sait faik abasıyanık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sait faik abasıyanık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2020

Kitap: Gezginin Oteli - Zamanda ve Mekanda Yolculuklar (Cees Noteboom)


Hollandalı yazar Cees Noteboom'un bir kitabını daha okudum. (Diğeri burada: Mokusei) Yıllar içinde tuttuğu gezi notlarından seçmelerden oluşuyor. Hakkını vereyim, gerçekten zor bir yazar. Bazı şeyler çeviride kaybolduğundan mıdır nedendir bilmem, bu yazarı sanırım her daim uyanık bi zihinle okumak gerekiyor. Yoksa o kadar çok gönderme, o kadar çok -daha önce hiç duymadığım- özel isim geçiyor ki, dalıp gidiyorum başka düşüncelere. Ama dalmadığım zamanlarda hep severek okudum. Diğer kitaplarını da okuyacağım kesin. Keşke orjinalinden okuyabilsem ama henüz Hollandacama o kadar güvenmiyorum. Yazarı niye sevdiğimi şöyle bir not alarak özetlemişim: "(Kitaplarında) insanı anlama çabası, tarih bilgisi, batılı bakış açısı ve batılı bakış açısına dışardan bakış... hepsi bir arada." Evet hepsine katılıyorum yine ama eksik bu. Yazar gezgin, dünyayı gezip gezip yazıyor. Ama "görülmesi gereken yerler" gibi listeler yapmıyor. İnsanları izliyor, aralarına karışıyor, asla tam olarak karışamayacağının, hep bir gözlemci olacağının farkına varıp hüzünleniyor, fakat bu hüzün öyle bir kıvamda ki, gereksiz bir drama tadı bırakmıyor ağızda... Tüm bunlar bende, Noteboom'un Sait Faik'in daha karmaşık cümleler kuran versiyonu olduğu izlenimi uyandırıyor. Birisi öykücü, birisi gezgin elbette, edebi dillerinin hiç alakası yok birbirleriyle elbette ama sanki insanlara baktıkça hissettikleri hep benzermiş, gibi. 

Neyse, öyledir, değildir, bilmem, bana düşmez ama bende uyandırdıkları böyle, birbirine benziyor. 

Altını çizmeye üşenmediğim kısımları not ettim buraya, buyrunuz: 

133 - Bu tür yerlerde daima çok mutlu olduğumdan, nedenini hiç sormadım kendime. Mutluluk hakkında düşünmeye, mutsuzluktan daha az zaman harcıyoruz sanki. 

134 - Hiçbir şey, ilerlemeden daha sıkıcı değil, diye düşünüyorum mantıksal yönden ileri ama duygusal yönden geri olan ve kendi anavatanında, benzer bir sofulukla kiliseden çıkan bir grup kara giysili Hıristiyan herifi her gördüğünde bir kasvet ürpertisi hisseden ben. 

136 - İran'a, körleşmiş bir Batı kibiriyle yaklaşıyor ve kendinizi hiçbir nirengi noktası bulunmayan, binlerce yıllık bir tarihle karşı karşıya buluyorsunuz. Bugüne dek son öğrendiğiniz şey Xerxes'ti, peki ondan sonra gelen bütün o yüzyıllar ne olacak? Fransa'ya Fransız Devrimi hakkında bir şey bilmeden, Napoleon hakkında mümkün olan en muğlak düşünceyle ve Charlemagne, Hıristiyanlığın yayılışı ve Katoliklikle Protestanlık arasındaki fark konusunda hiçbir fikriniz olmadan gitmeye benziyor bu.

137 - Halife Ömer ülkeyi 642 yılında fethediyor ve İranlılar gerçekten, bugüne dek Müslüman kalıyor ama Müslümanlıktan çok daha eski bir tarihe sahip olduklarının ve bir zamanlar Araplara yenildiklerinin olağanüstü bilincindeler. İranlıların uyguladığı, Şiilik denen ayrılıkçı Müslümanlık biçiminde Muhammet'in halefleri farklı ve diğer Müslümanlar tarafından sapkınlık olarak görülüyor bu.

143 - Nihayet burada, insan biçimlerini simgeleyen resimler yapılmış duvarlar görüyorum bari. İnsan!Bütün o geometriden sonra bir rahatlama geliyor...

150 - Bu kabartmalara insan figürlerinin ya da daha doğrusu, insan imgeleminden çıkan figürlerin oyulmuş olması bile, sizin onlara yakınlığınızın, onlardan sonra, sizden önce gelen İran sanatının yakınlığından çok daha fazla olduğu anlamına geliyor; o insan biçiminden yoksun, aşırı geometrik süslemeler...

151 - Beraberimde götürdüğüm şey, başkalarında belki bir kayak tatilinden sonra kalan duygular; rafine ve temiz bir şeyle temas etmiş olmak.

173 - Çok zaman önce kızkardeşimle ben savaş zamanı, Lahey'den boşaltıldıktan sonra, yönetimsel bir hata yüzünden, doğu Hollanda'daki School met den Bijbel (Kutsal Kitap okulu) dediğimiz bir yere yerleştirildik. Bu pek uzun sürmedi, çünkü diğer çocuklar daha ilk gün bizim 'pis katolar' olmamıza sardırıp oyun alanında bizi kovaladılar ve köşeye sıkıştırıp suratımıza tükürdüler. Bu bende bir travma yarası bırakmadı fakat unutmadım da. Bunu o bölgelerde, 'zwartekousenkerk' (kara çoraplar kilisesi) olarak hüküm süren katı ortodoks tipte Protestanlığa bağladık. Bildiğim kadarıyla, bu kilisenin üyelerine bugün bile televizyon izlemek yasaktır, çoğunluk oldukları semtlerde Pazar günleri yüzmek yoktur ve hatta bunların bazıları çocuklarına çocuk felci aşısı yaptırmayı bile reddediyor, çünkü bunu yaptırmak Tanrının esrarengiz işlerine karışmak demektir. 

173 - (Kilisede) Işıksız bir Noel ağacı, yerinden edilmiş kişidir; orada dururken, bir ağaç olmak için elinden geleni yapıyor, ama herhalde bunu bir ormanda yapmayı tercih ediyordur. 

181 - Yapraksız bir akçaağacı nasıl tanıyacağım? 

183 - Homo sapiensin çeşitli biçimlerinin konduğu bir kafes olursa belki o zaman kendimizi daha iyi anlayabiliriz. 

206 - ... ama bana anlatmak, açıklamak, tanımlamak istediği daha çok, çok şey var ve ben anladıkça, nasıl da hiç anlayamadığımı fark ediyorum sadece ve sonunda vazgeçiyoruz... (çevirinin bazı durumlarda işe yaramaması hakkında...)

206 - O ses, iki yahut üç kuşak sonra artık hiçbir anlamı kalmayan, tam bir antika haline, UNESCO fonuyla kurulmuş bir müzenin, yani görkemli günlerin, değerli kahramanların, tarihin anısına kurulmuş bir yerin bir rafında duran, konserve kutusuna konmuş bir mit haline gelecek ve sonunda MacLuhan'ın köyü (global köy kavramı) her şeyi tamamen eşdit kılmayı başardığında, bir zamanlar 'insanlarla ilgili her şey', her şey, her yer bundan sonraki kuşaklar için pahalı bir oyuncak haline gelecek. (Gittikçe daha az konuşulup kaybolan diller, kültürler hakkında)

217 - ... bireyleri hep birlikte yaşayan ve dolayısıyla tek başına ölmeyen bir toplumun son perdesidir bu.

217 - Dünyamız onların varlığına daha ne kadar izin verecek? Onların toplumunun 'bütünlüğünü' bozan tek şey, bizim tarafımızdan görülebilmesidir ve bozulmanın bizim görmemizle başlaması dünyada ilk kez olmayacak. (...) Bunun hakkında yazı bile yazamadığımı fark ediyorum; onların 'toplumu'  hakkında bir şeyler söylemeye çalıştığımda, en hor görücü türden bir neo-Hıristiyan terminolojisinin içinde bocalayıp duruyorum ve seçim zamanı, Hıristiyan Demokratların daha radikal kanadına hizmet eden birinin sözleri gibi geliyor sanki bunlar. Bizim bir topluluk hakkında konuşmaya hakkımız yok, çünkü bizim gerçek anlamda bir topluluğumuz yok artık. Aynı kavramları, tümüyle farklı anlamlartaşıdıkları bir topluma uygulamak olanaksızdır. Biz yalnız yaşıyoruz, onlar birlikte yaşıyor ya da başka bir şekilde söyleyecek olursak, yaşlı bir kadının pencerenin önünde, ölmüş halde üç gün oturması diye bir şey orada olamaz, her ne kadar bunun, onlarda önünde oturacak pencerenin olmamasından kaynaklandığını söyleyecek kişilerin çıkması kaçınılmazsa da.

219 - Timbuktu'nun adını duyunca tüm Avrupa ve Magrip'in özlemle titrediği zamanlar varmış. (Songhai İmparatorluğu)

222 - Beyaz adamlar Afrika'yı kendilerini şımarıkça soyutlayarak, kendi rahatlarına düşkünlükleri yüzünden asosyalleşerek gezer ve hiçbir şeyi görmezler. Ve gittikçe daha çok sayıda gelip, tuhaf vahşi hayvanların, parayla tutulmuş dans eden maskların yanından geçer ve yine hiçbir şey görmezler. Ve ama... ve ama... Levi Strauss bunu daha net bir şekilde dile getiriyor: 

Etnologlar, bizim yaşam tarzımızın tek tarz olmadığını, insanların mutlu bir şekilde yaşamasını sağlayan başka tarzların da varlığını göstermek için vardır. Etnologlar bizi kendini beğenmişliğimizi biraz yumuşatmaya, farklı yaşam biçimlerine saygı göstermeye çağırır. Etnologların incelediği toplumlarda kulak vermeye değer dersler vardır. bunlar insanoğluyla doğal çevresi arasında bir dengeyi sırrını ve amacını bizim artık anlayamayacağımız bir dengeyi kurabilmiş toplumlardır.

229 - ...insanlar... denizlere çıkan her geminin, limandan ayrılırkenkinden farklı bir haritayla döndüğü zamanları hep özleyecektir.

238 - ...şimdi kendi başıma dediğim bir yaşamı, yazmakla ve görünür dünyayı kaydetmekle geçen bir yaşam tarzını seçtim, ama tek bir sözcüğü okuyabilmek için kaç tane sözcük yazmanız gerek? 





14 Eylül 2019

Hollanda'da Sait Faik'le karşılaşmak...

Uzun zamandır aklımdaydı; bu ülkenin Sait Faik'ini bilmeden, okumadan, burayı tam olarak benimsemem mümkün değil, diyordum. Çünkü Sait Faik, iyi-kötü insan ayrımı yapmadan, gördüğü herkesi karakterleştirip sunan, kör göze parmak yapmadan hepsine karşı biraz sevgi, biraz saygı duyan, duymanızı sağlayan bir yazar, en azından benim gözümde. İnsan işte, diyor kısaca, ne melek, ne şeytan! Dünyanın her yerinde aynı değil midir bu? Ben de buranın Sait Faik'ini arayıp duruyorum o zamandan beri. Ama işte dil engeli, bulsam bile okuyamam ki düşüncesi, kafamdaki bu bariyer, her seferinde kendi yarattığım arayışı duymazdan gelmeme sebep oluyordu.

Ta ki bugüne kadar. Her sene yapılan bir etkinlik var: Open Monumentendag. Normalde kapalı olan tarihi binaların bazıları ziyarete açılıyor, etkinlikler düzenleniyor. Her sene gideyim diyorum gitmiyorum. Bu sene gideyim demedim yine gitmeyip kalbimi kırmamak için. Programda mahallemizin büyük kilisesinde ikinciel kitap satışı yapılacağını gördüm. Eve bu kadar yakın bi ikinciel kitap etkinliği olacak da gitmeyeceğim, olacak iş değil. Üstelik ikinciel eşya satışı da olacakmış. Diğer etkinliklere bakmadım bile, buna yollandım. 

Kilisenin yanında, küçük bir odada yapılıyormuş satış. Kitaplar hep Hollandaca tabi, Almanca Fransızca, İspanyolca ve İngilizce de üç beş kitap vardı ama çok ilgimi çekmedi. Hollandacalara daha bi dikkatli baktık sonra. Aslında odaya girer girmez bir kitap dikkatimi çekti: Kees de Jongen. Kees adında bir çocuğu anlatıyor. Theo Thijssen'in kitabı. 1879'da Amsterdam'da doğmuş bir yazar. Hollanda'da eğitim reformu yapan ya da başlatan adam. Hani 40-50 çocuk bi arada, bol dayaklı, çocukların evde ayak altında dolaşmasın diye okula gönderildiği, uyum sağlamayan çocuğun salak kabul edildiği eski kafalı eğitim vardır ya, ona karşı savaşmış bir öğretmen. Amsterdam'ın Jordaan bölgesinde müzesi var, gitmiştim, hatta hakkında yazı da yazacaktım ama erteledim durdum. Şurda kısaca değinmişim. Tüm bilgiler Hollandaca'ydı. Şimdi gitsem muhtemelen daha iyi anlarım. 


Kısacası kitabını görünce hemen dikkatimi çekti, elime aldım, gezinmeye devam ettim. Sonra yaşlı bir amcanın masanın o tarafında görevliyle konuştuğunu, buralarda Kees de Jongen vardı, gibi şeyler dediklerini fark ettim. Kırık dökük Hollandaca'mla seslendim, "Bu kitabı mı arıyorsunuz?" Tabi U.la kendi aramızda Türkçe konuştuğumuzdan, esmerliğimizden, ve Hollandaca'mın da kötü olmasından buralarda yeni olduğumuz hemen anlaşıldı, elimde tüm Hollandalılar tarafından çok sevildiğini tahmin ettiğim bir kitabı tuttuğumu görünce yaşlı amca ve görevli kadın çok sevindiler, sempatiyle gülümsediler, bi muhabbet başladı. Burada yaşlılarla muhabbetim genelde gençlere göre daha iyi. Hollandaca öğrenmeye niyetli olmayan o kadar çok insanla karşılaşıyorlar ki (özellikle expatlar), bir yabancının dünyada çok az kişinin konuştuğu kendi dillerini öğrenmeye çalışması sevindiriyor onları, doğal olarak. Sonra bi de yavaş konuşuyorlar. Sıkılıp İngilizce'ye dönüvermiyorlar. Bazılarının İngilizcesi de çok iyi değil. Bu ülkede çoğu genç ve orta yaşlı insanın İngilizcesinin bu kadar iyi olmasının sebebi nedir, nasıl başlamıştır, tarihi nedir, çok merak ediyorum. Gençlere sorunca küçüklüğümüzden beri altyazılı izliyoruz filmleri, gibi cevaplar veriyorlar ama bu cevap beni tatmin etmiyor. Filmler Tv'de ne zamandan beri altyazılı yayınlanıyor, ilk ne zaman başladı, vs... Öğrenince yazarım buralara. Bilen varsa söylerse sevinirim:)

Uzun zamandır bu kadar Hollandaca konuşmamıştım. İşyerinde de arkadaşlar Hollandaca konuşsa bile, anlasam bile, muhabbet hızlı ilerlesin diye İngilizce cevap veriyorum. Onların memnun olduklarını gördükçe bu yöntemi iyice benimsedim. Çok saçma ama böyle işte. Bugün güzel pratik yaptım yani. 

Yaşlı amca ve ordaki diğer insanlar Theo Thijssen'den bahsetti, müzesi var dediler, gittim deyince tekrar sevindiler. Kitaptaki Kees'in bi koşması var meşhur, şu videonun başında görebilirsiniz, ondan bahsettiler, evet dedim, kollarımla gösterdim, tekrar sevindiler. Sonra coştu amca, başka bir Hollandalı yazarın, Jan Wolkers'ın kitabını gördü masada, bu da çok iyi bir yazardır, dedi, alıp bana hediye etti! Nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim, papağan gibi dankuwel deyip durdum durmadan. 
Tam artık ayrılalım derken başka bir kitap daha gösterdi, Geert Mak'ın De Brug'ü. Kapakta Galata Köprüsü var. Tabi bu sırada Türkiye'den geldiğimizden bahsetmiştik. 


Muhabbetin etkisiyle sırıta sırıta eve gelip aldıklarımızı incelerken şununla karşılaşmayayım mı... 


Hollandalı bir yazar, İstanbul hakkında bir roman yazmış, ilginç, güzel ama sıradan. Kitapçıda görsem, bu insanlar önermiş olmasa, şöyle bir bakar geçerdim, hatta oryantalist bi bakış açısıyla yazılmıştır deyip hızla uzaklaşırdım. Ama Sait Faik'ten alıntı yapması... Kitapçıda o insanlarla konuşurken anlatasım gelmişti de anlatamam diye susmuştum, "Edebiyatı çok severim, Hollanda'nın Sait Faik'ini arıyorum, Sait Faik şöyle şöyle bir yazardır bana göre, sizde onun mukabili kimdir?" diye sormak, Türkçe'de bile zor. Edebiyatı bir başka dilin insanına anlatmak çok zor bence. Sait Faik'in Köprü şiirinin son iki satırı  olduğunu az önce öğrendiğim bu alıntıyı görünce, tuttum kendimi ama gözlerim doldu. Utanmıyorum ulen! Edebiyat için duygulanmayacaksak neye yarar bu göz pınarları?

O zaman bugünün ve edebiyatın şerefine o şiirle bitireyim yazıyı, selamlar...

------

Köprü

İnsanlar köprüden geçmediği zaman
Acaba köprü düşünür mü?
Çamaşır mandalını gözlerinde allayan meczubun geçtiğini
Üsküdar iskelesinin kanapelerinde güneş banyosu yapanı
Üsküdar kıyılarının ötesindeki
Kastamonu, Sivas, Safranbolu… Erzurumu.
Burada insanların içinde büyük dürbünler.
Güller gibi açmıştır.
Yufkacılar burada açarlar, koskocaman oklavalarla
-İçlerindeki hamurdan-
Şeffaf ve titrek memleket rüyalarını.
Alyanaklı, beyaz, kalın şekerciler;
Akide ve bergamutlarını mermer tezgâhlara
vurdukları zamanki kasvetsiz hallerini burada
kaybeder, burada şairleşirler
hışırtı ile ve kocaman bıçaklarla kesilen tahan
helvalarının kokusu ellerinde
Askerî müzedeki, balmumundan yeniçeri heykelleri gibi, güzel, büyük insanlar
Burada omuz omuza;
Kötü yağlarla yaptıkları börekten şişmanlamış, iyi insanlarla
Dalgıcı seyrederler.
Onlar ki küçük parmaklarını birbirine vermişlerdir.
Onlar ki sarı elbiselerinin içinde
Kazsız köyün sıcak gecelerini
Kırağıları ve zelzeleleri, fezeyanları ve harbleri görmüşlerdir:
Onlar ki yağsız köpüklü ayranlar içmiş, taşlı bulgur pilâvı yemişlerdir:
Küçük parmaklarını birbirine vererek…
Bazen birdenbire sarası tutup düşerek..
Nereden gelir, nereye giderler?
Küçük parmaklarını birbirine vererek…
Bunlardır köprünün sairfilmenamları.
Hepsi yirmişer, otuzar yaşında ihtiyar rüyaları görmüş;
Aşağıda, İstanbul bıçkınlarının söğüştüğü sandallarda.
Balıkçıların torik yakaladığına onlardan daha çok memnun;
Çifti altmış paraya satılan bayat simitlerden hoşlanırlar.
Onlarda her şey bir derin uykudadır
Kahramanlık, dostluk, sevgi ve müsamaha…
Bütün lüzumlar ve lâzımlar.
Şu ensesi dümdüz ustura ile alınmış
Saçları arkaya taranmış.
Bol elbiseli, altın bakışlı, sarışın, uzun bacaklı adam
Kimdir biliyor musunuz?
Onu köprüden başka, bir de eski polisler tanır:
-Ulan sen yine buralarda mısın? derler.
Omuzlarını kısar, ellerini cebinden çıkarır, atar ağzından cigarasını
- Gidiyoruz be muavin bey ağabey, der.
Bu meşhur yankesici, Yedikuleli İstavrodur
Ve hoş çocuktur.
Bir başkası gece saat ondan sonra vapurları ve ışıkları
seyreder, güler.
Ah ona bir bilet alan olsa dünyayı dolaşmak işten değil;
Onun yanındaki gitmemeyi, gitmek isteyerek düşünmekte
Yalnız bu sonuncuda her şey yalancı, hülya, ve melânkolidir.
Her kim ki bir arkadaş bulmak için dolanmakta ise
Ondan çekinmeli..
Köprüde arkadaş olunmaz;
Köprüden seyredilir.


24 Ekim 2017

Kitap: Seçme Hikayeler, Dizi: Havada Bulut (Sait Faik Abasıyanık)

Her kitabın bi zamanı var. Sait Faik'in Semaver'ini zar zor bitirmiştim. Sonra kurgu okuma modumda değilim diye uzun uzun romanlara cesaret edemeyip yine Sait Faik'in Seçme Hikayeler'ine dalmıştım. Aslında biraz da istemeye istemeye... Daha çok yazarla barışmaya kendimi zorlamak niyetiyle. Havada Bulut'taki Sait Faik'i duyumsayabilmek için...

Ve oldu. Son üç hikayeye geldim, çabuk bitmesin diye başından kalktım, gözlerimin yaşını sildim. Bi kahve yaptım kendime, önce sigara mı sarsam içsem, bu sırada yazıyı demlendirsem kafamda... derken kendime güvenemedim, ya hislerimi unutursam diye hemen buraya geldim.

Havada Bulut dizisinden daha önce bahsetmiştim. Çok kısaydı. Şimdi uzun uzun anmanın zamanı geldi. Sanırım Adalet Ağaoğlu güncelerinde ya da denemelerinde denk geldim bu diziye. Hatta tamamen kafamdan uydurmuyorsam, dizinin çekildiği ya da hazırlıklarının yapıldığı zamanlarda Ada'da, oyuncularla takılmış Ağaoğlu, Sait Faik metinleri okudukları sofraları anlatmış bize. O kadar belirsiz ki kafamda ve o kadar korkuyorum ki diyeceklerimi unutmaktan, sonra kontrol edeceğim kitaplarını. Aşağıya bi not düşerim.

Her neyse, nasıl olduysa Youtube'da işaretlemişim Havada Bulut'u, "Daha Sonra İzle" diye. Arada bi açıp bakıyorum bu listeme. Bi sürü yerli film var. Bizim filmler çıktıktan bi sene sonra hemen Youtube'a yükleniyor artık galiba. En akıllıca seçimlerimden biri bu dizi olmuş. Bi kağıda not etseydim kaybederdim, kitabın üstüne not alsaydım, kitap bitince unuturdum. İnternetin az sayıdaki faydasından biri olarak yer etti bu da kafamda.


Öylesine başladım diziye, Sait Faik'in tamam ama, dizi işte, ne kadar güzel olabilir ki, diye, çok beklentiye girmeden, örgüye eşlik etsin diye... Sonra bi sardı, bi sardı... Kulaklık falan takmadan izledim, u. da dinledi. Tiyatral konuşma biçimi başta tuhaf  gelse de insan azıcık alışınca, dizi izlerken kitap okuma hissine kapılıp şaşırıp kalıyor. Saatlerce dizi izleyince vakit kaybı diye üzülecek olan ben, ekstradan roman okuma ihtiyacı hissetmedim o günlerde. Bitince de üzüldüm tabi...

Dizinin Sait Faik'in bir öyküsünden uyarlandığını sanıyordum. En güzeli de bu cahillliğim oldu. Öyküleri okudukça, anladım ki, her bir karakteri alıp harmanlamışlar, yepyeni bi senaryo, romansı bi senaryo çıkarmışlar ortaya. Hatırladığım kadarıyla her öyküsünde bir anlatıcı var Sait Faik'in ve bu anlatıcı bir yazar, yani kendisi. Dizide de adada yaşayan bir yazar var, diğer karakterleri izliyor, yazıyor, dış ses olarak bize de dinletiyor yazdıklarını. Ve dizideki bu karakterler, kitabını okurken öykülerinde karşıma çıkıyor. Mesela Trifon. Geniş Aile'nin Zekaisi olarak tanıdığım Bora Akkaş oynuyor dizideki Trifon'u. Tabi o zamanlar daha çocuk, 2003'te çekilmiş dizi. (Yok yok, Ağaoğlu'ndan duymuş olamam o zaman, belki Onur Caymaz'dır.) Öyküyü okurken Trifon'un sesiyle, dedesi Stelyanos'un sesi konuşuyor kafamda. Gemisini deviriyorlar çocuğun...

Trifon
Lise kitaplarında yer alan "Son Kuşlar"da ökselerle minik kuşları avlayıp yiyen, sıradan, ekmeğinin peşinde bir adammış gibi görünen Konstantin Efendi de var dizide. Orda da tek cezası kuşsuz kalmak oluyor. Düşünüp duruyor niye gelmiyor artık kuşlar, diye.

Harita'da Bir Nokta'da yazmayı seven bir adamın köyüne dönüp, gerçek insanlar arasında yaşamaya niyetlenmesini anlatıyor Sait Faik, yine dizideki yazar canlanıyor gözümde. Kimse benimsemiyor O'nu, dışlamıyor da, ama sanki en ufak bir ters hareketinde üstüne çullanacaklar, öyle bir elektrik var bazılarıyla arasında. Balık tutmayı beceremiyor, elinden başka bir iş de gelmiyor. Tek bildiği yazmak, ona da tövbe etmiş, yazmayı ikiyüzlü hırslı bi iş görüyor. "Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim." diyor, köyün insanlarını namuslu kabul ediyor. Sonra bir gün, balıkçıların dışarıdan gelen bir balıkçıya ettiği haksızlığı ve bir kişi hariç kimsenin ses çıkarmadığını görünce,  dayanamıyor, bir kalem kağıt alıyor ve o meşhur cümlesini söylüyor elindekilerle: "Yazmasam deli olacaktım." Dizi de bu cümleyle bitiyor. 

Bu dediklerimin hiçbiri spoiler değil elbette. Sonunu söyledim diye Sait Faik okumaktan vazgeçecek değilsiniz, diye sanıyorum. O'nun öyküleri sonu merak edildiği için okunacak türden değildir, başlayınca anlıyor insan.

Daha bir sürü hikayesi var, diziyi hatırlatmadığı halde çok sevdiğim, gözümde canlandırmadan edemediğim.. Meseşa Eftalikus Kahvesi. Bir yazarın hayranıyla konuşurken aklından geçenleri hikayeye dökme çabası. Mesela bir öyküsünde (hadi ismini vermeyeyim bunun) bahsettiği ana karakterin aslında bir balık olduğunu geç anlayıp kendi kendime gülüşüm.... Benim gibi ömründe toplam 2 ay deniz görmemiş bir İç Anadoluluya balık hayal ettirdi, o balığı konuşturdu, oltaya gelirken aklından geçenleri benimsetti... Sait Faik'in neden Sait Faik olduğunu ikinci kitabın sonunda anladım sanırım. Bu kadar kısa, öz, tekrara düşmeyen, edebiyat yapmak için kasılmayan cümlelerle bu kadar güzel ve net anlatılır mı insanlık? Üstelik Trifon'un gemisi batırılırken de, dışardan gelen balıkçıya pay verilmezken de bi şekilde kabulleniyor insan, insan milletini. Tamam diyor, bu da böyle, n'apalım, yarın yine güneş doğar, yapacak bir şey yok...

Bi de tabi insanın edebiyata inancı artıyor, edebiyat yapası geliyor. Gaza gelip afilli cümle kurduysam affola. Bu hisleri unutmamak için aklıma geleni yazmam gerekirdi. Belki ilerde utanırım ama dursun şimdilik.

Not: Dizide, Nihat İleri, Nur Sürer, Özgü Namal, Ayla Algan, Nilüfer Açıkalın, Erdal Tosun, Berkun Oya, Ozan Güven yer alıyor... Hepsi tanıdık aslında da, isimlerini bildiklerim bunlar.

NOT: Cahilliğime doymayım, Havada Bulut diye ayrı bi öyküsü varmış Sait Faik'in! E o zaman, aynı karakterler, farklı öykülerde gezinip duruyor mu? O da güzel... Bi yazı boyunca laf kalabalığı etmiş oldum sadece, olsun, böylece kalsın n'apalım.




07 Ağustos 2017

Bu sıralar...

 - Son günlerde Hollanda kültürüyle ilgili yeni bir şey öğrendim: Puzzle yapmak yaşlı insanlar için bir aktivite sayılıyormuş. Neden bu kadar dışa dönük insanlar olduklarına şaşmamalı. Halbuki tek başına oturup parçaları birleştirmek zihni dinlendirmenin bir yolu bence. Örgü örmek gibi. Hadi kabul, örgü örmekten çok daha az yaratıcı bir eylem. Sadece parçaları birleştirmekten ibaret. Sonuçta oluşturduğun ürün sanatı geçtim, zanaatın da bir sonucu değil. Fakat Türkçe'deki karşılığı olan "yapboz" sözcüğünün anlamına tam da uygun olarak, bu aktivitede önemli olan bir şey yaratmak yani sonuç değil ki, sadece yapmak, parçaları birleştirmek ve bunun getirdiği dinginlik, tatmin hissiyatı. O yüzden yapıp çerçeveleyip asmak değil aslında beklenen, yapıp bozmak, sonra tekrar yapmak. İnsan, sanki yapbozda resmedilen tablo ya da fotoğraf kendi eseriymişçesine, çoğu zaman bozmaya kıyamasa da, aslında amaç bu, yani bozmak. Çerçeveleyip asmak insanın kendini şımartma, kendini sevme yollarından biri sadece.

- Zamanın birinde Youtube'da "Daha sonra izle" diye işaretlediğim videolardan birini izledim geçen hafta: "Havada Bulut". Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden birinin TRT tarafından 2002 yılında dizileştirilmiş hali. İnsanı okumaya teşvik eden diziler varmış eskiden. Edebiyat televizyon denen aptal kutusuna ancak bu kadar yakışabilirdi. Keşke benzerlerini bulsam da izlesem. Sait Faik'i yeterince okumamış olmanın pişmanlığı düştü içime. Ülkemin en güzel yanı, edebiyatı. Çok özlüyorum, bu yaşıma kadar uzak kaldığımız her an için kendisinden özür diliyorum, arayı elimden geldiğince kapatmaya çalışıyorum.


- Ve yine Adalet Hanım'la içli dışlıyız bu aralar. Günlüklerinin (Damla Damla Günler) ilkini okumuştum. İnternetten sipariş verip arkadaşlarıma aldırttığım ikincisi ve dördüncüsüne başlayayım dedim bir iki hafta önce (üçüncüsü yoktu piyasada). Baktım ikincisi yerine yine birincisini ama bu kez Everest yayınlarından çıkan son baskısını aldırtmışım. İnternet alışverişinin zararları. Yine de iyi oldu, Everest'teki önsözünde günlükleri basıma hazırlama sürecini anlatmış, "Bir insan yaşadığı sırada neden günlüklerini yayımlatır ki?" sorularıma cevap buldum. Neyse, sonuç olarak ben de dördüncüye başladım, 1990-96 arası olana. Günlük okumaktan bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum. Doksanlara nasıl baktığını hep merak ediyordum, öğrendim. Sanırım, kim ne derse desin, hatta kendisi ne derse desin, bu yazarla aramızdaki ilişki hiç bozulmayacak. Günlükleriyle tanımaya başladım O'nu, (sonradan edebiyatıyla haşır neşir oldum), bundan mıdır, nedendir bilmem, kendi kendiyle konuşmalarını, kendine kızmasını, eleştirmesini, arada bir şımartmasını, haklı çıkarmasını, yaşadıklarıyla fikirlerinin çelişkisiyle mücadele etmesini, her şeyini olmasa da pek çok kavgasını gördüm kitaplarında. Romanlarında da eksik kalan yerleri tamamlıyorum yavaş yavaş. Asla tamamen tanıyamam elbette O'nu, kimseyi, en yakınımı bile. Bir insan bir insanı ne kadar tanıyabilir, bir insan kendini dışarıya, hatta kendine bile ne kadar tanıtabilir ki? Yine de Adalet'i (yaşına ya da tanışmayışımıza hürmeten Hanım demem gerekiyor ama içimden gelmiyor. Yazarlarla kankiymişiz gibi konuşulmasından da hoşlanmam halbuki. Sonuna bir şey getirip isminin karizmasını çizmek istemiyorum sanırım..) öyle bir benimsedim ki, bir yazarı ne anne, ne abla, ne arkadaş, ne kadın olarak değil, sadece yazar olarak da yürekten bir yakınlıkla benimseyebileceğimi öğrendim. İnsanı durmadan okumaya ve sakince, koşturmadan, kendi kendine mırıldanır gibi yazmaya teşvik ediyor. Bir yerlerde yayımlatma telaşına girmeden yani... Daha ne olsun ki?

Şimdi elimde günlük kalmadı. Eskişehir'de geçen romanı Üç Beş Kişi'ye başlayacağım. Belki de biraz ara verip Füruzan'ın Parasız Yatılısı'na girerim.

- Hamamböceklerimiz bitti. Evi beş defa ilaçlatmak, sonuncusunda bütün binayı ilaçlatmak işe yaradı demek ki. Artık gerçekten yerim yurdum varmış gibi hissediyorum. Uzak kaldığımda özlediğim bi kapalı kutum var. Kendi evinde misafir gibi hissetmek bi tuhaftı. Hayatta daha derinlere kök salabiliyorum sanki artık, o zamanlar hep misafirdim dünyada. Tam olarak ancak bu cümleyle anlatabilirim böceğin ruh halime etkisini. Küçücük yaratıkların iğrenmek dışında böyle duygular uyandırması saçma ama yaşayan bilir ki, gerçek.

- Burada her ayın ilk pazartesi öğlen 12'de bir dakika boyunca siren çalıyor. Doğal felaketlere ya da savaş durumuna karşı tatbikat amaçlı. Çok enteresan. Yakınlarımızda mültecilerin kaldığı bir yer var. Acaba oradakiler bu felaket tellalı sesi duyunca ne düşünüyorlar? Ben ilk duyduğumda tırsmıştım mesela. İnsan merak ediyor. Ama gidip soramıyor. Neden? Bir, yapı meselesi, her merak ettiğini soran biri değilsin, hele ki hiç tanımadığın insanlara, röportaj yapar gibi yanaşıp konuşamazsın. İki, ki içini asıl kurcalayan bu, mesafe yakın ama aslında uzak.

- Kendi kendine konuşarak, hatta çekişerek yazmak, Adalet Hanım'dan kalan hatıra. 

Şimdilik bu kadar...