27 Temmuz 2016

Bir Kitapçı Dizisi: Black Books



Dükkanın sahibi Bernard, nalet bi  insan. İnsanlardan (müşterileri de dahil olmak üzere) nefret ediyor, daha doğrusu onlara tahammül edemiyor. Hiç müşteri gelmese, bütün gün dükkanda kendi halinde takılsa daha mutlu olacak. 30lu yaşlarında bi adamın para kazanmayı kafasına zerre kadar takmadan, sahaf açabilmesine, canı sıkılınca müşterileri kovalayıp dükkanı kapatmasına özeniyor insan biraz. 
Bernard'ın yan komşusu: Fran. Tuhaf tuhaf şeyler sattığı bir dükkanı var O'nun da. Gelen malların ne işe yaradığını anlamak için epey uğraşması gerekiyor. Abidik gubidik hediyelik ürünler işte. Canı sıkıldıkça Bernard'ın dükkana geliyor, sigaranın şarabın dibine vuruyorlar.

Bir gün hayatlarına Manny giriyor. Bi şirkette muhasebeciyken, kaderin cilvesiyle Black Books'ta çalışmaya başlıyor ve bu muhteşem üçlü sürekli didişen kankalara dönüşüyor. 

Bernard ne kadar suratsız, sandalyeden kalkmayan, yediğine içtiğine dikkat etmeyen, kimse dokunmasa aynı sandalyede uyuyup uyanıp kitap okuyup şarapla beslenip tekrar uyuyabilecek bi insansa, Manny de bi o kadar insan canlısı, muhabbeti seven, yardımcı olmayı seven, Bernard'a çeki düzen vermeye çalışan, sabitlikten canı sıkılan bi insan. Dolayısıyla bazen birbirlerini tamamlıyorlar, bazen ikisine de gına geliyor ama her seferinde Fran'in de araya girmesiyle dengeyi bulup tekrar bir araya geliyorlar. Yoksa biz niye izleyelim zaten, di mi?

Bence dizinin en güzel kısmı, bu üçlünün diğer insanlarla iletişimi. Manny'yi çok normallmiş gibi anlattım ama O da normal değil. Hiçbiri diğer insanların yanında rahat edemiyor. Sıradan insanların tuhaf davranışlarına anlam veremiyorlar. Ve bunları direk söyledikleri için başları derde giriyor. Dolayısıyla bu dükkan onların cenneti. Dışarıya uyum sağlamak zorunda kalmadıkları için hayattan soyutlanmış olsalar da, herkesin cenneti kendine. Ve onlarınki en güzeli. 

Çünkü kitapçılık değişik bi iş. Kitapçıda takılan her müşteri (ben de dahil olmak üzere) özel olduğunu, diğer insanlardan üstün olduğunu düşünür. Kitap, entellektüel bi üründür, zorunlu değildir ama lüks de değildir. Hele ki sahaftaki kitaplar, antika değeri yoksa ucuzdur, yani az parayla çok değerli şeyler almanın verdiği gururlu hazzı yaşatır. Kimi müşteri sadece kitap kokusu için gelir. Kimisi arkadaşlarıyla gelir, birbirlerine okudukları kitapları gösterip ne kadar güzel/kötü olduklarını anlatırlar. Niyetleri bu olmasa da birden kitap eleştirmeni  kesilirler, iticidirler dışarıdan bakan biri için. Ve bizim Bernard, dükkan sahibi olduğu için insanlara hep dışarıdan bakmaktadır, tiksinmekte haklıdır. 

Kimi müşteri gelip, raflarda arama zahmetine girmeden, nası bi kitap istediğini anlatır. Misal, "tatilde okuyacağım, uzayla ilgili bi kitap istiyorum ama sıkıcı olmasın", der. Acemi kitapçı bu tür soruları sever, bulmaca gibidir. Rafları ne kadar iyi tanıdığını kanıtlama imkanı sunar. Entellektüel zekasını kullanma fırsatı verir, ortalığı toplamanın dışında bir görevi daha olduğunu hatırlatır. Fakat yıllarca kitapçılık yapmış biri için bu artık sıkıcıdır. Bernard bu müşteride kötü bi okur görür. Raflardan korkan, kendi kendine kitap arayıp seçme yeteneği olmayan bir müşteri. Ve alabildiğine küçümser bu müşteriyi, bi an önce ondan kurtulmak ister. Yine haklıdır.

Misal bi keresinde bir kitap serisinin kaplarının gerçek deri olup olmadığını sorar müşteri, salonundaki mobilyalarla uyumlu olmasını istemektedir. Bernard tabi ki "gerçek Dickens" der ve kovalar adamı.

Sahaflarla büyük kitapçı zincirleri arasındaki farkı da gözümüze sokar dizi. Büyük kitapçılara yanlışlıkla yolunuz düşse bile bi şeyler alıp çıkarsınız. Bi taraftan bi şeyler yeyip kahvenizi içerken bi taraftan kitapları kurcalarsınız. Yeni çıkan kitaplar gözünüze sokulur. Kitabın değeri değil, arkasındaki pazarlama gücü rafta önlere çıkmasına sebep olur. Bi kitap vitrinde ne kadar çok sayıda yer alıyorsa, müşterinin de o kadar ilgisini çeker. Yani saçma sapan kitaplar da o vitrinlerde yer alabilir. Ve müşteri kıyafet alır gibi kitap alır. Büyük kitap zincirlerinde çok satanları almaya alışmış müşteri Bernardınki gibi bi sahafa gidince burun büker. Dağınıktır, etrafında dönüp duran görevliler yoktur, bilgisayar sistemi yoktur. (Şimdi çoğu sahafta bilgisayar sitemi var ama ikibinlerin başında geçiyor bu dizi. Ki şimdi çekilseydi bile bilgisayarın getireceği düzeni Bernard'a yakıştıramıyorum.) Kısacası Bernard bu tip müşteriden de tiksinir.

Sanmayın ki gerçek okurlara saygı duyar, hayır onlardan da tiksinir. Bernard'ı özel kılan da budur. Her yönden katlanılmaz, muhabbet tıkayan bir tiptir. Ama bi şekilde sevdirir kendini. 

Antidepresan etkisi yapıyor dizi. İzledikçe "aman be" diyorsun kendine, "rahatla, kasma bu kadar". Düzenli hayat, kariyer, insan ilşkileri... normal görünen her şeyde bi tuhaflık var. Uyum sağlayamayışını o kadar da takma kafana. Ve çocukluk hayallerine geri dönüyor insan, sahaf açmak, dünyayı boşverip dört duvar arasında kendi cennetini yaratmak... Gerçekler kafaya üşüşmeden önceki hayallerle dalga geçerek hayal kurulan 3-5 dakika...


- İngiliz yapımı
- 2000-2004 arası çekilmiş, 3 sezon, 18 bölüm
- Bi bölümde Simon Pegg barındırıyor.
- Bernard'ı oynayan Dylan Moran'ın stand up gösterileri var youtubeda. Güzel ama ingiliççe.
- Manny'yi oynayan Bill Bailey'nin bi youtube kanalı var. Stand up parçacıkları da var burda.
- Fran'i oynayan Tamsin Greig'in de dizileri varmış, birini buldum, izlemek niyetindeyim: Episodes






06 Temmuz 2016

Atina ve Girit Notları

Bi önceki yazımda gezme eylemini sorgulamama rağmen Yunanistan'la ilgili bikaç şey yazmadan duramadım. İleride dönüp baktığımda hatırlamam lazım. Bi de belki birilerinin işine yarar dediğim ayrıntıları vereceğim.


Genel:

- Her yerde olduğu gibi burda da Airbnb evlerinde kalmak otellerden çok daha ucuza geliyor ve daha güzel. Sonuçta yerel insanların evini paylaşıyorsun. Her ne kadar belli bi ücret karşılığı kalsan da ev sahipleri profesyonel olmadığı için daha gerçek oluyor somurtkanlıkları veya güleryüzleri. Müşteri değil paralı misafirsin (!). Anahtarı teslim ettikten sonra evsahibi, ya okuldaki, postanedeki işine dönüyor, üniversitede sınavına koşuyor ya da mutfakta yemek pişiriyor. Sen gezmeye gidiyorsun. Geldikçe, evde karşılaştıkça muhabbet ediyorsun, evdeki eşyaları, kitaplığı kurcalıyorsun. Hatta evsahibin yeterince sıcakkanlıysa ve vakti bolsa şehri birlikte gezebilirsin bile.

- Klasik bir bilgi ama ben de söyleyeyim: Türk olduğumuzu öğrenen hiçbir Yunan surat asmadı. Sokaklarda Türklere karşı isyanda kahraman olmuş Yunanların heykelleri olsa da bol bol, hemen anlayabiliyorsun bizim onları sevdiğimizden çok sevdiklerini bizi. Biz tatildeyken Atatürk Havalimanı'nda patlama oldu. Ne zaman Türkiye'den konu açılsa yarım yamalak İngilizceleri ile üzüntülerini belirtmeye çalıştılar. Dil sorunu olmasa kimbilir neler konuşacaktık. Turistsin tabi iyi davranacaklar, demeyin, yapmacık/öylesine üzüntüyle gerçek olanı çok net anlaşılıyor.

- Yemek konusunda Hanya Atina'dan, Heraklion Hanya'dan daha ucuz. Cacık fiyatları 2,80-5,50euro arası değişiyor benim gördüğüm kadarıyla. Daha lüks mekanlarda daha pahalı bile olabilir. Atina'da 4'ün altında gördüğümü hatırlamıyorum. 2,80lik olan Heraklion'daydı.

- Ucuz içki bira değil, şarap ve uzo. Olması gerektiği gibi. O yüzden bizim başlarda yaptığımız gibi bira niye pahalı yaaaa, diye ağlamayın, mantıksız. Ayrıca büyük ihtimalle yemeğin üzerine Yunan rakısı ikram edecekler (yanında karpuzla birlikte). Çok fazla sarhoş olmaya çalışmayın o yüzden, iyice zom olursunuz. Yunan rakısının bizimkiyle alakası yok, shot olarak içiliyor, sert.

- İlla bira içecekseniz yerli biraları Mythos, Alfa ve Fix. Biz Mythos'u sevdik daha çok. Türkiye'deki Tuborg ve Efes Pilsen'in konumu gibi, Mythos olan yerde Alfa olmuyor, Alfa olan yerde Mythos olmuyor. Marketlerde genellikle 1,5 euro civarında. Mekanlarda ise 2,5tan 5'e kadar çıkıyor gördüğüm kadarıyla. Ayrıca hiç özlemediğim Heineken ve Amstel neredeyse her restoranda var ve anlayamadığım bir şekilde yerli biralardan daha ucuz.

- Biz mi çok şanslıydık bilmiyorum ama neredeyse gittiğimiz her restoranda -çok lüks yerler olmamasına rağmen- durmadan tatlı bi şeyler ikram ettiler. Hollanda'daki Yunan Tavernası'nda da aynı şey başıma gelmişti, o yüzden bir Yunan geleneği olduğunu düşündüm. Ama o kadar çok ikram oluyor ki, bu memleketin ekonomisi iyi bile dayanmış diyesi geliyor insanın.



Atina:

- Havaalanından şehir merkezine metro bileti 10 euro. Grup bileti 18 euro. Yani 2 kişi için grup bileti almak daha mantıklı.

- Duvarlardaki grafitileri görmezden gelmeyin. Keşke üç beş fotoğraf çekseydim de koysaydım buraya. Kepenkler kapandıktan sonra ortaya çıkan grafitiler sayesinde geceleri sokaklar sergi salonu oluveriyor. Buranın dertli ama güzel insanların ülkesi olduğu her yerde duvar yazıları, grafitiler olmasından belli.

- Bir açık hava sineması var: Thision. Bilet 8 euro. Hangi film olursa olsun, dili ne olursa olsun, paraya kıyıp girin, bi film izleyin. Kocaman bi ekran, etrafında çerçeve olmuş sarmaşıklar. Kırmızı sandalyeler, aralarda masalar. Dertli ya da neşeli yerlerinde filmin, çıkarın bi sigara yakın. Artık çoğumuzun evinde sigara içme yasağı olduğunu düşünürsek, evde olmayan konfor burada var. Sigara içmeyenler belki rahatsız olabilir ama onlar da bi denesin (izlemeyi), ne çıkar. Ya da siz en iyisi dumanı gökyüzüne üfleyin ki hem onlar rahatsız olmasın, hem de yıldızların altında olduğunuzun farkına varın.




- Sokaklarda çok fazla Türk turist yok. Fakat çingenelerin ya da çingene tipli çocukların Türkçe konuştuğunu duyabilirsiniz. Oranın yerlisi onlar. Kaldığımız sokaktaki bakkal teyzeyle el kol işaretleriyle anlaşmaya çalışırken bu çocuklardan biri çevirmenlik yaptı sağolsun. Çıkıp Kadıköy'ü andıran bu sokaktaki nargile kafeye gittiler sonra. Nereden nasıl gitmişler Yunanistan'a? Zamanında Türkiye'den kovulan Rumların torunları mı? Bilmiyorum.

- Şu sıralar Socrates Now isimli bir açık hava tiyatrosu var. 15 euro. Tabi oyun İngilizce. Benim için kötü bi deneyim oldu, o yüzden gitmek isteyen olursa uyarayım dedim. İsminden ve tanıtım yazısından Socrates'in savunmasının günümüze uyarlanmış versiyonu olduğunu sanıp çok heyecanlanmıştım. Üstelik küçük, tarihi bir mekanda açık havada oynanacaktı. Tek kişilik oyun. Socrates, kendi başına, kendini savunuyor. Uyarım şu: İngilizceniz çok çok iyi değilse gitmeyin. Tadı çıkmıyor. Günümüzle alakalı bi şeyler söyledi mi emin olamıyorum, çünkü söylediyse bile ben kaçırdım. Yine de öncesinde ve sonrasında şarap ikramı var. Oyuncu Türkiye doğumlu. Ve sonrasında seyirciyle sohbet kısmı var. Biz açık hava sinemasında yetişmek istediğimiz için sonrasına kalamadık ama bi şey anlamasan da sırf bunlar için gidilir:) Giden olursa söylesin lütfen, günümüzden bahsediliyor mu oyunda?

- Acropolis ne yazık ki 20 euro. Ve o kadar araştırmamıza rağmen daha ucuz bir indirim kartı vs bulamadık. Birkaç Yunan arkadaşımız "Acropolis Müzesi'ne gitseniz daha çok şey görür, daha çok bilgi edinirsiniz, Acropolis asıl orada anlatılıyor" dedi. U. daha önce bu müzeye gitmiş, çok güzel olduğunda hemfikirdi. Üstelik müze 5 euroydu. Sonuç olarak Acropolis'e değil, Müzesine gittik. Kesinlikle tavsiye ederim. Acropolis'in kimlerin elinden geçip yağmalandığına dair bir video var. O'nu izledikten sonra heykeller daha çok anlam kazanıyor. Bir videoda da sökülen heykellerin Avrupa'ya kaçırılırken başlarına gelenler tek tek anlatılıyor. Okyanus dibinde kaybolmayanlar şu an British Museum'da veya Louvre'da vd müzelerde sergileniyorlarmış.

- Yine Yunan arkadaşlarımızın tavsiyesi üzerine, Atina manzarasını görebileceğimiz bir tepeye çıktık: Areopagus. Akropolis de daha yakından görülebiliyor buradan. Günbatımını izleme merakı olanlara o saatlerde gitmeleri tavsiye edilir.

- Atina'da Plaka bölgesinde ara sokaklarda yürümek güzel, beklenmedik yerlere çıkıyor. Merdivenlerde bi sürü kafe var. Arada bi aşağıdan yukarı doğru esen rüzgara karşı merdiven sandalyelerinde oturup dinlenmek iyi geliyor. Bu ara sokaklardan birinde bi müzik sesi duyduk, Socrates Now'un oynadığı tiyatro civarında. (Bu arada bu tiyatro ilk Yunan üniversitesiymiş. Şimdi aynı zamanda müze.) Bi sokak sanatçısı, sonradan adının buzuki olduğunu öğrendiğim bi aletle, tanıdık melodiler çalıyor. Sese doğru gittik. Oturduk epey bi dinledik, Türk-yunan ortak müziklerinden bi şeyler çaldı, gözlerimiz doldu. Türk milliyetçiliğinden değil, coğrafya milliyetçiliğinden. 2 senedir yabancı bi kültürde yaşamanın getirdiği özlemden. Sarılmak istediğim ilk Yunan, bu çocuk oldu. 

- Monastiraki bölgesi de gezilesi bi yer. İkinci el eşya merkezi aynı zamanda. Kitap, ev eşyası, antika, kıyafet, ne ararsan. Kilo diye bir kıyafet mağazası var ki, ikinci el kıyafetler kilo üzerinden fiyatlandırılmış. Dolayısıyla epey ucuza geliyor. Misal, soğuk iklimde yaşıyorsun, yazlık kıyafetin yok ve Atina'ya mı gideceksin? O soğuk memlekette senede 1-2 hafta giyeceğin kıyafetlere bi sürü para vereceğine, boş valizle gel, tatilinin ilk günü hemen Kilo'ya git, al ihtiyacın olan her şeyi. Öyle bi yer.

- Atina'da Santa Maria Del Mar plajına gittik bi de. Arkadaşlarımızın arabasıyla gittik ama saatte bir filan otobüs de varmış. Bence su güzeldi, kumluydu, bikaç yosun parçası yüzüyordu sadece. Ama Yunan arkadaşlardan biri (dalgıçlık filan da yapıyormuş) girmem ben bu suya dedi. Eskiden çevredeki evlerin kanalizasyonları direk denize karışıyormuş. Artık öyle değilmiş ama bazıları sevmiyor kısacası. Biz deniz görmemişler olarak bulduğumuza girdik, pisliğine pek bakmadık.

- Şehir merkezinde büyük süper market pek yok, daha çok bakkal var. Süpermarket, AVM türü yapılar şehrin dışına, arabayla gidilecek mesafede yerlere inşa ediliyormuş. 



Girit:

- Girit'te illa ki arabayla gezmelisin deyip duruyordu hem internette okuduğum yazılar, hem de Atina'da konuştuğum Yunanlar. Doğru, adım başı güzel şeyler var, durup durup takılmak gerek. Fakat otobüsle de gezilebiliyor. Misal pek çok plaja/köye otobüs var. Ve biletler de ucuz. Tek sorun zaman, Tatil dediğin genelde üç beş gün, şehir merkezini ve yakın plajları anca geziyor insan. Yoksa tabi ki arabayla, karavanla, bisikletle, hatta yürüyerek gezmek daha güzel olur.


Hanya:

- Hanya havaalanından merkeze otobüsler var, yanlış hatırlamıyorsam 1,30 euro.

- Hanya'da kaldığımız Airbnb evinin linkini vermeden edemeyeceğim: Eleni'nin evi. Eleni ve esi ilgileniyor. Ikisinin de İngilizcesi çok iyi olmadığı için eve varana kadar yazışmaları yurtdışında olan kızlarıyla yaptık. Varınca çatpat İngilizcelerimizle anlaştık. Evin güzelliği, merkeziliği filan önemli değil (ki aslında her yönden çok güzeldi). Ama o kadar tatlı insanlardı ki, sanki bi arkadaşının ailesini ziyarete gitmişsin gibi. Keşke biraz daha anlayabilseydik birbirimizi ve keşke biraz daha girişken bir insan olsaydım da misal bi akşam oturup birlikte uzo içebilseydik. Türkiye'nin sevdiğim yönleri bu ülkede, çok tanımadığım bu insanlarda toplanmıştı sanki. Bunları düşündükçe burda Yunan Tavernası'ndaki amcaya gidip sarılasım geliyor. Hepsini o temsil ediyormuş gibi. Neyse...

- Şehir, Girit'in en güzel şehri diye biliniyor. Hangi Yunan'a sorsak öyle dedi. Butik otellerle, kiralık odalarla, pahalı dükkanlarla ve restoranlarla dolu küçük ara sokakları kartpostalların asıl konusu. Tabi bunlar hep Venedik etkisi görmüş eski şehir bölgesinde. Bizim kaldığımız evin olduğu bölge ve daha gerileri ise bu eski şehre 7-8dk yürüme mesafesinde. Her turistik şehirde olduğu gibi, sıradan insanlar bu cafcaflı sokaklarda yaşamıyor. Bu yüzden de airbnb güzel bi şey. Gezerken sanal bi dünya içinde boğulmuyorsun, gerçek hayatla bağlantı kuruyorsun. Yazı airbnb reklamı oldu bildiğin. Aslında couchsurfing bunun daha gerçeği. Fakat CS'i tam olarak kullanmayı hiç beceremedim, misafir olma tekliflerim hiç kabul görmedi. Nedendir bilmem. Neyse bu kadar viral yeter.

- Atina'da adım başı sahaf, antikacı olmasına rağmen, Girit'te gezdiğim iki şehirde yani Hanya ve Heraklion'da hiç sahaf görmedim. Sadece yeni kitap satan pahalı dükkanlar var. Buradan anlıyoruz ki, özellikle turistik bölgelerde dükkan kiraları fena pahalı ki sahaflar karşılayamıyor. Fakat sıradan insanın yaşadığı kısımlarda da denk gelmedi. Belki bi sahaflar bölgesi vardı da ben kaçırdım.

- Plajlara gitmek için şehir merkezinde 15-20 dakikada bir kalkan otobüsler var. Biz evsahibimizin önerisi üzerine Agia Apostoli'ye gittik, yaklaşık 20 dk, duraktan alırsan 1,20 euro, otobüste şoförden alırsan 2 euro. Plajda şezlong ve şemsiye 2şer euro. Kafe var bi tane, 2-3 euroya karın doyuracak şeyler satıyor. Bütün gün takılmalık bi yer. Tabi kendi şemsiyeni filan getirirsen bedava da kalabilirsin, halk plajı. Deniz kumlu ve temiz.

- Burda da bir açık hava sineması vardı ama bi kez daha sinemada vakit harcamak istemedik. Zaman kısa!

- Hanya'ya yukarıdan bakmak için Schiavo denen bir kale burcu var. Şöyle bir yol ile çıkılıyor:


Çıkış ücretsiz. Zaten yukarıda ottan başka bi şey yok. Halbuki Hanya'yı ve denizi gören kıymetli bi manzarası var. Oraya lüks bi restoran yapılmaması biz Türkler için şaşılacak şey. Manzaranın fotoğrafını çekmişiz bu kez: 


- Hanya'da deniz kenarındaki restoranlar, kafeler tahmin edilebilir ki çok pahalı. Fakat sahilin bi de sağ tarafı var. Yine deniz manzaralı Akti Mialoui caddesi var ki, fiyatlar neredeyse yarıya düşüyor. Son akşam keşfettik biz burayı ne yazık ki, çok daha ucuza gelebilirmiş yeme içme.


Agia Pelagia:

- Hanya'dan Heraklion'a yarım saatte bir otobüs var. Bu küçük yazlıkçı köyü de o yol üstünde. Aslında otobon o yol üstünde, köye gitmek için dağın eteklerinde yokuş aşağı epey bi gitmek gerekiyor. Otobanda inip otostop çektik. 3. araba durdu, ilk ikisi de "valla kusura bakmayın, görüyosunuz araba dolu" bakışı attı. Heraklionlular buraya yüzmeye geliyormuş günübirlik, duran çocuk da onlardan biriydi. 

- Sanırım 2 plajı var ama biz sadece birine gittik, kaldığımız yerin hemen dibindeydi. 

- Yine Airbnb'de kaldık ama bu kez ev değil, otel odasıydı. Hanya'daki evsahibimizden sonra epey bi hayal kırıklığına uğradık tabi. Ev sıcaklığına alışmışız, adam bize müşteri gibi davrandı! Bak sen... Dandik bi oteldi, epey ucuzdu, beklentiyi düşük tutunca iyi bi yerdi.

- Lakin sahil çok küçük ve kalabalıktı. Gece 12'de hayat tamamen bitiyordu. Denizi de diğerlerine göre taşlık olunca, yeyip içip yüzüp yatmaktan başka aktivite olmayınca, yani gezecek yeri olmayınca  sıkıldık biraz. Aslında kafa dinlemek için şehir dışında bi yer ayarlamıştık ama gezmelere doymamışız demek ki. Esnaf 4 gözle turist bekleyen esnaf. Isınamadık bi türlü buraya.


Heraklion:

- Agia Pelagia'dan yine otobüsle Heraklion'a geçtik (Çünkü dönüş uçağımız Heraklion Kazancakis Havaalanı'ndandı). Günde 2 tane varmış bu otobüs, internette pek bilgi yok, insanlara sora sora öğrendik saatini.

- Heraklion, Girit'in günahı alınan şehri. İnternette okuduklarım da, Yunanistan'da konuştuğum yerliler de hep Heraklion'da bi şey yok deyip durdular. Tamam, çok turistik olmayabilir ama ben sevdim. Bi kere daha ucuz diğerlerinden. Dolayısıyla Heraklilon'da kalıp, otobüsle çevredeki yerleri gezmek mantıklı. Misal Knossos diye bi antik kent varmış (bizim vaktimiz yoktu ama Heraklion deyince akla burası geliyormuş). Veya yine otobüsle çevredeki plajlara gidilebilir. Güzel müzeleri var. Hiçbirine gidemedim ama gözüm kaldı: Kazancakis Müzesi, Girit Tarihi Müzesi vs... 

- Ayrıca bi sürü meydanı var. Şansımıza bi sokak festivaline denk geldik. Her geçtiğimiz sokakta, meydanda bi konser vardı. "1st Street Art Festival Heraklion". Yani şehri sürekli kıpır kıpır gördüğümüzden midir nedir çok sevdim ben. Gereksiz turistik süslemeler de yok, kendi insanı için güzelleştirilmeye çalışılıyor gibiydi. 

- Diğerlerine göre ucuz olması oranın halkı için iyi olmasa da, bizim için kazıklanma korkumuzun geçmesine, daha çok keyif almamıza sebep oldu. bi de tabi tatilin son günü, nerde olursan ol güzel geçer muhtemelen. 

- Bi de demeden geçemeyeceğim bi yer daha var: Kidonias Sokağı'nda Palia Poli Restoran.Çok tatlı bi amca ilgileniyor. Gündüz müşteri azken gidersen daha çok muhabbet edebilirsin, akşam yoğunluktan yetişemeyebilir. Ama öyle masaya gelip ee nerelisiniz diye sıkıştırıp samimi olmaya çalışan zoraki güleryüzlü muhabbet değil onunki, o kadar efendi ki, insan nasıl karşılık vereceğini şaşırıyor.



Bu kadar.











04 Temmuz 2016

Bir eylem: Gezmek


Gezmek pek çok etkene bağlı günümüzde. Birincisi para tabi ki. Hiç paran yoksa gidebileceğin yerler vize gerektirmeyenlerle sınırlı. Otostopla yolculuk edebilir, couchsurfingte veya tanıdıklarında kalabilirsin. Gittiğin yerlerde geçici işlerde çalışıp yemelik içmelik para kazanabilirsin. Az paran varsa vizeli yerlere gitmek yine sorun olabilir. Bi kere schengen almak için düzenli bir gelirin olduğunu kanıtlaman gerek. Veya sivil toplum organizasyonlarının projeleriyle gezebilirsin.Her koşulda çok çok zengin değilsen ucuz bilet ve konaklama yöntemlerini iyi araştırman gerek. Aylar önceden alırsan biletin ucuza gelir. Yurt odaları misali hostellerde veya airbnb evlerinde kalabilirsin. Gittiğin yere bağlı olarak ucuza kiralık oda da bulabilirsin. Kısacası uçak firmalarının reklam ettiği kadar kolay bi şey değil hala seyahat etmek. Hiç para ile az para arasında büyük fark var, az para ile orta halli para arasında da öyle. Kapitalizmin sunduğu fırsatlar dünyası bu.

Bu fırsatlardan olabildiğince fazla yararlanıp aylar öncesinden bi gezi planı yaptık yine U.la. Bizim evin fırsat takipçisi O. Boş vakitlerinde bilet sitelerini kurcalıyor. Dolayısıyla gezi planlarımızı uçak/tren biletleri, şehirde konaklama imkanı ve bizim isteğimiz belirliyor. Misal, sıcak, denizi olan ve yemek kültürü bizimkine benzeyen bi yerlere gitmek istedik. Tabi ilk akla gelen Yunanistan oldu. Peki Atina mı, Selanik mi, adalar mı? İşte buna büyük oranda bilet fiyatları karar verdi. Hepsi çok pahalı olsaydı muhtemelen ülkeyi de değiştirecektik. Bileti aldıktan sonra, tatil günü yaklaştıkça airbnb evlerini araştırdık, ayarladık. Gidince olabildiğince tasarruflu gezmek de kişiye bağlı tabi. Hazır Yunanistan'a gelmişiz, foursquare'deki en güzel restoranlarda bol bol deniz ürünü yiyelim, dersen işler karışıyor. Ucuz biletten ettiğin tasarrufu yemeğe yatırmış oluyorsun. Bu da bi seçenek tabi. Alış-veriş. Bi yerden alıp bi yere veriyor kurban olduğumun modern insanı.

Günümüzde gezmek tuhaf şey nitekim. Gezme isteğimizin ne kadarı içimizden geliyor, ne kadarı kendimizi mecbur hissettiğimizden, bilmiyorum. Şüphesiz etkileniyoruz seyahat reklamlarından, sosyal medyada paylaşılan fotoğraflardan. Beyaz yaka tanıdıklarımız durmadan bir yerlere gidiyor. O kadar fırsat varken değerlendirmemek, evinden başka yerde huzur bulamayan insanı bile rahatsız ediyordur artık. "Bak Necmiye Teyze'nin kızı Nermin ööööyle geziyor, sen anca evde otur film izle," diyor içimizdeki ses.



Öte yandan, bütün sene çalışmanın da tek amacı bu tatiller. Sıkılıyor insan, sabah kalk, işe git, streslen, akşam gel, film izle, maç izle, dışarı çık... Haberleri takip et, daha da streslen, elinden bi şey gelmeyeceğini düşün, daha da streslen... Aslında seyahatin getirdiği serserilik, mesleğini ne kadar seversen sev, çalışmak zorunda olmanın ödülü. Evinden uzaklaşma isteği serserisel bi şey değil midir? Özgürlük! Çalışmamak! Gezilecek yerler listesi dışında hiçbi sorumluluğunun olmaması! Evindeki düzeni bırakıp gitmek, lisede aileden ayrı tatile gitmek gibi bi şey özünde. Bu kez bi yetişkin olarak inşa ettiğin düzenli hayattan kaçıyorsun, kendini içine zincirlemek zorunda kaldığın hapishanenden kaçıyorsun. Kazandığın parayla, yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamanın yanında, seyahat etme özgürlüğünü de satın alabiliyorsun. Pek çok insandan farklısın. Kültürel/sosyal sermayen ufkunu genişletmiş çoktan, seyahat denen kavramı tanıyorsun. Ayrıca kazandığın para da seyahati karşılamaya yetiyor. Her senelik izinde köye giden akrabalarını çaktırmadan küçümsemen de bundan. İstese onlar da gezebilir, gezmemeyi tercih ediyor cahiller!

Gezmek bir görev, rekabetin bir parçası. Parmak arası terlikli fotoğrafı instagrama koymasa bile insan o rekabetin stresini hissediyor. Herkes geziyor çünkü, gezmemek yerinde saymak demek, bi kayıp!

Bazen mutlu olmak için bu kadar yol tepmeye, bu kadar para harcamaya muhtaç oluşumuzu fark edip daha çok mutsuz oluyorum. Demek ki bi şeyler eksik ve yerini tüketimle doldurmaya çalışıyoruz. Her zamanki balkonumuzda, her zamanki manzaramıza karşı oturmanın nesi bu kadar kötü? Yunanistan'daki zeytinyağı olmayıversin salatanda, ne olur? Ya da gerçek domates mi istiyorsun? Saksıda yetiştir bahçen yoksa. Bunun için ülke değiştirmeye özlem duymaya cidden gerek var mı? Mutlu olmak için neden havanın sıcak olması gerekiyor? Hollanda'da Temmuz'da hala 16 dereceyse n'apalım yani, coğrafyana uyum sağlasana...(Son cümle inanmadan yazıldı evet)

Aslında gezmek de yaşam programımızda -okula gitmek, iş bulmak, evlenmek, çocuk yapmak gibi- yapılması gerekenlerden biri artık. Gezme yönteminle bu programa karşı çıktığını hissedebilirsin. Misal turlarla değil de kendin gezersin, pahalı otellerde değil de, hostellerde kalırsın, turist güzergahlarının dışına çıkarsın... Alternatif gezi rehberlerini takip edersin. Belki bi kitap yazarsın gezdiğin yerler hakkında... Hiçbiri kötü şeyler değil bunların.



Ama gel itiraf edelim, kendini gezmeye mecbur hissetmenin sebebi sadece "gezmek isteyişin" değil. Hepimizin mi damarında seyyah kanı var? Kaçmak istiyorsun günlük hayatından. İşin stresli olmasından değil, hangi işi yaparsan yap stresli olacağın korkusundan. Mecburiyetlerinden. Yaratmak zorunda olduğun düzenden.

---

Aslında 10 günlük Yunanistan gezimi yazmak için oturdum bilgisayar başına. Yazacak çok şey vardı. Ama ilk defa evimi özlemeden dönmüştüm bi tatilden. Bi türlü bırakmadı geri dönme isteği peşimi. Kendi kendime "Dışarda yemek yiyeceğim zaman mutlaka Amsterdam'daki Yunan Tavernası'na gitcem artık," diye söz verdiğimi fark ettim. Dünden beri üstüme çöken hüzün bi türlü gitmedi. U.ın yüzünde de vardı bi hüzün. Normal hayatımıza dönmüştük. Her gün şaşılacak bi şeyler bulduğumuz günler sona ermişti. Tatildeyken hiç olmazsa "saat gecenin körü ve tişörtle dışarda sigara içebiliyoruz ehiehi" diye şaşırabiliyorduk. Şimdi heyecanlarımızı kendimiz yaratmak zorundaydık. 

Ve gezi yazısı yazmak için kafamı toparlamaya çalışırken yıkarıdaki cümleler çıktı ister istemez. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen kartpostallarla dolu salon duvarıma bakarken, gezme eylemini sorguladım. İroni gibi ironi. Üstüne bi de Yunanistan gezi yazısı yazsam tam süper olur. 

Selam eder, Atina'nın sıcak gözlerinden öperim. Amstelveen'in bulutlarından da.