korona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2020

Mayıs'ın Son Haftası

Selam dünyalı, nasılsın?

Ben de iyi işte. Hayat normale dönecek diye bağrınıyor dünya, ben de uyum sağlamaya çalışıyorum. Bu hafta sonu bi maske daha dikeceğim, yedekte bulunsun diye. Tuhafiyeden siparişlerim geldi, ufak tefek bi kutuda bir sürü şey. Adı üstünde tuhaf-iye. Lastikler, makine için siyah diye aldığım, bordo çıkan dikiş ipi, ufak fermuar, cırt cırt... Tuhafiyeden alınan şeylerin böyle az hacim kapladığını unutmuşum. Paketi açmak eğlenceliydi. Ama artık maske dikmeyi ertelemek için hiç bahanem kalmadı. İşleyen demir ışıldar diye gaza getirmeye çalışıyorum kendimi. 

Tatilin son günleriymiş gibi geliyor bu günler. Asosyal olma özgürlüğümün son günleri. Artık oraya buraya davet edilip gitmek istemeyince "tuhaf" etiketini kabullenme zamanı. Ki yalan değil, davetler gelmeye başladı bile. U.ın iş arkadaşları mangal yapmaya çağırmış mesela. Hadi bahçede mesafeyi korudun diyelim (ki alkol etkisiyle çok mümkün olacağını da sanmıyorum ama), tuvalet işi n'olacak? diye düşünmeden edemiyorum. Gerçi son iki haftadır işe gidiyorum, ortak tuvalet kullanmak biraz daha normalleşti kafamda. Yine de zorunlu olmak başka, keyif için olması başka... İkinci dalga ihtimalini düşünmemeye çalışıyorum, düşünürsem yine sinir küpü olacağım çünkü. İnsanların umursamamaya başladığını çok net görüyorum çünkü. Nasıl normale döneceğiz, insanlar uzun süreli mesafeli duracaktır artık gibi teoriler geliştirmiştik başlarda, görünen o ki, hiç de öyle olmayacak. Çünkü ben en pimpiriklilerden biri olmama rağmen toplum baskısı yüzünden ben de rahat davranmaya başlıyorum artık. Küçük bi yüzde aşırı dikkatli olmaya devam edecek kanımca, gerisi çabucak normale dönecek.

Film: Juliet, Naked diye bir film izledim Netflix'te. Ethan Hawke olduğu için ve aksiyon filmi olmadığı için hiç sorgulamadan izlemeye başladım. Pişman değilim, çok güzeldi. Anlamlı, eğlenceli, tadı damağımda kalan bir filmdi. Before Sunrise/Sunset/Midnight serisi gibi anlamlı ama daha az ve kolay anlaşılır diyaloglu olan cinsten. 

Stand-up: Hannah Gadsby'nin ikinci Netflix gösterisi olan Douglas'ı az önce izledim. Ah seviyorum böyle standupları. Anlatmak zor geliyor. Neden sevdiğimi anlatmak için oturup her cümlesini inceleyip uzun bi makale yazmak gerekir gibi geliyor. Sadece bi göz atın bence. Ama tabi önce ilk gösterisi olan Nannette'i izlemenizi öneririm. Nannette bi nevi komediye veda gibi bi şeydi ama öte yandan öyle olmayacağı da belliydi. O yüzden Douglas'ın çıkacağını duyduğumda hafiften endişelenmiştim (bana n'oluyosa) bu sefer nasıl olacak, ilki kadar güzel olacak mı, diye... İlk işinde -ki bu Gadsby'nin ilk işi değil tabi ki ama Netflix'le birlikte en popüler olduğu iş- çok ünlü olan, sevilen ve tabi dolayısıyla çok da nefret edilen kişiler için hep böyle bi endişem olur, tabi yaptıkları işi ben de beğendiysem... Zenginin malının züğürdün çenesini yorması gibi bu da, bu duruma uygun da bir atasözü vardır kesin ama aklıma gelmedi şimdi. Sonuç olarak korktuğum başıma gelmedi, ben yine güldüm, yine iğnelemelerinde içimin yağları eridi, dile getirilmesine çok sevindiğim cümlelerle doluydu gösteri. 

Arada bir yürüyüşe çıktım. Eve kapanmamızın başından beri kilo almamış olmam en büyük başarılarımdan biri. Bi dosya kağıdına liste yaptık u.la, yatak odasındaki tartının yakınlarında bi yere astık. Birkaç günde bir tartılıp not ediyoruz durumu. Arada not etmeyi uzun süre unuttuğum oldu, dikkat ettim ki o zamanlarda tatlıyı abartmışım, hunharca yemişim. Yani birkaç günde bir tartılıp yazmak işe yarıyor, bence kesin bilgi, insan yediğine içtiğine biraz daha dikkat ediyor, diyet kafasına girmeden üstelik. Telefon uygulamaları da var tabi ki ama onları aklına gelip açman gerekiyor, kendiliğinden uyarı gönderirse de kenara ittiriveriyorum ben, o an aklım başka bir yerde oluyor çünkü. Telefonun kafasına göre gönderdiği uyarıları göz ardı ediyorum. Gözümün önünde bi liste olması daha etkili benim için. Bi de intermittant fasting denilen şu 16 saatlik orucu tuttum. Yani akşam 8den öğlen 12ye kadar bi şey yemek yasak. Arada bir alkol ve sabahları süttozulu kahve hariçti benim için. Yine de işe yaradı tabi. Normalde gece illaki bi şeyler yiyesim geliyor. Karantina gazıyla kurala uyduk bu sefer, hatta belki de alışkanlık haline geldi... Tabi bunun için düzenli hayat gerek, dışarda yemek yemek yok, işte fiziksel olarak yorulup öğlen 12ye kadar dayanamamak yok... Göreceğiz. Şimdilik bu süreci ekstra kilosuz atlattım ya, o da bi başarı. Afferim kız bana! Arada kendime gaz vermem lazım.

Elişlerimin olduğu websitemde ürün satmayı denemeye çalışıyorum son günlerde. Simple Payments diye bi zamazingosu varmış, ödeme alma sistemi var filan. Diğer online satış sitelerine göre son derece ilkel bi görüntüsü var ama ürünler daha bi derli toplu olacak, gerçekten benim dükkanım olacak gibi geliyor. Etsy'ye bikaç şey koymuştum ama sevemedim orayı. Hem bissürü ürün arasında kayboluyor, tanıdıklar dışında kaç kişi tıkladı bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, o kadar az muhtemelen. Çok iyi bi pazarlama çalışması yapmak lazım ki bende hiç yok o yetenek. Bi de kendi çöplüğümde ötmeyi deneyeyim bakalım. Ekim'de işyerimle sözleşmem bitiyor. Yenilemeyecekler büyük ihtimalle. Çok bi şey kazanmıyordum zaten, asgari ücretin biraz üstüydü. Aynısını kendi elişlerimden kazanabilsem memnun olacağım ama işte... Neyse... Bol bol küpe yapıyorum bu aralar. Aynı modelin farklı renkleri. Siteme yükleyip koyacağım bakalım sonrası kısmet. Bi sene bekletirim bi köşede, sonra olmadı ben kullanırım. Küpe negsel bi şey.

Bu tip şeyleri paylaşmamam lazım sanki blogda. Ne zaman böyle kişisele girsem pişman olup blogu kapatasım geliyor ama bu çok da kişisel değil sanki artık. İş işte. Gerçi iş benim için son derece kişisel ama son zamanlarda azaldı sanki bu durumun böyle olması...Amaan yazdım artık. 

Bugünün Kardeş Türküler şarkısı da topluluğun Balkanlar sorumlusu Fehmiye Çelik'ten gelsin, Anako, İşler Nanay





Ekşisözlük'te molosztash yazmış, üstelik yıldızlı yerleri de açıklamış, şurada , büyük hayır işlemiş. Çünkü sözleri okuyunca göreceksiniz, Türkçe diye anladım sanıyorum ama bir sürü yerini anlamıyorum aslında. Çünkü Çingenece.

- aman bir hecalim var!
- her kime?
istanbul'un pahasını, isini pisini, selini çekenlere!

çal bana çakır gaydayı
oyna oyna, çal gaydayı
habe* yoksa, ye yorganları

gel bize keriz edelim

bugün de perhiz edelim
gel bize, keriz edelim*

levan da nanay*, koy movasta*
yetmedi, kalmadı, yetmedi

yağmur ötelere yapar
bizim mahaleyi sel basar
hıdrellezgeldi, geçer
soske be burda çoro kaldık*
eyüp'te, balat'ta, gültepe'de
so tekera*, işler nanay!

İşte böyle. Bol müzikli günleriniz olsun. Neşeniz, insanlığınız yerinde olsun, 

Sevgilerle, lilililerle, 
Kanatlı Kedi








27 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 31-32-33-34

Merhabalar efem,

Yine dört gün için ardarda yazıyorum. Benim gibi çelınc başlatan olursa cemaat n'apmaz? Bilgisayarı açmak bile zor geliyor bazen. Neyse, hiç yoktan iyidir  deyip başlayayım. Sonra da sizin blogları turlayayım hazır bilgisayarı açmışken.

Burda havalar geç kararmaya başladı yine. Akşam 9 gibi çökmeye başlıyor karanlık. Dolayısıyla farkında olmadan akşam oluyor tabi. Bugün tatil burada, 27 Nisan, kral günü. Kralın doğumgünü. Şenliklerlen kutluyoruz. Bence en güzel tarafı sokakların ikinciel pazarına dönüşmesiydi. İsteyen istediğini satabiliyor, vergi ödemek, izin almak zorunda olmadan. Sadece yiyecek içecek alkol uyuşturucu gibi şeyler satmak yasak ama alkol ve yiyecek de satılıyor. En kalabalık olan yerlerde börek, kısır, simit vs satan Türk teyzelere rastlamıştık, baya kocaman tezgah kurmuşlardı (güzeldi:). Yani resmi olarak yasak sanırım ama çok da kontrol edilmiyor. Zaten öyle bi kalabalık oluyor ki, kontrol etmek pek de mümkün değil. Köşe başlarına da küçük sahneler kuruluyor, konserler oluyor gün boyunca. Amsterdamlılar ya evden çıkmıyormuş o günlerde ya da başka şehirlere tatile gidiyorlarmış. Biz de ilk birkaç sene kendimizi atmıştık Amsterdam merkeze, sonra kaçar olduk. Geçen sene ufak bi tezgah kurup bi şeyler satacak olduk, o gün de deli gibi soğuk ve yağmurlu olacağı tuttu, ben de hastaydım zaten, tadını çıkaramadan eve döndük. Evde duran elişlerimden satayım dediydim, olmadı, el emeği satmak için uygun bi pazar değilmiş. Birkaç euronun üstünde olan her şey pahalı görünüyor, uzak duruyor insanlar. Daha çok garaja falan atılan, hiç kullanılmayan eşyaların satıldığı bi pazar bu.. Misal ben dört beş etek askısını 30 sente almıştım sanırım. Gayet iyiydi.

Bu sene malum tabi, evdeyiz. Sabah kilise çanları çalıyordu, yine sağlıkçılara filan teşekkür manasında olabilir, bilmiyorum. Burası çan çalan bir ülke değil. Çok dindar da değiller. İtalya'daki gibi her sokak başında dinin bir işaretini göremiyoruz. Bu yüzden çan sesi duyunca şaşırıyoruz. Sabah 10da da marş söylenecek diye biliyordum. Sandım ki insanlar balkona çıkıp söyleyecek filan, olmadı öyle bi şey. Sanırım TVde bi kanal yayınlıyordu bi şeyler, program derken o kast ediliyormuş. Sokakta, komşularda hiçbi hareket görmedim, bikaç turuncu kıyafetli insan dışında. Herkeşler evinde kutladı sanırım. Herkes benim gibi düşünüyor da olabilir, ikinci el pazarı olmayacaksa ne manası var? He bi de websitesi kurmuşlar, internetten bi şeyler alıp satmak için, bugüne özel ama girip bakmadım bile.

Dün burdaki arkadaşımla buluştuk, mahallede turladık, sosyal mesafeli tabi. Onda da polen alerjisi varmış, rahatça burnumu sildim bu sayede. Güzeldi, baya bi konuştuk, eve geldiğimde epey yorulmuştum. Tabi Hollandaca konuşmaya çalıştığım için normalden iki üç kat fazla yoruluyorum. Çevremizi tanıyalım turu yaptırdı bana biraz. Çevrenin tarihi hakkında özel bi ilgisi ve dolayısıyla bilgisi var. Ha bi de Hollandalıların dedikodusunu yaptık biraz. Kendisi Alman. Doğu-Batı Almanya zamanlarını görmüş. Doğu Almanya mantığıyla yetişmiş. Dolayısıyla Hollanda'nın tüketici toplumuyla anlaşamadığı bazı noktalar var ve benim de hep aklıma gelen ama soracak kimse bulamadığım için içimde kalan sorular. O yüzden yıllardır burda yaşayan, Hollandacası çok iyi olan birinden de aynı soruları duymak hoşuma gidiyor. Yalnız değilim. Bi ara yine görüşiciiz. Bu arada Hollandaca derdimi anlatabildiğimi hep biliyordum ama onunla daha rahat konuşabilmemin sebebi
nin o olduğunu anladım bu görüşmemizde. Anlatmak istediğim şeyi çoktan anladığı halde hala cümle kurmaya çalışan bana öyle bir sabır gösterip cümlemi tamamlamamı bekliyor ki, konuşmaya devam edebiliyorum. Herkesten bunu bekleyemem, mümkün değil. O yüzden öğrenmeye devam etmem şart.

Bu gazla bugün Hollandaca A2/B1 seviye podcastleri dinledim: Learn Dutch with The Dutch Online Academy

He bi de Hollandaca genç kız kitapları da denen, basit aşk meşk romanlarından okumamı önerdi. Mantıklı geldi. Kütüphaneler kapalı ama marketlerde filan da satılıyor bu tip kitaplar. Deneyebilirim.

Elişi yönünden pek bir şey yapmadım bu arada.

He Glow'u bitirdim. Bu konuda konuşmak istemiyorum.

After Life'ın yeni sezonu gelmiş, sevindim.

Yine Yeni Yeniden Doksanlar podcastinin son bölümünde Sezen Aksu'nun şiirlerden uyarladığı şarkılar ve hikayeleri ve daha bir sürü şey var. Çok seviyorum bu ikiliyi. Geçmişimizle ilgili eksik kalan noktaları tamamlıyorlar adeta.

Bulmaca çözerken öğrendi u., sağolsun bana da söyledi: Çığır; keçiyolu, patika demekmiş. Yani çığır açmak, yeni bi yol açmak! Çok güzel bi aydınlanma değil mi?

Sanırım böyle. Korona durumuna alıştım mı? Sanırım baya baya alıştım. Başlarda belirsizliğin getirdiği bi endişe vardı içimde. Ne olacak? Felaket senaryoları yazıyordum sürekli kafamda. Şimdi biraz daha belli her şey. Belli şartlar sağlanırsa, geçebilen bir şey gibi görünüyor. Ölü sayısının her gün azaldığı ülkelerden bahsediliyor. Sanırım bu düşüş haberleri sebbeiyle, farkında olmadan azaldı endişelerim. Ya da şöyle diyeyim, eski apokaliptik bi gelecek gösteren endişelerim, daha mantıklı ayakları yere basan endişelere bıraktı yerini.

Yeter gali susayım,
Selamlar,
Kanatlı Kedi

18 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 25

Selamlar efeeem,

Ikea'dan yaklaşık üç sene önce aldığımız koltuğun yastıkları yamuk yumuk olmuştu, napsak napsak diye düşünürken bi youtube videosu görmüş u. "Fiber fill" diye bi malzemeyle dolduruluyormuş. Sipariş ettik, aldık, yoğunluktan ilgilenemedik, bi köşede bekliyordu paketler. Dün sonunda işe giriştik. Bi kiloluk paket, bi yastığı anca doldurdu. Neden? Çünkü Ikea yastıklarının içi boş. Kubarık kubarık duran bi şeylerle dolduruyorlar, sonra en fazla bir sene sonunda oturunca vücudunun şeklini alan yavşak bi şeye dönüşüyor bu yastıklar. Görüntüsü neyse de, sırt ağrıtıyor böyle yamuk yumuk olması. Neyse, çok daha fazla fiber fill almamız gerektiğini fark ettik.

Akşam da yine Glow izledik bikaç bölüm. Dizide huysuz yönetmeni oynayan Marc Maron'un standupları çarpıyordu gözüme ne zamandır. Ama saçma sapan seksist esprilerle doludur, adamdan soğurum diye uzak duruyordum. Dün izledim en sonuncusunu. Gayet zekice laf sokmalar, espriler, sevdim. İki tane daha görünüyor. İZlerim ben onları da.

Bu arada ear saver diye bi şey var. Sürekli maske takanların kulakları acıyormuş bir yerden sonra. Acımasın diye çeşitli yöntemler çıkmaya başladı sosyal medyada. Şöyle örgü versiyonları çıkmış: https://melucrochet.com/2020/04/11/melu-crochet-free-ear-saver-mask-adaptor-crochet-pattern/ Haberiniz olsun. Uzun süreli takmanız gerekirse, ya da çevrenizde maskeli bir işte çalışmak zorunda olan birileri varsa, yapabilirsiniz, yaptırabilirsiniz.

Bugünlük haberler bu kadarcık,
selam eder, çeker giderim.

Kanatlı Kedi

17 Nisan 2020

Karanina Çelıncı - 21-22-23-24

Çelınca karşı çok ayıp etmişim gerçekten. Bu kadar gün geçtiğinin farkında değildim. Halbuki pazartesiden cumaya geldiğimin gayet de farkındaydım ama gün dediğimiz şeyin göreceli olduğuna inanıyormuşum demek ki. İşgünü olarak 3 gün geçmiş de, çelınc günü olarak o kadar da geçmemiştir diye düşünmüşüm. Yanlış olduğunu şimdi kavradım. Önemli olan eninde sonunda kavramış olabilmek. Bi aferini hak ettim bence.

Ya bu pazartesi çalışmadım ben, Paskalya ya, u. çalışmıyordu, dedim ben de tatil modunda olayım da bi şeye benzesin... Diğer günlerde de bi türlü yetiştiremedim günlük bitirmem gereken işi, gün sonunda hep bi sırt-boyun ağrısı çektim, bilgisayar başına oturacak halim kalmadı. Bugün gittim teslim ettim, rahatladım. Haftaya pazartesi kesinkes iş günü, lamı cimi yok, dengem bozuluyor yoksa.

Bu arada geçen yazıda bahsettiğim ikinci kez regl olma hali sebebiyle doktoru aradım, asistanıyla konuştum, uzun uzun bir sürü soru sordu tarihlerle ilgili, iyi ki her şeyi kaydetmişim. Bundan sonra karar verdim, Google Takvim hesabımda sağlık konulu bi etiket oluşturcam, her türlü notu buraya yazıcam. Bugün göz damlası kullanmaya başladım mesela, şişeyi açtıktan sonra en fazla 1 ay kullanmak gerekiyor, bunu oraya yazıcam. Buna karar verince içim rahatladı, kaosa son! He bu arada asistan durumu doktora sordu, doktor asistana cevap verdi, sonra söylenen saatte ben tekrar aradım, doktorun ne dediğini sordum. Şöyle demiş: Doğum kontrol haplarını kullanmaya devam etsin, önümüzdeki ay da aynı şey olursa tekrar arasın. Öyle yapıyorum ben de bakalım.

Kaç gecedir hapşurukla uyanıp duruyordum, biraz hapşurup, burnumu silip yatıp tekrar uyuyordum. Dün 3.30'da uyandım, yine aynı şeyi denedim, yok, durmadı şerefsiz. Gittim çeşmede burnumu sildim uzun uzun, yüzümü yıkadım falan, hala hapşuruk devam ediyor. Bi taraftan uyku haliyle "acaba hapşurukla burun silmem aynı ana denk gelir de ölür müyüm?" diye endişelendim. Hapşuruğunu tutmaya çalışırsan ölürsün, gibi iddialar hatırlıyorum küçüklüğümden ve tabi ki doğru olup olmadığını hep sorguladım ama hiç araştırmadım, e tabi bu bilgi bilinçaltıma girmiş, hapşuruğu durduramadığım, kafamın en işlevsiz olduğu saatte geldi beni buldu.

Bu arada yaklaşık bir aydır evde burun spreyi arayıp bulamıyordum. Aldım gibi hatırlıyordum ama almamışım demek ki diye bi sonuca varmıştım. Dün gece o kafayla bi daha aradım, dedim eskilerden, tarihi geçmiş falan ne varsa kullanırım, tuzlu su altı üstü... Derken açılmamış paketi buldum. Dalga geçer gibi karşıma çıkacağı tuttu. Daha önceki seferlerde neremle aradıysam artık... Tam da olması gerektiği yerde, ilaç kutusundaydı üstelik.

Neyse, onu sıktım, zamanla rahatladım, sabah çişine kadar gayet güzel uyudum. Bugün eczaneye gidip göz damlamı da aldım. Artık bu konuyla ilgili yazmam diye umut ediyorum, rahat bırakıciim sizi.

Eczanede veznelerin önüne plastik-cam gibi bi şey germişler, 1 adım ilerisine de kırmızı çizgi çekmişler, onun ötesinden konuşuluyor eczacıyla, öyle gidip cama yapışmak yok. Bekleme salonunda en fazla 4 kişi bekleyebiliyormuşuz, kalanlar dışarıda bekleyecekmiş. Bir de yazı asmışlar, maske, eldiven gibi şeyler satmıyoruz diye. Marketlerde filan zaten satılmıyor. Sokakta kimsenin maskesinin olmaması son derece normal yani. Birkaç gönüllü organizasyon var, sağlık çalışanlarına, huzurevi gibi yerlere maske dikip gönderen ama o maskelerin de koronadan korumadığı için gereksiz olduğunu ileri sürenler var. Maske karşıtlığı hala hakim bu ülkede kısacası. Ama gerçekten gereksiz olduğuna inanıldığı için mi, yoksa yetersiz olduğu için mi anlayamadım.

Bi de Glow izledim bu hafta. Netflix'te bi dizi, 80lerde geçiyor ama şimdilerde çekilmiş. Hollywood'un şimdiye kadarki erkek egemen sistemine isyan olsun diye yazılmış adeta senaryosu. Çok hoşuma gidiyor. Bir sürü kadın karakter var, dolayısıyla ideal kadın ya da olması gereken kadın gibi bi karakter göze sokulmuyor. Her birinin ayrı bi özelliği var ve hepsi kendince normal. Kim ne karışır? Normal ne? gibi soruları sorup duruyor adeta her sahnede. Senaryoda her cümlede geçmişe öyle bi isyan var ki, zevkten dört köşe oluyorum. Her bi sahneyi ayrı ayrı inceleyip bi şeyler yazmak isterdim hakkında.

İşte böyle, sevgilerle der, giderim,
Kanatlı Kedi

13 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 20

Evet... taaa 20ye geldim. Böyle tek tek sayınca zamanın geçmesi daha bi sinir bozucu oluyormuş yahu! Sayılar ne kaa da gereksiz şeylermiş meğer.

Dün akşam Pom Poko'yu izledik. Ghibli Stüdyoları'ndan Miyazaki'nin değil başka bir yönetmenin, Isao Takahata'nın filmi, 94 yapımı. Çocuk filmidir diye düşünmüştük, oyuncak ayıya benzeyen karakterler çocuk kitaplarını andırıyordu ama içeriği biraz yetişkinimsi. Yani çok da değil ama "hayalar" kelimesi çok kullanılıyor mesela, çiftleşme dönemi, kur yapma gibi konular geçiyor... Çocuğunuzla eğer "ben nasıl doğdum" konusunu konuşmadıysanız, anlatmak için iyi bi yöntem olabilir. Tabi bana güvenip de hemen birlikte oturup izlemezsiniz diye düşünüyorum. Bir çocukla nasıl konuşulur, konusu en son bana sorulmalı, bilgisizim, beceriksizim bu konuda.

Mesut Süre ile İlişki Testi'nden bi bölüm izledim yine. Seviyorum bu adamı ve kankalarını, gözlerim yaşarana kadar gülüyorum genelde. Lakin ki konuklarda bir kadın vardı ki, o kadar benim zıttım bi karakterdi ki, o özgüven, o istediğini yapabileceğini düşünme hali... Özendim, kıskandım ve sinirlendim. İtiraf edeyim. Bana laf sokulduğunu hayatta anlamam, ismimle hitap etmeli, bana direk söylemeli laf sokan kişi, diyor. Ne güzel bi hayat ya, dedim. Ulan hadi geçen geçti, hayatımın kalanında bari bu kadar umursamaz olabilsem, benim de özgüvenim tavan yapar, ben de başarısızlıklarımı sallamam, ne var canım, der geçerim. Ben insanlarla kurduğum ilişkinin her anında acaba yanlış bi şey mi dedim, acaba bana laf mı soktu, aman yanlış anlaşılmayayım diye diye ya konuşamıyorum, ya da uzun uzun açıklamaya çalışıyorum ne demek istediğimi. E bu da biçok şeyi engelliyor tabi ki. Çok düşüncelilikten filan da değil bu, "hep iyi niyetinden kaybediosun" fln değil yani. Çocukluğuma inmek lazım belki.

Aslında aydınlandım bi bakıma. Ha bu konuda neyi değiştireceğim? Henüz hiçbi şeyi. Neyse bakalım, burnum yeterince sürtülsün de bi adım atmaya karar veririm belki.

Saçma sapan basit sağlık problemlerim var, ona da canım sıkılıyor sanırım. Polen alerjisinin verdiği sürekli huzursuzluğun yanında, durup dururken, olmamam gerekirken regl oldum bu ay ikinci kez. Öyle azcık gösterip gitme de değil, normal zamanıymış gibi gereksiz uzunlukta bi şey. İlk defa oluyor böylesi, canım sıkıldı. Doğum kontrol hapı kullanıyorum da, bu işin bi düzeni var yani lütfen. Sigara içiyorsanız hap kullanmayın gibi şeyler yazıyordu Hollandaca resmi bi sağlık sitesinde ama sallamamıştım, doktor da yok kullanma dememişti. Ondan mı acaba, çünkü sigara da kanı inceltiyor muymuş ne, yani kan kaybını arttırıyormuş. Fikri olan var mı? Telefon edip doktoru oyalamak da istemiyorum bunun için ama kafama takılıyor. Sigara içmeyeyim diye düşündükçe de içesim geliyor. Suratsızlığım artıyor vs..

Bunu da yazmayacaktım da yazdım arkadaş, ne var ya. Polen alerjimi rahatça yazabiliyorsam bunu niye yazamıyorum! Kafamda aştığımı düşündüğüm şeyleri uygulamaya gelince hala çok çekigen kaldığımı fark ettim yine. Sağlık problemi işte. Yeter gali.

Öyle işte, mübarek paskalya günü, evdeyiz, yumurta ya da tavşan şeklinde olmasa da azcık çikolata var, onu yiyeyim. Kendimi zorla neşelendireyim. Siz de gidin gali hadi, enerjinizi yeterince aldım kanımca:)

Öperim (lafın gelişi),
Kanatlı Kedi





12 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 19

Merhabalar, mutlu pazarlar vd.

Ne habersiniz? Ben de iyi işte, bugün hiç haber okumadım. Yani sabah daha tam uyanamamışken bilinçsizce telefonu elime alıp haber sitelerine girişimi saymazsak, ki bence saymamalıyız çünkü hiçbir şey hatırlamıyorum.

Polen alerjisi başladı bende geçen sene. Gözlerim kaşınıyor, burnum akıyor ve sürekli hapşuruyorum bu aralar. İşe giderken zor oluyordu, bu sıralar evdeyim, çok önemli değil ama gece hapşurarak uyanmasam, hapşuruk krizine girmesem daha iyi olacak sanki. Gece çişe kalkmak vardı, bi de bu çıktı başıma. Bi de u.ı uyandırırım endişesi var ama neyse ki hiç duymuyor sağolsun. Eve hırsız falan girse hiç uyanmaz, iyi. Uyansa n'apacak zaten? En iyisi uyumak.

Bugün biraz bayram temizliğine giriş yaptık. Paskalya'ya denk gelmesi tesadüf oldu tabi. (Paskalyanız da kutlu olsun bu arada) Paskalya kutlayanlar da bi gün öncesinde çılgınlar gibi temizlik yapar mı? Annem bayram öncesindeki bir hafta boyunca evin her tarafını temizlemeyi amaç edinir (-di, artık hem daha çabuk yoruluyor, hem de eskisi kadar umursamıyor). Hep birlikte çalışırsak amacına ulaşacağını düşünürdü ama biz hep yan çizerdik gereksiz evlatlar ve gereksiz koca olarak. Bi de dalga geçerdik kadınla "ya anne ne gerekh var yhaaa, abartma biee" diye. Halbuki senede bi defa koltuğu, kapıları silmenin iyi bi fikir olduğunu düşünüyorum şimdi ben de. Tüm mutfak dolaplarını silmek, mutfak dolabının, gardrobun üstünde biriken tozları silmek... Gereksiz eşyalardan, orda burda bekleyen elektronik alet kutularından kurtulmak... Banyo-tuvalet duvarlarını silmek, sıcak su borularının üstünde biriken yarım santimlik toz tabakasından kurtulmak... Buzdolabının, fırının içini silmek...

Kısacası bahar temizliğinin çok güzel bir fikir olduğunu düşünüyorum artık. Tabi hepsi bir günde olmaz, dolayısıyla annem gibi bir haftaya yaysak ne güzel olur. Bugün u. da ikna oldu, yaptık birazını. Ellerim kurudu ama içim ferahladı. Kalanı da sonra artık. Sonra derken, en kısa zamanda. Hıhı evet.

Bugün son zamanlarda yaptığım elişlerimden biriyle ilgili bi yazı yazdım öbür bloga. Şurda: coloroclock.com . Tekrar uzun uzun yazmaya üşendim ama kısaca şapka diye başlayıp kırlent örtüsü olarak bitirdiğim bi iş diyebilirim. Fotraf da koyayım bi tane:



Selam ederim efenim, bugünlük haberler bu şekil,
Sevgilerlen,
Kanatlı Kedi

11 Nisan 2020

Karantina Çelıncı 17-18

Selamlar efenim,

Koronayla ilgili iç karatıcı haberler ordan burdan gelip duruyor, pozitif çıkanlar, vefat edenler... Benim yakın çevremde çok kötü haber yok şimdilik, o yüzden oturup kara kara düşünmemeye çalışıyorum. O hakkımı sonraya saklıyorum, yakınlarda birini vurunca/vurursa... O zamana kadar kafayı sağlam tutmaya devam, ki o zaman da çok uzak görünmüyor zaten.

Ayh... iyimser bi şeyler söylemeye çalışırken karamsar konuştuğumu fark ettim. Hey gidinin virüsü, her bireyin çevresinde en az bir tanıdığını vuracak gibi. Bunu kabullensek rahata erer miyiz azıcık? Nası ercen saf, kimi vuracak, ne derece vuracak? Bunlar var sırada.

Ben kötü haberleri görmezden gelerek yaşamaya devam edeyim en iyisi. Meğersem benim normal yaşam biçimimin en doğrusu olduğu kanıtlanmış da, o yüzden herkes evinde oturuyormuş, kimse kimseyle görüşmüyormuş, partiler, düğünler her türlü toplumsal organizasyon tü-kaka ilan edilmiş, ben de bu yüzden evden çıkmadığım için vücuduma ya da topluma karşı bir suçluluk duymuyormuşum mesela... Ölümler hastalıklar normal seyrinde devam ediyormuş. Ne kaa da güzel. Evet sevgili insanlık... Kiminin ütopyası, kiminin distopyası işte (şeytani gülüş emojisi)

Yok ya valla, herkes bana benzemesin, aman tanrılar korusun. Benim de distopyam olur bu. Bu zamanlar geçsin de, yine aşırı sosyaller diğerlerini bastırsın ortamlarda, ben buna razıyım.

Bu sıkıcı geyik muhabbetinin dışında neler oluyor? Onu da anlatayım da, günlük yazdığımızın bi anlamı olsun.

Dün gece Ponyo'yu izledim, yıllar sonra tekrar. Çok güzel film, n'olur herkes izlesin, çoluğunuza çocuğunuza da izletin. Denizle aram pek iyi değil, karasal ortamda büyüdüm, korkarım kendisinden, ama barışasım geldi. Bi de o arkaplanlar, o küçük Japon arabaları, eve, anaokuluna girerken ayakkabı çıkarmalar, çubukla hüpletilen noddlelar... Şu zamanlarda içini açmak isteyenlere şiddetle tavsiye ederim.

Bugün de poğaça yapmaya kalkıştık, ne zamandır burnumda tütüyordu. Ama yakınlarda Türk fırını yok, bu zamanda hadi çıktık dauzaktakilere gittik diyelim, gitmeyiz de, hadi diyelim gittik... Onlarda da poğaça olacağının garantisi yok. Kendimiz yapalım öğrenelim dedik. Mayalı şeylerle aram yok normalde, yıllar önceki birkaç denemem kabarmadı, yapış yapış oldu falan bıraktımdı. Yine cıvık oldu, tarifin iki katı kadar un ekledik, kabardı, sonra baktık yine cıvık, tekrar un ekledik baya. Bi türlü yumak yapılacak hale getiremedik, biz de yaydık tepsiye, üstüne baharatlı lor peyniri yaydık, üstüne bi kat daha hamur... Hooop bi tepsi büyüklüğünde poğaçamız oldu. Yarısını yidik, yarısını buzluğa attık yememek için.

Ve yarım kalan örgüleri tamamlamaya çalışıyorum (onlarla ilgili yazıyı elişi blogumda yazıyorum, buraya linkini koyacağım bitince), wordpressle boğuşuyorum ve zaman çabuk geçiyor.

İşte bu kadar.

Hepinize selam eder, saygılarımı sunarım,
Kanatlı Kedi




09 Nisan 2020

Karantina Çelıncı 15-16

Bu haftanın kaytarmasını da dün yaptım, hayırlı olsun. Dün n'aptım bütün gün de, blog yazmadım? Valla düşünmem lazım, hatırlamıyorum. Çalışmadım, orası kesin. Yapılacaklar listesi yaptım, evi süpürmek vardı içinde, süpürmedim. Hah dur hatırladım: Elişi blogumun olduğu Wordpress'le boğuştum günün yarısında, hala öğrenemedim huyunu. Diğer yarısında duvar süsü gibi bi şey yapmaya çalıştım. Son halini veremeden de akşam oldu, yarım yamalak işler arasında yerini aldı. Şöyle bi şey:


    

Aralardaki parça pincik renkli kalın ipleri değerlendirmekti amacım ama beyaz ip çok baskın oldu, sevmedim. O kadar saat uğraştım diye içim yandı azıcık ama bunlar hep deneyim sonuçta.

Bugünse işgünüydü. Hollandaca öğrenmek için podcastler dinledim. Çok boktan bi seviyedeyim, anlayabildiğim, yani A2 seviyesinde ses kayıtları çok basit kalıyor, yeni bi şey öğrenmiyorum pe,k bi de sıkılıyorum artık, gerçek hayatta kimse öyle tane tane konuşmuyor. Hollandaca öğretme amaçlı olmayan kayıtların da büyük bölümünü anlamıyorum, dalıp gidiyorum. Her cümleyi odaklanıp dinlesem işe yarar mutlaka ama namümkün gibi. Seneye vatandaşlık sınavı için gerekli seviye B1 olacak sanırım, en son görüşmeler devam ediyordu. Belki bu sayede internetteki B1 seviye Hollandaca ses kayıtları çoğalır. 

Neyse, işten sonra Mybluprint'ten 16 Nisan'a kadar olan ücretsiz derslerden birini dinledim, örgüyle ilgili. Örtmenin ismi Kim Werker, tatlı tatlı anlatıyor. Bilmediğim daha bir sürü şey varmış. 

İşte böyle. Polen alerjim azmaya başladı evin içinde bile. Göz damlası vs için doktoru aramam lazım, erteleyip duruyorum... U.ın şirketinde de işten çıkarmalar olacağını duyduk bakalım, sakince her şeye hazırlıklı olmaya çalışıyoruz. Henüz başlamadı çıkarmalar, başlayınca iş ciddiye binecek büyük ihtimalle. Çok düşünmemek lazım. 

Bu arada Süper Ay'ı gördünüz mü? Çok güzeldi diy mi?


Selam eder, sevgili günler dilerim, 
Kanatlı Kedi




07 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 14

Nisan'ın yedisi, çelıncın ondördü. Zamanın bu kadar hızlı geçmesine isyanım var yine. Arada bir geliyor. İçimde büyüyemeyen bi ergen var zaten, bi bahane olsa da isyan etsek diye pusuya yatmış bekliyor. Büyü de gel çocuk, büyü de gel, diyorum kendime. Çünkü o tam bir ergen, içimdeki çocuk falan diye işi romantikleştirmeye kalkmanın manası yok:)

Miyazaki'nin hayatının on senesini anlatan belgeseli izledim. Daha önce paylaşmıştım linkini sanırım. Ama üşenmedim bi daha buldum bak burda. Huysuz, yaşlı, yaratıcı bir amcaymış. İzlediğim filmlerin arkaplanında neler döndüğünü görmek çok ilginçti. Yine bir şeyler üretmek için odaklanabilen, kendine bi rutin oluşturmuş, bi amaç edinmiş, hayatını anlamlı kılmış insanlara özendim. Oğluna olan acımasızlığına hem üzüldüm, hem de iyi dedim, hayatta "yapamıyorsan bu işi bırak" diyen birilerinin olması da güzel, birilerinin de bunu demesi gerekiyor. "İstersek her şeyi yapabiliriz" naifliği mi desem, şımarıklığı mı... Bazen ben de uyuyorum bu akıma ve her seferinde göt olup kalıyorum. Bazılarımız da bazı şeyleri yapmasın. Bazılarımız da büyük büyük şeyler başarmayıversin, büyük büyük hedefleri olmasın... Bu büyüklük arayışında eriyip gidiyor bazen günlerimiz.

Sofi'nin Dünyası'nı bitirdim sonunda. Keşke benzeri bi kitabım olsaydı da hemencik başlasaydım. Yok sanırım, yine Sibel K. Türker'in bir kitabına, Hayatı Sevme Hastalığı'na başlayacağım sanırım. Sesli kitap olarak da Suç ve Ceza'ya başladım Youtube'da. Nebi Kaya isimli bir hesapta okuyorlar. Çok güzel bir ses. Kitap da Dostoyevski'nin neden Dostoyevski olduğunu hatırlattı.

Yine, Dostoyevskili, Miyazakili, bu insanlarla benim aynı oksijeni soluyor olmamız mümkün mü, adil mi, diye düşündüğüm bir günden, hepinize selam ederim,

Kanatlı Kedi 

06 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 13

13. günden merhabaaalar.

Üstümde yine olumsuz bi havalar var ama merak etmeyin, çok üstünde durmadan, iki link paylaşıverip gidicem:

Birincisi https://www.mybluprint.com/ . Normalde ücretli olan kursları, Korona sebebiyle 16 Nisan'a kadar ücretsiz. Genellikle elişi, yemek, sanat gibi konularda, "kendin yap"abilesin diye kısa kısa derslerden ibaret. Tam istediğim gibi yemek dersleri var, mutfakta neyi neden ve nasıl kullanırız gibi sorulara cevap veren. Şimdilerde şunu izliyorum: 20 Essential Cooking Techniques

İkincisi ise bolca podcast linki paylaşan Gülen Blog'un yazısı: Şurda. Özgür Mumcu ile Eray Özer'in sunduğu Yeni Haller'i dinledim şimdiye kadar, sevdim. Diğerlerine de yarın filan bakıciim. 

Dinlencek çok şey var efem, çok şükür.

Sevgilerlen,
Kanatlı Kedi

05 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 12



Yeni yoga matım geldi ama yardımınıza ihtiyacım var. Kayıyor bu nalet şey. Ellerim ayaklarım kayıyor, üstelik daha dersin başında, daha terlemeye tam olarak başlamamışken... Kaymayan matı bulmak için bissürü yorum okumuştum, sonunda yine korktuğum başıma geldi. 

Sizin matınız da kayıyor mu? Ne yapmak gerekir? İnternette bikaç yazı buldum konuyla ilgili. Yeni aldığın için kayıyordur, zamanla düzelir diyen de var, özel mat spreyiyle sil diyen de, makineye at diyen de... Makineye atılabilen bir mat olduğundan emin değilim. PVCden yapılmış ama ne demek bu? Ahanda ürün bu: https://www.gaiam.nl/premium-granite-storm-yogamat-6mm/ 

İnsan eli kayarken nasıl plank duruşu yapabilir ki? O kadar şikayet ettiğim kilimim daha iyiydi sanırsam:/

Aldığım firmaya mail attım, anlattım durumu, nasıl çözebilirim bu problemi diye sordum. Cevap verirler mi bilmiyorum. O zamana kadar fikrinize ihtiyacım var. Gerçekten zamanla düzelir mi? Düzelmez derseniz, 30 gün içinde iade hakkımı kullanabilirim belki. 

Bugün kayıp durduğum için hep yaptığım video egzersizini bitiremedim, daha kolay, oturduğum yerden esnemeli bi versiyonunu yaptım. Yine Çetin Taşdemir'in şu videosu. Başlangıcın da başlangıcı bu.

Vee hurmalı, şekersiz atıştırmalık yaptım. Tarif kimden? 2cities1woman'dan. Benim ıslattığım hurmaların birkaç tanesi kurtlu çıktı, mecbur çöpe attım. Boyutları da sanırım biraz küçüktü. Kakaoyu da biraz fazla koymuş olabilirim (silme değil de tepeleme mesela). Sonuç olarak tadı biraz fazla bitter oldu. Ben bitter severim de, u. yemez diye biraz değiştirdim tarifi: Tatlansın diye bir muz ekledim, ezdim, karıştırdım, tabi çok cıvık oldu bu sefer de. Bir miktar daha ceviz badem ezmesi ve hindistan cevizi ekleyip karıştırdım. Yuvarlak yapılabilecek bi kıvama gelince oh dedim kurtardık. 

Bana ders olsun, kakaoyu öyle tepeleme değil, silme koy, hurmasını da bol tut, cimrilik etme. 

Tadını çok sevdim. Meğer hurma ne şekerli bi meyveymiş! Normalde bi oturuşta hepsini yiyebilirim ama ufak tefek porsiyonlarla alıyorum yanıma ki yemeyeyim. 

Bu tip şekersiz tariflerde genellikle yarım yamalak bi tatlılık oluyor, o sağlıksız şekerlerin yerine geçmiyor bi türlü. Ama bunu sevdim. Sıkılana kadar epey bi süre idare eder bu beni. Haftada bir yapsam tüm hafta evde çikolatam hazır. Hurmayı kurcalamaya devam edeyim. 

Dünkü en büyük heyecanım bu tarifti:) Günün kalanında bi sıkıntı, bi gelecek kaygısı vardı üstümde. Korona bittikten sonrasını düşünüp dertlendim saçma olduğunu bile bile. İş güç n'olacak, yeni iş aramaya şimdiden başlasam mı, elişlerimden para kazanmak için bi yol bulmaya mı odaklansam, diye bi başladım, varoluşsal problemlere doğru gittim. DErdini anlatan insanlara hep söylediğim şeyleri kendime söylemeye çalıştım: Bugün bunları düşünmenin sana ne faydası var ki, zamanı gelince düşünürsün, belki o zamana kadar öleceksin (kendime daha açıksözlü/kaba olabiliyorum tabi), bugününü düzgün yaşamaya baksana... vs. Ama işe yaramadı tabi ki. Panik yapma moduna girmişim bi kere, kendimi duyamaz olmuşum. Ben de kendime panik yapma hakkı verdim, dedim nasıl olsa yarına geçer, geçti nitekim. Yani aynı sorular hala duruyor yerinde ama şu anımı engellemiyor en azından.

Bugün de böyle geçiyor, 
Selam ederim efem, 
Kanatlı Kedi

04 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 11

Ay iki gündür ne öreceğimi bilememenin verdiği bi salaklık, bi sıkıntı var üstümde. İpleri elime alıp alıp bırakıyorum. Ayrıca yarım bıraktığım bissürü şey var, hani yastık yapacaktım mesela?  Sürekli bi tatminsizim bu aralar. Aman geçer gider dey mi, evet. 

Dün akşam Zoomla parti yaptık Hollandaca dil kursumla. Farklı sınıflar bir aradaydı. Kurtadam yakalamacalı bi oyun oynadık. Zoomla ne kadar olursa, o kadar güzel ve eğlenceli bi partiydi. Yalnız bu karantina halleri benim asosyal yapıma çok uygun bi sosyalleşme sunuyor. Bugünler geçip gidince özleyebilirim. 

Bugünlük böyle çok diyecek bi şeyim yok. Tatminsiz bi korona cumartesisi olarak geçsin kayıtlara.

03 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 10

Onuncu günün şafağında yavaş yavaş başladık "ay ben dün yazmayı unutmuşum" demelere. Çelıncı başlatan kişi olduğum için ekstra suçluluk duyuyordum ama kendimi sakinleştirdim. Tamam, bi birlik beraberlik duygusu, dayanışma güzel ama yani kendini bu kadar suçlu hissetmeye de gerek yok canım! Rahatlamaya geliyoruz buraya. Her gün uzun uzun yazacak malzemen olmaz, halin olmaz, psikolojin bozuk olur, dünyaya yansıtasın gelmez... Bu durumlarda gelip telefondan bir cümle yazmak da bi seçenek, hiçbi şey yazmayıp ertesi gün toparlanınca iki günü birden yazmak da... Diy mi ama?

Bugün saat zoruyla da olsa erken kalktım, yani 8.30da. Yine tam olarak hatırlayamadığım mutsuz rüyalar etkisiyle mutsuz uyandım. Ama alışıyorum galiba, aman rüya işte be, deyip çıktım yataktan, hızlıca kendime gelip yogaya başladım. Son kez kilimin üstünde yaptım, umarım. Bugün gelecekmiş yoga matım, çok heycanlı...

Yoga sonrası nefes alıştırmaları videolarına şöyle bi göz attım. Benim burun deliklerim çok küçükmüş, ameliyat olsam da tekrar küçülebilirmiş beş yıl içinde falan, o yüzden bu burunla yaşamaya alışmaya karar verdim ama tabi hep yarım yamalak nefes alıyorum, kısa kısa. Hani yogada derin nefes al diyor, bekleyip bekleyip sonra ver diyor ya, ben o arada üçüncü nefesimi alıyor oluyorum. Herkeste oluyor mu bu bilmem? Belki egzersiz iyi gelir, yapayım bi ara. Eğitim şart zira.

Miyazaki'nin belgeselini paylaşmış 2cities1woman. Çok sevindim. Sanırım bugün iç huzurumu bu belgeselle sağlayacağım.

Monk izliyoruz bu arada, son 3 bölüm kaldı. Hüzünlüyüz. Mr. Monk'un bütün takıntılarını kabullenmiştik, derdi derdimiz olmuştu, ufak sevinçlerine sevinmiştik. Cimriliklerine/empati yoksunluğuna gıcık olmuştuk. Özellikle de senaryodaki saçmalıklara gıcık olmuştuk ama ona rağmen izlemiştik... Yapacak bi şey yok, bitecek bitmekte olan.

Şimdi, 12ye kadar aç biilaç beklemek zorundayım intermittent fasting sebebiyle. Bugün şekersiz, hurmalı muzlu kakaolu bi şey yapmak istiyorum, hani diyet ama lezzetli bi atıştırmalık olsun diye. Kek olur, kurabiye olur... Tarif bilen varsa paylaşırsa pek bi makbule geçer. Yoksa da Gogıllarda kaybolacağım demektir yine.

Aa unutmuştum, bi de akşam borrelımız var. Yani ufak parti gibi bi şey. Hollandaca kursunda her dönem sonunda oluyor normalde, bu kez Zoom üstünden olacak tabi, herkes evinden katılacak. Sesine güvenenler şarkı söyleyecek. Geçen ders en sevdiğimiz Hollandaca şarkıyı seçip bildirdik örtmenimize, onlardan birkaç tanesini söyleyecekler. Örtmenimizin sesi çok güzel, hatta spotify'da bi grubu var: Snowapple

Ben de şu şarkıyı seçtim, "Çok Güzel Bir Gün" karşınızda efem:



Sevgilerlen,
Kanatlı Kedi





Karantina Çelıncı - 9

Merabaa,
Yatağa girince fark ettim bugün de yazmadığımı, ilk defa telefondan blog yazıyorum, çok heyecanlıyım, hadi hayırlısı... 

Bu sabah yoga yaptım yine, yine Çetin Cetintas. Kilim yine kayıp durdu, yine bi an önce mat almalıyım dedim. Sonrasında hemen oturup sipariş vereyim dedim ama bak bak bi türlü karar veremedim, saatlerimi aldı. Neyse sonuçta seçtim bakalım, yarın gelecekmiş inş.. 

Onun dışındaaa pek bi şey yapmadım, 2 gün önceden kalan brokoli haşlama suyuna evdeki brokoli ve karnabahar kazıklarının etrafını soyup rendeledim, biraz havuç rendesi ve kırmızı mercimek de ekledim, brokoli-mercimek çorbası yaptim. Güzel oldu bence. Böyle sebzeleri falan hiç çöpe atmıyoruz sürekli evde yeyince, çok mutlu oluyorum. 

Eskimekte olan mandalinalar var, onlar çürümeden lezzetli bi şeylere dönüştürsem diyorum, yarın bi araştırayım.

Onun dışında yarın sizin bloglara da bi göz atayım, epeydir uzak kaldım. 

Selamlar, 
Kanatlı Kedi

01 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 7-8

Selam,

Evet dün yazmadım, unutmadım ama yorgundum. İnsan evde nasıl yorgun olur? Şöyle: 3 gecedir düzgün uyuyamıyorum nedense, sık sık uyanıyorum ve kötü rüyalar görüyorum, saçma sapan o bana bunu dedi, ben ona şunu dedim türünden kötü, yoksa öyle canavarlı manavarlı kabus değil. Uyandıkça bi an önce tekrar uyumaya çalışıyorum, belki hemen uyursam kaldığım yerden devam ederim ve belki bu sefer olaylar güzelleşir, diye.  Halbuki çoğu zaman çişim oluyor ama o uykulu kafayla bunu fark etmiyorum, epey bi zaman uyumaya çalışıyorum yatakta, sonra saatin çalmasına yakın anlıyorum tuvalete gitmem gerektiğini. Sonra da nalet olsun senin gibi uykuya diye söve söve uyanmaya çalışıyorum.

Güne böyle başlayınca mesai de sürekli bi uykulu geçti tabi 3 gündür. Dün işten sonra kıvrıldım yattım, uyumadan. Sonra kalkıp Hollandaca dersime girdim, sonra geri kıvrılacaktım ki uzun zamandır görüşmediğimiz okey arkadaşlarımızın arayacağını hatırladım. Güzel oldu ama baya bi sürdü. Telefonu kapatır kapatmaz yatağa koştum. Sadece blog değil, yoga da yalan oldu tabi.

Bugün de aynı şekilde deli gibi uykum var. Üçüncü kahvemi içiyorum ama saat daha 18 civarı, geceyi etkilemez diye umuyorum. Sanki şu an uyusam, yarın sabah çok dinç kalkacakmışım gibi bi his var içimde ama direniyorum. 5 saat sonra, gecenin köründe uyanıp geri uyuyamamak da var.

Bugün işleri biraz erken bitirdim, teslim etmeye atölyeye gittim. Yönetici asistanı olan arkadaşın da bu ay sözleşmesinin bittiğini, yenilenmeyeceğini öğrendim. Şirketin de ne kadar dayanacağı belli değil dedi. Göreceğiz bakalım. Bu sıralar beklemekle geçiyor zaman. Bir sonraki adım hep beklemek.

MS 2150 kitabı sonunda bitti. Çok tuhaf bi kitaptı, hiç böyle bi roman okumamıştım. Bolca reenkarnasyon filan var. Uzak doğu felsefeleriyle bağlantılı sanırım kitaba hakim olan temel görüş. O felsefelerden çok haberim yok, o yüzden kesin konuşamıyorum ama hoşuma gitti, inanmak istedim. Reenkarnasyon gerçek olsa, ne güzel olur. Kitap diyor ki, insan başına gelen her şeyi kendi seçer, acıyı da. Önceki hayatlarında yaşadıklarından dolayı acıyı seçebilir misal. Bi yaşamında köle tüccarı olursan, bir yaşamında da köle olursun. Ama bu ceza değildir, bunu kendin seçersin. Aslında her şey mükemmeldir.

Bu son derece pasif düşünce beni biraz rahatsız etse de, kitapta günümüz yaşamına yöneltilen eleştiri oklarını çok sevdim. Kafam hala karışık, kitabı tam olarak değerlendirebilmek için bi kez daha, bu kez basılı versiyonundan okumam şart. 

Şimdi Sofi'nin Dünyası'na rahatça odaklanabilirim. 4 gün mesai yok. Çılgın yemek denemelerimlen ve yoga şikayetlerimlen karşınızda olabilirim.

Selametle,
Kanatlı Kedi





27 Mart 2020

Karantina Çelıncı - 3

Bugün Korona'nın ekonomik tarafına canım sıkkın biraz. Daha yeni yeni başlıyor, acaba bu geçse bile etkileri nasıl olacak falan diye düşünürken, bi arkadaşımın işten çıkarıldığını öğrendim bugün. Yurtdışına taşınalı bir sene olmamıştı daha, bir sürü güvensizlik, belirsizlik şimdi...

Daha öncesi de var. İş arkadaşlarımın çoğu bu sebepten işini kaybetti. Çünkü sözleşmesiz çalışıyorlardı, freelancer olarak yani. Tabi bu durumda şirketin çat diye işten çıkarma hakkı oluyor. Ben Türkiye'den gelmiş biri olarak epey bi (9 ay falan) yırtındım, mızıkladım, sonunda istifa etmeye karar verdim falan derken zorla aldım sözleşmeyi. Bu sayede çalışıyorum yani şu an. Küçük şirket olduğu için, sözleşmeli çalışan şirkete çok daha fazla paraya mal olduğu için hep freelancerlarla çalışıyor şirket. Hadi şirket bunu ister, normaldir, açgözlüdür, çalışanına verecek parası olmadığı halde üretime başlamıştır falan... Freelancer arkadaşlar da hiç sesini çıkarmıyordu bu duruma. Hatta istedikleri zaman gelmemezlik edebildikleri için, uzuuun uzuun tatil yapabildikleri için (ve belki benim bilmediğim başka sebeplerden de) özgür hissediyorlardı kendilerini. Çok tuhaf geliyordu bu bana. Meğer baya yaygınmış Hollanda'da bu tip çalışma. Cool görülüyor-du. Tabi Korona bu insanları çok fena vurdu.

Onlarla ilgili bi şeyler yapalım diye danıştım bizim müdüre, hani sözleşmeli çalışanlar olarak, herkes üçbeş kuruş verse, ihtiyacı olan freelancerlara paylaştırsak bi şekilde, hiç olmazsa kiralarının bi kısmını ödeseler, kafaları biraz daha rahat olsa... fln diye... O iş olmaz yaa, benzeri bi cevap verdi müdür. Benim kocam da freelancer dedi, patronlar zaten şimdi cepten harcıyor, herkesin durumu ayrı, zor, dedi. Niyeyse böyle bi cevap beklemiyormuşum ki, sakin sakin hüzünlendim. Şok olmadım. Negatif cevaba hazırlamıştım kendimi. "Ooo, kediciğim paran çok heralde..." gibisinden bi cevaba bile hazır olduğumu sanıyordum ama gerçekten cevap gelince bi değişik oldum...Haklıdır kadın, iki çocuğu var, beyninde benden çok daha fazla tilki dolaştığı kesin. Zaten bikaç 100 euro koyabildi diyelim kasaya, ben de koydum, bikaç kişi daha koydu diyelim... 20 kişi var şu an tanıdığımız, iş arayan... Hangi birine yetecek? En iyisi devlet yardımı peşinde koşmaları ve yeni iş aramaları tabi ki.  Benim düşüncem işlevsizdi. Hatta belki de vicdanımı rahatlatmak içindi. Neyin vicdanıysa, niye kendimi suçlu hissediyorsam? Bi şekilde birbirimize destek olduğumuzu hissettirirsek birbirimize, her şey daha kolay aşılır gibi geliyordu işte... Ama bu destek olayını nasıl yapacağımı bilemiyorum sanırım.

Neyse, kısacası kafalar karışık bugün. Zihnim biraz netleşsin de, daha düzgün anlatırım derdimi heralde.

Bu arada bugün Adrienne'in başlangıç seviyesi yogasını yaptım! Teşekkürler yorumlarda öneride bulunanlara. Yarından itibaren 30 günlük yoga serilerinden birine başlıyorum. Söz, valla billa. 


23 Mart 2020

Çelınca Davet!

Selam size blog kardeşlerim,

Kendi kendime çok pis gaza geldim, burdayım. Daha önce Mari Antrikot'un başlattığı türden bi çelınc yapalım, her gün kısa/uzun fark etmez, bir yazı yazalım diyorum. Konusu ne olursa olsun. İster her gün bi filmi, bi kitabı anlatın, isters zamanında gezdiğiniz yerleri anlatın, ister bilgi paylaşın ya da sadece o gün ne yaptığınızı, ne yapmayı hayal edip yapamadığınızı, içinizden geçeni anlatın. Fark etmez. Amaç bi şeyler yazmak, belki arada da muhabbet etmek.

Bu  Korona sebepli EvdeKal'ma zamanlarında düşünecek çok zamanım oluyor. Daha çok kitap okuyorum ister istemez, üç beş cümle de olsa bir şeyler yazmak istiyorum hep. Sonra izlediğim şeylerle ilgili de aynı hisler... Ya da haberlerle ilgili... Şu sıralar bir sürü online film arşivi ücretsiz hale geldi mesela, bu tip şeyleri paylaşmak istiyorum. Karamsar anlarım da oluyor tabi. Böyle anlarda sürekli kendi kendime düşünsem işin içinden çıkamam ama başka yerlerde okuduklarım, izlediklerim sayesinde sakin kalabiliyorum. Yani düşünecek zamanım çok olunca, bu karman çorman düşünceleri toparlayıp yazmak zor oluyor, erteleyip duruyorum. Halbuki toparlamadan, her gün biraz biraz yazabilirim bu challenge sayesinde:)

Siz de eğer böyle veya yazmaya bahane arayan, yazmanın iyi geleceği bi ruh halindeyseniz, buyrun katılın çelınca. Bence olur. Rahatlarız. Bütün gün evde durup ne yaptığımızı anlatırız birbirimize, birbirimizden ilham alırız. Haberleri okuyup okuyup içimiz şişerekten saatlerce koltukta oturmaktansa, içimizi açarız birbirimizin. Bilmiyorum, her gün yazmak illaki bi işe yarar. Mari'nin başlattığı çelıncdan hatırlıyorum bunu, yaşadığın günü yazacak olmak, ayrı bir enerji veriyor insana o anı yaşarken. 



-- Bugün 23 Mart. 25 Mart'ta başlayıp Nisan sonuna kadar devam edelim diyorum. Sonra çoook seversek yine devam ederiz ama 36 gün şimdilik yeterince iddialı gibi.

-- Olur da bu yazıyı sonradan görürseniz ve katılmak isterseniz dalın bence ortasından, hiç sıkıntı değil.

-- Ayrıca sürekli yazamama diye düşünüp katılmaktan vazgeçiyorsanız, hiç gerek yok böyle streslere. Arada bir yazmasanız n'olur ki? Nereye yetişiyoruz, ne zorunluluğumuz var? Yeterince stresimiz var, bi de burayı dert etmeyelim kendimize.

-- Katıldığınızı belirtmek için bu yazının altına yorum yapın ki birbirimizden haberimiz olsun. Ben de bu yazının sonunda paylaşayım websitelerinizi.

 -- Bu arada Karantinada 1. Gün gibi düzenli yazılar yazan birkaç blog gördüm,  Belki onlar da katılır bu çelınca, ne güzel olur... maksat birlikte takılmak sonuçta:)

-- İlk defa böyle bi çelınc duyurusu yapıyorum, eksik yaptığım bi şeyler varsa yol gösterirseniz sevinirim:))

-- Bi de bunu kulaktan kulağa yayarsanız ne güzel olur:)


Esen kalınız,
Akıl sağlığınızı koruyunuz,

Kanatlı Kedi

--------------

Katılanlar

Stupid Little Things: https://minoshka.blogspot.com/

Leylak Dalı: https://leylakdali.blogspot.com/

Ben Daha Şekerim: https://bendahasekerim.wordpress.com/

Amerika'dan Görüntüler: https://amerikadangoruntuler.blogspot.com/

2 Cities 1 Woman: http://2cities1woman.com/

Ters Pabuçlar: https://terspabuclar.blogspot.com/

Sümüklüböcek Günlükleri: http://sumuklugunlukleri.blogspot.com/

Kaplan Diary: https://kaplandiary.blogspot.com/

Yeni Bir Blog: https://sonipan.blogspot.com/

Saçalının Not Defteri: http://sacaklininnotdefteri.blogspot.com/

Isırganotu: http://isirganotu.blogspot.com/




21 Mart 2020

Van tu tri for!

Merhaba sevgili insan kardeşlerim,


N'aptınız? Nası gidiyo karantinamsı günler. Haberleri okuyup okuyup deliriyonuz mu? Güzel...



Ne yalan söyliyim, bizim burda karantina falan yok pek. Okullar ve diğer sosyalleşme mekanları kapandı, kafeler, spor/sanat merkezleri vs... Onun dışında herkes sokakta. Çocuk parkları dolu, marketler, en azından bizim eve yakın olan, tıklım tıklım...Kontrollü yayacakmışız bu mereti, yani bu karantinasızlık koronadan kurtulma planımızın bi parçasıymış. Görücez bakalım. Planlar çok hızlı değişebiliyor bu meret yüzünden, bi gün "tüm önlemlerimizi aldık, korona vız gelir tırıs gider" diyen devlet başkanları, ertesi gün "birlik olmalıyız, ancak öyle üstesinden gelebiliriz" diyebiliyor. O yüzden artık onların sözüne güvenecek değilim. Önceden de çok güveniyor değildim ama güvenmek istiyordum işte.



Herkesin ruh hali bi tuhaf. Hiç olmadığım kadar sosyalim bu aralar. Sürekli birileriyle yazışıyorum, annemle iki günde bir konuşuyorum filan... Evde durmaya, insansız, kendi kendime sosyalleşmeye o kadar alışmışım ki pek koymadı bu durum bana, şimdilik. Hatta artık evden çalışıyorum, işyerimdeki zoraki sosyalleşmeden, haftasonun nasıldı gibi muhabbetlerden de kurtuldum. İnsanlık için güzel tabi böyle muhabbetler, karşı değilim, ama beni yoruyor.



Tabi dışarda dünya akıp gidiyor ve çok da güzel akmıyor. Haberleri okudukça içim şişiyor, bazen üzüntüden, bazen öfkeden, bazen stresten... Pek okumuyorum o yüzden. Sadece haber başlıklarını okuyorum günde bir defa falan. Köşe yazılarını, yorumları okumayı çoktan bıraktım zaten. Durumu değiştiremeyeceksen stres yapma, aklını tehlikeye atma, diyorum kendime sık sık. İşyerinde başbakanımız açıklama yapana kadar dalga geçip duruyordu insanlar bu virüsle, durduğum yerde sinirleniyordum. Lan hiç mi haber okumuyorsunuz, siz ölmeseniz de başkalarının ölmesi ihtimali var, ayrıca İtalya'da hastaneler dolmuş, burda da olmasın işte, bikaç hafta kimseyle görüşmesen, parti yapmasan ölür müsün? diye içimden saydırıp duruyordum. Sonra başbakan bi açıklama yaptı, işyerinde durumun tehlikesi hakkında bi açıklama yapıldı, işlerini kaybetme ihtimali olduğunu anladılar, hoop işler birden ciddileşti. Burdaki yirmili yaşlardaki insanlarda, Türkiye'de gezi öncesi gençliğinin apolitikliğini görüyorum sık sık. Dünya umurlarında değil. Ama sanırım her neslin bi şekilde burnu sürtülmesi gerekiyor, onların da sürtülecek, koronayla olmazsa, başka bi şekilde...



Sofi'nin Dünyası'na üçüncü kez başladım bu arada. İlkini Kindle'dan okuyordum, bitiremedim. İkincisini sesli kitap olarak dinliyordum, çok sevmiştim ama okuyan Youtube hesabı devam edemedi. Şimdi bir zamanlar Türkiye'ye gittiğimde aldığım basılı kitabından okuyorum, su gibi akıp gidiyor. Anlamakta ilk başlardaki kadar zorlanmadığımı fark ettim. Felsefenin temeline giriş videoları dinleye dinleye sindirmişim konuları farkında olmadan demek ki. Diline alışmışım az çok. İlk okuduğumda ne çok isyan ettiğimi hatırlıyorum. 



Cortado podcastini dinliyorum. Arkadaşımın başlattığı, oldukça amatör ruhlu, datlış bi podcast. Her konu var. Arkadaşlarıyla ama konuyla ilgili arkadaşlarıyla muhabbet ediyor, bilginin güncel halini sunuyor. Arkadaşımın hep hayaliydi sanırım bu tip bi şey yapmak; bilgili insanları konuşturmak, bu konuşmaları başka insanlara ulaştırmak... Benim gibi içe dönük bi insan için çok anlaşılabilecek bi hayal değildi bu yıllar önce ama podcastleri dinleyince anladım sonunda. Hayattaki en güzel başarılarından biri bu bence... Ne garip, para kazandırmadığı için kimsenin gözünde bi değeri yok bu başarının... Küçük yaratılarımızın, başarılarımızın farkında olalım be, kim ne derse desin ya da demezse demesin... Dinlemedeyiz dostum, sen devam et.



Dün geceyi yine bi Ferhan Şensoy gecesi yaptık. Kırkambar Gece Tiyatrosu'nu ilk defa baştan sona izledik.







Bu adamı seyretmek tarihe şahit olmak gibi, yaşadıklarını öyle bir tasvir ediyor ki, sanki ordayım. Tabi bir de bazen takip etmekte zorlandığım kelime oyunları var (en sevdiğim), aralarda söyledikleri şarkılar var... Misal bi savaş şarkısı var ki hala kafamda çalınıyor, sözleri ekşisözlükten apartıp buraya yapıştırıyorum: 



 "van tu tıri for



savaş yüksek oktanlı gayet boktan bir şeydir
bir düğmeye basarsın birden başlar katliam
hangi düğmeye bassan artık durmaz katliam
hangi akoru bassam artık bana fark etmez

yaylalar yaylalar
yaylalar yaylalar

savaş yüksek oktanlı gayet boktan bir şeydir
hemen ölürsen yırttın kim kazansa fark etmez
fakat hemen ölmezsen iki ihtimalin var
ya yaralanırsın ya da esir düşersin
yaralanırsan kıyak hastaneye geçersin
hastane en kralı savaş boyu ensesin
fakat esir düşersen iki ihtimalin var
ya kurşuna dizerler ya fırına atarlar
kurşuna dizerlerse ölürsün film biter
fırına atarlarsa iki ihtimalin var
ya sabun yaparlar ya da kağıt yaparlar
sabun yapsalar kıyak, musluğun deliğinden vıcıt akar gidersin
fakat kağıt yaparlarsa iki ihtimalin var
gazete kağıdı yaparlar ya da tuvalet kağıdı
tuvalet kağıdı yaparlarsa artık ihtimalin yok
boku yedin demektir
söylüyorum lan baştan beri

van tu tıri for

savaş yüksek oktanlı gayet boktan bir şeydir"


Tabi bunu şiir gibi değil de melodisiyle okumak gerek. Oyundaki diğer şarkıların da sözlerini böyle bulup buluşturup, olmadı kendim yazıp şarkı niyetine kendi kendime mırıldanasım var. 

Daha çok Ferhan Şensoy okumalıyım, diyorum oyunlarını her izlediğimde. 

Bir de arada bir Attila İlhan ve Şükrü Erbaş dinliyorum Spotify'da. Dün Erbaş'ın şu aşağıdaki şiirine taktım. Korona sayesinde artık ortak bir acımız var. Bakalım ne kadar sürecek bu ortak acı, ne zaman sonra kaldığımız yerden devam edeceğiz koşaradım tükenmeye. Bazen becerebildiğim bir şey var, durup hayatı, insanları uzaktan izlemek. Şu an da o anlardan biri. Belgesel izler gibi izliyorum hayatımı-zı. Bu ruh halinde olunca hiçbir şey çok koymuyor. 

Selamlar efenim,
Aklınızı koruyun, 

Kanatlı kedi


KOŞARADIM
Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
Ne bir ortak sevinciniz kaldı sizi çoğaltacak
Unuttunuz nicedir paylaşmanın mutluluğunu;
Ne bir içten dostunuz var acınızı alacak Toprağı rüzgârı denizi göğü
Unuttunuz, gömülüp günlük çıkarların
O her zaman bir insanla anlamlı Tükenmez bir hazine gibi kendini sunan doğayı
Fırlayıp ilk ışıklarıyla günün dağınık yataklardan
Ve ucuz korkuların kör kuyularına Daraldıkça daraldı dünyaya açılan pencereniz.
Uzayan gölgelerle koşaradım dönüyorsunuz evinize.
Koşaradım gidiyorsunuz işinize değişmeyen yollardan Kurulmuş saatler gibi günboyu çalışıp tekdüze
Alışverişe döndü tüm ilişkileriniz, hesaplı, planlı
Ne kadar uzaksa bir felaket sizden o kadar mutlusunuz Unuttunuz başkalarının acısını duymayı Küçük çıkarların büyük kurnazları
Dışa vurmayı duygularınızı
Sevgileriniz ayaküstü, ilgileriniz koşaradım Unuttunuz konuşmayı kendinizi vererek Düşünmeden bir başka şeyi, içten yalın dürüst
Yıkanmıyor bir kez olsun yüreğiniz yağmurlarla
Unuttunuz, neydi bir ince söze yakışan en güzel davranış. Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim -Ki bu en büyük kötülüktür size- Denizler boşuna devinip duruyor bir çarşaf gibi
Anlamıyorsunuz inançlarını bir kez düşünmüyorsunuz.
Gerip ufkunuza mavisini, çiçekler her bahar Uyanışın türküsünü söylüyor da görmüyorsunuz. Sizin adınıza dünyanın pek çok yerinde İnsanlar dövüşüyor ellerinde yürekleri birer ülke Ömrünüzü güzelleştirecek bir şey almadan hayattan
Duymadan bir gün olsun dünyayı iliklerinizde..
Bir şeyler bırakmadan ardınızda gelecek adına Koşaradım tükeniyorsunuz insan kardeşlerim Koşaradım