hollanda'da gezilecek yerler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hollanda'da gezilecek yerler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2018

Kitap: Max Havelaar (Yazar: Multatuli)

Kitabın özgün adı: Max Havelaar, of de koffie-veilingen der Nederlandsche Handel Maatschappy
Aylak Adam Yayınevi
1. Basım: 2015
Hollandaca'dan çeviren: Erhan Gürer
Alt başlık: Hollanda Ticaret Şirketinin Kahve Borsaları

Kitabın girişindeki Hendri de Pene alıntısı, yayımlanmamış olduğu belirtilen oyun parçası, kitabın gidişatı, ve sonu hakkında uzun uzun yazmak isterdim. Karakterleri tek tek incelemek, yazarın hayatıyla ilişkilerini bulup çıkarmak, kitabın basılma serüvenini uzun uzun anlatmak, sonrasında Hollanda'da ne kıyametler kopardığını bir çırpıda özetleyivermek isterdim. Fakat biliyorum ki; güvenilir kaynaklara ulaşmak, bilgileri iyice anlayıp, bağlantı kurup özetlemek hayal ettiğimden uzun sürecek.

Bu adamla, yani Multatuli'yle yıllar önce, Amsterdam'a gezmeye geldiğimde karşılaştım. Dam Meydanı'na bağlanan sokaklardan biri bir köprüye varıyordu. Bu köprünün üstünde bir adem kafası vardı ki "Ben yazarım, hatta düşünürüm, bi şeyler için mücadele ettim. Bilmem ne kilisesinin papazı ya da bilmem ne savaşının kumandanı değilim!" der gibiydi. Tabi telefonda internet yoktu o zamanlar, hemen açıp bakamadık.

Sonra buraya taşınınca, Hollanda'nın büyük yazarlarını ve sömürgecilik geçmişini kurcalamaya başlayınca tekrar çıktı karşıma. Max Havelaar'ın Türkçesini sipariş ettim. O günlerde öğrendim ki, Amsterdam'da Multatuli Müzesi varmış. Hemen gittim tabi. Şimdiye kadar duymamamın sebebi Müzekart'ın geçmediği küçük bi müze olmasıymış.

Müze o kadar küçük ve az popüler ki, sadece bir görevlisi var ve her gelene müzeyi gezdirip anlatıyor. Gitmek isteyenler için söyleyeyim, çok fazla görsel malzeme beklemeyin. Müzenin amacı Multatuli'nin hayatını derleyip toparlayıp insanlara duyurmak, malzeme sergilemek değil. Dolayısıyla hayatını öğrenmekle yetinmek gerekiyor. Bir de müze görevlisiyle uzun uzun sohbet etme imkanı var ki bence asıl bu fırsat değerlendirilmeye değer.

Bu müzeden sonra iyice merak saldım Multatuli'ye ve kitabına başladım. Romanın 1800lerde yazıldığını bilerek okumaya başlamak önemli çünkü günümüzün kurgu alışkanlıklarına epey ters bir yöntem izlemiş yazar. Çat diye hikayeyi bölüp okurla konuşuyor mesela. Bir de, çeviriyle mi yoksa kitabın eski dönemlerde yazılmış olmasıyla mı ilgili bilmiyorum ama bazı cümleleri anlamak zor geldi bana. Özne hangisi, yüklem neyden bahsediyor, anlamak için cümleyi öğelerine ayırmaya çabaladığım oldu.

Kitabın edebi incelemesi yapılabilir tabi ama yazarın asıl derdi bu değil. Sadece kendi yaşadıklarını, Hollanda sömürgelerinde olan ve o günlerde görmezden gelinen olayları duyurmak istiyor. Mümkünse Kral'ın dahi kulağına gitsin ki böylece bir şeyler değiştirilebilsin istiyor. Çünkü kendisi devletin bir memuru iken bir şeyleri değiştirmeye çalışmış, başaramamış, artık dışarıdan müdahale etmekten başka şansı kalmamış.

Şöyle ki, esas adı Eduard Douwes Dekker olan Multatuli, 1838'de Hollanda'nın Endonezya'daki sömürgelerine Hollanda Sömürge Hükümeti'nin muhasebe bölümünde memur olarak atanmış. 18 yaşındaymış. Başlangıçta gezmiş tozmuş, kumar masalarında takılmış. Zamanla sıkılmış bu yaşamdan, aklı başına gelmiş ve yerlilerin yaşadığı sıkıntıları fark etmeye başlamış. Evlenmiş, çoluğa çocuğa karışmış fakat en büyük derdi yerliler için mücadele etmek olmuş. Devlet memuru iken devletle mücadele edince, doğal olarak, epey sefalet çekmiş, sonunda yolsuzlukla suçlanmış, istifa etmiş ve Avrupa'ya gelmiş. Kitabını yazmış, bastırmaya çalışmış. İlk baskısında sansüre uğramış fakat telif hakkını sattığı için bi şey yapamamış, sonrakileri istediği gibi bastırabilmiş. Falan filan. Kitap Hollanda'da ve diğer Avrupa ülkelerinde büyük fırtına koparmış. Pek çok dile çevrilmiş. Türkçeye ise sanırım ilk defa 2015'te çevrilmiş. (En azından Multatuli Müzesi'nden edindiğim bilgi bu.)

Kitabın ve Multatuli'nin Endonezya'nın bağımsızlığını kazanmasına ve yerlilerin hayatlarının iyileşmesine nasıl ve ne kadar katkısı olmuş? Bilmiyorum. Fakat müzedeki amcanın anlattıklarından hatırladığım kadarıyla olumlu yönde etkilemiş, hemen olmasa da, uzun vadede.

Kitaptan anladığım kadarıyla Multatuli'nin Hollanda ile asıl derdi ise özetle şöyle: Kalkıp dünyanın öbür ucundaki toprakları işgal etmişsin, hadi neyse ama yalan söylüyorsun ve bu yalan sayesinde değirmenini döndürüyorsun. (Ve kitap boyunca bu yalanın işleyiş mekanizmasını anlatıyor.) Yerlilerin cahil olduğu için kendilerini yönetmeyi, haklarını savunmayı bilmediklerini, toprak ağası konumundaki Naiplerine kölelik ettiklerini, putperest oldukları için cennete gidemeyeceklerini, doğru yolun gösterilmesine ihtiyaçları olduğunu söylüyorsun. Naip'in üssü olan Hollanda'dan atanan Kaymakam ve Vali'nin halkı Naip'in gazabından koruması gerektiğini, -isyan çıkmaması amacıyla da olsa- haksızlıkları engellemesi gerektiğini söylüyorsun, gönderdiğin her Hollanda memuruna böyle öğütlüyorsun. Fakat yerli halkın ücretsiz çalıştırılmasına, mallarının çalınmasına göz yumuyorsun. Hem büyük ahlaksızlıklar yapıp, hem de Hollanda'da kiliselerde misyoner derneklerine gönderilmek üzere yardım topluyorsun. "Çalışan, hak eden, dua eden, imanlı olan kazanır" deyip dururken, adaletin tecelli etmesi için çaba göstermiyorsun. Hollanda'da sen rahat yaşa diye Endonezya'da insanlar ölüyor, umursamıyorsun. Bi de kalkıp ahlak bekçiliği, medeniyet öncülüğü taslıyorsun. Hadi ordan!

Kitabın 1800lerde, bu haksızlıkların yaşandığından Avrupa'da pek çok kişinin haberinin olmadığı veya olsa bile göz ardı edildiği bir dönemde yazıldığını bir kez daha vurgulayım. Ayrıca, Amsterdam'a gelip Hollanda sömürgecilik tarihiyle ilgili bir şeyler öğrenmek isteyenler için Multatuli Müzesi'nin ideal olduğunu da belirteyim. Diğer müzelere kıyasla çok ucuz, 3 euro. Merkez istasyona da çok yakın. Bence günübirlik Amsterdam turlarına eklenmesi gereken bir etkinlik. Toplamda en fazla 1 saatte gezilir ki o da görevli amcayla derin muhabbete dalarsanız...

Kitapla ilgili belirtmem gerektiğini hissettiğim son ayrıntı da şu: Multatuli kitabı karısına ithaf ediyor. Kitapta çizilen vefakar, kocasının yüce fikirlerine her daim destek çıkan kadın profili biraz komik. Yazar kendi kendine mi laf sokuyor diye düşünüyor insan. Ama hayır, sanırım gerçekten karısına duyduğu vefayı kitapta yarattığı karakterle göstermeye çalışıyor. Karısının kafasını kullandığını, diğer Hollandalı zengin kadınlardan farklı olarak paraya pula ve süse değil, adalet gibi gerçekten değerli olan şeylere kıymet verdiğini vurgulamaya çalışıyor. Fakat anlatım tarzı beni biraz rahatsız etti. Bu denli adanmışlık mıdır nedir bilmiyorum beni rahatsız eden... O kısımları tekrar okumam lazım.

Şimdi alıntılar:

18 - Parası olan biri, iflas etmiş bir ailenin kızını neden alsın? Bunun sahnede istisnai bir hadise olabileceğini düşünüyorsanız bile istisnayı bir kural olarak kabul eden halkın hakikat duygusunu bozmu ve ona gerçek hayatta her dürüst borsacı veya tüccarın bir çılgınlık olarak göreceği bir şeyi sahnede alkışlamayı öğreterek adab-ı umumiyeyi zayıflatmış olursunuz demekte ısrar ederim.

19 - Erdemi mükafatlandırdık diyelim, peki meziyeti nereye koyacağız?

34 - Fakir olan fakirim diyebilir! Fakirlerin de var olmaları gerekiyor, toplum için bu gerekli ve de Tanrı'nın takdiri. Sadaka istemedikçe ve kimseyi rahatsız etmedikçe fakir olmasında bir beis görmüyorum...

66 - Masanın altına bir şey saklamaya, sandalyelerin yerini değiştirmeye falan çalışmamıştı ve saygın görünümlü bir yabancının geldiğinde yapılması gereken hiçbir şeyi yapmamıştı.

72 - Herman Willem Daendels (1762-1818); Hollandalı general. 1807'de Hollanda Doğu Hint Adaları'na Genel Vali olarak atandı. Hollanda'nın Asya sömürgelerini İngilizlere karşı korumak için orduyu yeniden yapılandırdı. Hızlı asker sevkiyatını mümkün kılmak için Cava adasını bir ucundan diğer ucuna bağlayan tanınmış Anyer-Panarukan posta yolunu yaptırdı. (çevirenin notu)

77 - Adanın eski naip ve beylerinin torunları Hollanda memurlarıdır. Genel Vali tarafından Hollanda Kralı adına alınırlar, atanırlar ve terfi ettirilirler. Suçlular, Lahey'de çıkarılan yasalarca mahkum edilirler ve hüküm giyerler. Bir Cavalının verdiği vergi doğrudan Hollanda hazinesine girer.

79 - Kayser'in emirlerinin yerine getirilmesini kendi hükümdarları emrettiğinde yerel halk egemen ülkenin kanunlarına daha çabuk uyacaktı.

82 - Cavalı asilzadelerin doğuştan gelme nezaketleri -sıradan bir Cavalı dahi Avrupalı mevkidaşından çok daha nezaketlidir- bu görünüşte zor ilişkiyi beklenildiğinden daha kolay bir hale getirmektedir.

84 - Cava beylerinin gelirleri dört kalemden oluşmaktadır. İlki, sabit aylık gelirlerinden ibarettir. İkincisi, Hollanda idaresine geçmiş, satın alınmış haklarından doğan sabit tazminat bedelinden oluşmaktadır. Üçüncüsü, kendi naipliğinde üretilen kahve, şeker, çivit, tarçın gibi ürünlerin karşılığından ibarettir. Ve sonuncusu kullarının işgücü ve mülklerini keyfi tasarruflarından oluşmaktadır.

105 - Bilmediği bir şeyi sezinlerdi, bildiği az şeyi (...) bilgi seviyesini çoğaltacak şekilde kullanma yeteneğine sahipti.

124 - Oysa Havelaar yemin için havaya kaldırdığı parmaklarıyla, yüz ifadesiyle, sesiyle ve duruşuyla "Söylemeye gerek var mı? Yüce Rabbim'siz de bu benim görevimdir," der gibiydi...

127 - ...iyi kalpliliğinin aslında bir zafiyet, kendini beğenmişlik, tebdili kıyafet dolaşan bir prens olma arzusu olduğuna...

128 - Fakat neredeyse gurura varan bir çekingenlik onu engellediğinden aklından geçenlerden hiçbirini bastıramamıştı daha.

134 - ...Lebak'taki Cavalılar ise -başlarına ne gelirse gelsin, daha da fakir duruma düşemeyecek olduklarından- önemsenmeyecek kadar fakirdi.

163 - Ve sağ başparmağınızın altındaki sayfa hacmi inceldikçe kucaklaşma ümidim azalıyor.

163 - Fakat bilmez misiniz ki siz hilkat garibesi, sırtlan, Avrupalı okur; bilmez misiniz ki tam bir saatinizi bir diş çöpünü çiğner gibi benim ruhumu çiğnemekle geçirmiş olduğunuzu? (...) Ben işte bunları feda ettim ve siz birkaç kuruşa satın aldınız... ve sadece bir "Hım!" dediniz.

166 - ... genel olarak Hollanda, özel olarak da kahve tüccarlarına karşı  ve hatta ya o toprağı değiştirmeyerek ya da eğer bunu yapamayacaklarını ileri sürüyorlarsa, bu bölgede yaşayan insanları toprağın kahve kültürüne elverişli olduğu başka bölgelere göndermeyerek affedilmez bir görev ihmalkarlığı suçu işliyorlar.

174 - ...ruhunun cehennem ateşinde yanmasını istemeyen Cavalıyı çalışmaktan mahrum etmeye hakkımız var mıdır?

174 - ...her ne kadar dini bütün olduklarına inanmasam da... çünkü Katolik bir hizmetçi çalıştırıyorlar.

195 - Cevap vermedi. Tuhaf da görünse, tuhaf da olsa... evet, kızmıştı! Tuhaf da olsa, Tine, eşinin kendisine kızmasına sevinmişti ve bu yüzden de Max, eşinden burnuyla övünmek için bir sebebi olmasa da Arles'ın Foçalı kadınlarından daha fazlasını talep ediyordu.

235 - Doğu Hint Adaları'ndaki evler tek katlıdır. Bu Avrupalı okurlara tuhaf gelebilir, çünkü doğal olan her şeyi tuhaf bulmak medeniyetin -veya medeniyet denen şeyin- bir tuhaflığıdır.

244 - ... din değiştiren kişiler genelde bağnaz olurlar.

252 - loi Grammont: Hayvanlara işkenceyi yasaklayan 1859 tarihli Fransız kanunu. (çevirenin notu)

258 - Önemsiz bir suçtan mahkum edilen bir kişiye bahçesinin bakımını yaptırmak tabiatına aykırıydı ve birçok kez Hükümet'in, memurunu, küçük, affedilebilir suçları, suçun ağırlığına değil de yerleşkesinin durumu veya çapına göre cezalandırmaya teşvik edecek uygulamaların hayatta kalmasına nasıl müsaade ettiğini kendi kendine sormuştu!

283 - Harcanan parayla ortaya çıkan arasındaki fark, ödenmemiş malzeme ve ödenmemiş iş gücüyle kapatılmaktadır.

293 - Kahretsin, neden hep hicvin paçavralarına bürünmek zorunda kalır kızgınlık ve üzüntü? Neden gözyaşları anlaşılmak için hep bir sırıtışla gizlenir?

313 - Hollanda refah içinde değil midir? Bu, dinden ileri geliyor. Fransa, cinayet ve ani ölümlerle boğuşup durmuyor mu? Bu, onların Katolik olmalarından kaynaklanıyor. Cavalılar, fakir değil midirler? Neden? Putperest oldukları için. Hollandalılar, Cavalılarla alakadar oldukça zenginleşecekler, Cavalılar ise fakirleşecektir. Tanrı'nın takdiri böyle!

313 - Yakınlarda, putperestlerin temin ettiği ürünlerden yine net otuz milyon kazanıldığı anlaşıldı. (...) Bunda, adil kulunu yaşatmak için kötü kulunu çalıştıran Tanrı'nın parmağı bariz değil midir? Bu, doğru yolda devam etmemiz gerektiğine; oralarda çok üretim yaptırıp burada hakiki dinden taviz vermememize bir ima değil midir? Tam da bunun için "çalışmak ibadettir" demiyor mu atalarımız bize; ibadet etmemiz ve "Göklerdeki babamız"ı bilmeyen siyahileri çalıştırmamız emredilmiyor mu?

314 - ...çok az şeye sahip biri sadaka verirse günah işlemiş olur. Üstelik ben sokakta hiçbir şey vermem -prensibimdir- ve böyle fakir insanlar gördüğümde her zaman derim: kendi suçları olup olmadığını nasıl bileceksiniz?  Sapmalarını pekiştirmekle hata ederim. Pazar günleri çift sadaka veririm; bir fakirlere bir de kiliseye. Doğrusu budur zaten!

345 - Kısa süre sonra, Hollanda Doğu Hint Adaları ordusunun şanına yeni şanlar katan bu zafer, Batavya'da büyük bir sevince yol açmıştı. Genel Vali anavatana, Lampong bölgesindeki asayişin tekrar sağlandığını yazmıştı. Nazırlarından tavsiyeler alan Hollanda Kralı, bir kez daha, bunca kahramanlığı birçok madalyayla ödüllendirmişti.

Şüphesiz Pazar ayinlerinde ve dua meclislerinde, 'Orduların Efendisi'nin  yine Hollanda bayrağı altında savaştığını duyan dindarların kalplerinden şükranlar yükselmiştir göklere...

'Fakat bunca gamdan teessür eden Tanrı,
Geri çevirdi o günün adaklarını!'

346 - Zulümden dolayı ülkelerinden kovulan, Saijah ve Adinda'nın anne babalarına benzeyen birçok şahsın ismini verebileceğimi söylemiştim.

399 - Bir Ekselans daha Anavatana dinlenmeye çekilmişti!

403 - Kitabımı size atfediyorum, Üçüncü William, Kral, Grandük, Prens... Prensten, Grandükten ve Kraldan ziyade... hattı istivanın etrafında zümrüt bir gerdanlık gibi kıvrılan muhteşem Insulinde İmparatorluğunun İmparatoru... Affınıza sığınarak sormak cüretini görüyorum kendimde; Sizin irade-i şahaneniz midir:

Havelaar'ın, Slymeringlerin ve Droogstoppellerin çamurlarına bulanması?

Ve uzak diyarlarda otuz milyondan fazla kulunuzun sizin adınıza zulüm görmesi ve istismar edilmesi?











27 Ekim 2017

Den Haag Tarih Müzesi, saray köleleri ve bir sürü ayrıntı

Den Haag Tarih Müzesi (Den Haag Historisch Museum), Binnenhof yakınlarında, tarihi Hofvijver gölü manzaralı, İnci Küpeli Kız'ın sergilendiği Mauritshuis'un yanındaki yolun sonunda, eskiden Kraliyet Kütüphanesi'nin yer aldığı, şimdi Escher Museum'un bulunduğu Lange Voorhout Parkı'nın karşısında. Karşı köşedeki İtalyan Restoranı'ndaki başgarson olduğunu tahmin ettiğim amca suratsız. Müze çıkışı, akşam 5te, sağanak bastırınca oraya sığınıp bi kahve içeyim dedim, "birazdan burası dolacak, bara ya da dışarı oturabilirsin" dedi, başından savmak istercesine. Zaten kapıdan girince "niye geldin?" gibi bi bakış fırlatmıştı. Dışarı oturdum şemsiyelerin altına. Kahvemi bitirip kalkana kadar neredeyse hiç müşteri gelmedi. Üzüldüm adama, stresli demek ki...

O civarda pek oturmalık yer görünmüyor. Mekan arıyorsanız, Lange Voorhout'u geçip Denneweg'e girin. Fast food türü ucuz şeyler olmasa da, butik kafelerle, restoranlarla dolu.Ucuz yollu gezmeye niyetliyseniz, bu turistik yerlerden uzaklaşmanız, haritada Albert Heijn (market) aramanız mantıklı. Ya AH'dan bi şeyler alırsınız ya da çevresinde illaki ucuzcu bi yerler vardır.

Neyse efenim, Müzekart geçerli. Neredeyse her şeyin İngilizce açıklaması da var. Epey büyük bi müze, her şeyini öğrenmeye meraklıysanız üç saat bile yetmeyebilir. Ben misal, çoğu zaman  "sonra okurum" deyip yazıların fotoğrafını çekip geçmeme rağmen, epey uzun sürdü. Çok fazla bilgi var, öğretici. O yüzden bu kadar zamanımı aldı toparlamak.

Müze fiyatı 10 euro. Fakat Hofvijver Pass diye bi şey var ki, o civardaki 4 müze için toplam 16 euro ödeniyormuş. Çok iyi. Şurdan bakınız.

 Müze girişindeki videoyla başlayalım. Harita üzerinde Den Haag tarihi anlatılıyordu:

1560 - Seksen Yıl Savaşları öncesinde, Den Haag savunmasız, çevresinde duvar yok. Nüfus: 7bin.

1620 - Seksen Yıl Savaşları süresince şehrin etrafına kanal kazılmış. Savunma amaçlı. Nüfus: 15bin.

1670 - Jan Van Goyen, Den Haag'ın güneydoğudan görünen panoramik resmini çizmiş. Resim yaklaşık 5 metre uzunluğunda. Belediye binasına asılmış o dönem, binaya girenlere şehrin ihtişamını göstermek için. Nüfus: 22bin.

Bu resim de şimdi videonun karşısında sergileniyor ve görünen binaların ne olduğu altında tek tek açıklanıyor. 

1750 - Prinsessegracht kuzeye doğru genişletilmiş, böylece aristokratlar için yeni bir yaşam alanı oluştu. Nüfus: 38bin.

1843 - Amsterdam-Den Haag arasında buharlı tren çalışmaya başlamış.

1847 - Tren hattı Roterdam'a kadar uzatılmış.

1850 - Kuzey Denizi kıyısına ikinci bir bağlantı yolu yapılmış: Badhuisweg. Ve kıyıdan Prinsessegracht'a gelen kanalla kum taşıması yapılmaya başlanmış. Nüfus: 72bin.

1870 - İkinci bir tren istasyonu açılmış: Staatspoor (şimdiki Den Haag Centraal). Gouda ve Utrecht arasında bağlantı noktası olmuş.

1874 - Kanalın dışına Willemspark inşa edilmiş. Nüfus: 90bin.

1895 - Kıyıya biraz daha yaklaşılarak, kumluk alana Duinoord bölgesi inşa edilmiş. İki tramvay hattından biri buradan geçerek, Scheveningen'e, kıyıya doğru gidiyormuş. Ayrıca şehrin kirli suyunu temizlemek için Kuzey Denizi'ne bağlanan yeni bir kanalizasyon kanalı inşa edilmiş. Nüfus: 180bin.

1909 - 1900 yılı civarında şehir merkezindeki kanalların neredeyse tümü doldurulmuş. Bataklıklar ıslah edilerek Schilderswijk adlı bölge oluşturulmuş. Nüfus: 270bin.

1933 - 20. yüzyılda şehrin gelişmesi yerel yönetimin sorumluluğu haline gelmiş. Herhangi bir genişleme kararı belediye meclisine aitmiş artık. Loosduinseweg ve Meedervoort gibi yeni ana yollar inşa edilmiş. Nüfus: 470bin.

1945 - İkinci Dünya Savaşı boyunca Almanlar şehrin içine anti-tank hendeği kazarak, 8bin evi yok etmiş. Nüfus: 450bin.

3 Mart 1945 - Bezuidenhout, İngiltere ordusu tarafından yanlışlıkla bombalanmış.

1957 - Savaş sonrasında Nazilerden kalan anti-tank hendeği doldurularak, "Segbroeklaan" adında modern bir bulvar haline getirilmiş. Batıdan başlayarak, Moerwijk ve Morgenstond gibi yeni yerleşim yerleri inşa edilmiş. Nüfus: 600bin.

1966 - 1960larda Mariahoeve gibi bölgelere binlerce ev inşa edilmiş. Nüfus: 580bin.

2015 - Nüfus: 514bin. (Bunu Googledan buldum.)


Den Haag'ın Hollanda için önemi:

- Den Haag dört yüz yıldır Hollanda monarşisinin evi olmuş. Önce valinin, sonra kraliyet ailesinin evi hep buradaymış. Zamanla monarşiye karşı fikirler ortaya çıktığı da olmuş:

Örneğin Johan de Witt (1625-1672), kraliyet ailesini valilik gibi önemli işlevsel görevlerden uzaklaştırmaya çalışan, gerçek özgürlüğün, valinin olmadığı bir cumhuriyetle yaşanabileceğini düşünen bir devlet adamıymış. Validen kasıt bugün anladığımız manadaki vali değil sanırım. "Stadtholder" İngilizcesi.

18. yüzyılın sonlarında, Fransız Aydınlanmasının da etkisiyle, Vatanseverler ve Orangistler adlı iki grup ortaya çıkmış. İkincisi, Oranje ailesini, yani monarşiyi destekleyenler, birincisi ise monarşinin gücünün azalması gerektiğini düşünenler. Sokak kavgaları, broşürler filan, her türlü propaganda, tartışma almış yürümüş.

1918'de ise sosyalist politikacı Troelstra Kraliçe'yi tahttan indirip sosyalist bir devlet kurmak için çalışmalar yapmış. Çok destek görmemiş, başarısız olmuş. Monarşi, Hollanda'da günümüzde hala tartışma konusuymuş. Pek çok siyasi parti sadece törensel bi öğe olarak kalması taraftarıymış fakat halkın büyük sempatisi varmış hala kraliyet ailesine. Kral'ın doğumgünü resmi tatil tabi, üstelik bütün ülke bit pazarı festivaline dönüşüyor, ben de seviyorum kendisini, iyi ki doğmuş.

- Valinin sarayının ve daha sonra kraliyet sarayının bulunması sebebiyle Den Haag sanatçıların da buluşma noktası haline gelmiş. 19. yüzyılın ikinci yarısı, Haagse School'un çağı olmuş. Var olan resim tekniklerine karşı olan bir grup ressam burada takılmış. Köylülerin günlük hayatlarını ve Den Haag manzaralarını resmetmişler.

Bir Başlık Altında Toplanamayan Ayrıntılar...

- De Grote Kerk: Büyük Kilise veya Aziz James Kilisesi, Den Haag'ın en eski binalarından. 13. yüzyılda ahşapmış. Şimdiki taş haline 14. yüzyılda getirilmiş. 16. yüzyılın ikinci yarısında, reform hareketleriyle birlikte, katolik figürler çıkarılmış kiliseden. Günümüze kalan figürler müzede sergileniyormuş. Fotoğraflarını çekmemişim...

- Kum ve bataklık: Zenginler kanalizasyonu iyi çalışan kumlu topraklı bölgeye yerleşmiş, Hofvijver civarına. Fakirler, işçiler ise bataklıklı bölgeye. Arada epey mesafe varmış ve "kum ve bataklık" o zamanlar bölgelerden bahsedilirken kullanılan yerel bi ifadeymiş.


Naziler

- 10 Mayıs 1940'ta işgal etmişler Hollanda'yı. Kraliçe ve ailesi İngiltere'ye ve Kanada'ya sürgün edilmiş. En yüksek rütbeli Nazi görevlisi  Dr Arthur Seyys-Inquart Den Haag'da Wassennaar bölgesine yerleşmiş ve buradan yönetmiş ülkeyi. Naziler, Kuzey Denizi'nden gelecek saldırıları önlemek için, Norveç'ten İspanya'ya deniz kıyısı boyunca duvar inşa etmişler: Atlantik Duvarı. Psikopatlığa bak! Hollanda'da Den Haag'dan da geçmiş duvar, Bunun için Scheveningen bölgesindeki binaların çoğunu boşaltmışlar, yıkmışlar. 140bin kişi bölgeden çıkarılmış, o zamanki Den Haag nüfusunun çeyreği. Anti-tank hattı için de bir hendek kazılmış. Bunu yukarıda söylemiştik.

(Wikipedia'dan)

- Eylül 1944'te Naziler yeni bi silah kullanmaya başlamış: V-2s (Vergeltungswaffe 2). Uzaktan yönetilen roketlermiş. Mart 1945'e kadar bunların uzaktan merkezi Den Haag'daymış. Müttefikler bu merkezleri vurmaya çalışırken yanlışlıkla Bezuidenhout bölgesini vurmuşlar. 520den fazla sivil ölmüş bu sebeple.

- 1940 sonbaharından Şubat 1943'e kadar, Den Haag'daki Yahudi topluluğu kayıt altına alınmış, çocuklar ayrı okula gönderilmiş ve sonuçta 11bin Yahudi toplama kamplarına gönderilmiş. 500'ü hayatta kalmış.

- 1945'in başlarında gıda yetersizliği dayanılmaz seviyeye ulaşmış. Naziler, Müttefik güçlerin uçaklardan gıda yardımı yapmasını kabul etmiş. Duindigt gibi geniş arazilere teneke kutularda yiyecek atılmış uçaklardan. (Yiyecek kaplarından örnekler sergileniyor Müze'de). 5 Mayıs 1945'te de Hollanda işgali sona ermiş.


Den Haag'ın Afrikalı Köleleri

Bu kısım, Müze'nin geçici sergi bölümünü oluşturuyor. Esther Schreuder'in "Cupido en Sideron: Twee Moren aan het Hof van Oranje" kitabının sergileştirilmiş haliymiş. Özellikle Saray'da çalıştırılan, artık köle olmayan hizmetçilerin, ne kadar özgür olduğu sorusunu soruyor yazar. 

18. yüzyılın ikinci yarısı boyunca Hollanda, sırf Yeni Dünya'ya 170bin köle taşımış. 16. yüzyılın sonundan 19. yüzyılın başına kadar, Hollanda bayrağı altında toplam 600bin köle taşınmış. Köleler, Brezilya, Surinam ve Hollanda Antilleri'nde şeker, kahve ve pamuk tarlalarında çalıştırılmış. Kimisi de diğer ülkelere satılmış.

Avrupa sarayları, 14. ve 19. yüzyıllar arasında, pek çok Afrikalı çalıştırmış. Çoğu zaman iktidar sahibine hediye edilmişler ve eğitilerek pek çok işte çalıştırılmışlar. Müzisyen, sancak taşıyıcı, temsilci, asker ve çoğunlukla da hizmetçi olarak görev yapmışlar. Bu Afrikalı hizmetçi sahibi olma geleneği önce Güney Avrupa'da başlamış, hızlıca yayılmış. Koyu tenli hizmetçi, egzotik statünün, Avrupalılığın gücünün sembolü kabul ediliyormuş. Bu yüzden soylular arkalarında Afrikalı bir hizmetçiyle birlikte resmedilmek isterlermiş. Hatta bu resimlerin, sanatsal sebepleri de varmış. Samuel van Hoogstraten gibi bazı ressamlar, koyu renkli hizmetçi teninin yanında, efendisinin açık renk teninin daha güzel göründüğünü söylermiş.

Bu dönemde, "Moor", veya "negro" gibi kelimeler resmi dökümanlarda neredeyse hiç yer almıyormuş.  Fakat batılı olmadıklarını göstermek için hala derilerinin rengine göre giyinmek, Osmanlı usulü türban veya "Moorish" şapkaları takmak zorundalarmış. Ayrıca pek çok resimde inci küpeli olarak resmedilmişler. Bu modanın nasıl doğduğu tam bilinmiyormuş fakat sahibinin zenginliğini göstermek amacıyla ve siyah tenle beyaz incinin güzel bir kontrast olduğu düşünülerek yapıldığı tahmin ediliyormuş. Bir de köle yakalığı denen, demir veya gümüş yakalıklar varmış ki, kişinin şu an özgür olsa bile bir zamanlar köle olduğunu gösterirmiş ve üstünde sahibinin ismi yazılı olurmuş. Kişi artık resmi olarak köle değilse bile, bu yakalığı takmak zorunda olduğu olurmuş.

Çoğu resimde arka planda yer alan bu Afrikalıların hayatları hakkında ne yazık ki çok fazla bilgimizin olmadığını söylemişler notlarda. Bu yüzden, kayıtlarda yer alan bazı köleler hakkında, ellerindeki bilgileri sergilemişler:

Afrikalı Adam Büstü, 1700, John Host
Yukarıdaki Afrikalı Adam Büstü, o zamanlar çok karşılaşılan bir eser türü değilmiş, genellikle efendilerinin gölgesinde resmedilirlermiş. III. William'a hizmet ettiği tahmin edilen bu kölenin ismi bilinmiyormuş. "Boynundaki köle yakalığı, şatafatlı giysisiyle tam bir contrast oluşturuyor" demişler yanındaki notta. Yüz ifadesi ne kadar anlamlı... Bunu yapan sanatçı, John Host, ne düşündü acaba? Poz verirken, öncesinde, sonrasında, ne konuştular?

Jean Rabo (1714-1769) da, 1711-1751 yılları arasında IV. William'a hizmet etmiş, nerede doğduğu ya da Kraliyet hizmetine nasıl geldiği bilinmeyen bir köleymiş. Hakkında bilinen en eski kayıt, 1729'a dayanıyormuş. O tarihte, Binnenhof'ta, Fransız Protestanların kilisesinde ibadet ettiği biliniyormuş. Kraliyet Arşivleri'ne göre, belirli bir maaşı varmış ki bu da artık köle olmadığının göstergesiymiş. Yaklaşık 34 yaşında, IV. William ve ailesinin oda görevliliğine atanmış. İkisi de öldüğünde, 1759'da, 45 yaşındayken, emekliliği verilmiş. William'ın pek çok portresinde O da resmedilmiş. 

Ve müzede en çok yer bulan köleler: William Frederick Cupido (1758-1806) ve Guan Anthony Sideron (1756-1803),  kraliyet ailesine 40 sene hizmet vermiş. Sideron, Curaçao'dan, Cupido ise Gine kıyılarından köle olarak getirilmiş. 1766'da, o zamanlar köle ticaretinden sorumlu olan West Indian Company aracılığıyla, babasının yerine geçen Kral V. William'a hediye edildikleri tahmin ediliyormuş. 

Çocuk köleler, sarayda okuma-yazma, matematik ve Fransızca öğrenmiş ve dans dersleri almış. Dans dersleri, kibarca yürüme, elini kolunu kullanma gibi yetenekleri geliştirdiği için saray mensupları için olmazsa olmaz görülürmüş. Dolayısıyla sadece üst sınıflara ve hizmetçilerine özel bir eğitimmiş.

Sürekli Kral'ın etrafında görev almışlar. 17 yaşlarından itibaren iyi maaş almalarına ve gayet iyi koşullarda yaşamalarına ve kaynaklarda kendilerinden köle olarak bahsedilmemesine rağmen, tam olarak özgür de değillermiş. Çocuk yaşta ailelerinden koparılmışlar ve saraydan ayrılma gibi bir hakları yokmuş. Müzenin yorumu bu. Getirildikleri dönemde, Hollanda'ya getirilen köleler, bir sene içinde geri gönderilmezlerse, özgürlüğüne kavuşurmuş. Köle isyanlarını önlemek için çıkarılmış bu yasa. Fakat çoğu köle bu hakka sahip olduğunu bilmediği için alınıp satılmaya devam etmiş. Cupido ile Sideron da sarayı terk etmeye hiç niyetlenmemiş, zaten 17 yaşlarından itibaren de maaşlı çalışmaya başlamışlar.

1780lerde Vatanseverler grubunun kraliyet ailesine karşı ayaklanmasıyla artan gerilim sonucu, 1785'te Kral V. Willem ailesiyle birlikte Den Haag'ı terk etmek zorunda kalmış. Ancak Willem'in kayınbiraderi olan Prusya Kralı'nın askeri müdahalesiyle tekrar kontrolü sağlayabilmiş. Fakat 1795'te Fransa Hollanda'yı işgal edince, ailesiyle ve saray görevlilerinin beşte biriyle birlikte İngiltere'ye göç etmek zorunda kalmış. Oradan da Almanya'ya geçmişler. Bu yolculuklarda hizmetçileri Cupido ve Sideron da hep yanlarındaymış.

1782'de Kral V. William'ın ve karısı Wilhelmina'nın oda görevlisi konumuna terfi ettirilmişler. Çok daha fazla para kazanmaya ve daha iyi koşullarda barınmaya başlamışlar. Sıradan bir köleden çok farklıymış yani yaşamları. Oda görevlisi olarak, Kral'ın ve ailesinin uyanmasından uyumasına kadar, giyinmelerine yardım etmek (o kubarık kubarık etekleri giymek için tabi yardım gerekir, her gün gelinlik giyer gibi...asalet zor zanaat netekim), özel odalarda mumları yakmak, diğer hizmetçileri yönetmek ve harcamaları kontrol etmek de dahil olmak üzere, çok büyük sorumlulukları varmış. 

Sideron, 1790ların başında, 35 yaşındayken Wilhelmina'nın birinci oda görevlisi olmuş. Bu terfiyle birlikte Wilhelmina'nın dairelerindeki kıyafetleri dahil olmak üzere tüm eşyalarından ve parti, tören gibi organizasyonlarından sorumlu hale gelmiş.  

1802'de Cupido Alman bir kadınla (Catharina Löwe) evlenmiş. 1806'da, ilk çocuğunun (Wilhelmina) doğumundan dört sene sonra, Kraliyet ailesine hizmet ederken, 49 yaşında ölmüş. Sideron da üç sene sonra, 47 yaşında vefat etmiş. Velhasılı, ikisi de tam 40 sene boyunca kraliyete hizmet etmiş. Kral sadık hizmetçilerinin ailelerini yanından ayırmamaya devam etmiş.

Buradaki Cupido veya Sideron mu, yoksa herhangi bir hizmetçi çocuk mu, bilmiyorum, not almamışım. Sadece olağanüstü samimi bir poz verildiğinden bahsedildiğini hatırlıyorum. Hizmetçi arkaplanda değil, hatta, hanımefendi, hizmetçinin omzuna elini atmış, kendi oğluymuşçasına. 

Kaynaklara göre, sırf ten renklerinden dolayı Avrupalı meslektaşlarından daha aşağı bir yaşam biçimine sahip değillermiş. Aynı maaşı alıyorlarmış ve diğerleriyle aynı noktaya yükselme hakları varmış ki yükselmişler de. Sadece "Moorish" denilen farklı bir şapka takmaları gerekiyormuş. "Kaynaklarda belirtilmeyen, özel hayatlarında ne gibi zorluklarla karşılaştıklarını ise ne yazık ki bilmiyoruz", diyor müze. Ayrıca, Kral, yazışmalarında ten renklerinden bahsedermiş, Wilhelmina ise hiç bahsetmezmiş. Kral'ın özellikle bahsetmesinin altında, sık görüştüğü destekçisi Doktor Petrus Camper'in olabileceğini belirtiyor müze. Camper, Afrika insanının fiziksel özelliklerinden çok etkilenmiş. Onların, görünüş olarak Avrupalılardan çok hayvanlara benzediğini, fakat bilişsel olarak Avrupalılarla aynı olduğunu,  Adem'le Havva'nın siyah mı beyaz mı olduğunun bilinemeyeceğini düşünüyormuş. Müze de bu görüşlerini Kral ve Wilhelmina'yla paylaşma ihtimali olduğundan bahsediyor. 

18. yüzyılda, sadece Doktor Camper değil, pek çok bilim adamı, Afrikalıların görünümünden etkilenip bir sonuca varmaya çalışmış. Genellikle siyah adam, aşağı, gelişmemiş bir tür olarak sınıflandırılmış ve hep olumsuz özelliklerle tanımlanmış. Ancak 20. yüzyıldan itibaren tüm insanların aynı türe ait olduğu sonucuna ulaşılabilmiş. Samuel von Sommering ise, Afrikalıların fiziksel olarak Avrupalılardan daha gelişmiş olduğunu fakat entelektüel ve kültürel yönlerden gelişmediklerini iddia etmiş.

Kimisi de ten rengiyle güneş, beslenme ve iklim arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmış. Leiden'li bir anatomi profesörü Bernhard Siegfried, Afrikalıların deri rengiyle ilgili bir tez yayımlamış. Afrikalı kadının memesini incelediği çalışmada, memedeki derinin üç tabakadan oluştuğunu, yalnızca ortadaki tabakada deri renginin belirlendiğini, alt ve üst tabakanın Avrupalılarınkiyle aynı olduğunu iddia etmiş. 

Bu dönemde, "Moor", veya "negro" gibi kelimeler resmi dökümanlarda neredeyse hiç yer almıyormuş.  Fakat batılı olmadıklarını göstermek için hala derilerinin rengine göre giyinmek, Osmanlı usulü türban veya "Moorish" şapkaları takmak zorundalarmış. Ayrıca pek çok resimde inci küpeli olarak resmedilmişler. Bu modanın nasıl doğduğu tam bilinmiyormuş fakat sahibinin zenginliğini göstermek amacıyla ve siyah tenle beyaz incinin güzel bir kontrast olduğu düşünülerek yapıldığı tahmin ediliyormuş. Bir de köle yakalığı denen, demir veya gümüş yakalıklar varmış ki, kişinin şu an özgür olsa bile bir zamanlar köle olduğunu gösterirmiş ve üstünde sahibinin ismi yazılı olurmuş. Kişi artık resmi olarak köle değilse bile, bu yakalığı takmak zorunda olduğu olurmuş.

Ayrıca, köleliğin nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışan Avrupalılar da çıkmış. Örneğin Kaptan John Gabriel Stedman (1744-1797). Köle ayaklanmasını bastırması için Hollanda'dan Surinam'a gönderilen Albay Fourgeoud'un alayındanmış. Boni liderliğinde kölelikten kaçan Maroonlara karşı savaşmakmış amaçları. Stedman kölelere karşı gösterilen acımasız tavrı görünce şok olmuş. Bunun hakkında bir kitap yazmış: Narrative of a Five Years Expedition. Kitabı basıldıktan sonra büyük ilgi görmüş. Köleliğin gerçek yüzü hakkında konuşulması çok alışıldık bir şey değilmiş.

Stedman with a Maroon he had killed, 1796 

-----

İşte böyle. Müze'nin en çok ilgimi çeken kısımlarını yazdım. Den Haag'ın İkinci Dünya Savaşı sonrası işçi göçü alması ve Den Haag'ın bugünü, çokkültürlülüğü üzerine bir sergi vardı, güzeldi ama hiç not almamışım, fotoğraf çekmemişim. Bir de oyuncak bebek evleri, minyatür evler sergisi vardı ki bence psikopatlık ama ince iş, saygı duydum mecbur.

Şimdilik bu kadar olsun,
Kanatlı Kedi
















12 Ekim 2017

Den Haag'da Kitaplı Müzeler

Gelelim Den Haag'daki kitaplı müzelere....

Kraliyet Kütüphanesi (Koninklijke Bibliotheek), Edebiyat Müzesi (Literatuurmuseum) ve Çocuk Kitapları Müzesi (Kinderboekenmuseum) aynı binada. Den Haag Centraal tren istasyonuna çok yakın, hatta hemen dibinde. Trenle geliyorsanız şöyle bi uğrayabilirsiniz. 

Kraliyet Kütüphanesi'ne girmek için, yani girip çalışmak için sanırım kayıt olmak gerekiyor. Ama amacınız çalışmak değil, sadece ziyaretse, kütüphanenin içine girmeniz şart değil, bir sergi salonu var, onu bulmanız yeterli. Belki Kütüphane'nin içi de çok güzeldir, bilmiyorum, ben girmedim. Niyeyse acele ettim, kafam karıştı bir binada üç müze olunca, kayıt işlemiyle uğraşmak istemedim. Fakat modern bina, ne kadar farklı/güzel olabilir ki? diye düşünmeden de edemiyore.

Neyse, Kütüphane'nin sergisi ücretsiz, biletsiz. Arşivden örnek kitaplar koymuşlar camekanların içine, yanlarında da kitabın önemi anlatılıyor, Felemenkçe ve İngilizce. Örneğin şunlar dikkatimi çekmiş (Fotoğraf işini hiç beceremiyorum, uğraşasım da gelmiyor, estetik arayışıyla bakmayınız efem, sadece bilgi amaçlı bakınız lüffen.):

Hollanda'ya ilk gelen Donald Duck kitapları ve yarattığı etki üzerine...

1400lerde alt tabakalar okuma yazma bilmediği için, onlara özel, resimli, çizgiroman gibi İncil basılmış.

Kitabın kocaman oluşunu da çekmeye çalışmıştım ama tabi ki başaramamışım. 1600lerde Hollanda'da basılan, 600 sayfalık dünya atlası. Hollanda'nın ekonomideki gücünü tek başına açıklayabilecek bi belge belki de.

Kraliyet Kütüphanesi 1798'de kurulmuş, Ulusal Kütüphane adıyla. 1806'da Hollanda Fransız işgalindeyken, Louis Bonaparte, "Kraliyet Kütüphanesi" ismini vermiş, kitap koleksiyonu olan Hollandalılardan büyük koleksiyonları satın alıp Kütüphane'ye koymuş. Kütüphane'de hali hazırda var olan tarihi kitapların Fransızlar tarafından çalındığı da olmuş. Sonra 1. William tahta geçince, bunların bir kısmını geri almış. Koleksiyon gittikçe büyümüş, bina değiştirmişler. Son olarak bugünkü modern binaya gelmiş.

1978'de Kütüphane'de kullanılan bilgisayar odası. Lange Voorhout'taki eski binada.

2013'teki server odasından bi kare. Burada 400 milyon dijital kitap, gazete ve dergi bulunuyormuş. 900 hard disk ve 250 server varmış. Toplam kayıt kapasitesi 800 terabaytmış. (Ne demekse?)

Gelelim Edebiyat Müzesi'ne... Burada Hollandalı edebiyatçıların portreleri, heykelleri var. Epey geniş. Dijital bölümünde ise mektupları, eserlerinden alıntılar ve hayatlarıyla ilgili bilgiler var. Ne yazık ki her şey Felemenkçe. O kadar çok yazı vardı ki, üç beş bi şey anlar mıyım diye uğraşmak bile istemedim, gözüm korktu. Eserlerinden örnekleri çevirmek zor olabilir tamam ama keşke her biri hakkında ufak da olsa İngilizce bilgi sıkıştırsalardı bi yerlere. Hiç yakıştıramadım Hollanda'ya böyle bi müzeyi. Çok turistik olmadığı, para kazandırmadığı için önemsememişler herhalde. 1953'te kurulmuş bu arada.

Çocuk kitapları müzesi de çok güzeldi. Salona girer girmez yerdeki işaretlerle yönlendirmeler başlıyor, "önce şurdaki filmi izle" diye. Filmde kütüphanede bir çocuk var. Kitapların yazıları birden kaybolmaya başlayınca, çocuk, bi süperkahraman, bi dedektif edasıyla olayın sebebini çözmeye başlıyor. Yanlış anlamadıysam böyle yani. Sonra deniyor ki ziyarete gelen çocuklara, sen de çözebilirsin. Müzenin çeşitli yerlerinde ipuçları var sanırım, onları bulup dinliyorlar, bi şeyler öğrenirken bi taraftan da olayın gizemi devam ediyor. Zaten dedektiflik meraklısı hepsi. Güzel bi şey, ben de yapcam büyüyünce, Felemenkçe öğrenince. Duvarlarda Hollandalı yazarların kitaplarından sahneler var bi de, sırf onlara bakması bile güzel. Bu arada bu Müze 1994'te başka bi binada açılmış. 1982'den beri Kütüphane binasındaymış.

Tabi bu son iki müze ücretli. Müzekart'a bedava.

Ayrıntılı bilgiler şuralarda:

Koninklijke Bibliotheek
Literatuur Museum
Kinderboeken Museum


10 Ekim 2017

Barış Sarayı'nda Dilek Ağacı



Vredes Paleis, yani Barış Sarayı. Bina aslında bu ama giriş sadece belli zamanlarda, rehber eşliğinde mümkün. Bizim asıl girebildiğimiz kısım, bahçe kapısının hemen girişindeki güvenlik kulübesi görünümlü yer. Fotoğrafta solda, bahçe kapısının hemen yanında beyazımsı çatısı görünüyor. Hemen önünde bi dilek ağacı var, çok komik geldi, barış için ağaçtan medet ummak:)

"Imagine Peace Wish Tree" yazıyor soldaki metal levhada


Tabi müze küçük bi kulübecikten ibaret olduğu için, giriş ücretsiz. Belgeden ziyade bilgi var burada. Bu binanın ve kurumun tarihini ses kayıtlarıyla ve bir videoyla özet geçmişler. Yazılı bi şey koymamışlar, ses kayıtlarını da kaydedemediğim için bilgileri kaydedemedim. Hatırladığım kadarıyla not düşeceğim, bi de internetten yardım alırım. 

Birinci Dünya Savaşı'ndan önce düşünülmüş barışı amaçlayan uluslararası bir kurumun kurulması.  1899'da, Rus Sir Nicholas'ın öncülüğünde Birinci Den Haag Barış Konferansı, Hollanda Krallığı'na ait Huis ten Bosch'ta toplanmış. 26 ülkeden 100 kadar diplomat, asker, hukukçu, politikacı bir araya gelmiş. Pasifist yazarlar ve bilim insanları da gelmiş Den Haag'a ve toplantılar yapmışlar. Özellikle Bertha van Suttner'e değiniyor sergi. Bu kadın yazarın "Silahları Bırakın" adlı kitabı epey ilgi görmüş. 

Permanent Court of Arbitraiton (PCA) kurulmuş. Google "Daimi Tahkim Divanı" diye çeviriyor, tahkim ise "anlaşmazlıkların hakem yoluyla çözülmesi yöntemi" demekmiş.

1907'de ise İkinci Barış Konferansı düzenlenmiş yine Den Haag'da, 44 ülke katılmış. Şu anda Barış Sarayı olarak bilinen bina ise 1913'te açılmış. Sponsoru Andrew Carnegie, sergide özel bir yer veriliyor kendisine. 


Carnegie bir İskoç, Amerika'ya göç etmiş ailesi, O da orada büyümüş. Çocukluğundan itibaren çalışmış, girişimci olmuş, çelik işine girmiş, milyoner olmuş. "Tam bir Amerikan Rüyası örneği" diye bahsediliyor kendisinden. Paraya para demez olunca, "savaşmayalım konuşarak anlaşalım" diyenler grubuna katkıda bulunmak istemiş, binada bir de kütüphane olması şartıyla, Barış Sarayı'na 1,5 milyon dolar bağışlamış. O zamandan beri dünyanın en geniş kapsamlı hukuk kütüphanelerinden biri buradaymış. Şu anda kütüphane bu saray görünümlü binada değil, aynı bahçe içinde başka bir binada.

Saray'ın mimarı Louis M. Cordonnier Fransız olduğundan, memleketinin etkisini yansıtmış tasarımına. Anladığımdan konuşmuyorum, öyle diyolla.

 Günümüzde Barış Sarayı'nda sadece PCA değil, International Court of Justice de var. Birleşmiş Milletler'in temel hukuk kurumu. Bu iki kısaltmanın farklı görevleri var ama fazla hukuki bi bilgi, orda dinlerken bile kafam basmadı. 

Sergideki en etkileyici belgelerden biri, Birinci Dünya Savaşı'nda Fransız bir askerin eşiyle, ailesiyle mektuplaşmalarıydı. Mektupların hepsini şuradan okuyabilirsiniz: My Dearest Emma - Reymond Molle

Bir de şu iki resim dikkatimi çekmişti: 
Eskilerden kalma bi çizim, tarihini, çizilme amacını not etmemişim. Sol köşedeki fesli Osmanlı padişahı olsa gerek, yanındaki eski püskü kıyafetler içindeki kızın önündeki kutuda "Papier Armenie" yazıyor. 1900lerin başında Ermeni soykırımı haberleri Batı'yı epey sallamış çünkü.

Başlıkta "Bunca masrafa gerek var mı?" benzeri bi şey yazıyor, Google'a göre.

Aklıma gelenlerle, internetten hızlıca edindiğim bilgiler bunlar. Gerekirse güncellerim. 

Saygılar efem, 

Kanatlı Kedi 
(Sona böyle Kanatlı Kedi yazmak çok hoşuma gidiyor)





17 Kasım 2016

Gezmelik Hollanda: Amsterdam Şehir Arşivi (Stadsarchief)

Sonunda uzun zamandır aklımda olan bi şey yapıp Amsterdam Stadsarchief'e gittim. Daha önce geldiğimde girişini gezmiştim, ki burayı adamakıllı gezmek bile epey vaktimi almıştı. Hollanda'da yer alıp Unesco Dünya Mirası listesine giren bölgeler hakkında uzun uzun bilgi veren broşürlerle, geçici bir fotoğraf sergisiyle ve dürbün gibi makinelerde gösterilen eski Hollanda fotoğraflarıyla epey oyalanmıştım. Bir de biletli veya Müzekartlı gezilen bi kısım vardı ama vaktim olmadığı için girememiştim. 14 Ekim-5 Şubat arasında "1900 Amsterdam" adında bi sergi geleceğini öğrenmiş, kafamın bi yerlerine kaydetmiştim, sonunda dün geldim ziyarete.

Sergi 3 katlı ve sadece son iki katında 1900 Amsterdam kısmı var. Konu bazlı olarak sınıflandırmışlar 1900 yılı civarında Amsterdam'da çekilen fotoğrafları: Çalışma hayatı, ev içi, arka sokaklar, boş zaman vs.. Bazen de fotoğrafçı bazlı sınıflandırmışlar. Bir yerden sonra fotoğraf sadece profesyonellerin işi olmaktan çıkmış, hobi olarak fotoğraf çekenler olmuş. Bu kişiler verilen pozları değil, sokak hayatını çektikleri için, geride bıraktıkları belgeler daha gerçekçi, daha değerli göründü bana.


Yukarıdaki resimde birinci ve ikinci katlar görünüyor. Karşı duvarda film salonunun giriş kapısı görünüyor. 1900lerde çekilmiş videoları birleştirmişler. En sevdiğim kısım orasıydı.

Serginin en alt katında ise 1900 Amsterdam'dan bağımsız bir kısım vardı. Hollanda'da politikayla ilgili olaylar sıralanmış gibiydi. Gibiydi diyorum çünkü belgelerin açıklamaları sadece Flemenkçeydi, tam olarak anlamadım. Müze kapanmak üzereydi, tek tek sözlüğe bakmaya da fırsatım yoktu yani. Şimdiye kadar çat pat öğrendiğim Flemenkçeden anladığım bolca siyasi olaya değinildiği.

Örneğin 1912'deki 1 Mayıs yürüyüşünün fotoğrafı yer alıyordu: 



Veya Kabouterspartij isimli anarşist partinin 1970te basılan afişi vardı:



Yönetmen Theo Van Gogh'a bir bölüm ayrılmıştı ki kendisi, İslamofobik olduğu gerekçesiyle Müslüman bir terörist tarafından 2004 yılında öldürülmüş. Aşağıda sevenlerinin yazdığı notlar var. 



Aynı katta bir de "Medieval Seals of Amsterdam" bölümü vardı ki, açıklamaları da anlamayınca hiç ilgimi çekmedi. Şu tip şeyler vardı.

Girişteki geçici sergide ise Schipol havaalanının kuruluşunun 100.yılı olması sebebiyle Schipol'ün eski fotoğrafları vardı. İnternette bolca paylaşılan şu videoyu izlediğim için bu kısmı hızlı geçtim:


       


Böyleyken böyle.

Not: Fotoğrafların çirkinliği sebebiyle üzgünüm, bu işleri çok beceremiyorum, bi de genelde burada paylaşacağımı düşünerek değil, sonra okumak niyetiyle aceleyle çekiyorum. Fotoğraflara bakarken, bunları da yazıya ekleyeyim, iyi olur, diyorum filan, bi bakmışım burdalar. Kısmet!

26 Eylül 2016

Hollanda'da Unesco Koruması Altındaki Yerler


Amsterdam'ın merkezindeki kanalların bazılarının (muhtemelen fotoğraflara en çok konu olanlarının) Unesco koruması altında olduğunu biliyor muydunuz? Ben yeni öğrendim.

Unesco Dünya Mirası listesinde Hollanda Krallığı sınırlarında 10 yer varmış. Amsterdam kanallar bölgesi hariç, diğerlerine hiç gitmedim, varlıklarından bile haberim yoktu. Öğrenmişken yazayım, sonra gezecek yer aradığımda notlarım el altında bulunsun, dedim. Buyrunuz:


1. De Stelling van Amsterdam (Amsterdam Savunma Hattı)

1880-1914 yılları arasında, 135 km uzunluğunda, halka biçiminde bir savunma hattı inşa edilmiş. Suyu kontrol ederek şehri düşmandan korumak amacıyla kullanıldığı için eşsizmiş. Tehlike anında su kanalları kullanılarak, örneğin hattın koruduğu bölge dışında kalan, hedeflenen bölgelerde su baskını yaratılarak savunma yapılıyormuş. Bu yöntem, bize çok yabancı gelse de, sular ülkesi olan Hollanda'nın 1500lerden beri kullandığı bir yöntemmiş. 1870'teki Fransa-Almanya Savaşı'ndan sonra süper güç olan Almanya'ya karşı yeni savunma taktikleri arayan Hollanda, bu Savunma Hattı'nı inşa etmeye karar vermiş. 1914'te Birinci Dünya Savaşı başlarken 29 kale inşaatı tamamlanmış olan Savunma Hattı projesi bitmeye epey yaklaşmış. Savaşta nötr kalan Hollanda, yine de binlerce askeri kalelerde hazır bekletmiş. Sonraları savaş uçakları devreye girince yer savunmasının çok da anlamı kalmamış. İkinci Dünya Savaşı sonunda Alman işgalciler panikleyerek bazı bölgeleri sular altında bırakmış ki bu su baskını sonuncusu olmuş. 1996'da Unesco korumasına alınmış. Hat üzerinde 42 kale varmış. Bazıları ziyarete açık, bazılarında kafeler, restoranlar, sergi alanları varmış. Eskiden yerinde bir kale bulunan Schipol Havaalanı da, 1916'da Savunma Hattı sınırında askeri havaalanı olarak yer alıyormuş.

http://www.stellingvanamsterdam.nl/en/


2. Ir. D. F. Woudagemaal (Wouda Buhar İstasyonu)

Friesland-Lemmer'daki İstasyon'un inşası 1916'da başlamış, 1920'de açılmış. Hala kullanımda olan, en büyük buhar istasyonu, ismini tasarlayan mühendis Dirk Frederik Wouda'dan almış. Friesland'deki fazla suyu Zuiderzee'ye (günümüzde Ijsselmeer'e) aktararak sel baskınlarını engellemek amacıyla inşa edilmiş. Fazla yağışla su seviyesi tehlikeli boyutlara yükseldiğinde, kazan dairesinde buhar oluşturulup, bu buhar borularla buhar motorlarına iletiliyormuş. Buharın 310 santigrat derecelik sıcaklığıyla pistonlar itiliyor ve enerjiye dönüşen sıcaklıkla 8 santrifüj pompa çalıştırılabiliyormuş. Bu pompalar vakumlayarak suyu çekiyor ve buhar motorları çarkları döndürererek, su pompanın tepesine çıktığında suyu hareket ettirip Ijsselmeer'e boşaltıyormuş. Maksimum hızda, dakikada 4 milyon litre su taşınabiliyormuş.

1966'da Lemmer'deki istasyonun görevini Stavoren'deki J. L. Hoogland İstasyonu devralmış. Fakat Woudagemaal günümüzde çok gerektiği durumlarda hala kullanılmaktaymış. İstasyon binası Amsterdam School tarzında inşa edilmiş. (Mimariyle alakası olmayanlar (benim gibiler) için not: Amsterdam için çok önemli bir mimari akım. Amsterdam sokaklarındaki büyük ve ilginç binaların, apartmanların çoğunun ardında bu okulun temsilcileri var. Bu konuyu araştırıp, daha ayrıntılı yazmak niyetindeyim). 1998'den beri Unesco Dünya Mirası Listesi'nde yer alan bina ziyaret edilebiliyor.

http://www.woudagemaal.nl/


3. Rietveld Schröderhuis (Rietveld Schröder Evi)

1920'lerde Hollanda'da yükselen sanat akımlarından biri olan De Stijl'ın manifestosu niteliğindeki bu binanın ve içindeki bazı mobilyaların tasarımcısı, mimarı Rietveld. Evin sahibi Schröder, daha önce bir odasını Rietveld'e tasarlattığı için, yine O'nu seçmiş. Rietveld'in ilk ev tasarımıymış. Schröder ne istediğini çok iyi bilen bir işveren olarak, evin tasarımında çok etkili olmuş. Bina, 1924'te inşa edilmiş. Tasarımındaki anafikri bağımsızlık olan binanın alt katındaki her odanın kendi lavabosu ve dışarıya açılan birer kapısı var. Ayrıca, aile bireyleri bir arada olmak istediğinde paravan gibi hareket edebilen duvarlarını açarak, geniş salonda birlikte takılabiliyorlar. Yalnız kalmak istediklerinde paravan duvarlarını çekip, özel odalarına tekrar kavuşuyorlar. De Stijl akımı, ışık, hava, renk ve alanla barışık, iç ve dış mekanın birbirinden koparılmadığı, duvarların yalnızca destek görevi gördüğü bir mimariyi savunuyormuş. Rietveld de bunun ideali olarak görüldüğü için akımın savunucuları tarafından çok takdir edilmiş. Modern mimarinin ikonlarından biri olduğu için 2000 yılında Unesco korumasına alınmış.

Utrecht'te görülmesi gereken yerlerden biri duruyor. Aynı biletle Centraal Museum da gezilebiliyor.

http://centraalmuseum.nl/en/visit/locations/rietveld-schroder-house/


4. Waddenzee (Wadden Denizi)

Wadden Denizi'nin Hollanda ve Almanya kıyıları benzersiz doğası sebbeiyle 2009'dan beri Unesco koruması altındaymış ve Danimarka kıyılarını da koruma altına almak amaçlanıyormuş. Doğa gezisi yapmayı sevenler için çok kıymetli, görülesi bir alan gibi duruyor. Benim hiç alışkın olmadığım bir gezme biçimi bu, o yüzden diyecek çok laf bulamadım. Tarihin olmadığı yerler nasıl gezilir ki? Bilmiyorum vallahi, cahilliğin yaşı yok.

http://www.waddensea-worldheritage.org/


5. Schokland en Omgeving (Schokland ve Çevresi)

Schokland doğaya karşı savunmasız bir adaymış yüzyıllar boyunca, fırtınalı deniz (Zuiderzee) kara parçalarını alıp götürmüş ve  Schokland gittikçe küçülmüş. Artan sel tehlikesi ve fakirlik sebebiyle, 1859'da bölgenin boşaltılmasına karar verilmiş. 635 adalı anakaraya taşınmış. Nooordoostpolder'ın suyunun boşaltılmasıyla Schokland anakara üzerindeki bir ada haline gelmiş... (Nasıl olabilir bu?) Hollanda'nın yüzyıllardır suyla olan savaşına örnek teşkil eden Schokland ve çevresi 1995'ten beri Unesco koruması altındaymış. Bölgede bir de müze var.

https://schokland.nl/en/


6. Molencomplex Kinderdijk-Elshout (Kinderdijk-Elshout Değirmeni Ağı)

1738-1740 arasında inşa edilmiş 17 boşaltım değirmeni ve daha öncesinden kalan 2 değirmenden oluşan ağ, Alblasserwaard bölgesini su baskınlarına karşı korumuş. Daha sonra, suyla savaşta değirmenler görevi pompalama istasyonlarına devretmişler, önce Wisboom İstasyonu'na, sonra JU Smit'e ve en son elektrik temelli çalışan G.J. Kok İstasyonu'na. Değirmen ağı, 1939'da değirmenler iyice işlevini yitirince yıkılmasına karar verilmişse de İkinci Dünya Savaşı patlak verince hele bi dursun, lazım olur belki, diye düşünülmüş. 1997'den beri Unesco korumasında. Bu değirmenlerin Zaanse Schans'taki değirmenlerden farkı sanırım bir şeyler öğütmek için değil, tamamen suyu kontrol etmek için inşa edilmiş olması. Tabi ki ziyarete açık.

https://www.kinderdijk.com/


7. Droogmakerij De Beemster (The Beemster Polder)

Türkçe karşılığını tam olarak bulamadığım polder sözcüğü, deniz seviyesinden aşağıda bulunan, denizden setlerle ayrılarak kurutulan, ekilebilir alan demekmiş. Beemster Gölü, ilk defa 17. yüzyılda, Amsterdam'da şu an Unesco koruması altındaki kanallar bölgesinde yaşayan zengin ticaret adamları tarafından keşfedilip ıslah ettirilmiş ve ekilebilir araziye dönüştürülmüş. Gölün etrafına 42 km lik bir set inşa edilmiş ve setin etrafına da halka şeklinde bir kanal kazılmış. 42 değirmen ile boşaltılan Beemster Gölü, 1962 yılında tamamen kurutulmuş. Yollar yapılmış, çiftlik evleri inşa edilmiş. Bölge, dönemin İtalyan mimarisinin mükemmelliği ve uyumu gösterdiğini iddia ettiği ızgara motiflerine göre tasarlanmış. Beemster Polder'ı diye tarzanca nitelendireceğim bu bölge 1999'dan beri Unesco koruması altında olmasına rağmen müzeleştirilmemiş, hala çiftçiler yaşıyormuş. Tabi ki gezilecek yerleri internet sitesinde bi güzel açıklamışlar, aşd linkten bakabilirsiniz. 1. maddede bahsettiğim Savunma Hattı da bu bölgeden geçiyormuş, O'nun izlerini de görmek mümkünmüş.

http://bezoekerscentrumbeemster.nl/a-visit-to-the-beemster/


8. Willemstad Curaçao

Hollanda Krallığı'na bağlı Curaçao ülkesinin başkenti Willemstad, 1997'den beri Unesco Dünya Mirasları listesinde. 1634 yılında Hollandalı West India Company, Curaçao adasının Sint Anna Körfezinde bir pazar kurmuş. 1660lardan itibaren Afrikalı kölelerin ticaretini burada gerçekleştirmiş. Sonraki 300 yıl boyunca da önemli ticari yollar üzerinde yer aldığı için gelişmek (!) zorunda kalan şehirde çok kültürlü bir yapı oluşmuş. Bu durum mimariyi etkilemiş. Hollanda, Portekiz, İspanyol etkileri görülüyormuş. (Mimarideki bu etkinin dünya mirası listesine girmesi güzel fakat yerli halkın miras olarak devraldığı acıların bedeli ödeniyor mu acaba? Yine daldım yeni bi konuya hadi hayırlısı. İçinden çıkabilirsem, yazarım buraya da.)

http://whc.unesco.org/en/list/819


9. Grachtengordel Amsterdam (Amsterdam Kanal Bölgesi)

16. yüzyılda Amsterdam nüfusunu taşıyamayacak hale gelmiş. Genişletilmesi için planlar yapılmış. Bu yeni planlamanın en önemli kısmı, 14 km lik kanalları ve 80 köprüsüyle kanallar bölgesi olmuş. Kanal kenarlarına dikilen ağaçlar, aynı stilde inşa edilen evler, kanal manzarasını bozmayacak şekilde gizlenen arka bahçeler özenle tasarlanmış. Kanal kenarında evi olan zenginler, 7. maddede bahsettiğim Beemster Polder'ından da ev ve arazi satın alırlarmış çünkü kanal evleri genellikle küçük olurmuş. Yazları temiz hava almaya Beemster'a gitme gibi gelenekler varmış zenginler arasında. Bölge 2010'dan beri Unesco koruması altındaymış. Prinsengracht, Herengrancht, Keizersgracht ve Singel kanallarını kapsıyor.

http://amsterdamcanaldistrict.nl/


10. Van Nellefabriek (Van Nelle Fabrikası)

1782'de Johannes Van Nelle ve karısı Hendrica kahve, tütün ve çay dükkanı açmışlar, işleri iyice büyümüş, şirketleşmiş, nesilden nesile aktarılmış ve 1900lerin başında Spanish Polder'da fabrika inşaatına başlanmış. Tütün, çay ve kahve fabrikaları ayrı ayrı binalar halinde 1925-1931 arasında tamamlanmış. Tasarımında çalışanlar için aydınlık ve havadar olmasına özen gösterilmiş. İkinci Dünya Savaşı'nda Roterdam çok tahrip olmasına rağmen bu binalar fazla etkilenmemiş. Van Nelle, Douwe Egberts markası tarafından satın alınmış, 1998'de üretim sonlanmış. Yirminci yüzyılın endüstriyel mimari ikonlarından biri olarak kabul edildiği için, 2000'de restorasyona başlanmış ve 2014'te Unesco korumasına alınmış. Şimdi iş merkezi olarak kullanılıyormuş, 80den fazla ofis ve konferans salonları bulunuyormuş.

http://www.vannellefabriek.com/en-us/


Hepsi hakkında ayrıntılı bilgi için: http://www.werelderfgoed.nl/en

Ben bunları hep Stadarchief Amsterdam'daki broşürlerden ve tabi ki internet sitelerinden öğrendim. Hollanda tarihine meraklı kişiler Stadarchief'e mutlaka uğramalı, arşiv sonuçta,bilgi merkezi. Pek faideli. Gezdikçe, okudukça ayrıntılarda buluşmak dileğiyle,

Esen kalın...