alkol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alkol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2017

Bütün kötülükler alkolün anasıdır.

Canım sıkkın olduğunda bi kağıda "free hugs" yazıp bi tren istasyonuna gitsem diyorum. İlla bi sivil toplum kurumunun örgütlemesini mi bekleyelim? Güzel bi yöntem öğrettiler bize, tamam ama niye hala onların harekete geçirmesini bekliyoruz ki? Kendimizi yalnız hissettiğimizde birilerine sarılmak istemez miyiz? Zaten her önüne gelen gelip sarılmayacaktır. Bikaç saat içinde olsa olsa bikaç kişi durup bi düşünür, neymiş bu diye. Düşünenlerin de hepsi harekete geçmez zaten.

Utrecht istasyonunda "2 minute eye contact" yazısını tutan bi kadınla karşılaşmıştık. Hollandacası yazıyordu, altında da açıklamalar vardı. Anlamaya çalışırken bizi gördü kadın, hemen kağıdın arkasını çevirdi, hop İngilizcesi.. Koşturup giden dünyada hadi gelin iki dakka birbirimizin gözünün içine bakalım, diyordu kısacası. Geçip gidecektik normalde ama serseriliğimin üstümde olduğu nadir günlerden birindeymişim ki, ya durun, dedim, ben bi bakayım. Dört kişiydik, hepimiz yazıyı gördük, sadece birimiz "hadi" dedi. Free hugs'a da o oranda karşılık gelir gibime geliyor yani.

Düşünsene, evdesin, iştesin, bi şeyler olmuş, için sıkılıyor. Belki insanlara inancın kalmamış, belki sevgiye ihtiyacın var, belki yalnızlığın dibine vurmuşsun.... Kendini alkole, sıcak çikolataya, feel good movie'ye boğmak yerine bu da bi seçenek. Ya da sosyal deneyini yaptıktan sonra yine gider içersin. Hem belki sarılanlardan biriyle oturur içersin. Telefon uygulamalarından insan aramak yerine, neden olmasın?

Hem bi heyecan işte. Bunlar güzel şeyler. Tek başına oturup rakı içmek, yabancı bi ülkede kendi ülkenin müziğini duyup takip etmek gibi güzel şeyler.

İspanya'da mıydı? Nerde başıma gelmişti bu? Çok turistik olmayan bi mahallede önümüze çıkan bi üniversite binasına girmiştik. Bedava tuvalet ve öğrenci ortamı için. Üniversite öğrencilerini izlemeyi seviyorum. Kantinleri, kütüphaneleri, kulüp odalarıyla, üniversite binalarının üzerimde tuhaf bi etkisi var. Kıskanıyorum sanırım biraz. Bi daha o günlere dönemeyeceğimi biliyorum. Tabii ki tekrar üniversiteye yazılabilirim ama o ruh haline giremem. Çünkü asıl özendiğim şey o ruh hali, özgürlük, gelecek benim ellerimde düşüncesi. Derslerden fırsat buldukça kulüplerde koşturmak... Mecburen içlerine dalınan arkadaş grupları, önüne gelene aşık olmak, yalnızlık, arkadaşlık ve şimdi aklıma gelmeyen bi sürü eylem ve kelimelere dökemediğim bi sürü his... Yoksa tabi ki yeni şeyler öğrenmek, derslere girip çıkmak için değil üniversiteyi özleyişim.

Şehrin ve zamanın birinde (gerçekten hatırlamıyorum) yine böyle bi üniversite binasında takılıyoruz. Hala öğrenci kılıklı olduğumuz için kimse durup bakmıyor. Girişte kimlik sormak filan da yok zaten, teröristi az ülkelerden demek ki... Kütüphanedeyiz. Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Elif Şafak kitapları arıyoruz. Yurtdışında genellikle son ikisi bulunuyor. Bazen Orhan Kemal, Nazım Hikmet ve başka sürpriz isimler de karşımıza çıkıyor. Zamanla sıkılıyoruz kitapların kapaklarını incelemekten, içlerinden bi şey anlamıyoruz çünkü. O sırada açık camlardan bi ses geliyor. Ezan desem değil ama öyle doğuyu andıran bi şeyler... Sokağa koşuyoruz hemen. Müziği bulacağız. Derken Türkçe bi şeyler duyuyoruz. Bi grup çingene, teypten bi şeyler çalıp içiyorlar. Kalkıp göbek atıp bağaıra bağıra şarkılara eşlik ediyorlar. Gidip o civardaki bi kafeye oturuyoruz. Bi taraftan müziklerinden otlanıyoruz, ve eğlencelerinden. İşte bunu seviyorum. Fakat bunun bi ileri aşaması da var. Gidip o amcalarla birlikte dans etmek. Gidip sarılmak, ne bileyim beni coşturdukları için onlara teşekkür etmek. Gel gör ki cinsiyet farkı kafamda bi engel, muhabbetlerinin içine etmekten, tuhaf bi hale dönüştürmekten çekiniyorum. Ayrıca çingenelik yok ki içimde, gidip öyle dans edebilir miyim sokak ortasında? Turistik, kalabalık bi yer olsa, benim gibi müziğe ortasından dalan bi sürü insan olsa neyse... Burda da kendi ortamım olursa, kafam yeterince güzel olursa belki.... Ama hiç öyle bi ortam yok.

İnsan kendisinden çok şey beklememeli. Feel good movielerdeki o coşku dolu sahneleri gerçek hayatta yaşayan yoktur demeyeyim ama herkes her zaman yapamaz diyeyim. Free hugs benim içim rahat yapabileceğim en büyük çılgınlık, sosyal deney, tanımadıklarımla samimi olma aracı olabilir. Şimdilik.

Bi konuyu daha açıklığa kavuşturduysam susup çarpıya basıp gideyim. Halbuki yazasım var. Hindi Zahra çalıyor. Rakı içiyorum. Mezesiz. Mezesiz rakı içmeyi geniş rakı masalarından daha çok seviyorum sanırım. Alkolün yanında bi şeyler yemeyi sevmiyorum. Ya da yiyeceklerin yanında alkol almayı sevmiyorum diyeyim. Şarap-peynir, bira-çerez, rakı-balık... Hiçbirine sempatim yok. Ha nolur? Rakı masası bahanesiyle bi araya gelirsin, bak o olur. Ama o masadakiler zaten kanka olmalı, öyle iş arkadaşlarınla rakıya gitmek falan... Olur gerçi ya, niye olmasın, o da olur. Ama herkes içecek. Bütün geceyi "aman da sarhoş olup saçmalamayayım" korkusuyla geçireceksen ne anladım ben o işten! Kafamız olmayacaksa niye içiyoruz? Lütfen. Bu samimiyetsizliktir, başkasının ağzından laf almaya çalışmaktır, ikiyüzlülüktür. İçmeyeceksen, ayıp olmasın diye geldiysen, erken kalk, herkes güzelleşmeden çık git. Tabi bu sözler yakın dostlar için geçerli değil. Çünkü bazı insanlar içemiyor. Boğazından geçmiyor. Anlıyorum. O insanları dışlamak değil niyetim. Ama içki masasında kuracağımız samimiyete güvenip de muhabbetin devamını getiremem. Bunun çayı var, kahvesi var, başka mekanlarda takılırız yani.

Ne zamandır içkiden bahsetmiyordum ya... Özlemişim.

Misal, Türkiye'deysem ve arkadaşlarla buluşacaksam, dışarda rakı içmek yerine canlı da olsa cansız da olsa güzel müzikli bi yerde buluşmayı tercih ederim. Dışarda içilen rakıda sürekli bi kazıklanma korkusu olur. Alkol pahalı gözünü sevdiğimin memleketinde. Bi de üstüne yemeklerde, mezelerde ya da hizmette azıcık kusur olsa, büyür, büyür, insanın içine oturur. İnsanın kafası kazık kelimesiyle o kadar meşgul olur ki çakırkeyif olamaz.

Halbuki mesela önceden bilinen güzel müzikli bi mekana gidilse, ne içilirse içilsin, tuvalet ne kadar leş gibi olursa olsun, müziklere eşlik ederken, saçma sapan danslar edilirken zaman geçip gider... Çok dertli bi şarkıdan sonra Ankara'nın Bağları'na bağlanmasına karşı değilim anlıyor musunuz? Hatta çok seviyorum bunu. Ama müzik güzel olacak. Misal, tek gitar çalınıyorsa da, gitarın yanında keman, kemençe, klarnet, akordeon... ne bileyim başka bi şeyler varsa da hepsinin hakkı verilecek. Şarkıların her sözü anlaşılacak.

Ne bileyim, böyle işte. Çekingen, içe kapanık, sosyal anksiyeteli, introverted... ne derseniz deyin, normalde kolay kaynaşamayan insanların da böyle açılma anları, mekanları oluyor. Aslında iyi insanlar yani. Çok üstlerine gitmeyin. Rahat bırakın. Birlikte eğlenmek istiyorsanız, onlara alkol, müzik ve karizma takıntısından uzak bi samimiyet verin.

Oldu o zaman,
Sevgiler,
Kanatlı Kedi

31 Mayıs 2013

MAKEDONYA-TÜRKİYE BENZERLİĞİ HAKKINDA

nisan ayında makedonya'ya gitmiştim. birkaç şey gözlemlemiştim ama makedonlarla istediğim kadar konusamamıştım bu konuları. o yüzden fikirlerimden emin olmadan yazmak istemedim.

couchsurfing'ten birileriyle daha konuştum ve anlatma zamanı geldi.

1. makedonya'da üniversitelerin kantininde, hemen hemen her restoranda, bot turlarında alkol satılıyor. sokakta içiliyor. (nüfusun önemli bir oranı müslüman).tabi hemen özendim, gittim üniversitenin bahçesinde bi bira içtim. ama aklımda şu soru kaldı: "alkolün serbest olması gerçekten hiç sorun çıkarmıyor mu? eleştirenler, karşı çıkanlar olmuyor mu.? hadi daha safça sorayım, içip içip dağıtmıyor mu bu gençler, kafası kıyak gezmiyor mu?"

aldığım cevap hep şu oldu: "burası laik bi ülke. neden sorun olsun ki? herkes inancında özgür ve herkes birbirine saygılı." daha fazla açıklama gereği bile duymadılar. bense bu absürd sorumu açıklamaya çalıştım, "türkiye de resmi olarak laik bi ülke ama uygulamada pek öyle değil" deyip alkol yasaklarını anlattım. kötü reklamını yapmış oluyorum güzel ülkemizin, değil mi? aa tüh bak çok ayıp oldu...

2. özellikle başkent üsküp'te geçmişten sıyrılma savaşı var,mimari ve ticari açıdan. komünist zamanlardan kalan tüm binalar kullanılmaz halde, eski, yıpranmış. hem mimari özellikleri -alışkın olmadığım için belki- korkutucu (köşeli, devasa binalar, huzursuz eden küçük küçük penceereler), hem de bakımsız oldukları için adeta "sevilmesin" ve zamanla yıkılsın diye bir kenara itilmiş gibiler. biz bu senaryoya alışkın olduğumuz için (yap-işlet-beklet-eskit-nefret ettir-yık), hemen aklıma böyle paranoyalar geliyor.

bir de yenileşme var. her yer hiç tanımadığım büyük insanların heykelleriyle dolu. sanatçılar, savaşçılar, siyasetçiler... bir de yeni binalar var. komünizmin karanlık görüntüsünden kaçanlar için bembeyaz eski yunan mimarisini hatırlatan binalar... fazla gösterişli, fazla masraflı binalar.

"halk bu değişim hakkında ne düşünüyor?" diye sordum.
birçoğu tüm bu masrafların gereksiz olduğunu düşünüyor anlaşılan. şehrin en büyük "büyük iskender" heykelinin 11 milyon euroya mal olduğunu söylüyor biri! 1 euro'nun 60 dinar olduğunu ve 30 dinara bir 50lik bira alabildiğimizi düşünürsek , o paranın halk için ne kadar kıymetli olduğuu anlayabiliriz.

benim bile kolayca gözlemleyebildiğim kadarıyla, yolları kötü, elektronik sistem kullanımı pek yaygın değil. örneğin kiril üniversitesi'nin kütüphanesinde hala kart sistemi var. her kitabın ismi, küçük çekmeceli dolaplarda kartta yazılı. sağlık sistemini görmedim ama epey şikayetçiler.

bu durumda milyonlarca euroyu heykellere, devasa sanat merkezlerine harcarsan, halk kızar. çünkü belli ki her şey turistik amaçlı.

3. "gençler komünist geçmişiniz hakkında ne düşünüyor, tito'yu nasıl anıyorlar?" diye sordum. pek haberleri olmadığını söylediler. 90larda doğanlar, o zamanlar hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorlarmış. sadece yaşlıların anlattığı fazla kutsallaştırılmış öyküler gibi geliyormuş onlara. tito bir kahramanmış yaşlıların gözünde, gençler içinse ne çok iyi ne kötü biri. siyaseti umursamayan milenyum gençliği.

2. maddeyle birleştiriyorum burdan çıkardığım sonucu. kapitalizm yeni yeni yerleşmeye başlıyor makedonya'ya. 30 yaş üstü insanlar buna uyum sağlamaya çabalıyor, garipsese de hoşlanmaya çalışıyor. ama gençler kapitalizmi benimsemiş. rengarenk, satın alınabilir dünya onlar için çok eğlenceli. henüz starbucks yok (gördüğüm kadarıyla) ama mc donalds lar yayılmaya başlamış. 30 yaş üstü insanlara baktığınızda 20 yıl önceki türkiye'ye bakıyormuşsunuz gibi, arabalar, kıyafetler... ama gençlerde moda kavramı zevkle hayata geçiriliyor.

türkiye'ye çok benzettim makedonya'nın kapitalizmle olan ilişkisini. 80 sonrası türk gençlerinin özellikle yakın tarih hakkında hiçbi şey bilmemesi, politik anlamda özgüvensiz olması, hiçbir siyasetçiye güvenmemesi, idealist olmaması, tüketici olmayı benimseyivermesi... makedonya zamanlama açısından bizim bir adım gerimizde sadece.

tarihin seyri, her ülkenin eninde sonunda kapitalist olacağını gösteriyor galiba. herkes reklam kampanyaları duymaktan sıkılınca farklı bir şeyler olacak ama öncesinde her ülke bunun tadına bakacak. kaçacak bi deliğimiz yok. kapitalizmle yaşamaya alışmalıyız.

tabi bu karamsarlıkta yalnız değilim ve gençliğin içine düştüğü bu karamsarlık da tüm bu tarihi süreçlerin sonucu. sonraki nesiller görecek, merak ediyorum, neler olacak.