film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2020

Mayıs'ın Son Haftası

Selam dünyalı, nasılsın?

Ben de iyi işte. Hayat normale dönecek diye bağrınıyor dünya, ben de uyum sağlamaya çalışıyorum. Bu hafta sonu bi maske daha dikeceğim, yedekte bulunsun diye. Tuhafiyeden siparişlerim geldi, ufak tefek bi kutuda bir sürü şey. Adı üstünde tuhaf-iye. Lastikler, makine için siyah diye aldığım, bordo çıkan dikiş ipi, ufak fermuar, cırt cırt... Tuhafiyeden alınan şeylerin böyle az hacim kapladığını unutmuşum. Paketi açmak eğlenceliydi. Ama artık maske dikmeyi ertelemek için hiç bahanem kalmadı. İşleyen demir ışıldar diye gaza getirmeye çalışıyorum kendimi. 

Tatilin son günleriymiş gibi geliyor bu günler. Asosyal olma özgürlüğümün son günleri. Artık oraya buraya davet edilip gitmek istemeyince "tuhaf" etiketini kabullenme zamanı. Ki yalan değil, davetler gelmeye başladı bile. U.ın iş arkadaşları mangal yapmaya çağırmış mesela. Hadi bahçede mesafeyi korudun diyelim (ki alkol etkisiyle çok mümkün olacağını da sanmıyorum ama), tuvalet işi n'olacak? diye düşünmeden edemiyorum. Gerçi son iki haftadır işe gidiyorum, ortak tuvalet kullanmak biraz daha normalleşti kafamda. Yine de zorunlu olmak başka, keyif için olması başka... İkinci dalga ihtimalini düşünmemeye çalışıyorum, düşünürsem yine sinir küpü olacağım çünkü. İnsanların umursamamaya başladığını çok net görüyorum çünkü. Nasıl normale döneceğiz, insanlar uzun süreli mesafeli duracaktır artık gibi teoriler geliştirmiştik başlarda, görünen o ki, hiç de öyle olmayacak. Çünkü ben en pimpiriklilerden biri olmama rağmen toplum baskısı yüzünden ben de rahat davranmaya başlıyorum artık. Küçük bi yüzde aşırı dikkatli olmaya devam edecek kanımca, gerisi çabucak normale dönecek.

Film: Juliet, Naked diye bir film izledim Netflix'te. Ethan Hawke olduğu için ve aksiyon filmi olmadığı için hiç sorgulamadan izlemeye başladım. Pişman değilim, çok güzeldi. Anlamlı, eğlenceli, tadı damağımda kalan bir filmdi. Before Sunrise/Sunset/Midnight serisi gibi anlamlı ama daha az ve kolay anlaşılır diyaloglu olan cinsten. 

Stand-up: Hannah Gadsby'nin ikinci Netflix gösterisi olan Douglas'ı az önce izledim. Ah seviyorum böyle standupları. Anlatmak zor geliyor. Neden sevdiğimi anlatmak için oturup her cümlesini inceleyip uzun bi makale yazmak gerekir gibi geliyor. Sadece bi göz atın bence. Ama tabi önce ilk gösterisi olan Nannette'i izlemenizi öneririm. Nannette bi nevi komediye veda gibi bi şeydi ama öte yandan öyle olmayacağı da belliydi. O yüzden Douglas'ın çıkacağını duyduğumda hafiften endişelenmiştim (bana n'oluyosa) bu sefer nasıl olacak, ilki kadar güzel olacak mı, diye... İlk işinde -ki bu Gadsby'nin ilk işi değil tabi ki ama Netflix'le birlikte en popüler olduğu iş- çok ünlü olan, sevilen ve tabi dolayısıyla çok da nefret edilen kişiler için hep böyle bi endişem olur, tabi yaptıkları işi ben de beğendiysem... Zenginin malının züğürdün çenesini yorması gibi bu da, bu duruma uygun da bir atasözü vardır kesin ama aklıma gelmedi şimdi. Sonuç olarak korktuğum başıma gelmedi, ben yine güldüm, yine iğnelemelerinde içimin yağları eridi, dile getirilmesine çok sevindiğim cümlelerle doluydu gösteri. 

Arada bir yürüyüşe çıktım. Eve kapanmamızın başından beri kilo almamış olmam en büyük başarılarımdan biri. Bi dosya kağıdına liste yaptık u.la, yatak odasındaki tartının yakınlarında bi yere astık. Birkaç günde bir tartılıp not ediyoruz durumu. Arada not etmeyi uzun süre unuttuğum oldu, dikkat ettim ki o zamanlarda tatlıyı abartmışım, hunharca yemişim. Yani birkaç günde bir tartılıp yazmak işe yarıyor, bence kesin bilgi, insan yediğine içtiğine biraz daha dikkat ediyor, diyet kafasına girmeden üstelik. Telefon uygulamaları da var tabi ki ama onları aklına gelip açman gerekiyor, kendiliğinden uyarı gönderirse de kenara ittiriveriyorum ben, o an aklım başka bir yerde oluyor çünkü. Telefonun kafasına göre gönderdiği uyarıları göz ardı ediyorum. Gözümün önünde bi liste olması daha etkili benim için. Bi de intermittant fasting denilen şu 16 saatlik orucu tuttum. Yani akşam 8den öğlen 12ye kadar bi şey yemek yasak. Arada bir alkol ve sabahları süttozulu kahve hariçti benim için. Yine de işe yaradı tabi. Normalde gece illaki bi şeyler yiyesim geliyor. Karantina gazıyla kurala uyduk bu sefer, hatta belki de alışkanlık haline geldi... Tabi bunun için düzenli hayat gerek, dışarda yemek yemek yok, işte fiziksel olarak yorulup öğlen 12ye kadar dayanamamak yok... Göreceğiz. Şimdilik bu süreci ekstra kilosuz atlattım ya, o da bi başarı. Afferim kız bana! Arada kendime gaz vermem lazım.

Elişlerimin olduğu websitemde ürün satmayı denemeye çalışıyorum son günlerde. Simple Payments diye bi zamazingosu varmış, ödeme alma sistemi var filan. Diğer online satış sitelerine göre son derece ilkel bi görüntüsü var ama ürünler daha bi derli toplu olacak, gerçekten benim dükkanım olacak gibi geliyor. Etsy'ye bikaç şey koymuştum ama sevemedim orayı. Hem bissürü ürün arasında kayboluyor, tanıdıklar dışında kaç kişi tıkladı bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, o kadar az muhtemelen. Çok iyi bi pazarlama çalışması yapmak lazım ki bende hiç yok o yetenek. Bi de kendi çöplüğümde ötmeyi deneyeyim bakalım. Ekim'de işyerimle sözleşmem bitiyor. Yenilemeyecekler büyük ihtimalle. Çok bi şey kazanmıyordum zaten, asgari ücretin biraz üstüydü. Aynısını kendi elişlerimden kazanabilsem memnun olacağım ama işte... Neyse... Bol bol küpe yapıyorum bu aralar. Aynı modelin farklı renkleri. Siteme yükleyip koyacağım bakalım sonrası kısmet. Bi sene bekletirim bi köşede, sonra olmadı ben kullanırım. Küpe negsel bi şey.

Bu tip şeyleri paylaşmamam lazım sanki blogda. Ne zaman böyle kişisele girsem pişman olup blogu kapatasım geliyor ama bu çok da kişisel değil sanki artık. İş işte. Gerçi iş benim için son derece kişisel ama son zamanlarda azaldı sanki bu durumun böyle olması...Amaan yazdım artık. 

Bugünün Kardeş Türküler şarkısı da topluluğun Balkanlar sorumlusu Fehmiye Çelik'ten gelsin, Anako, İşler Nanay





Ekşisözlük'te molosztash yazmış, üstelik yıldızlı yerleri de açıklamış, şurada , büyük hayır işlemiş. Çünkü sözleri okuyunca göreceksiniz, Türkçe diye anladım sanıyorum ama bir sürü yerini anlamıyorum aslında. Çünkü Çingenece.

- aman bir hecalim var!
- her kime?
istanbul'un pahasını, isini pisini, selini çekenlere!

çal bana çakır gaydayı
oyna oyna, çal gaydayı
habe* yoksa, ye yorganları

gel bize keriz edelim

bugün de perhiz edelim
gel bize, keriz edelim*

levan da nanay*, koy movasta*
yetmedi, kalmadı, yetmedi

yağmur ötelere yapar
bizim mahaleyi sel basar
hıdrellezgeldi, geçer
soske be burda çoro kaldık*
eyüp'te, balat'ta, gültepe'de
so tekera*, işler nanay!

İşte böyle. Bol müzikli günleriniz olsun. Neşeniz, insanlığınız yerinde olsun, 

Sevgilerle, lilililerle, 
Kanatlı Kedi








11 Nisan 2020

Karantina Çelıncı 17-18

Selamlar efenim,

Koronayla ilgili iç karatıcı haberler ordan burdan gelip duruyor, pozitif çıkanlar, vefat edenler... Benim yakın çevremde çok kötü haber yok şimdilik, o yüzden oturup kara kara düşünmemeye çalışıyorum. O hakkımı sonraya saklıyorum, yakınlarda birini vurunca/vurursa... O zamana kadar kafayı sağlam tutmaya devam, ki o zaman da çok uzak görünmüyor zaten.

Ayh... iyimser bi şeyler söylemeye çalışırken karamsar konuştuğumu fark ettim. Hey gidinin virüsü, her bireyin çevresinde en az bir tanıdığını vuracak gibi. Bunu kabullensek rahata erer miyiz azıcık? Nası ercen saf, kimi vuracak, ne derece vuracak? Bunlar var sırada.

Ben kötü haberleri görmezden gelerek yaşamaya devam edeyim en iyisi. Meğersem benim normal yaşam biçimimin en doğrusu olduğu kanıtlanmış da, o yüzden herkes evinde oturuyormuş, kimse kimseyle görüşmüyormuş, partiler, düğünler her türlü toplumsal organizasyon tü-kaka ilan edilmiş, ben de bu yüzden evden çıkmadığım için vücuduma ya da topluma karşı bir suçluluk duymuyormuşum mesela... Ölümler hastalıklar normal seyrinde devam ediyormuş. Ne kaa da güzel. Evet sevgili insanlık... Kiminin ütopyası, kiminin distopyası işte (şeytani gülüş emojisi)

Yok ya valla, herkes bana benzemesin, aman tanrılar korusun. Benim de distopyam olur bu. Bu zamanlar geçsin de, yine aşırı sosyaller diğerlerini bastırsın ortamlarda, ben buna razıyım.

Bu sıkıcı geyik muhabbetinin dışında neler oluyor? Onu da anlatayım da, günlük yazdığımızın bi anlamı olsun.

Dün gece Ponyo'yu izledim, yıllar sonra tekrar. Çok güzel film, n'olur herkes izlesin, çoluğunuza çocuğunuza da izletin. Denizle aram pek iyi değil, karasal ortamda büyüdüm, korkarım kendisinden, ama barışasım geldi. Bi de o arkaplanlar, o küçük Japon arabaları, eve, anaokuluna girerken ayakkabı çıkarmalar, çubukla hüpletilen noddlelar... Şu zamanlarda içini açmak isteyenlere şiddetle tavsiye ederim.

Bugün de poğaça yapmaya kalkıştık, ne zamandır burnumda tütüyordu. Ama yakınlarda Türk fırını yok, bu zamanda hadi çıktık dauzaktakilere gittik diyelim, gitmeyiz de, hadi diyelim gittik... Onlarda da poğaça olacağının garantisi yok. Kendimiz yapalım öğrenelim dedik. Mayalı şeylerle aram yok normalde, yıllar önceki birkaç denemem kabarmadı, yapış yapış oldu falan bıraktımdı. Yine cıvık oldu, tarifin iki katı kadar un ekledik, kabardı, sonra baktık yine cıvık, tekrar un ekledik baya. Bi türlü yumak yapılacak hale getiremedik, biz de yaydık tepsiye, üstüne baharatlı lor peyniri yaydık, üstüne bi kat daha hamur... Hooop bi tepsi büyüklüğünde poğaçamız oldu. Yarısını yidik, yarısını buzluğa attık yememek için.

Ve yarım kalan örgüleri tamamlamaya çalışıyorum (onlarla ilgili yazıyı elişi blogumda yazıyorum, buraya linkini koyacağım bitince), wordpressle boğuşuyorum ve zaman çabuk geçiyor.

İşte bu kadar.

Hepinize selam eder, saygılarımı sunarım,
Kanatlı Kedi




07 Temmuz 2019

Kitap: Günaha Son Çağrı (Nikos Kazantzakis)




Geri dönüşüm aylardır taslaklarda bekleyen bir kitapla olsun dedim. Kazancakis'in okuduğum ikinci kitabı, Günaha Son Çağrı. Zorba'yı izlediğimden beri bu yazara ilgim var. Önce Zorba'nın İngilizcesini okudum, illaki kaçırdığım noktalar vardır ama çok sevdim. Filmi de sevmiştim zaten, her cümlede Anthony Quinn canlandı gözümde. Yazarın her dediğine katıldığımdan değil, ama Yunanistan'ı, insanlarını, Avrupa'dan farkını, entellektüel insanın halkla kaynaşamayışını anlatışına bayıldım. Bir sürü soru işareti doğurdu kafamda. Yazarla anlaşamadığımız kısımlar da oldu, özellikle cinsiyet konusunda. Ama kesin yargılara varmama izin vermiyordu kitap, varmadım ben de. Ama öyle çok çalıştırdı ki zihnimi, diper kitaplarını da okumak istedim.

Günaha Son Çağrı'ya başlarken Hıristiyanlık eleştirisi, hatta ateist bakış açısı bekliyordum. Neden? Bilmiyorum, net bi delilim de yoktu elimde ama bunu yakıştırmıştım yazara. Başlayınca hayal kırıklığına uğradım hemen tabi. İsa'nın hayatını anlatıyor gibiydi. Mucizeler, havariler filan... Peh dedim, dini propaganda... Hem yazara saygımdan, hem de dilinin bolca soru işaretini kafama boca etmesinden dolayı okumaya devam ettim. Götümle değil de gözümle okudukça anladım ki yazarın derdi propaganda değil, İsa'yı insan olarak anlamak, peygamber-kusursuz olarak değil de, endişeleriyle, korkularıyla görmek, göstermek... Ayrıca yazar, hakim Tanrı algısının çelişkilerini de kurcalamış. 

Kısacası kafasına göre bir hayat yazmış İsa'ya. Annesiyle ilişkisinden tutun da, toplumdaki yerine, sevilmeyişine, kadınlarla ilişkisine, Tanrı'dan kaçmasına, havarileriyle tanışmasına, onlarla tartışmalarına, havarilerin kendi aralarındaki koltuk kavgalarına kadar her şeyi kurgulamış. Belki Hıristiyan kaynaklarda vardır bu diyalogların benzerleri ama önemli olan yazarın bunları yorumlamış olması. Ki, yazar bunu çok yapıyor, şu sıralar okuduğum El Greco'ya Mektuplar kitabında da Buda ile takipçileri arasında geçen bir diyalog yazmış misal. Ya da çocukluğunda komşu kızıyla oynadığı oyunları Günaha Son Çağrı'da İsa'ya oynatmış mesela. Yani karakterleri kafasında konuşturup bize aktarıyor. Benim gibi saf saf inanıp, bu konuşmaların gerçekten yaşandığını düşünmeye gerek yok. 

Neyse. Kısacası kitap güzel. Yine şaşırttı ve sorudan soruya zıplattı beni Kazancakis. Arkaplanın Yunanistan olmaması biraz üzdü tabi, çünkü o topraklarla ilgili bir şeyler okumaktan ekstra zevk alıyorum, ama İsa'dan bahsediyoruz, tabi ki oralarda olmayacak. 

Tek bir nokta var ki, sinirden aynı cümleyi tekrar tekrar okumama, sonra kitabı kapatıp sakinleşince devam etmek istememe, yanlış mı anlıyorum diye U.a okuyup ona uzun uzun konuşmama sebep oldu: Kadınlar. Kitapta kadınların yeri ikide bir gözüme battı. bu yazarın kadınlarla bi derdi var ama ne, henüz anlayamadım. Erkeklere saygısından, evine, erkeğine bağlı olmaktan, çocuk doğurmaktan başka derdi yok kadın karakterlerin. Ve arada da büyük büyük cümleler geçiyor, kadınlar şunu ister, bunu ister, gibi... Neden? Ne kadarı yazarın gerçek fikri, ne kadarı karakterlerinin fikri? Ayırt edemedim. Kitap 1955'te yayınlanmış ama anlattığı tarih Milat. Dolayısıyla içeriğin eski fikirli olması normal, diyebiliriz belki. Fakat şu sıralar okuduğum El Greco'ya Mektuplar'da kendi hayatını anlatıyor ve bu sefer kendi ağzından konuşuyor. Sanki kadınlara verilen yer İsa'dakinden çok farklı değil gibi geliyor hala. 

Fakat bu adama bu sığ bakış açısını yakıştıramadığım için şüphelenmekten vazgeçemiyorum. Bu Mektuplar da bitsin, alıntılara göz atayım, sonra daha kesin bi sonuca ulaşırım, gibi. Bir de makale araştıracağım, başkaları ne düşünmüş bu konuda bakalım.

Şimdilik burada bitireyim, 
Kanatlı Kedi


Not: Kadınlarla ilgili dikkatimi çeken kısımları aşağıda italik olarak not ettim.

Not 2: Günaha Son Çağrı'nın filmi de çekilmiş 1988'de, Scorsese tarafından, henüz izlemedim.


Alıntılar


94 - Omzundaki çarmıh değildi herhalde, diye düşündü, bir çift kanattı mutlaka!

104 - İhtiyar haham biliyordu onu, İsrail'in şu tek Tanrısını. Merhametli değildi, kendine göre yasaları vardı, on emri, kendisine göreydi. Verdiği sözü tutuyordu tutmasına, ama acelesi yoktu. Zamanı kendi ölçüsüyle ölçüyordu. Kuşaklar boyunca, kelam havada askıda kalacak, yeryüzüne inmeyecekti. Sonunda geldiğinde de, o kelamın emanet edileceği kimsenin vay haline. Kutsal Kitap'ın bir ucundan öteki ucna, nice Tanrı elçisi öldürülmemiş miydi, Tanrı'nın onları kurtarmak için parmağını oynatmış olduğu vaki miydi? Niçin böyleydi, niçin? İradesine uymuyorlar mıydı? Yoksa bütün elçilerin öldürülmesi onun iradesi miydi? Haham kendi kendine bu soruları sorup duruyor, ama düşüncelerini daha ileri götürmeyi göze alamıyordu. Tanrı bir uçurum, diye düşünüyordu, uçurum. Yaklaşmasam daha iyi ederim!

209 - Hani, hani o İnsan'ın Oğlu? Onu bize vaat ettiğine göre, senin değildir artık, bizimdir o! Hani, hani nerde? Senin ulusunun, İsrail ulusunun, bütün evreni yönetebilmesi için, hakimiyeti, ululuğu ve melekleri neden vermiyorsun? Boyunlarımız göğü gözlemekten, açılmasını beklemekten kaskatı kesildi. Ne zaman? Ne zaman gelecek? Evet, niye durmadan aynı şeyi söyleyip duruyorsun, biliyoruz, pekala, senin bir saniyen biz insanlara göre bin yıl. Eğer adilsen kendi ölçünle değil, bizimkiyle ölçersin, budur Adalet!

212 - Biliyorum dinlemediğini ya da dinlememezlikten geldiğini, ama sen açıncaya kadar vuracağım kapına, açmazsan (burada kimse yok, rahat konuşabilirim) kapını kıracağım!

216 - ...bu özgürlük meleği neden yapılmıştır dersiniz? Tanrı'nın tenezzülünden ve acımasından mı? Sevgisinden mi? Adaletinden mi? Hayır, melek, insanlığın sabır, sebat ve mücadelesinden yapılmıştır!

229 - Elbette güvenirsin, Zebedi, Tanrı karnını tok, sırtını pek yapmış, işlerini de tıkırında yürütüyor; elli balıkçı kölen var, işleri için yeterince kuvvet sağlayacak, açlıktan ölmelerini engelleyecek kadar besliyor onları, bu arada zatıaliniz sandığınızı, kilerinizi ve karnınızı tıkabasa dolduruyorsunuz. Böyleyken, elini göğe kaldırıp, "Tanrı adildir, O'na güveniyorum," diyorsun! Dünya güzel, dilerim hiç değişmesin!..Geçen gün çarmıha gerilen Partizan'ın, bizi özgürlüğe kavuşturmak için niye mücadele ettiğini neden sormuyorsun; bir yıllık buğday ikmalini Tanrı'nın bir gecede ellerinden aldığı köylülere niçin sormuyorsun, sorsana onlara. Şimdi çamur içinde debelenerek bir yandan tohumları tek tek topluyor, bir yandan da ağlıyorlar. Ya da gel bana sor: Köy köy dolaşıyorum ve İsrail'in çektiklerini görüyor ve duyuyorum. Daha ne kadar sürecek bu? Ne kadar? Bunu hiç sordun mu kendine Zebedi?

239 - "Sabredin. Gün gelecek yoksul yükselecek, zengin batacak. Budur adalet dediğin!"
"Olur mu dersin, o gün gelir mi?"
"Tanrı var ya, yok mu yani? Üstelik adil değil mi? Tanrı'ysa adil olması gerekmez mi?"

242 - Yakup'un haşin bir huyu vardı, yardım etmekten hoşlanmazdı. Ağzı kalabalıktı, tutkuluydu, acıma nedir bilmezdi, babasının bütün niteliklerini almıştı, ne melek annesi Salome'ye, ne de tatlı, sevimli kardeşi Yahya'ya benzerdi...

244 - Seli gönderen Tanrı. Benim suçum ne?

245 - "İlk yaratıkları baştan çıkartan ve Tanrı'nın bizi Cennet'ten kovmasına sebep olan bu yılan bu işte."
"Bu derken ne demek istedin?"
"Soru sormak."

253 - Peygamberlerin, güvenilmemesi gereken kaprisli insanlar olduğunu biliyordu. Havada, denizde ya da ateşte kayboluverirler, derken hiç beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkıverirlerdi!

288 - Topraksın, toprağa döneceksin, içindeki ruh uçup gitti, sana ihtiyacı yok artık, senin işin bitti. Beden, görevini tamamladın sen! Yeryüzüne sürgüne gönderilmiş ruhun inişine, birkaç güneş ve ay süresince kum ve taşlar üstünde yürüyüşüne, günah işlemene, acı duymana, vatanı olan cenneti ve babası Tanrı'yı özlemene yardım etti. Beden, başrahibin sana ihtiyacı yok artık, yok ol!

318 - Kahrolasıca! Sağ yanağına vurdular mı, solunu çeviriyorsun.

329 - Bir pire sıçradı diye herkesi yeryüzünden silmiş olan Tanrı bile, bu domuzu, bu asalağı, bu para düşkününü pohpohluyor, üstüne titriyor, burnunun bile kanamasını istemiyor, kışın yünden, yazın ketenden bir örtü gibi üstünü kaplıyordu. (...) Herif, servetini korudukları için Romalı canileri seviyordu. Tanrı korusun onları, diyordu, düzeni sağlayan onlar. (...) Tanrı'nın unutup yarı bıraktığını, partizanlar -Tanrı onlardan razı olsun- hatırlayacak ve tamamlayacaktır...

340 - Erkekler duymasın, araya girip de acının kadınlara verdiği derin kadınsı zevki bozmasın diye fısıltıyla konuşuyorlardı.

354 - Her yıl, hasat vakti, bağbozumunda, zeytin toplamada bu sürüler, Celile'nin dört bir yanından fışkırır, İsrail yasasının buyurduğuna göre, mal sahiplerinin yoksullar için bıraktığı mısır, üzüm ve zeytini toplarlardı.

355 - Bunların hepsi kardeş, her biri, ama bilmiyorlar, çektikleri acılar bundan... Bilselerdi, ne büyük kutlamalar, sarılıp öpüşmeler olurdu, ne büyük mutluluk!

360 - Hayır, kardeş değiliz hepimiz. İsrailliler ile Romalılar kardeş olmadıkları gibi, İsrailliler de kendi aralarında kardeş değiller. Roma'da kendilerini satan Sadukiler, köy ağaları, zorbaya kulluk edenler, kardeşlerimiz değil bizim... Hayır işe yanlış başladın Meryem'in oğlu. Dikkatli ol!

364 - Özgürlük ve açlığın sesini işitmiş, kıvanç duymuştu.

366 - ..."Ben senin annenim," dediği zaman, elini kaldırıp onu itmişti.

367 - Yorgun argın, alı al moru mor iki esmer amazon, her birinin başında içi üzüm dolu bir sepet, bağlardan dönüyorlardı.

398 - Yemek yemek, gülmek günah değildi artık; toprak ayağı altında daha sağlamlaşıyor, gök üzerine bir baba gibi eğiliyordu.

408 - İnsan bağışlar dedim kendi kendime. İnsan bağışladığına göre, nasıl olur da Tanrı bağışlamaz?

411 - İsrail neydi? Niçin sadece İsrail'di kurtulması gereken? Hepimiz kardeş değil miydik?

423 - Hala kendilerini çekip kurtaramadılar şu dünyadan.

452 - Samiriye ekmeği, Celileliler tarafından yenirse, Celile ekmeği olur, domuz da insanlar tarafından yenirse insan eti olur. Tanrı adına, başlayın!

463 - O da Tanrı'nın gönderdiği bir mesihti; halkın bütün günahlarını sırtında taşıyordu, çölde açlıktan ölmüş, günahlar da onunla silinmişti.

471 - Pisliğe, kana ve gürültüye dayanamıyor, diye düşünüyordu. Mesih olamaz.

474 - Cennetin, cehennemin göbeğinde olduğunu duymadın mı?

475 - Yolculuk etmek, karanlığın inişini seyretmek, bir köye varmak, ilk lambaların yanışını görmek, yiyecek bir şeyi olmamak, yatacak bir yeri olmamak, her şeyi Tanrı'nın esirgeyiciliğine ve insanların iyiliğine bırakmak, bence dünyadaki en büyük, en saf zevktir.

476 - Dindar kişi eğildiğinde, iki sefil orospunun, Sodom ile Gomorra'nın suyun dibinde sarılıştıklarını görürdü.

479 - Hayır Yahuda kardeşim, diye cevap verdi İsa, baltayı tutan ve mesih için yol açan konuşur böyle, Mesih böyle konuşmaz.

489 - Rabbin günü gelmekte. İlk ben farkına vardım. Bir çığlık atıp Tanrı'nın baltasını aldım, dünyanın köküne yerleştirdim. Çağırmaya başladım, seni çağırdım. Sen geldin, artık gidebilirim.

490 - Vaftizci, İsa'nın dudaklarından öptü.

491 - ...ilkin ateş vardı, sevgi sonradan geldi.

502 - Kardeşim, dedi, sen suçsuzdun, temizdin, bütün öteki hayvanlar gibi. Ama korkak insanlar, sana günahlarını taşıttılar ve seni öldürdüler. Huzur içinde etlerin çözülsün; onlara karşı kötü duygular besleme. İnsanlar, zavallı zayıf yaratıklar, kendi günahlarını günahsız biri üstüne yüklüyorlar. Kardeşim, öde onların günahlarını. (İsa, günah keçisine)

513 - Tanrı'nın gücü her şeye yetmez miydi ki? Niye bir mucize yaratmıyordu, insanların yüreklerine dokunup neden çiçek açtırmıyordu?

518 - Etiyle ruhu birleşmiş ve kaburga kemiğinden ona eşlik etmek üzere kadın meydana gelmişti.

529 - Bütün bunlardan bıktım artık. Açlıktan, alçakgönüllülük rolü oynamaktan, öteki yanağımı çevirip tokat yemekten bıktım. Daha nazik olsun diye, okşayayım diye Baba adlı şu insan yiyen Tanrı'ya yaltaklık etmekten bıktım; kardeşlerimin bana lanet okumasını duymaktan, annemin ağlamasından, yanlarından geçerken insanların gülmesinden, çıplak ayakla dolaşmaktan, çarşıdan geçerken bal, şarap ve kadın satın alamamaktan, boş havayı tadayım ve boş havaya sarılayım diye Tanrı'ya, onları bana sadece uykuda getirtebilmek için cesaret aramaktan bıktım usandım!

545 - Biliyorum, dedi İsa gülümseyerek, ben de bir zamanlar başka bir hayatta kadındım, ben de dokurdum.

555 - Çölün sesi susturuldu. Şimdi biz günahkarlar için kim seslenecek Tanrı'ya? (Lazarus)

557 - Sarhoşmuş, utanmaz üvey kızı SAlome de önünde çırılçıplak dans ediyormuş. Güzelliği kart zamparanın aklını başından almış. Kızı kucağına oturtmuş ve dile benden ne dilersen demiş. Ülkemin yarısını sana vereyim mi? Hayır demiş kız. Ne istemiş biliyor musunuz? Vaftizci Aziz Yahya'nın başını. O da, peki senin olsun demiş, bir gümüş tabak üstünde başını getirtmiş.

561 - Gönüllerimiz ne istiyorsa peygamberlerde onu buluyoruz, diye düşündü.

565 - ...ne güzeldi bu koku, fesleğen veya nane kokusu değildi, erkek kokusuydu! (Lazarus'un kız kardeşleri)

568 - Tanrı insanla karışırsa büyük şeyler olur. İnsan olmasaydı yeryüzünde, yaratıkları için akıllıca düşünmek ve onun korkunç ama küstahça bilge, her şeye yeter gücünü incelemek Tanrı'nın aklına gelmezdi. Bu yeryüzünde, başkalarının kaygılarına acımaya, Tanrı'nın, ya istemediği ya unuttuğu ya da biçimlendirmekten korktuğu erdemler doğurmak için çalışmaya gönlü olmazdı. (...)

Ama Tanrısız doğan insan silahsızdır, açlık, korku, ve soğuktan silinir gider yeryüzünden; bunları yense bile, aslanlarla bit arasında kabuksuzbir sümüklüböcekgibi sürünüp büyük çaba göstererek arka ayakları üstünde durmayı başarsa bile, annesi maymunun sıkı, sıcak ve yumuşak kucağından hiçbir zaman kaçamaz...

579 - İlkin onu iyi bir adam olarak ele almışlardı, dünyaya sevgi getiren bir aziz gibi. Sonra peygamber olarak düşünmüşlerdi, eski peygamberler gibi vahşi değil, yumuşak ve evcil bir peygamber olarak.

594 - Kahrolasıca, bir Tanrı olaydım ah... Dünya bir pamuk ipliğine asılı durmaktadır. O ipliği keserdim ben... (Meyhaneci)

598 - Ne zaman dönmeyi bırakıp duracaksın, yel değirmeni seni!

600 - O ölmedi. Ölenler, ölümsüzlüğe geç kalanlardır. O geç kalmadı. Tanrı ona zaman bıraktı.

607 - Hiç olmuş mudur, bir peygamber ulusunu kurtarmak için ortaya çıkmış olsun da, ulusu onu taşlayarak öldürmemiş olsun.

608 - Göklerin hakimiyetini elde etmek için ille de ölümden geçmesi mi gerekiyordu yolun? Yok muydu başka yol? Basit adamlardı bunlar, yoksul, okuma yazma bilmez, gündelikçi işçilerdi, dünyaysa zengin ve güçlüydü, onunla nasıl savaşabilirlerdi ki? Melekler gökten inip de onların yardımına koşsaydı bari! Ama havarilerin hiçbiri yeryüzünde yürüyen, yoksula ve horgörülene yardım eden bir melek görmemişlerdi.

633 - Evim yok benim, dedi, annem yok, sen kimsin? (İsa, Meryem'e)

646 - Roma... Hiçbir tanrıya inanmamasına rağmen, korkmadan ve alaylı bir tenezzül ile bütün tanrıları sarayında ağırlamaktadır...

652 - Baba ile oğul aynı kökten gelmektedir. Birlikte çıkarlar göğe, birlikte inerler cehenneme. Birine vurursan ikisi de yaralanır; biri bir yanlışlık işlerse, ikisi de ceza görür. Sen, yüzbaşı ava çıkıyor ve bizi öldürüyorsun, İsrail'in Tanrısı da senin kızına inme indiriyor.

655 - Mucize aramadan Tanrı'ya inananlara ne mutlu.

660 - Elini kızın sarışın saçları üstüne koydu, uzun bir süre öylece bıraktı. Gözlerini kapadı, başın sıcaklığını, saçın yumuşaklığını ve kadının tatlılığını duyuyordu. (küçük çocuk)

662 - Tanrı bu kutsal adamın söylediği sözleri, yaptığı mucizeleri bir bir yazsın diye, unutulmasın diye, gelecek kuşaklar onları bilsin, onlar da kurtuluş yolunu seçsinler diye, onu bu kutsal adamın yanına katmıştı. Bu Tanrı'nın ona verdiği bir ödevdi, şüphe etmiyordu. Okuma yazma biliyordu; bu bakımdan, ağır bir sorumluluk düşüyordu ona: Bütün kaybolmak üzere olanları yakalamak, sayfalara yazarak onları ölümsüz yapmak ödeviydi bu. Havariler, varsın ondan nefret etsinlerdi, bir zamanlar vergi toplayıcısı olduğundan varsın yanına gitmesinlerdi. Tövbe etmiş bir günahkarın, hiçbir günah işlememiş bir adamdan daha iyi olduğunu onlara şimdi gösterecekti. (Matta)

663 - Biz kendi tarafımızdan, siz zavallılar için çalışıyoruz, sizler kurtulasınız diye. Siz de kendinizce bize yardım edebilirsiniz, bizi açlıktan ölmeye bırakmayın. İnsanlığı kurtarmak için, azizlerinde dahi yemek yemesi gerektiğini unutmayın.

664 - Kurtarılırsanız, ey zavallı yaratıklar, bana verdiğiniz ekmek, zeytin ve yağ sayesinde kurtulmuş olacaksınız!

667 - Toprağı kazacağına, tahta oyacağına ya da balık avlayacağına hala gölgesiyle mi boğuşup duruyordu; bir eş alsaydı ya kendine (kadınlar da Tanrı'nın yaratıklarıydı), onunla yatsaydı ya!

668 - Başörtüsünü unutarak saçları omuzlarında darmadağın dışarı fırladı....mavimsi siyah saçları yere saçılmıştı, yine o eski lanetli koku duyuluyordu.

669 - Bütün günahların bağışlandı, çünkü çok sevdin.

670 - Sana bakıyorum, çünkü kadın erkeğin vücudundan çıktı, ama bedenini hala onunkinden ayıramıyor. Ama senin, göğe bakman gerek, çünkü erkeksin, erkek Tanrı tarafından yaratılmıştı. (Magdalena, İsa'ya)

677 - Bütün ruhlara üfleyebilseydim ah, ve bağırsaydım onlara, uyan, diye.

682 - Bedene dikkat etmen doğru bir şeydir. Beden, çölü geçmek için ruhun bindiği bir devedir. Bu yüzden ona bakmak gerekir...

686 - Tantana, yüksek rütbe, ipek, altın yüzükler, bol bol yiyecek ve dünyayı Yahudi topuğu altında duymak: Buydu göklerin hakimiyeti.

711 - Doğruyu yanlışı nasıl anlarsın sen, sen ki bir avuç toprak? Yedi katı vardır hakikatin. En üstte Tanrı'nın hakikati vardır ki insanların hakikatine hiçbir bakımdan benzemez. İşte bu hakikati bağırıyorum kulağına, ey İncil Vaizi Matta....

716 - O bir erkek değildi, sözlere ihtiyacı yoktu. Bir keresinde İsa'ya şöyle demişti: "Efendimiz, bana niçin gelecek hayattan söz ediyorsun? Biz erkek değiliz, başka, sonsuz bir hayat ihtiyacı duymayız, kadınız biz, bizler için erkeklerle geçirdiğimiz bir an sonsuz cennettir, sevdiğimiz erkekten uzak bir an ise, sonsuz cehennem. Biz yeryüzünde sonsuzluğu yaşıyoruz."

721 - Bazen bir kadının sözleri erkeğe sevinç verir, bazen de öfke. Magdalena bunu bildiği için susuyordu.

735 - Ne diye burada oturmuş, yiyor, içiyor, ateş yaktırıyor ve öğle akşam sofra kurduruyordu! Zamanını boşuna harcıyordu. Dünyayı böyle mi kurtaracaktı? Kendinden utanmıyor muydu?

760 - Ama Tanrı böyle kendine işkence etmesine izin veriyor, herhalde sevdiği için onu cezalandırıyor, yaşlı adam böylece avuntu buluyor, diye düşünüyordu.

762 - Kadınların önsezilerine inandığı için yüreği hop etmişti. 

787 - Sonra canlılarla ölüleri yargılamak için bütün ihtişamımla döneceğim.
Ne zaman?
Beni görmeden şimdiki kuşağın çoğu ölmeyecek.

792 - ...vergi toplayıcısını kucaklayarak dudaklarından öptü. (Petrus, Matta'yı)

798 - Kimi seçsin istiyordun Magdalena? Yel değirmeni Petrus'u mu, budala Yahya'yı mı, yoksa seni mi, seni, bir kadını?

800 - Kutsal yasa ile oraya erişemiyor musun peki? Kutsal yazılarımızın ne dediğini bilmiyor musun ki? Bu yasa, Tanrı dünyayı kurmadan dokuz yüz on dört kuşak önce konmuştu. Postunu verecek hayvan o sırada bulunmadığından, parşömen kağıdı üstüne yazılmamıştı; tahta üstüne de yazılmamıştı, çünkü ağaç filan yoktu; taş üstüne de yazılmamıştı: Henüz taş da yoktu. Rabbin sol kolu üstündeki  beyaz ateş üstüne kara alevlerle yazılmıştı.

810 - Havarilerin yemeği bitmişti. Söz dinlemek üzere gevezeliklerini kısa kestiler. Marta sofrayı temizledi; iki Maria İsa'nın ayakları dibine çöktüler. Ara sıra biri ötekinin kollarına, göğsüne, gözlerine, ağzına ve saçına bakıyor, hangisinin daha güzel olduğunu kaygı içinde hesaplıyorlardı.

843 - Sen yazasın diye konuşmuyorum Matta. Tevekkeli değil katiplere horoz demişler. Kalemini kağıdını alıp ateşe atasım geliyor.

867 - "Tanrı'nın ve efendimizin buyruğuna karşı gelemeyiz. Peygamberlerin dediği gibi senin görevin ölmek, efendimiz; bizimkiyse, yaşamak; yaşayalım ki, söylediğin sözler kaybolup gitmesin. Onları kutsal yazılara katacağız, yasalar yapacağız, kendi havralarımızı kuracağız, kendi yazıcılarımız ve Farisilerimiz olacak."

İsa dehşete kapılmıştı. "Sen ruhu çarmıha geriyorsun, Yakup," diye bağırdı. "Hayır, hayır, böyle yapmanızı istemiyorum!"

879 - ...Yahuda'nın ağır kokulu ağzı kendisininkine yapıştıktan sonra ancak...

881 - "Bıçağını kınına sok," diye buyurdu. "Bıçağa bıçakla karşı geleceksek, dünya ne zaman bıçaklamalardan kurtulur sonra?"

927 - Dünyada yalnızca bir kadın var, sayısız yüzlü bir tek kadın. Biri düştü mü biri çıkıyor. Maria Magdalena öldü. Lazar'ın kızkardeşi Maria yaşıyor ve bizi bekliyor, seni bekliyor. Magdalena'nın ta kendisi ama başka bir yüzü var. Dinle bak... Yeniden iç çekti. Gidip avutalım onu. Rahminde, senin için Nasıralı İsa, senin için sevinçlerin en büyüğünü saklıyor. Bir oğul, senin oğlunu.

931 - Böyle gelir Kurtarıcı dediğin: yavaş yavaş bir öpüşten ötekine, oğuldan oğula. Budur yol.

933 - Kadın cennetin kapısına gelince durup soracaktır, "Rabbim, dostlarım da girsin mi içeri?" diye. 
"Ne dostları?" diye soracaktır Tanrı.
"Yanımdakiler; hamur teknesi, beşik, lamba, testi ve tezgah. Onları almazsam yanıma ben de girmem içeri."
İyi yürekli Tanrı gülecektir:
"Siz kadınsınız, sizden lütuf esirger miyim? Girin hepiniz de." Cennet hamur tekneleriyle, beşiklerle ve tezgahlarla öylesine dolu ki, azizlere yer kalmadı."

936 - "Her kadının rahminde sessiz ve yumuşak bir bebek vardır. Açın kapıları, çıksın dışarı! Gebe kalmayan katildir... Ağlıyor musun Maria?"

"Ne diyebilirim ki efendimiz? Kadın başka nasıl karşılık verebilir ki?"
Marta kollarını iki yana açtı. "Biz kadınlar,"dedi, "kapanmayacak şekilde açılmış bulunan iki koluz. Gel efendimiz. Otur. Buyur. Evin efendisi sensin."

940 - Tanrı görmesin diye işli yorganın altına gizlendiler ve birbirlerini okşamaya başladılar.

947 - Adından ona neydi, nereden geldiği ve biçim olduğu, yüzünün rengi, güzelliği veya çirkinliği? Yeryüzünün kadınsı yüzüydü, işte o kadar. Rahmi onu boğuyordu; içinde sayısız oğullar, kızlar soluk alamadıklarından, dışarı çıkamadıklarından boğulur gibiydiler. Onlara yol açsın diye gelmişti erkeğine. 

948 - Marta ile Maria hangisi daha çok doğuracak diye yarışıyorlardı.

959 - Tarla fareleri ve sincaplar gibi avludaki ağaçlara, duvarlara tırmanacaklar neredeyse. Ölüme savaş açtık Maria. Kadınların uzuvları kutlu olsun. Belığınki gibi yumurtayla dolu, her bir yumurta bir insan. Ölüm bizi yenemez.

960 - Maria uzun saçlarını sallayarak güldü, "Onlar erkek kaygıları," dedi. "Hayır, Tanrı'nın rahmetini aradığım yok.Ben bir kadınım. Kocamda arıyorum rahmeti.Tanrı'nın kapısını da çaldığım yok, çalıp da dilenci gibi cennetin sonsuz renklerini aradığım yok. Sonsuz zevkleri erkeklere bırakalım!"

"Sonsuz zevkleri erkeklere mi?" dedi İsa çıplak omuzlarını okşayarak. "Sevgili karım, yeryüzü bir harman yeri. Burada kendini nasıl kilitlersin, kaçmak istemezsin?"

"Bir kadın ancak sınırlar içinde mutlu olur. Biliyorsun bunu efendimiz. Kadın bir haznedir, fışkıran kaynak değil."

969 - "Bu dünyanın pisliğinde, yoksulluğunda, çürümüşlüğünde Çarmıha Gerilen ve Dirilen İsa, namuslu, hakkı yenmiş olan kimselerin biricik avuntusu oldu. Doğru, yanlış ne fark eder! Dünya kurtulsun yeter!"

"Yalanla kurtulacağına, hakikatle yok olması yeğdir dünyanın."

970 - "Hayır susmayacağım. Hakikati aldatmayı umursamıyorum, onu görmüş olayım olmayayım, çarmıha gerilmiş olsun olmasın ne fark eder... Ben hakikati yaratıyorum, inat, özlem ve inanötan yaratıyorum onu. Onu bulmak için çabaladığım yok. Ben kuruyorum onu. İnsandan daha yüksek kuruyorum, böylece insanı büyütüyorum. Dünya kurtulacaksa. Senin çarmıha gerilmen -işitiyor musun- gerekli, ille de gerekli, sen ister ise, ister isteme, ben seni çarmıha gereceğim. Dirilmen ille de gerekli senin için, ister iste, ister isteme, ben seni dirilteceğim. Sen istersen burada sefil köyünde otur, beşik, tekne ve çocuk yap. Bilmek istiyorsan,  havaya senin biçimini zorla vereceğim. Vücudunu, dikenli tacını, çivilerini, kanı... Bütün bu işler kurtuluş mekanizmasının birer bölümü. Her şey gerekli. Yeryüzünün ta ucunda da sayısız gözler yukarı bakıp seni havada çarmıha gerilmiş görecekler. Ağlayacaklar, gözyaşları da ruhlarını günahlarından arıtacak. Ama üçüncü günü seni mezardan kaldıracağım, çünkü dirilme olmadan kurtuluş olmaz. En korkunç düşman ölümdür. Ölümü yok edeceğim. Nasıl mı? Seni, İsa, Tanrı'nın oğlu, mesih olarak dirilterek! (...) Artık asna ihtiyacım bile yok. Hareket ettirmiş olduğun çark hızını aldı. (...) Sevin, diyerek, insanlığın içinde yaşayan bütün meleklerle cinleri salıvermiş oldun. 'Sevgi' senin sandığın gibi basit, durgun bir söz değil. Sevgide katliama uğrayan ordular, yanan şehirler ve bol kan vardır. Kan dereleri, gözyaşı dereleri. Dünyanın yüzü değişti. Şimdi sen istediğin kadar bağır, bağırmaktan sesin kısılsın. 'Ben öyle demek istmedim. Sevgi değil bu. Birbirinizi öldürmeyin! Hepimiz kardeşiz! Durun!' diye bağr istediğin kadar... Nasıl dururlar! Olan olmuştur artık!" (Paul)

983 - "Sus, efendimiz!" diye bağırdı Maria. "Bizim kadın olduğumuzu unutuyorsun, zayıf olduğumuzu..."

"Bağışla beni Maria,"dedi İsa. "Unuttum. Yürek yokuş çıkarken unutur böyle, amansız olur."

994 - Gençliğimde dünyayı kurtarmaya çıktım. Sonradan kafam olgunlaştıktan sonra hizaya geldim. İnsanların hizasına. İş görmeye başladım: Toprağı sürdüm, kuyular kazdım, asma ve zeytin diktim. Kadın bedeni aldım kollarımın arasına, insanlar yarattım, ölümü yendim. 

997 - Böyle mi yenilir ölüm? Çocuk yaparak, Şaron için lokma hazırlayarak! Çocuk dediğin nedir ki, Şaron'a lokma! Et pazarı oldun onun için, yiyecek et verip duruyorsun ona. Hain! Kaçak! Korkak!

1004 - Matta inliyordu: "Bütün ekmeğim boşa gitti, boşa, boşa! Sözlerini ve hareketlerini peygamberlerinkiyle ne güzel uyuşturmuştum! Kolay iş değildi, ama başarmıştım. Kendi kendime geleceğin havralarında dindarların kalın altın kaplı kitapları açıp: Bugünkü dersimiz Matta'ya göre İncil'den, diyeceklerini umardım hep. Bu düşünce bana kanat verir, yazar dururdum. Ama şimdi bütün ihtişam duman oldu gitti. Nankör seni! Okuma yazma bilmez adam! Hain! Sende suç. Çarmıha gerilmen gerekti. Evet, sırf benim uğruma bile olsa, bu yazılar kurtulsun diye çarmıha gerilmen gerekti!"
















































08 Kasım 2018

Okulu Asardım'ın etkisinde keşifler

Dünden kalan enerjiyle, son zamanlarda izlediklerimi, düşündüklerimi toparlama yazısına girişiyorum. Çünkü Aylin Livaneli'nin Okulu Asardım'ı hala kulaklarımda çınlıyor.

Youtubist: Yeni çıkan Türkçe müzikleri takip etmek için kullanacağım bir Youtube kanalı. Top 20 leri falan yayınlıyor. Böylece 90ların müzikleri şimdikilere on basar diye bol keseden sallamak yerine kaynaklı sallamış oluciim.Yok ya, hakketen merak ediyorum.

Misal Ali Akcan'la tanıştım bu hesap sayesinde. Adalar Modalar şarkısı 90lar kafasına son derece yakın. Hadi yıl takıntımızı bi kenara bırakalım, güzel, neşeli, dile takılacak türden bi şarkı.




Bir de Mabel Matiz'in son klibi A Canım'ı izledim bu hesapta. Çok güzel mi desem, değişik mi, bilemedim. Ömrüm boyunca gıcık olduğum aile ritüellerini bi erkeğe, kendine yaşatmış adam. Bi yandan komik, bi yandan hala gıcığım bu ritüellere, ordaki o tontiş teyzeler hiç de öyle göründükleri gibi tatlış değiller. Büyük ihtimalle. Yine de bu adam çok enteresan. Anlayamadığım şarkılar yapıyor genelde, o yüzden çok bağ kuramıyorum, ilginç olduğu kesin. (Ben daha çok Grup Vitamin falan.)

Ve sırada Prenslerin Öcü var. Selva Erdener videosu izlerken, Youtube aşağıda bunu önerdi de, o sayede tanıştım kendisiyle (hiç alakaları yok halbusi). Anadolu Rock tarzında, deli gibi, manyak gibi bi şey. Başlangıç olarak İyi Edersin'i izleyebilirsiniz.

Bu arada dünden beri Bora Öztoprak'ın 90lardan sonra bir sürü albüm yaptığını, hatta çıkış şarkılarının çoğunu bildiğimi ama söyleyenin O olduğunu bilmediğimi fark ettim. Ama 90lardan uzaklaştıkça şarkılarının tabanını duptıslarla kaplamış, çağdaşı olan tüm şarkılarda olduğu gibi. Yani 90 sonrası pop müzikte vazgeçilemeyen bi duptıs var ki, bütün şarkıları aynılaştırıyor. Bence. Dj featlerinin bu kadar popüler olmasını da bi türlü anlayamıyorum bu yüzden. Toptan elektronik müzikten mi hoşlanmıyorum, tutucu muyum, derdim nedir, bilmiyorum. Ama 90lardan günümüze geçemememin sebebi bu, her şeyin aynı gelmesi. Acaba Bora Öztoprak gibiler, yani 90lardan beri müzik dünyasından kopmayanlar da bunu düşünüyor mu hiç, merak ediyorum.

Neyse, gelelim son zamanlarda izlediklerime...

De Dirigent: Hollanda filmi. Sinemada izledim. Alkışları alayım... Öte yandan, filmin çoğu Amerika'da geçtiği için, çoğu İngilizce'ydi, dolayısıyle, çok da hak etmiyorum alkışı. Öte öte yandan, böyle olduğunu bilmeden, çoğunun Hollandaca olduğunu sanarak gittiğim için bi cesaret alkışını hak ettim bence. Aferim bana. Film, Amerika'da büyümüş, özünde Hollandalı olan bir kadının orkestra şefi olmak istemesi, 1900lerin başında bu işin kadınlara göre olmadığı iddiasıyla sürekli önüne engeller çıkarılması ve bunlarla savaşması üzerine. Orkestra şefinin tam olarak ne iş yaptığını hala tam olarak anlamadım ama çok önemli bi şeymiş. Koskoca orkestranın bütün notaları ezbere biliyormuş, daha ne olsun. (Bunu filmi izlemeden de anlayabilirdim tabi...)

Film bana şunu düşündürdü (aslında bu tip filmler hep bu tip düşüncelerle dolduruyor kafamı): 1900lerin başında dünya böyle bi yermiş. Çok değil, 100 sene önce. Şimdi sanki çok ilerlemişiz gibi geliyor ama öyle değil. Kendi hayatıma bakıyorum, hala o Hollandalı orkestra şefinin kafasındaki özgürlüğe ulaşamadım. Kendi kafamın içinde ulaşamadım, dışardan görünen hayatımı boşver. Nasıl olacak bu iş? İlla O'nun gibi büyük bi yetenek mi olmak gerekiyor? Kendimi geçtim, dünyaya bakıyorum... Hala o kadının savaştığı şeylerin kölesiyiz. Topuklu ayakkabılar, şık fakat rahatsız elbiseler, sıradan giyinince toplum içinde dikkate alınmama hali, kadın dediğin çalışsın tamam ama illaki evlensin, çocuk yapsın vs... Hala kadınlar kocaların kariyerlerine göre ayarlıyor kendi hayatlarını, kariyerlerini... Artık çoğu zaman kocaların da suçu değil bu, "çalışmayacaksın" demiyor çoğu koca, biz sıçıyoruz. Misal ben, Türkiye'de ne yapacağımı bilmediğim için, geleceğimle ilgili hiçbi planım olmadığı için, hatta depresif düşüncelerle savaştığım için, u. burda bi iş bulunca, hadi dedim, ne zaman evleniyoz? Çünkü tebdil-i mekanda ferahlık vardır ve evlenmeden gitmek imkansız gibi bi şey, ailemle, toplumla savaşacak gücüm yok. İdi. Yani erkek arkadaşım beni sürüklemedi. O'nun benden farkı, yurtdışında yaşama hayalinin olması ve bu uğurda çaba sarf edip işlere başvurmasıydı. Ben deseydim ki, ben kesinlikle yurtdışına gitmem, başka bi çözüm düşünürdük, belki ayrılırdık, belli ki çok farklı insanlarız, derdik, daha iyi olurdu. Ama benim tercih belirtecek bi isteğim, hayalim yoktu. Halbuki ne kadar önemli. Bunun kadınlıkla ne kadar alakası var bilmiyorum. Ama bu işte bi terslik olduğu kesin.

Yine bir filmi kendi fikirlerime alet ettim. Çok uzattım. Bitireyim madem, kalanlara sonra devam ederim. Belki bu Okulu Asardım gazı yarın da devam eder...

Sevgilerlen,
Kanatlınız, Kediniz

Ps: Bu yazıya iki video daha eklemiştim ama kafasına göre silinmiş. Neyi yanlış yapıyom da siliniyo bunlar, bilen varsa beri gelsin lütfen, reca ediyorum. 

25 Eylül 2018

Müzik, çelınc, film güncellemesi

Merabalar cümle alem.

Uzun zaman oldu. Yazasım gelmedi bi türlü. bendahaşekerim Ari Barokas'ı yazdı, dinlemeye bi başladım, coştum, buraya geldim. Duman grubundanmış. Müzikten çok anlamam ama çevire çevire dinliyorum, bu iyi bi şey sanırım. Sözleri asıl mesele. Özlediğim türde sözler. Aşktan ve kendinden bahsetmeyen sözleri özlemişim. Ortak dertlerden bahseden, muhalefet eden, bunu boş siyasi sloganlarla değil de özgün cümlelerle yapan şarkıları özlemişim. Aha onlardan biri bu:




---------------------------------------------------------------------------------------------------------

Gelmişken çelıncın birikmiş sorularına da dalayım:

36. Hafta: Hatırlamak istediğin bi şey.

Ocağı açık unutma! Bi de pozitif ol, panik yapma, alınma, kızma, iyi şeyler düşün, konuyu değiştir, işine odaklan, dünya sana karşı değil, endişelenme vs...

37. Hafta: İnsanların seni nasıl tarif etmesini isterdin?

Kendi halindeyken de halinden memnun olabilen, tuhaf, senin benim gibi bi yaratık.

38. Hafta: Hayran olduğun, saygı duyduğun biri hakkında yaz.

Zor soru. Hayranlık biraz aşırı bi duygu galiba benim için. Saygı duymak tamam da hayran olmak lisede, üniversitenin başında kaldı sanki. Son zamanlarda Nannette'i yapan Hannah Gadsby'ye saygım sonsuz sanırım. Çok zor bi performans olsa gerek. Öyle bi standup izlemedim hiç.

39. Hafta: Halinden memnun olman için neye ihtiyacın var? 

Vicdan azabı duymamaya.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Son zamanlarda izlediklerime gelirsek...

Daniel Sloss: Standup. Amerika'ya, Trump'a, kendi fikrini gözlere kulaklara sokan dindarlara ve veganlara laf sokmasının yanında, günlük hayatla ilgili vurguları da çok iyi. Dinletiyor kendini.




Trevor Noah: Standup. Trump'a laf sokmak dünyanın modası, o yüzden sıradan artık. Ama bu adam İngiltere'ye ve sömürgeciliğe laf sokuyor. Geçmişte kaldı, unutalım gitsin deyip geçmiyor. Sürekli güldürmüyor, daha yavaş bi ritmi var fakat güzel. Bi de aksan taklitleri çok iyi, aslında gösterinin temel ilerleyişini aksan şovları belirliyor. Hala Hint aksanlı İngilizce duyunca zevkten dört köşe oluyorum. Dilini daire yapıp konuşmak çok zevkli hakkaten. Deneyiniz.





Aile Arasında*: Gülse Birsel'in son filmi malum. Sonunda izledim. Komikmiş hakkaten. Spoiler: Gülümser'in patlamasını bekledim bekledim olmadı, o biraz üzdü beni. Bi de aşk için küçük yaşta evlenilir düşüncesini doğrulayan bi filmdi. Fazla fikirsiz geldi bana bu iş.


 
Sevme Sanatı: Michalina Wislocka'nın Hikayesi. Şimdi filmin tam ismine bakarken fark ettim ki Netflix'te şapkalı a kullanılıyor. Hoşuma gitti. İhtiyacımız var arkadaşlar bu a'ya, öyle sildik deyince silinmiyor harfler, kelimeler. Filme gelirsek, Polonya'da bir jinekoloğun hayatını anlatıyor. Nazi döneminde başlıyor, sosyalist zamanda bitiyor. Seksin inceliklerini, kadın orgazmını anlatmak, yasak olduğu için merdiven altı kürtajlarında ölen insan sayısını azaltmak, doğum kontrolünü yaygınlaştırmak niyetiyle bir kitap yazıyor fakat bir türlü yayınlatamıyor. Devlet kiliseden korkuyor, kilise devletten, medya ikisinden de ve hepsi de toplumdan. Sonra olaylar olaylar...



My Happy Family: Gürcü filmi. Bu kadar güzel bir film beklemiyordum başlarken. Müzikleri de, dilleri de, şarkıları da... Gitara aşık ederler insanı yani, öyle sevesim geldi. Başka güzel Gürcü filmlerini araştırmam lazım. Ailenin, yapmacık-mecburi ilişkilerin bireyi öldürmesini daha nasıl anlatabilirdi bilmiyorum. Manana'nın çığlıklar atıp etrafa saldırmasını bekledim hep. İnsanın insanı özgür bırakması gerek. Hem sevgi hem özgürlük, aynı anda verilebilmeli.

 



3 Faces: Jafar Panahi filmi, yani İran filmi. Bu adamın filmlerini seviyorum. O yüzden sinemada yakaladım, izledim. Muhalif, İranlı bir yönetmen olunca, batıda da çok sevilince, bolca vahşet, bolca ağlamak bekliyor insan ama ters köşe yapıyor hep Panahi. Yumuşak, güldüren ama gerçekleri de dibine kadar hissettiren cinsten. İnsanlar ölse de, 2 saatlik film boyunca ağlayınca bir şey değişmeyecek, sakin kalıp anlamaya çalışmak lazım, der gibi sanki. Beni bu adamla tanıştıran Documentarist'e bilmem kaçbininci kez teşekkür eder, çeker giderim, saygılar, sevgiler falanlar filanlar...





*Aile Arasında'ya trailer videosu eklemeyi neden beceremedim bilmiyorum ama olmadı işte, idare edin. 

14 Ağustos 2018

33. Hafta ve diğer şeyler

33. haftanın sorusu: 10 yıl önce neredeydin? 

Muhtemelen yaz tatili sebebiyle Eskişehir'deydim. Sene boyunca ise İstanbul'da, üniversitedeydim. Üniversite biteli çok daha uzun zaman geçmiş gibi geliyor. Demek ki o kadar da olmamış, güzel.


Bu haftalık görevimi yerine getirdiğime göre, diğer ufak tefek haberlere geçebilirim. 

Ezgi'nin paylaştığı file çantadan ördüm. Uygun ip aramaya sabrım olmadığından, elimdekilerle hemen başladım, yünlü bi ipten ördüm. Tabi o zamanlar burda hava çok sıcaktı, çantanın herhangi bi yerine dokununca yakıyordu, o yüzden kullanamadım. Bi arkadaşım ziyarete geldi geçen hafta, hava serinlemişti, kullandı, sevdi. Ben de ne kadar kullanışlı bi çanta olduğunu görüp sevdim. 



Bu sırada bi ikinci elcide tişört ipi ya da spagetti ip, artık tam ismi hangisi bilmiyorum, bi ip buldum, baya ucuzdu da. Hemen yeni bi file çantaya başladım. Bikaç saatte biten, güzel işlerden bu file çanta da, hemen bitirdim tabi. Bu sfer kullanmak niyetindeyim bakalım.



Bu arada aynı ikincielciden aynı ipin farklı bi rengini almıştım, bi yumakcık, onunla da kalemlik ördüm. Yeni ve basit bi örgü yöntemi öğrendim, ben bunu kullanırım. Artık bol bol sepet yapabilirim. Epey bi kalem taşıyor, bu kadar sağlam olmasını beklemiyordum. İşte karşınızda 50 gramlık yumakla, bi saatte yapılabilecek, işe yarar bi şey (sonra diyorlar ki ne bu örgü sevgisi..): 


He bi de burda yaz çok sıcak geçtiği için domatesler planlanandan hızlı olgunlaşmış, bi an önce elden çıkarmak için 4 senedir hiç görmediğimiz kadar düşük bi fiyata satışa sunulmuş (50cent/kg).  Bi kasa alıp menemen ve acılı ezme yaptık ilk defa. Henüz sızma yok, ikisi de sağlam. Bakalım sonuna kadar bozmadan tüketmeyi başarabilecek miyiz...

Filmler

Ölümlü Dünya: Ali Atay'ın yönettiği, son yıllarda ekranlarda görmeye alışkın olduğumuz komik tiplerin yer aldığı absürd komik film. Kendi çapında komik, ilginç bi film. Senaryosu, ana fikri ilginç en azından. Yerli filmlere torpil geçiyor olabilirim ama aynısını Holivud yapsa bayılırdık diyesim geliyor hep ama yapamazdı, çünkü filmin temelini yerli espriler oluşturuyor. Öte yandan İrem Sak'ı harcamışlar, o kadar komik bi kadına sıradan bi oyuncunun oynayacağı replikler yazmışlar gibi geldi. Neyse efenim, eğlenmelik, güzel film.



Our Souls at Night: Yaşlılıkla ilgili filmleri seviyorum, hele ki çok karamsar değilse. Bu da öyle bi film. Konusunu anlatmayayım, fragmanı zaten anlatıyor, yumuşak, gerçekçi, meditasyon tadında bi film işte. Jane Fonda'yı ve ses tonunu seviyorum.



Like Father: Yine bi miktar yaşlılık içerse de, bu filme başlama sebebim ana karakterimizi, Kristen Bell'i The Good Place dizisinden tanıyor ve seviyor oluşum. Yine yumuşaklık, gerçekçilik, biraz daha enerjiyle, komiklikle yoğrulup sunulmuş. Romantik komedi değil. Komedi de değil. Genç bir kadın ve bir baba. İş hayatı, aile hayatı, tatil kafası, evlilik zırvası, dostluk... Kafa boşaltmalık ama beyni de arkaplanda çalıştırmalık bi film. 




İşte böyle, 
Selam ederim
Kanatlı Kedi

25 Nisan 2018

17. Hafta

Kısa kısa keserek uzun uzun uzun yazdım...

-----

Hollandaca'da son durum

Bu dille başım dertte. Şimdiye kadar gittiğim, arkasından atlı koşturan kursların hiçbirinde dilin temellerini, yani okumaya yeni başlayan çocuğa öğretilen şeyleri öğrenmemişim. Misal, harfler nasıl okunur? Kelimeler hecelerine nasıl ayrılır? İki harften oluşan uzun seslerin birbirinden farkı nedir? Ya bunlar çocuk oyuncağı diye hızlı geçmişler, ya ben umursamamışım, bi şekilde arada kaynamış. Hollandaca öğretmenliğinden emekli olan dil koçum sayesinde her pazartesi bebek işi gibi görünen şeyleri bilmediğimi fark edip panikliyorum. Aslinda nasıl çalışacağımı bilemiyorum, paniğin asıl kaynağı bu.

İlk defa duyduğum Hollandaca bir kelimeyi, tane tane okunmuş olsa bile, yazarken zorlanıyorum. Çünkü benim "i" deyip geçtiğim harf meğersem uzun i'ymiş (yani "ie"ymiş). Yav n'olcak bi harften, demeyin, çünkü kelimeler hep birbirine benziyor, kelimeyi yanlış anlayınca cümleyi, her şeyi yanlış anlamış oluyorum.

Kısacası Hollandaca'da neyin nasıl okunduğu çok önemliymiş. Listening deyince sadece verilmek istenen mesajı anlamak yetmezmiş, doğru yazabilmek de gerekliymiş. İşte son zamanlarda bunu keşfettim bu dille ilgili. Hemen gelip buraya yumurtlayayım dedim.

----

Vay başıma gelen:

Geçenlerde yaşlı, takım elbiseli, kırmızı fularlı bi amcadan laf yedim. Önce Hollandaca bi şeyler söyledi, sonra anlamadığımı görünce İngilizce'ye çevirdi sağolsun. Okumuş etmiş bi sapık olsa gerek ki, daha önce hiç duymadığım bi kalıp kullandı, az önce gogıllayınca anlayabildim ne demek istediğini. (Şimdi buraya yazmayayım, hiç istemediğim anahtar kelimelerle aranıyor sonra blog). Adam deli gibi bi şeydi, ciddiye almamak lazım muhtemelen, kendi kendine konuşurken arada ben de kaynadım. Ama insan bi tuhaf oluyor. Laf mı attı, kendi kendine mi konuştu, iyi bi şey mi dedi, arkamı dönüp gitmekle ayıp mı ettim... diye düşünüp duruyorsun. Dil bilmemek bi taraftan komik, bi taraftan mide bulandırıcı.

------

Film: Claire Obscure (Tereddüt):

Filmi izleyince "Hiçbirimizin psikolojisi sağlam değil." diyesi geliyor insanın. Yeşim Ustaoğlu yönetmiş. Ağlama krizlerine girmeden, psikolojimin içine etmeden izlemeyi başardım. Nasıl oldu bilmiyorum. Belki kendimi hazırladığım için, belki de film sakin kalmamı sağladığı için. Aslında senaryo ve sahneler gayet zorlayıcıydı. Ay acaba ben de soğukkanlı bi insan mı oluyorum artık kız? Ay hadi inşallah...

Jet Sosyete'nin Alarası olan Ecem Uzun başrollerden birinde bu arada. Birbirinden bu kadar farklı iki rolü kotardığı için saygı duydum kendisine...

Son not: Film Netflix'te var ama Claire Obscure adıyla. Türk filmleri vs diye aratınca da çıkmıyor sanırım, şans eseri denk geldi bana.

----

Hollanda'dan haberler:

Hollanda'da expatlara  sağlanan %30 vergi indiriminin süresi 8 yıldan 5 yıla düşürülecek. Hollanda'ya özellikle Avrupa'dan, ABD'den gelen expat sayısını etkileyecek büyük ihtimalle bu. Anca ikinci, üçüncü, beşinci dünya ülkelerinden insanlar gelmeye ya da burda kalmaya devam edecektir, diye düşünüyorum şimdilik. Tabi bi de bizim gibi zaten burda olanlar, 8 yıla güvenip yatırım yapmış olanlar var. Kazanılmış haklar için dava açan birileri çıkar gibime geliyor ama göreceğiz bakalım. Çok önemli değil fakat Hollanda yüksek eğitimli yabancılara doymuş gibi davranıyor. Şirketler buna itiraz eder mi? Kişisel olarak dava açan çıkar mı? Bu durum sokakları nasıl etkiler? Merak ediyorum. Amstelveen'deki okulların expatlarla dolup taşması, Hollandalı öğrencilerin azınlık haline gelmesiyle ilgili haberler de çıkmıştı son zamanlarda. Sanki expatlara tepki artmaya başladı gibime geliyor. Belki de benim yeni yeni dikkatimi çekmeye başlamıştır. Göriciiz.

----

17. haftanın sorusu: Kendinle ilgili neyi seviyorsun?

Çakırkeyifken datlış, eğlenceli bi insan oluyorum bence, bi de yorulana kadar gerzekçe dans etmekten çok zevk alıyorum. Böyle topluma kendimi beğendirmeye çalışmadığım hallerimi seviyorum.





16 Nisan 2018

16. Hafta, Filmler ve Bir Kitap

Daha seyrek yapmak istediğim 5 şeyi soruyor bu haftanın sorusu. Çok düşünmeden yazacağım. Çok sıradışı cevaplar vereceğimi sanmıyorum.

1) Daha az pineklemek, daha az üşenmek isterdim.
2) İnternette vakit öldürmeyi bırakmak isterdim.
3) Başkalarının hakkımdaki düşüncelerini daha az umursamak isterdim.
4) Daha az sinirlenmek isterdim.
5) Daha az kontrolcü olmak isterdim. Çevremdekilerin neyi nasıl ve neden yaptıklarına daha az kafyı takmak isterdim.


Kitap: Acılar 

Agah Sırrı Levend'in Acılar'ını okudum bu hafta. 1928'de basılmış ilk olarak. Resim eğitimi almış olan Fikret hemen savaşa gidiyor. 1917'de İstanbul'a dönüyor fakat hiçbir şeyin bıraktığı gibi kalmadığını anlıyor. İşgal altındaki şehirde insanların huyları da değişmiş. Fikret bi türlü uyum sağlayamıyor, oradan oraya sürükleniyor. Biz de olayları O'nun yazdığı günlükten takip ediyoruz.

Kitap, o yıllardaki İstanbul'u anlamak için yardımcı olabilir. Tarihi bir belge sayılabileceği için de çok kıymetli. Fakat aşk hikayeleri etrafında çok fazla döndüğü için biraz sıktı beni. Kadının yerleştirildiği karakter içime afakanlar bastırdı. Özgür olmak istiyor ama olamıyor, ne istediğini bilmiyor, batı ile doğu arasında çırpınıyor, ne yapsa vicdan azabı duyuyor... Toplum tarafından da, baş kahramanımız okumuş etmiş Fikret tarafından da sürekli eleştiriliyor... Gerçi ben bu kez en çok kadın karakterlerin mızmızlığından rahatsız oldum. Hatta sadece kadınlar değil, erkekler de dönemin alışkanlıklarından mustaripti. Bi türlü içinden geleni söyleyemiyordu iki taraf da. Yersiz uzun yerli dizi izler gibi aaaaayh dedim durdum kendi kendime, "düzgün konuşsana ya çocukla!" Tabi romanın 20lerde yazıldığını hatırlayıp, haksızlık yapmamakta fayda var.

Kültürel bi hastalığı anlatıyor bu tür romanlar sanki. "Bu tür"den sanırım o dönemlerde veya biraz sonra yazılan romanları kast ediyorum, emin değilim. Fakat Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye'si ile Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur'u var aklımda. Muhtemelen çok münasebetsiz bir karşılaştırma yapıyorum çünkü Tanpınar'da karakterlerin iç dünyaları konusunda daha çok tatmin olduğumu hatırlıyorum. Karakterler sanki toplumun fikirlerini temsil etmek için yaratılmamıştı, kendi iç dünyaları, toplumla çelişebilen yönleri vardı. Yine de dönemin şartları gereği çekingenlerdi.

Bu yüzden olsa gerek, Acılar'ı okurken hem Peyami Safa'yı, hem de Tanpınar'ı hatırladım. Safa'nın kitabını şimdi uzun uzun anlatmayayım, anlatmıştım bi yazıda. Demem o ki, kültürel bir hastalığı anlatıyor bu tip romanlar sanki. Kadın da, erkek de bir kıskaca yakalanmış. Toplumun kontrolünde olduğunun bilincinde fakat buna isyan etmek, hatta şikayet etmek bile zerre kadar aklına gelmiyor. Kendini bulması, 'içinden geldiği gibi' davranması imkansız.

Filmler:

- Learning to Drive: Güzeldi. Romantik komedi desem değil, dram desem değil, komedi desem değil... İnsancıl bi film diyeyim siz anlayın en iyisi. Hintli bir taksi şoförü ile boşanmakta olan beyaz bir Amerikalı'nın arkadaşlığı. Kültürel farklılık, okumuşluk, göçmenlik, dil bilmemek, araba sürmekten korkmak vs... Spoiler: Annenin, kızının zor gününde ona "gel yanımda kal," deyivermeyişi çok hoşuma gitti. Ne kadar zor bi şey ama ne kadar güzel. Özsaygı her şeyden önemli mi ne?




- Jackie: Güzel bir Hollanda filmi. Birbirine karakter olarak da, tip olarak da hiç benzemeyen iki kızkardeş kendi hayatlarını kurmuşken, yıllar önce onları bırakıp giden annelerinin izinin peşine düşerler. ABD'de geçen bi yol filmine dönüşür hikaye. Kah İngilizce, kah Hollandaca değişir konuşmalar. Bol kadınlı, neredeyse erkeksiz bi film. Fakat Hollywood'un pompaladığı mıymıymıy piremses kadınlık değil konu. Gerçek ve güzel. Allahım yine konu özsaygıya geliyor ne güzel. "Hollanda'nın güzel filmi yok ki!" diyenlerin suratına şılap diye fırlatırım bundan sonra bu filmi... Aman ne fırlatıcam be, ben beceremem öyle pazarlamayı. Adını söyler susarım, kendi araştırsın. Evet.





- To Kill a Mockingbird (Bülbülü Öldürmek): Kitabını okumuştum. Biraz zaman geçti üstünden, kitaptan ne kadar farklı hikaye, bilemedim. Ama ana hatları, ana fikri gayet güzel yansıtılmış gibime geldi. Özellikle kızçocuğu tam hayalimdeki gibi canlandırılmış. Bi tek abisinin avukat olmayı açık açık istediğini hatırlıyorum, sanki bundan bahsedilmedi hiç filmde. Konuya gelirsek, ABD'de siyah beyaz ayrımı üzerine, çocuk gözünden anlatılan, etkileyici bir hikaye. Kitap okurken de çok ağlamıştım, filmde de ağladım. Harper Lee'nin kitabı 1960'ta basılmış, film ise 62'de çekilmiş.





- Ils Sont Partout (The Jews): 2016 Fransız yapımı komedi filmi. Yahudilerle ilgili genel geçer varsayımlar hakkında kısa filmlerden oluşuyor film. Hem siyasi, hem eğlenceli, güzel kısacası.


Bu haftalık olan biten bu sanırım. Ha bi de hayatımda ilk defa elmalı kurabiye yaptım, anneminkine benzedi, sevindim.

Bana müsaade, sevgilerle,
Kanatlı Kedi

16 Şubat 2018

Boş konuşma zamanı

Güneş soldan soldan vuruyor. Az önce duştan çıktım, bugünkü ilk sorumluluğumu yerine getirdim. Diğeri de asık suratımı düzeltmek. Klavye başına oturmamın amacı bu. Bakalım becerebilecek miyim?

Güneş soldan soldan vuruyor evet. Kah ekrana yansıyıp bana kendimi gösteriyor, kah bulutların arkasına saklanıp nanik yapıyor, "Ben geldim diye sevinmiştin di mi, ahaha, ben aslında yoğum!" diyor. Acı, şekersiz neskafe yaptım kendime, keyfi tamamlamak için. Tabi şekersiz olunca ya da yanında şekerli bi yiyecek, hiç olmazsa bir iki hurma olmayınca keyif tam tamamlanmıyor. Yarım yamalak, acınası bi keyiflenme çabası...

Büyük bi derdim olmadığını baştan söyleyeyim de, yazıdan ümidinizi kesin. Böyle, bu enerjisizlikte devam edecek kendisi.

Dün akşam bi film izledim, içimi allak bullak etti. Çekmeceler. Yerli film. Taner Birsel filan oynuyor. Cinselliğin bastırılması, psikolojik gerilimler, neler gerçek neler değil, yok artık bu kadar da olmaz denecek olaylar. Gerçekçi ama bi taraftan da "kim yaşıyo lan bu hayatları?" dedirtiyor. Anlamadım zaten bazı yerlerini de... Yine konusunu okumadan izlediğim ve allak bullak olduğum bir Türkiye filmi. (Geçen gün burda tanıştığım, Türkçe konuşan birine, Türk müsünüz diye sordum. Saçma bi soruydu evet ama işte ayaküstü edilen muhabbetlerde bu kadar kötüyüm. Ama diğerlerinde... ohooo o... süperimdir. Neyse, adam "Türkiyeliyim diyelim" diye cevap verdi. Uzun zamandır pratik hayatta da politik görüşünü yaşamaya çalışan insanlarla takılmadığımı fark ettim. Özledim mi? Hayır. Belki biraz. Öte yandan haklı adam. Ben de Müslüman mısın, diye sorulunca ne diyeceğimi şaşırıyorum. Keşke hiç sorulmasa böyle sorular. Ya da ne cevap vereceğimizi şaşıracak kadar şaşkın, özgüvensiz, tartışmadan kaçınan, korkak tipler olmasak... Peki sırf bi soru soruldu diye fikrimizi açıklamak zahmetine katlanmak zorunda mıyız ki? Bu da saçma. Neyse, Türkiye filmi deyişim bundan yani. Sosyoloji hocalarım duysa kızardı... Çok da tın.)

Eskiden çok izlerdim böyle ağır filmleri. Ağırdan kastım psikolojik şeyleri, bilinçaltını kurcalayan filmler. Ardarda bikaç tane izlerdim. Sonra günlerce çıkamazdım etkilerinden. Ne kadar etkilendiysem o kadar güzel bi film olduğunu düşünürdüm. Şimdi sürekli filmdeki yalanları arıyorum. Filmlerin hepsi yalan söylüyor doğal olarak. Yönetmenin görmemizi istediği şeyleri görüp, onun istediklerini hissediyoruz, anlıyoruz. Aksini iddia etmek, yaratıcının oyunlarını anladığını iddia etmek gibi bi şey olur ki asla emin olamayız gerçekten anlayıp anlamadığımızdan.

Filmlerin hepsinin yalan söylediğini kabullenmem zaman aldı, itiraf edeyim. Her filme saf saf inanmaya bi meylim vardı eskiden. Hal böyle olunca, vurucu, sarsıcı sahnelerden eskisi kadar hoşlanmıyorum. Hele ki ağlatan filmlerden -ağlanması gereken her sahnede istisnasız hep ağlasam da- tiksiniyorum. Sakin sakin vuran filmlere daha çok saygı duyuyorum artık.  Çekim teknikleriyle, aniden alevlenen tartışma, buhran sahneleriyle filan kafamızı bulandırıp etkilemek kolay, sıkıysa sadece oyunculuklarla ve sözlerle yap bu işi, diyorum yönetmenlere artiz artiz.

Demem o ki, eskiden çok izlerdim böyle vurucu filmleri. Fakat sonuç pek hoş olmazdı, günlerce o buhranlı karakterlerin dertlerini çekerdim, Yeşil Yol'daki başroldeki mahkum gibi, karakterlerin acılarını küçük sinekler halinde içime çekerdim. Neden? Çünkü acılarının ufacık da olsa bi parçasında kendimi bulurdum da ondan... Dünkü filmden sonra da öyle bi ruh halindeyim. Farkında olmadan kendimi o karakterlerle birleştirmeye çalışıyorum, senaryoya itiraz ediyorum, bazı karakterleri öldürmek istiyorum... Ama film bu, geldi geçti. Oyuncular bambaşka filmlerde oynadılar, kendi hayatları devam ediyor. Sen de devam etsene çocuğum hayatına? Alemin manyağı sen misin? Aaaa...

Kendi kendine konuşmak gibisi yok.

Başkalarının dertleri demişken, Dünyanın Sefaleti'ni bitirdiğimi de söyleyeyim. 17 Şubat 2017'de elime geçmiş kitap. Kısa bi süre sonra heyecanla başladığımı hatırlıyorum. Yaklaşık bir senede bitirdim. Üçte birini bu sene içinde okuduğum için 2018 kitap çelıncıma O'nu da dahil ediyorum. Banane ya, edicem tabi, o kadar emek verdim, iki sene arasında kaynayıp gitmesine izin veremem!

Bu kitapta sosyologların röportaj yaptığı her bir karakterin hayatı ayrı ayrı filme çekilse keşke. Düzgün çekilirse, gönlümdeki bütün ödülleri onlara verirdim. Çekmeceler'deki marjinal hayatların saçma sapan dertlerine değil. Bak yine sinirleniyorum. Kim yaşıyo lan bu hayatları? Yaşamayın oğlum, dert edinmeyin kendinize! Sonra bize anlatıyonuz.

Bir film hakkında yapılabilecek en sığ yorumu yaptığıma göre, bu konuya artık bi son vereyim bence, evet. Resmini de koyayım şuraya, ayıp olmasın. Film Netflix'te var bu arada, ordan takıldım zaten.



Beyaz yakalı çalışanlar yine günlük göç yolundalar. Akın akın marketin olduğu meydana gidiyorlar. Öğle arası. Normal insanlar. Normal şeyler konuşuyorlar giderken. Öyle olduğunu tahmin ediyorum en azından. İnsan ne konuşur ki iş arkadaşlarıyla, grup halinde yürürken? Ve insan nasıl normal olur? Normal insan nasıl insandır? Neden hem normal olmaya çalışıp hem normal olana tepki duyarız?Bunlar hep soru. Cevaplamaya gerek olmayan türden.


Dün örgü kitabı aldım kütüphaneden. Bu haftaki motiflerim o kitaptan olacak hep. Kitabı rafta görünce içim kıpırdadı, "kütüphane ne güzel bi şey!" diye bağırdım kendi kendime. Satın almana gerek olmayan, ömür boyu saklamak istemeyeceğin kitapları al, işini bitirince geri ver. Bi sürü şey öğrenebilirsin bu sayede, kitabı bitirme takıntısı yapmadan. Kocaman bi ansiklopedi sanki. Ya da google'ın basılı hali. Misal karnabaharın tarihini ve ne tür yemekler yapılacağını mı merak ediyorsun, illa bu konuyla ilgili bi şeyler bulabilirsin orda. Müthiş.


Bi de bu sıralar Hollandaca çengel bulmaca çözüyorum. Her karede bir numara var. Her numara bir harfi temsil ediyor. Birkaç harf de baştan veriliyor. Kelime öğrenmek için iyi bi yöntem. Marketlerde kocaman bi bulmaca bölümü oluyor burda. Alzheimer'la savaşmak için midir nedendir bilmem, bulmaca kitapçığı satın alma alışkanlığı var insanların.

Bu kadar olsun, yetsin gali. Motifimi örerken Kültür Tarih Sohbetleri'ni dinleyeyim.



Boş konuşmalarınız bol, marjinal dertleriniz az olsun,
Kanatlı Kedi