gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2018

Kitap: Mokusei! (Cees Noteboom)

Noteboom, Hollandalı, daha çok gezi kitapları yazıyor. Ama Hollanda edebiyatı denince de bilinen isimlerden ki, Türkçe çevirisi basılmış.

İlk okuduğumda çok bi şey anlamadım kitaptan. Japonya ile ilgiliydi, şairane bir anlatımı vardı, çok fazla olay yoktu vs... Japonya'da okuyunca daha iyi anladım. Meğersem güzelmiş kitap. Öte yandan, kitabın çevirisiyle ilgili hala sorunlarım var. Sevemedim. Eleştirecek kadar çeviri işinden anlıyor değilim ama bazı yerlerde bir şeylerden rahatsız olmuştum ve inceleyince özne yüklem uyumsuzluğu olduğunu fark etmiştim. Yani böyle basit hatalar vardı sanki. Fakat hiçbirini işaretlememişim, kanıt gösteremiyorum. Bir yerde de kadın değil de "bayan" denmiş olması ciddi ciddi rahatsız etmiş, altını çizmişim. Kadın hakları savunucusu gözüyle baktığımdan değil (yani normalde de sevmiyorum bayan sözcüğünü ama bu kez derdim o değil), edebiyata "bayan" sözcüğünü yakıştıramadığımdan... Bakınız cümle şu:

"Tıklım tıklım kalabalık havaalanı ile dünyanın herhangi bir yerindeki bütün diğer otellere tıpatıp benzeyen oteli arasındaki sonsuz yolculuk sırasında dağınık sokakların sıkıcı kalabalığının verdiği kasvetle birlikte, bu düşüncelerle Fuji Dağı önünde kimonolu bir bayanın özellikle gösterilmesi istenen bu önemsiz gezi kitabı arasındaki çelişkiyi bir kenara atmıştı. "

Kitabın orjinali Hollandaca ise eğer, ki büyük ihtimalle öyle, "bayan" diye çevrilmeyi gerektirecek kelime "vrouw"dan başka ne olabilir? Bilmiyorum. Öğrenirsem yazarım. Eğer "vrouw" ise, "kadın" demeyi neden tercih etmemiş çevirmen? İşte bunlar hep soru... Şimdi biraz araştırınca çevirmen Şemsa Yeğin'in ABD'de Amerikan Edebiyatı eğitimi aldığını öğrendim. Hollanda'yla bir bağı yoksa, kitabı orjinalinden değil İngilizcesinden çevirmiş olma ihtimali yüksek. Belki o yüzden tuhaflıklar vardır. Ya da, 2015 yılında, 75 yaşında ölen çevirmenle aramızda nesil farkı olduğu için O'nu anlayamıyorumdur. O'na göre "bayan" demek daha çok yakışıyordur edebiyata.

Kitapla ilgili diyeceklerim bunlar. Güzeldi, turist kafasıyla çok güzel dalga geçiyor. Özellikle batılının Japonya'ya olan hayranlığıyla. "Onların da bi hayatı var yahu, manyak mısınız, sizin hayallerinizdeki gibi yaşamak zorundalar mı?" diyor. Tabi bi de daha insani hikayeler var ama benim ilgimi daha çok bu kısmı çekti.

Alıntılar:

6 - İki Japonya yok - hiç değilse Japonlar için iki Japonya yok kuşkusuz. Varlığı akıllarından geçiyorsa da göze görünmez bir şey bu onlar için. Sen, buraya herkes gibi kötü niyetlerle geldin. Bunun örneğini öyle çok gördüm ki. Tanizaki'den bir kitap okumuş, belki Shogun'ı ya da Ressam Hiroşige'nin bir resim sergisini görmüş oluyorlar, Zen hakkında yalan yanlış birkaç bilgi topluyorlar ve her şeyi bildiklerini sanıyorlar. Büyük bir yanlış anlama bu, kelimenin tam anlamıyla yanlış anlama. Bunları anında tanırım, yeter ki bir öğle yemeği yiyeyim bu insanlarla. Tam olarak böbürlendikleri söylenemez, ama daha buraya ayak basmadan her şeyi bildiklerini, eski tüfek olduklarını hissettirmek isterler. Saşimi, suimono, mizutaki sözcükleri, hayatlarında başka bir şey yememişlercesine tökezleye tökezleye yuvarlanır ağızlarından; bu yemekleri Amsterdam'daki Okura ya da Kyo restoranda tattıklarını duysam hiç şaşırmam. Genellikle buraya ilk gelişlerinde hayatlarından memnundurlar - tabii onlar adına sen her şeyi gerektiği gibi ayarladıysan. Estetik düşkünüdürler, dolayısıyla bütün Hondalar görünmez kılınmalıdır. Her yerde olduğu gibi burada da hayatın dörtte üçünü oluşturan bayağılığı ve kabalığı görmemeye kararlıdırlar - işte tam da bu konuda onlara yardımcı olmanız gerekir. Tokyo'da pek uzun kalmazlar, hemen süslü tapınaklarıyla ünlü Nikko'ya ya da hızlı trenle - ah, evet, pek sevdikleri hızlı trenle - Kyoto'ya koşarlar, hiç vakit kaybetmezler. Gerçek bir ryokan'da - bir geleneksel Japon otelinde uyumak, ailecek ahşap bir küvette yıkanmak isterler, Kabuki-za tiyatrosunda saatlerce kalır, oyunu anlıyormuş numarası yaparlar, mümkünse Japonya'nın tinselliği hakkındaki fikirlerini doğrulamak amacıyla bir manastırı ziyaret ederler. Aslında herkesin Lanceloet Şövalye Öykülerini ezbere bildiği bir Hollanda ya da ressam Memlinc'i, Bruges'in kent merkezi ve Ruusbroec'in derin dinsel bilgilerinden başka bir şeyi olmayan bir Belçika aramaktadırlar. Bu tür ülkeler sadece zaman içinde varlık gösterirler, uzamda kim bilir ne kadar uzun zamandır bulunmamaktadırlar.

10 - Ama sen saf ve temiz, kutsal gelenek olduğunu varsaydığın bir şeyi görüyorsun. Onlar da zaten sana onu böyle satmak istiyorlar. Bu kapılar sadece yılda bir kez açılır. O zaman normalde yalnızca İmparatorun yürüdüğü bahçe yollarında halkın yürümesine izin verilir. Ve bildiğin gibi İmparatorlar, bulanık, sisli geçmişlerden beri burada yaşamaktalar. İmparatorların son günleri! İsa'dan yüzlerce yıl öncesine uzanıyorlar. Sanıyorum şimdiki İmparator yüz otuzuncu oluyor. Üstelik bu doğrudan İmparatorluk soyundan geliyor. Böylece burada ilkçağlara bağlanmış oluyorsun, bu da pek çok kişi için mutluluk verici bir şey. Benim gördüğüm tek şey, en küçük bir doğallığa, kendiliğinden bir şeyler yaratmaya yanaşmayan bir askerci zorba sürüsü. Bu ulus itaat hastası. Sakın sırayı bozayım deme.

12 - Buraya gelen İngiliz ve Amerikalıların çoğu - sadece iş adamları demek istemiyorum, çünkü onlar çabucak uyanıyorlar - haydi diyelim sanatçı tipler, Japonya hakkında gerçek bilgilerden yoksunlar. Buranın farklı olduğunu biliyorlar, ama Vietnam da farklı, Fildişi Sahili de farklı. DEyiş doğruysa, farklı bir farklılık var Japonya'da. Ama bunu onlara nasıl anlatacaksın? Japonca konuşmazlar, çoğu durumda da hiçbir zaman konuşmayacaklar, bazıları Japon kültürü hakkında bir şeyler biliyor ki bu da aslında hiçbir şey - ama bu onları hiç rahatsız etmiyor, çünkü  Japonya hakkında bilgiden daha değerli bir şeyleri, fikirleri var yani. Bu fikir kesinlikle belli bir estetik form ya da saflık ya da adını ne koyarsan o konudadır. Kısacası, sonuçta, bu insanlar Japonların sanki bir tür saf, kirletilmemiş bir kültürde yaşıyorlarmışçasına geleneklerini olduğu gibi korumak için başka halklardan daha iyi başardığına inanıyorlar.

13 - Parola saflık. Yazı sanatının saf güzelliği. Çiçek yerleştirmenin, yemek yemenin, günlük yaşantının saf estetiği. Japonlar bizim toplu üretimi satın almak, gülünç ve saçma bir yozlaşma içine gömülmek gibi en kötü alışkanlıklarımızı, son derece çirkin, aptalca, köle gibi kopya ediyorlar, ama bundan haberleri yok. En kötüleri de romantikler - şairler. Durmadan bu şiirlerin bugün çevrildikleri dilin henüz ortaya çıkmadığı bir dönemde şiir yazan Samuraylardan - Japon soylularından söz ederler. Şairler askerlerden ve ticaretten konuşmaya başladılar mı, dikkatli olacaksın. Geçen gün şöyle bir cümle okudum: "Samuray sınıfı, Japonya'da günümüzde gerçekleşen ekonomik mucizenin beşiğinin yanıbaşında durmaktadır." Bunu senin yurttaşlarından biri yazmıştı. Adamlar yirmi sayfalık el kitabını okudular mı, dört dörtlük Budist olduklarına inanıyorlar, Batılı otel odalarında yazıp duruyorlar ama televizyonu açmak akıllarına gelmiyor, çeşitli dönemler arasındaki biçem farkını dikkate almadan birkaç dilde çalakalem yazılmış bir Seyahat Rehberiyle silahlanmış olarak Kyoto'daki tapınaklar bölgesinde dolaşıp duruyorlar. Sonradan da şaşıp kalıyor ve yüz seksen derece dönüyorlar. Sonra da gerçek Japon şiirine, haikuya hiç değinmeseler de durmadan yakınıyorlar: "Japonlar arkadaş canlısı değil, onlara ulaşamazsın, hiçbir şey anlamazlar, hiçbir dil konuşmazlar, sadece kibar kibar gülerler, bireysellikleri gelişmemiş, kendi ilkelerini hiçe sayıp Batıya yanaşıyorlar, ülkelerini hak etmiyorlar," falan filan...

14 - Şimdi sözünü ettikleri Japonya, başlangıçta etmiş oldukları Japonya bir zamanlar vardı bana göre. Bir zamanlar. Japonya'yı bize katılmaya zorlamamızdan önce. Ne çılgınlık. Asya'nın koca göbeğine bir karides gibi uzanmış duran bir adayı ne yapıp edip çekmek, hastalıklı gelişmemizin şafağına yanaştırmak istemek! Komutan Perry*. Küçük olaylar, kötü sonuçlar.

16 - ...sözcükleri bulunmayan bir deneyim yaşamışçasına sessizlik içinde çıkış kapısına doğru yürüyen insanlara baktı.

17 - Onlar hakkında ne garip düşüncelerim var, biliyor musun? Bütün büyük kahramanları başarısızlığa uğramış. İnsanların fark edilmeyi, gizlenmeyi yeğlediği bir ülkede, herkesin yaptığını yapmayan ve umutsuzca başarısızlığa uğrayan birkaç deli, kahraman oluyor. Yeter ki başarısız olsunlar, yeter ki sonları acımasız ve umarsız, yok olacakları baştan belli olsun. Bende bir kitap var bununla ilgili: Başarısızlığın Soyluluğu, mutlaka okumalısın.

21 - Utrecht'li otuz dört yaşındaki fotoğrafçının uzun yaşamı!

25 - ...doğayı simgelemekten çok çağrıştıran...

30 - Uzun zaman önce ve aynı zamanda dün gibi. Bu türden bir zamanı belirtecek bir zaman kipi yok.

31 - Otelinin, yemeklerin son derece pahalı olduğu Japon lokantasında yedi yemeğini ve garson bayanların kesik kesik seslerden oluşan konuşmalarıyla zarif hareketlerine hayran kaldı. İşlerini yaparken, her zaman için bir öncekinin tekrarı olan minik, hışırtılı adımlarda mekanik bir hava yarattıklarını görmezden geldi. Japonya'daydı. Ve bu olguyu kimsenin ondan çekip almasına izin vermeyecekti.

39 - ... az sonra kentten çıkmış olacaklardı. Ancak o zaman Japonya'da sayacaktı kendini.

50 - Bu tümcenin getirdiği sınırlama hoşuna gitti. İnsanlar ancak birkaç sözcük biliyorlarsa her şeyi anlayabilirler. Bu çok rahatlatıcıydı, paylaşılan bir dil, diye düşünüyordu, her zaman zararlıdır, çünkü sözcükler ağızdan çıkar çıkmaz yalanlar söylenir.









* Matthew C. Perry: 200 yıldır dış etkilere kendini kapatan Japonyayı 1850lerde ticarete ve diplomatik ilişki kurmaya zorlamak için görevlendirilen Amerikalı deniz subayı. 

10 Temmuz 2018

Japonya

Japonya'ya gittim geldim. Çıktığım en uzun tatil oldu, 3 hafta. Eve döndüğüm için mutluyum. Zaten Yunanistan dışında her tatilden eve dönüşte mutlu oldum şimdiye kadar. Ev gibisi var mı... Yunanistan gibisi de yok tabi. Bu sene 3 haftayı Japonya'da harcadığımız için az buçuk üzgünüm, müziğini sevdiğimin Yunanistan'ı varken... Tabi içimdeki çocuk böyle mızmızlanıyor, yoksa kıyaslanamaz ikisi. Dünyanın öbür ucuna bi daha gitmem büyük ihtimalle. Hatta öyle ki, bi çekilişten bedava seyahat kazandım diyelim, yine gitmem sanırım. Neden? Çünkü bu gezide kendimi biraz daha tanıdım.

Gezgin ruhlu bi insan değilim. Gezmenin belli tiplerini seviyorum. En birincisi, müze gezmek. Sanat müzesi değil, tarih müzesi olacak. Gittiğim yerin tarihini bana özet geçsin, yeter, çok fazla buluntu sergilemesine de gerek yok. Yani sergilerse güzel olur tabi ama şart değil. Sonra çıkıp şehirde gezinmek, meydanında oturup insanları izlemek. Gezinirken sokak sanatçılarına denk gelmek... He bi de çok pahalı bi yer olmazsa ekstra güzel bi gezi olur. Tabi bunlardan anladığımız üzre, şehir gezmeyi seviyorum, doğayla aram yok. Şehir de şehir olsun diyorum hatta, akşamları sokakları canlı olsun, meydanları olsun, hava müsaitse insanların para harcamadan vakit geçirebileceği meydanları, meydanlarında bankları olsun... Şehir içinde parkları olsun tabi bi de, ağacı bol olsun. Doğa gezmeyi sevmiyorum dediysem, doğa karşıtı da değilim. Doğada gezerken, el değmemiş güzelliğin hakkını veremiyorum. İnsan eli değmemiş yerlerin dilinden anlamıyorum. Şiir gibi, başka bir dilde konuşuyor, ben o dili henüz bilmiyorum gibi geliyor. Fotoğraf çekme alışkanlığım da yok ki güzelliklerin hakkını vermeye çabalarken vakit geçireyim...

Kısacası gezmek, benim için insan ve tarih demek. Orada yaşayanlar neyi neden ve nasıl yapıyorlar? Bu soruların cevabını aramak... Of ne güzel bi haz...

Japonya'ya geri dönersek; yukarıda anlattığım şekilde gezenler için 3 hafta fazla geliyor. Kendine has bi kültürü var, doğası çok güzel, modern dünyaya uyum sağlama yöntemlerini gözlemlemek çok güzel... Fakat, zaman geçtikçe fakatları hissediyor insan.

Birincisi, sokakta hayat yok. Yani Avrupa'daki kadar yok. Meydanları oturup vakit geçirmek için değil de, buluşmak için, geçip gitmek için tasarlanmış. Hatta çok fazla meydan yok görebildiğim kadarıyla. (Tokyo ve Kyoto'da kaldık, daha çok buralar için konuşuyorum.) Tapınakların olduğu yerler genellikle güzel parklar içinde. Gündüzleri bu parklarda takılmak güzel fakat mesela sokak sanatçıları yok buralarda. Bir de akşamları parkta vakit geçirilmiyor. (Ya da biz geçirmedik, alışkın olmadığımız için. Acaba akşamları mı coşuyordu parklarda hayat? Abbov, çok şey kaçırdık eğer öyleyse.) İnsanlar dışarı çıkınca restoranlarda, barlarda ya da Japonların deyimiyle izakayalarda takılıyor daha çok. Kapalı mekanlarda yani. Bu da para harcamayı gerektiriyor.

Para önemli. Japonya ucuz bi yer değil. Bira ucuz değil, ki bu da bi mekanda oturup uzun zaman geçirmemi engelliyor. Japonya'ya gidip bira içersen öyle olur, demeyiniz, yerel ve ucuz olan bi içki olsa, onu içecektik fakat menülerde öyle ucuz bi içki göremedik. Sake de çok ucuz değildi. İtalya'da mesela bira içmek aptallık oluyor, çünkü şarap çok daha ucuz ve güzel. Fakat Japonya'da öyle değil. Biz de çoğu zaman akşamlarımızı evde geçirdik. Yabancı bir ülkede evde oturmak insanı rahatsız ediyor. Sanki görmen gereken bir şeyler var da kaçırıyorsun gibi geliyor. Daha kısa süreliğine gitseydik, dışarda daha çok vakit geçirirdik. İşte bu yüzden 3 hafta fazla diyorum biraz da.

Bir de tapınaklar alışkın olduğum mimariden çok farklı, insanların dini alışkanlıklarını gözlemlemek güzel filan tamam da, bir yerden sonra hepsi birbirine benziyor gibi geliyor. Japonya'nın görülmesi gereken yerlerinin başında da bu tapınaklar geliyor. Dinlere özel bir merağım da yok, hatta benden uzak Allah'a yakın olsunlar felsefesiyle yaşıyorum daha çok günlük hayatımda. Böyle bi insan için tapınak ne anlama gelebilir? Tarih. O tapınakta neler yaşanmış, ne kadar inanan girip çıkıyor? Geçmişte bu bina ne ifade etmiş insanlara, şimdi ne diyor? Bu tip sorulara o turistik bölgelerde cevap bulmak zor. Birkaç cümlelik broşür bulabilirsen ne ala, yoksa hepsini tek tek internette araştırmak gerekiyor. Ben Avrupa tarzı gezmeye, her girdiğim tarihi binada uzun uzun tanıtım yazıları okumaya çok alışmışım galiba. Hollanda'da kiliselerin girişinde bile ayrıntılı bilgi içeren broşürler oluyor. Hele ki giriş ücretliyse epey bi bilgi bulunuyor. Fakat Japonya'da tapınaklar daha çok batı dünyasında bulunması  mümkün olmayan binalar olduğu için özel. Çevrelerini kaplayan parklar özenle düzenlenmiş. Fotoğraf çekmek, çektirmek, instagrama koymak için çok güzel. Onun dışında ya ben çok ruhsuzum ya da Avrupa tarzı gezmelere çok alışmışım. Hollanda'da 10 eurodan aşağı müze bulmak çok zor fakat genellikle o kadar çok bilgi ve eser sunuluyor ki, bir yerden sonra hepsini algılayamayacak kadar yoruluyor insan. Tapınak ise daha çok deneyim satıyor.

Bir de kaleler var. Geleneksel Japon kaleleri. Yine Avrupa'daki kale anlayışından çok farklı. Fakat yine, verdiği bilgi ile giriş ücretini kıyaslayınca tam tatmin olamıyor insan. O binalar Hollanda'da olsa piyuuuuuv... Neler neler anlatırlardı... Sanırım Hollanda müze konusunda fazla iyi, her yeri burayla kıyaslayasım geliyor. Ücretler de iyi olsa ne güzel olurdu. Burada yaşayanlar için iyi, Müzekart var çünkü ama turistler için fena.

Şimdi, Japonya'da 3 hafta geçirmenin benim için neden fazla olduğunu açıkladım. Aklımda kalan diğer noktaları dağınık dağınık yazayım unutmadan:

- Sokakta çöp kutusu yok denecek kadar az. Bazı yerlerde umumi tuvaletlerde bile çöp kutusu yok. Var ama sadece pet ve tampon için. Özellikle yazmışlar "lütfen bunlar dışındaki çöplerinizi evinize götürün" diye. Orada yaşayanlar için çöpleri, plastikti metaldi, ayrıştırıp atmak şart. Sanırım geri dönüşüm sağlanabilmesi için sokaklarda çöp kutusu yok. E o zaman herkes çöpü sokağa atar diye düşünüyor insan hemen, lakin ki öyle değildir. Çok turistik yerlerin dışında ortalıkta çöp yok. Alışmışlar. Biz de alıştık hemen. Zaten geri dönüşümün iyi işlediğini duymaktan ve nesneleri sınıflandırmaktan psikopatça bir haz aldığım için, uyum sağlamam hiç zor olmadı.

- Lakin ki sokakta sigara içilmesi de yasak. Özellikle Tokyo'da. Çoğu yerde "sigara içmeyin" işareti var. Aslında yürürken içmek yasakmış. Çok kalabalık olduğu için bu kuralı koymuş olabilirler. Belli sigara içme alanları var. Genellikle içecek veya sigara otomatlarının yanı veya metro durağı gibi insanların durmadan aktığı yerlerde sigara odaları ya da camla ayrılmış bölmeler var. Pek çok kapalı mekanda sigara içilebilen masalar var. Ama havalandırma öyle bir çalışıyor ki mekan duman altı olmuyor. İçmeyenler için illaki rahatsız edici olur ama içenler için güzel bi şey. Fakat restoranların, barların dışardaki masalarında da genellikle içmek yasak. Hadi burda diğer müşterileri rahatsız etmemek için diyelim. Fakat otellerde de balkonda içmek yasak. Bu neden? Sokakların temiz olmasına o kadar alışmışlar ki, müşterinin külünü balkondan aşağıya pıt pıt yapma ve komşuların rahatsız olması ihtimaline karşı yasaklamışlar. Ben yapmam öyle bi şey fakat illa çıkar bunu yapacak hayvan. O yüzden, buna da hak veriyor insan. Yıllardır böyle yaşıyorlar ve alışmışlar. Ama ben o güzelim sıcak havalarda bi mekanın bahçesine oturup, kahvenin ya da biranın yanında sigara tüttürmeyi çok istedim, içimde kaldı.

- Marketlerde damak tadımıza uygun ekmek bulmak zor. Sünger gibi, kalın dilimli tost ekmekleri var. Ki bazıları şekerli. Hangisinin şekersiz olduğunu tahmin edebilirsen ne ala. Çoğu ürünün üstünde sadece Japonca yazıyor, içindekiler filan da dahil. Google Translate de düzgün çalışmıyor Japonca'da. Market çalışanları da genellikle İngilizce bilmiyor doğal olarak. Dolayısıyla beklentiye girmeden yiyecek almak gerekiyor, yoksa çok fena hayal kırıklığına uğrayabiliyor insan. Beklentiye girmeyince zevkli. Sağlık sorunları sebebiyle beslenmesine dikkat edenler içinse epey zor bi gezi olabilir. Öte yandan çoğu restoranın camında menüdeki yemeklerin modelleri var. En azından görüntüsünden bi şeyler anlamak mümkün.



- Ayrıca beyaz peynir yok. Feta da yok. Hiç yok. Hiçbir markette yok. Türk marketi de yok. Dönercide ayran yok. Temel gıda maddesi karşim bunlar, nasıl olmaz! diye isyan etmedik tabi, süt ürünleriyle aralarının iyi olmadığını biliyorduk neyse ki önceden.

- Çalışanlar genellikle İngilizce bilmeseler bile yardımcı olmak için öyle çok çabalıyorlar ki insanın tutup sarılası geliyor. Hollanda uçağına biner binmez kültürel yedi farkı gördük. Bizim hosteslere soru sormaya çekiniyor insan. Yine güler yüzlüler ama öyle müşteri her zaman haklıdır mantığı yok. Meşgulse, araya girip bir şey sormaya çalışırsan azarı yiyebilirsin. Özgüven mi desem, işini kaybetme korkusu olmamasından mı desem, Hollanda'da müşteri birinci planda değil. Müşterinin kral olduğu yerlerde çalıştığım için seviyorum Hollandalının bu huyunu. Hala alışamadım, o ayrı.

- Japonya'da tanımadığın insana selam verme alışkanlığı yok. Mesela küçücük bi sigara odasında yalnızsın, sigaranı içip çıkacaksın. Biri daha geliyor, göz göze geliyorsunuz ama selam vermiyor. Soğuk nevale olduklarından değil. Mesela bi şey sorsan, mutlaka içten bi şekilde cevap verir, yardımcı olmaya çalışırlar. Bana tuhaf gelmesinin sebebi, burdaki durum. Burda az kişinin olduğu bir ortama girince, hiç tanımasa bile genellikle selam veriyor insanlar. Kültürel farklılığa bariz bir örnek daha.

- Japon tuvalet ve banyolarının hastası oldum. Tuvaletini duymuştum daha önce, taharet musluğu var (Avrupa için büyük devrim) ama sıradan bir musluk değil, akıllı. Tazyiğini, suyun sıcaklığını filan ayarlayabiliyorsun. Koltuğu ısıtmalı olanı var, masaj yapanı var, dışarıya ses gider diye endişelenenler için su sesi çıkaranı var...

Klozetin yanında böyle bi ekran var.

Bunları duymuştum daha önce, çok ilgimi çekmemişti, burda ıslak tuvalet kağıdı kullanmaya alıştım. Ama banyolarını çok sevdim. Bi kere banyo tamamen öyle bi malzemeyle kaplı ki, her yer rahatça ıslatılabiliyor. Yerler de öyle. Havalandırma sistemi aynı zamanda kurutma sistemi olduğu için hiçbi yer ıslak kalmıyor. Hatta çamaşırlar da banyoda kurutuluyor. Bununla ilgili ayrıntılı bi video var, daha iyi anlatır:




- Ayrıca bizim alaturka tuvaletlere benzer tuvaletleri de var. Eski tip Japon tuvaleti deniyor. Turistik yerlerde umumi tuvaletlerde Avrupalı turistler bunları kullanmadığı için genelde boş oluyor. Anadolu'nun bağrından kopup geldiğim için hemen koşuyorum. Tabi bunlarda akıllı taharet musluğu konforu yok.

- İnsanların giyim tarzı bizim oralardan ya da Avrupa'dan çok farklı. Güneşten korunmak için şemsiye taşıyorlar. Kadınlar parmaksız, dirseklere kadar uzun eldivenler takıyorlar, sanırım hem güneşten korunmak için, hem de geleneksel olduğu için. Erkekler mutlaka çanta taşıyor. Hatta çoğunlukla kadınlarda görebileceğimiz büyük çantalar. Sıcaktan olsa gerek, herkeste ya mendil ya da küçük havlular var. Sürekli terlediğim için bir yerden sonra ben de taşımaya başladım.

- Turistik yerlerde kimono kiralanabiliyor. Daha çok fotoğraf çekmelik bi yer dedim ya, insanlar kimonoyla poz veriyor. Bunu daha çok yerli turistler yapıyor. İlginç geldi bu bana. Türkiye'de geleneksel kıyafet kiralanacak olsa bile, yerli turistin bununla çok ilgileneceğini sanmam. Geçmişleriyle görüntüye bile yansıyan böyle bir bağları var. Arkaplanda ne kavgalar dönüyor, bilmiyorum tabi. Kraliyet karşıtı muhalifler varmış mesela bir belgeselden öğrendiğim kadarıyla ama halkın ne kadarını temsil ediyorlar bilemiyorum.

- Her şeyin yeşil çaylısını yapmışlar. Dondurma, kurabiye, Kitkat... Denemeye değer bence.

- Haziran sonu, temmuz başı Muson yağmurları zamanı. Her gün deli gibi yağmur yağmuyor ama bütün gün yağdığı için hiç evden çıkmadığımız iki gün oldu. Dinlenmeye ihtiyacımız vardı, iyi oldu. Fakat kısa süreliğine gidecekseniz, bu tarihlerde almamanız iyi olabilir.

- Biz ordayken 30 küsur yıldır yağmayan bi yağmur yağmış, seller, toprak kaymaları oldu özellikle Hiroşima civarında. Epey bi kişi öldü, hala haber alınamayan insanları arama çalışmaları da devam ediyor. Osaka civarında da deprem oldu, 2 kişi öldü. Zor bi coğrafya netekim. Depreme alışmışlar, çok sık oluyormuş fakat sel ve toprak kayması çok fena vurdu sanırım ülkeyi.

- Mutfaklı, çamaşır makineli odalarda kaldık. Odadaki aletlerin nasıl kullanılacağının uzun uzun anlatıldığı kitapçıklar vardı hep. Çünkü beyaz eşyaların üstündeki talimatlar hep Japonca. Dil bilmemek market dışında çok problem olmadı kısacası. (Sumimasen, Koniçiva ve Arigatomuzu eksik etmedik tabi.) İstasyonlarda da çoğunlukla İngilizce yönlendirmeler vardı. Ayrıca Google Maps toplu taşımada çok işe yarıyor, ücretleri de gösteriyor.

- Japan Rail Pass almak çok mantıklı. Tabi sadece Tokyo'da kalıp dönecekseniz gerek yok fakat birkaç şehre gidecekseniz mutlaka avantaj sağlıyor. Normalde tren biletleri, daha doğrusu genel olarak toplu taşıma çok pahalı. Kyoto içinde otobüse binecekseniz, tek bilet 230yen, günlük bilet 600 yen. Bu tip kampanyaları takip etmek gerekiyor. Genellikle her şehrin Tourist Info ofisinde bunlarla ilgili bilgi oluyor.

- Japan Rail Pass'ın geçmediği tren hatları var. Bunu biliyorduk ama Fuji Dağı'na giden trende geçmeyeceğini düşünemedik. Mutlaka göreceğim dediğiniz yerler varsa aklınızda, onların bilet fiyatını araştırıp, ona göre Japan Rail Pass almak mantıklı olabilir. Bilet fiyatları için burdan buyurun: http://www.hyperdia.com/

- Bu siteden de görebileceğiniz gibi, ülkede her yerden reklam ve yazı fışkırıyor. Kalabalık sokaklardan, binalardan, internet sitelerinden, dükkanlardan, TV programlarından... Çok fazla dikkat dağıtıcı şey var. Yollardan kamyonetler geçiyor, hoparlörle bağıra çağıra reklam yaparak. O kadar alışmışlar ki bu dikkat dağıtıcı şeylere, ambulansların da sesi yetmiyor, bi ses kaydı konuşuyor, "yolu açın" dediğini tahmin ediyorum.

- Hiroşima'dan bir resimle bitireyim yazıyı. Unuttuklarım varsa, sonradan eklerim.


Hiroşima'da atom bombası sebebiyle yerle bir olduğu için, görülmesi gereken tarihi bina yok (bildiğim kadarıyla). Fakat aynı olay bir daha yaşanmasın dileğiyle büyük bi park inşa etmişler. Parkın bi köşesinde bu fotoğraftaki kubbeli bina harabe halinde duruyor. Yıkıp yenilememişler ki sürekli hatırlansın. Ülkenin çeşitli yerlerinden öğrenciler origamiyle yaptıkları turnaları bu parka bağışlıyormuş, biri de turnalardan bu tabloyu yapmış. Eğer bağışlamak istersek dünyanın her yerinden gönderebiliyoruz.


Parkın içinde bir de müze var, oldukça ucuz (200yen) ve bolca bilgi var içinde. Öğrenciler okul gezisiyle gelip geziyorlar burayı. (Sadece burayı değil, tarihi tapınaklarda da bolca gördük öğrenci gruplarını.)


Şimdilik bu kadar,
Sevgilerimlen,
Kanatlı Kedi



26 Mart 2018

Las Palmas hakkında üç beş laf

Las Palmas'a gittik geldik. İnternette bu adayla ilgili çok fazla Türkçe bilgi olmadığını söyledi u. O yüzden öğrendiğim kadarıyla yazayım dedim:

- Kanarya Adaları'ndan biri Las Palmas. Ada'nın ya da sanırım tüm Kanarya Adaları'nın kuş olan kanarya ile ilgisi yok. Köpek çeşidi olan kanaryaya ithafen bu ismi vermişler. Hatta kuş olan kanaryaya da bu adalardan sonra isim verildiği iddia ediliyor. İsim konusu karışık yani. Ama gözünüzde cıvıl cıvıl kuşlarla dolu bir ada canlanmaması için söyleyeyim dedim.

- Kanarya Adaları İspanya'nın olduğundan mütevellit, İspanyolca konuşuluyor. Genellikle İngilizce bilmiyor esnaf, çalışanlar. Ama el kol hareketleriyle bi şekilde anlaşılıyor. Gerekli kelimeler:

servesa: bira
vino: şarap
bianca: beyaz
seco: sek
grande: büyük
porfavor: lütfen
hola: meraba
grasyas: tişikkirlir
buenasnoçes: iyi geceler

Bana yetti bu kadarı. 

- Çok rüzgarlıydı. Zaten sanırım rüzgarıyla ünlüymüş burası. Dolayısıyla malak gibi yatıp güneşlenmek ya da çarşaf gibi denizde yuvarlanmak için ideal bir yer olmayabilir. Adanın kuzeyinde güneyinde filan rüzgar ve sıcaklık değişebiliyor. Ne amaçla gidiyorsanız, kalacağınız bölgeyi ona göre belirleyip, o amaca uygun mevsimde gitmeniz iyi olabilir. Misal Mart sonunda denize girmeyi geçtim, deniz kenarında kıyafetler içinde oturmak bile zordu benim için. Üşüdüm, rüzgardan beynim döndü. Tabi denize giren ya da güneşlenen çılgınlar vardı ama epey azdı. Peki hangi mevsimde/bölgede rüzgar az olur? Bilmiyorum. Bi daha gelecek olursam araştırırım.

- Vegueta: Las Palmas'ın tarihi şehir merkezinin ismi. Şehir gezisi yapmak istiyorsanız bu civarda kalmanız mantıklı. 15. yüzyıldan kalma binalar, katedral, arkeoloji müzesi, Colomb'un kaldığı iddia edilen ev bu bölgede. Hemen dibinde, ışıklardan karşıya geçiverince de Triana bölgesi başlıyor ki burası da 18. yy mimarisiyle süslü. Büyük bir alışveriş caddesi ve ona bağlanan ara sokaklar, İstiklal ve yan sokaklarını andırdığı için pek bi hoşumuza gitti. Sokak sanatçıları görmek mümkün ama çok azlar, neden bilmem, turist sezonu başlamadığı için muhtemelen. 

- Yeme içme Hollanda'ya göre ucuz ve lezzetli olduğu için yemeğe abandık biz. Genelde ortaya söyleyip paylaştık. Meze usulü işte... Yeme içme Triana'da Vegueta'dakinden daha ucuz. 

- Vegueta ve Triana'da deniz kenarında takılmak mümkün değil çünkü denizle aralarında otoban var. Belli noktalardaki yaya altgeçitlerinden geçip deniz kıyısı boyunca uzanan yürüyüş yoluna ulaşmak mümkün ama o kadar. Spor amaçlı değilse pek gitmiyor insanlar o yola. Otobanın gürültüsü var. Denize ulaşmak içinse hala kayalıkları aşmak gerekiyor. Bi tanecik bile dükkan yok, satıcı yok. Yine, sezon başlamadığı için bu kadar sönük diyebiliriz. Ama sezon başlasa da çok farklı olmayacağını düşünüyor insan. Deniz kenarına ulaşmak için turistin vermesi gereken emeği geçtim, uzaklardaki manzara da pek iç açıcı değil. Petrol/doğalgaz kuyusu olduğunu sandığımız, ne idüğü belirsiz şeyler var denizin içinde. 

- Manzara ya da deniz keyfi için adanın başka yerlerine gitmek gerekiyor. Yani "yüzmesek bile akşamları deniz kenarında bi lokantada yemek yeriz, bira içeriz" düşünceniz varsa, Ada'nın kuzeyindeki çıkıntıya alalım sizi. Bölgenin adını bilmiyorum ama Auditorio'ya giden otobüslere binip son durakta inerseniz, sahil boyundan kuzeye doğru yürürseniz, bol bol mekan göreceksiniz. Ki oldukça canlı bi turistik sahil şehri burası aynı zamanda. Çok tarihi değil gibi. Müze filan çok yok. Bol bol otel, restoran, apartman, dükkan var. Bol bol sörfçü var, rüzgar ve dalgadan ötürü. Ama bi yerde dalgakıran vardı, yüzülebilir hale gelmişti deniz, tabi rüzgardan insanın götü donmasaydı..

Deniz konusunda çok usta sayılmam o yüzden çok  konuşmayayım. 

- Ada'da otobüs sistemi iyi çalışıyor ve google maps'ten gönül rahatlığıyla yararlanabilirsiniz. Biletler şoförden alınıyor. 20 dakikalık yol 1.40euro civarıydı sanırım. 

- Las Palmas'ı en farklı kılan özelliklerinden biri çölünün olması. Deniz kenarında çölümsü kum tepecikleri var. Oralarda yürümek turistik bi aktivite. Yürümeden ayrılanı dövüyorlar. Yoğun istek üzerine ben de yürüdüm. Herkes bayılıyor. Bence olmasa da olurdu. Uzakta oturup yürüyen insanları seyretmeyi tercih ederdim. Ama siz bana bakmayın, ben Eyfel Kulesi'ne çıkma eylemini de saçma bulup aşağıda beklemiştim. Sadece, çok güneş yokmuş gibi görünse de yanabilirsiniz, dikkatli olun (yanan arkadaşlarımız var). Çişinizi falan yapıp gidin eğer çölde uzun vakit geçirmek istiyorsanız. Tuvalet, kafe, restoran falan yok. He bu arada bu bölgenin adı Maspalomas. Otobüsle gidiliyor. Adanın güneyinde.

Özetle diyeceklerim bitti. 

Bundan sonra, ordayken aldığım notları aynen geçiriyorum: 

Casa de Colon: Kristof Kolomb'un evi. Giriş 4 euro. Ev dekorasyonu yok. Tamamen sergi salonu olarak tasarlanmış. Haritalar, keşif yapmak için kullanılan aletler (pusula, kum saati, usturlap vs). Piri Reis haritasının kopyası da var. Yıldızlara bakıp yönünü bulmak... Ne enterasan bi şey. Ve harita çizmek... Nasıl geldi acaba insanların aklına? Haritayı bir kürenin etrafına dolamak, bu dolama işine uygun şekilde çizmek haritayı.... İnsan zekasına saygı duydum bi kez daha. Uygarlık denen şey bu türden zekayı gerektiriyor. Fakat başka türden zeka eksik sanki... Kolomb'dan önce burada yaşayan yerliler hakkında çok bilgi yok. Onlara n'oldu? Bazı resimlerde vahşilere de yer verilmiş. Bi de küçük bi bölümde arkeolojik kalıntılar sergilenmiş, Mayalar'dan, Aztekler'den kalanlar... Onlar burda mı yaşıyorlardı ki? Amerika'da değil miydi onlar? Bir adamın koleksiyonuymuş zaten sergilenenler. Burdan olmaları iddiası yok yani. Ama burdakilere n'oldu? Kolomb'un günlüğünden parçalar sergilenirken, Sömürgeciliğin Tarihi kitabında bahsedilen, tecavüzlerini anlattığı kısımlardan neden bahsedilmemiş? Yanlış mı hatırlıyorum yoksa? Yoksa yalan mıydı o bilgiler? Yoksa "bu müze sadece Kolomb'un bu evle ilişkisiyle ilgili" mi diyorlar?

Arkeolojik kalıntılar çok ilginçti. Sanki şimdiki bilim kurgu ya da animasyon film karakterleri hep bunlardan ilhamla tasarlanıyormuş gibi geldi.


Çok karizmatik değiller mi?

İlkokul öğrencileri vardı. Okul gezisiyle gelmişler. Müze görevlilerinden dinliyorlar hikayeyi. Ben anlamadım tabi ne konuştuklarını ama çok eğlendikleri belliydi. Öğrencilere kötü şeylerden bahsetmek olmaz tabi.  Çok fena resmi tarih kokusu aldım kısacası. Hollanda'da az buçuk bahsediliyor sömürgeciliğin kötü yüzünden. Rijks'ta bile, Altın Çağ ve dönemin sanat eserleri ballandıra ballandıra anlatılırken, köleler de unutulmuyor. Burda bu hiç konu olmuyor mu acaba, diye merak ediyorum. Yoksa burda yerliler yok muydu Kolombgillerden önce?

Canarian Guanches: İspanyollardan önce burda yaşayanlar. İspanyollardan bulaşan hastalıklardan ölmüş birçoğu. Geriye de pek insan kalmamış. Kalanlar uyum sağlamış İspanyollara. Şimdi Guanchesler cesaretleriyle anılıyormuş. Kimilerinin İspanyollara boyun eğmemek için kayalıklara atlayarak kendilerini öldürdüklerine dair efsaneler varmış. (Kaynak: İnternet) E peki müzede niye adları hiç geçmiyor?

Öğle arası. Dükkanların çoğu kapalı, 4 civarına kadar. Hepsinin çalışma saatleri kapısında yazıyor. Bi barda oturuyorum (Yeme içmelik yerler açık). Dışarda. Hafif serin aslında. Eve gitsem ve 4ten sonra çıksam, olur. Hem daha kalın giyinirim. 

Bu arada bi parfüm aldım. Resmen kakaladılar. Kolye. Parfüm sıkılabilen türden. Kaç gün takıcam acaba? 15euro. Ökaliptus, deniz kokulu, amacım deniz kokusunu hatırlamak, deniz kokmak değil tabi. Bi daha gaza gelmiycem, hayır diyemediğim için bi şey almıycam, söz. (Sözümü tuttum)

Canlı müzik olan bi meydandayım. Bi sokak sanatçısı gidiyor, yenisi geliyor. Sanki belli bi programları var.... İlkine elimdeki bozuk paraları verdim. İkincisine ve şimdi de üçüncüsüne para kalmadı. Masaları dolaşıyorlar müzikleri bitince. İnsan utanıyor bi şey vermeyince. 5euroyu da çıkarıp veremem ki... Ne vermeli? Fiyatı belli olsa, gönlümden kopanı vermem gerekmese keşke. Gönlümden ne kopmalı? 

Triana alışveriş caddesinde heykellerin yanına oturdum. Ayağım acıyor. Yürüyemiyorum. Yürümek de istemiyorum. Şuraya kıvrılıp uyusam... Perez Goldes Müzesi'ne girdim bugün. (Las Palmas'lı İspanyol yazarın doğduğu evi müze yapmışlar.) Şimdi sıra Museo Canario'da. Arkeoloji müzesi. İspanya öncesi Las Palmas hakkında bi şeyler öğrenirim diye umuyorum. 

Ev. Yani otel. Arkeoloji müzesine gittim. Orda da aradığım bilgiye ulaşamadım. N'oldu buranın yerlilerine? Audio guide vardı. Telefonla Googles'tan kodu okutup dinledim ama şarjı bitmek üzereydi. Aslında benim de şarjım bitmek üzereydi. Bazılarını dinlemedim. Neden duvarlara filan yazmazlar ki şu bilgileri? Fotoğraflarını çeker sonra okurdum ne güzel. Şimdi gittim mi gitmedim mi emin olamadığım müzeler listesine dahil olacak bu da. Unutmamak için yazayım: Ölülerini nasıl gömdüklerine dair bir oda. Kat kat derinin içine sarıp yerin altına gömerlermiş. Kefenlenmiş, cam tabutlarıyla sıralanmış ölülerle dolu uzun bi oda... İki uzun duvar kurukafa dolu dolaplarla kaplı, tabandan tavana kadar... Odanın sonuna kadar bi gazla yürüdüm, sonunda yeni bi konuya geçer umuduyla. Fakat hayır, bu sefer içi boş, kapağı açık tabutların sıralandığı yeni bi oda! Girmedim bile bu kez. Hemen geri döndüm, gıcırdayan ahşap zemin yüzünden koşmamak için kendimi zor tuttum. Çok tuhaf. Neden bu kadar korktum? Canlı olmadıklarını biliyorum. Ki olsalar, bi anda canlansalar ne olacak? Ne malum bana zarar vermek isteyecekleri? Belki oturup güzel güzel muhabbet edeceğiz? Bu korkunç ölü hikayelerini hiç dinlemeseydim, izlemeseydim, okumasaydım yine korkar mıydım acaba? Ölüm neden hep korkunç? Sanırım suretlerinden korktuğum kadar korkmuyorum ölümün kendisinden. Çok tuhaf. (Neyse..) Sonra yerlilerin kıyafetleri, toplumdaki konumlarının kıyafetlerinden anlaşılması, dağa taşa oyulmuş evleri, taştan kendileri inşa ettikleri evler.... Unuttum bile, bana göre, arkeolojiye cidden ilgi duymayan birine göre çok da önemli olmayan bir sürü bilgi. Yorgunken gitmeseydim muhtemelen daha çok zevk alırdım. 

Önceki müze daha ilginçti. Perez Galdos'un Evi Müzesi. Doğduğu ev. Sonra Madrid'deki eşyalarını bu eve getirip sergilemeye başlamışlar. İki tane orta bahçesi (patio) var evin. Biri girişte, diğerine de ilkinden geçiliyor. Alt kattaki odaların hepsi patioya açılıyor. Üst kattakiler de balkona. Balkon da ortabahçeye bakıyor tabi. Ada'da, evlerin dışarı, yola bakan balkonları yok denecek kadar küçük hep, şimdilerde Fransız balkonu dediğimiz türden. Neden acaba? Perez'in ailesi zengin sayılırmış, hizmetçileri varmış. Evleri de o zamanların standardına göre büyükmüş. (Şimdinin standardına göre de öyle). O koca evi temizlemek tek temizlikçiyle de olacak iş değil (Bizim evi düşününce). Parfüm müzesinde/dükkanında gördüğüm volkanin taşın suyu temizlemede kullanılması olayını burda da gördüm. (Yağmur suyunu büyük bir kase şeklindeki volkanin taşın içine dolduruyorlar. Havada asılı duruyor. Altına da bir bardak koyuyorlar ki, damla damla süzülüp, temizlenen su içilebilsin.) Ama çok yavaş süzüldüğü için, günde bir bardak su anca çıkıyordur, diye tahminde bulundu müze görevlisi. Parfüm yapımında nasıl kullanılıyordu bu taşlar? Hatırlayamadım. Halbuki 15euroluk kolyeyi satmak için o kadar da açıklamıştı kadıncağız. Tekrar gidip sorarım belki. (Sormadı)

Perez romanlar yazmış. Dindarmış (her odasında İsa ikonları var) ama kilisenin otoritesine karşıymış. Cumhuriyetçiymiş bi de. Zengin fakir farkından şikayetçiymiş. Birileriyle hep bi problem yaşamış bu tip fikirleri yüzünden. Ama şimdi okulda okutulan, İspanya'nın en önemli yazarlarından biri sayılıyormuş. Farklı dillere çevrilmiş kitaplarının olduğu bir dolap vardı. Ama Türkçe'ye çevrilip çevrilmediğinden emin olamadı görevli. İyi biriydi. (Ziyaretçi az olduğundan mıdır nedir, bütün müzeyi gezdirdi, açıkladı. Tek başıma gezmemin pek anlamı olmazdı zaten, açıklamalar hep İspanyolca'ydı.) İdefix'e baktım şimdi, sadece e-kitapları görünüyor, onlar da hep farklı dillerde. 

Kartpostal almalıyım. Bi de bulursam böyle küçük bi not defteri alabilirim. Yeterli. Yarın CAAM'a, modern sanat merkezine giderim. Otelde bikaç resmine rastladığım Paco Sanchez'in sergisi varmış. Sonra Katedral, Müzesi ve Kule. Başka? Bi yerlere gitsem.... Köylere ya da Ada'daki başka şehirlere... Ama araştırmak için hiç enerjim yok. Yatıp uyumaktan başka isteğim yok. 

Eskiden odaların penceresi olmazmış. Fazla güneşten korunmak için heralde. Patiolara açılan kapıların üstündeki pencereler varmış bi tek. 

Amsterdam'daki Ç.'ın sahibini andıran bi adam. Güven vermiyor. Nohut yemeğine benzer bi şey yedim az önce. İspanyol sucuğu vardı içinde iki dilim. Sucuklu kuru fasulyesi gibi annemin. Nohuta da sucuk katar mıydı? Elinde ne varsa kattığı olurdu. Tarifinde yazmasa bile. (Tarif mi? Annem tarifle mi yemek yapardı? Ayrıca annem ölmedi yav, ne bu geçmiş zaman hikayesi? O kadar az görüyorum ki, annemden bahsederken hep çocukluğumdaki halinden bahsedesim geliyor? Şimdi nasıl? Değişmiştir kesin. İnsan sonuçta. Geçmiş zaman kullanmam gerçekçi.) Şimdi, adının İspanyol omleti olduğunu öğrendiğim bi şeyi bekliyorum. Patates püresiyle karışık bi şeyler. 

Yarın bi yerlere gideriz. Hem tek başıma olduğumdan, bi maceraya atılmaya üşendiğimden, hem de... Neydi ikincisi? Cümlenin başında aklımdan geçeni ortasında unutuyorum bazen. Kısa cümleler kurmalıyım. 

Bugün kahvaltıda otel sahibi Ana'ya esir düştüm. Fikir vermemi ister misin? dedi ısrarla. Ben de sırf sormuş olmak için "Çevre illerde tarihi, görülecek yer var mı?" dedim. İnternette bulamadım çünkü. Old town'u olan bi yer arıyorum, bulamadım. Sadece bi meydan ve kiliseden ibaret gibi sanki tarihi olduğu iddia edilen yerler. O da tam istediğim gibi bi yer bulamadı. Otobüsle 45 dk mesafede arkeoloji müzesi varmış. Ama bi müze için rahatımı bozmak istemiyorum. Tek başıma otobüs aramak, bulmak istemiyorum tabi bi de. Korkağım evet. Kaç gündür müze manyağı oldum bi de. Gerçekten, "Las Palmas'a gittin de, görmedin mi?" denecek yerlerden değilse götümü kıpırdatmak istemiyorum. Epey bi zaman kendimi oyaladım. Katedral'e gideyim, sonra otobüse binerim, çağdaş sanat müzesini de gezeyim, sonra... Derken şimdi yemek yiyorum ve Gadler midir nedir (Galdar) oraya gitmemeye kendimi ikna ettim. İstemiyorum. Sırf Ana'ya ayıp olmasın diye önerisini dinlemiştim. Bi de "Kaç gündür göt kadar şehirde n'apıyo bu manyak?" diye konuşmasın elalem diye. Şimdi koyverdim. Elaleme ne? Elalemden bana ne? Biraz daha gezinip otele dönerim. Okurum, yazarım. Belki motifimi örerim. Uyurum. 

İspanyol omletini sevdim bu arada. Pattisli yumurta. Ama dilimlenmiş. Ve sarımsaklı sosla yeniyor. (bütün gün geçmedi o sarımsağın kokusu).

Katedral müzesi: 3 euro. Katedral'e girmek için de bu bileti almak gerekiyor. Haçlar, İsalar, Meryemler, azizler, papazlar... Klasik Kanarya mimarisi, patiolu, balkonlu... Benim için hiçbi anlam ifade etmeyen resimler, heykeller, mumlar, org, süslemeler... Sadece insan evladının yeteneğine hayran kalıyorum. Yüpyüksek kubbe, kubbelerden birine çizilmiş duvardan duvara resim, kubbenin dört köşesine yerleştirilmiş heykeller... İnsanın din uğruna altına girdiği kutsal yük=Tapınak. Bugünkü Katedral'de büyük bi masanın ayaklarında iki büklüm olmuş, sırtında masayı taşıyan insan figürleri vardı. Bu binanın yapılması için kaç insan taş taşıdı acaba? Kaç kişi öldü inşaatta? Şimdi de havaalanlarının inşaatlarında ölüyor insanlar. Büyük ibadethanelere gerek yok artık, eskiler yetiyor. Güç göstermek için ibadethaneye değil, havaalanına, istasyona, AVMye, metroya, köprüye, sualtı yollarına, adalet saraylarına, hökümet sarayına ya da başka saraylara ihtiyaç var.

Ve CAAM: Paco Sanchez'in sergisi. Adalıymış. 40larda doğmuş sanırım. Bizim oteldeki Ana da Sanchez'den bi lamba yapmasını istemiş, girişte sağdaki odacıkta asılı. Belki yanlış anladım. Bi ressamdan lamba yapmasını istemek? Kaça patlamıştır, diye düşünmeden edemiyor insan.

Bi sergi daha vardı. Süslü kıyafetleriyle klozet temizleyen bi kadının fotoğrafları. Ve bu konuyla ilgili başka 3 boyutlu şeyler. (Çağdaş sanatta seviyem bu: "Şeyler")

Sonra memeli sergi. Saçmaydı, çok saçma. Yine kadınlıkla ilgili bi şeyler ama çağdaş sanata duyduğum azcık ilgi de yok oldu bu sergiyle. Neyse ki ücretsizdi. Soyut resmi anlamaya çalışıyorum artık, bazen zevk bile alıyorum ama ne demek istediklerini bi türlü çözemediğim videolar, 3 boyutlu heykel desem değil, eşya desem değil çalışmalar...içim şişiyor. Şair burda ne demek istemiş... çözemeyince deliriyorum. Aklımın bi köşesinde de hep bi şüphe: "Hiçbi şey demek istemeyip, bizle dalga geçiyo olmasın?!"

Burda hiç Türkçe duymadık. Türklerin pek gelmediği yerlerden sanırım. (Ya da vizeye ve yol parasına o kadar para verince düzgünce araştırıp insani bi mevsimde geliyor da olabilirler). Bi de fazla büyütülüyor burası bence. Kanarya adaları mı?? Vuuuu.... Sahillerini bilmem ama şehrin çok çekici bi yanı yok. Tarihin içinde yürüdüğünü hissetmiyor insan. Girit bin basar bence o yönden. Haksızlık etmek de istemem. Deniz kenarında hiç mekanın olmaması da çok sevememenin sebeplerinden. 

Dilencilerin biri gidiyo, öbürü geliyo. Bi şeyler verince kendimi enayi gibi hissediyorum, vermeyince kalpsiz zengin piçi gibi. Halbuki benle alakası yok olayın. Versem de, vermesem de, ne ben onların umrundayım,  ne de onlar benim umrumda. Hayır yapıp vicdan rahatlatmak da mümkün, vermeyip vicdancılıktan kaçınmak da. İkisi de önemsiz. Hiçbi şeyi kanıtlamıyor. 


----

Notlar bu kadar. Ortalığı grafitilerle şenlendirerken selamlarımı sunarım.

  






























27 Ekim 2017

Den Haag Tarih Müzesi, saray köleleri ve bir sürü ayrıntı

Den Haag Tarih Müzesi (Den Haag Historisch Museum), Binnenhof yakınlarında, tarihi Hofvijver gölü manzaralı, İnci Küpeli Kız'ın sergilendiği Mauritshuis'un yanındaki yolun sonunda, eskiden Kraliyet Kütüphanesi'nin yer aldığı, şimdi Escher Museum'un bulunduğu Lange Voorhout Parkı'nın karşısında. Karşı köşedeki İtalyan Restoranı'ndaki başgarson olduğunu tahmin ettiğim amca suratsız. Müze çıkışı, akşam 5te, sağanak bastırınca oraya sığınıp bi kahve içeyim dedim, "birazdan burası dolacak, bara ya da dışarı oturabilirsin" dedi, başından savmak istercesine. Zaten kapıdan girince "niye geldin?" gibi bi bakış fırlatmıştı. Dışarı oturdum şemsiyelerin altına. Kahvemi bitirip kalkana kadar neredeyse hiç müşteri gelmedi. Üzüldüm adama, stresli demek ki...

O civarda pek oturmalık yer görünmüyor. Mekan arıyorsanız, Lange Voorhout'u geçip Denneweg'e girin. Fast food türü ucuz şeyler olmasa da, butik kafelerle, restoranlarla dolu.Ucuz yollu gezmeye niyetliyseniz, bu turistik yerlerden uzaklaşmanız, haritada Albert Heijn (market) aramanız mantıklı. Ya AH'dan bi şeyler alırsınız ya da çevresinde illaki ucuzcu bi yerler vardır.

Neyse efenim, Müzekart geçerli. Neredeyse her şeyin İngilizce açıklaması da var. Epey büyük bi müze, her şeyini öğrenmeye meraklıysanız üç saat bile yetmeyebilir. Ben misal, çoğu zaman  "sonra okurum" deyip yazıların fotoğrafını çekip geçmeme rağmen, epey uzun sürdü. Çok fazla bilgi var, öğretici. O yüzden bu kadar zamanımı aldı toparlamak.

Müze fiyatı 10 euro. Fakat Hofvijver Pass diye bi şey var ki, o civardaki 4 müze için toplam 16 euro ödeniyormuş. Çok iyi. Şurdan bakınız.

 Müze girişindeki videoyla başlayalım. Harita üzerinde Den Haag tarihi anlatılıyordu:

1560 - Seksen Yıl Savaşları öncesinde, Den Haag savunmasız, çevresinde duvar yok. Nüfus: 7bin.

1620 - Seksen Yıl Savaşları süresince şehrin etrafına kanal kazılmış. Savunma amaçlı. Nüfus: 15bin.

1670 - Jan Van Goyen, Den Haag'ın güneydoğudan görünen panoramik resmini çizmiş. Resim yaklaşık 5 metre uzunluğunda. Belediye binasına asılmış o dönem, binaya girenlere şehrin ihtişamını göstermek için. Nüfus: 22bin.

Bu resim de şimdi videonun karşısında sergileniyor ve görünen binaların ne olduğu altında tek tek açıklanıyor. 

1750 - Prinsessegracht kuzeye doğru genişletilmiş, böylece aristokratlar için yeni bir yaşam alanı oluştu. Nüfus: 38bin.

1843 - Amsterdam-Den Haag arasında buharlı tren çalışmaya başlamış.

1847 - Tren hattı Roterdam'a kadar uzatılmış.

1850 - Kuzey Denizi kıyısına ikinci bir bağlantı yolu yapılmış: Badhuisweg. Ve kıyıdan Prinsessegracht'a gelen kanalla kum taşıması yapılmaya başlanmış. Nüfus: 72bin.

1870 - İkinci bir tren istasyonu açılmış: Staatspoor (şimdiki Den Haag Centraal). Gouda ve Utrecht arasında bağlantı noktası olmuş.

1874 - Kanalın dışına Willemspark inşa edilmiş. Nüfus: 90bin.

1895 - Kıyıya biraz daha yaklaşılarak, kumluk alana Duinoord bölgesi inşa edilmiş. İki tramvay hattından biri buradan geçerek, Scheveningen'e, kıyıya doğru gidiyormuş. Ayrıca şehrin kirli suyunu temizlemek için Kuzey Denizi'ne bağlanan yeni bir kanalizasyon kanalı inşa edilmiş. Nüfus: 180bin.

1909 - 1900 yılı civarında şehir merkezindeki kanalların neredeyse tümü doldurulmuş. Bataklıklar ıslah edilerek Schilderswijk adlı bölge oluşturulmuş. Nüfus: 270bin.

1933 - 20. yüzyılda şehrin gelişmesi yerel yönetimin sorumluluğu haline gelmiş. Herhangi bir genişleme kararı belediye meclisine aitmiş artık. Loosduinseweg ve Meedervoort gibi yeni ana yollar inşa edilmiş. Nüfus: 470bin.

1945 - İkinci Dünya Savaşı boyunca Almanlar şehrin içine anti-tank hendeği kazarak, 8bin evi yok etmiş. Nüfus: 450bin.

3 Mart 1945 - Bezuidenhout, İngiltere ordusu tarafından yanlışlıkla bombalanmış.

1957 - Savaş sonrasında Nazilerden kalan anti-tank hendeği doldurularak, "Segbroeklaan" adında modern bir bulvar haline getirilmiş. Batıdan başlayarak, Moerwijk ve Morgenstond gibi yeni yerleşim yerleri inşa edilmiş. Nüfus: 600bin.

1966 - 1960larda Mariahoeve gibi bölgelere binlerce ev inşa edilmiş. Nüfus: 580bin.

2015 - Nüfus: 514bin. (Bunu Googledan buldum.)


Den Haag'ın Hollanda için önemi:

- Den Haag dört yüz yıldır Hollanda monarşisinin evi olmuş. Önce valinin, sonra kraliyet ailesinin evi hep buradaymış. Zamanla monarşiye karşı fikirler ortaya çıktığı da olmuş:

Örneğin Johan de Witt (1625-1672), kraliyet ailesini valilik gibi önemli işlevsel görevlerden uzaklaştırmaya çalışan, gerçek özgürlüğün, valinin olmadığı bir cumhuriyetle yaşanabileceğini düşünen bir devlet adamıymış. Validen kasıt bugün anladığımız manadaki vali değil sanırım. "Stadtholder" İngilizcesi.

18. yüzyılın sonlarında, Fransız Aydınlanmasının da etkisiyle, Vatanseverler ve Orangistler adlı iki grup ortaya çıkmış. İkincisi, Oranje ailesini, yani monarşiyi destekleyenler, birincisi ise monarşinin gücünün azalması gerektiğini düşünenler. Sokak kavgaları, broşürler filan, her türlü propaganda, tartışma almış yürümüş.

1918'de ise sosyalist politikacı Troelstra Kraliçe'yi tahttan indirip sosyalist bir devlet kurmak için çalışmalar yapmış. Çok destek görmemiş, başarısız olmuş. Monarşi, Hollanda'da günümüzde hala tartışma konusuymuş. Pek çok siyasi parti sadece törensel bi öğe olarak kalması taraftarıymış fakat halkın büyük sempatisi varmış hala kraliyet ailesine. Kral'ın doğumgünü resmi tatil tabi, üstelik bütün ülke bit pazarı festivaline dönüşüyor, ben de seviyorum kendisini, iyi ki doğmuş.

- Valinin sarayının ve daha sonra kraliyet sarayının bulunması sebebiyle Den Haag sanatçıların da buluşma noktası haline gelmiş. 19. yüzyılın ikinci yarısı, Haagse School'un çağı olmuş. Var olan resim tekniklerine karşı olan bir grup ressam burada takılmış. Köylülerin günlük hayatlarını ve Den Haag manzaralarını resmetmişler.

Bir Başlık Altında Toplanamayan Ayrıntılar...

- De Grote Kerk: Büyük Kilise veya Aziz James Kilisesi, Den Haag'ın en eski binalarından. 13. yüzyılda ahşapmış. Şimdiki taş haline 14. yüzyılda getirilmiş. 16. yüzyılın ikinci yarısında, reform hareketleriyle birlikte, katolik figürler çıkarılmış kiliseden. Günümüze kalan figürler müzede sergileniyormuş. Fotoğraflarını çekmemişim...

- Kum ve bataklık: Zenginler kanalizasyonu iyi çalışan kumlu topraklı bölgeye yerleşmiş, Hofvijver civarına. Fakirler, işçiler ise bataklıklı bölgeye. Arada epey mesafe varmış ve "kum ve bataklık" o zamanlar bölgelerden bahsedilirken kullanılan yerel bi ifadeymiş.


Naziler

- 10 Mayıs 1940'ta işgal etmişler Hollanda'yı. Kraliçe ve ailesi İngiltere'ye ve Kanada'ya sürgün edilmiş. En yüksek rütbeli Nazi görevlisi  Dr Arthur Seyys-Inquart Den Haag'da Wassennaar bölgesine yerleşmiş ve buradan yönetmiş ülkeyi. Naziler, Kuzey Denizi'nden gelecek saldırıları önlemek için, Norveç'ten İspanya'ya deniz kıyısı boyunca duvar inşa etmişler: Atlantik Duvarı. Psikopatlığa bak! Hollanda'da Den Haag'dan da geçmiş duvar, Bunun için Scheveningen bölgesindeki binaların çoğunu boşaltmışlar, yıkmışlar. 140bin kişi bölgeden çıkarılmış, o zamanki Den Haag nüfusunun çeyreği. Anti-tank hattı için de bir hendek kazılmış. Bunu yukarıda söylemiştik.

(Wikipedia'dan)

- Eylül 1944'te Naziler yeni bi silah kullanmaya başlamış: V-2s (Vergeltungswaffe 2). Uzaktan yönetilen roketlermiş. Mart 1945'e kadar bunların uzaktan merkezi Den Haag'daymış. Müttefikler bu merkezleri vurmaya çalışırken yanlışlıkla Bezuidenhout bölgesini vurmuşlar. 520den fazla sivil ölmüş bu sebeple.

- 1940 sonbaharından Şubat 1943'e kadar, Den Haag'daki Yahudi topluluğu kayıt altına alınmış, çocuklar ayrı okula gönderilmiş ve sonuçta 11bin Yahudi toplama kamplarına gönderilmiş. 500'ü hayatta kalmış.

- 1945'in başlarında gıda yetersizliği dayanılmaz seviyeye ulaşmış. Naziler, Müttefik güçlerin uçaklardan gıda yardımı yapmasını kabul etmiş. Duindigt gibi geniş arazilere teneke kutularda yiyecek atılmış uçaklardan. (Yiyecek kaplarından örnekler sergileniyor Müze'de). 5 Mayıs 1945'te de Hollanda işgali sona ermiş.


Den Haag'ın Afrikalı Köleleri

Bu kısım, Müze'nin geçici sergi bölümünü oluşturuyor. Esther Schreuder'in "Cupido en Sideron: Twee Moren aan het Hof van Oranje" kitabının sergileştirilmiş haliymiş. Özellikle Saray'da çalıştırılan, artık köle olmayan hizmetçilerin, ne kadar özgür olduğu sorusunu soruyor yazar. 

18. yüzyılın ikinci yarısı boyunca Hollanda, sırf Yeni Dünya'ya 170bin köle taşımış. 16. yüzyılın sonundan 19. yüzyılın başına kadar, Hollanda bayrağı altında toplam 600bin köle taşınmış. Köleler, Brezilya, Surinam ve Hollanda Antilleri'nde şeker, kahve ve pamuk tarlalarında çalıştırılmış. Kimisi de diğer ülkelere satılmış.

Avrupa sarayları, 14. ve 19. yüzyıllar arasında, pek çok Afrikalı çalıştırmış. Çoğu zaman iktidar sahibine hediye edilmişler ve eğitilerek pek çok işte çalıştırılmışlar. Müzisyen, sancak taşıyıcı, temsilci, asker ve çoğunlukla da hizmetçi olarak görev yapmışlar. Bu Afrikalı hizmetçi sahibi olma geleneği önce Güney Avrupa'da başlamış, hızlıca yayılmış. Koyu tenli hizmetçi, egzotik statünün, Avrupalılığın gücünün sembolü kabul ediliyormuş. Bu yüzden soylular arkalarında Afrikalı bir hizmetçiyle birlikte resmedilmek isterlermiş. Hatta bu resimlerin, sanatsal sebepleri de varmış. Samuel van Hoogstraten gibi bazı ressamlar, koyu renkli hizmetçi teninin yanında, efendisinin açık renk teninin daha güzel göründüğünü söylermiş.

Bu dönemde, "Moor", veya "negro" gibi kelimeler resmi dökümanlarda neredeyse hiç yer almıyormuş.  Fakat batılı olmadıklarını göstermek için hala derilerinin rengine göre giyinmek, Osmanlı usulü türban veya "Moorish" şapkaları takmak zorundalarmış. Ayrıca pek çok resimde inci küpeli olarak resmedilmişler. Bu modanın nasıl doğduğu tam bilinmiyormuş fakat sahibinin zenginliğini göstermek amacıyla ve siyah tenle beyaz incinin güzel bir kontrast olduğu düşünülerek yapıldığı tahmin ediliyormuş. Bir de köle yakalığı denen, demir veya gümüş yakalıklar varmış ki, kişinin şu an özgür olsa bile bir zamanlar köle olduğunu gösterirmiş ve üstünde sahibinin ismi yazılı olurmuş. Kişi artık resmi olarak köle değilse bile, bu yakalığı takmak zorunda olduğu olurmuş.

Çoğu resimde arka planda yer alan bu Afrikalıların hayatları hakkında ne yazık ki çok fazla bilgimizin olmadığını söylemişler notlarda. Bu yüzden, kayıtlarda yer alan bazı köleler hakkında, ellerindeki bilgileri sergilemişler:

Afrikalı Adam Büstü, 1700, John Host
Yukarıdaki Afrikalı Adam Büstü, o zamanlar çok karşılaşılan bir eser türü değilmiş, genellikle efendilerinin gölgesinde resmedilirlermiş. III. William'a hizmet ettiği tahmin edilen bu kölenin ismi bilinmiyormuş. "Boynundaki köle yakalığı, şatafatlı giysisiyle tam bir contrast oluşturuyor" demişler yanındaki notta. Yüz ifadesi ne kadar anlamlı... Bunu yapan sanatçı, John Host, ne düşündü acaba? Poz verirken, öncesinde, sonrasında, ne konuştular?

Jean Rabo (1714-1769) da, 1711-1751 yılları arasında IV. William'a hizmet etmiş, nerede doğduğu ya da Kraliyet hizmetine nasıl geldiği bilinmeyen bir köleymiş. Hakkında bilinen en eski kayıt, 1729'a dayanıyormuş. O tarihte, Binnenhof'ta, Fransız Protestanların kilisesinde ibadet ettiği biliniyormuş. Kraliyet Arşivleri'ne göre, belirli bir maaşı varmış ki bu da artık köle olmadığının göstergesiymiş. Yaklaşık 34 yaşında, IV. William ve ailesinin oda görevliliğine atanmış. İkisi de öldüğünde, 1759'da, 45 yaşındayken, emekliliği verilmiş. William'ın pek çok portresinde O da resmedilmiş. 

Ve müzede en çok yer bulan köleler: William Frederick Cupido (1758-1806) ve Guan Anthony Sideron (1756-1803),  kraliyet ailesine 40 sene hizmet vermiş. Sideron, Curaçao'dan, Cupido ise Gine kıyılarından köle olarak getirilmiş. 1766'da, o zamanlar köle ticaretinden sorumlu olan West Indian Company aracılığıyla, babasının yerine geçen Kral V. William'a hediye edildikleri tahmin ediliyormuş. 

Çocuk köleler, sarayda okuma-yazma, matematik ve Fransızca öğrenmiş ve dans dersleri almış. Dans dersleri, kibarca yürüme, elini kolunu kullanma gibi yetenekleri geliştirdiği için saray mensupları için olmazsa olmaz görülürmüş. Dolayısıyla sadece üst sınıflara ve hizmetçilerine özel bir eğitimmiş.

Sürekli Kral'ın etrafında görev almışlar. 17 yaşlarından itibaren iyi maaş almalarına ve gayet iyi koşullarda yaşamalarına ve kaynaklarda kendilerinden köle olarak bahsedilmemesine rağmen, tam olarak özgür de değillermiş. Çocuk yaşta ailelerinden koparılmışlar ve saraydan ayrılma gibi bir hakları yokmuş. Müzenin yorumu bu. Getirildikleri dönemde, Hollanda'ya getirilen köleler, bir sene içinde geri gönderilmezlerse, özgürlüğüne kavuşurmuş. Köle isyanlarını önlemek için çıkarılmış bu yasa. Fakat çoğu köle bu hakka sahip olduğunu bilmediği için alınıp satılmaya devam etmiş. Cupido ile Sideron da sarayı terk etmeye hiç niyetlenmemiş, zaten 17 yaşlarından itibaren de maaşlı çalışmaya başlamışlar.

1780lerde Vatanseverler grubunun kraliyet ailesine karşı ayaklanmasıyla artan gerilim sonucu, 1785'te Kral V. Willem ailesiyle birlikte Den Haag'ı terk etmek zorunda kalmış. Ancak Willem'in kayınbiraderi olan Prusya Kralı'nın askeri müdahalesiyle tekrar kontrolü sağlayabilmiş. Fakat 1795'te Fransa Hollanda'yı işgal edince, ailesiyle ve saray görevlilerinin beşte biriyle birlikte İngiltere'ye göç etmek zorunda kalmış. Oradan da Almanya'ya geçmişler. Bu yolculuklarda hizmetçileri Cupido ve Sideron da hep yanlarındaymış.

1782'de Kral V. William'ın ve karısı Wilhelmina'nın oda görevlisi konumuna terfi ettirilmişler. Çok daha fazla para kazanmaya ve daha iyi koşullarda barınmaya başlamışlar. Sıradan bir köleden çok farklıymış yani yaşamları. Oda görevlisi olarak, Kral'ın ve ailesinin uyanmasından uyumasına kadar, giyinmelerine yardım etmek (o kubarık kubarık etekleri giymek için tabi yardım gerekir, her gün gelinlik giyer gibi...asalet zor zanaat netekim), özel odalarda mumları yakmak, diğer hizmetçileri yönetmek ve harcamaları kontrol etmek de dahil olmak üzere, çok büyük sorumlulukları varmış. 

Sideron, 1790ların başında, 35 yaşındayken Wilhelmina'nın birinci oda görevlisi olmuş. Bu terfiyle birlikte Wilhelmina'nın dairelerindeki kıyafetleri dahil olmak üzere tüm eşyalarından ve parti, tören gibi organizasyonlarından sorumlu hale gelmiş.  

1802'de Cupido Alman bir kadınla (Catharina Löwe) evlenmiş. 1806'da, ilk çocuğunun (Wilhelmina) doğumundan dört sene sonra, Kraliyet ailesine hizmet ederken, 49 yaşında ölmüş. Sideron da üç sene sonra, 47 yaşında vefat etmiş. Velhasılı, ikisi de tam 40 sene boyunca kraliyete hizmet etmiş. Kral sadık hizmetçilerinin ailelerini yanından ayırmamaya devam etmiş.

Buradaki Cupido veya Sideron mu, yoksa herhangi bir hizmetçi çocuk mu, bilmiyorum, not almamışım. Sadece olağanüstü samimi bir poz verildiğinden bahsedildiğini hatırlıyorum. Hizmetçi arkaplanda değil, hatta, hanımefendi, hizmetçinin omzuna elini atmış, kendi oğluymuşçasına. 

Kaynaklara göre, sırf ten renklerinden dolayı Avrupalı meslektaşlarından daha aşağı bir yaşam biçimine sahip değillermiş. Aynı maaşı alıyorlarmış ve diğerleriyle aynı noktaya yükselme hakları varmış ki yükselmişler de. Sadece "Moorish" denilen farklı bir şapka takmaları gerekiyormuş. "Kaynaklarda belirtilmeyen, özel hayatlarında ne gibi zorluklarla karşılaştıklarını ise ne yazık ki bilmiyoruz", diyor müze. Ayrıca, Kral, yazışmalarında ten renklerinden bahsedermiş, Wilhelmina ise hiç bahsetmezmiş. Kral'ın özellikle bahsetmesinin altında, sık görüştüğü destekçisi Doktor Petrus Camper'in olabileceğini belirtiyor müze. Camper, Afrika insanının fiziksel özelliklerinden çok etkilenmiş. Onların, görünüş olarak Avrupalılardan çok hayvanlara benzediğini, fakat bilişsel olarak Avrupalılarla aynı olduğunu,  Adem'le Havva'nın siyah mı beyaz mı olduğunun bilinemeyeceğini düşünüyormuş. Müze de bu görüşlerini Kral ve Wilhelmina'yla paylaşma ihtimali olduğundan bahsediyor. 

18. yüzyılda, sadece Doktor Camper değil, pek çok bilim adamı, Afrikalıların görünümünden etkilenip bir sonuca varmaya çalışmış. Genellikle siyah adam, aşağı, gelişmemiş bir tür olarak sınıflandırılmış ve hep olumsuz özelliklerle tanımlanmış. Ancak 20. yüzyıldan itibaren tüm insanların aynı türe ait olduğu sonucuna ulaşılabilmiş. Samuel von Sommering ise, Afrikalıların fiziksel olarak Avrupalılardan daha gelişmiş olduğunu fakat entelektüel ve kültürel yönlerden gelişmediklerini iddia etmiş.

Kimisi de ten rengiyle güneş, beslenme ve iklim arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmış. Leiden'li bir anatomi profesörü Bernhard Siegfried, Afrikalıların deri rengiyle ilgili bir tez yayımlamış. Afrikalı kadının memesini incelediği çalışmada, memedeki derinin üç tabakadan oluştuğunu, yalnızca ortadaki tabakada deri renginin belirlendiğini, alt ve üst tabakanın Avrupalılarınkiyle aynı olduğunu iddia etmiş. 

Bu dönemde, "Moor", veya "negro" gibi kelimeler resmi dökümanlarda neredeyse hiç yer almıyormuş.  Fakat batılı olmadıklarını göstermek için hala derilerinin rengine göre giyinmek, Osmanlı usulü türban veya "Moorish" şapkaları takmak zorundalarmış. Ayrıca pek çok resimde inci küpeli olarak resmedilmişler. Bu modanın nasıl doğduğu tam bilinmiyormuş fakat sahibinin zenginliğini göstermek amacıyla ve siyah tenle beyaz incinin güzel bir kontrast olduğu düşünülerek yapıldığı tahmin ediliyormuş. Bir de köle yakalığı denen, demir veya gümüş yakalıklar varmış ki, kişinin şu an özgür olsa bile bir zamanlar köle olduğunu gösterirmiş ve üstünde sahibinin ismi yazılı olurmuş. Kişi artık resmi olarak köle değilse bile, bu yakalığı takmak zorunda olduğu olurmuş.

Ayrıca, köleliğin nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışan Avrupalılar da çıkmış. Örneğin Kaptan John Gabriel Stedman (1744-1797). Köle ayaklanmasını bastırması için Hollanda'dan Surinam'a gönderilen Albay Fourgeoud'un alayındanmış. Boni liderliğinde kölelikten kaçan Maroonlara karşı savaşmakmış amaçları. Stedman kölelere karşı gösterilen acımasız tavrı görünce şok olmuş. Bunun hakkında bir kitap yazmış: Narrative of a Five Years Expedition. Kitabı basıldıktan sonra büyük ilgi görmüş. Köleliğin gerçek yüzü hakkında konuşulması çok alışıldık bir şey değilmiş.

Stedman with a Maroon he had killed, 1796 

-----

İşte böyle. Müze'nin en çok ilgimi çeken kısımlarını yazdım. Den Haag'ın İkinci Dünya Savaşı sonrası işçi göçü alması ve Den Haag'ın bugünü, çokkültürlülüğü üzerine bir sergi vardı, güzeldi ama hiç not almamışım, fotoğraf çekmemişim. Bir de oyuncak bebek evleri, minyatür evler sergisi vardı ki bence psikopatlık ama ince iş, saygı duydum mecbur.

Şimdilik bu kadar olsun,
Kanatlı Kedi