tv şovu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tv şovu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2017

Beyaz Show'dan Beklenmeyecek Bi Cümle: "Zincirlerimizden Kurtulalım"

Lisede bi alt dönemimden bi kızın  dünyayı gezen bi gazeteci olduğunu öğrendiğim bu kutsal akşamda, boş işlerin insanı olduğumu kanıtlamak için, en aşağıdaki videoda geçen sözleri yazıya aktarayım dedim, bulunsun. Olay, Beyaz Show'da geçiyor:

Bir seyirci (birden ayağa kalkıp bağırmaya başlar): Bugün şu dünyada, şu düzende herkes tüketmeye, eğlenmeye odaklanmışken bazı günlerin değeri anlaşılmıyor.

Bir başkası: Paranın ve eğlencenin kölesi olmuş kimseler su gibi akıp giden zamanı zerre umursamıyor.

Bir diğeri: Bugün, Beyaz Show gibi programlarda salt eğlence, salt kahkaha, salt tüketim çılgınlığıyle böyle bi günü kutluyoruz, unutuyoruz. (Sanırım kutluyoruz yanlış oldu orda)

Bir ötekisi: O zaman, bütün özgür bireyler olarak, zincirlerimizden kurtulalım, elele verelim, bu sıradışı, bu özel, bu eşsiz sanatçının doğum gününü kutlayalım.

Seyirci: Seeeertaaaap iyi ki doğdun iyi ki varsın... (Konuklar Erener'i kutlar tek tek.)

Sertap Erener: Gerçekten, bunu hiç beklemiyodum, o kadar o kadar mutlu oldum ki, çok teşekkür ederim. Ne tatlısınız. Hayatımda duyduğum en şahane koroydu.

Rasim Öztekin: Ben ilk başta bi anda tutuklanıcaz zannettim.

Beyaz: (Gülerek) Ne zannettin?

Rasim Öztekin: Tutuklanıcaz zannettim bi an.

Beyaz: Böyle bi basın bildirisi okuyo gibi kalktılar yani evet.

Sertap Erener: Ama baya bi şey oluyo zannettim ben de. 

Beyaz: Ama seyircilerimizle yayından önce çalıştık, sağolsunlar, hepinize ayrıca teşekkür ediyorum.

Sertap Erener: Ay, ben teşekkür ederim. Sizi seviyorum, çok teşekkür ederim, sağolun.

Bla bla bla...


Şimdi videodan sahneler: 


Başta herkes endişeyle ilk konuşan seyircinin olduğu tarafa bakıyor:



Sonra Sertap Erener, Beyaz'a dönüyor: Napıcaz oğlum, noluyo? dercesine. Diğer ünlüler hala konuşan seyirciyi izliyor:


Ardından Sertap Erener'in gergin yüz ifadesi kısacık bi gösteriliyor. Onun dışında ünlüler hiç gösterilmiyor. Gerginler çünkü. Ya salak gibi tarafsız kalmaya çalışacaklar, ya kaşları çatılacak ya da daha kötüsü (!), belki de onaylayacaklar yüz ifadeleriyle. 

Ve işte mutlu son! Doğumgünü şarkısı söylenirken Sertap Erener'in rahatlayışı ve tabi sevinmesi:



Ve diğer ünlüler ayağa kalkıp doğumgünü çocuğunu kutluyor:


Herkes gülüyor artık. Düzeni eleştirmek falan yok! Oh be... Rasim Öztekin eski muhaliflerden olduğunu "bi an tutuklanıcaz sandım," diyerek vurguluyor. Diğerleri gülüp geçiyor. Kurgu da olsa o ilk cümlelerdeki protest güzelliğe kimse değinmiyor. Yeri mi canım şimdi bunu konuşmanın?! Baya bi şey oluyo sanıyo Erener... Korkutmayın kadıncağızı, ya baya bi şey olursa?

Hiç olur mu sayın Erener, öyle bi şey olsa kameralar gidip o bağıranı çekmez, hemen reklama girilir, yaka paça çıkarılır o bağıran. Reklam dönüşü de Beyaz asık suratla bi açıklama yapar, hiç tasvip etmediklerini filan söyler. Zaten muhtemelen böyle müdahale edilmediği için bi konuşana, bi Beyaz'a bakıyor doğumgünü çocuğu, "e hadisene, bi şey yapmıycak mısın?" der gibi.

Diğerleri neyse, genç, ekmeğinin peşinde. Sertap Erener'in ve Beyaz'ın da hiçbi muhalifliğini görmedim zaten ömrümde. Devrim Yakut'u  komedi filmleri dışında hiç tanımıyorum. Ama Rasim Öztekin, acaba tam olarak ne hissetti o anda? "Ulan şu yaşımızda ne boktan ortamlarda bulunuyoruz be," dedi mi? "Halkın Komiği Kavuğu'nu da aldık ama..." diye üç noktalı cümleler kurdu mu? Belki bu videonun dışında, program içinde bi şeyler demiştir, hakkını yemeyeyim, izlemedim. Ama hiç ümidim yok nedense.

TV dünyası her yerde boktan, hep boktan. Ama aklıma bi zamanları düşürdü bu video. Gıda Mühendisleri Odası'nda takılırken, bi konuda sesimizi duyurmak için etkin yollar arıyorduk. Okan Bayülgen'in programına seyirci olarak katılmayı düşünmüştük. Bazılarımız bu popülist fikre karşı çıkmıştı, bazılarımız da önemli olan sesimizi duyurmak, deyip savunmuştu. O programda öğrenci kulüpleri pankartlarla filan giderdi, Okan Bayülgen de programın bi kısmında o kulüplerin sözcülerini sahneye çıkartıp ne söylemek istiyorlarsa söyletirdi. Tabi her şeye izin verilmiyordu muhtemelen. Ama bi ümidimiz vardı, bi ihtimal, TVde çıkıp kendi sesimizi duyurabilecektik. Bu dediğim sanırım 8-9 sene önce. (Çok olmuş be.) 

Şimdi bunun sağlanabileceği herhangi bi program var mı? 

Ses duyurmayı geçtim, daha kötüsünü yapmışsın be Beyaz, ses duyurma çabası olan insanlarla, daha güzel bi gelecek hayal eden gençlerle dalga geçmişsin. Bi zamanlar hep ortayolcuydun, hep aman kimselere dokunmadan devam edelimciydin, o yüzden programının başına yıllardır hiçbi şey gelmedi. Ama şimdi sadece Türkiye'deki iktidarın değil, dünyadaki pis düzenin de en büyük destekçisi olduğunu açık açık belli ettin. Daha önce de etmiştin ama o zaman başın sıkışmıştı, kendini savunmak zorunda kalmıştın. Politikaya bulaşmak istemezken, programına telefonla bağlanan bi seyircinin gazabına uğramıştın. Hadi onu anlarım... Ama bu sefer tamamen kendi isteğinle yedin bu boku. Ortada hiçbi şey yokken, idealist olan gençleri kendine malzeme ettin. Bunun özrü yok.

Videoyu da eklemiyorum, vazgeçtim. Tık almasın boşa. Metni ekledim işte, çok isteyen arasın dursun.











08 Ekim 2012

BEN BİLMEM EŞİM BİLİR

Dün bir distopyadaydım. Fahrenheit 451'deki TV programında. Hani şu her evde sesi sonuna kadar açık olan, izleyiciyi gözetleyen, evde insanların birbirinin sesini duymasını engelleyen TV programı var ya, o. O stüdyodaydım.

Neden mi? Malum, işsizim. Part time işlere gidiyorum. Kanal D'de yayınlanan "Ben Bilmem Eşim Bilir" programına, Artizevi Ajans aracılığıyla ücretli seyirci olarak katıldım. Tabi kişisel olarak düşünürsek, aslında yeni bir topluluk tanımaya meraklı sosyoloji öğrencisi olarak katıldım.

Ajanslarda çalışmak ve TV programlarının distopikliği üzerine birkaç söz söylemek istedim:

Ajansla tanışma:
Unisbul.com yoluyla ajanstan gelen mailde 11.00de Taksim AKM önünde buluşulacağı, öğlen ve akşam yemeklerinin yapımcı tarafından karşılanacağı, yaklaşık 23.00 gibi servislerin tekrar AKM önüne bırakacağı yazıyordu. Ücret günlük 30TL, 3gün (cts, pazar,  pzt) 100TL idi. Çalışma saatlerinin çok, ücretinin az olmasından, kimsenin 3 gün gitmek istemeyeceği, dandik bi iş olduğu öngörülebilirdi. Yine de boşum ve ortamı merak ediyorum diye bir günlüğüne gitmek istedim.

Buluşma: 
Tam 11de AKM önündeydim. 4-5 kişi daha vardı. Geleceğim diyen çoğu kişi gelmemiş. Biraz daha bekleyip yola çıktık. 12 ye doğru Kanal D'deydik.

Kanal D önünde bekleme: 
2ye kadar dışarda, ağaç gölgesinde bekledik, binaya alınmadık. Geldiğimiz servisten arkadaşlarla ve ajans görevlisi kadınla muhabbet ettik (sağolsun çay ısmarladı). Herkes ajans aracılığıyla geliyordu. Diğer seyirciler birbirini tanıyordu, çünkü düzenli olarak programlara gidiyorlarmış zaten. Kulağımıza gelen dedikoduya göre, evlenme programı seyircisi tadındaki teyzeler 15TL alıyormuş, ama bizim 30TL aldığımızı bilmemeleri gerekiyormuş. Dedikodu tabi, ne kadar doğru bilmiyorum.

Bir de "apaçi" denilen liseli gençlik ağırlıktaydı. Üniversiteli az sayıdaydı.

Kanal D içinde bekleme: 
Yaklaşık 3e kadar Kanal D girişindeki kantinde bekledik. Bu esnada öğle yemeği verilmesini umduk ama verilmedi. Kantinden alışveriş yapanlar oldu.(Aldıkları üç kuruş paranın 3te birini geri vermiş oldular).

Stüdyoda bekleme: 
3 gibi stüdyoya alındık. Seyirci koltuklarına bizi yerleştirdiler. Ücretli gelince istediğin yere oturamıyorsun tabi. Görünümüne, boyuna posuna bakıyorlar. Zaten kimseyi tanımıyordum, benim için fark etmezdi. Yarışmacı yakınları bir araya oturtuldu. Beni de onların arkalarına geçirdiler.

Orada öylece 1.5 saat kadar bekledik. Program çalışanları koşturup durdu. Profesyonel izleyiciler "geç başlıyor, hayatta 11de bitmez" deyip durdu.

Yönetmen (ya da ünvanı her neyse) gelip kuvvetli alkışlamamızı, alkışlar iyi olmazsa o sahneyi tekrar çekmek zorunda kalacağını söyledi. (Burda aydınlandım, çocukken TV izlerken hep düşündüğüm , "bok mu var niye bu kadar coşuyor bu seyirci" sorusunun cevabını almış oldum). Kesinlikle yarışmacılara kopya vermememizi, telefonların sesini kısmamızı vs.. hatırlattı.

Bekledik bekledik bekledik (aslında bütün gün böyle geçti, niye uzun uzun yazıyorum ki, gönül işte, susmuyor).

Sunucu İlker geldi, biraz daha bekledik. O'nun komikliklerini ekiple komikleşmelerini izledik. Gülümsedik.

Yüzüme bir gülümseme taktım. Sunucudan yönetmene, yarışmacıdan seyirciye herkeste olandan. "İyi ki burdayım ve çok eğleniyorum" gülümsemesi.

Program çekimi: 
Önce yarışmacılar geldi, sonra sunucu, sonra başladı.
Genelde kuvvetli alkışladık, tekrar etmek zorunda kalmadık. Sanırım işimizi iyi yaptık.

İşte bu sanal ortamdı distopya dediğim.
Depresyonda falan değilsem, hayatta oturup izlemeyeceğim bir programdaydım çünkü:

Bir çift araba kazananacak diye insanlar oyunlar hazırlıyor, firmalar bir sürü masraf yapıyor, yarışmacılar orada arkadaş oluyor, sunucu hepsini ayrı ayrı çok seviyor, izleyicisini çok seviyor, işini çok seviyor, çok eğleniyor, sıcacık samimi ilişkiler...

Seyirciler bu hiç tanımadıkları çiftlerden biri araba kazanacak diye stüdyoya doluşuyor, deliler gibi alkışlıyor. Stüdyoya gelemeyenler evde ekran başında çekirdeğini çayını alıp izliyor, yarışmacıyla tek yürek olup heyecanlanıyor, sinirleniyor, üzülüyor, seviniyor....Bu hikayedeki herkes duygularını paylaşıyor, herkes heyecan dolu, coşku dolu.

Mantığı hiç katmazsak görüntü bu. Şimdi gerçek görüntüyü ele alalım. Bu bi kısır döngü:

Yarışmacılar programın yukarıda anlattığım sanal halini evde izleyip çok sever, başvururlar. Binlerce başvuru arasından seçilirler. Yarışma esnasında gerçekten heyecanlıdırlar, arabayı isterler, hırslıdırlar. Ama diğerlerine o kadar da sevgi dolu değildirler. "Dostlukları"nın ömür boyu sürme ihtimali iddia ettikleri kadar yüksek değildir. Ama ekranda daha sevimli görünmek isterler. Çünkü izleyicinin bunu istediğini bilirler. E doğal olarak izleyicinin istediğini yapımcı da ister. Sonuç: Sürekli gülümserler. Yarışmacı ekranda gördüğünün sanal olduğunu belki önceden de sezmiştir, ama ne kadar gerçekten uzak olduğunu stüdyoda daha iyi görür. Seyircinin aslında insanlardan değil, para kazanan insanlardan oluştuğunu ve alkışlamadıkları takdirde yönetmen tarafından azarlanacaklarını fark ederler. 

Program emekçileri (yani orda kafasını çalıştıran az sayıdaki insan), okumuş ya da en azından entellektüel kültür içinde zaman geçirmiş insanlardır. Saçma bir program yapıldığının en çok farkında olanlardır. Yaptıkları programı başkası yapsa ve kanalları değiştirirken denk gelse, büyük ihtimalle oturup izlemeyeceklerdir. İlgilerini çekmez, hatta bunu izleyen insanları cahillikleri sebebiyle küçümserler. Dolayısıyla aslında çok sevgili yarışmacılarını da küçümserler. Başka türlü, gerçekten işe yarar bir program yapmak isterler mi, kişiye göre değişir. Ama öyle bir programın çok izlenmeyeceğini, bu yüzden para kazandırmayacağını bilirler, yapmazlar. Çok idealistlerse zamanla yaparlar, ama bir taraftan bu tür küçümsedikleri işlerden para kazanmak zorundadırlar ki diğerine yatırabilsinler.

Seyirci zaten baştan beri söylediğim gibi, ajanslara başvurmuş para kazanan insanlardan oluşur. Birçoğu evde otursa da zaten bu programı seyredecektir, hiç olmazsa bir taraftan para kazanıyor olmak ister.  Dolayısıyla program emekçileri seyirciyi de küçümser. Küçümsediğini stüdyoda da belli eder. Evinde oturup seyreden seyirci ise, bu sanal ortamın gerçekliğine inanır ve yarışmaya başvurur...

Böylece döngü başa dönmüş olur.


Yemek molası ve ayrılma: 
3 oyundan sonra yemek molası verilecekti, dolayısıyla saat 7 gibi mola verildi. Bu demek oluyor ki ajansla getirilen seyirciler 11.00-19.00 arasında ağzına tek lokma koymadı. (Yemekte soğuk tavuk dürüm ve su vardı.) Program geç başladığı için geç (yani gece 1e doğru) bitti, servislere dağıldık. Servisten inerken 2. öğün verildi: birer sandviç ile dondurma, evde yemek için. Yemekleri yapımcı, servisleri ajans sağlıyordu.

Sonuç:
- Toplamda 13,5 saat çalıştık. 1 dürüm yedik, 1 şişe su içtik.
- Bu tür ajans işi üniversite mezunu bir insanın part time da olsa zevk alamayacağı, kendini değersiz hissedeceği bir iş. Vasıfsız insan için uygun.
- TV işinin belli bir saatinin olmadığını acımasız olduğunu hep duyar okurdum, gerçekmiş. Zaman açlık vs tanımıyor. İşini sevsen bunları görmezden gelebilirsin belki, ama sevmeyince yapmıncının insanları nasıl sömürdüğünü daha iyi görebiliyorsun ya, dokunuyor.
- İnsanlar bir şeyler izlesin diye ne çok saat/para/emek harcanıyor. Ve sonuç onlarca aptallaştırıcı program... Reytingler yeni programlara, yeni programlar yeni reytinglere dönüşüyor. İnsanın zekası, hayalleri, emeği yarattığımız sanal dünyada kaybolup gidiyor.

 
black mirror dizisinden bir sahne
konuyla ilgili olduğundan eklemek istedim