hollandalı yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hollandalı yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2020

Kitap: Gezginin Oteli - Zamanda ve Mekanda Yolculuklar (Cees Noteboom)


Hollandalı yazar Cees Noteboom'un bir kitabını daha okudum. (Diğeri burada: Mokusei) Yıllar içinde tuttuğu gezi notlarından seçmelerden oluşuyor. Hakkını vereyim, gerçekten zor bir yazar. Bazı şeyler çeviride kaybolduğundan mıdır nedendir bilmem, bu yazarı sanırım her daim uyanık bi zihinle okumak gerekiyor. Yoksa o kadar çok gönderme, o kadar çok -daha önce hiç duymadığım- özel isim geçiyor ki, dalıp gidiyorum başka düşüncelere. Ama dalmadığım zamanlarda hep severek okudum. Diğer kitaplarını da okuyacağım kesin. Keşke orjinalinden okuyabilsem ama henüz Hollandacama o kadar güvenmiyorum. Yazarı niye sevdiğimi şöyle bir not alarak özetlemişim: "(Kitaplarında) insanı anlama çabası, tarih bilgisi, batılı bakış açısı ve batılı bakış açısına dışardan bakış... hepsi bir arada." Evet hepsine katılıyorum yine ama eksik bu. Yazar gezgin, dünyayı gezip gezip yazıyor. Ama "görülmesi gereken yerler" gibi listeler yapmıyor. İnsanları izliyor, aralarına karışıyor, asla tam olarak karışamayacağının, hep bir gözlemci olacağının farkına varıp hüzünleniyor, fakat bu hüzün öyle bir kıvamda ki, gereksiz bir drama tadı bırakmıyor ağızda... Tüm bunlar bende, Noteboom'un Sait Faik'in daha karmaşık cümleler kuran versiyonu olduğu izlenimi uyandırıyor. Birisi öykücü, birisi gezgin elbette, edebi dillerinin hiç alakası yok birbirleriyle elbette ama sanki insanlara baktıkça hissettikleri hep benzermiş, gibi. 

Neyse, öyledir, değildir, bilmem, bana düşmez ama bende uyandırdıkları böyle, birbirine benziyor. 

Altını çizmeye üşenmediğim kısımları not ettim buraya, buyrunuz: 

133 - Bu tür yerlerde daima çok mutlu olduğumdan, nedenini hiç sormadım kendime. Mutluluk hakkında düşünmeye, mutsuzluktan daha az zaman harcıyoruz sanki. 

134 - Hiçbir şey, ilerlemeden daha sıkıcı değil, diye düşünüyorum mantıksal yönden ileri ama duygusal yönden geri olan ve kendi anavatanında, benzer bir sofulukla kiliseden çıkan bir grup kara giysili Hıristiyan herifi her gördüğünde bir kasvet ürpertisi hisseden ben. 

136 - İran'a, körleşmiş bir Batı kibiriyle yaklaşıyor ve kendinizi hiçbir nirengi noktası bulunmayan, binlerce yıllık bir tarihle karşı karşıya buluyorsunuz. Bugüne dek son öğrendiğiniz şey Xerxes'ti, peki ondan sonra gelen bütün o yüzyıllar ne olacak? Fransa'ya Fransız Devrimi hakkında bir şey bilmeden, Napoleon hakkında mümkün olan en muğlak düşünceyle ve Charlemagne, Hıristiyanlığın yayılışı ve Katoliklikle Protestanlık arasındaki fark konusunda hiçbir fikriniz olmadan gitmeye benziyor bu.

137 - Halife Ömer ülkeyi 642 yılında fethediyor ve İranlılar gerçekten, bugüne dek Müslüman kalıyor ama Müslümanlıktan çok daha eski bir tarihe sahip olduklarının ve bir zamanlar Araplara yenildiklerinin olağanüstü bilincindeler. İranlıların uyguladığı, Şiilik denen ayrılıkçı Müslümanlık biçiminde Muhammet'in halefleri farklı ve diğer Müslümanlar tarafından sapkınlık olarak görülüyor bu.

143 - Nihayet burada, insan biçimlerini simgeleyen resimler yapılmış duvarlar görüyorum bari. İnsan!Bütün o geometriden sonra bir rahatlama geliyor...

150 - Bu kabartmalara insan figürlerinin ya da daha doğrusu, insan imgeleminden çıkan figürlerin oyulmuş olması bile, sizin onlara yakınlığınızın, onlardan sonra, sizden önce gelen İran sanatının yakınlığından çok daha fazla olduğu anlamına geliyor; o insan biçiminden yoksun, aşırı geometrik süslemeler...

151 - Beraberimde götürdüğüm şey, başkalarında belki bir kayak tatilinden sonra kalan duygular; rafine ve temiz bir şeyle temas etmiş olmak.

173 - Çok zaman önce kızkardeşimle ben savaş zamanı, Lahey'den boşaltıldıktan sonra, yönetimsel bir hata yüzünden, doğu Hollanda'daki School met den Bijbel (Kutsal Kitap okulu) dediğimiz bir yere yerleştirildik. Bu pek uzun sürmedi, çünkü diğer çocuklar daha ilk gün bizim 'pis katolar' olmamıza sardırıp oyun alanında bizi kovaladılar ve köşeye sıkıştırıp suratımıza tükürdüler. Bu bende bir travma yarası bırakmadı fakat unutmadım da. Bunu o bölgelerde, 'zwartekousenkerk' (kara çoraplar kilisesi) olarak hüküm süren katı ortodoks tipte Protestanlığa bağladık. Bildiğim kadarıyla, bu kilisenin üyelerine bugün bile televizyon izlemek yasaktır, çoğunluk oldukları semtlerde Pazar günleri yüzmek yoktur ve hatta bunların bazıları çocuklarına çocuk felci aşısı yaptırmayı bile reddediyor, çünkü bunu yaptırmak Tanrının esrarengiz işlerine karışmak demektir. 

173 - (Kilisede) Işıksız bir Noel ağacı, yerinden edilmiş kişidir; orada dururken, bir ağaç olmak için elinden geleni yapıyor, ama herhalde bunu bir ormanda yapmayı tercih ediyordur. 

181 - Yapraksız bir akçaağacı nasıl tanıyacağım? 

183 - Homo sapiensin çeşitli biçimlerinin konduğu bir kafes olursa belki o zaman kendimizi daha iyi anlayabiliriz. 

206 - ... ama bana anlatmak, açıklamak, tanımlamak istediği daha çok, çok şey var ve ben anladıkça, nasıl da hiç anlayamadığımı fark ediyorum sadece ve sonunda vazgeçiyoruz... (çevirinin bazı durumlarda işe yaramaması hakkında...)

206 - O ses, iki yahut üç kuşak sonra artık hiçbir anlamı kalmayan, tam bir antika haline, UNESCO fonuyla kurulmuş bir müzenin, yani görkemli günlerin, değerli kahramanların, tarihin anısına kurulmuş bir yerin bir rafında duran, konserve kutusuna konmuş bir mit haline gelecek ve sonunda MacLuhan'ın köyü (global köy kavramı) her şeyi tamamen eşdit kılmayı başardığında, bir zamanlar 'insanlarla ilgili her şey', her şey, her yer bundan sonraki kuşaklar için pahalı bir oyuncak haline gelecek. (Gittikçe daha az konuşulup kaybolan diller, kültürler hakkında)

217 - ... bireyleri hep birlikte yaşayan ve dolayısıyla tek başına ölmeyen bir toplumun son perdesidir bu.

217 - Dünyamız onların varlığına daha ne kadar izin verecek? Onların toplumunun 'bütünlüğünü' bozan tek şey, bizim tarafımızdan görülebilmesidir ve bozulmanın bizim görmemizle başlaması dünyada ilk kez olmayacak. (...) Bunun hakkında yazı bile yazamadığımı fark ediyorum; onların 'toplumu'  hakkında bir şeyler söylemeye çalıştığımda, en hor görücü türden bir neo-Hıristiyan terminolojisinin içinde bocalayıp duruyorum ve seçim zamanı, Hıristiyan Demokratların daha radikal kanadına hizmet eden birinin sözleri gibi geliyor sanki bunlar. Bizim bir topluluk hakkında konuşmaya hakkımız yok, çünkü bizim gerçek anlamda bir topluluğumuz yok artık. Aynı kavramları, tümüyle farklı anlamlartaşıdıkları bir topluma uygulamak olanaksızdır. Biz yalnız yaşıyoruz, onlar birlikte yaşıyor ya da başka bir şekilde söyleyecek olursak, yaşlı bir kadının pencerenin önünde, ölmüş halde üç gün oturması diye bir şey orada olamaz, her ne kadar bunun, onlarda önünde oturacak pencerenin olmamasından kaynaklandığını söyleyecek kişilerin çıkması kaçınılmazsa da.

219 - Timbuktu'nun adını duyunca tüm Avrupa ve Magrip'in özlemle titrediği zamanlar varmış. (Songhai İmparatorluğu)

222 - Beyaz adamlar Afrika'yı kendilerini şımarıkça soyutlayarak, kendi rahatlarına düşkünlükleri yüzünden asosyalleşerek gezer ve hiçbir şeyi görmezler. Ve gittikçe daha çok sayıda gelip, tuhaf vahşi hayvanların, parayla tutulmuş dans eden maskların yanından geçer ve yine hiçbir şey görmezler. Ve ama... ve ama... Levi Strauss bunu daha net bir şekilde dile getiriyor: 

Etnologlar, bizim yaşam tarzımızın tek tarz olmadığını, insanların mutlu bir şekilde yaşamasını sağlayan başka tarzların da varlığını göstermek için vardır. Etnologlar bizi kendini beğenmişliğimizi biraz yumuşatmaya, farklı yaşam biçimlerine saygı göstermeye çağırır. Etnologların incelediği toplumlarda kulak vermeye değer dersler vardır. bunlar insanoğluyla doğal çevresi arasında bir dengeyi sırrını ve amacını bizim artık anlayamayacağımız bir dengeyi kurabilmiş toplumlardır.

229 - ...insanlar... denizlere çıkan her geminin, limandan ayrılırkenkinden farklı bir haritayla döndüğü zamanları hep özleyecektir.

238 - ...şimdi kendi başıma dediğim bir yaşamı, yazmakla ve görünür dünyayı kaydetmekle geçen bir yaşam tarzını seçtim, ama tek bir sözcüğü okuyabilmek için kaç tane sözcük yazmanız gerek? 





14 Eylül 2019

Hollanda'da Sait Faik'le karşılaşmak...

Uzun zamandır aklımdaydı; bu ülkenin Sait Faik'ini bilmeden, okumadan, burayı tam olarak benimsemem mümkün değil, diyordum. Çünkü Sait Faik, iyi-kötü insan ayrımı yapmadan, gördüğü herkesi karakterleştirip sunan, kör göze parmak yapmadan hepsine karşı biraz sevgi, biraz saygı duyan, duymanızı sağlayan bir yazar, en azından benim gözümde. İnsan işte, diyor kısaca, ne melek, ne şeytan! Dünyanın her yerinde aynı değil midir bu? Ben de buranın Sait Faik'ini arayıp duruyorum o zamandan beri. Ama işte dil engeli, bulsam bile okuyamam ki düşüncesi, kafamdaki bu bariyer, her seferinde kendi yarattığım arayışı duymazdan gelmeme sebep oluyordu.

Ta ki bugüne kadar. Her sene yapılan bir etkinlik var: Open Monumentendag. Normalde kapalı olan tarihi binaların bazıları ziyarete açılıyor, etkinlikler düzenleniyor. Her sene gideyim diyorum gitmiyorum. Bu sene gideyim demedim yine gitmeyip kalbimi kırmamak için. Programda mahallemizin büyük kilisesinde ikinciel kitap satışı yapılacağını gördüm. Eve bu kadar yakın bi ikinciel kitap etkinliği olacak da gitmeyeceğim, olacak iş değil. Üstelik ikinciel eşya satışı da olacakmış. Diğer etkinliklere bakmadım bile, buna yollandım. 

Kilisenin yanında, küçük bir odada yapılıyormuş satış. Kitaplar hep Hollandaca tabi, Almanca Fransızca, İspanyolca ve İngilizce de üç beş kitap vardı ama çok ilgimi çekmedi. Hollandacalara daha bi dikkatli baktık sonra. Aslında odaya girer girmez bir kitap dikkatimi çekti: Kees de Jongen. Kees adında bir çocuğu anlatıyor. Theo Thijssen'in kitabı. 1879'da Amsterdam'da doğmuş bir yazar. Hollanda'da eğitim reformu yapan ya da başlatan adam. Hani 40-50 çocuk bi arada, bol dayaklı, çocukların evde ayak altında dolaşmasın diye okula gönderildiği, uyum sağlamayan çocuğun salak kabul edildiği eski kafalı eğitim vardır ya, ona karşı savaşmış bir öğretmen. Amsterdam'ın Jordaan bölgesinde müzesi var, gitmiştim, hatta hakkında yazı da yazacaktım ama erteledim durdum. Şurda kısaca değinmişim. Tüm bilgiler Hollandaca'ydı. Şimdi gitsem muhtemelen daha iyi anlarım. 


Kısacası kitabını görünce hemen dikkatimi çekti, elime aldım, gezinmeye devam ettim. Sonra yaşlı bir amcanın masanın o tarafında görevliyle konuştuğunu, buralarda Kees de Jongen vardı, gibi şeyler dediklerini fark ettim. Kırık dökük Hollandaca'mla seslendim, "Bu kitabı mı arıyorsunuz?" Tabi U.la kendi aramızda Türkçe konuştuğumuzdan, esmerliğimizden, ve Hollandaca'mın da kötü olmasından buralarda yeni olduğumuz hemen anlaşıldı, elimde tüm Hollandalılar tarafından çok sevildiğini tahmin ettiğim bir kitabı tuttuğumu görünce yaşlı amca ve görevli kadın çok sevindiler, sempatiyle gülümsediler, bi muhabbet başladı. Burada yaşlılarla muhabbetim genelde gençlere göre daha iyi. Hollandaca öğrenmeye niyetli olmayan o kadar çok insanla karşılaşıyorlar ki (özellikle expatlar), bir yabancının dünyada çok az kişinin konuştuğu kendi dillerini öğrenmeye çalışması sevindiriyor onları, doğal olarak. Sonra bi de yavaş konuşuyorlar. Sıkılıp İngilizce'ye dönüvermiyorlar. Bazılarının İngilizcesi de çok iyi değil. Bu ülkede çoğu genç ve orta yaşlı insanın İngilizcesinin bu kadar iyi olmasının sebebi nedir, nasıl başlamıştır, tarihi nedir, çok merak ediyorum. Gençlere sorunca küçüklüğümüzden beri altyazılı izliyoruz filmleri, gibi cevaplar veriyorlar ama bu cevap beni tatmin etmiyor. Filmler Tv'de ne zamandan beri altyazılı yayınlanıyor, ilk ne zaman başladı, vs... Öğrenince yazarım buralara. Bilen varsa söylerse sevinirim:)

Uzun zamandır bu kadar Hollandaca konuşmamıştım. İşyerinde de arkadaşlar Hollandaca konuşsa bile, anlasam bile, muhabbet hızlı ilerlesin diye İngilizce cevap veriyorum. Onların memnun olduklarını gördükçe bu yöntemi iyice benimsedim. Çok saçma ama böyle işte. Bugün güzel pratik yaptım yani. 

Yaşlı amca ve ordaki diğer insanlar Theo Thijssen'den bahsetti, müzesi var dediler, gittim deyince tekrar sevindiler. Kitaptaki Kees'in bi koşması var meşhur, şu videonun başında görebilirsiniz, ondan bahsettiler, evet dedim, kollarımla gösterdim, tekrar sevindiler. Sonra coştu amca, başka bir Hollandalı yazarın, Jan Wolkers'ın kitabını gördü masada, bu da çok iyi bir yazardır, dedi, alıp bana hediye etti! Nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim, papağan gibi dankuwel deyip durdum durmadan. 
Tam artık ayrılalım derken başka bir kitap daha gösterdi, Geert Mak'ın De Brug'ü. Kapakta Galata Köprüsü var. Tabi bu sırada Türkiye'den geldiğimizden bahsetmiştik. 


Muhabbetin etkisiyle sırıta sırıta eve gelip aldıklarımızı incelerken şununla karşılaşmayayım mı... 


Hollandalı bir yazar, İstanbul hakkında bir roman yazmış, ilginç, güzel ama sıradan. Kitapçıda görsem, bu insanlar önermiş olmasa, şöyle bir bakar geçerdim, hatta oryantalist bi bakış açısıyla yazılmıştır deyip hızla uzaklaşırdım. Ama Sait Faik'ten alıntı yapması... Kitapçıda o insanlarla konuşurken anlatasım gelmişti de anlatamam diye susmuştum, "Edebiyatı çok severim, Hollanda'nın Sait Faik'ini arıyorum, Sait Faik şöyle şöyle bir yazardır bana göre, sizde onun mukabili kimdir?" diye sormak, Türkçe'de bile zor. Edebiyatı bir başka dilin insanına anlatmak çok zor bence. Sait Faik'in Köprü şiirinin son iki satırı  olduğunu az önce öğrendiğim bu alıntıyı görünce, tuttum kendimi ama gözlerim doldu. Utanmıyorum ulen! Edebiyat için duygulanmayacaksak neye yarar bu göz pınarları?

O zaman bugünün ve edebiyatın şerefine o şiirle bitireyim yazıyı, selamlar...

------

Köprü

İnsanlar köprüden geçmediği zaman
Acaba köprü düşünür mü?
Çamaşır mandalını gözlerinde allayan meczubun geçtiğini
Üsküdar iskelesinin kanapelerinde güneş banyosu yapanı
Üsküdar kıyılarının ötesindeki
Kastamonu, Sivas, Safranbolu… Erzurumu.
Burada insanların içinde büyük dürbünler.
Güller gibi açmıştır.
Yufkacılar burada açarlar, koskocaman oklavalarla
-İçlerindeki hamurdan-
Şeffaf ve titrek memleket rüyalarını.
Alyanaklı, beyaz, kalın şekerciler;
Akide ve bergamutlarını mermer tezgâhlara
vurdukları zamanki kasvetsiz hallerini burada
kaybeder, burada şairleşirler
hışırtı ile ve kocaman bıçaklarla kesilen tahan
helvalarının kokusu ellerinde
Askerî müzedeki, balmumundan yeniçeri heykelleri gibi, güzel, büyük insanlar
Burada omuz omuza;
Kötü yağlarla yaptıkları börekten şişmanlamış, iyi insanlarla
Dalgıcı seyrederler.
Onlar ki küçük parmaklarını birbirine vermişlerdir.
Onlar ki sarı elbiselerinin içinde
Kazsız köyün sıcak gecelerini
Kırağıları ve zelzeleleri, fezeyanları ve harbleri görmüşlerdir:
Onlar ki yağsız köpüklü ayranlar içmiş, taşlı bulgur pilâvı yemişlerdir:
Küçük parmaklarını birbirine vererek…
Bazen birdenbire sarası tutup düşerek..
Nereden gelir, nereye giderler?
Küçük parmaklarını birbirine vererek…
Bunlardır köprünün sairfilmenamları.
Hepsi yirmişer, otuzar yaşında ihtiyar rüyaları görmüş;
Aşağıda, İstanbul bıçkınlarının söğüştüğü sandallarda.
Balıkçıların torik yakaladığına onlardan daha çok memnun;
Çifti altmış paraya satılan bayat simitlerden hoşlanırlar.
Onlarda her şey bir derin uykudadır
Kahramanlık, dostluk, sevgi ve müsamaha…
Bütün lüzumlar ve lâzımlar.
Şu ensesi dümdüz ustura ile alınmış
Saçları arkaya taranmış.
Bol elbiseli, altın bakışlı, sarışın, uzun bacaklı adam
Kimdir biliyor musunuz?
Onu köprüden başka, bir de eski polisler tanır:
-Ulan sen yine buralarda mısın? derler.
Omuzlarını kısar, ellerini cebinden çıkarır, atar ağzından cigarasını
- Gidiyoruz be muavin bey ağabey, der.
Bu meşhur yankesici, Yedikuleli İstavrodur
Ve hoş çocuktur.
Bir başkası gece saat ondan sonra vapurları ve ışıkları
seyreder, güler.
Ah ona bir bilet alan olsa dünyayı dolaşmak işten değil;
Onun yanındaki gitmemeyi, gitmek isteyerek düşünmekte
Yalnız bu sonuncuda her şey yalancı, hülya, ve melânkolidir.
Her kim ki bir arkadaş bulmak için dolanmakta ise
Ondan çekinmeli..
Köprüde arkadaş olunmaz;
Köprüden seyredilir.


30 Ocak 2018

Kitap: Suikast (Harry Mulisch)


Orjinal Adı: De Aanslag

Orjinalinin ilk baskısı: 1982
Doğan Kitap Yayınevi
Almanca'dan çeviren: Ahmet Arpad

Evet, ne yazık ki, Hollandaca aslından çevrilmemiş. Yine de çeviri güzel, su gibi akıp gidiyor en azından. Fakat burada bir Hollandalı, bu kitabı okuduğumu duyduğunda, "Oo.. Harry Mulisch çok zor, çok entelektüel bir yazar, ben hiçbir kitabını okuyamadım..." deyince bi şüphelendim. Acaba düzgün çevrilememiş olabilir miydi? Cümleleri basitleştirerek mi çevirmişti acaba ilk çeviren? Çünkü benim elimdekini okuması son derece basit. Fazla entelektüel bi okur olduğumdan falan değil, gerçekten basit... Bu kitabı orjinalinden okuyacak seviyeye gelirsem bir gün, belki tekrar kurcalarım Mulisch'i, zor muymuş, kolay mıymış... Belki de o yorum yapan kadınla kitap zevklerimiz, zor kitap anlayışımız farklıdır... Bilmiyorum.

Neyse efenim, bu kitap, 80lerde basıldıktan sonra filmi de çekilmiş ve film, 1986'da yabancı film dalında Oscar kazanmış. Filmi henüz izlemedim, bulmak zor. Netflix'te -tabi ki- yok. Bulup izleyeceğim bi şekilde. Youtube'da orjinal dilinde var, güzel görünüyor. 

Konu kısaca şöyle: İkinci Dünya Savaşı'nın son zamanları. Dünya Nazilerden kurtulduğu için kutlama yapmaya başlamışken, Hollanda'nın Haarlem şehrinde Nazi yönetimi hala devam ediyor.  Açlık var, kış var, karartma var, akşamları sokağa çıkma yasağı var... Direnişçiler de var. Suikast düzenliyorlar Nazi askerine, polisine... Sessiz, kendi halinde, dört evlik bir sokakta bir polis öldürülüyor. Ve sonuçları o civarda yaşayanlar başta olmak üzere pek çok insanı etkiliyor.

Kitabı farklı kılan şey, Naziler deyince artık klişe sayılabilen konulardan uzak durması. Yahudileri öldürüyorlar, gaz odaları var, bazı Hıristiyanlar ispiyonlamış komşularını, vay pislikler, falan filan, tamam. Ders kitaplarında öğretilebilecek versiyon bu. Mulisch ise o günleri gerçekten anlamak isteyenler için evdeki ve sokaktaki hayatı en ince ayrıntısına kadar anlatmış. İnsanlar neden sesini çıkartamazdı? Çıkartanların yaptıkları eylemlerin sonucu ne olurdu? Günler geceler nasıl geçerdi? Peki sonrasında, Nazi yandaşlarıyla, onların aileleriyle, savaş mağdurları birbirlerinin yüzüne bakmayı nasıl başardılar? Ne zaman unutulmaya başlandı o günler? Direnişçiler ne yaptı savaştan yıllar sonra? Delirmeden nasıl yaşadı bunca insan?

Böyle büyük toplumsal deliliklerin ardından insanlar nasıl başarıyor delirmeden kalmayı? Adeta evrime bir kanıt daha bulduğumu hissediyorum şimdi. Kesin ilk ben bulmuşumdur evet: Unutabilen veya ayak uydurabilen, yaşıyor, gerisi nanay...

Kısacası Mulisch, Hannah Arendt'in yaptığı gibi, dinleyenin işini kolaylaştıracak hazır cevaplar, sosyal mesajlar vermeden, kamu spotuna dönüşmeden anlatıyor o günleri. Bir de kitabı okumayı kolaylaştıran tekniklerden birini kullanmış yazar: Aynı karakterlerin gelecekteki hallerini de gösteriyor bize. Muhtemelen yazarın amacı kitabı kolaylaştırmak değildi, zaten asıl derdi savaş zamanındaki kötülüklerin dışına çıkıp, bunların uzun vadedeki etkisini incelemekti. Fakat okur açısından, savaş zamanında tanıştığı çoğu karakterin gelecekteki halini de görmek tatmin duygusu yaşattığı için, okumayı kolaylaştırıyor.  

Bir de olayların Haarlem'de, Amsterdam'da geçmesi benim için ekstra bir etki yaptı. Şimdi dört mevsim turistlerle dolup taşan Museumplein o zamanlar işgal altındaymış. Yazarın çocuk karakterinin gözlerinden bakıp savaş sokaklarında gezdim. Dahası, orda burda karşılaşılması kolay olmayan tarihi olayların da ipuçlarını verdi kitap. 1960larda Amsterdam'da yapılan eylemler, kraliyet ailesine karşı yapılan protestolar... İpuçlarını takip edip gerçeklere ulaşmak da bana düşüyor bi zahmet. 


Şimdi alıntılar:

1945

17 - Fotoğrafta, bir grup karnı doymuş, şişman Amerikalı...

19 - Savaş yıllarında faşistler oğullarına çoğunlukla Anton ya da Adolf adını takardı. Gazetelere büyük gururla verdikleri doğum ilanlarını da SS veya NSB'nin simgeleriyle süslerlerdi. Hatta bazıları çocuklarına Anton Adolf adını takardı. Savaş sonrası yıllarda, Anton, adı Adolf ya da Anton olan biriyle tanıştığında, ona doğum tarihini sorar, savaş sırasında doğup doğmadığını bilmek isterdi. Yoksa onun annesi ile babası da savaş yıllarında Führer yandaşı mı olmuştu? Savaştan on beş yıl sonra anne babalar çocuklarına yine Anton adını takmaya başlamıştı.  Adolf adı ise günümüze kadar sorunlu bir ad olarak kalmıştır. Yeni doğan çocuklara yine Adolf adı verilebildiğinde, insanlık İkinci Dünya Savaşı'nı artık tamamen unutmuş demektir.

34 - Anton bunun ne demek olduğunu, yıllar sonra üniversite öğrenimi sırasında bir rastlantı sonucu öğrenecekti. Sivil polis, annesinin yürüyüşünden, onun Yahudi olup olmadığını anlamak istemişti.

37 - Babası şapkasını çıkarmak zorunda kalmıştı... (...) Yaşamında hiç melon şapka kullanmayacaktı. Savaştan sonra da hiç kimse şapkalı gezmesindi!

51 - Fakat bizim işimiz kolay değil. Onlarınki ise çok kolay. Başedebilmemiz için az da olsa onlara benzemek, kendimizden bazı şeyler vermek zorundayız. Onlar için bu söz konusu değildir, hiç vicdan azabı çekmeden bizi yok edebilirler. (Bir direnişçinin düşünceleri)

64 - Biraz sonra Rijks Müzesi'nin arkasından geçtiler. Buraya babasıyla gelmiş olduğunu anımsadı. Kocaman bir alana vardılar. Ortasında, dört köşe, oldukça büyük iki barınak durmaktaydı. Alanın bir bölümü tel örgülerle kapatılmıştı. İlerde, Rijks Müzesi'nin tam karşısındaki yapının çatısında kocaman bir lir vardı. Yapı, bir Yunan tapınağını andırıyordu. Alınlık tablasının tam altında da iri harflerle "CONCERTGEBOUW" yazmaktaydı. Hemen önünde, tabelasında "Ordu Yurdu" yazan küçük bir yapı gözüne çarptı. Sağında solunda büyük villlalar vardı. Almanlar galiba bazılarını büro olarak kullanıyordu.

65 - Cebinden çıkardığı sigara kutusundan yassı bir Mısır sigarası aldı. Anton, kutusunda "Stambul" yazdığını gördü.


1952

72 - İngilizce bilenler kendilerini onlardan biri sanıyordu. Hediye edilen sigarayı sevinçle alıyorlardı. Öteki dünyadan gelmiş kurtarıcılardı o insanlar!

72 - Pantolonunun sağ paçasında, bisiklete binerken taktığı mandal hala durmaktaydı.

73 - Ocak 1945 ile haziran 1945 arasındaki beş ay, haziran 1945 ile bugün arasından çok daha uzundu Anton için. Zamanın böylesine şekil yitirmesi, anıların bulanıklaşması, ileriki yıllarda çocuklarına savaştan söz ederken Anton'u hep zorlayacaktı.

74 - Nazilerin vurulduğu yerlerin yakınındaki evlerin ateşe verilmesi o günler için olağandı. Ancak bu evlerde yaşayanların da kurşunlanarak öldürülmesi terörizmdi. Savaş yıllarında, sadece Polonya ve Rusya'da bu gibi davranışlara rastlanırdı. O ülkelerde olsaydı, Anton'u da kurşuna dizerlerdi, beşikteki bebeği de...

77 - ...eğer biraz yürekli olsaydın, değil askere, gönüllü olarak Kore'ye gitmek için de müracaat ederdin. Orada neler olduğundan haberiniz yok sizin. Barbarlar Hıristiyan medeniyetinin kapısını kırmaya uğraşıyor! (...) Faşistler Kore'dekilerin yanında kimsesiz çocuklardır. Koestler'i okumalısınız hepiniz. (Kore Savaşı'nın Hollanda üzerindeki etkisi de Türkiye'dekiyle aynıymış demek ki. ABD komünistlere karşı, biz de öyleyiz, o zaman ne duruyoruz?)

78 - Eski SS'ler Kore'de savaşmakla günahlarını affettirecek. Ne var bunda?

79 - Kısa paçalı pantolonu, o yıllarda, toplumun varlıklı kesiminde pek modaydı.

89 - Peter, o akşam kafasına koyduğunu yapmış olsaydı, oturduğum bu tabure çoktan kül olup gitmişti. 

90 - Peter on yedi yıl yaşamıştı. Onun şimdiki yaşından üç yaş daha genç. Fakat yine de hala onun ağabeyi sayılıyor. Düşünmesi zor şeyler...

93 - "Kraliçemiz ve vatanımız için şehit oldular."

93 - Belki de Şehitler Anıtı Yüksek Komisyonu'nda uzun süre, karı koca Steenwijk'lerin adlarının bu tabelaya yazılıp yazılmayacağının tartışması yapılmıştı. Komisyon üyelerinden bazıları, onlar savaş esiri olarak kurşuna dizilmedikleri, bambaşka bir nedenle hayvan gibi öldürüldükleri gerekçesiyle karşı çıkmış olabilirdi. Bunun üzerine üst komisyondaki üyeler de, "Steenwijk" adının tabelada yeri olup olmadığını tartışmışlardı belki. Ancak yerel komisyonun, tabelaya Peter'in  adını koymama teklifi üzerine, babası ile annesi anıtta yer almış olabilirdi. Ne de olsa ağabeyi, savaşta ölmüş silahlı direnişçilerden biri sayılırdı. Ve onlar için başka anıtlar dikilmişti. Tutuklular, direnişçiler, Yahudiler, Çingeneler, eşcinseller... Tanrı korusun hepsini birbirine karıştırmamalıydı. Yoksa tam bir karışıklık yaşanırdı.


1956

101 - Bir defasında bu düşüncelerini, devamlı yelkenli yatlardan söz eden arkadaşlarına açmak istemişti. Suratına öyle bakmışlardı ki, hemen susmuş, düşündüklerini kendisine saklamaya karar vermişti.

102 - Anton, çoğu insanın, oyunu kullanmadan önce uzun uzun düşünmediğini, pek bilinçli hareket etmediğini, aradan yıllar geçtikten sonra kavradı. Çoğu seçmenin, ya kişisel çıkarları ya o partiyi kendine yuva saydığı ya da adayın çok güvenilir bir kişiliği olduğuna inandığı için o partiye oy verdiğini fark etti. (Burda da yokmuş. Nerede yaşanıyor bu sıçtığımın ideal demokrasisi?)

105 - (1956'nın ikinci yarısı) Amsterdam'da, kitapçılardan evlere kadar, komünistlere ait ne varsa saldırıya uğramıştı. Ve kimi adresleri yayımlayan basın da onlara bir güzel destek olmuştu. Tarafsız habercilik adı altında, şurada oturan şu parti yöneticisinin evinin dünkü saldırıda az bir zarar gördüğü bildirilmişti. (Daha geçen hafta Hollanda'da basın özgürlüğü üzerine bi şeyler anlattı okuma kulübündeki hocamız. Özgürlük, göreceli ne yazık ki.) 

113 - ...ses tonundan, bu cevabı pek çok kez tekrarlamış olduğu belliydi.

113 - Seninle aynı sınıftaydık. Babanı ve anneni vurdular, sen tıp öğrenimi görüyorsun. Babam öldürüldü ve ben şofben tamir ediyorum.

117 - Hitler'in savaşı kaybedeceği belli olduğunda bir sürü insan direnişçi pozuna girivermişti. Lanet olası o palavracı kahramanlar!

118 - Evinizin yandığını duyduğumda, babamın öldürülmüş olduğu haberini henüz getirmişlerdi. Bir an olsun bizleri düşündün mü? Ben seni düşünmüştüm, 'acaba ona bir şey oldu mu?' diye sormuştum kendi kendime. Sen beni o anda aklından geçirmiş miydin?


1966

125 - Tevrat'ta sözü edilen, Yakub'un uyurken yastık diye başını koyduğu taştı bu. (Kutsal hırka, kutsal taş, ne zaman bırakacak insanlar nesnelerle kurduğu bu gereksiz saygı dolu muhabbeti?)

133 - Nasıl oluyordu da, Vietnam Kurtuluş Ordusu'nu Nazilerle karşılaştırabiliyordu. Amerikalıların eski Amerikalılar olduğuna inanması da yanlıştı. Savaştan yıllar sonra değişen onlardı. Bir karşılaştırma gerekiyorsa, şimdiki Amerikalıları Nazilere benzetmek yerinde olurdu.

136 - Hindistan'dan kurtulduktan sonra Hollanda'nın durumu düzeldi. Öyle değil mi? (Bu cümle neden bahsediyor? Öğrenmem lazım.)

136 - Bize borçluydular, teşekkür etmemize hiç gerek yok. Amerikan İhtilali de Amsterdamlı bankerlerin parasıyla finanse edilmişti. Hem o senin Marshall Yardımını da son kuruşuna kadar geri ödüyoruz, sevgili Gerrit. On sekizinci yüzyılda buradan Amerika'ya gitmiş olan paraların ise ömür boyu geri gelmeyeceğine eminim.

136 - Kimin için yaptı bütün bunları? Prensesimiz için... Son kelimeyi söylerken midesi bulanıyormuş gibi yüzünü ekşitti.

136 - Sen basit bir saray faşistisin, başka hiçbir şey.

137 - Monarşinin o gizli çekiciliğinden sizin hiçbirinizin haberi yok! (...) İnsanın ruhu için Soestdijk Sarayı'nda bir akşamdan daha güzel, daha asil ne olabilir? Işıl ışıl pencereler, arka arkaya girişe yanaşan siyah limuzinler, göz alabildiğine merasim üniformalı, bellerinden kılıç sallanan beyler, takıları parıldayan uzun tuvaletli hanımlar...(...) Tanrı izin verirse, majestelerini bile görebilirsiniz! Ve ötelerde, çok ötelerde, tel örgüler ardında, yağmurun altında, jandarmanın korumasında basit halk...

138 - Senin basit dediğin halk...geçenlerde Amsterdam'da kraliyet ailesinin üzerine bir güzel sis bombaları yağdırdı. (1966'da, Provo hareketi)


144 - Yaptığınıza değdi mi? diye Anton birden sözünü kesti.


145 - Eğer senin annen ve baban, dedi Anton ağır ağır, o evlerden birinde yaşıyor olsaydı, yine de orada vurur muydun Ploeg'u?

(...) Hayır, lanet olsun! ... Tabii vurmazdım.

158 - Çocuğuna, yemek istediği şeye pomfrit dendiğini öğretemez misin? (kızartılmış patatesten bahsediyor)

160 - Biz yıllar boyu kimi şeyleri hiç çözmeden erteledik durduk. Fakat şimdi sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Çevremdekilerden çok şey duyuyorum. Hastalık yirmi yıl gizli kaldı. Belirtilerini şimdi fark ediyoruz.

176 - Daha on bir-on iki yaşlarında bir çocukken, Hollanda haritasını mikroskobun altına koyarsa, Haarlem'de oturan insanları göreceğini sanırdı...

176 - Çok eski olduğu selesinden belliydi. Amsterdam sokaklarında böyle bisikletlere artık rastlamak mümkün değildi. (Amsterdam'da her yıldan bisiklet bulunduğunu düşünürdüm. Hem sele yıldan yıla değişen bi şey miymiş ki?)

178 - Fakat o geçmişini kimya yoluyla deşmek, gizli kalmış kimi şeyleri gün ışığına çıkarmak niyetinde değildi. Belki de deneyler sonucunda, istediği değil de, kontrol edemeyeceği bambaşka bir şey ortaya çıkardı. Bu tehlikeli olabilirdi.

179 - İşte yıllar boyu direnişten geriye kalan bu... Darmadağınık, bakımsız, mutsuz, hep yarı sarhoş gezinen, bodrum katında yaşayan, odasını belki de sadece eski dostlarını son yolculuklarına uğurlamak için terk eden adamın biri. O böyle yarı sürünür yaşarken, savaş suçluları affedilirken, o artık sözü geçmeyen bir seyirci...

181 - ...beş paranın da artık geçerliliği kalmadı ya...

182 - Bisikletlerimize binmiş ilerliyorduk kanal kıyısındaki yolda. Sevgililer gibi el ele. (Bu moda ya da bu kültür o zamanlar da varmış demek...)

184 - Kızı toplumun kurbanı olmamıştı ki. O adam tarafından öldürülmüştü. Bunu yapmayan, toplumda en kötü şartlar altında yaşayanların her an için suç işleyebileceğini kabul eder. O zaman bu insanların ırza geçme suçu işlemesini, adam öldürmesini de kabulleniyor demektir.


1981

195 - Eskiden bu gibi deyimlerle arası iyi değildi, kullanmazdı onları. "Olan oldu" veya "Mükemmel iyinin düşmanıdır"... Ancak şimdi bu gibi sözler kimi düşüncelerini yansıttığı için kullanmaya başlamıştı. Onları klişe olarak kabul etmiyordu. Nesillerin toplu hayat deneyimi vardı bu sözlerde. Hüzünlü gerçekler gizliydi onlarda, idealistlerin bilgelikleri değil.

208 - Silahlar dağ gibi yığılıyor. Günün birinde ateşlenecek, buna eminim. Çünkü kaçınılmaz. Adem ile Havva'nın dayanamayıp elmayı bir gün yemeleri gibi. Fakat biz bu gibi "elmaları" yok etmeliyiz.

227 - Kimseyle görüşmedikleri için kimsenin sevmediği Aarten'ler savaşta üç insanı ölümden kurtarmıştı. (Kimseyle görüşmeyen, içe dönük insanları sevmemiz, koruyup kollamamız, en önemlisi de onlara saygı duymamız ve onları rahat bırakmamız için bi neden daha...Hiç...)


17 Ocak 2018

Kitap: Tirza (Arnon Grunberg)

Hollanda edebiyatını okumaya, Türkçe'ye çevrilmişlerden seçtiklerimle başladım. İlki, Cees Nooteboom'un Mokusei'siydi. Fazla kısa olduğundan mı, üslubuna ısınamadığımdan mı bilmem, pek içim ısınmadı. Çok soyut gelmişti anlatım. Şu an konusunu zar zor hatırlıyorum.

İkincisi Arnon Grunberg'in Tirza'sıydı ki, işte bundan epey bi etkilendim. Sevdim veya sevmedim demek zor. Rahatsız ediciydi diyeyim. Yazarın amacı da öyle olmakmış gibi, dolayısıyla işini iyi yapmış. Doğru neydi, yanlış neydi, sorgula babam sorgula... Yazarın medeniyetle bi alıp veremediği var. Karmakarışık olaylar ve duygular içinden en iyi anladığım bu. Batı medeniyetinde özgürlükler, aile hayatı, çocuk yetiştirme yolları, sınırlar, konuşulması/konuşulmaması gerekenler, toplum içinde nasıl davranılması gerektiği, girilen roller, bunlardan çıkılması gereken zamanlar, ötekiler ve bunların ne derecede hayatımıza dahil olabileceği, biz'im kim olduğumuz, siz'in kim olduğunuz...

Edebiyatı neden sevdiğimi hatırlattı: Hiçbir soru sormadan tüm bunlar hakkında düşündürtebilir yazar bizi, sadece olayların gidişatını anlatarak.

Buraya ilk geldiğimde, kütüphaneye ilk üye olduğumda Herman Koch'un Akşam Yemeği isimli kitabını alıp okumuştum. Kapağını sevmiştim. Yazarın Hollandalı olduğundan filan haberim yoktu. Niyeyse Hollandalı bir yazarın kitabının Türkçe'ye çevrilebileceğini düşünemiyordum. Hollandalı yazar diye düşününce kimse gelmiyordu aklıma. Fakat çevrilmiş bi şekilde. Ve kitap, Forbrydelsen'le aynı dönemde okuduğumdan mıdır nedir, bu masal ülkesinin sevimli yüzünün arkasında bi şeyler gizlendiği hissi uyandırdı. Ülkenin çok satan kitaplarından biri olan Akşam Yemeği'nde yazarın en büyük derdi; orta sınıf vatandaşın medeni olmak uğruna içine attığı vahşi duygular, içgüdüleri, bastırdığı çağdışı sayılan fikirler ve bu bastırılmışlığın suça dönüşme ihtimali. Ve bu suçun yine medeni yollardan aklanmaya çalışılması. Kısaca Batılı insanın takmak zorunda hissettiği maskeler. Üçüncü dünya ülkelerinde her gün sürüyle insanlık dışı suçlar işlenirken burada bunların engellenmesine rağmen bi terslik olduğu hissiyatı... Şimdi hatırlaldığım kadarıyla böyle yani.

Tirza'da da benzer dertleri hatırlatan bi hava vardı bana kalırsa. Afrika'da, hatta Türkiye'de "kendine dert arıyor pezevenk" deyip geçeceğimiz dertler. Fakat gerçek. Dünyanın bir yerinde dert varsa, diğer tarafının hiçbir zaman gerçek anlamda günlük güneşlik olamayacağını düşünüyor insan.


O zaman, alıntılar:

19 - ...Hofmeester hayatı boyunca kendine en uygun duruşu aramıştı, şimdi hayatının son dönemlerinde bile hala kendine uygun bir duruş bulabilmiş değildi. Duruş yerine elinde tuttuğu kurulama bezini bulmuştu.

57 - Neden her şey açıkça konuşulmak zorunda? Neden bazı konuları kendi haline bırakmıyorsun? Neden sessizliğe saygı göstermiyorsun? Neden sessizlik seni bu kadar tehdit ediyor ve dayanılmaz geliyor?

145 - Aynanın karşısında durup kendine baktı ve yüzünde yakaladığı hüzünlü ifadeye kendisi de şaşırdı. Bu hüzün bazen içinden giderek yükselen duyguların hepsini bastırırdı. Utanç, korku, yüzkarası olmanın, farkına varmanın getirdiği hüzündü bu.

148 - Jörgen Hofmeester gelişme gösteriyordu. Daha sosyal olmuştu. Daha müsamahakar, daha ulaşılabilir. Ne olursa olsun o en çok Tirza'nın babasıydı ve bu rolü içinde olabildiğince babacandı, sınır tanımıyordu. Ne olursa olsun onda bir kusur bulunamayacaktı.

150 - Aklına ilk tanışmaları, ilk günleri, ilk haftaları geldi. Karşındaki için beyaz, boş bir sayfa olduğun günler, özgürlüğün beraberinde getirdiği mutluluk.

155 - Öğretmenin dostane tavrı Hofmeester'a hasmane görünüyordu. Başkasının mutluluğu onun için tehdit taşırdı.

157 - Kimilerinin yabancı dil ya da çizim konularında beceriksiz olduğu gibi Hofmeester da arkadaşlık konusunda beceriksizdi. Tam da bu nedenle bir müzik aleti çalabilmek isterdi. İnsanlarla konuşmak yerine onlara müzik icra etmek isterdi. Düşüncelerini karşındakine iletmek için konuşursun, oysa Hofmeester'ın düşünceleri genellikle karşısındakine iletilmemesi gereken, gizli olan ve her iki tarafın iyiliği için gizli kalması gereken düşüncelerdi.

162 - Kadın da onun kadar üzgündü konuşmasında sık sık "dünya ekonomisi" ifadesi geçiyordu. Bu ifade kulağına Dünya Yahudileri gibi geliyordu ama daha masumdu ve o nedenle sanki daha korkunçtu.

163- Yenilenler birbirlerini tanıyabilir miydi? Yoksa sonsuza kadar anonim mi kalıyorlardı?

164 - Korkunç bir utanç duyuyordu, hissettiği bütün duygular bir araya gelerek üzerinde, bu halimle insanların karşısına çıkamam, düşüncesini hakim kılıyordu. Bu şekilde artık sokakta yürürken yere bakan, süpermarkette arabasını iterken ayaklarına bakan, geçmişini yüzünden okuyacaklar diye başkalarının bakışlarından korkarak kaçan bir adam olmuştu. Uyuzlu bir geçmişi vardı, damgalanmıştı.

173 - Çocuklarında, kendi duyduğu korkuyu görüyordu... çocukları onun nasıl biri olacağını, kim olduğunu belirliyordu...

235 - İnsanlara yaklaşmasındaki amaç daha az pislenme çabasından başka bir şey değildi.

245 - Kağıt para, sahip olduğu başka bir şeyin olmadığını örtbas etmeliydi. Ödüyordu. Ödemek özgürlük anlamına geliyordu. Ödemek değer kazandırır.

294 - Hofmeester başını ellerinin arasına aldı. Ona iyi gelmeyecek kadar çok şey hatırlıyordu. Hatırladıkları birbirine karışıyor ve aklını karıştırıyordu.

298 - Hayatının bu döneminde müşfik bir dokunuş onda şok etkisi yapıyordu.

306 - Melez her zaman melezdi.

307 - ...sonra da ona bir lütufta bulunulmuş gibi, "teşekkürler," diye ekledi.

310 - İbi ya da karısı olsa farklı yaparlardı. Utanmadan, çekingen davranmayarak. Bilinçsizce.

324 - Utancın ne olduğunu biliyor musun? Medeniyet.

328 - Annemle babam hasta değildi. Ancak tamamen sağlıklı oldukları da söylenemezdi. Ya da belki söylenebilir, süper sağlıklıydılar, fazlasıyla. Dini elden bırakmışlardı ve köy halkının bunu öğreneceğinden korkuyorlardı. Aslına bakarsan onlar hiçbir zaman...inançlı olmamışlardı. Fakat bunu kimse öğrenmemeliydi. Zaten kimse bilmiyordu. Farklı olmaktan, dikkat çekmekten korkuyorlardı. Önce sayfiye evinde sonra da esas evlerinde bu korkuyu yaşadılar. Onunla bütünleştiler. Farklı olmaktan nefret ediyorlardı. Anlıyor musun? Beyaz olmayan her şeyden. Farklı olan her şeyden, alışılmışın dışındaki her şeyden nefret ediyorlardı. Alışılmışın dışındaki her şey onlar için hastalıktı. Hastalıktan nefret ediyorlardı. Annemle babam için psikiyatrik hasta, Yahudi, zenci ya da homoseksüel arasında bir fark yoktu. Hiçbirine çare yoktu. Oysa kendileri iyileşmişti ama yine de üzerlerinde bir iz, bir kalıntı, her an iltihap kapabilecek bir kabuğun kalmış olabileceğinden korkuyorlardı. Bunun için babam bir gün dükkanının önünde bir Yahudiyi öldüresiye dövdü. Kürekle. Bu şekilde köyde kimse onun iyileşmiş olduğundan şüphe duymayacaktı. İyileşmeyi çok ciddiye alıyorlardı.

342 - Tirza doğduğundan beri her yerde, bir anlık dikkatsizliğin yol açtığı kazalar, felaketler gördüm. Bir ömür boyu ceza çekmek için daha fazlası gerekmez. Tirza sayesinde dünyanın asıl yüzünü gördüm. Tehlikeli, tamamıyla tehlikeli. Sevgisiz ve mantıksız. Kalorifer borusu, asansör kapısı, banyo küveti, her yer tehlike dolu. Her yerde acı var. Küçük çocuklar korku bilmez. Bunu onlara öğretmen gerekir. Korkuyu onların içine sokmak gerek, 'uf' demesini öğrenmeliler. Burası, 'uf,' bu da 'uf.' Küçük çocukları korkutmak gerekir yoksa ölürler.

344 - ...gidecek bir yerin olmayınca senden nefret edilmesine de katlanabilirsin.

351 - Turistler için Afrika buyuduç Dünya turistler ve personel olarak bölünebilirdi. Her an her yere hareket edebilen turistler ile onlara hizmet edenler. Onları eğlendirenler. Meşgul edenler. Bir yere gidemeyenler.

351 - Kahve molası vermiş bir yaşlı gibi konuşuyordu ama elinde değildi, sakinleştirmek istiyordu. Sakinleştirmesi gerekiyordu.

352 - Hofmeester kültüre inanmazdı, inançtan söz edilebilirse tabii. Kültür nedir? İnsanın hayatta kalma stratejisi; uyum sağlama ve kendini görünmez hale getirmeye muktedir olması. Yoksa buna da mı kültür deniyordu? Ne kadar görünmez olunursa o kadar iyiydi. Görünmez olan yaralanmazdı.

Çocuklarını, toplumu kurtarma ağı olarak değil, bir kafes olarak gören, eleştirel bakışa sahip bireyler olarak yetiştirmişti. Yüzme havuzunda, müzik okulunda, Latince, Yunanca, matematik ve biyoloji derslerindeki başarılarından sonra para kendiliğinden gelirdi. Gerçek özgürlük paradır, eğer parayla özgürlük satın alınamıyorsa, yeterli para yok demektir. Onun özgürlüğü gördüğü yerde Tirza ile İbi kapitalist bir komlo ile karşı karşıya olduğunu söylüyorlar. Bu yaklaşım yine moda oldu. Her ne kadar Hofmeester bunun bir komplo olmadığını, buna özgürlük dendiğini iddia etse de ona inanmak istemiyorlardı.

354 - Yetişkinler arasında seks aşağılamaktan ibarettir.

355 - Siz kurtuldunuz...Siz Afrika'da, nefes almaya devam ederken ölmüş durumdasınız. Size bir şey olmaz. Siz yara almazsınız, yaralanmaz bir makine, bir ürün, bir...şeysiniz. Tüm geleceği kaçırdınız ve bu sayede çaresizlikten de kurtuldunuz.

357 - Başkasının acı çekmesinden hoşlanırız demek istemiyorum, tam tersi. Genellikle başkalarının gerçekten acı çektiğini görmek istemeyiz.

368 - Seks sevgisizdir. ... Hayvan sevgi tanımaz, demek istiyorum, en fazla azgınlık bilir. Açlık, susuzluk, yorgunluk.

373 - Senin için geleceğim yok, geçmişim yok, kağıt para kadar tarafsızım. Birçoğu gibi kendi hayatı içinde yolunu kaybetmiş bir Batılıyım. Hepsi ruhsal huzuru, sakinliği ya da başka bir şey aradığını söyler, oysa hepsi aynı şeyi ister Kaisa, kaybolmayı.

377 - Ben medeniyetin ürünüyüm... Medeniyeti hayvanın üstüne saldığında ortaya çıkan şeyim. Ben buyum. Her zaman medeni olmaktan başka bir şey istemedim.

383 - Afrika'ya gelen bazı Batılıların delirdikleri biliniyordu. Geri gitmiyorlar, buharlaşıp yok oluyorlar, çevrelerindeki renklere bürünüyorlardı.

391 - Başkasının hayatında, hatta kendi hayatında bile hiçbir rolünün olmadığını fark ettiğinde nasıl ölüneceğini bilmiyorum. Bunu nasıl yapman gerekiyor, kimsenin umurunda olmadığın ihtimalini ciddi olarak göz önünde bulundurduğunda, kimse için önemli olmadığını anladığında nasıl ölmelisin bilmiyorum.