım, içeyim. Belki iyi gelir. Kimseyle dövüşmeden eve geleyim tabi bi de. İnsanların sevilecek yönlerini düşüneyim. Hatta tanıdığım insanları düşüneyim, ütopik olmasın.

Bi sefer daha yazmanın kutsal etkisini gördüm bu ekranda. Tanrılar yazma eylemini korusun. Oh be, azcık güneş açtı içimde. İnsanla konuşmak her zaman işe yarmıyor, halbuki yazıyla konuşmak öyle mi. Hiç!







28 Ekim 2019

Düşündüm de...

Son yazdığım Reşat Nuri ile ilgili yazıdan sonra kadın olmak hakkında fazlaca düşündüm. Yorumlarda tanıştığım Naciye'den başka feminist yazar isimleri aldım. Youtube'da bol bol video buldum, çalışırken dinledim, düşündüm.

Sanırım kendimi bildim bileli bu konularla ilgiliyim, çünkü dertliyim. Küçüklüğümden beri. Bi kız çocuğunun nasıl davranması, ne giymesi, neleri öğrenmesi gerektiği konusunda kesilen pek çok ahkama maruz kaldım. Benim gördüğüm ahkamlar daha çok muhafazakar bakış açısındandı. Kadınlık derdinin sadece muhafazakarlıkla ilgili olduğunu düşünürdüm ama zamanla öğrendim ki, dindar/muhafazakar olmayan çevrelerde de toplumun illaki kadınlarla bi derdi var, yöntemleri farklı.

Hala aileme kızgınım beni benden uzaklaştırdıkları için. Ama çocuk yetiştirmeye çalışırken topluma uyum sağlamasını sağlamak üzere onu eğitmeye çalışmamak da pek kolay iş değil. Hele ki ailemin entelektüel bilgi birikimi buna yetecek düzeyde değilken... Yetiştikleri çevreyi düşününce bu konuda sadece onları suçlamak da işin kolayına kaçmak oluyor.

Bu kadınlık meselesiyle küçüklüğümden beri bi derdim var derken abartmıyorum yani. Ortaokulda basketbol kursuna gitmek isteyip babamdan bi türlü izin koparamadığımda ısrar edince gerçek sebebi söylemek zorunda kalmıştı babam, kızının o kıyafetler içinde başkalarının içinde hoplayıp zıplamasını istemiyormuş. Kadınlıkla ilgili hatırladığım ilk net olay bu ve hala bunun için kızgınım babama. Ama bu kızgınlığın şu anki bana faydası yok, o yüzden sakinleşmeye, o günden bugüne çok değişmiş olan babamı affetmeye çalışıyorum.

Daha öncesi de vardı tabi ki. Sokakta abimin arkadaşlarıyla top oynamamam gerektiğine dair uyarılar almıştım. Şort değil, pantolon, hatta uzun etek giymem gerekiyordu. Üniversitede kendi kıyafetlerimi ikincielciden kendim almaya başladığım zamanlara kadar kıyafetlerim içinde kendimi hep uzaylı gibi hissettim. Arkadaşlarımdan hep farklıydım, özgüvenim dışgörünüş bariyerini aşıp başka şeylere odaklanmış gibi yapıyordu ama aslında yalandı. Daha akıllı uslu, daha büyümüş de küçülmüş biri gibiydim arkadaşlarımın yanında. Halbuki çocuk/genç olmak istiyordum. İpek Ongun kitaplarını bu yüzden çok seviyordum, başka hayatları anlatıyorlardı bana ama onlarda kendimi bulamıyordum. Şule Yüksel Şenler'in Huzur Sokağı gibi romanları geliyordu önüme, içimi daha da karartıyorlardı. Oralarda çizilen portre geleceğimin portresiydi ve hiç hoşuma gitmiyordu.

Dış görünüşü bi kenara bıraksam bile yetiştiğim çevredeki cinsiyet problemimden kurtulmam mümkün değildi. Hepimiz eşit şekilde yorgun olmamıza rağmen evişleri konusuna annemize yardım etmesi gerekenler hep ablamla bendik, abim hiç sorumlu değildi. Abim üniversite için şehir dışına çıkmıştı ama ablam çıkamamıştı. Abim geceleri eve geç saatlerde gelebiliyordu ama ablam hakkında böyle bir şey tartışma konusu bile olmuyordu. Lisede tüm sınıf tiyatroya giderken, oyun 22.00da bittiği için ben gidemiyordum.

Doğrudan beni etkileyen konularda küçüklüğümden beri itiraz etmeye başladım.

Evlenince baskılar birden azaldı, hatta yok oldu. Artık tartışmalarda daha bir dikkatle dinleniyorum, insan yerine konuyorum. Çünkü evlendim, topluma uyum sağlayabileceğimi kanıtladım. Artık ailem benden sorumlu değil. Bu beni epey rahatlatsa da bir taraftan da sinirimi bozuyor tabi. U. sayesinde saygı görüyorum. Beni destekleyen bir erkek bulabildiğim için de ayrıca saygı duyduklarını hissediyorum. Demek ki yıllardır söylediklerim çok da yanlış şeyler değilmiş, bir erkek de bunları onaylayabiliyorsa demek... Referansım var artık.

Benim için aile ziyareti demek, her an bu tip olaylarla mücadele  etmek demek. Dolayısıyla kadınlıkla ilgili bir şeyler izlemeyi, konuşmayı, tartışmayı, en önemlisi de okumayı seviyorum. Sinirimi paylaşabiliyorum böylece. Bir sorun var ortada, şizofren değilim, diyorum kendime. Çünkü babamla, abimle bu konularda tartışıp, ertesi sabah kahvaltıyı annemle birlikte hazırlamak biraz kafa karıştırıcı oluyor.

Aklımın bir köşesinde hep bu kavga var. Bugün yine feministlikle ilgili bir video dinlerken aklıma yine ailemle olan bir tartışmam geldi. Yıllar önce ölmüş anneannemi sülalede sevmeyen yoktur. Beni bir kere bile azarladığını hatırlamam, torunlarının gönlünü etmeye çalışırdı. Çok severdim. Ölürken de yanındaydım, asla unutmayacağım, güzel bir deneyimdi. Sayesinde ölümü gördüm. O da benim gibi içe kapanık bir insandı (sanırım), dolayısıyla başbaşayken durup dururken muhabbet açmaz, kişisel diyaloglara girmezdi. Dolayısıyla özünde nasıl bir insandı, içinden ne geçerdi, hiç bilmiyorum. Fakat kendisinden "onun gibi bir kadın bi daha gelmez, neslinin son örneğiydi" diye bahsedildiğinde, ne kast edildiğini bildiğimden, sinirlenmeden edemiyorum. Çünkü dedemin bağırıp çağırmalarına, maçoluğuna, hatta gençliğinde dayağına katlanmasından, kendini, hayatını ailesine adamasından ve çalışkanlığından bahsediliyor, eminim. Türkiye'ye son gidişimde bu söze cevap verebildim sonunda. Sinirliydim, sesim titriyordu ama durmadım. Bunlar yüceltilecek değerler değil, kadının başka şansı yoktu, gençliğinde dedeme rest çekip boşanmaya karar verse ne yapabilirdi? Parası yok, işi gücü yok, destek olacak bir sosyal kurum yok, ailesi de dahil tüm toplumu karşısına alacaktı. Ölüm döşeğinde yatarken, henüz bilincini kaybetmediği zamanlarda hayatıyla ilgili neler düşünüyordu acaba? Bunları düşünmek yok, kadının cefakarlığı göklere çıkarılıyor.

Buna sesimi gayet mantıklı gerekçelerle çıkarabildim ya, o zamandan beri gurur duyuyorum kendimle. Hep boşverir, he deyip geçerdim eskiden. (Hatta daha önceleri, bu laflara hak vermeye çalışırdım, sorgulamamaya zorlardım kendimi.) Ne kadarı anlaşıldı dediklerimin, ailemin erkeklerinin zihninde bi kıvılcım çaktı mı, bilmiyorum.

Gerçi bu yıllar içinde, hem bu tip tartışmalar sayesinde, hem de kendi hayatlarında şahit oldukları sebebiyle ailemin erkekleri de değişti elbette. Artık onları daha iyi anlıyorum. Beni etkileyen eril düzen, onları da etkiliyordu. Onlar kötü adam, ben masum kurban değildim aslında, onlar da kurbandı çoğu zaman. Konuşmak, tartışmak önemli. Onlar da beni ve yıllardır demeye çalıştıklarımı daha iyi anlıyorlar. Yeterli değil, ama daha iyi anladıkları kesin.

Asıl diyeceğim şu ki, yıllardır bu konulara bunca kafa yormama rağmen, sırf aktivist gruplara üye değilim, aktif olarak bir şeylere karşı çıkmıyorum diye, teorik olarak desteklememe rağmen "feministim" diyemezdim. O aktivistlere haksızlık olur ya da omuzlarıma sokaklara çıkıp eylem yapma yükü biner diye korkuyordum sanırım. Ya da ciddiye alınmamaktan korkmuş olabilirim. Evet bu daha etkindi büyük ihtimal. Fakat bugün fark ettim ki, tüm ömrüm, kendi küçük dünyamda da olsa, kadın-erkek eşitliğini savunmakla geçmiş. Bunu baya temel derdim yapmışım, kavgasını vermişim. Ben baya baya feministmişim.

Sanırım artık bunu daha rahatça söylememin zamanı geldi.

Artık kafamdaki mücadele sadece muhafazakarlık kaynaklı eşitsizlik de değil, geç de olsa fark ettim ki, modern dünyada da eşitsizlikler var. Güzellik dayatması gibi.

Hala sokaklara çıkıp haykıracağımı sanmıyorum. Gerçekten insan içine çıkmak benlik bi şey değil. Ama bu konulara daha fazla kafa yoracağım kesin.

Bi zamanlar bi yerlerde şuna benzer bir iddia duymuştum: Kadınlar edebiyatta iyi olsaydı, isimlerini daha çok duyardık, gibi bir şey. Tanıdığım biri mi kustu bu iddiayı, yoksa feminist bi yazıda eleştirilen eril bakış açılarından biri miydi, emin değilim. Fakat beni paniğe sürüklediğini net bir şekilde hatırlıyorum. Tanıdığım kaç tane kadın yazar vardı? Nerdeyse hiç. Doğru olabilir miydi bu iddia?! Aksini kanıtlamaya çalışmama rağmen inanıvermiştim duyduğuma. Çünkü duyduğum kaynağa güveniyordum. İşte en çok bu saflığıma üzülüyorum.

Daha çok araştırmak, öğrenmek ve konuşmak gerek. Özgüven gerek, geç olsun güç olsun, bizim olsun özgüveni. O zamanlar basket kursuna gitmedim diye, bugünkü vücudumla kavgamın suçunu babama yüklememin manası yok. Hem artık bikaç bira içince toplum içinde dans edebiliyorum. Zerre suçluluk hissetmeden. Şerefine baba, şerefine anneanne, şerefine dünya!







30 Temmuz 2019

Yaş otuzbir, yolun neresi eder?

Melabaaa,

Nabersiniz?

İş arkadaşlarımdan birinin blog yazdığını öğrenip bloğunu okuyunca benim de yazasım geldi. Blog yazmak ne güzel şey, hangi dilde olursa olsun (Google Çeviri sağolsun), içten gelerek yazılmış bi bloğu okumak ne güzel şey...  30 yaşına yaklaşmış bu arkadaş, doğum günü öncesi kafa karışıklıklarını, paniklerini, düzgün sayılan o hayatı kuramayışını, yirmili yaşlardaki arkadaşlarının gelecek hakkında büyük büyük laflar edişini, otuz yaş üstü arkadaşlarının o yüksek standartlı hayatlardan uzak oluşlarını ve bunların kendisinde arada bir yarattığı panik duygusunu yazmış. Ben de yarın otuzbir olacağım. O büyük büyük hayaller kuran ilk kategoriye girmediğim kesin. Yaşımı ve yaşamımı söylediğimde insanların vaaaaoouv diye (niye öyle diyeceklerse) ya da hiç olmazsa takdir eden bir tepki vermedikleri de kesin. Misal yakında Türkiye'ye, akraba ziyaretine gideceğim. Lise, üniversite vs ile uğraşmaya başlamış yeğenler her gittiğimde benim hangi bölümü bitirdiğimi soruyorlar ve ne iş yaptığımı.  Hadi yetişkinler neyse de, (onlarla tartışabiliyorum ya da he deyip geçebiliyorum), çocuklara bi cevap verememek çok kötü. He deyip geçesim çoğu zaman gelmiyor da, geçsem bile peşini bırakmıyorlar, sormaya devam ediyorlar. Ulen ben sizin yaşınızdayken öyle miydim artisler, gidin odanızda oynayın, falan da diyemiyorum tabi. Sormasın mı çocuklar? Sorsunlar. Ama çocuk milletine "evet, mühendislik bitirdim ama sevmedim, sonra sosyolojiye başladım, yarım bıraktım, sonra dilini bilmediğim bi ülkede yaşadığım için amelelik yapıyorum ama sevdiğim işi yani elişi yapıyorum. Evet, ilkokul mezunu anneniz benden çok daha güzel yapardı bu işi, bunun için o kadar okumaya gerek var mıydı, yoktu, evet." demek de olmuyor...

Halbulki insanlara hesap verme kısmı olmasa, hayatımdan gayet memnunum. Otuzbir olmuşum. Sakinlemişim biraz. Paniklerim azalmış. Kendime uygun bi iş bulmuşum, olabildiğince az insanlı, elim de yatkın. El ağrısından haftaiçi kendi elişlerimi yapamıyorum ama şimdilik olsun, idare ediyor. İnsan tanıyorum. Hollandaca ve İngilizce duyuyorum, konuşuyorum. Bi sürü hikaye birikiyor, gelip geçiyor gözümün önünden. Sinirleniyorum, şirkete, sisteme... Konuşuyorum, kavga etmeden, istifa etmeden çalışmayı öğreniyorum. Sebzeye yoğurt kattığımı görüp şaşıran Hollandalılara gülüyorum, onlar da bana gülüyor. Bana gülünmesi hoşuma gidiyor. Bol bol sesli kitap dinliyorum. Bisiklete biniyorum. Yargılayan insanlardan uzak duruyorum. Aslında olabildiğince az insan görüyorum, çok iyi geliyor. İnsanlarla düzenli, sürdürülebilir, sağlıklı ilişkiler kuramadığımı, kendi başıma takılınca daha huzurlu olduğumu kabulleniyorum. Hepimiz sosyal olmak zorunda mıyız? Değiliz. Çekingen/içe kapanık/hüzünlü/gerçekçi/sessiz sakin/konuşmayan insanları kendi haline bırakmak çok mu zor sevgili insan kardeşlerim?

İşte hiç konuşmasam bile insan görüyorum ya, bu bana yetiyor, "bugün de sosyalleştik çok şükür" deyip evime geliyorum, u. da geç kalacaksa, oh, ne güzel. Evet bazen o'nun bile etrafta olmaması çok iyi geliyor. Başlangıçta böyle değildim. O çevremde değilse eksiklik hissederdim. Ben sosyalleşmiyorum, o benden ayrı sosyalleşiyor diye, kıskanırdım. Kadın-erkek kıskanması değil bu. Daha sosyal olanı kıskanma hali. Şimdi, hem çalıştığımdan, hem de buna kafa yorup, kendimle uzun uzun dertleştiğimden olsa gerek, kendimi yeterince sosyal hissediyorum. Dolayısıyla kendimle takılmak daha bi tatlı, özlüyorum.

İşte çocuk, sen sen ol, genç yaşında olabildiğince alış sosyalleşmeye. İnsanların seni bastırmasına izin verme. Spor yap, vücudunla barış, ailenin, arkadaşlarının doğrularına bağlanıp kalma. Kıyafetlerinle barış, modayı boşver, özgürlüğün için, özgünlüğün için savaş. Ama en önemlisi, ne yapmak istediğini iyi düşün. Ailen istiyor diye, puanın da tutuyor diye kalkıp bilmediğin bi bölüme gitme. Matematiğin iyi diye gıda mühendisliğine girme, lanet olası biyoloji ve kimyadan ibaret o bölüm.

Ama bunların hepsini ta lisede görüp, doğru kararı vermek çok mümkün değil. Üniversiteye girdin, e bu olmamış, mı dedin, olsun, her şeyin sonu değil. Kendi yolunu bi şekilde çizersin. Tek yol üniversite değil. Kesin bildiğim iki şey var: 1)Ailenin yanında kalma üniversitede, İstanbul'daysan da başka bir şehre git. Biliyorum, ailen benimki gibi, asla özgür ve kendinden sorumlu olamazsın. 2) Mümkünse üniversitedeyken yurtdışına çık, gezmeye olsun, Erasmus'a olsun... Domuz yiyen insanlara karşı olan korkunu yen. Al bu da bonus: Özgüvenin olsun, altı dolu olsun. Boşa sallama.

Nerden nereye geldim... Çocuğa karşı kendi hayatımı savunurken nasihat vermeye başladım. İşte bu noktada bir ebeveyn gelip çocuklarını kışkırttığımı düşünür diye rahatça konuşamıyorum da. Ki kışkırtıyorum evet, çünkü bu gerekiyor. Kendimden ve benimkine benzer ailelerden biliyorum.

Otuzbir oluyorum, yine ve hala geçmişi kurcalıyorum. Geçmişimi geride bıraktığım bi sene olsun dilerim bu sene. Geçmişteki herkesi affedeyim, hoşgöreyim artık. Bu suçlamalar omzumda yük, kendime bahane...

Ayrıca son zamanlarda kafamın içinde dönüp duruyor: Zamanın geçmesi ne güzel şey değil mi? Ya geçmeseydi? Her şey geçmişte kalıveriyor. Ayrıca bulutlar ve yapraklar da çok güzel. Bi ağacın gövdesinin dibinde durup, kafamı kaldırıp yapraklarına doğru bakıyorum, en kötü havada bile bi şeyleri anladığımı hissediyorum. Anlamak için doğmuşum gibi geliyor. Hepimizin tek bir amacı varmış, anlamak. Koştururken hep unutuyormuşuz da, durup, telefon kurcalamayı bırakıp, gözlerimizi yaprakların arasından bulutlara doğru dikince anlamaya başlıyormuşuz gibi...

06 Temmuz 2019

Geri geldim

Selam size insan kardeşlerim, ne yaptınız?

Uzun zaman oldu. Yazmanın saçma geldiği bi dönemdi yine. Kitap alıntıları hariç yazacağım her şey anlamsız olacak gibiydi. Aslında hala öyle geliyor da kurtlandım bi kere. Kendimi çok büyümsemezsem yazdıklarım daha katlanılabilir gelir belki. Bana. Gelmezse de onu o zaman düşünürüm. Şu an yazmak istedim işte.

Geçen sene goodreads'te kendime 40 kitap hedefi koyup tutturmayı becerince bu sene yeni Türkçe kitaplar aldım. Yıllardır okumayı düşündüğüm bir sürü kitap rafta duruyor. Yavaş yavaş, seve seve okuyorum. Hakedilmiş okumalarım. Rasgele değil, uzuun uzun düşünülüp seçilmiş, bu sene bunları okuyacağım diye kararı önceden verilmiş kitaplar. Yazarların çoğu kadın. Büyük büyük erkek yazarların iş kadınlara gelince saçmalamasına katlanamaz oldum iyice. E her romanda konu illa bi noktada kadına geliyor ister istemez. Kadının da insan olduğu gerçeği, yani estetikten, güzellikten, analıktan ya da şehvetten ibaret olmadığı gerçeği anca son yüzyılda keşfedilmiş. Yani pek çok insan yazar da olsa, anarşist de olsa, hümanist de olsa ya da ne bileyim toplumun ezilenlerini çok iyi anlayıp anlatabiliyor da olsa, kadını belli tanımlara hapsetmekten kurtulamamış çünkü öyle bi derdi olmamış. Sebebi hakkında pek çok tez üretebilirim ama gecenin üçünde daha fazla derinlere girmeyeyim. Kısacası demem o ki, küçüklüğümden beri kadın konusuna kafam takık. Sanırım bu hep böyle gidecek. Eve misafir gelince çayı kadının koymasının gerektiğini düşünen zihniyetle de asla barışamayacağım galiba. Kendimi bildim bileli bu durum zerre yumuşamadı çünkü. Daha kutsal dertlere kafamı takabilirim elbet; halkların kardeşliği, işçilerin birleşmesi, adalet, çocukların ölmesi, mülteciler vs. Ama içimdeki bu küçük çay kavgasını görmezden gelip onlara kafa yorarsam, o, duyar kasmak oluyor. İçten gelen bi davam var, görmezden gelemiyorum. "Neden geleyim?" sorusu gereksiz, gelemiyorum çünkü, imkansız. Derdim sadece çayla da değil. Güzellik standartlarına uymaya çalıştığımız kapitalizmle de. Bu devirde erkeklere rest çekmek kolay (görsel ve sosyal medyada) ama kapitalizme? Makyaja, markalara? Özgür olmak için ŞU rimeli kullanmam gerektiğini söyleyen reklamlara? Neyse, yine başladım büyük büyük konuşmaya. Aslında okuduğum kitaplarla ilgili yazmak istiyorum, diyecektim. Ama alıntıları buraya not etmeye başlayınca işin içinden çıkamıyorum, uzayıp gidiyor. Şimdilik geri döndüm, halledicem.

Örgü örüyorum. Bi set ipim vardı, renkli, onları birleştirip ilk defa hırka ördüm. Tarifi yanlış anlamışım, tunik , uzun bi hırka oldu, ama rengarenk, güzel. Fotoğrafını üşenmeyip koyucam sonra.Örgülere, el işlerine ayrı bi yazı hazırlıycam. (Vaat yazısı oldu mübarek). Yine çok sevmediğim, örmesi zor olan bi ip setim vardı, yazlık bluz örmeye çalışıyorum, biterse onu da koyarım. Ucuz diye ip almayı bıraktım, elimdekiler bitinceye kadar almıyorum. Sonra da ip tercihlerim daha bilinçli olacak. Yıkanabiliyor mu, ne tip şeyler örülüyor vs, hepsini düşüneceğim. Ben bunla bi şey yaparım  deyip almak yok artık. Fazla eşya dert. Mari Kondo işine ben de girdim bu arada. O kadının videosunu yıllar önce Youtube'da görmüştüm, katlama tekniklerini falan. Ama üşenmiştim uygulamaya. Netflix'le birlikte tekrar meşhur olunca gaza geldim denedim. Çekmecelerde çok işe yarıyor gerçekten, bir sürü yer açıldı, içim açıldı. Sürdürülebilirliği de o kadar sorun olmadı. En son çoraplarımı bile sırt sırta verip dizdim. Zaten bi şeyleri düzenlemek, hayata kitap rafı muamelesi yapmak huzur veriyor bana. Kendi dağınıklığı içinde huzur bulan insanlardan değilim. Düzenli deli manyaklar için gerçekten iyi bi yöntem, yaşam biçimi. Yoksa herkese göre değil kanımca.

Evde bir sürü yapılacak iş var, damlatan lavabonun tamiri, balkonun temizlenmesi, badana, kapılara kilit takılması, gibi... Lavabo hariç diğerleri olmazsa olmaz değil, o yüzden 2 yıldır öylece duruyor. Durduğu için durduğu yerde, çok da önemli olmadığı halde derde dönüşüyor. Hareketsiz yaşam biçimi ve bol yemek, sigara, alkol de ayrı bi dert. Kısacası hayatı bi toparlama ihtiyacı hissettiğim zamanlardayım. Belki de bu yüzden buralara geldim tekrar. Hareketlenme istediğim zaman takılıyorum genelde bu civarda.

O zaman, şimdilik iyi geceler yedi cüceler, yakın zamanda tekrar görüşmek dileğiyle...
Kanatlı Kedi

Ek: İzlediğim filmler, diziler de var, Netflix'i iptal edince özgürleşen film tercihlerim var, bunlar da hep birikti. Mutlaka döneyim ben buralara.

04 Ekim 2018

Yokmuşçasına dertler

Selam insanlar, nabersiniz?

Ne yazacağımı bilmiyorum. Zorunda mıyım? Hiç. (Referansı bilmeyenler, internet esprilerine uzak olanlar için Dilber Ay videosunu şuraya koydum.)

(Kadın videonun başında, sonunda ne demeye çalıştı acaba? Hiç bilmiyorum. Gülüp geçmeye meyilli bu ruh halimizin allah belasını versin.)

(Bu arada videonun altında Ali İhsan Varol videosu çıktı. Bu adam n'apıyor şimdi? Gerçekten dövmüş mü karısını? Nasıl yapar, yaptıysa? Böyle insanların altından niye böyle bokluklar çıkar? Çıksın canım bize ne, kendi fikrimize yakın işler yapan insanların mükemmel olduğunu düşünecek kadar safsak, böyle hayal kırıklıklarını da hak ediyoruz demektir. Hak etmek ayrı mı yazılır? Bi tuhaf geldi gözüme. Doğru ayrıymış.)

Bu hafta dil kurslarımın 4. haftası sanırım. Hala derse yeni katılanlar oluyor. Yeni biri gelince, her öğrenci kendini tanıtma konuşması yapıyor kısaca. Adım şu, şurdan geldim... Haftada 3 gün bu konuşmayı yapmak zorunda kalıyorum. Gündüz kursundaysam şu kadar çocuğum var, akşam kursundaysam şurda çalışıyorum, gibi şeyler söyleniyor.... Hangi zaman diliminde olursa olsun, cevabım hep diğerlerinden kısa oluyor. Çünkü çocuğum yok ve çalışmıyorum. Bu akşam yine "çalışmıyorum" deyince sınıf güldü. Komik bi cevap çünkü. O cevabı verirken aslında vermemek istediğimi herkes anlıyor çünkü, nasıl can çekiştiğimi görüyorlar. (Her duygumu gereksiz bi şekilde her an yüzüme yansıttığımdan olsa gerek.) Pis Avrupalılar, karşılarında can çekişiyorum, gülüyorlar. Neyse ki bi taraftan da yardımıma koştular, "peki hobilerini anlat o zaman,"dediler. Anam, bu sorunun cevabını hiç düşünmemişim. Puzzle yapmak, film izlemek, dedim kaldım. Aydınlandım! Abbov, dedim, bundan gayri ben bunu kullanırım. Hatta yeterince cesur bi çocuk olursam "çalışmıyorum, o yüzden hobilerimden bahsedeceğim, şunu, şunu, şunu yapmayı seviyorum." diyebilirim. Al sana diğerleriyle aynı uzunlukta bi konuşma.

Norveçlinin hobilerimden bahsetmemi istemesinin yanında, diğerleri de "peki aktif olarak iş arıyor musun?" dedi. Çünkü muallakta konuşuyorum (bu soruyla muhatap olmamak ve yalan söylememek için). "Çalışmıyorum" diyorum. "İş arıyorum" da diyebilirim ama demiyorum. Neden? Bi hafta sonra soracaklar, buldun mu, nasıl gidiyor, diye. Bu sorulara Türkiye'deki kendimden alışkınım. Her seferinde "hayır, bi gelişme yok" demek sinir bozucu. Hele ki bu süre 1 hafta, iki hafta, üç hafta derken ayları buluyorsa... Daha da sinir bozucu. Acıma ifadeleri, iş bulma çabaları... Anadolu insanının yardımsever halleri...Kötü değil, yanlış anlaşılmasın. Burda da var aynısı. Soyadımı bilmeyen insanlar bu akşam bana iş bulabileceğim mecraları anlattılar. Dersin sonunda içlerinden biri CVmi koyabileceğim siteleri not ettiği kağıdı uzattı misal, içlerinde bilmediklerim vardı, güzel. Sinir bozucu olmasının sebebi başka. Birincisi, benzeri çabaları Türkiye'deyken gösterip bi sonuca ulaşamamış olmam. Çünkü hayatta bi kere başarısız olunca hep başarısız oluruz. Benim süper yaşam felsefelerimden biri bu. (Dikkat: ironi var.)

İkincisi, Türkiye'de bi türlü iş bulamadığımdan, şu an evli olduğum adam, o zamanlar sevgilim olan adam, yurtdışında iş bulunca hemen atladığım, apar topar evlenip buraya geldiğim için, ciddi bi iş deneyimim olmaması. Yaşımın 30 olması. Mühendislikten mezun olup mülhendislik yapmayı zerre kadar istemeyişim, hatta yapmayacağıma dair bi hocama söz verdiğim için beni son kaldığım dersten geçirmiş olması. Diplomamın işe yaramaması.

Bu iki maddeye rağmen gayet de iş bulunabilir, biliyorum. Lakin ki asıl sebep şu: İnsan ilişkilerinde iyi değilim. Çabuk sinirleniyorum, haksızlığa uğradığımda elim ayağıma dolaşıyor, mükemmel iş yapmaya kafamı o kadar takıyorum ki, hata yapınca çok bozuluyorum, göz teması kurmak, konuşurken elimi kolumu nereye koyacağımı bilememek gibi sorunlarım da var. Ama en önemlisi her türlü duygu yoğunluğunda titreyerek ağlıyorum. Kendimi tutamıyorum. İletişim kurmak imkansızlaşıyor. Saçma sapan bi hal.

İşte, ne zaman "Neler yapıyorsun?" diye sorulsa gerilmem bundandır. En bariz olan, küçüklüğümden beri başıma bela olan bu fiziksel sorunumu kimseye anlatmak istemiyorum. Fakat o lanet olası sorunun cevabı illa buraya varıyor. Çünkü insanlar illa yardımcı olmak istiyor. Ya iş arıyorum deyip geçiştireceğim, ya da ayaküstü bi konuşmada en büyük psikolojik sorunumu ortaya sereceğim. O soru geldiği anda bi seçim yapıyorum, artık olay gittiği yere kadar gidiyor. Kendin kaşındın yavrum deyip, zevkle izliyorum bazen vermeye çalıştıkları tepkileri.

Bunu şimdi niye burda anlatıyorum, bilmiyorum. Kendime isyanlardayım sanırım. Ne içine attın ayol! Şiştin valla şiştin. Bu kilolar hep ondan. De ki benim psikolojik problemlerim var, evladın olsam çalıştırmazsın beni ofisinde. De ki, ben kitap, müzik, müze, film, o kadar. Bana insan yok. No insan.

Evet, asıl sıkıntı bu. İnsansız iş arıyorum. Bu memlekette gözünü sevdiğimin kütüphaneleri bile aşırı sosyal, sürekli bi etkinlik, çoluk çocuk çığlık çığlığa... Hadi onu geçtim, yetişkinlerle sürekli bi etkinlik var. Küçüklüğümden beri olmak istediğim mesleklerden biri de kütüphanecilikti, kendi köşemde takılcam, bissürü kitap okuycam falan diye.... Şimdi kütüphaneci olmak için okulundan mezun olman gerekiyor, onu geçtim, bi de bu sosyallik meselesi var. Kaç tane kitap okuyabiliyorlardır ayda, çok merak ediyorum. En azından bu ülkede işler böyle.

Bi çok insana şımarıklık gibi gelecek bu cümleler, diye de yüksek sesle söyleyemiyorum bunları. Kim ister insanlarla uğraşmayı. Sanki biz biliyoz da mı oynuyoz, diyecek herkes. Derdini sikeyim butonuna basacak falan...Expat karısı diyecek, geçen günlerden birinde Amsterdam'ın bi yerinde
"Kocan çalışıyo..." dedikten sonra "...sen yiyosun..." manasında ağzını yüzünü oynatan amca gibi tepkiler verecek... diye. Ayh yazarken içim sıkıldı.

Ne manyağız arkadaş, ne manyağım, ne çok takıyorum başkalarının düşüncelerini. Neyse, o adamın cümlesini tamamlamasına izin vermeden cevabını verdim ya, bu da bi gelişme. Sen kimsin? Beni tanımıyorsun, ben seni tanımıyorum, bu kadar derin konulara girmemize gerek yok. Bitti. İstediği kadar açıklasın kendini sonra.

Netekim, bi sonuca varabilirsem varayım...

Konuşmayı sevmeyen demeyeyim de (konuşunca çenem durmuyor), konuşmayı beceremeyen biri olarak, benim de derdim bu. İster sikiniz, ister sikmeyiniz, sabaha bırakınız.

He bi de , benim gibilere sanırım introvert (içe dönük) deniyomuş. Bi TED konuşmasından kapmıştım bu düşünceyi, aaa beni anlatıyo, diye. Kendimi  değerli hissettiğim için bu sıfatı almak istiyor da olabilirim tabi. Son zamanlarda introvertler için iş başvuru yöntemleri gibi yazılar okuyorum. Yeterince dışa dönük bi çocuk olursam, bi bakmışınız, bi gün çalışıyor olurum. O zaman bu yazıyı güncellerim, birileriyle kavga edip işten istifa edene kadar... Sonra da neden , ne kadar haklı olarak istifa ettiğime dair bi yazı yazarım. Waarom niet? Why not? Neden olmasın? Hayat bu, heyecanlarla dolu...

Introvertlerin özelliği hep bu mu bilmiyorum ama çok karamsarım bi de. Misal, hiçbi seçimde ümitlenmem. Ülkenin yüzdesi birden değişecek mi? Bi işe başvuruyorsam, insanları sıkmamak için, ya da değişiklik olsun diye heyecanlıymış gibi yaparım ama içten içe aslında hep o işin olmayacağına inanırım. Herhangi bi yenilik olacaksa hayatımda, kötü ihtimalleri düşünen hep ben olurum. Kodumunun insanları, hayal kurmak kolay, azcık da gerçekçi olun, size kalsa, otuz kere trafik kazası geçirdiydik, otuzbin kere kavga ettiydik. Hayret bi şey ya, her seferinde kötü polis ben oluyorum.
Yeter ulan! (Yetmedi)

Şaka. Bunun hafiften bi tatmin verdiğini de itiraf edeyim. Haklı çıkma hissi, yaşıtlarına göre olgun olma, olgun görülme, danışılan kişi olma hissi. Yakın arkadaşımı ayarlamaya çalıştığım lise platonik aşkımın da dediği gibi, "bilge hatunumsu bi hava"ya sahip olma hissi... O ayarladığım kızın öyle bi havası var mıydı? Yoktu. Hahaaa... Kim kazandı? En çok ben.

Pek çok insanın anlayamayacağı türden bi ruh hali. DEğiştirilebilir mi? Bilmiyorum. Ama kendimle böyle umua açık dalga geçmek hoşuma gitti. Belki faydası olur. Yarın yokmuşçasına yayımlayacağım bu yazıyı.... Uuuv büyük değişiklik! Devrim adeta!










13 Eylül 2018

Neden? Nasıl?

Sevgili insanlar,

N'abersiniz? Ben biraz gerginim, yorgunum, kafam karışık. Rahatlamak için geldim buraya ama bakalım işe yarayacak mı...

Fıkra gibi bi dersten geldim, bir Ganalı, bir Hindistanlı, iki Ukraynalı, bir Suriyeli, bir Surinamlı-Hollandalı, bir Hollandalı ve bir Türk. Hep birlikte Hoe Duur Was de Suiker? adlı kitabı okumaya çalışıyoruz. "Şeker ne kadar pahalıydı?"  demek oluyor. Surinam'daki kölelik zamanlarını anlatıyor. Olaylar 1700lerde geçiyor. Surinamlıların hiçbir hakkı yok, Hollandalıların çiftliklerinde çalışmak zorundalar, insanca muamele görmüyorlar. Hollandalı erkekler isterlerse Surinamlı kadınları ikinci eşleri olarak alabiliyorlar. Ayrı bi evde tutuyorlar tabi, kendi aileleriyle hiçbir bağ kurmamasını sağlıyorlar. Surinamlılardan olan çocuklarını sallamıyorlar vs...

Beni geren bunlar değil. Zaten bildiğim şeylerdi. Hatta masada bir Surinamlı ve bir Hollandalı varken bunları konuşabiliyor olmak hoşuma gidiyor. Hepimiz bunların çok kötü şeyler olduğuna dair hemfikiriz çünkü. Tabi bu zulümleri gerçekleştiren devletlerin ekonomik durumları eşit olsaydı yine bunları oturup medeni medeni konuşabilir miydik, emin değilim. Ama konumuz bu değil şimdilik.

Birden fazla kadınla evlenebilmeye geliyor konu tabi ister istemez. Kuma getirmeye yani. Aslında bu, çok saçma ve geçmişte kalan, kötü bi şey olarak konuşulup geçilecekken, Suriyeli olan arkadaş, evet, bu bizim ülkemizde de var, diyor. Batılılar şok tabi: "Hala mı, günümüzde de mi?" Evet, diyor ve olayın mantığını açıklıyor. "Ama adam çok zengin olmalı, diğer ailelerine de bakabilmeli. Bazen karısının çocuğu olmuyor, o yüzden ikinciyi istiyor adam," vs... Biz Türkler için tanıdık konular. Batılılar hala şok. Bu kadar iyi bahsetmesine daha da şaşırıp "Peki sen ne düşünüyorsun bu konuda, kocan senin üstüne birini daha alsa, ne derdin?" diye sorma gereği duyuyorlar. Hepimiz "asla istemezdim" demesini umut ediyoruz. "Bence de mantıklı, ben hep diyorum, isterse alabilir," diyor. Bunca farklı kültür bir arada dil öğrenmeye çalıştığımız için, birbirimizin kültürlerine saygı duymak zorundayız, en başından beri derste ota boka tartışmamamızı sağlayan bu. Kimse kimseye bulaşmak istemiyor. Bu sefer de, aynı sebeple, "vaov..." deyip susuyoruz. O öyle düşünüyor, düşünebilir, kendi hayatı. Çok şaşırdığımızı görünce "Ben zaten erkekleri çok sevmem, ne hali varsa görsün," benzeri bi şeyler söylüyor. (Bu arada herkesin Hollandaca konuşmaya çalıştığını, dolayısıyla düşüncelerini düzgün ifade edememe ihtimalinin yüksek olduğunu hatırlatayım.)

Herkese soruluyor, sizin ülkenizde durum nasıl, diye. Ukraynalılar son 10 dakkadır sürekli şok oldukları için onlara sorma gereği duyulmuyor. Ganalı, haberlerde gördüğünü, adamın birinin bütün köyle evli olduğunu, 100 çocuğu filan olduğunu anlatıyor ama kendisi asla bunu desteklemiyor. Hindistanlı da bu durumun ülkesinde çok yaygın olmadığını ama illa bilmediği küçük gruplarda böyle geleneklerin olabileceğini, kendisinin asla bunu onaylamayacağını belirtiyor. Hollandalılar bunun sadece sömürge ülkelerinde yapıldığını, Hollanda'da asla gerçekleşmediğini söylüyor, yüz ifadelerinden fikirleri okunuyor. Duygularım çok yoğunlaştığında mimiklerimle içimden geçen her boku açıkça belli ettiğimden olsa gerek, bana sorulmuyor. İyi ki de sorulmuyor, Suriyelinin üstüne atlayabilirdim sinirden.

Türkiye'de bir Suriyeli hassasiyeti ve önyargısı olduğunu bildiğimden belirteyim ki konu Suriyeli olması değil. Mısırlı, Faslı, Ürdünlü, İranlı, Iraklı, Suudi vs de olabilirdi. Kendini Müslüman diye tanımlayan herhangi bir ülkeden olabilirdi. Müslüman  ülkeden olmayabilirdi de. Bu insanlar muhtemelen ülkelerini temsil de etmiyor, ben nasıl ki önce Türk olarak değil de, kendim olarak algılanmak istiyorsam, onlar da büyük ihtimalle öyle istiyor. Kendi aileme bile çoğu yönden benzemiyorum, bütün bi ülkeyi temsil etmeyi nasıl isterim ki? Türkiye'nin durumuyla ilgili muhabbet etmek isteyen yabancılara da "bilmiyorum" diyorum kısaca.

Benim kafama takılan şu: İnsanlar nasıl  hala böyle düşünebiliyor? Neden? Biz bunu nasıl oturup medeni medeni konuşabiliyoruz? Konuşabilmemiz neye yarıyor? Böyle düşünen insanlar bi batı toplumunda nasıl tutunabiliyor? Toplumlar nasıl bir arada yaşıyor? Evliliğin tek amacı çocuk yapmak mı ki, çocuğu olmayınca ikinciyle evlenilebilmesini bu kadar normal karşılıyor insanlar? Nasıl evleniyorlar? Eskiden olmasını anlarım ama neden hala bu fikirler yaşıyor?

Hepsinin cevabını biliyorum tabi ki az çok, Müslüman bi çevrede yetiştim. Modern hayatla sürekli çatışma içindeydik ailecek. Medeni olmak istiyoruz ama inançlarımızla ve daha da önemlisi, geleneklerimizle çelişiyor bu medeniyet dediğimiz şey. Babam asla ikinci eşi almayı düşünmezdi ama eskiden bunun neden mantıklı görüldüğünü bana ciddi ciddi açıklamaya çalıştığı, annemin de onu desteklediği oldu.

Fakat şimdi, burda, batılı bi ülkede, hala bu fikirleri nasıl savunabiliyor insanlar? Babam bile bunun geçmişte kaldığını anlayabiliyorken bir kadın nasıl anlayamıyor?

Sanırım dünyada tüm kadınların özünde benimle aynı şeyleri düşündüğünü ama koşullardan ötürü sesini çıkartamadığını düşünüyormuşum. Hala bu kadar safmışım evet. Sebepleri biliyorum ama kabul etmek istemiyorum kısacası.

Tüm bunların yanında, Hollanda, Suriye'deki muhalif gruplara desteği kestiğini açıklıyor. Yani şimdiye kadar destek verdiğini kabul ediyor. Muhalif gruplar'dan kastın ılımlı Müslümanlar olduğunu iddia ediyor hala. Fakat hiç de ılımlı olmadıkları, cihatçı oldukları, Hollandalılar tarafından bile iddia ediliyor. Kaynak 

İnsan, şu Müslüman ülkeler bi rahat bırakılsa, kuma getirmek gibi düşünceler oralarda da yok olur muydu acaba, diye düşünmeden edemiyor. Bunu düşünmek komplo teorilerine batmak demek de değil artık. Savaşın yanında çok küçük bir problem olarak görülebilir belki ama her şey birbirine bağlı. Sonra botlarda ölen mülteciler, kıyıya vuran Aylan bebekler, "ben senden daha çok aldım, valla daha fazlası toplumumu bozar" gibi atışmalarla sürüp giden mülteci kabul tartışmaları... 40 yaşından sonra insanları batı kültürüne entegre etme çabaları... Benim gittiğim ders de bu entegrasyon çabalarının bir sonucu işte...

Her şeyin birbirine bağlı olduğu düşüncesi tüm insanlardan, medeniyetten, ilkellikten, kültür dediğimiz şeyden, her türlü toplumdan, gelenekten, dinlerden uzaklaşma refleksi uyandırıyor bende. Çocuk gibiyim, sürekli şaşırıyorum: Ama neden? Nasıl? Hala mı?

Sonuçta iş bu konulara gelince, yazmak da rahatlatmıyor beni. Hatta belki rahatlamamak en iyisi. Şaşırmayı unutmamamız lazım ki hiçbir şey normalleşmesin. İdeal diye bi şey yok çünkü. Düşünmek lazım. Her şeyi düşünmek...

Güncelleme: Kuma getirilmesinin tuhaf olmadığını savunan arkadaşın 15 yaşında evlendirildiğini öğrendim en son. Bunu duyunca kafamda her şey biraz daha yerli yerine oturdu. Şimdi kızının en erken 20 yaşında evlenmesine izin vereceğini söylüyor.

31 Ağustos 2018

Köy, bayram ve çelınc

Selam millet,

Tatil bitti, sonunda. Son zamanlarda kendimden sıkılacak kadar evde oturamadım bi türlü. Resmen özledim boş kalmayı, depresif düşüncelere dalmayı. Sonuçta bi şeyler üretsem neyse, yoğunluk dediğin genelde öyle olur, ne bileyim iş yerinde yoğun olur insan, projesi vardır, ya da öğrencidir, ödevi vardır... Benimki öyle de değil. Şikayet etmiyorum fakat zaman elimden kayıp gidiyor hissini de durduramıyorum bi türlü. Bi şeyler üretmeden öylesine durmak bi yerden sonra batıyor. Sırf bana değil, çoğumuza batıyor. Modern insanız malum, bi sürü aktivite var elimizin altında, hepsini yapmamız lazım. Sonra yaptığımızı herkese duyurmamız lazım. Öte yandan ölümlüyüz, zamanımız kısıtlı, bunca şeyi nasıl sığdıracağız kısacık ömrümüze? Vs vs...

Dil meselesi...

2 hafta sonra  Hollandaca kursu başlıyor. Ücretli gittiğim kurs. Bu hafta kütüphanedeki okuma grubu başladı. Geçen dönem benim gidemediğim derslerde Nasreddin Hoca fıkralarına başlamışlar, kalanını okuduk. Çok güldüler. Çocukken bu kadar çok gülmemiştim ben bu adama. Bazen kendimi gerçekten uzaylı gibi hissediyorum insanların arasında. Gerçekten komik mi buluyorlar, yoksa muhabbet olsun, zaman geçsin diye, gergin sessizliklere mahal vermemek için mi gülüyorlar, çözemiyorum. Yabancılar, espri anlayışlarımız illaki farklı, tamam. Ama bazen Türkler arasında da oluyor böyle. Gülesim yokken yanımdakiler kahkaha atınca mecburen ben de gülmeye zorluyorum kendimi. Çok zor bi şey ağız kaslarını kahkaha şekline sokmak. Gülmek böyle durumlarda bulaşıcı falan da olmuyor, insan bi yerden sonra gülümseme pozisyonuna geçip, karşıdakinin kahkahasının bitmesini beklemek zorunda kalıyor. İki tarafta da saçma bi özür dileme hali sonra... Biri çok güldüğü için, biri tam gülemediği için... Neyse, demem o ki, Nasreddin Hoca'yı çok sevdi yabancılar. Bayrakları asabiliriz.

Hollandaca kafasından epey uzaklaşmışım. Gittiğim konuşma grubunda hoca, tatilde çalışabileceğimiz kaynakları, dili unutmamak için yapabileceğimiz aktiviteleri listeleyen bi A4 vermişti. Kağıdı dosyaya koydum, bi daha da açmadım. Şimdi yeni seneye başlayacak, tatil ödevlerine daha hiç girişmemiş öğrenci gibi panik halindeyim. Unuttum mu acaba her şeyi? Tekrar etmem lazım ama öyle bi büyüyor ki gözümde, hiçbi şey yapmak istemiyorum. Biraz dalsam, tekrar zevk almaya başlayacağımı da biliyorum. Şu Taalcoach'a karşı mahcup olmasam haftaya, yetecek aslında.  Onunla da 1 senemizi dolduruyoruz, sonra bırakacak beni, baştan anlaşmamız böyleydi. Ne kadar ilerledim? Kesinlikle daha iyiyim ama daha iyi olabilirdim gibime geliyor. Ekstradan çalışmadım hiç, hep olağan akışına bıraktım.

Neyse, her işin başında olduğu gibi yine panik halindeyim, zamanla geçer, o yüzden çok sallamıyorum şu anki ruh halimi.

Bayramlar mübarek fln..

Bayramda Türkiye'ye gittik geldik. Havaalanından U.ın ailesinin köyüne geçtik, ordan da doğruca bizim köye. Hiç büyük şehirlere uğramadan döndük. Maksat tamamen ailelerin gönlünü almaktı. Sevindiler, sevindik, arada biraz sıkılsak da kalp kırmadan geldik. Kadın-erkek eşitsizliklerine, insanların cahilken bilmiş bilmiş davranmasına çok fazla sinirlenmedim bu kez. Kendi olgunlaşmama bağlamak isterdim bu sakinliğimi ama büyük ihtimalle asıl sebep daha az akraba ziyaretine gitmiş olmamızdı. Aman da babamın teyzesini mutlaka ziyaret etmeliyim moduna girmedik. Geçen senelerde de girmemiştik ama bi şekilde mecbur kalmıştık. Bu sefer çekirdek ailemiz de çok zorlamadı nedense. Dolayısıyla "daha az insan = daha rahat kafa" formulü sayesinde huzurluyduk. Bol bol bulaşık yıkadım tabi ki. İkinci çoğul kişiden birinci tekil kişiye geçtiğime dikkatinizi çekerim. Çünkü bulaşığı kadın yıkar, malumunuz. Neyse ki U.ın ailesinde çay koyma görevi erkeklerde. Muhtemelen yine cinsiyetçi bi kafayla başlamış olsa da (kadının erkeklerin bulunduğu odada çay dağıtmasının uygun görülmemesi gibi), bu gelenekten çok memnunum. Evdeki bi işi de onların yapması, ne yalan söyleyeyim, içimin yağlarını eritiyor. Okumuş gelin olmamdan dolayı yemek işleri bana emanet edilmiyor, ki çok mantıklı, beceremem de hakkaten. Ama sebze doğrama, salata yapma ve özellikle bulaşık konusunda elimden geldiğince yardımcı oldum eltilerime. Evet, 3 tane eltim var. Üçü de köyde büyümüş, dolayısıyla tarhanadır, kurban kesmedir, salçadır, bulgur kaynatmadır, ekmek yapmadır... Her konuda bilgileri var. Kendi aileleri de aynı köyde. Dolayısıyla hop bizim evde çalışıyorlar, hop koşup kendi ailelerine çalışıyorlar... Arada da çocukların saçma sapan isteklerine yetişiyorlar. Bu sırada kocaları çoğunlukla geziyor. Kocalar (kayınbiraderim oluyorlar sanırım) özlerinde iyi insanlar, seviyorum hakkaten fakat geleneksel kültürde yetişmiş her erkek gibi bu durumun, yani eşlerinin 7/24 ve ömür boyu çalıştığının farkında değiller. Onlara göre şimdi erkekler tatilde, kadınlar İstanbul'a varınca zaten sürekli tatil yapıyor. Lan! diye bağırasım geliyor. Bağırmıyorum tabi ki, sadece katılmadığımı belirtiyorum sakin bi şekilde. Bağırsam ne değişecek? Yengelerin böyle kaynana evinde olmasa da başbaşayken haklarını arayacaklarına inanıyorum. Severek evlenmişler çünkü. Bi bağ var aralarında. Konuşabiliyorlar. Neyse, şimdilik, durup sinirden tırnaklarımı yememek benim için büyük başarı.

Benzer şeyler benim ailem için de geçerli tabi. Küçüklüğümden beri bağırıp durdum bulaşığı sürekli ablamla benim yıkamak zorunda oluşuma, abimin gidip içerde babamla haberleri seyretme özgürlüğüne... Üstelik üçümüz de öğrenciyken/çalışıyorken, hiçbirimiz "evhanımı" değilken bu eşitsizliğe maruz kalışımıza. Başlarının etini yedim, kavga ettim, çoğu zaman ciddiye alınmadım, "hakkını arayan küçük kızkardeş" muamelesi gördüm. Sempati duydular ama gerçek bi iyileşme olmadı. Sonuçta bulaşıkları yine biz yıkıyoruz. Ama yılmadım, bıdı bıdı konuşmaya devam ediyorum. Bizden sonraki nesiller için bu normal sayılmayacak, sayılmamalı. (Demek hala insanlığa dair bazı ideallerim var. Tüh bak, hala tam akıllanmamışım.)

Bi an önce çocuk yapmamız gerektiğiyle ilgili nasihatleri de görmezden gelmeyi başardık. Eskiden daha çok "Sanane?" diyesim gelirdi, bu kez daha çok gülüp geçtim. Böyle durumlarda cevap almamayı, olumsuz cevap almaya tercih ediyor insanlar. Senede 1 gün gördüğüm insanlarla tartışma tehlikesini atlatmış oluyorum böylece. Çok ilginç, kendi ailelerimiz başkaları kadar sormuyor şu çocuk meselesini. Samimiyet azizim, çok yanlış anlaşılıyor toplumumuzda... Anadolu insanı samimiyeti, misafirperverliği falan diyorlar ya, onların arkaplanında yatan duyguları görmezden gelebilirsen evet, çok şeker. Fakat özlerine inecek kadar içinde bulunma şansın (!) varsa bu insanlarla, aha işte o zaman tiksinmek büyük ihtimal... "Avrupa'da yolda biri ölse kimse dönüp bakmıyomuş, doğru mu?" sorusuna "Evet, doğru" diyeyim istiyor bazı sevgili akrabalarım ama üzgünüm, doğru değil. Burda da insanlar var, Anadolu'da da hayvanların olduğu gibi.

Neyse, netekim köyü sevmiyorum. Köy kafasını sevmiyorum. Doğayla da çok alakam yok. Gittiğimiz gün bahçede 2 metrelik bi yılan olduğu ortaya çıktı. Komşu ve tüfeği çağrıldı, yılana ateş edildi, vurulamadı. Bikaç gün sonra ekmeklik evi civarında görüldü. Yapacak bi şey yoktu. Kaldığımız odada bi geler (küçük kertenkele) gezinip duruyordu. İlk başta korktum ama bi müddet sonra arkadaş olduk, muhabbet ettik. En azından ben ettim, onun tarafında nasıl bi karşılık buldu, bilemiyorum. Ev kalabalık olmasa aynı derecede sakin kalabilir miydim, bilemiyorum. Ordan burdan yılan veya akrep çıkacak diye bakınır dururdum heralde. He bi de pirelendik. Komşunun davarlarından kaptık. Maaile kaşınıp durduk. Öbür köye, hatta Hollanda'ya kadar taşırım diye korktum ama neyse ki pire öyle yattığı yerde sabit duran bi hayvan değilmiş.

Ömründe köy gömemiş, doğayla içiçe bi köy hayatı yaşamak isteyen beyaz yakalara da kıl oluyorum. Köy hayatı dediğin böyle bi şey, her türlü yaratık bulunur. İkide bi sular kesilir, elektrik kesilir, evler dandik olur, sürekli bi yerleri akar... Yolları bozuk olur... Köy insanı çekilmez, oturup iki kelime muhabbet etsen, "kalk kız çay koy" der. Gördüğüm en bilge köylü bile bu kafadaydı. Plaza muhabbetinden sıkılmanızı anlıyorum ama gidin kendinize başka bi hayal bulun lütfen.

Ay ne uzattım lafı!

Annemden kullanmadığı etaminleri ve etamin iplerini aldım bi de. Yeni projeler beni bekler. Bunlarla aynı valizde tarhana poşeti de vardı. Sen poşet patla, bütün valizi tarhana kokut! Günlerdir ortalıkta duruyor ipler ve kumaşlar, koku uçsun diye.

Eveet, içimdekileri döktüm. Şimdi, yeni bi dönem başlıyor. Hollandaca'yı daha bi ciddilyetle öğrenmem lazım. Son kursum, diye düşünüyorum. Diş doktoruna gitmem lazım. Tarih okumalarıma dönmem lazım. Roman roman bi yere kadar. Beynimi uyuşturdum yine. Spora tekrar başlamam lazım. Bu dönemki planlar böyle. Bi de erteleyip durduğum düşünceler var da, cümlelere dökmek bile zor geliyor, hala, yıllardır. Öbürlerini bi halledelim de, bakarız.

Gelelim çelınca:

34. Hafta: Bu haftanın inişleri-çıkışları nelerdi?

İnişi: Bir bebeğin nefessiz kaldığını gördüğüm o andı. Daha yaşını doldurmamış, bağıra bağıra ağlarken birden sesi çıkmamaya başladı, gözleri sabitlendi. Annesi panikle çığlık attı. O da yeni anne sayılır, ne yapacağını bilmiyor... Falan filan derken, sonra bebekten ses gelmeye devam etti. Hepimiz rahatladık. Bi rahatsızlığı var mı bilmiyorum. Bebeği kıskandığı için kuduran yeğenimi alıp gecenin karanlığında bahçede kedi aramaya çıktım.  Gözlerim doldu doldu boşalamadı. Bi insanı geçtim, bi bebeğin gözümün önünde ölme ihtimali şok etti.

Çıkışı: Yola çıkmadan önceki gece annemgille yaptığımız veda konuşması. Samimiydi.


35. Hafta: Kendin hakkında çok sık paylaşmadığın bir gerçek:

Bi şeyleri karıştırıp yemeyi seviyorum. Misal pilav ve salata ve dünden kalmış, iyice koyulaşmış bi çorba varsa, çorbayı sos niyetine döküp, soslu pirinçli salata haline getirmeyi seviyorum. Hatta bu huyumla içten içe gurur duyuyorum. Farkında olmadan bunu yaptığımda, insanların tabağıma bakıp burun kıvırmasına da gıcık oluyorum. Sanane? Önüne baksana sen! Hiç!


17 Temmuz 2018

Susunuz

Günün birinde bi tatil yerinde gaza geldim, çoğu kişinin ilk gençliğinde yaptırdığı bi şeye 30uma yaklaşırken giriştim, geçici dövmeye niyetlendim. Dövmeci çılgın görünümlü bi tipti. Herkesle tanışıyor gibi bi hali vardı. Arnavuttu, Türk olduğumuzu öğrenince bize kardeş muamelesi yaptı. Herkese dinletmek istercesine yüksek sesle durmadan konuşurken, derin muhabbetlere de girdi. Bizden çok tepki alamasa da bu işe hiç bozulmadı, hayat hikayesinden kesitler anlattı, sevmediği insan tiplerini sıraladı. Muhabbetiyle öyle bi sardı ki dört yanımızı, "vazgeçtik" deyip uzaklaşmayı beceremedik bi türlü. Ufak bi sol anahtarı deseni istedim. "Gerçekten böyle sıradan bi şey mi istiyosun?" dedi, müziğe ilgim olup olmadığını sordu, "sadece dinleyiciyim" deyince "hiç olmazsa bana bırak, daha özgün bi şey çizeyim," dedi. Tamam dedim.

Sonuçta benim bi sol anahtarının yanına bikaç nota ekledi. Düşündüğüm sade figür yerine bi sürü siyah çizgi kaldı ayak bileğimde. Üstelik hala müzikle dinleyici olmak dışında özel bi bağım yoktu.

Gördüğünüz üzre, tek bir insanın bana patronluk taslamasına izin verişimi anlatıyor bu hikaye.

O mecburen dinlediğimiz muhabbetinin bi yerinde "Ben kitap okumam, haberleri okurum, belgesel izlerim" dedi. Gözlerinde öyle bir ifade vardı ki, dünyanın en mantıklı, gerekli, olması gereken hareketi buydu sanki, bunun dışında herhangi bi şey yapan herkes yanlış yapıyordu. Biliyorum ki gözlerinde bu ifadeyle yaşayan tek insan bu değil. Çok şükür epey bi rastladım bu türe. Hep biraz çılgınlar, hep çok konuşuyorlar çünkü özgüvenleri havalarda uçuyor, bilgeliklerini yaymadan rahat edemiyorlar.

Fakat banane onlardan, mesele onlar değil. Mesele benim. Ben neden sessiz kaldım bu cümle karşısında? O'na katılmadığım halde neden sessizce durup zamanın geçmesini bekledim?

Bu soruya birinci cevap, konuşma Türkçe olmayınca doğru tepkileri verememekten korkuyor oluşum. Hele ki öyle ayarlı konuşmayı önemsemeyen biri için, yanlış kullanılacak bir kelime, yol ortasında bağıra çağıra tartışmak demek olacaktı ki, bundan korktum, yanlış anlaşılmaktan.

İkincisi, altı üstü iki gün sonra unutacağım bi şey yapmaya gelmişim, 2 dakika içinde olup biteceğini düşünmüşüm, kafam rahat, aptalca vakit harcamayı kendime yasaklamadığım tatil modundayım... Kimseyle tartışmak istemiyorum. Hele ki böyle bir konuda. Ne derse desin, ne düşünürse düşünsün, banane?

Fakat işte öyle olmadı, içimden sinirlendim adama. Unutulmaz bi anıya dönüştürdüm. Adamın biri bi gün bana böyle böyle demişti diye durup dururken aklıma geldi bugün. Sonra kızdım kendime, niye susturmadım o adamı o gün orada, niye düşüncelerini, yaşam biçimini üstüme kusmasına izin verdim? Niye başkalarının bana çöp kutusu muamelesi yapmasına müsaade ediyorum?

Bilmiyorum lakin eğri oturalım büğrü konuşalım: Aksinin nasıl yapılacağını hiç öğrenmedim ki! Hep aman saygılı ol, aman kimseye bulaşma, aman delidir ne yapsa yeridir, boşver, aman tatsızlık çıkmasın, aman surat asma, aman gülümse... Halbuki başkalarına değil de, asıl kendi başınayken gülümsemeli insan, kendi modunu yüksek tutmalı falan... Bense hep tam tersi, her yere gereksiz gülücükler dağıttım, kendime hep asık suratlı tarafımı gösterdim. Niye? Çünkü kendime karşı dürüst olmayı seçtim... Bak sen şu işe, aferin, alkış... Lan! Yazık değil mi bu çocuğa (yani kendime), her dakka benim kahrımı çekiyor!

Neyse, demem o ki, hayatta öğrenecek çok şey var. (Ne zaman bitecek bu 101 konuları? Ne zaman geçeceğim kuantum fiziğine falan?)

Susturmayı bilmek lazım.



06 Mart 2018

Daldan dala, çelıncsız

Geçtiğimiz hafta sorumluluklarım açısından çok tembeldim. Kurslar tatildi, havalar soğuktu, evden çıkmadım, u. da evden çalıştı. Bütün düzenim bozuldu tabi. Tatil olduğu için fazla fazla verilen ödevler son güne kaldı. Motifleri de yetiştiremedim. Dün gece harıl harıl çalışıp anca 5'e tamamlayabildim.

Bu tembelliğimin birincil sebebi geçen haftasonu başladığım puzzle. Yine kendimi tutamadım, boynumun tutulmasına sebep olacak kadar uzuuun süreler boyunca başında oturdum. Sonunda da pes ettim, tamam be dedim, puzzle bitene kadar başka bi şey düşünmiycem! 1 haftada bitti çok şükür. Bitti de n'oldu? İçgüdülerime kalsa, hemen yenisini alıp başlayacağım ama olmaz öyle şey. Hayat devam etmeli. Ödevler yapılmalı, motifler örülmeli, kitaplar okunmalı. 

O aşırı soğukların üstüne dün bahar havası kendini göstermeye başladı. Bugün dışarı çıktım. Aman yarebbi, eve giresim gelmedi. Zaten hava güzelse ve Jordaan civarındaysam, yani eski Amsterdam'ın oralardaysam eve dönesim gelmiyor. Bugün de ders sonrası kumaş pazarına gitmiştim aslında, Noordermarkt'a. Fermuar gibi ufak tefek bikaç şey alacaktım. Ama tabi pazarda ikinci el eşya ve kıyafet de satıldığı için başından sonuna inceleye inceleye gezdim. İki tane vatkalı hırka aldım. Tabi eve gelince hemen vatkalarını çıkarttım, öyle de giyilir gibime geldi. Güzel güzel, giyilir. 

İstanbul'a öğrenci olarak yerleştiğimde, ilk korkuyu attıktan, İstanbul'la yıldızlarımız barıştıktan sonra en sevdiğim bölge İstiklal'in ara sokakları olmuştu. Her sokakta bi sürprizle karşılaşma ihtimali, değişik değişik dükkanlar, sahaflar, kediler... Klasik şeyler işte. Şimdi burda da Jordaan civarı aynı şeyleri hissettiriyor. İstiklal'dekinden daha çeşitli butik dükkanlar sokaklara renk katıyor. Hepsine girip kurcalamasam da, çoğundan alışveriş yapacak kadar savurmalık param olmasa da, büyük markalarla değil de böyle küçük tasarım dükkanlarıyla dolu sokaklarda yürümek illaki zevkli (hava güzelse diye tekrar belirteyim). Bi de buralar eskiden işçilerin, işsizlerin mahallesiymiş. Yani Amsterdam'ın en fakir mahallesiymiş. Sonra bi şekilde restore edilmiş, kiraları yüksek bi mahalleye dönüştürülmüş. Ama hala yol üstünde denk gelen ikinci elciler, sahaflar var ki, insanın içini açıyor. İşte bir sokakta karşılaşmaktan hoşlandığım sürprizler derken bunları kast ediyorum. Alışveriş yapmayacağım dükkanlar, mimarisi veya manzarası ne kadar güzel olursa olsun tam olarak ilgimi çekmiyor. Ama işin içine eski eşya girince, birden ruh giriyor mekana. 

Sonunda burda da kendime bi İstiklal bulabildiğim için mutluyum. Burayı gerçekten benimsemeye başlıyorum demek ki.

Theo Thijssen Cafe ile karşılaştım bi de. Hollanda'nın son yüzyıldaki fikir ve eylem adamlarından biri. Müzesine gitmiştim. Sözde blogda da anlatacaktım da bi türlü bitiremedim yazıyı,hala bekliyor. Hollanda'nın eğitim sisteminin eğlenceli hale getirilmesine katkısı büyükmüş. Sonra bi sürü roman yazmış. Sosyalistmiş. Sosyalist Hollandalı yazarları tanımak daha bi heyecanlandırıyor beni çünkü bugün sanki hiç yoklarmış, sanki solculuk buralara hiç uğramamamış gibi bi ortam var. 1 Mayıs tatil değil bi kere. Sonra, beni çok şaşırtan bi şey de şu: Sokaklarda solcu afişler, duvar yazıları yok. Ya hiç yazılmıyor, asılmıyor, internet varken artık bu yöntemlerin modasının geçtiği düşünülüyor ya da burda solcu yok. Hala çözemedim. Dili bilmeyince anca böyle görsel mesajları algılıyor insan. 

Ursula K. Leguin'in "Dümeni Yaratıcılığa Kırmak" kitabını bitirdim bu hafta. Yazmak isteyenlere yol gösteriyor yazar. Her bölümün sonunda alıştırma yaptırıyor. Başlarda uygulamaya çalıştım. Sonra alıştırmaları yapmak istemediğim için kitabı okumayı erteledim. Sonunda pes edip yazmayı boş verdim, hızlı hızlı okuyup bitirdim. Harcadım yani kitabı, en okunmaması gereken yöntemle okudum. Sırf arkamda yarım kalmış bi kitap bırakmamak için, aklım onda kalmasın diye. Ne zaman büyüyeceğim, bu takıntılardan ne zaman kurtulacağım acaba? 

"Başka nerde bu kadar heyecanlanıyorsun ki?" bu cümle etkiledi bu hafta beni. Bana söylenmedi. Yıllardır amatör olarak şarkı söyleyen iki kişinin konuşmasına kulak misafiri oldum. Biri yıllardır hala ilk günkü gibi heyecanlandığını söylüyordu ki,diğeri de cevaben bu soruyu yapıştırdı. "Ne güzel işte, başka nerde bu kadar heyecanlanıyorsun ki?" Bi tuhaf oldum. Ben neyden zevk alarak heyecanlanıyorum? Yok. Hiç oldu mu? Hatırlamıyorum. Yine kendimi ve yaşamımı küçümseme moduna girdim. Sonra bu modumdan gına geldiğini fark ettim. Bırak başkalarının hayatına bakıp bakıp "Bak Neriman teyzenin kızı neler yapıyo" demeyi be Kedicik, dedim, susturdum kadirbilmezi.

Bu hafta düzgün bi film izlememişim. Yine puzzle yüzünden tabi. Ama puzzle yaparken Atilla İlhan şiirleriyle kendimden geçmişliğim var ki, o akşamı boşa geçmiş gibi anmam yazık olur. Şiirden anlamamamıza, hatta Attila İlhan'ın o kafe senin bu kafe benim gezip gezip şiir yazarken parasızlıktan şikayet etmesiyle, tanımadığımız insanları tanıyormuşuzcasına bize anlatıp durmasıyla dalga geçmemize rağmen, kör ışıkta puzzle yapan gözlerimizin yaşardığını, "ya nası bi cümle bu ya" diye hafif sarhoş gülümsemelerle içimizi yumuşadığını, böyle uzun, bol virgüllü cümleler kurmamıza sebep olduğunu söylemem gerekir.

O zaman, o akşamımızın en sevileni, Belma Sebil'le veda edeyim sizlere. Şiirin müzikle müthiş bileşimine ve "Sen beni görmedin, görmedin"deki Erdal Bakkalımsı ses tonuna, üsluba dikkatinizi çekerim.


İnsan bu şiirle müziği bi arada duyduğunda niye doğduğunu sorguluyor yine, ister istemez. Nisan değilse mayıs, perşembe değilse pazar, diyor adam, ben diyorum, ben niye varım? O geldi geçti, ben niye geldim buraya? Ne gerek vardı?

Ne gerek var? sorusunu sormayı bıraksam, başka bi insan olabilirdim belki. Bu düşünce de bu hafta düştü içime. Delhi isimli bir Norveç (ya da İsveç miydi) dizisinin ilk bölümünden. Diyalog şu şekil: 
- Hindistan'a gitmek isteyen birini tanıyor musun? 
- İnsan niye Hindistan'a gitmek ister ki? 
- Hah işte tam sana yakışan bi cevap. Niye ki? Ne gerek var ki?

Kendi kendime epey güldüm bu sahneye. Etrafımdakilere hayatı zehir etme yöntemlerimden biri bu soruları sormak çünkü. İnsan hoşlanmadığı yönleriyle filmlerde, kitaplarda karşılaşınca bi hoş oluyor. Böyle romantik komedimsi bi diziyse sıkıntı yok, illaki iyi bi şeyler olacak. Ama ya Tirza'daki gibiyse? İnsanın içindeki bütün pislikleri sakin sakin, sebebini sonucunu inceleye inceleye, adilane bi tavırla anlatıyorsa? Gerçekçiyse yani? İşte o zaman sıkıntı var. Güzel bi sıkıntı. Bi kavga hali. İçim sıkılırken kitaba karşı kahkaha atmama sebep olan cinsten. 

Böyle dertlerimizle kardeş kardeş yaşamamıza içelim!

Sevgilerle, lililerle, Maria Misakyanlarla...

28 Ocak 2018

Dil öğrenmek ile evden çıkmak arasındaki müthiş bağ

Bu sene bu dili ya öğreneceğim, ya nalet olsun deyip ayrılacağım kendisinden. O kadar çok dil kursuna yazıldım ki, ödevler yap yap bitmiyor. Lise hazırlıktaki gibiyim, kafamda yabancı dilde bi şeyler yankılanıyor. Okuduğum son iki roman da Hollanda sokaklarında geçiyordu. Şikayetçi değilim, kendim kaşınıp başvurdum bütün kurslara, kitapları kendim aldım... Zevkli de geliyor şimdilik. Ama bi yerden sonra bıkıp soğur muyum sorusu geldi bugün aklıma. Amaan onu da o gün düşünürüz, di mi?

Normal dil kursuna devam ediyorum. Onun dışında bir konuşma grubum var ki, geçen dönem başlamıştım. Ücretsiz. Bir de okuma kulübüne katıldım bu dönem, yaklaşık 1,5 saat bir kütüphane görevlisi veya gönüllü kişi okuyor, biz de kitaptan takip ediyoruz. Arada durup anlamadığımız yerleri soruyoruz filan. Çok verimli. Ve bu da ücretsiz.

Geçen dönemden beri aklımda olan ama erteleyip durduğum taalcoach (dil partneri) olayına da başvurdum sonunda. Yine gönüllü bir organizasyon. Haftada 1-2 saat biriyle buluşup konuşmak için. En fazla 1 sene faydalanabiliyoruz bundan ki zaten 1 senenin sonunda artık ihtiyacım kalmaz diye umuyorum. Başvuru için 30euro ücreti var bunun. Bugün biri aradı, yarın buluşacağız bakalım nasıl geçecek. Yaşlı bi teyze gibiydi sesi.

Saçma sapan bi gerginlik var bu sebepten üstümde. Ne soracak kadın bana? O, o yaşında gönüllü olup çalışırken, benim bu yaşımda evde oturduğumu duyunca ne tepki verecek? Yargılayacak mı? Üretmeyeceksen ülkeme niye geldin, bakışı atacak mı? Kendimi açıklamak zorunda hissedecek miyim?

Peki ben bu konuları ne zaman aşacağım, sevgili insan kardeşlerim? Olacak olacak, insan içine karışmak zorunda bırakıyorum kendimi, karıştıkça olacak...

Bi de üst komşumuz var ki, çözemedim. Ya aşırı sıcakkanlı (ki "bir Alman ne kadar sıcakkanlı olabilir?" gibi bi önyargım -asla, kat'a ve haşa- olduğundan değil, ben o kadar sıcakkanlı olmadığımdan) olduğunu , ya da çözemediğim bi çıkarı için beni kullandığını düşünüyorum. Dil partnerim olmayı teklif edip duruyor. Birincide ayak üstü söyledi, olur, çok güzel olur, dedim. İkincide mail attı. Hala istiyor musun, vaktin var mı, falan diye. Çalışmadığımı biliyor, laf mı soktu acaba zaman falan diyerek? Şaka bi yana, hakketen sen ne kadar da iyi bi insansın mı acaba ya? Aslında kadına ben de tekrar sormak istemiştim ama Avrupalı açıksözlülüğü dediğimiz huydan yoksun olduğum için, çekindiydim.

Yani özetlersek, çok yakında
iki dil partnerim,
bir dil kursum
bir konuşma kulübüm,
bir de okuma kulübüm olacak. Bu dönem bu dili sular seller gibi öğrenmezsem zeka piroblemim var demektir. Kendimden proje çocuk yaptım resmen.

Bence tüm bunların asıl güzel yanı dil öğrenmek değil, topluma dahil olmak. Hollanda'yı turuncunun, peynirin, yeldeğirmenlerinin, kanalların, otun ve Red Light'ın ötesinde görebilmek. Evden çıkmak yav işte! Çıkıp tek başına müze gezmek değil de, insanlarla görüşmek.

Bi taraftan da kendimden korkuyorum, ne zaman bıkıp kabuğuma çekileceğim bakalım, diye. Belki bu kez hiç olmaz. Çünkü aslında bildiğim sular bunlar, spor yapmak gibi değil. Okumak, yazmak, ödev yapmak... Bunlar bebek işi. Sadece sohbet etmek zorlayıcı. Onu da alıştırma olarak görür, kişisel algılamazsam, tamam işte...

Amaan neyse, böyleyken böyle. Daha bi sürü yazacağım var da toparlayamadım bi türlü. Yarın, çelıncın altına eklerim belki.

Selamlar efem,
Kanatlı Kedi


01 Kasım 2017

Hayal kurmak

Sanırım bu blogger olma işini abarttım, sürekli bi şeyler yazasım geliyor. Yazmaktan yaşayamıyorum. Diğer blogları okurken, ordan oraya atlarken zaman geçiyor. Bu sırada yazacak yeni konular geliyor aklıma. Not almaya da başladım. Mari çelınc başlattığına pişman olup eeeh be diyecek geri döndüğünde.

Bu sabah geç uyandık. Telefon çalmadı. Akşam ikisini birden kurmaya üşenip bi tek benimkini kurmuştuk. Meğersem şarj olmamış. Bi sürü değişik kabloyla filan denedik, olamıyor zavallı. Öte yandan çok sevindim zaatıaaliilerinin bozulmasına. Son zamanlarda kullansam mı dediğim Babil not defterimi aldım elime. Tarih attım 1 Kasım '17 diye. Belki bu kez ilişkimiz uzun sürer. Genelde not defterlerinin bi yerden sonra kaosa dönmesinden sıkılıp bi kenara saklıyordum kullanmamak için. Bi de akıllı telefonsuz hayat nası bi şeydi, hatırlamış olacağım biraz, iyi olacak. Her gideceğim yere, toplu taşıma saatlerine haritadan bakmayıversem, durakta beklerken telefon kurcalamazsam ölmem mesela di mi? Ölmüyordum eskiden...

Dün derste "would like to" kalıbının Hollandacasını öğrendik, yani "şunu şunu yapmak isterdim". Ödevlerden biri, "10milyon euron olsaydı n'apardın?"

Bu tip sorulara ne cevap vereceğimi bilemem küçüklüğümden beri. Çok parayla n'apılır? Geçim sıkıntısı yaşamadan ömür boyu idare edebilir mi bu para beni? Kira, fatura derdini düşünmeden yaşayabilir miyim? E ne güzel o zaman... Kalanıyla da her zamanki gibi yaşarım işte. İstediğim kitabı alır okurum, gezebildiğim kadar gezerim. Daha ne olsun ki? Businessta mı uçayım? Özel uçak mı alayım? Yatla dünya turu mu yapayım? İstemem ki, evi özlerim bi süre sonra. Bu soru hayallerini ortaya dökmeni mi amaçlıyor, yoksa elindeki parayı akıllıca kullanmayı bilip bilmediğini mi, emin değilim. Şu an bilmiyorum o kadar para ne işe yarar, eğer ömür boyu geçinmeye yetmezse, yetmesi için ne yapmak lazım... Hele bi o kadar param olsun, öğrenirim heralde. Şimdiden ona kafa mı yorayım cidden?

Aklıma bi tek kitapçı açma hayalim geliyor. Burda, Amsterdam'da çok turistik olmayan bi yerde bi kitapçı açardım heralde. Türkçe kitap getirttirirdim. Ufak bi kafesi de olurdu belki Türkçe müzik, edebiyat günleri filan düzenlerdik. Her dilden kitap bulundurmaya çalışırdım ki benim gibi başka yabancılar  sıkıntı çekmesin. Çok pahalıya satmazdım ki alınabilsin. E-kitap sektörüne girerdim belki bi de, mümkünse. Uzaktakiler rahatça okuyabilsin diye, olabildiğince çok kitabı e-kitaba çevirttirirdim. Ama bu büyük iştir heralde, yetmeyebilir.

Bi de gerçekten bi kitapçım olsun istiyor muyum, ondan da emin değilim. Bütün gün dükkanda durmak, o kitapların hepsini fani ömrümde okuyamayacağımı bilmek, daha çok bunaltmaz mıydı beni? 

Belki de bi dil koçu tutardım. Olabildiğince çok dil öğrenmeye çalışırdım. Dil sıkıntısı çekmeden kitap okuyabilmek için. Bi süperkahramanlık yeteneğini seçme hakkım olsaydı mesela, istediğim dili öğrenebilme yeteneğini seçerdim. Gezerken insanlarla konuşabilmek için değil de, yazılanları anlayabilmek için daha çok. Çok fazla şey var okunacak azizim ve ben ne kadar da acizim. (zengin uyak)

Hayal kurmayı bilmediğimi fark ettim bu soru üzerine yine. Kitapçı açmak da lisedeyken bi arkadaşımla ortak hayalimizdi. Günün birinde buluşup bi kitapçı açacaktık. Sonrasında hiç o kadar istediğim bi hayalim olmadı. Sanırım üniversiteden sonra hayal kurmayı bıraktım. Şimdi nerde olmak isterdin, hayalindeki meslek ne, burda doğmasan nerde doğmuş olmak isterdin...gibi yaratıcı sorulara verilecek cevabım yok çoğu zaman. Aslında buraya taşındıktan sonra cevap verecek cesareti bulmaya başlıyorum yavaş yavaş kendimde. Hayallerimin hesabını vereceğim insanlar Türkiye'de kaldı. Daha yalnızım. Yalnızlık ne güzel bi şey.

Belki de böyle hayaller çok da anlamlı, gerekli değildir, belki sorun bende değil de sorulardadır diyorum bazen de. Gelecek yokmuş gibi yaşıyorum belki de. Tamam, karamsar olduğum zamanlarda geçmişe dalıp iyice mutsuz ediyorum kendimi ama çoğu zaman şimdide yaşıyorum sanırım. Gelecekten ya da 10 milyon eurodan beklemiyorum güzelliği. Böyle diyerek kendimi mi kandırıyorum acaba? Yaratıcılığın öldüğüne işaret değil midir hayalsizlik? Kendi hayatına, kurallarına, yaşam biçimine takılıp kalmak değil midir? 

Bi hayalim daha var evet ama parayla olacak iş değil. Ölmeden önce bi kitap yazmak ve o kitapta tüm derdimi anlatmak. Bi roman olmalı bu. Fakat Akıl Çağı gibi, Mülksüzler gibi, Tutunamayanlar gibi, Ölmeye Yatmak gibi... yazarının yani benim tüm derdimi anlattığımı hissetmeli okuyan. Ve demeli ki, bi tane yazmış ama tam yazmış, keşke daha çok yazsaydı ama olsun, bu da yeter... Beni anlamalı, günlüklerimi filan okumaya gerek kalmadan. Tekrar tekrar okunabilecek dolulukta ve güzellikte olmalı kitap.

Asıl hayalim bu sanırım evet. Bu ta küçüklüğümden beri var. Anlatamıyorum derdimi bi türlü. Bi yazsam diyorum, insanlar bi okusa, uzun uzun "haaaaa" diyecekler, anlayacaklar içimden geçeni. Anlaşılmak için yazmak istemek... Bilmiyorum gerçekten yazma kapılarını açar mı... 

Lakin ki olmuyor. Ne zaman kurgu bi şeyler yazmaya çalışsam, beceremiyorum, yok, yaratıcılık sıfır. Karakterler canlanmıyor, olaylar gelişmiyor. Hadi başladı diyelim, devamı gelmiyor. Şimdiye kadar vazgeçmeliydim belki, demek ki sen sadece iyi bi okur olmalıymışsın, herkes yazacak değil ya, iyi yaptığın işi, okumayı yap, yeter sana, zaten yazacak olsan farkında olmadan eline kalemi alır başlardın, deyip... Fakat yüksek sesle kendime bunu desem de, olmuyor, içerdeki ben çaktırmadan yeniden büyütüyor yazma isteğimi. Bu blog civarında gezinme sebebim de bu aslında. Yazmak istiyorum. Ama böyle günübirlik değil, tek parça, büyük bi parça. Ve sonra bitecek sanki aramızdaki ilişki. Hatta sonra yaşamama bile gerek olmayacak. Bu karamsar bi cümle değil. Kesinlikle değil. Bi ferahlık, bi mutluluk... Geçici sarhoşluk da değil. Dünyanın benden, yazmamdan başka bi beklentisi yokmuş gibime geliyor. Fakat olmuyor işte, bu hissi anlatmayı bile beceremiyorum... 

Evet, benim de bi hayalim varmış hakkaten. Parayla filan alakası yokmuş sadece, ondan tıkanıp kalıyormuşum o tip sorularda. Bu yazı da bu işe yaradı.

24 Eylül 2017

Düşünce Örgüleri

Kendimi örgüye verdim bu sıralar. Blog takip ediyorum bikaç tane. İşe yarar şeyler anlatan blogların ayrı bi tatlılığı oluyor. Dünya dursa umrunda değil, kendine bi dünya yaratmış yazar, belli aralıklarla bi şeyler üretip yazmaya çalışıyor. Üşenmeden anlatıyor bi de, başkaları da yapabilsin diye. Düzenli olarak bir şeyler yapabilen insanlara saygı duyuyorum ne iş yaparlarsa yapsınlar. Sanki ayrı bi türmüşler gibi geliyor.

Benim alışkanlıklarım anca takıntıya dönüşürse devamlılığı oluyor, bi süre için. Misal bu sıralarki takıntım örgü. Kafamı hiç kullanmadan ama düşünceden düşünceye zıplaya zıplaya bi şeyler üretmek... Ne kadar güzel. Dönsün dünya, geçsin zaman, önemli değil. Ben elimdeki yeleği bitireyim, sonra yenisine başlayayım yeter. Tek derdim, acaba bu zevksiz gözler, birbirine uyan renkler seçmeyi becerebilecek mi? Bittiğinde giymek isteyecek miyim? Yoksa eskileri gibi çekmece köşelerinde sürünecekler mi? Ne güzel dünya, ne rahat, ne dertsiz...

Bi de dikiş makinesi meselesi var. Perde aldık ikea'dan, 3 metre boyunda. Standart, başka bi boyut seçeneği yok yani. Kesmiyorlar da, her şey duityorself usulü. Perde kumaşı dandirik, elde dikilebilir. Ama çok fazla dikilecek yer var ve elde dikmekten nefret ediyoruz. O sırada bi dikiş makinesi kampanyasına rastlamayalım mı? Yaşasın serbest piyasa ve onun küçük sürprizleri! Hemen alıyoruz. Paça kıvırmanın sekiz eurodan başladığı Hollanda terzilerine mahkum olmaktan kurtulmak için iyi bi çözüm. 

Hayal kurasım geliyor, beğenmediğim kıyafetlerimi elden geçirip güzelleştirebilirim artık, kumaş alıp kendim dikerim vs... Tutuyorum kendimi. Sakin ol, sen şu perdeyi dik, gerektiğinde paçaları kıvır, yeter, coşma hemen, diye. Çünkü biliyorum ki öyle kolay bi iş değil olmayan şeyleri tasarlamak ve biliyorum ki bi iki sefer deneyip beğenmediğim zaman sıkılıp bırakacağım. 

Şimdi elimde bi sürü imkan var yaratıcılığımı kullanmak için. Ama elimin altında kalem-kağıt olmasına ve içimden gelmesine rağmen yazamayışım gibi, makineyi de kullanamıyorum. Yaratmak içimden gelmiyor. Yani yaratmak istiyorum ama içimden gelmiyor. Kendime yaratıcılık denen özelliği yakıştırıyorum ama içimde öyle bi ışık, öyle bi yetenek yok... Kabul etmesi ne kadar zor... Kendime bu tür görevleri yüklemesem daha mutlu olacaktım halbuki. Başkalarının yarattıklarını takdir etmesini bilmek de güzel. 

İnsan niye kendini beğenmez? Ne zaman kendini olduğu gibi kabul eder? Kaç yaşına gelmek lazım bunun için? Çünkü hep kendimi olduğum gibi kabul edebilsem daha derin yaşayabileceğimi düşünürüm. Bi an önce başarsam bunu da, kalan ömrüm tam istediğim gibi geçse... İdeal şartlar bunu gerektirir. 60 yaşımda başarsam ona da razıyım gerçi. Başaramadan ölmek gözümü korkutuyor nedense... Bu dünyadan hiçbi şey anlayamadan gidecekmişim gibi geliyor. Bak, bu sefer de dünyayı anlama görevini yüklemişim sırtıma. Ne gerek varsa? Kim anlamış ki? Sen kimsin? Aslan burcu göt kalkıklığından oluyor bunlar hep.

Amaan öyle işte. Yunan güzelliklerinden bi parça gelsin, ben de gideyim.

07 Ağustos 2017

Bu sıralar...

 - Son günlerde Hollanda kültürüyle ilgili yeni bir şey öğrendim: Puzzle yapmak yaşlı insanlar için bir aktivite sayılıyormuş. Neden bu kadar dışa dönük insanlar olduklarına şaşmamalı. Halbuki tek başına oturup parçaları birleştirmek zihni dinlendirmenin bir yolu bence. Örgü örmek gibi. Hadi kabul, örgü örmekten çok daha az yaratıcı bir eylem. Sadece parçaları birleştirmekten ibaret. Sonuçta oluşturduğun ürün sanatı geçtim, zanaatın da bir sonucu değil. Fakat Türkçe'deki karşılığı olan "yapboz" sözcüğünün anlamına tam da uygun olarak, bu aktivitede önemli olan bir şey yaratmak yani sonuç değil ki, sadece yapmak, parçaları birleştirmek ve bunun getirdiği dinginlik, tatmin hissiyatı. O yüzden yapıp çerçeveleyip asmak değil aslında beklenen, yapıp bozmak, sonra tekrar yapmak. İnsan, sanki yapbozda resmedilen tablo ya da fotoğraf kendi eseriymişçesine, çoğu zaman bozmaya kıyamasa da, aslında amaç bu, yani bozmak. Çerçeveleyip asmak insanın kendini şımartma, kendini sevme yollarından biri sadece.

- Zamanın birinde Youtube'da "Daha sonra izle" diye işaretlediğim videolardan birini izledim geçen hafta: "Havada Bulut". Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden birinin TRT tarafından 2002 yılında dizileştirilmiş hali. İnsanı okumaya teşvik eden diziler varmış eskiden. Edebiyat televizyon denen aptal kutusuna ancak bu kadar yakışabilirdi. Keşke benzerlerini bulsam da izlesem. Sait Faik'i yeterince okumamış olmanın pişmanlığı düştü içime. Ülkemin en güzel yanı, edebiyatı. Çok özlüyorum, bu yaşıma kadar uzak kaldığımız her an için kendisinden özür diliyorum, arayı elimden geldiğince kapatmaya çalışıyorum.


- Ve yine Adalet Hanım'la içli dışlıyız bu aralar. Günlüklerinin (Damla Damla Günler) ilkini okumuştum. İnternetten sipariş verip arkadaşlarıma aldırttığım ikincisi ve dördüncüsüne başlayayım dedim bir iki hafta önce (üçüncüsü yoktu piyasada). Baktım ikincisi yerine yine birincisini ama bu kez Everest yayınlarından çıkan son baskısını aldırtmışım. İnternet alışverişinin zararları. Yine de iyi oldu, Everest'teki önsözünde günlükleri basıma hazırlama sürecini anlatmış, "Bir insan yaşadığı sırada neden günlüklerini yayımlatır ki?" sorularıma cevap buldum. Neyse, sonuç olarak ben de dördüncüye başladım, 1990-96 arası olana. Günlük okumaktan bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum. Doksanlara nasıl baktığını hep merak ediyordum, öğrendim. Sanırım, kim ne derse desin, hatta kendisi ne derse desin, bu yazarla aramızdaki ilişki hiç bozulmayacak. Günlükleriyle tanımaya başladım O'nu, (sonradan edebiyatıyla haşır neşir oldum), bundan mıdır, nedendir bilmem, kendi kendiyle konuşmalarını, kendine kızmasını, eleştirmesini, arada bir şımartmasını, haklı çıkarmasını, yaşadıklarıyla fikirlerinin çelişkisiyle mücadele etmesini, her şeyini olmasa da pek çok kavgasını gördüm kitaplarında. Romanlarında da eksik kalan yerleri tamamlıyorum yavaş yavaş. Asla tamamen tanıyamam elbette O'nu, kimseyi, en yakınımı bile. Bir insan bir insanı ne kadar tanıyabilir, bir insan kendini dışarıya, hatta kendine bile ne kadar tanıtabilir ki? Yine de Adalet'i (yaşına ya da tanışmayışımıza hürmeten Hanım demem gerekiyor ama içimden gelmiyor. Yazarlarla kankiymişiz gibi konuşulmasından da hoşlanmam halbuki. Sonuna bir şey getirip isminin karizmasını çizmek istemiyorum sanırım..) öyle bir benimsedim ki, bir yazarı ne anne, ne abla, ne arkadaş, ne kadın olarak değil, sadece yazar olarak da yürekten bir yakınlıkla benimseyebileceğimi öğrendim. İnsanı durmadan okumaya ve sakince, koşturmadan, kendi kendine mırıldanır gibi yazmaya teşvik ediyor. Bir yerlerde yayımlatma telaşına girmeden yani... Daha ne olsun ki?

Şimdi elimde günlük kalmadı. Eskişehir'de geçen romanı Üç Beş Kişi'ye başlayacağım. Belki de biraz ara verip Füruzan'ın Parasız Yatılısı'na girerim.

- Hamamböceklerimiz bitti. Evi beş defa ilaçlatmak, sonuncusunda bütün binayı ilaçlatmak işe yaradı demek ki. Artık gerçekten yerim yurdum varmış gibi hissediyorum. Uzak kaldığımda özlediğim bi kapalı kutum var. Kendi evinde misafir gibi hissetmek bi tuhaftı. Hayatta daha derinlere kök salabiliyorum sanki artık, o zamanlar hep misafirdim dünyada. Tam olarak ancak bu cümleyle anlatabilirim böceğin ruh halime etkisini. Küçücük yaratıkların iğrenmek dışında böyle duygular uyandırması saçma ama yaşayan bilir ki, gerçek.

- Burada her ayın ilk pazartesi öğlen 12'de bir dakika boyunca siren çalıyor. Doğal felaketlere ya da savaş durumuna karşı tatbikat amaçlı. Çok enteresan. Yakınlarımızda mültecilerin kaldığı bir yer var. Acaba oradakiler bu felaket tellalı sesi duyunca ne düşünüyorlar? Ben ilk duyduğumda tırsmıştım mesela. İnsan merak ediyor. Ama gidip soramıyor. Neden? Bir, yapı meselesi, her merak ettiğini soran biri değilsin, hele ki hiç tanımadığın insanlara, röportaj yapar gibi yanaşıp konuşamazsın. İki, ki içini asıl kurcalayan bu, mesafe yakın ama aslında uzak.

- Kendi kendine konuşarak, hatta çekişerek yazmak, Adalet Hanım'dan kalan hatıra. 

Şimdilik bu kadar...