geçerken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geçerken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Nisan 2017

Adalet Ağaoğlu Okumalarımı Toparlama Çabası

Kitapları da ismi gibi hem sert, hem yumuşak bir yazar. Hem karşısında boşa konuşursan, düzgün Türkçe kullanmazsan, uygun sıfatları seçmezsen, telaffuzun iyi olmazsa azarlayacak seni. Çok cahilsin be, deyip geçecek. Dövse daha iyi diyeceksin. Saygı duyuyorsun çünkü. Hem de üzülecek senin için. Kendi geçmişindeki tuhaflıları , cahillikleri, eksiklikleri nasıl çok iyi anlayıp aktardıysa, biliyorsun ki, seni de iyi anlar. Anlar mı? Sadece kendi geçmişiyleydi belki de anlama kavgası. Belki de o da genç nesli anlayamayıp koyverenlerden olmuştur. 

Önce günlüğünü okudum, ilk cildini. 69-77 arası olanı. Çok fazla günlük okumamıştım daha önce. Bu kadar severek okuduğum bi günlüğü de hiç hatırlamıyorum. Kendiminkilerden bile bu kadar zevk almadım. Aman ne büyük marifet, insan kendi günlüğünden zevk alır mıymış zaten? Olsun dedim bu kitabı okudukça, özendim, Adalet Hanım gibi yazmaya başladım günlüğümü. Günlük olayları ekledim. Sadece hislerimi değil, bugün bunu yaptım, şunu yaptım, Türkiye'de ve dünyada şunlar oldu ve tüüüüüm bunlar da bana bunu bunu etti. Değişiklik oldu. 10 yıldan fazladır günlük yzaıyorum, biraz değişiklik ilişkimize iyi gelir tabii.

Sonra denemelerini okudum. 77-86 arasında orda burda yayımlanan yazılarını. Deneme okumayı da çok sevmezdim. Hele ki gazetelerde çıkan köşe yazılarının kitaplaştırılmasını hiç...Ünlü bi köşe yazarının ününden faydalanıp paraya para dememe çabası gibi gelirdi. Belki bazıları için öyledir. Fakat yine anı düşünüp sonuca varma hatasına düşmüşüm, bu kitapla birlikte anladım. O dönem içinde bolca para kazandırsa da, önemli olan, o yazıların orda burda kaybolup gitmesinin önlenmesi, derli toplu biçimde arşive geçmesiymiş.

Bu iki kitap sayesinde yazarla tanıştım. Daha hiçbir romanını, öyküsünü okumadan, edebiyat nasıl olmalı, üzerine fikirlerini dinledim. Sürekli yenilik arayışından, eskiyi tekrarlamamaktan bahsediyordu. Nasıl olurdu ki bu? Edebiyat yöntemleri, akımları hakkında hiçbir bilgisi olmayan roman okurlarındanım ben de. "Edebiyatta yenilik" deyince zihnimde teknokent, ar-ge çalışmaları gibi kavramlar canlanıyor. (Teknik üniversitenin "inovasyon" afilşleri içime işlemiş.) İçinden geleni yazmaz mı yazar? Oturup düşünür mü nasıl yazması gerektiğini? Kendi kendine yöntem savaşları verir mi?

Pek safmışım, kabul ediyorum. Artık çok mantıklı geliyor bu yöntem arayışı. Adı konmuş olsun, olmasın, aklındakileri bi düzene sokup anlatmak zorundasın eninde sonunda. Yöntem arayışı dediğimiz bu sanırım, içinden geçenleri, hangi sırada, kimin ağzından, nasıl bir dille anlatacaksın? Bu arayışın kaç farklı yolu olabilir ki, diyor sonra içimdeki yenilik düşmanı yaratık. İşte Ağaoğlu'na göre, yeni bi yol bulamadıysan, eskileri tekrar ediyorsan, hiç yazma, daha iyi.

İşte bu yüzden sert bir yazar diyorum. Herkes kitap yazabilir, gibi cümleler zırvalamıyor. Net. Ama net olmak uğruna saçma sapan aforizmalar da uydurmuyor. İkilemde kalmış gibi görünürken bile net. Hangi ikilemde kaldığını açıklığa kavuşturmak istiyor sanki. Aysel gibi. Dar Zamanlar'ın başkarakteri gibi. Duygularında ya da düşüncelerinde, fark etmez, her ikisinde de muğlaklığa düştüğünde bunu açıkça anlatıyor. Muğlaklığa düşmesini netleştirmek için çaba harcayışını bile öyle bir anlatıyor ki, insan gülümsüyor. Şirinleşmeden, günümüz blog yazılarında hepimizin başvurduğu samimiyetin sığ dilinden uzak durarak yapıyor bunu. Ağdalı cümleler de kurmuyor üstelik. Nasıl oluyor? Yöntem işte burda işe yaramıyor. Çünkü bu sadece O'nun yöntemi, formülünü bulup, "aaa ben de yazıvereyim" denecek şey değil.

Zaten O'nun nasıl yazdığını anlatmaya çabalamak da boşa. Romanlarını okumak lazım anlamak için. Henüz iki tanesini okudum. Dar Zamanlar serisinin ilk iki kitabını. Güncesinde ve Geçerken'de kurgusuz anlattığı derdini, kurgu içinde iyice sindirdim, sanırım. Her kitapta yeni bir şeyler yapmaya çalışan bir insanın tüm kitaplarını okumadan net cümleler kurmak ne kadar mümkünse, o kadarını anladım ben de. Tabi bir de dünyayı algılama yeteneğim ne kadar büyükse, o kadar.

Kitaplarında anne sıcaklığı, babaanne okşayışı, öğretmen şefkati yok. Her karakterde sadece o karakter var. Bütünde ise sadece Adalet Ağaoğlu var. Bir yazar. Ne bir anne, ne bir kadın, ne bir kız evlat, ne bir kızkardeş, ne bir vatansever, ne devlet memuru, ne gazeteci, ne dönem yalakası, ne de bir öğretmen... Hadi diğerleri neyse de, nasıl başarıyor kadınlık etiketlerinden bu kadar ustaca -onları yok saymadan- kurtulmayı? Ece Temelkuran'da, Elif Şafak'ta, hatta Buket Uzuner'de de biraz biraz hissettiğim o kızkardeş hissini nasıl oluyor da duymuyorum bu kadının kitaplarında? Duygusuz olduğundan mı? Hayır, kesinlikle değil.

Dert edindiği konulardan biri sayesinde olabilir. En azından şimdilik anladığım bu. 70lerde, "kadın yazar" lafına bildiğin gıcık olmuş. Günlüğünde de, makalelerinde de değinmiş buna. Bir yazarın, kadın ya da erkek olamayacağını, tüm insanları, kadın erkek demeden anlatabilmesi gerektiğini düşünmüş. Günlük hayatta cinsiyetçiliğe her fırsatta kafayı takan benim gibilerin bile, içlerinde derinden bir edebiyat sevgisi, saygısı varsa, sakince dinleyip kafa yormamasının imkansız olduğunu düşündüğüm görüşleri var. Alıntılarda illaki yer vermişimdir. Özet geçmek açısından, BBC Türkçe'ye 93'te verdiği röportajdan ilgili kısmı not ediyorum:

"Uzun bir süre ben ayrı bir kadın duyarlığı olabileceğini kabul etmemiştim. Çünkü yazar insana bakar, insan dünyasıyla ilgilenir ve insanı ikiye bölemezsiniz erkek ve kadın diye. Biz romanlarımızda, hikayemizde kadını görmek zorunda olduğumuz kadar, erkeğin de dünyasını görmek ve topluca, dış ve iç etkenler ortasında insanı bulmak zorundayız. Sonraları ben kadın duyarlığını kabul etmek zorunda kaldım. Türkiye'de bir kadın olarak yazmanın, kadın yazar olmanın beş misli çok daha fazla bir direnişi gerektirdiğini anladım."


Şimdi sırada ne var peki?

Aysel'in zihni var. İkinci kitapta hep Aysel'in başka zihinlerdeki yerini gördük. Özledim Aysel'i, umarım üçüncü kitapta tekrar konuşur. Ama derdini anlatmanın yeni bi yolunu bulduysa yazar, kim ne karışır, bulmuştur, bizi yine ayırır. Ne gelir elden? Hasret de sevdaya dahil.

Ali ne yapıyor acaba? Bi de O'nunla karşılaşsak ne güzel olurdu. Tuncer ne yapacak düğün gecesinden sonra? Ölmeye mi yatacak? Tezel, Aysel ve Ömer üçlüsünün yarını nereye çıkacak? Ayşen ne yapacak? Nasıl büyütecek kendini? Tamam, hepsi değilse de, Aysel... En kıymetlisi Aysel...

Diğer romanlarında kimler var peki? Geçerken'de varlığından haberdar olduğum, Fikrimin İnce Gülü'ndeki Bayram kim?

Güncelerinin devamı nasıl peki, 90-96 arasını anlattığı dördüncü günceyi merak ediyorum en çok. Meşhuuur , hepimizin sevgi duyduğu doksanlarda nelere sinirlendi? Boktan gündem içinde O'nun da sevdiği komik şarkılar, oldu mu? Tiksinerek mi baktı doksanların rengarenk modasına. Televizyona çıktı mı? Sevdiği diziler oldu mu? Madımak hakkında neler yazdı defterine?

Bu kadın, Cumhuriyet'in kuruluşundan günümüze getiriyor bizi. Damla damla birikiyor günler. Eskiler masalla gerçek arası. Peki bizim kuşağımızı nasıl anlatıyor kurgularında? Anlıyor mu bizi? Bizi, kendisine bu denli uzak yetişen bu nesli, anlamaya niyetlendi mi hiç? Başarabildi mi? Çok merak ediyorum. Göreceğiz. Az kaldı.


-------


Damla Damla Günler alıntıları: https://kanatlikedimasali.blogspot.nl/2017/02/kitap-damla-damla-gunler-adalet-agaoglu.html

Geçerken alıntıları: https://kanatlikedimasali.blogspot.nl/2017/02/kitap-gecerken-adalet-agaoglu.html

Ölmeye Yatmak alıntıları: https://kanatlikedimasali.blogspot.nl/2017/04/kitap-olmeye-yatmak-dar-zamanlar-i.html

Bir Düğün Gecesi alıntıları: https://kanatlikedimasali.blogspot.nl/2017/04/kitap-bir-dugun-gecesi-dar-zamanlar-ii.html


BBC Türkçe röportajı:








16 Şubat 2017

Kitap: Geçerken (Adalet Ağaoğlu)


YKY 1996 basımı
İlk baskı: Remzi Kitabevi, 1986


Yine sadece alıntıları yazıyorum buraya:


s.24 – (Tunç Okan'ın Otobüs filminden bahsediyor.)
Yapım, bu yeni değeri, kendilerine güvenleri bilinen pek çok nedenle sıfıra inmiş insanları 'barbar' sayan 'Batı'nın, burada sadece kapitalist dünyanın gerçek barbarlığını, bencillik ve yozluğunu iyi seçilmiş duraklarla üretiyor. (...) Yapımcı bu asal dokuya ne kötümserlik damgası yemekten korkarak bol oranda pembelik sürüştürmüş, ne de o güvensiz insanları, kitaplardan derleme üç devrimci söz, beş demir yumrukla içine fırlatıldıkları 'Avrupa değerleri'ni yere seren yüce kahramanlar olarak göstermiş. (...) Otobüs'te, ilericilik, devrimcilik adına devrim ticareti yapmaya yer yok. (Sanatın Özgür Dili, 1977)

s.33 – İç tedirginliklerini yenmek, kendisiyle kavgasına dayanabilmek için parasını türlü gezilere yatıran, geniş topraklarını köylülere dağıtmaya kalkan, yazarlığı serüvenlerinden değil de, serüvenleri yazar duyarlılığından kaynaklanan Kont Tolstoy'u, aynı duyarlığın itisiyle çok çok sorular sorduğu için sürgün edilen Puşkin'i, uslu uslu hukuk öğrenimi gördüğü halde sağlığının kötülüğü nedeniyle Rouen yakınlarında, annesinin dizinin dibinde oturup yazan Flaubert'i, başına bir şeyler geldiyse yazdıklarından ötürü gelmiş olan Zola'yı, beğensek de beğenmesek de yazınımızdan silip atamayacağımız Y.K. Karaosmanoğlu'nu, A.H. Tanpınar'ı, M.Ş.E.'yi, R.N. Gültekin'i; izlenebilecek en düz bürokrat çizgileri izlemiş bu yazarlarımızı ne yapacağız? Yazar birikimi salt, yaşamın niceliksel zenginlikler temeline mi dayanıyor? (Yazar Duyarlığı, 1977)

s.43 – Masaüstü'nden "geçerken" resmini ekle. (Benim Yöntemim Nerdeyse Yöntemsizlik, 1977)

s.65 – Kore'ye katılışın ekonomik ve siyasal bağımlılıklarımızın bir sonucu olduğu herhalde anlaşıldı. (Saf Okura Safiyane Kitaplar, 1979)

s.70 – "Yalnız kalmamak için bütün gece aynanın önünde oturdum," mu demiş Pavese? Birinci tür okur için, bunun da altı çizilebilir. Ertesi sabah, yalnızlığından yakınan biri, bir sorun gibi karşısına çıkarsa, "Sen ne diyorsun kardeşim? Asıl yalnız olan benim! Öylesine yalnızım ki, bütün gece aynanın karşısında oturdum," diyebilmek için. (Başucu Kitapları, 1979)

s.71 – Hayat üniversitesinin okuru için Pavese'nin başucu olmasının, "dün gece yalnız kalmamak amacıyla aynanın karşısında oturdum"un anlamı başkadır. O, bu kitabı alır, sayfaları açar, sözkonusu tümceyi okumadan görür neredeyse ve "Ee, Pavese, dostum, nasılsın?" der. "Bu gece ben, gerçekten yalnız olan birinin artık hiç yalnızlık duymayacağını düşünmekteyim, ne dersin?" (Başucu Kitapları, 1979)

s.71 – O filmdeki küçük kız ne güzel bir şey söylüyordu: Siz büyüklerin güldüğü her şeye ağlamak istiyorum, ağladığınız her şeye de gülmek geliyor içimden. (Hangi film acaba?) (Başucu Kitapları, 1979)

s.76 – Özveri, üretime katkı, yaratı, dürüstlük kavgası, kısaca direnç; çok geçmeden çıkarcılık, ödüncülük, üretime katkısızlık, kısacası dirençsizlik, her türlü uzlaşma ve çıkarcılık önerilerine karşı durmamış olmakla eşdeğer sayılacak; olumlu değerler de bireyin kendisine yabancılaştırılarak genel görünüme uydurulacaksa, kişi ortadan silinmenin karşıtı olan 'evet'i doğrulama gücünü, sürdürmek, yeniden başlamak gücünü nereden, niçin alacaktır? "Gelecekten, geleceğe duyduğu güvenden, tarihten..." demek, bu aşamada pek fazla bir şey demek olmuyor artık. Çünkü, ne denli inanırsak inanalım yarın, şimdide yaşanılanın tam karşıtı değil. Onun eşiti değil. Şimdinin somutluğuna karşın, yarın henüz soyut. Bilinçli ve dirençli dediğimiz insan, somut bir durumu, bu soyut olanla yüklenmeye ve taşımaya çalışıyor. Günlük dilde 'direniş' buna diyoruz. Ama insan daha da bilinçlendiğinde, aşkınlaştığında, 'evet'le uzlaşmayan 'mutlak ölümsüzlüğün' peşine düşecek, dahası, herhalde onun ta kendisi olacaktır. (Bir 'Yenilgi'nin İrdelenmesi, 1979)

s.76 – Ülkemizde, dün son kerte devingen olmuş olan pek çok sosyalistimizin bugün içine gömüldükleri sessizliği, salt siyasal ve toplumsal koşulların sonucu, zorunlu ve çok bilinçli bir bekleyiş olarak mı yorumlayalım? Yoksa örgütsüzlük ya da örgütlerin üst katlarındaki çatlamalara karşı ödünsüz, mutlak bir direniş olarak mı? (Bir 'Yenilgi'nin İrdelenmesi, 1979)

s.81 – Büyük, olağanüstü olayların desteğini seçmeden izleyiciyi kendine çekebilen, onunla ortaklaşalık kurabilen yapıtlar, yaratılmaları en güç yapıtlardır. (Edebiyatın Kendi Olayı, 1980)

s.83 - (...) edebiyat yazılı anlatıma dayanmaktadır, yani dışlaştırma yolu, kulak gibi, göz gibi -kuşkusuz çok, çok genel anlamda- herkese eşit dağıtılmış algılama yollarından geçmez. Edebiyat, görsel ve plastik sanatlar gibi, müzik gibi değil. Bize 'icazet'i verecek olanlara doğrudan ulaşamaz. Bir aracı gerektirir. Onların diline çevrilmeyi gerektirir. Bu da, önünde sonunda, İdil Biret'in piyanodaki parmaklarına başka parmakların karışması, fırçayı tutan ele başka bir elin değmesi, topa vuran ayağa başka ayakların sataşması demek...
Bir bakınız, hala Batı'ya karşı aşağılık duygularımız içinde nasıl garip şeyler oluyor: Dışarda, sözgelimi, kilise kadınları derneği bizi şakşaklarsa, ülkece seviniyoruz; içerde edebiyat adamlarımızla ciddi okur seçimine bile kuşkuyla bakıyoruz. Venedik'te pohpohlanmaya evet, İstanbul'da kutlanmaya hayır. (...) Dışarda bir başarı kazanılmışsa, sanki bunda büyük sermayenin hiç parmağı yok; içerde bir başarı kazanılmışsa, bunda mutlak büyük sermayenin parmağı var. Biz işte böyle, içerde birbirimizi yer, dışarda da Türk bayrağını Mercedes Benz kamyonunun önüne asıp garip numaralarla ve davulumuz zurnamız, çarığımız mestimizle göze girmeye çalışırız. (“Türk Romanının Bugünkü Görünümü?”, 1981)

s.85 – (Behçet Necatigil'den alıntı) Edebiyat anketini düzenleyen acımasızdır. Yazmayı alışkanlık yapıp çıkmış edebiyatçının beyanlarını yazıya geçirir, baskıya verir, yayar ve bir suç belgesi gibi, dosyasına koyar edebiyatçının söylediklerini. ("Kimleri Boşladım, Borçlarım Kimedir?", 1981)

s.86 – Biz, başkalarının sürçmelerine, ille suçlu olmalarına ve paşa gönüller hoşnut kalsın diye suça itilmelerine; felaketi mutlak kendi dışımızda bulmaya, yoksa yaratmaya düşkün bir toplumuz. Bu yüzden çocuklarımızın daha suçlanmadan, hiç suçlanmayacakları zamanlarda bile savunuya hazır halleri beni hep düşündürmüştür. Tetikte, tetikte... Aman tetikte duralım! ("Kimleri Boşladım, Borçlarım Kimedir?", 1981)

s.90 – Bizde radyo oyun yazarlığı çok geç ortaya çıktı. Çıkmasıyla bugünü arasında da önemli bir birikim sağlayamadı. Bu alanda pek çok düzeysiz yayın, düzeyli çabaların da üstünü örttü. Böylece, usta bir ozanımızın usta bir ozanımızın radyo oyun yazarlığına verdiği emek üzerine eğilme gereği görülmedi. (Necatigil'in Radyo Oyunlarını Kendi Şiirleriyle Okumak..., 1982)

s.93 – (Necatigil'den bahsediyor.) Her birimiz bu yola onun yarısı kadar emek verseydik, kimbilir, belki de çoğunluk bugün TV yayınlarımızdaki düzeysizliğe daha güç katlanırdı. (Necatigil'in Radyo Oyunlarını Kendi Şiirleriyle Okumak..., 1982)

s.100 – Yanılmıyorsam, "Roman öldü mü?" tartışmasını ilk ve en yoğun biçimde başlatan Fransa; ardından da Almanya. Oralara bakıyorsunuz: Uluslararası roman ödüllerine giderek en çok yer açan ülkeler bunlar. Başka ülkelerden, egzotik iklimlerden roman devşiren, seçen, çeviren de yine Batı dünyası. Bizler de, bir III. Dünya edebiyatını bu çevirilerin çevirilerinden izliyoruz. Kısacası, bu Batı denen dünya, sistemi gereği, kendi pazarını da yaratıyor; o pazarda kullanabildiği oranda romanı diriltiyor, yoksa öldürüyor. (Romanın Ölümü Dirimi, 1982)

s.100 – (Fransa'da ortaya çıkan Yeni Roman anlayışından bahsediyor.) (...)bu yeni akım, I. Dünya Savaşı sonrası gelen akımların ucundan kıyısından yine de bağlı kaldığı klasik roman anlayışının dışına çıkıyor. Karşısına geçiyor, demeyeceğim; onu çoğaltmaya yanaşmıyor. Onu, ondan kendine kattıklarıyla köklü bir değişime uğratmayı amaçlıyor. Çünkü, özellikle Hiroşima'da atom bombasının patlatılmasından sonra, Avrupa küçük burjuva aydını, bireyi bir nesne gibi algılamış, onu çevreden yalıtarak kendi içindeki gizilgüçle başbaşa bırakmış, bunun da anlatı biçimini geliştirmiştir. Yönlendirilmesinde ve yönetilmesinde kendisinin payı bulunmadığı bir dış dünyayı reddeder. Ne yönetenlerle, ne yönetilenlerle bir uzlaşmaya girmek ister. Böylece, bu sınırlı "Roman öldü mü, ölüyor mu?" tartışmasında, yaşlının uzlaşmasız gence, geleneğin yeniye, en hafifinden kuşkuyla bakması sözkonusu. (Romanın Ölümü Dirimi, 1982)

s.102 – Roman denince sorun, içdökme,özyaşam öyküsü, bilinenin yeniden söylenmesi ise, bütün roman tarihi bunlarla dolu. Anladığıma göre romanımız şimdi belki bir üst düzeyde, ama yine konu, malzeme açılarından ele alınıyor. Bu konu, malzeme romanlarımızda nasıl bir gerçekliğe dönüştürülmüş/dönüştürülememiş; buna acaba Joyce'un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'ne ya da Mann'ın Venedik'te Ölüm'üne yaklaşır gibi, küçümsemeyi ve güvensizliği bir an için olsun yenerek yaklaşmayı denedik mi? Pek ender. Yabancı bir romanın çeviri diline gösterilen titiz ilgi, kendi romanımızdan sakınılmıyor mu acaba? (Romanın Ölümü Dirimi, 1982)

s.103 – Şimdi kaset hikaye çıktı. Pek yakında herhalde kaset romanlar da çıkacak. Bir romanı bize kendi sesimiz değil, başka bir ses okuyacak. Böylece, bu kez de kaset romanın insanı, kaset romanın getirdiği sesin anlatımı üstüne sorgulayacağız. (Romanın Ölümü Dirimi, 1982)

s.105 – Benim ülkemde, benim insanlarım, çoğunlukla kişinin yaşamdan edinilmiş kendi bilgisine bile inanmıyor, ona kuşkuyla bakıyorlardı. Toplumun, ta Tanzimat'la Batılılaşmaya adaylığını koymasından sonra olmuştu bu herhalde. İşte ağrım, bu ağrı. Birbirimizi sürekli denetim altında tutuyorduk. Karşımızdakinin nasıl olsa bir "yanlış", bir "çürüklük" yapacağından çok emin yaşıyorduk. Sanki, kişiliği ezilmiş, kendine güveni sıfıra inmiş, her an, her şeyde "yanlış yapan" insanlar ne kadar çoğalırsa, o kadar iyiydi. ("Bellenmişi Aşmak", 1982)

s.106 – (Yaşar Kemal'den alıntı) "... Eski, bellenmiş tekniklerle karşılaştığım yeni ekonomik, sosyolojik, psikolojik biçimleri, içinde bulunduğum, yaşadığım insanları anlatamıyorum. Bunlar beni yeni bir tekniğe, yeni bir anlatışa zorluyor. Eğer yeni gelişmeler, insanların karşılaştıkları yeni olanaklar romancıları yeni dünyalar araştırmaya itiyorsa, bu, edebiyat için bulunmaz bir şeydir. Bellenmiş romanı aşmak bir zorunluluktur." ("Bellenmişi Aşmak", 1982)

s.107 – Gerikalmışlık, kendi dışında "suçlu" arayıp durmak değilse, başka ne? ("Bellenmişi Aşmak", 1982)

s.116 – 'à part': Oyuncu başını usulca yana çevirir, karşısındakinin işitemeyeceği varsayılarak, izleyicinin ise mutlak işitebileceği bir biçimde söylenir söylenecek olan. (İki Nokta Üstüste, 1983)

s.119 – Yazar, her yazdığını her istediği zaman, kolayca yayımlatamıyor. Yayımlatabilirse ve salt yayımlattığı ile geçinmek isterse, o zaman da durmadan yazması ve yayımlatması gerekiyor. Aynı neden: Türkiye'de kitap alıcısı sınırlı. Tek ya da iki kitap, iyi satsa bile, kimseyi geçindirmiyor. Durmadan üretmek zorunda kalan yazar da, yaratıcılığında yine özgür kalamıyor. Kendini aşamıyor, yineliyor. (Yazarımızın Bugünkü Durumu ve Okur Olmanın Önemi, 1983)

s.121 - 'Yazarımız' sözcüğü, genel görünüme bakınca, bugün benim için yazarlıkla ilgili herhangi bir anlama gelmiyor. Gözümün önünde, bildiğim o aydınlık yüz, yazarlık değerleriyle yüklü o tek resim değil canlanan. İnsanlık, aşk, tutku, kültür, evet kültür, kültür emperyalizmi, evet kültür emperyalizmi, özgürlük, eşitlik, vbg., düşünmeden, derinine inmeden,olur olmaz kullandığımız her kavram gibi, içi boş bir sözcükten ibaret benim için bu 'yazarımız' sözcüğü. Gerçekten, kimdir bu 'yazarımız'? (Yazarımızın Bugünkü Durumu ve Okur Olmanın Önemi, 1983)

s.123 - (...) Marquez şunu söylemek istiyor: Yazarın sorunu, yaratının sorunlarıdır. Yazarken yayımlanmayı düşünmez o. yayımlanmak için yazmaz. Ne de kitabının nerede, nasıl basılacağı, kimler tarafından nasıl okunacağı üstüne bir kaygısı vardır. Onun ilk ve son kaygısı, yazdığı kitaptır. Bundan ötesi okurun sorunudur. Özetle, okur yazarını kendisi arar bulur. Onu yaşatmak da, öldürmek de, yüceltmek de, silmek de onun elinde. Okur sorunu çözülmeden yazar sorunları (o kötü koşullar) ortadan kalkamaz. Okurun durumu iyileşmeden, yazarın durumu iyileşemez. (Yazarımızın Bugünkü Durumu ve Okur Olmanın Önemi, 1983)

s.124 – Sürekli metin denemeleri yapan genç bir arkadaşım bana; “Ben iyi bir okur olmak için yazıyorum,” dedi. (Yazarımızın Bugünkü Durumu ve Okur Olmanın Önemi, 1983)

s.131 – Çocukluğumda annem beni komşu gezmelerine, eş-dost ziyaretlerine götürmezdi. Zaten kendisi de pek fazla konu komşu gezmezdi. (...) Annemin beni de götürdüğü kadınlararası toplantı günleri, roman okuma günleriydi. (Topluca Dinleme Geleneği, 1983)

s.132 – Gerçekte ben kendi kendime, bir romanın parçalarını yazarın sesinden dinlemek, huzurunda dinlemek, değilse bir yorumcudan dinlemek, bu toplantılara katılan okura ne kazandıracak? diye sorup duruyordum. (...) Okunan parçalar ardından inceden inceye sorgulamalar başlıyor. Bu arada siz de, bu izleyicinin, karşılaştığı yazar ve onun yazdıkları üstüne elden geldiğince ön bilgilerle donanmış olduğunu görüyorsunuz. Okuma/dinleme günlerinin izleyicisi bütün bunları yapmadıkça, ilgilendiği yazarla sanki hiçbir yolculuğa çıkmayacaktır. Onun bir yazar karşısındaki tavrı, hemens. hemen, yöresel seçimler sırasında adaylar karşısındaki tavrı...

Kısacası, Batı'da roman nasıl ekinsel bir birikimin sonucu, bir gelenekse, roman okumadan öte, onu dinlemek, yazarıyla tartışmak da ekinsel birikimin sonucu. Roman geleneğinin doğal bir uzantısı. (Topluca Dinleme Geleneği, 1983)

s.133 – Ülkemizde roman gelenekleşti mi acaba? Gelenekleşti ise, 1935-40'lar arası küçük bir ilçede tanık olunan okuma günlerinin sürekliliği nerede? Topluca okumanın? Etkilenimler de süreklilik istiyor. (Topluca Dinleme Geleneği, 1983)

s.134 - (...) kimi sanatçılar, yazarlar, pazarla ilişkiye çarpıtılarak sokulmaktan kaçınmak için kendilerine sağlam korunaklar seçerler. Bazen o denli saklanırlar ki, pazarın günlük kullanım malı olmaktan kurtulayım derken, insanla ilişkiden de uzak kalırlar. Kuşkusuz bu, sanatçının, yazarın, “sanatın, edebiyatın yalnızca toplumsal bir işlevi olduğu zaman sanat ve edebiyat olacağı” görüşüne katılmamasından da doğabilir. Ama acaba böyle bir işlevi yadsımanın temelinde yatan da, pazar ilişkilerinden korunabilme isteği değil mi? Ancak ne kadar savaşımsız bir 'korunma', kısacası kaçış! (“Edeplice Erotik”, 1983)

s.135 – Sanat ve edebiyat tarihi, pazar tarafından günübirlik tüketilmeden de insanla ilişkiyi sağlayabilmiş örneklerle dolu. Ama bu örnekler çoğunlukla resim, tiyatro, şiir alanlarında görülüyor. Kuşkusuz müzikte de. Çünkü, sanatın bu türleri, tüketim toplumları ortaya çıkmadan da vardı; pazar ilişkileri sanat yapıtlarını da 'şeyleştirme' işlemine girişene dek, kendi yerlerine, kendileri olarak sağlamca yerleşmiş bulunuyorlardı. Bugünün pazarı Hamlet'i çarpıtsa çarpıtsa ne kadar çarpıtabilir? (“Edeplice Erotik”, 1983)

s.141 – Gençtim. Yeni ufuklar arıyor, insanlarla daha geniş, canlı ilişkiler kurmak istiyordum. Gelenek buna izin vermiyordu. İçinde yaşadığım bu değişik sürgün alanı bana Kafka'nın sürgünlüğünü anlamayı bile yasaklıyordu. Duygularımı ve düşüncelerimi apaçık paylaşabileceğim bir dostum olmasını isterdim. Hem de onun erkek olmasını isterdim. Ondan yoksundum. Böylece, Milena'ya Mektuplar'ın derinlerinde yatan parçalanmış, korkulu dünyayı bile kendi gerçeğimli bağıntılı biçimde algılayamamam da kendi gözümde neredeyse doğallaşmıştı. (...) Büyük bir çocuksulukla itiraf edeyim ki, Milena gibi bir dostu, bir sevgilisi -her şeyi- olan kişi, neden kendini korkulu bir yalnızlıkta duyar acaba? diye düşünmüştüm. (Günümüz Gerçekliği ve Kafka, 1984)

s.142 – Sanki bireyin dış etkenlerden bütünüyle bağımsız bir iç varlığı olabilirmiş gibi... (Günümüz Gerçekliği ve Kafka, 1984)

s.142 – Çoğu kez bizden uzak olanı bütün insanlardan uzak sanırız. (Günümüz Gerçekliği ve Kafka, 1984)

s.142 – Sonraları düşüncelerimi açabildiğim yığınla Milena'm oldu, benim ülkemin kendine has Kafka'ları da oldu; yine de geçmişte yaşadığım yalnızlıkların bin beterini yaşadım. (Günümüz Gerçekliği ve Kafka, 1984)

s.142 – Karanlık bizdeyse, Kafka'yı karanlık ve anlaşılmaz bulmamız kaçınılmazdır. Bununla birlikte kıyısından köşesinden yaklaşırız: Çelişkileri salt geleneklerin, törenin, eğitimin bir sonucu saymışızdır. Hacıyla hocayla, ekmek kavgası peşindeki babamızla, çocuklarını doyurmaya, yıkayıp paklamaya savaşan anamızla itişip kakışmışızdır. Onların da aynı karanlık koşulların birer ürünü olduklarını görememişizdir. Böyle olunca, Kafka'nın babasıyla çatışmasını severiz, onu onaylarız. Eh işte, bir tek bu açıdan onu kendimize yakın bulmaktayızdır. Ama Joseph K.? O kimdir? Bizimle ilgisi nedir? Hayatımızda neyin yanıtıdır? Bunu hemen bulup çıkaramayız. (Günümüz Gerçekliği ve Kafka, 1984)

s.144 – oysa bugün, II. Dünya Savaşı'nda Nazilerin çizmeleri altında ezilmiş, fırınlarda yakılmış insanlar, İsrail Devleti'ni kurar kurmaz Filistin'de toplu kıyımları kararlaştırıyor ve gerçekleştiriyorlar. Bundan hepimizin haberi var. Roger Garaudy de yakın bir tanıklıkla bildiriyor: “...Suikastler: 1972'de Golda Meir'in emriyle Mossad (İsrail Gizli Servisi) yabancı ülkelerdeki Filistin direniş örgütünün liderlerini öldürdü.” Deir Yasin köyünde, aralarında çocukların, kadınların, yaşlıların da bulunduğu yüzlerce kişi toplu kıyıma uğradı. Peki, dünün gerçeği nerede?kırk yıl öncesinin gerçeği, bugün ne durumda?bu toplu kıyımlara karşı olması gereken İran ve Irak birbiriyle çarpışmakta. Suriye ile Filistinliler birbirini öldürüyor. Lübnan, kendi içinde birbirine kıyıyor. Filistinliler de kendi içinde birbirleriyle çarpışıyorlar. Yıllardır bu Müslümanların liderliğini yüklenen Mısır ise İsrail'le flört durumunda. Ama acaba Suriye'de Suriye mi dövüşüyor? Yedi bin Sovyet uzmanına karşı ABD uçakları Suriye topraklarına bombalar bırakıyor. Gerçek nerede? İnsanları insanlar mı yönetiyor, çıkarlar mı? Ama gerçeklik günümüzde insanın kendine bu kadar yabancılaştırıldığı bir mercekten görülebiliyorsa, Kafka'nın dünyasının özelliği, özenelliği, 'marazi'liği nerede? Deir Yasin'de olup bitenleri TV'den seyretseydi, Bir Savaşın Başlangıcı'nı o kadar soğukkanlı yazamazdı herhalde. (Günümüz Gerçekliği ve Kafka, 1984)

s.144 – Kafka neden toplumsal gerçekçi olduklarını önesüren kimi yöneticiler, eleştirmenler, estetikçiler tarafından reddedilmek istenmiştir? (Günümüz Gerçekliği ve Kafka, 1984)

s.145 – Marx'ın yorumlanmasındaki çeşitlilikler neredeyse onun gerçekçilik üstüne görüşlerini -gerçeğin değişken, koşullara göre yeniden elde edilmesi ve değerlendirilmesi gereken bir şey olduğu gerçeğini* bile unutturur görünmüştür. (Günümüz Gerçekliği ve Kafka, 1984)

s.146 – Kapitalist dünyanın yarattığı korku, öznel bir korku, küçükburjuvanın korkusu ise, savaş silahları üretiminde çalışan işçinin savaştan korkusu neyin göstergesidir? O da mı bir çarpıklığın korkusu, yoksa çelişkilerdeki değişimin mi? (Günümüz Gerçekliği ve Kafka, 1984)

s.147 – Hiroşima'da patlayan bombanın seyircileriyiz. Deir Yasin köyünde olanların seyircileriyiz. Şili'de olanları önleyemedik. Terör olaylarının tedirgin, sancılı seyircileriyiz. Bankalar faizleri yükseltiyor, faizleri düşürüyor. Silah ticareti günümüzün en örgütlü ticareti durumunda. Sonra bembeyaz kotraları, meleksi gülüşleriyle kıyılarımızdan bize bakıyorlar. Bizler onlara bakıyoruz. Sattıkları silahlarla darmaduman edilecek evlerimizi, eşyalarımızı gösteriyoruz onlara; satışlardan payımıza ne düştüyse onları, gururla... Yükselttiğimiz her ses ustalıkla kısılıyor, susturuluyor. (Günümüz Gerçekliği ve Kafka, 1984)

s.155 – Barış, gerçekten belalı bir konu. Her şeyi unutacak mıyızı? Neyi unutacağız, neyi unutmayacağız? İşkence gören, işkenceyi unutamaz. Unutmasın da. Ama gördüğü işkencenin acısını başkasından çıkarsın diye değil, başkasına işkence etmek, acı çektirmek elinden gelmesin diye... (Notlarımdan, 1986)

s.156 – Ülkenin yöneticileri o kadar uzakta, o denli soyut durumdalar ki, halk onların elinden somutta bir dilim ekmek almadığı için, sert eleştirilerin haklılığına kolayca inanabilir, hatta, yüzyüze gelmeme koşuluyla, onlara küfür edebilir. Ama kasaba ileri gelenleri, işte şu anda kendilerine birer torba mısır dağırmaktadır. Onların şimdide, somutlukta görünmeyen ihanetlerine kim inanır? Kim inanır, kasabanın bütün çocukları ölmedikçe, içilen suyun mikroplu olduğuna? (Notlarımdan, 1986)

s.159 – Gerçekte Adalet Ağaoğlu'nun roman coğrafyasında dolanıp durmasından hoşnuttum. Keyifli bir oyundu benim için. Öyleyse, yadırganır olmaktan çekindim. Öyleyse, yazarken sandığım kadar da özgür duymuyormuşum kendimi. (Notlarımdan, 1986)

23 Ocak 2017

Film: You Can Count On Me

Adalet Ağaoğlu'nun Geçerken isimli kitabını okuyorum şu sıralar. Kitapta, "Edebiyatın Kendi Olayı" makalesinde bir Amerikan filmi olan Avcı (The Deer Hunter) ile edebiyat arasında bağlantı kurarken şöyle diyor Ağaoğlu:

"Büyük, olağanüstü olayların desteğini seçmeden izleyiciyi kendine çekebilen, onunla ortaklaşalık kurabilen yapıtlar, yaratılmaları en güç yapıtlardır."

Bu cümleyi okuyunca son günlerde zihnimde yankılanan Lonergan filmleri geldi gözümün önüne. Evet, dedim, o yüzden büyük fırtınalar koparmamasına rağmen derin izler bırakıyor bu tür filmler. Büyük felaketlerin, kahramanlıkların, acıların ya da iyimserliklerin desteğini almadan, olduğu gibi anlatıyor hayatımızı bize. Bu yüzden sinemayı sadece kafa dağıtma aracı olarak görmeyen izleyici bir türlü vazgeçemiyor onlardan.

Yönetmen Kenneth Lonergan'ın Manchester By The Sea filmini izledikten sonra diğer filmlerini izlemeyi kafaya koymuştum. You Can Count On Me'yi izledim haftasonunda. Richard Linklater filmlerini hatırlattı bana. İki filminden çıkardığım sonuçlarla bi karşılaştırma yapacağım.

Lonergan, alışkın olduğumuz Amerikan sinemasının aksine süper kahraman veya tüm dünyayı etkileyecek bir felaket koymuyor filmlerine. Mutlaka mutlu sonla biten romantik komedilerden de yapmıyor. Sıradan insanların hayatlarındaki küçük görünen ama özünde büyük etkiler bırakan felaketleri anlatıyor.

Örneğin Manchester By The Sea'de içe kapanık bir adam var. İnsanlarla iletişimini olabildiğince kesmiş, ailesinden uzakta, ölümü bekler gibi yuvarlanıp gidiyor. Mümkünse hiç gülmüyor. İntihar edecek de etmeye hali yok gibi. Zamanla bunun sebebini anlıyoruz. Yıllar önce yaptığı bir hata yüzünden kendini affedemiyor. Fakat abisinin ölümüyle yeğeninin sorumluluğunu almak zorunda kalınca işler değişiyor. Tek başına ölümü beklemek kolay fakat birilerinin sorumluluğu varsa üstünde, her sabah uyandığında yaşama sevinci yüklemek zorundasın bünyeye. Karakterin bu durumla savaşmasını görüyoruz. Kendini affetmesi gerek.

Romantik komedi olsaydı eninde sonunda bunu başarırdı. Ama hayır, gerçek hayatta işler öyle yürümüyor işte. Sonunda işler çözülüyor fakat ne çok mutlu ediyor bizi, ne de daha büyük bir felaket eşliğinde drama sürükleniyoruz. Olması gerektiği gibi bitiyor.

You Can Count On Me'de ise iki tane başkarakterimiz var, yine iki kardeş. Erkek olan (Terry) dinden ve doğup büyüdüğü yerden uzaklaşmış. Abd'nin küçük kasabalarındaki tutucu hayattan nefret ediyor. Dünyayı geziyor, dikiş tutturduğu bir iş yok, para kazanıp kazanıp harcıyor. İnandığı gibi yaşıyor fakat bu, toplumu karşısına almayı gerektirdiği için zorlanıyor. Tarifi belirsiz dertleri var. Örneğin para sıkıntısı çektikçe ablasından borç istiyor. Çünkü ablası (Sammy) bankada çalışıyor, düzenli geliri var. Toplumla uyum içinde. Pazarları kiliseye gidiyor, iyi bir Hristiyan olmak istiyor. Doğup büyüdüğü yerden uzaklaşmak istemiyor. Fakat bayan mükemmel olmak da o kadar kolay değil. Öte yandan O'nun geleneklerine yani topluma yani düzene bu kadar bağlı olmasının sebeplerinden biri, belki de en büyüğü, tek başına büyütmek zorunda kaldığı bir oğlunun olması. Üstelik oğlunun babası kazada falan ölmemiş, bunları terk etmiş. Yani sevginin verdiği güçle tekrar hayata tutunma şansı yok. Dolayısıyla topluma sarılması, O'nu tanıyan, kollayan insanların desteğinden uzaklaşmak istememesi, yabancılardan korkması son derece anlaşılabilir. Çünkü hayata tutunmak zorunda, koyverme şansı yok.

Ayrıca bu iki kardeşin anne-babası bunlar küçükken bir kazada ölüyor. Bu yüzden birbirlerine, tüm zıtlıklarına rağmen çok bağlılar. Bir arada yaşama ihtimalleri yok fakat birbirlerinden kopamazlar da. Hatta bu bağ, toplumda dahil olmadıkları gruplara karşı yumuşamalarını sağlıyor. Onlar tartışıp tartışıp tekrar birbirlerine sarıldıkça sanki onlarla birlikte siyasi gruplar da birbirine sarılıyor. Sanki dünya bir dakikalığına güzelleşiyor. (!)

Richard Linklater filmleri de benzer etkiyi bırakmıştı bende. Before Sunrise/Sunset/Midnight serisi örneğin. Romantik bir aşk hikayesinden ibaret görünmesine karşın, sanki filmin asıl söylemek istediği hep arada geçen konuşmalarda gizliydi. Dünyanın tğm dertlerinden bahsediyordu karakterler. Savaşlar, çevre sorunu, önyargılar, dinler, aileler, özgürlük... Fakat her şeyi diyaloglarla ifade ediyordu Linklater. film yerine kitap yazsa yeri var gibiydi. (Senaryonun kitabı çıktı nitekim.)  O'nun -bu bağlamda- Lonergan'dan ayrıldığı nokta bu bence. Lonergan'ın sözsüz, bakışmalarla ya da kısa cümlelerle ifade ettiklerini, O altyazısını takip etmeyi zorlaştıracak kadar uzun cümlelerle ifade ediyor.

Tekrar izlemem gerekiyor ama hatırladığım kadarıyla Linklater'ın Boyhood'u hem konu yönünden, hem de diyalogların azlığı bakımından Longerman'la daha çok benzeşiyordu. Dağılmış bir aileyi, maddi sıkıntıların ve çocuk bakımının getirdiği sorumlulukla hayata tutunmak zorunda olan karakterleri kullanarak toplumu betimliyordu bize. Neyi neden hissettiğini uzun cümlelerle değil, bakışlarıyla anlatıyordu süper olmayan kahramanlar.

Bence bu müthiş bi yetenek. Ayrıca yönetmenin dert edindiği konuyu izleyicinin daha derinlerine işlemesini sağlıyor. Filmlerde ne kadar büyük felaketlerle anlatılırsa konu, o kadar "yok canım, olur mu öyle şey" deyip geçmesine sebep oluyor izleyicinin. Ciddiye alınmıyor ya da o kadar ciddiye alınıyor ki asla çözülmeyeceği için boşveriliyor. Bu yüzden Mustang'a çok kızmıştım. Sorunun gerçek haliyle bağlarını yıpratmış, dolayısıyla sorunu değersizleştirmişti.

Selam ederim, güneşli pazartesiler..