15 Temmuz 2026

Kitap: Yanlış (Andonis Samarakis)

Aiorabooks


Bu kitabı Kalamata'da bir kitapçıda, modern Yunan edebiyatından bazı eserlerin İngilizce çevirilerinin olduğu bir rafta buldum. Nikos Kazancakis ve Kavafis dışında pek seçenek yoktu ne yazık ki. Konusu da ilgimi çekince hemen aldım. 

Duyduğum kadarıyla Yunanistan pek çok yönden olduğu gibi yakın siyasi tarih yönünden de Türkiye ile benzeşiyor. En azından onlar da darbe yönünden zengin bir geçmişe sahipler. Yazar Andonis Samarakis 1919'da Atina'da doğmuş, 2003'te ölmüş. Yunanistan'da olan -şu listede görebileceğiniz-  darbelerin ve darbe girişimlerinin çoğuna şahit olmuş yani. Kitaptaki kısa biyografisine göre, İkinci Dünya Savaşı'nda da Naziler tarafından yakalanmış ve ölüm cezasından kılpayı kurtulmuş. Soğuk bir "Rejim" hakkında yazmak için pek çok sebebi var kısacası. 

Bu romanda da adı geçmeyen bir ülkede bir Rejim var ve bu Rejim diyor ki: "Rejim'i aktif olarak desteklemiyorsan, bu, kendi halinde bir vatandaş olduğunu değil, Rejim'e karşı olduğunu gösteriyor demektir." Dolayısıyla herkes potansiyel suçlu. Ve Rejim'in gizli servisinden birileri bir şüphelinin suçunu itiraf etmesi için kusursuz bir Plan yapıyor. Konuyu bilmesi gereken her gizli servis çalışanı bu Plan'a hayran kalıyor. Daha önce hiç duymadıkları bir yöntemle suçlunun suçunu itiraf etmesini sağlayacaklar, görev aşkıyla yanarken, bir yandan da heyecanlılar. 

Fakat tabi ki her kusursuz planda olduğu gibi bunda da -kitabın İngilizce ismine adını veren bir "flaw"-, beklenmedik bir "kusur" çıkıyor karşılarına. Bunu ancak kitabın sonunda öğreniyoruz, o yüzden ne olduğunu söylemeyeceğim. 

Ama şunu söyleyebilirim: 

Kitapyurdu
Kitap tam olarak bir dedektiflik romanı değil, daha çok kitaptaki üç ana karakterin aklından geçenleri okura göstermek üzerine kurulu. Diyaloglar, iç konuşmaları, bir diğerinin tepkisini tahmin etmeye çalışmaları... Hatta kitabın başlarında bu "hiçbir şey olmamasına" o kadar şaşırdım ki, Godo'yu Beklerken'de olduğu kadar olmasa da, O'nun yaşattığı "e hadi ne olacaksa olsun artık" ya da "Yav ben şimdi ne okuyorum, ne anlatıyor yazar, neden bunları anlatıyor?" gibi düşüncelere dalmama sebep oldu. Ama bir noktadan sonra bu üsluba alıştım, bir olay olmasını beklemeden okumam gerektiğini anladım, zevk almaya başladım. 

"Rejim" soğuk bir tabir. "Rejimi desteklemek" veya "rejimin karşıtı olmak" deyince ise işin içine insan faktörü giriyor. Çünkü bir insan sadece "rejim destekçisi veya karşıtı" olarak tanımlanamaz, daha başka bir sürü özelliği vardır: Sıcakkanlı, içe kapanık, dışa dönük, futbolu seven, bulmaca çözmeyi seven, çok güzel türkü söyleyen, çok güzel ilahi söyleyen, ya da Coca Cola'nın iftar reklamlarında bile gözleri dolan biri olabilir. "Rejim" konusunda aynı fikirde olmadığın biriyle bir tam gün geçirmek zorunda olmak demek, bu diğer insan özelliklerine maruz kalmak demektir illaki. İşte kitap bunun üzerine diyebilirim. Kör göze parmak olmayan bir üslupla, kah komik, kah nötr, sıradan hayatların absürtlüğünü çok güzel gösteren bir roman. 

Kitapyurdu



Yazarın diğer kitaplarını da okumak isterim. 

Ve kitabın sonlarına doğru uzun bir Çehov alıntısı var. Hiç Çehov okumadığımı fark ettim, okumak istedim. 

Kitap Türkçe'de önce İletişim Yayınları, sonra da Kanyon Yayınevi tarafından "Yanlış" adıyla yayınlanmış. İkisinde de çevirmen: Ari Çokona. 






09 Temmuz 2026

Kitap: Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa (Noor Naga)

Goodreads'ten

Selam selam*, 

Kitabı ne yazık ki sesli kitap olarak dinlediğim için buraya aktarabileceğim bir alıntı yok bu sefer. Kitabı seveceğim en başından belliydi, neden bırakıp basılı kitabına geçmedim bilmiyorum, bekleyemedim sanırım. 

Yazar Noor Naga ABD doğumlu, yedi yaşında Dubai'ye, on sekiz yaşında Kanada'ya taşınmış. Şimdi ise Mısır'da yaşıyor. Arapça biliyor ancak bu kitabı İngilizce yazmış. Ben İngilizcesini dinledim, Türkçe'ye Livera Yayınevi tarafından çevrilmiş. Çevirinin iyi olduğuna dair yorumlar okudum.


Kitap Mısırlı ama ABD'de doğup büyümüş orta-üst sınıf bir aileden gelen genç bir kadının Kahire'ye yerleşmesiyle başlıyor. Tabi ki kültür şoku yaşıyor, Arapçası iyi değil, öğrenmeye çalışıyor, dalga geçiliyor. Ne tam olarak Mısırlı olabiliyor, ne de Amerikalı. Arkadaşlar ediniyor, normalde itiraz edeceği ayrımcılıklara edemiyor. Batı dünyasıyla alışması gereken dünya farklı toplumsal kurallara sahip. Kimisi her fırsatta Batıyı suçlarken, kimisi de her fırsatta Batı gibi olamamanın utancını yaşıyor. Birey olmak imkansız. 

Kurgusuyla ilgili ağzımdan bir şey kaçırmamak için konusunu daha fazla didiklemeyeceğim. Hissettirdikleriyle devam edeyim: 

Çok tanıdık bir konuydu. Batılı huzurunu tatmamış her ülkede az buçuk olduğunu tahmin ettiğim bir özenme senaryosu: Toplumun bir kısmı Batıyı, özellikle de Amerika'yı çektikleri acının tek sorumlusu olarak görürken, diğer bir kısmı da bir Batılı gibi yaşamak için elinden gelen her şeyi yapar. Bu arada elinden gelse birinci grup da Batı imkanlarından yararlanmak ister, özenir, ama o hayatı kopyalayacak maddi ya da manevi imkanı yoktur. O yüzden dine, milliyetçiliğe, solculuğa, ya da başka ideallere sığınır kendini onurlu hissedebilmek için. Gördükleri Batı, Batı'nın onların görmesini istediği Batı'dır. İki taraf da Batı'yı aslında tam olarak bilmiyordur, her şeyiyle özenilecek, ya da her şeyiyle kötülenecek tek bir Batı olmadığını düşünmek istemezler, buna vakitleri de yoktur zaten, başka şeylerle mücadele ediyorlardır.

Kitapta tek bir iyi/kötü karakter yok. Her karakterin iyi ve kötü yanları var. Yazar sürekli diyalogların, tavırların etik değerlendirmesini yapmak zorunda bırakıyor bizi. Taraf tutmaya zorluyor ama hangi tarafı tutacağınızı şaşırıyorsunuz, ki bu bir romanda en sevdiğim etkilerden biri. Zor ve rahatsız edici bir kitap. Zorluğu tetikleyici sahnelerin çok görsel anlatılmasından değil, böyle sahneler var ama Kemalettin Tuğcu usulü ağlatmak üzere yazılmamış. Üstelik ben çok kolay ağlayan biriyim, ona rağmen bu kitapta hiç ağlamadım. Zorluğu daha çok bu sahneleri okurken aklımızdan geçenleri, daha doğrusu, günümüz Batı kültürünün aklından geçenleri tahmin edip, bu düşünceleri metne yedirmesinden, onlara da dışarıdan bir gözle bakmaya zorlamasından, o ezberlediğimiz doğru ve yanlışları tekrar süzgeçten geçirmek zorunda bırakmasından kaynaklanıyor. 

Livera'dan

Özellikle son bölüm bir sürü soru sormama sebep oldu: 

- Ana karakterin eleştirilere cevabını neden bir türlü duyamadık? "Kitabını yayınlamak isteyen bir yayınevi buldun işte, daha ne istiyorsun?" mu dedi Batı dünyası?

- Batı'nın Doğu'yu asla anlayamayacak olması mı anlatılıyor burada? 

- Başkarakter neden gitti Kahire'ye? Evinde hissetmek umuduyla mı? İngiltere'de bulduğunu sandığı evindelik hissinin yanılsama olduğunu, aslında oraya o kadar da ait olmadığını ve asla olamayacağını mı fark etti? Ailesinin beyazlaşmış Arap olmasına bir tepki miydi gidişi? 

- Kitabın ismi nereden geliyor? İngilizce konuşmayan bir Mısırlı, bir Türk, bir İranlı, bir Perulu, Özbek vs... ancak İngilizce konuşanlar tarafından anlatılabilir, kendi sesini duyuramaz, kendini savunamaz, dünya O'nu umursamaz, eşiti olarak görmez mi demek oluyor bu başlık? İki dili de bilen biri de o İngilizce bilmeyen kişiyi tam olarak anlatamaz, çünkü zaten sınıf farkı girmiştir aralarına, zaten başka bir dünyaya ait olmuştur...

Tüm bunlar dil emperyalizmine yapay zekanın etkisinin nasıl olacağını düşündürdü bana. Çeviri gittikçe daha ulaşılabilir hale gelirken, anadili İngilizce olan, ya da diğer Batı ülkelerinde doğup büyüyenler, bilmedikleri dillerdeki medya ürünlerine daha çok maruz kalacak mı? Bu sayede farklı kültürler hakkındaki cahilliğimizi biraz da olsa giderebilecek miyiz? İngilizce konuşulmayan kültürler de anlaşılabilecek mi yavaş yavaş? 

Yoksa tam tersi mi olacak? İngilizce konuşmayanlar İngilizce konuşulan medya ürünlerine daha kolay ulaşabilir hale gelecek ve İngilizce'nin yarattığı kültürün hakimiyeti daha mı çok güçlenecek? İçimdeki karamsar bu olacak diyor. Göreceğiz bakalım.

Kısacası kitapta kültür farklılıkları, dil ve kültür emperyalizmi, 2011 Arap Baharı ve eylemcilerin sonrasında yaşadıkları hayal kırıklığı, sınıf farkı, Batı'nın yukarıdan bakışı, anlamaya çalışırken yargılaması, bir yere, bir topluma ait olma ihtiyacıyla birey olma ihtiyacı arasında gidip gelme hali, kadınlık konuları zamanla başka bir şeye dönüşen romantik bir ilişki etrafında işleniyor. Sosyoloji sevenlerin sevme ihtimalinin yüksek olduğu, günümüzü anlatan, çok iyi bir eser.

Yazarın güzel bir röportajına denk geldim, buraya ekliyorum:


Selamlar, 
Kanatlı Kedi


*Deniz Göktaş'ın Youtube'da yayınlanan ilk stand up gösterisinin adı. Ses Tiyatrosu'nda, 2023'te çekildi. 

 




03 Temmuz 2026

Kitap: In My Mother's Footsteps-A Palestinian Refugee Returns Home


Mona Hajjar Halaby'nin, 2021'de basılan bu kitabını yeni okudum sayılır. Bir önceki yazımda belirttiğim gibi, yazarın üslubuna alışamadım ama bu büyük ihtimalle tamamen kişisel tercih, takılmıyorum. Kitabın içeriği değerliydi, iyi ki okumuşum, çok şey öğrendim. 

Kitaptan aldığım kronolojik notlarla başlayalım: 

1897: Avusturya Macaristanlı Yahudi bir gazeteci olan Theodor Herzl siyonizmin siyasi biçimini kurdu: Bir Yahudi ülkesi kurma ideali. Avrupa'daki Yahudi karşıtı ve dışlayıcı milliyetçi hareketlere karşı bir fikirdi. - sf.21

1909: Siyonizm ve sosyalizm etkisiyle Filistin'de kibbutz (İbranice "topluluk" veya "birlikte") denen tarım komünleri kuruldu. - sf.229

1916:  Sykes Picot Anlaşması - Osmanlı'nın Arap topraklarının İngiltere ve Fransa arasında gizlice paylaşımı - sf.21

2 Kasım 1917: Balfur Deklarasyonu - İngiliz dış işleri sekreteri Arthur Balfour, İngiliz hükümetinin Yahudilerin Filistin'de bir devlet kurmasını desteklediğini duyurdu. - sf.22

1.Dünya Savaşı (1914-1918): Kahire'deki İngiliz siyasi temsilciler, Osmanlı Devleti'ne karşı bir Arap direnişi örgütledi (Lawrence of Arabia). Araplara savaşta İngiltere'ye destek vermeleri karşılığında Osmanlı'dan bağımsızlık vaad etti. - sf.22 (Necip Mahfuz'un Kahire Üçlemesi serisinin birincisi olan Saray Gezisi'nde o günlerin Kahiresi anlatılıyor.)

1922-1948: Filistin'de İngiliz Mandası yılları

Temmuz 1946: Kudüs'te İngiliz mandasının askerlerinin kaldığı King David Oteli'nin güney kanadı Irgun adlı siyonist organizasyon tarafından patlatıldı, yüze yakın kişi öldü. - sf.178

Kasım 1947: Birleşmiş Milletler Filistin'i Arap ve Yahudi olmak üzere iki devlete ayırmayı teklif etti. Filistinliler kabul etmedi. - sf.178

15 Mayıs 1948: İngiltere Filistin'den çekildi. İsrail "İngilizlerden bağımsızlık günü" olarak kutlarken, Filistinli Araplar Nakba "felaket" günü olarak anıyor. "O yıl nüfusun yarısı evinden oldu ve günümüzde hala geri dönemediler... Bu çok eski bir öfkeye ya da dine dayanan bir çatışma değil, toprak ve o toprak üzerinde kimin yaşayacağına dair modern bir mücadele" diyor yazar.  - s.22

1950: İsrail'de "Absentees' Property Law" uygulamaya kondu. "Bu, İsrail'in savaş nedeniyle ülkeden sürülen veya kaçan Filistinlilere ait toprakları ele geçirmek için kullandığı başlıca yasal araçtı." (Bu sayfalarda yazarın annesinin mahallesinin nasıl yavaş yavaş insansız evlerle dolduğunu ve evlerini nasıl kaybettiğini de açıklıyor.) s.24

Yazarın hikayesi:

Filistinli bir Hıristiyan olan, 1920lerde doğan annesi Zakia mülteci olarak 1948'de Mısır'a gittikten sonra evlenmiş, yazar doğmuş. 1960larda ise Mısır'dan kaçmak zorunda kalmışlar, İsviçre'ye gitmişler.  Yazar artık ABD'de yaşıyor, okullarda çocuklara çatışma çözümü konulu eğitimler veriyor, bu konuda başka kitapları da var. Filistin'e de bu uzmanlığı sebebiyle davet ediliyor. Tabi ABD'de çocuklara çatışma çözümünü öğretmekle, Filistin'de öğretmek arasında fark var. 2007 yılında gidip, bir sene orada kalıyor, ABD pasaportu sayesinde sınır kontrollerinden kolayca geçebiliyor, Kudüs'te turist gibi gezerken, annesinin çocukluk evini, ve O'ndan dinlediği diğer binaları buluyor tek tek. En sonunda annesi de geliyor ve birlikte ziyaret ediyorlar aynı yerleri. 

İnternette yolculuk:

Yazar gezerken sokakları öyle bir betimliyor ki, bende Google Haritalar'da aynı sokakları bulma ihtiyacı doğuruyor. İsrail ve Filistin deyince gözümün önüne hep savaş alanı, yıkık dökük binalar, ve duman geldiği için, ve bu cahilliğime şaşırarak, adı geçen sokak isimlerinin, mekanların hep altını çizdim, bu yazıyı yazarken bakıyorum. Kudüs'te Old City, Damascus Gate, Dome of the Rock (Kubbetü's-Sahre), Mescid-i Aksa Camisi, Ermeni St. James Katedrali, Ramban Sinagogu, Musrara mahallesi, karlı yollar, sebze meyve satıcıları, taş binalar, hepsinde hem tarih hem hayat var. Toprak rengi binalar, arada ağaçlar, çiçekli saksılar, ufak dükkanlar, büyük dükkanlar, trafik sesi, daha uzaklarda siteler, parklar... Sıradan bir şehir işte. Gerçekte de sıradan bir şehir olsaydı, eminim çoğu insan bir İtalyan ya da Yunan şehriymişçesine sırf tarihi güzellikleri için olsun ziyaret etmek isterdi. Ben isterdim. 

"Google'dan bak, Gazze'den Kudüs'e nasıl gidiliyor?" diye not almışım. Baktım. Google Haritalar Gazze'nin kendi içinde bir noktadan bir noktaya rotayı, restoran, alışveriş merkezi yorumlarını filan gösteriyor, ama Gazze'ye giriş çıkış söz konusu olunca şu hatayı veriyor: 




"Sorry, we could not calculate walking directions from "Jerusalem, Israel" to "Gaza Strip" 

Kudüs değil, başka her hangi bir yeri seçtim, mesela Türkiye, o da olmadı. Ne toplu taşıma, ne otomobil, ne bisiklet, ne yaya... Hiçbir seçeneği göstermiyor. Savaş alanı diye mi acaba diye düşünüp Kiev-Moskova arasını denedim, bir sıkıntı çıkmadı, toplu taşımada aynı hatayı veriyor ama arabayla 13 saatte, yürüyerek 196 saatte gidilebildiğini gösteriyor hemen. 

Kısacası Google Haritalar'da da sınırlarının dışına bağlanamıyor Gazze. Gemini'a sordum, şu yanıtı verdi: 



Bu bilgi ne kadar güvenilir, tabi ki bilemiyorum, daha derin bir araştırma yapmak lazım. Google'ın AI Mode'u farklı bir şeyler daha söyledi. 

Kitap 7 Ekim 2023 ten önce basıldığı için o zamandan bugüne bölgedeki hayat hakkında bilgi veremiyor. Ama yazar Instagram hesabında hala aktif. 7 Ekim öncesi hayatı, bölgenin tarihini, orta-üst sınıf bir mültecinin hayatını anlamak için iyi bir kaynak. 

****

Türkiye gündemi hakkında pek fikrim yok, yazmayacağım demiştim ama Deniz Göktaş'ı yıllardır severek takip ettiğim için bu konuda bilgiliyim. Bugün tutuklandı. Tutuklamaya gerekçe gösterilen gösterisi Ölü Deniz'i buraya ekliyorum. Transkriptini yeni bir post olarak yayınlayacaktım ama vazgeçtim, sonuçta stand-up deyince görsellik, seyircinin tepkisi vs de önemli. Ama çok güzel bir metin. Açıp okunabilir. Kimsenin milli ve dini duygusunu incittiğine inanmıyorum. Olsa olsa benim gibi sosyal anksiyetelileri incitmiş olabilir, "bu adam bizdendi, nasıl bu kadar iyi göz teması kurdu, nasıl vücut dilini iyi kullanmayı başarabildi" gibi sebeplerden (daha önceki gösterilerinde anksiyetelerinden bahsediyordu da). Kısacası nalet gelsin.