iyi film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iyi film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2016

Film: The Help (Duyguların Rengi)



Bir kitap ünlü olduğunda, ne ile ünlendiyse, onun hakkında bir kapak tasarlayıveriyor yayınevleri. Dolayısıyla bi kitabın filmi çıktıysa, illa o filmden bi sahne koymak zorunda hissediyorlar kapağa. Muhtemelen okurun Hollywood simalarını kitap kapağında görmesi satışları arttırdığı için bu yolu tercih ediyorlar. Fakat bu durum bazen kitabın sıradan görünmesine sebep olabiliyor. Kitabın içeriğini anlatamayabiliyor.

Örneğin Duyguların Rengi. Filmi çıkmadan önce Türkçe'ye çevrilmedi sanırım. Türkçe baskısında bulabildiğim tek kapak yanda gördüğünüz. 

Bu kitap türkiye'de ilk defa vitrinleri işgal etmeye başladığında "püf" deyip geçmiştim. Uluslararası bestseller olan, üstüne bir de filmi çekilen romanlara karşı önyargım var. Kapakları hep birbirine benziyor. Gerçeklerden uzak, prenses hikayeleri. Bu kitabı da öyle bi şey sanmıştım. Hiç girmedi ilgi alanıma. Dört tane kadın vardı kapakta, ikisi hizmetçi, siyahi. "Duygu" kelimesi geçiyordu kocaman. Üstelik mottosu "Değişim bir fısıltıyla başlar." idi. Dedikodular, duygular, kadının özgüveni vs... Modern dünyanın dillere doladığı, moda haline getirdiği özgürlük vaatlerini çağrıştırdı hemen.

Şimdi neden birden ilgileniverdim o halde?

---

Geçtiğimiz günlerde bir internet sitesi keşfettim: www.whatismymovie.com Aklında bir film sahnesi var fakat hangi film olduğunu, kimlerin oynadığını hatırlamıyor musun? Birkaç anahtar sözcük yaz, site sana bütün ihtimalleri sıralasın.

Ben de siteyi kendi amaçlarım doğrultusunda kullandım. Şöyle ki, uzun zamandır hep kadın yazarlarla ilgili film izleme isteği dolanıyordu içimde. İçim şişmişti erkek dünyasına maruz kalmaktan. "Female author", "author, woman" gibi çeşitli söcüklerle arama yaptım, afişi ilgimi çeken filmleri not aldım. İşte o notların arasında The Help de vardı. Hatta en çok bu ilgimi çekti çünkü bir zamanlar hafızamda yer kaplamasın diye arka kapağını okumaya bile yeltenmediğim bu romanda, hiç beklemediğim şekilde kadın bir yazar/gazeteci yer alıyordu! Üstelik siyahi hizmetçiler hakkındaydı! Çok şaşırdım, önyargılarıma kızdım, ilk fırsatta da oturdum izledim tabii.

Filmdeki oyunculuklar müthiş, tam aradığım kıvamda bir gerçeklik var. Yazar, New York'ta magazin yazarı değil, gerçekleri yazarak ifade etme aşkı duyan gerçek bir yazar. Hikaye hizmetçilerle ilgili, bu da bu sıralar özellikle ilgilendiğim bir konu. Türkiye'de çıkan Toz Bezi filmini uzun zamandır takip ediyordum. Ağustos sonunda Amsterdam'da gösterilecek, heyecanla bekliyorum. Taa 2013'te bu bloğa "acaba blog yazan bir temizlikçi var mıdır?" içerikli kısa bi yazı yazmıştım. O zamanlar nereden aklıma geldi bu soru, bilmiyorum fakat o zamandan beri merak ettiğim konulardan biri. Sibel K. Türker'in Mecnun Kelebekler'i ve George Orwell'in Burma Günleri de pekiştirmişti merakımı. 

---

Ve tabi bu ilginin bir de kişisel bir sebebi var: Son iki yıldır hayatımda ilk defa, yaşadığım evde bir temizlikçi çalışıyor. Üniversite yurdunda da vardı ama bu seferki daha farklı geliyor nedense. Benim kirlettiğim ve istesem temizleyebileceğim şeyleri başkasına yaptırmak çok tuhaf bi şeymiş. Temizliğe zaman bulamayan biri olsam neyse ama zamanım var. Kiranın içine temizlik de dahildi, istesek de istemesek de o parayı verecektik, biz de kazıklanma korkusuyla büyümüş her Türk gibi, hiç düşünmeden "tamam, gelsin" dedik. Şimdi ahlaki bi savaş içindeyim kendimle. Şimdiki aklım olsa, istemezdim. Fakat bu saatten sonra "gelme, gerek yok" demek O'nu işinden etmek olur. Ayrıca "neyime gıcık oldun ki" diye düşünebilir. Nasıl anlatırım derdimi? "Benim kirlettiğim yeri başkasının temizlemesi, kendimi Hindistan'daki memsahibler gibi hissetmeme sebep oluyor." mu diyeyim? Koskoca bi sektör var, bu işten para kazanan milyonlarca insan var. İşsiz mi kalsınlar? Nedir benim derdim? Karşı olduğum şey tam olarak ne? Ev temizlemeyi alçaltıcı bir iş olarak mı görüyorum? Neden? Kafalar karışık bende... Filme dönelim.

---

Kısacası film, bir adet kadın yazar, bolca siyah hizmetçi, bolca beyaz evhanımı barındırıyor. Üstelik hizmetçilerden biri de yazmayı seviyor. Her gün yatmadan önce yazarak dua ediyor. 

Film, Burma Günleri ile Mecnun Kelebekler'in karışımı bir etki bıraktı üstümde. Konu hizmetçilerin yaşamı olunca, siyahların ezilmesi ile alt sınıftan olanların ezilmesi birbirine çok benziyor. İnsan günlük hayatta kendinin yapabileceği ufak işleri başkasına yaptırınca kibirleniyor. Ve bu kibir, hizmetçinin hayatında iki durumda da benzer etkiler bırakıyor.

---

Toz Bezi'nde neler göreceğim bakalım... Muhtemelen The Help'teki kadar iç açıcı bir sonu olmayacak. Malum, çok satanlara girebilmek için bedava bulmuş gibi umut dağıtmanız lazım. Türkiye'de umut bedava değil, bedavaymış gibi davranmayı da pek sevmiyor sinema dünyamız.

---

Yazıya başlamadan önce The Help'in diğer kapak tasarımlarına baktım. Bikaç güzel örnek buldum. Bence en güzeli ilk ikisi.

 

  







10 Mayıs 2016

Film: Kollektivet

gözyaşının düşmesi sorunsalı üzerine bir film. gözyaşı ya hiç yaratılmayacak ya da o lanet olası göz pınarlarından birinden süzülecek, kaçış yok. ha sonra silersin, göz kızarıklığı zamanla geçer, makyajını tazelersin, hiç bi şey olmamış gibi görünür, o ayrı. ama asıl mesele o lanet olası gözyaşının varoluşudur. 

filmin adı: kollektivet. adından anlaşılacağı üzre kolleftiflik barındırıyor. başarısız bir kollektif  dünya daha mı görmek istiyorsunuz? hoşgeldiniz. şu çağda başarılı bi kolektivite göstermek çocuksu bi ütopya sayılacağı için olsa gerek, hiç yazmıyor yeni kitaplarımızda. imkansız. insan insanla birlikte barış içinde yaşayabilir mi? olmaz, duyguları var! ah bu duygular, bi kutuya koyup kilit altında tutsak, hatta toptan yakıp külünü denizlere savursak..? o da olmaz, hiç bir şey vardan yok olmaz, yok etmek allaha mahsus.

daha uzun anlatamayacağım, film güzel, derin ama kaybolmaya açık derinlerden de değil, o yüzden tam benlik. sanmayın ki solcu, sanmayın ki tarihsel, sanmayın ki sonsuza giden sessizliklerle dolu. danimarka romantik komedisi bile diyebiliriz. hollywood romantik komedisinden bi tutam fazla politika ve gerçekçilik içeriyor sadece. gerçi romantik komediyi ne diye tanımladığınıza da bağlı. ne romantik komediler gördüm, içinde komedi az, ne dramalar gördüm, içinde fikir yok. bunda hepsinden biraz var. dozunda mı? bilmem. (doz neydi?) bi danimarka filmi, ne kadar hollywood'a benzeyebilir ki?

spoiler: fakat o haber spikerinin gözyaşıyla verdiği savaş... sevdim, hayran kaldım, o civarda bi şey.



15 Nisan 2016

Lanet Olası İyi Film: Çoğunluk


Çoğunluk'u izledim, kendime gelemiyorum. Az buçuk düzgün olan psikolojimin içine etti. Hakkında okuduğum, piyasada bol bol bulunan yazılara benzemeye çalışan bi yazı daha yazmak lazım aslında, öyle derin bi didikleme gerektiriyor film ama fakat lakin hiç halim yok. Diyecek bi şey bırakmamışlar ki. Sessizlikle anlatmış her şeyi film. Diğer çoğu festival filmi gibi sıkıcı sessizlikle de değil. Ne olduğunu anlatmayan, "sonrasında kesin önemli bi şey olacak" dedirten ama hiçbi şey olmayan, sanat olsun diye aralara serpiştirilen sessizliklerden de değil. Ahh, içim şişti. 

Ataerkil düzen, erkeklik, adam olmak, iktidar, güçlü olan başkasını siksin düzeni....

(Spoiler: Sonunda silahı çekip babasını vuracağını düşündüm hep, kendimi buna hazırlamıştım. Hiçbi şey yapmaması, her şeyin aynen devam etmesi daha da yorucu, vurucu oldu. Ah be...)

Öyle bi içimi döküp rahatlayayım dedim ama olmuyor. 3 tane feel good movie izlesem anca toparlarım herhalde.

Bu plastik sandalyelerden, bu televizyonlardan, bu lezzetli ama muhabbetsiz sofralardan, bu suratsızlıktan, bu cahillikten, bu cahillikle gurur duymaktan, bu nefretten, nefret ederek, ezerek güçlenmekten, bunlara rağmen ışıl ışıl para kazanmaktan, vatana millete hizmetten, ailesine çoluğuna çocuğuna bakmaktan, gri manzaralardan, arabayla dolaşmalardan, inşaatlardan, iş konuşmaktan... hiç kurtulamayacak mıyız?

(Aha bu da spoiler: İnsan gibi konuşmaya geldiği halde dilenci muamelesi gören, dayak yiyen Erkan Canlar, yaşamayınız. )

18 Mart 2016

Pembe Panjurlu Bir Film: The Intern



Kapitalizmin işine yarayacak eski ve yeni tüm unsurları duygusallık ve nostaljiyle harmanlayıp izleyiciye sunuyor.

1,5 yıl önce kurulmuş, taze bir e-ticaret şirketi. Birden patlamış, gittikçe büyüyor, çalışanları ve kurucusu bu büyümeye ayak uydurabilmek için gece gündüz çalışıyor.

Günümüz beyaz yakalarının ütopyası niteliğinde bir ofis. Herkesin masası ortalıkta, iletişim odaklı. Fakat çalışanlar üstlerinden çekinmedikleri için, gizli gizli facebooka girmek yerine, işlerine odaklanmayı sevdikleri için bu açık ofis ortamı kimse için problem değil. Dolayısıyla iletişim kolay, dolayısıyla verimlilik had safhada. 

Tüm çalışanlar genç,dinamik, neşeli. Gerçek dünyada saçma ve sıkıcı gelecek "instagramda takipçi sayımız bilmemkaçbini aştı, hadi kendimizi alkışlayalım" gibi şirket içi motivasyon zırvaları burada gerçekten işe yarıyor. Herkes gülümsüyor.


Ofis içinde hem yoğunluktan, hem de egzersiz olsun diye oradan oraya bisikletle giden bir patronumuz var: Jules (Anne Hathaway). Genç, şık, güzel ve anlayışlı, insan gibi insan bi patron. filmlerde görmeye alışkın olduğumuz işkadını modellerindeki gibi entrika peşinde de değil. İşini yapıyor, işini yapanı seviyor, o kadar. Kimseye kuyruk sallamıyor, aa ne kadar ilginç değil mi! Ehliyeti kasaptan almamış kadın sürücü görmüş gibi şaşkınız.

Şirket -doğal olarak- yeniliklere açık olduğundan durmadan yeni projeler geliştiriyor. bunlardan sonuncusu: Yaşlı stajyer alımı. Amacın ne olduğunu asla tam olarak anlayamıyoruz. Fikrin sahibi ... "işdünyasında 40 yılını geçirmiş biri, son 4 yıldır ... yapan birine göre şirkete neler katabilir bi düşünsene!" diye açıklıyor. Düşünüyoruz, e evet, tabi ki katabilir. O zaman neden stajyer olarak alıyorsunuz? "Hangi konuma yerleştireceğimizi tam olarak bilemiyoruz", diye cevap vereceğini hayal ediyoruz, "önce deneyip göreceğiz". Sistemin 40 sene aynı şirkette hatta sektörde çalışmanın modern insanı körelttiğini, 5 senede bir eleman değiştirmezse ölecek moduna girdiğini, esnek çalışmanın, gençliğin, dinamikliğin tercih edilmesi gerektiğini söyleyen sanki bu yeniyetme şirketler değil de bizdik, diye laf yetiştirip, boşveriyoruz.

Robert De Niro karizması ve tatlışlığı kılığında çıkıyor karşımıza eski kapitalizm. Telefon defteri üreten bir fabrikada üst makamlarda 40 yıl boyunca çalışmış. 40 YIL! 40 YIL! Yazıyla KIRK YIL! Filmde bunu duyan her karakterle birlikte biz de tekrar tekrar şaşırıyoruz. 

Eski model kapitalizm, işyerinde sadakatin önemini gösteriyor bize öncelikle. Bir stajyer, patron çıkmadan ofisten çıkmaz! Hiç işi olmasa, boş boş takılsa, hatta patronun O'nun ofiste olduğundan haberi olmasa bile çıkmaz. Çok şeker değil miii... İyi bir çalışan bir şey sorulmadan fikrini söylemez. İşini en iyi şekilde ve hızlı yapar, işyerinde önce iştir, geyik yapmaz. Ama gerektiğinde geyiğini de yapar, pozitiftir çünkü, surat asmaz. Neden? Çünkü işini sever, işyerini evi gibi görür. Bunu en çok nereden anlıyoruz biliyor musunuz? Stajyer olarak girdiği bu e-ticaret şirketi, eski çalıştığı telefon defteri fabrikasıdır! Arka taraftaki kocaman çınarların ekildiği günü hatırladığını söylediğinde...aman tanrııım, gözlerimiz dolar... Kalp kalp kalp... Sadakat işte budur. Fakat bunu yalnızca şimdiki işkolik patronu Jules'la konuşurken bir anlamı vardır çünkü O da hayatını bu yarattığı şeye adamıştır, adeta bu şirkete aşıktır. Fakat şirkette çalışan elemanlar için bu manyakça bi şeydir çünkü 40 YIL aynı yerde çalışmak zaten psikopat olmayı gerektirir, üstüne bir de sırf bina aynı diye tekrar aynı yerde işe girmek psycholuk bir durumdur, uzak durmak gerekir. Tabi ki De Niromuz o kadar sevimli, yardımsever ve mükemmeldir ki kimse uzak durmaz. 


Çalışanların -doğal olarak- kıyafet zorunluluğu yoktur. Ama kadınlar her zamanki gibi kendilerine işkence etmeye bayılırlar, topuklu ayakkabılar, yürümeyi zorlaştıracak darlıkta etekler giyer, gün boyu asla bozulmayan makyajla gezerler. Erkekler ise günümüz erkeklerindeki muhteşem özgürlükten hareketle takılırlar: Jules'un sarhoşken ağzından kaçırdığı sıfatla anlatırsak "çocuk gibi" giyinirler. Tişört üzeri gömlek veya kapşonlu hırka, altına sıradan bi pantolon, spor ayakkabı. İşte bu kadar. Saçını taramamak onları daha karizmatik yapar. 

Burada patronumuzun onları çocuk gibi diye tanımlamasından anlamışsınızdır, eski kapitalizmdeki o gentilmen erkeklere hasret kalmışızdır. Kadınların giyinme yoluyla kendilerine işkence etmesi yetmez, erkeklerin de her sabah (pazarları bile) traş olduğu, cep mendili taşıdığı, takım elbise giydiği o eski güzel günleri özlemle anarız. 

Eski kapitalizm bir de sakin olmayı öğretir bize. Deneyimsiz, dinamik olacağım diye götü oturak görmeyen biz cahillere arada bir kendine izin vermeyi, problemler karşısında panik yapmamayı, gözlemlemeyi, kriz anlarında sakin kalıp çözüme odaklanmayı, insanilişkilerinde başarılı olmayı öğütler. Her İK'nın aradığı mükemmel elemandır aslında bu. Tek sorunu "eski" olmasıdır. Yeni kapitalizm "eski" sözcüğünden hoşlanmaz, onun yerine "vintage"ı sever. Eski olanı moda haline getirmeyi sever. Sürekli yenilenmelidir her şey, insanlar, eşyalar, teknolojiler....

Tüm bu yeniliklerin arasında insan ilişkilerinde durmadan sabit kalmanın formülünü arayan insanın dramını da görürüz filmde. İlişkide değişiklik iyi bir şey değildir hala Hollywood'da. Çünkü sevgi saf ve sonsuza dek birlikte olmalıdır, seyirci bunu istiyor. bu konuda da eski kapitalizmimizin temsilcisi De Niro ders verir, adeta şirkettekilerin ilişki danışmanı olur. Zaten kendisinin de çocuğuyla arası iyidir, ölmeden önce karısıyla mükemmeldir (allah rahmet eylesin), iş arkadaşlarıyla iyidir, kadınlara nasıl davranılacağını bildiği için şirketteki diğer yaşlı çalışan masöz Fiona'nın gönlünü kazanır, fanfinifon olur... Her zaman, her yerde doğru bakışı atar, doğruyu söyler, hissedilmesi gereken neyse onu hisseder. Hiç kıskanmaz, durup dururken kızmaz, kimseden nefret etmez, dünya meseleleriyle kendini üzmez, özel hayatında problemleri yoktur... Tek derdi, emekli olduğundan ve karısı da öldüğünden canının sıkılmasıdır. Ciddi bi şeyler yapmak ister. Çalışmazsa kendini işe yarar hissetmez. 



Evet, çalışmazsa kendini işe yarar hissetmez. Hergün 7'de Starbucks'a gidip takım elbiseli, acelesi olan insanların arasında kahve içmesinin sebebi budur. 

Daha diyecek çok şey var muhtemelen. Lafı daha fazla uzatmadan, yazıyı gözden geçirmeden hemen yayınlayayım. Çünkü yeni nesildenim, etraflıca düşünüp, plan yapıp yazacak, sonra tekrar tekrar okuyup hatalarını düzeltecek değilim ya! Sıkılırım onlarla uğraşırken, internette bi şeylere dalar oyalanırım, sonra üşenir vazgeçerim yazıyı yayınlamaktan...

İzleyiniz efendim. Güzel film. Ekşi'de bolca dendiği gibi, battaniyenin altında, sıcak çikolatayla izlenecek sıcacık bi film. Fakat sadece bundan ibaret değil, görmek isteyen gözlere şüphesiz ki pek çok eleştirilecek nokta yaratmışlar.

Not: Filmde bir de çalışan kadının ev hayatını sağlıklı sürdürememesi, iş hayatında cinsiyetçilik, aldat-ıl-ma gibi pek çok ayrı altbaşlık var ki, şimdilik onlara giremedim.









12 Mart 2016

Film: Dört Süper Film Birden (Yerli)

Dün iki süper film birden izledim, sonra bir taneye daha başladım, ikincisi varmış meğer, ardarda iki süper film daha izledim yani. Günde 4 yerli film! Benim standartlarım için fazla, sarhoş etti azıcık ama olsun.


1. Entelköy Efeköy'e Karşı. Filmden beklentim düşüktü, bolca ideoloji pompalayan, az komik, bol mesajlı, üç beş ünlü içeren, oyunculukları vasat bir film bekliyordum. Az buçuk ideolojik mesajı olan yerli filmlerle ilgili kötü anılarım var, bunu da öyle sanıyordum ama illa ki izlemem gerektiğini düşündüğümden aklımın bi köşesinde yazılıydı. Başlayınca anladım ki Yönetmen Yüksel Aksu'ymuş. Ooooo dedim, dur dur dedim, çişimi falan da yapayım, çayımı suyumu hazır edeyim de geleyim... Kısacası beklentim çok düşükken yönetmenin ismini görünce epey yükseldi. Yükselttiğime pişman olmadım, bol bol sesli güldüm, Aşırı'yı çok sevdim. Hem entellerin saçmalamalarına, halkı hiç anlayamayışlarına, aşırı iyimserliklerine, hem de köylülerin saf görünümlü kurnazlıklarına, cahillikten şikayetçi olmayışlarına yer verilmiş. Pek tatlı, Bulutsuzluk Özlemi de pek yakışmış.



-----



2. F Tipi Film. Bunu da çok duymuştum ordan burdan ama afişinin gözümün önünde canlanması dışında konusu ya da yönetmeni/oyuncusu/fragmanı hakkında herhangi bir bilgim yoktu. Siyasi filmlerden beklentim -yine- düşük olduğu için çok araştırmamıştım. Yine yanıldım. (Böyle yanılmalar pek bi güzel). Kısa filmlerden oluşuyor. F tipi cezaevlerinde hücrelerde yaşayan mahkumların hayatları. Filmler hep 4 duvar arasında. Sırrı Süreyya Önder'in yönettiği "tabut" filmi hariç. Oğlunu ziyarete gelen bir ananın güvenlik kontrolü amaçlı soyunmaya zorlanması çok etkileyiciydi. "Ama gerçekten oldu mu bu?" diye bi tek burda sorasım geldi. Diğerleri hep normal geldi. İşkenceye çok yer verilmemiş filmde, daha çok işkencenin sonuçları, psikolojik şiddet öne çıkıyor. Şiddet olsa da çok şaşırmazdım. F tipi dönemini hatırlamasam da, Türkiye'de işlerin ne kadar pisleşebileceğini biliyoruz artık, maruz kalmasak da, yaşayanları biliyoruz. Her türlü kötülüğü bekliyoruz iktidardan. Fakat bir anneyi tamamen soymak? Bu hiç aklıma gelmezdi. Şüpheleniyorsan git orasını burasını elle ara, soymak ne demek? Üstelik arkasında bir erkek gardiyan bekliyor, kadının utanıp sıkılacağını bile bile... F tipi hakkında bilgi vermiyor film, "buna benzer şeyler oldu, bilmiyorsan öğren" diyor. Bilmiyorum gerçekten.




-----



3. Aradan saatler geçtikten sonra aklımdaki bir diğer filme başladım: İnşaat. Emre Kınay ve Şevket Çoruh'u severim, o yüzden yıllardır aklımdaydı bu film. Ama sürekli başka filmler geçti önüne. Sonunda kavuştuk. O da beklediğimden güzeldi, hem komik, hem dertli bi film. Suna Pekuysal'ın cadılıklarını özlemişim. Şevket Çoruh'un konuşmasına bittim, karakterleri çok iyi canlandırmışlar, oyuncu olduklarını neredeyse unutacaktım yani. Umut ve keder kısırdöngüsünü hatırlattı durdu film, her şey bir gün geçer, deyip durdu. 




-----

02 Mart 2016

Film: Spotlight

Spotlight'ı sonunda izledim. Oscar kazandı diye değil ha,sinemada fragmanını gördüğüm günden beri aklımdaydı. Tamam Oscar alması "hadi artık izle" diye arkamdan ittirmedi değil ama tek etkenin o olmadığını da biliniz lütfen.

Film malumunuz, bir gazetecilik hikayesi. Hayallerimizdeki gazetecilik. Boston Globe Gazetesi'ne yeni bir editör gelir. Baron yani Florida ve Miami'de çalışmış bu yeni adam göz korkutur, işten çıkarma olacak mı gibi sorular sordurtur gizli kapaklı. Sonra bir araştırma konusu verir bizim spotlight ekibine: Katolik kilisesi rahiplerinin tacizine uğrayan çocuklar. Harıl harıl araştırmaya başlar  bizimkiler. Araştırdıkça yeni kaynaklar keşfederler, yeni verilere ulaşırlar, her buldukları veride gittikçe daha çok şaşırırlar. Elbette sonunda haberi yaparlar. Bu söylediklerimin hiçbiri spoiler değil, fragmandan da çıkarılabiliyor. Buradan sonrası spoiler içerebilir.

Filmde canlandırılan karakterler ve hikaye gerçek. Filmin çekimi esnasında oyuncular gerçek spotlight ekibiyle sürekli görüşmüşler. Bunu filmi izlerken de anlayabiliyoruz, duygu sömürüsü yok. Bilgi edindikçe şok olan gazetecilerimizle birlikte birkaç saniye biz de şok oluyoruz. Ama o sırada arkadan daha da etkilenmemizi sağlayacak vurucu bir müzik gelmiyor mesela. Ya da öğrendiklerinden sonra sinirlerine hakim olamayıp iş arkadaşlarına çatan Rezendes'i çok iyi anlıyoruz ama diğer filmlerde bolca yaşadığımız empati sonucu gözyaşlarına boğulma durumunu burada yaşamıyoruz. Neredeyse hiç ağlatmıyor bu film. Ben biraz fazla sulugözüm, Kemal Sunal'ın Şaban filmlerinde bile gözlerim dolabiliyor hala. Yani benim azıcık gözüm dolduysa bu filmde, normal bir insan hiç ağlamaz.

Film, arkaplanda tabi ki Newsroom'u hatırlatıyor ama bunun sebebi gazetecilikle ilgili Spotlight'tan önce izlediğim tek dizinin/filmin Newsroom olması olabilir. Zira iki öykü arasında gerçeğe ulaşmak için çabalayan gazeteciler dışında bir benzerlik yok. Spotlight'ta öne çıkan tek bir karakter yok bir kere, başrolde kim var sorusunun en az 5 tane cevabı var. Ayrıca filmin renk tonları karamsar değil ama iç açıcı sayılacak kadar keskin hatlara da sahip değil. Bir duyguyu dikte etmeyen renkler kullanılmış, soluk, sarı tonları. Bu da bana yine "burada sinirlen, şurada gül, şurada kendini iyi hisset" gibi baskıların olmadığını hissettirdi, rahatlattı. Sanki karşımızda bir film yok da, arkadaşlarımızın hayatını izliyormuşuz gibiydi.

Newsroom ile Spotlight'ı karşılaştırıyorsak madem, bence en önemli fark, karakterlerin sıradan olmasıydı. Newsroom'daki karakterleri bilen bilir, hepsinde ayrı bi ışıltı vardır. Sezonlar izlense bitse bile, Charlie, Maggie, Will McAvoy, MacKanzie, Sampat, Jim Harper, Don Keeper, Sloan Sabbith isimlerini ne zaman duysak bi gülümseme yayılır yüzümüze, ah be deriz, Don nası bi pislikti başlarda da nası sevdirdi kendini eşşek... Tüm şebekliklerinin yanında öyle bi gazetecilik yaparlar, o stüdyoda olmak öyle bi sorumluluk gerektirir ki, hem şebek hem sorumlu insanlar olmaları onları adeta ulaşılmazlaştırır. Süper kahraman olurlar. Hem bizden biri gibidirler hem de değildirler.

Spotlight'taki gazetecilerimiz daha sıradan. Üstün zeka fışkıran esprileriyle ciddi bi konuşmanın ortasında güldürmezler bizi, romantik komedi havası yaratan tatlı aptallıkları da yoktur... Film bittiğinde fanlarından biri, oturup birbirine yakıştırdığı iki karakterin yer aldığı görüntüleri birbirine bağlayıp arkaya müzik eklemek suretiyle romantik bir Youtube videosu da hazırlamayacaktır. Newsroom'da bunun olması çok mümkündü, oldu da netekim. Demem o ki, Spotlight'ta karakterler işini seven, araştırdıkları konuya hayatını adayan ama çok da kahramanlaştırılmayan sıradan insanlardır. Aileleri vardır ama neredeyse hiç tanımayız. Rezendes'in kavgalı olduğu karısı kimdir? Carroll'un buzdolabının üzerine not bıraktığı çocukları ve karısı nasıl insanlardır? Hiç bilmeyiz. Ama buna gerek de duymayız, merak etmeyiz, ettirmez senarist. Karakterleri sevelim diye onlara şebeklik de yaptırmaz.
Gerçek Spotlight ekibi

Film sektöründe çok kullanılan çirkin bulduğum bir taktik var: Gerçek hikayeden uyarlanmış filmde bolca yalan söylemek. Amaç hikayeyi daha çekici kılmak. En son Meryl Streep'in Out of Africa'sında yaşamıştım bunu. Film bitiyor, duygu seli içinde boğuluyoruz, doyamıyoruz, hakkında bi şeyler okuyayım diyoruz, bi bakıyoruz ki filmin en salya sümük yerleri senaristin eklemesiymiş, gerçekte öyle şeyler olmamış. Stephan Hawking'in hayatını anlatan Theory of Everything için de aynı şey geçerli. Karısı filmde anlatılan bazı anları kabul etmiyor.

Aklımda kalan tek soru işareti, gazetecilerin araştırmalar sırasında -filmde yansıtıldığı gibi- hiç ciddi olarak tehdit almadığı doğru mu? Doğru bilgiye ulaşmakta zorlanıyorlar, kaynakları sürekli eksik bilgi veriyor, bu da işi uzatıyor, evet ama kendilerine ya da ailelerine hiç ölüm tehdidi gelmemiş olması tuhaf geliyor. Kurgu filmlerdeki abartılı senaryolara alıştığımdan ya da Türkiye'nin toprağına çok değdiğimden böyle şeyleri düşünüyor olabilirim elbette. Gerçek gazetecinin öldürülmesine, hiç olmazsa hapse atılmasına alışkınız biz.

Kısacası Spotlight, şimdiye kadar edindiğim bilgilere göre, seyirciyi kandıran bir film değil, en çok bu yönünü sevdim. İzleyiniz.

Gerçek Spotlight ekibi için şurayı didikleyebilirsiniz: http://www.historyvshollywood.com/reelfaces/spotlight/

07 Ocak 2016

Film: Suffragate (Diren!)

Beyazperde'ye göre film Türkiye'de 15 Ocak 2016'da vizyona giriyor.
Dün, Suffragette'i izledikten sonra bir arkadaşımla konuşurken, laf arasında, "1900lerde İngiltere'de kadınların oy hakkının olmaması çok tuhaf değil mi?" dedi. Benim birkaç ay önceki fikrimdi bu. Okumalarım az çok işe yarıyor belli ki, dedim kendime. Okudukça medeniyetin eşitlikle, özgürlükle eş anlaşılmasının çok yakın geçmişe dayandığını öğrenmişim demek ki. Yahudilerin, siyahların, kadınların, göçmenlerin, sömürgelerin diğerleriyle eşit insan kabul edilmeyişinin üzerinden ne yazık ki tam 1 yüzyıl geçmedi henüz. Halbuki biz doğulu az okumuşlara göre, Batı medeniyeti bunları çoktaaaan aşmış olmalıydı. 1900lerde kadınlara oy hakkı nasıl verilmez? E ama sevgili az okumuş Türk, o yüzyılın ortasında Yahudi soykırımı vardı hatırlar mısın? Sadece psikopat Naziler değildi katliamın sorumlusu, destek veren devletler ve halklar vardı. Bütün kötülüklerin kaynağı Yahudilerdi onlara göre bir zamanlar. 1900lerde hala özgür olmayan sömürgeler vardı, bol bol savaştılar. Gandhi ne için direndi 1900lerde? Siyahların savaşı var bi de... İlk akla gelenler bunlar. Sanki bunlar başka bir yüzyılda geçmiş gibi, Batı tarihinden ayırıveriyoruz. Batının mükemmel olmadığını anlamam bu yaşımı buldu ya, utanıyorum.

Buradan sonrası SPOILER içerebilir ama zaten tarihle ilgili bir film, spoilerın çok önemi olduğunu sanmıyorum. Yine de pimpirikli olanlara okumamalarını tavsiye ederim. 

Filmin konusu: Küçüklüğünden beri çamaşırhanede çalışan başkarakterimiz Maud (Carrey Mulligan), Sonny (Ben Whishaw) ile evlidir. Sonny de aynı çamaşırhanede çalışmaktadır. Birbirlerini ve oğulları George'u sevdikleri gözlerinden okunur. Maud, küçüklüğünden beri patronunun tacizine uğramıştır fakat sesini çıkaramaz. Çıkarsa bile yapacağı bi şey yoktur, kimse O'nun gibi birini dinlemez. Ömrünün çoğunu çalışarak geçireceğini kabullenmiştir kendisi de, kocası da. Birgün işten dönerken Suffragetteların eylemine şahit olur, camı pencereyi indirip kadınlara oy hakkı diye bağırıyorlardır ve zamanla onlara katılır. Kocasıyla bozuşur, oğlu elinden alınır, hapse girer çıkar. O'nun hikayesi temel alınarak İngiltere'deki kadınların oy haklarını alma savaşının tarihi anlatılır. 

Altyazısından alıntılarla gideceğim.

"Bayan Garston, O'na reçelli ekmek yedirdi." 
George'un babası Sonny, annesi Maud'a söylüyor. Babanın çocuk bakımıyla ilgili hiçbir şey üstlenmemesi vakası. Karısı işten geç gelmek zorunda kalmış, bu durumda baba çocukla ne yapacağını bilemiyor, komşu kadınlardan biri gelip bi şeyler yediriyor. Sonrasında karısına yatağa gelmiyor musun, diyor. Hayır, kadının önce evi toparlaması gerek. Adamın saatlerdir evde ne halt ettiği meçhul. 


"Maud--Maşımızın artması gerektiğini düşünüyor.
  Sonny--Yine tepeden bakıyor yani."
İş çıkışında milletvekillerinden birinin karısı Alice Houghton'la karşılaşıyorlar. Kadın çamaşırhane çalışanlarını haklarını aramak için bilinçlenmeye çağırıyor. Bir temsilci seçip, sıkıntılarını Maliye Bakanlığı'nın dert dinleme gününde iletmelerini istiyor. Yukarıdaki konuşma akşam, Maud'un evinde gerçekleşiyor. Sonny, yani koca, Maud'un söylediğini hemen duymazdan geliyor, kadının haklı olma ihtimalini düşünmek bile istemiyor. Hatta bunu isteyip istemediğini bile düşünmüyor. Halbuki kendi maaşı da muhtemelen oldukça düşük, onun da artması gerektiğini düşünmüyor. İtiraz edecek karakteri, gücü yok. Şükrederek, hayatını düzeltme ihtimaline hiç inanmadan, sınıfını kabullenerek yaşamını sürdürüyor. Bunu, daha sonra, karısının "Bir kızımız olsaydı, nasıl bir yaşamı olurdu?" sorusuna verdiği yanıtta da görüyoruz: "Seninki gibi" ve onun kızı da öyle olacak, onunki de... Bu devran hep böyle sürecek. Bizim yerimiz belli, daha iyisinin hayalini bile kurmayalım, diyor yani. Kapitalizmle neyin birleşimi bu? Monarşi mi? Terimler konusunda pek iyi değilim fakat sadece kapitalizm etkisi değil bu kadar halinden memnun kılan insanları. Din mi? Belki de kapitalizmin ilk versiyonu diyebiliriz buna. Şimdiki versiyonu daha iyi hayatların hayalini kurmamıza izin veriyor çünkü, hatta bu hayalden besleniyor.


"Bilinçli, eğitimli biri. Bu da O'nu özellikle tehikeli yapıyor."
Kadın hareketini bastırmakla görevli dedektiflere hareketin elebaşları tanıtılırken kurulan cümle. Bu durum aklıma şu soruyu getiriyor: Eğitimli insanların isyanlarda, grevlerde, herhangi bir örgütlenmede önder olması kaçınılmaz değil midir? Örneğin işçi sınıfının kurtuluşunun tamamen işçi sınıfından doğması mümkün mü? İşçilerin asla bilinçli olarak yetişemeyeceğini, buna izin verilmeyeceğini, örneğin asla tarafsız bir tarih kitabı okumayacaklarını düşünürsek... Eskiden aşırı çalıştırıldıkları için hiçbir şeye fırsatları yoktu. Ölmeden çalışmak tek kazanımdı. Şimdi ise vakitleri var fakat hepimiz gibi direnecek özgüvenleri yok. Kredi kartları var. Bir hareketin içine girmeden daha fazla uzaktan sallamak istemiyorum bu konuda.


"O aşağılık kadın hakları savunucularından biri mi oldun şimdi?" 
Sonny, karısına söylüyor bunu. Ve, hayır, diyor kadın, çünkü olaylar hızlı gelişmiş, biraz meyilli olsa da, tam olarak kendi kararını veremeden örgüte dahil olmak zorunda kalmış. Sonra yumuşuyor adam, "Sadece seni kolluyorum, her zaman yaptığım gibi" diyor.Yani tek derdim senin iyiliğin, insanların gözünde aşağılık bi cadı olmanı istemiyorum, diyor. Fakat olaylar geliştikçe daha iyi görüyoruz ki, adamın derdi aslında karısınınki değil, kendi onuru. O'na hakim olamadığını görmek adamı tepetaklak ediyor, toplumdaki itibarını, hayatta sahip olduğu tek iktidarı, evdeki iktidarını yok ediyor. 

Halbuki karısını gerçek anlamda dinleseydi, fikir alışverişinde bulunsalardı, diğer insanları daha az ciddiye alırdı, karısının girmek üzere olduğu mücadeleye gönül rahatlığıyla destek verirdi. İktidarını kaybetmekten bu kadar korkmasaydı...


"Maud--Bize şans dile.
Sonny--Bu işleri bırakıp çalışmaya dönsen daha şanslı oluruz."
Maud, arkadaşıyla birlikte, yasa değişikliği hakkında Kral'ın verdiği kararı dinlemeye giderken geçiyor bu konuşma.


"Bayan Houghton--Benim param zaten.
Bay Houghton--Ama sen benim karımsın. Buna uygun davranacaksın."
Milletvekilinin karısının nezarethaneden çıkarken diğer direnişçi kadınların da kefaletini ödemek istemesi ve kocasının ödememesi vakası. (Bayan Houghtan Dirty Dancing Havanna Nights'tan tanıdığımız Romola Garai.)


"Dedektif Arthur Steed--Neden yaptığını sordum. Hayatına anlam kazandırdığını söyledi. Alt tarafı bir ırgattı." 
Sınıf farkının normalliğine inanan bir erkek daha. Maud'u sorguya çekerken, daha önce gelen bir direnişçi kadından bu şekilde bahsediyor. 


"Siyasi mahkumlarız, kendi kıyafetlerimizi giymeye hakkımız var!" 
Maud ilk kez hapse düştüğünde, arkadaşlarıyla aynı odada kıyafetlerini çıkartmaya ve mahkum elbisesi giymeye zorlandığı zaman, bilinçli ve tehlikeli olan Edith Ellyn'in (Helena Bonham Carter) haykırdığı cümle. Tabi ki bu talepleri de kabul edilmiyor. Buna karşılık, hapiste oldukları süre boyunca açlık grevi yapıyorlar.


"Maud--Bize ne yaptılar bilmiyorsun.
Sonny--'Biz' mi? Ya bana ve George'a ne yaptılar?...Sokaklar dedikodu kaynıyor."
İktidarı kaybetme korkusu Sonny'de artık iyice belirgin. Mücadelenin haklı olup olmaması hiç önemli değil, başkalarının dediklerinin verdiği utanç çok daha önemli. "Neredeyse gün doğana dek seni bekledim durdum. Eve dön diye dua ettim. Bir daha beni böyle utandırma." Adamın içinde sevgi var. Ama gurur ve utanç sevginin üstünü örtüyor. Saygıya dayanmayan bir sevgi.  Masum, saf bir tazeye duyulan, acıma, kol kanat germe ile ayakta duran bir sevgi. Taze, senin gerdiğin kanatlardan uzağa, tehlikeye gitmek isterse, ne yaparsın gururlu adam? Panik! Sevmenin başka yollarının da olduğunu öğrenmeliydin şimdiye kadar. Öğretmemişler. Öğrenmeye de hiç meraklı olmamışsın. Kadının davasını kendi davan olarak görmediğin sürece sevginin ne anlamı var? İnsan kölesini de sevebilir.

Filmde saygıya dayalı sevgi örneği de var: Edith Ellyn ve eşi Hugh Ellyn. İkisi de okumuş. Adam, kadın hareketinin erkek destekçilerinden. Dedikoduları umursamıyor. 


"Sonny--Seninle uğraştım Maud. Doğru yola getiririm sandım.
Maud--Ya buna gerek yoksa?
Sonny--Sen bir annesin Maud. Eşimsin. Benim karımsın. Öyle olman gerekir.
Maud--Artık yalnızca karın değilim."
Tabi sonra adam kadını kapı önüne koyar. Komşular kapılardan camlardan tüm kavgayı izler ve kimse kadına evini açmaz. Belki kadınların birkaç tanesi içten içe takdir eder kadını, üzülür ama eve misafir almak konusunda söz hakkı yoktur. Diğerleri zaten direnen kadınların ahlaksız olduğunu düşünür. Çünkü iyi bir Hıristiyan olmak bunu gerektirir falan..


"Tacizci patron--Baksana Maud, kendini gördün mü? Reziller. Bayan Pankhurst'un sakıncalıları.
Maud--Fena fotoğraf değil aslında. Belki kesip duvarıma asarım." 
Ve kadın işten kovulur. Yıllarca taciz edilmenin acısını, kovulmanın da rahatlığıyla, adamın elinin üstüne ütü basarak çıkartır. Gelen dedektif Maud'a yine nutuk çeker: "Senin gibilerini dinlerler mi sanıyorsun? Umurlarında mı sandın? Önemsemiyorlar. Dünyada bir hiçsin. Senin gibi kızlarla büyüdüm. İntikam ve amaçları uğruna hayatlarını feda edenlerle. Sizleri iyi tanırım. Keza onlar da. Senin gibilerden yararlanmayı bilirler. Parasız, umutsuz, düzelmeyi bekleyenlerden. Süslenip püslenir, övünür, sizi pohpohlar ve size 'amacımızın piyadeleri' derler. Fakat yalnızca yemsinizdir. Hiçbirinizin kazanamayacağı savaşın yemleri." İsyanın önderlerinin gerçek isyankarları piyon olarak kullandığı savını biz de çok yakından tanıyoruz. Hiç olmazsa ana-babamızdan. (Bkz: Herkes kendini kurtarır, olan sana olur.) (Bkz: Olaylara karışma) Hele ki liderler filmdeki gibi milletvekili karısı gibi okumuş, üst sınıflardan birileri olursa, bu argüman daha bir gerçekçi duruyor.  İllaki kafası karışıyor insanın ve bir karar vermesi gerekiyor. Ne mutlu, bu kararı verirken yargılamayan, destek olan ebeveynlere sahip olanlara.


"Edith Ellyn--Unutmayın, eylemlerimiz sırasında kimsenin zarar görmemesi çok mühim."
Süfrajetlerin şiddete dayalı eylemler yaptığına, cinayetler işlediklerine dair bir şeyler okumuştum son birkaç günde, Sherlock'un son bölümünü izldiğimden beri. Araya Sherlock'la ilgili spoilerlar serpiştirmek istemiyorum ama süfrajetler ve şiddet bağlantısını tam olarak çözmem gerek kafamda.


"Sonny--O'nunlayken(George) sana güvenemiyorum. Taylor'a (tacizci patron) yaptıklarından sonra.
Maud--Peki Taylor bana ne yaptı Sonny? Senelerce..." 
Ve adam eve girer, kapıyı kapatır. Patronunun karısını taciz edişini görmezden gelerek yaşamışlardır yıllarca.Kadının hala sessiz kalmasını beklemektedir.



Bu filmde, harekete tedirgince katılan Maud ve kocasının O'na karşı tavrıydı benim en çok dikkatimi çeken. Erkeği anlamaya çalıştım. Neyi neden yaptığını. Çevremizde onlardan ne kadar çok olduğunu fark ettim. Sene olmuş 2016 ve hala çok fazla Sonny var etrafımızda. "Kadın hakları falan tamam da yani onlar da çok ciyaklıyorlar" diyen-demeyen okumuş erkekler... Sivil toplum örgütlerinin üyelerinden olup, kadın üyelerle "sen feminist misin?" diye dalga geçen okumuş erkekler... Ve sülalemde kadına yakışan hareketleri durmadan vurgulayan kadınlar, erkekler... İsyan eden kadın profilinden nefret eden beyaz yakalı okumuş kadınlar.. Edeplice tepki göstermek gerektiğinden bahsedenler... Okumuş insanlar arasında bile "Tecavüz değildir o, kendi kuyruk sallamıştır" demeye olan yatkınlık... Ve kendi küçücük, örgütlenmemiş halimle, sülalemdekilere laf yetiştirmeye kalktığımda, köyün delisi olarak görülüşüm, saygıyla karışık umursanmadığımı hissedişim... Kimbilir aktivist olup hapse girip çıksam ne çok kişi azalacak etrafımda -ki bu iyi bi şey aslında. Çok şey var, zihin özgürlüğümüzün önünde engel bunlar.

Medeniyet dediğin hazır lokma değil, savaşmayınca olmuyor. Kadınlara oy hakkı verdi diye Mustafa Kemal'e teşekkür edip duruyoruz ya her sene, belki de iyi bir şey değildi bu, kendimiz almalıydık. Bilinçsizdik, savaş vermedik yeterince. Kıymetini bilemiyoruz. Daha fazla klişeye girmeden çıkayım buradan.



 Not: Şu linkteki görsellere bi bakınız lütfen. Eski fotoğraflar var.

Not2: Atatürk öncesi bu topraklarda kadın haklarıyla ilgili hiç savaş verilmedi,haketmeden aldık diye bol bol zirvalamisim ya yukarıda, ekşi sözlükte pollyjean çok güzel vermiş ağzımın payını. Türkiye kadın hareketinin tarihini okumak gerek. Entry için https://eksisozluk.com/entry/57897337














06 Eylül 2015

cinsiyetsiz kadınlık üzerine filmler

Bir amerikan filmi: obvious child.
Ve bir italyan filmi: pane e tulipani.

İkisi de romantik komedi kategorisinde ama ikisi de bildiğimiz hollywood romantik komedilerinden değil. Dışarıda kar yağarken, sıcak çikolatanı/kahveni alıp, bikaç kız arkadaşınla battaniyenin altına doluşup romantik sahnelerde “ayyyyyy” diye sırnaşabileceğin filmlerden değil. Tabi biraz da dondurma ekleyebilirz bu sahneye veya çikolata. Rengarenk pijama takımları içinde, rengarenk döşenmiş odalarında ne hikmetse sivilcesiz ama büluğ çağında kızlar... Kısacası hey girl dergilerinde pijama partisinde yapılacaklar veya ayrılığı atlatmak için yapılacaklar listesinde yer almayacak türden filmler bunlar.

Bunlar daha çok özgürlük derdine düşmüş, karakterini oturtmaya çalışırken acı çeken, 20-30 yaş arası genç kadınların kendilerine yardım etmelerini umdukları türden filmler. Yaş sınırı koymayalım, daha büyükler için de geçerli olabilir. Hayatının ellerinden kayıp gittiğini, “ben sadece ben olmak istiyorum” derken topluma uyum sağlamakta zorlandığını, uyum sağladığı anda kendisinden vazgeçtiğini ama uyum sağlamak istediğini, yoksa yalnız kalacağını ve yalnızlığı göze alamadığını, bu yüzden kendisine kızdığını hisseden kadınlar için.


Obvious child'daki kadın 30a yakın yaşlarda bir stand-upçı. Vajinal akıntısının külodunu kirlettiğinden, osurduğundan, geğirdiğinden, insani fiziksel kusurlarından ve hayatındaki diğer boktanlıklardan bahsedebilen, sahnede içi-dışı bir olabilen, bu yüzden komik olduğu düşünülen bir kadın. Terk edilmenin acısını dibine kadar yaşayan, acısı esnasında yanından ayrılmayacak kadar değerli bir dostu olan kadın. Kuklacı babasına gidip terk edilmenin acısını anlatan, teselli bulurken gülümseyen, ağlayan bir kadın. Annesiyle çok da iyi anlaşamamanın verdiği acıyı deriinden hisseden bir kadın. Geleceği üzerine düşünmek istemeyen, büyümek istemeyen, çocuk kalan, acı çekerken bile şebeklik yapmadan duramayan bir kadın.


Pane e tulipani'deki güzel gülüşlü kadın ise 40lı yaşlarında bir ev hanımı. 18 yaşına yakın iki oğlu var. Akrabalarıyla birlikte bir tura katılıyorlar. Bu geniş aile, bir dinlenme tesisinde kahramanımızı bırakıp gidiyor. Çekirdek ailesinden dahi hiç kimse fark etmiyor yokluğunu. Kadının kafasına dank ediyor. Onlarla tekrar buluşmaya ve azarlamaları, dalga geçmeleri göze almak yerine eve dönmek üzere otostop çekiyor. Ve gülümsemeye başlıyor. Özgürlük gülümsetiyor kadını. Gezmek istiyor, tek başına olmak. Venedik'e gidiyor. Cüzdanındaki paranın yettiği kadar pansiyonda kalıyor. Hergün eve dönme planı yapıyor fakat sonra vazgeçiyor. Yaşlı bir anarşist çiçekçinin yanında çalışmaya başlıyor. Tanımadığı kibar bir adamın evinde kalıyor. Bir masör komşu ediniyor.yeni arkadaşları oluyor kısacası. Zorunlu akraba ilişkilerinin yerine, içinin ısındığı yeni dostlar ediniyor. Akordeon çalıyor küçüklüğünden beri ilk kez. Şehrin, para kazanmanın, çiçeklerle uğraşmanın, müziğin, yeniliklerin keyfini çıkartıyor. Tabi bu esnada kocası kuduruyor. Kadın umursamıyor. Sakince gülümsüyor her şeye. Sessizce serpilip büyüyen aşkı gözlemliyor.

Geleceği düşünmüyor mu? Bu hayatının ne kadar süreceğini, illa ki dönmesi gerekeceğini, döndüğünde o eski hayatında mutsuz olacağını düşünmüyor mu? Bilmiyoruz, düşünüyorsa da bize göstermiyor.

Bu tür filmlerin güzelliği buradadır: Tam anlamıyla loser olsa da karakter, güzel şeyler de vardır hayatında. Sakar, pasaklı, patavatsız, terk edilmiş, ailesiyle arası kötü, işlerde hatta insan ilişkilerinde başarısız olabilir ama akşamları bunları konuşup dalga geçebileceği arkadaşları vardır. Kendisiyle, yaşadıklarıyla, acılarıyla dalga geçer, sarhoş olur. Gidip bi dostunun koynunda uyur sonra. İçine kapanmaz. Kapansa bile gelip zorla çıkartacak arkadaşları vardır. Halbuki gerçek hayatta pek çok insan kendi başına atlatır but tür acıları, hatta atlatamaz. Yepyeni bir gün, yepyeni sürprizlerle dolu değildir. Kişi başkalarının yardımıyla yeniden doğmaz, kendi kendine yapmalıdır. Kısacası ne kadar gerçekçi olursa olsun, ne kadar hitap ettiği kitle teenage değil olgunlaşma çabasındaki kadınlar olursa olsun, gerçek hayat daha acımasızdır.

Ne var ki bu tür filmlere de ihtiyacımız var. “Onlar ermiş muradına” minvalinden bir mutlu son olmasa da, bizi tatmin edecek bir son isteriz. Yalnız ama kendiyle barışmış olmalıdır başkahramanımız. Ya da sevdiğiyle birlikte ama kendiyle barışmış olmalıdır. Önemli olan, kendisini sevdiğini, toplum karşısında ayakta kalabildiğini görmemizdir. Gökten üç elma düştüyse, bir başkahramanımıza, diğeri filmde onu asla yalnız bırakmayan dostlarına, üçüncüsü de seyircisine gider. Aşkına değil.



26 Ağustos 2015

Kaç Para Kaç'ın Seliminin Şahsında Tüm Selimlere Selam Olsun

Selim. Ahlakın asık suratlı ve gergin yüzü. Taner Birsel'in sakalsız bıyıksız, gençlik fışkıran bedeniyle canlandırdığı hali. Birinci kattaki boşanmış kadın kadar olmasa da insanın yüreğini hoş eden cinsten. Aileden biri olabilecek kadar beyaz atletli üstelik.

Pek çok yerli filmde rastlayacağımız türden bir soğukluk var Selim'de. Gişe Memuru'ndaki Kenan gibi. Olabildiğince az konuşan, nerdeyse hiç gülmeyen. Kendine koyduğu ahlaki kurallardan mı, yoksa dışardaki ahlaksızlıktan mı bunalıyor, tam belli değil. Keskin sınırları var. “Para kolay kazanılmıyor” en sık tekrarladığı cümle. Katı bir ruhu var, o kadar ki, bedenine yansımış katılığı. Gömlek, kumaş pantolon, ceket üçlemesi içinde sabit, sabitten öte sabit bi beden, bi yaşam... Yağmura bile sövemeyen türden. Olması gereken yolu çizmiş, dışına çıktığı anda kendini çekip vuracak kadar sert, kuralcı. Başkalarının ahlaksızlıklarına katlanamayışı da bundan. Çekip vuramıyor ama -çocuk parkında 100 dolar bulan kadınlara yaptığı gibi- müdahale etmek isteyip nasıl edeceğini de bilemeyişi var ki, eyvah dedirtiyor insana. Eyvah, bu adamı yerler. Bu kadar keriz, enayi olursa yerler. Halbuki biliyorsun ki kerizlik değil özünde bu. Eğer bu kerizlik dersen zamana-mekana göre değişen bi şey oluverir kerizlik. İnceden de ince bir çizgi var iki dünya arasında. Dark side'a geçmesine az kaldı. Fakat dark side o kadar dark olsaydı, destekçisi bu kadar çok olur muydu, demeden de duramıyor insan. Ve fakat sevgili insan kişisi, dark side öyle göz göre göre öcülük yapmaz insana, bilmez misin sen? Aydınlık tarafın çok da aydınlık olmaması gibi, karanlık taraf da öyle çok karanlık değildir. Her kötünün içinde bir iyilik, her iyinin içinde bir kötülük hesabı...

Sonunda acı çeke çeke, kendini tuta tuta geçer dark side'a Selim. Ve gülmeye başlar ilk kez. Sınırlar aşılmıştır bir kere. Ne yapılması gerekiyorsa yapar. Para neyi gerektiriyorsa. Yeni eşyalar. Lüks restoranlar. Gece eğlenmeye gider Selim. Para attıkça öten bir küre ve soyunan kızlar vardır. Selim atar, küre öter, herkes alkışlar, kızlar orasını burasını açar gibi yapar. Su balesi yapar gibidir kızlar. Bone, havuz gözlüğü ve mayolarıyla. Fantezi dünyasını genişletir para insanın.

Aklı başından gider Selim'in yavaş yavaş. Başlarda elinde para dolu çantayla gezmek tuhaf gelirken, artık cebinde tomarlarla gezer.

Dengeden beslenen insanın dengesini yitirmesini görürüz ekranda. Denge ve sınır çizgileridir Selim'in yaşamının sürekliliğini sağlayan. Bazı insanlara heyecan gerekir, Selim'e denge. Dengesini parayla yitiren Selim de sapıtır sonunda. Aklını kaybetmiş gibi olur. Paraları nereye saklayacağını bilemez. O kadar parayı nasıl harcayacağını bilemez. Yaptığı her harcama dikkat çeker. Gözler üzerindedir sürekli. Birbirini dikizleyip duran bir toplumdur içinde yaşadığı. Yeni aldığı her beyaz eşyanın hesabını vermelidir insanlığa. Peşin mi almıştır taksitle mi? Hangisi daha mantıklıdır? Kime göre? Kimin dediğini dikkate almalıdır insanlık? Ne'dir doğru olan? Para nasıl yenmelidir? İndirim yok mudur? Neden yoktur, her yerde vardır? Kredi kartı geçmez midir? Neden geçmezdir? Her şeyi sorar insanlar. Meraklıdır insan milleti. Vermek gerekir bir cevap. Ne cevap verirsen ver, her halükarda aynı sonuca ulaşacaktır dinleyen. O yüzden “git başımdan” desen de olur.

Bi de yalnızdır Selim. Filmin başından, hatta öncesinden, sonuna kadar, çevresindeki değişken veya sabit kalabalığa rağmen yalnızdır. İçinden geçen sıkıntıyı ne karısına, ne başkasına, ne de herhangi bir arkadaşına anlatabilir. Anlatmadığı için mi yalnızdır, yoksa yalnız olduğu için mi anlatamaz, bilinmez. Kinini, nefretini, öfkesini, dürüstlüğünü, sürekli göz önünde duran, varlığıyla ün yaptığı, ama küçümsenen, bastırmak zorunda hissettiği dürüstlüğünü. Anlatsa ne olacaktır? Ne değişecektir? Neye faydası vardır? “Para kolay kazanılmıyor” dışında söyleyecek neyi vardır? Dönüp duran bi devrandır işte olan. Çalışacak, üç kuruş para kazanacak, faturaları ödeyip, çoluğun çocuğun ihtiyaçlarını giderecek, sonra kalırsa tatile gitmeye çabalayacak, ailesinin diğerlerinin yanında küçük düşmesini engelleyecektir. Karısıyla arada bi sevişse, kızı sağ salim büyüse, en büyük sevinç olacaktır O'nun için. Babasına saygısızlık etmeden ölümüne kadar birlikte yuvarlanıp gitseler. Dükkana göz kulak olacak bi çırak bulsa bi de. Arkadaş meclislerinde rakı eşliğinde konuşmalar ne demek olacak ki? Ne işe yarayacak? Neye faydası var? Susmak varken dostum, bunca söz niye?


Fakat öyle değil işte Selim Bey'ciğim. Sessizlik büyür içinde, ceplerinden dolar olup taştığında ise sorun barizdir artık. Çırılçıplak kalırsın insanlık karşısında. Fermuarını kapatmaya çalışırken düştüğün balkon demirlerinden bakakalır kızın arkandan. Amerikan oyunu dolarlar saçılır etrafa. Sonra n'olur? Kan sızarken vücudundan, insanlar gelip dolarları kapışmazlar mı dersin?

19 Ocak 2014

İYİ FİLM: THIRD STAR

Sherlock sonrası başlayan Benedict Cumberbatch'a doyamama sendromu sebebiyle, kendisinin tüm filmlerini araştırmaya başladım.

Third Star 2010 yapımı İngiliz filmi. Uzun yüzlü, uzun boylu adam, dram türündeki bu filmde başrolde. 

Genç yaşta kanser tedavisi görüyor, ölümü çok yakın. Morfinle acılarını azaltmaya çalışıyor. Ailesi, arkadaşları O'nun için endişeli, O'nu son günlerinde mutlu etmek tek dertleri olmuş. İyileşmeyeceğini biliyor. Günlük ihtiyaçlarını gidermek için onlara ihtiyacı var, bunu da biliyor ama gözünün önünde mutsuz olmalarına da dayanamıyor...

3 yakışıklı dostuyla birlikte, ölmeden önce görmek istediği Barafundle Körfezi'ne doğru yola çıkıyorlar. Dağda tepede kamp yapmalar, ateş başında muhabbetler, gece gündüz bir arada kalmaktan ötürü gerilen sinirler, edilen kavgalar, 5 dk sonra barışmalar... Ölüme yaklaşan hasta psikolojisi... Genç yaşta kanser olma psikolojisi... Birine kendini adama ihtiyacı... Ölüm çok yakın olmamasına rağmen yaşamı boşa harcamanın verdiği vicdan azabı, başkalarına göre yaşamak, yalnız kalmaktan korkarak yaşamak...

Oyunculuklar mükemmel. Muhteşem manzaranın içindeki boşluğun, anlamsızlığın yansıması mükemmel. Görsel açıdan o kadar güzel ki, resim meraklıları dayanamamış, çok güzel görsellerini hazırlamış/resimlerini yapmış:

kaynak

kaynak

kaynak

kaynak

kaynak

kaynak

kaynak

kaynak

kaynak

kaynak

kaynak








04 Ağustos 2013

İYİ FİLM: PAPRİKA

bu, izlediğim 3. anime. daha önce ilk defa ruhların kaçışı'nı izleyip hayran kaldım animeye. sonra, howl'un yürüyen şatosu'nu izledim.

az önce de paprika'yı. hakkında hiçbi şey duymamıştım. can sıkıntısından, kaliteli bi şey izlemek arzusuyla aklıma animeler geliverdi. karşıma ilk çıkana başladım.

açıkçası anime dünyasına hala yabancıyım, anlamakta zorluk çekiyorum. kendime göre bir şeyler anlıyorum. metaforlardan yorumlar yapıyorum. bu durum, falcı olmadan telvedeki şekillere bakıp hikayeler uydurmaya benziyor ki o işi az çok becerebildiğimi söylerler. internetten film hakkında arama yaptığımda karşıma hep felsefi yorumlar çıktı. alt benlik gibi sanırım psikolojiyle ilgili kavramların bol kullanıldığı yorumlar. halkın anlamadığı sosyal bilim dilinde yazılmış yazılar.

boşverdim onları. ben ne gördüm bu filmde? unutmamak için, anlatmaya karar verdim. filmin konusunu filan anlatmıyorum. doğrudan spoiler'lara dalıyorum. filmi izleyen anlar söyleyeceklerimi, izlemeyen için yabancı bir dil gibi gelebilir.

-----------------------spoiler-----------------------

- başkan: şirket/bilimsel araştırma vakfı sahibi. bilimsel çalışmaları insanlığın insani kalması için sınırlama isteğinde. teknolojinin her şeye (rüyalara) müdahale edebilir olmamasını istiyor. altında çalışan bilim emekçilerine "tamam, siz masumsunuz ama ya kötü birinin eline geçerse bu icadınız" diyor. böylece teknoloji paranoyağı olan bizim, bu çağın insanlarının sempatisini topluyor. ama sonradan, zıvanadan çıktığı bir zamanda, bu emekçilerini "rüyaların teröristleri" olmakla suçluyor. sonradan anlıyoruz ki kötü adam aslında kendisi. rüyalara, insanlara hükmetme isteği içinde bu icadı kullanıyor.

kısacası başkan, modern devlete benziyor. insanların özgürleşmesini, bu alanda çalışmaları destekler gibi görünen devlet, özgürlükler kendi istediği sınırlardan çıkmaya başladıkça, insanların bilinçaltında yatan sıkıntılar açıklığa kavuştukça kendisine ihtiyaç duyulmamasından korkuyor. ve özgürlük emekçilerini teröristlikle, insanın içindeki saflığa teknolojiyi (düşünce dünyası için, felsefeyi, sorgulamayı) sokmakla suçluyor. ve böylece bir taraftan sempati puanlarını yutarken bir taraftan da diktatörlüğünü gösteriyor. safça düşünen insanlar çapulcu, marjinal, terörist oluveriyor.

bu sırada "bilim nereye kadar gitmeli?"yi düşünmemizi isterken film, aklıma "özgürlükler nereye kadar gitmeli?" sorusu takılıyor. etik kaygılarla sınırları zorlama isteği savaşıyor.

- paprika: baş terörist. rüyalara girip, neyi neden gördüğünü anlamana yardım eden kişi. kadın. kırmızı saçlı, kırmızı gözlü. mini mini güzel, cilveli ve akıllı bir kadıncık. gönülçelen. üzülmez kırılmaz darılmaz aşık olmaz gönül vermez... bu yüzden sevilir ve nefret edilir erkekler tarafından (erkeğin türüne göre değişir durum). nefret eden erkek (osanai) ona bambaşka bir yöntemle tecavüz eder. sivri diline iyice sinirlenir ve elini cinsel organına daldırıp, teninin altından, yüzüne kadar derisini yarar. ve içinden paprika'nın gerçek hayattaki karşılığını, aşık olduğu karizmatik kadını çıkartır: chiba'yı.


kısacası paprika, içindeki seni tanımana yardım eden kişi. eylemci. toplumun düşünsel gelişmesine yardım eden aydın, entelektüel kişi belki de. neyi neden düşündüğünü anlamana yardım etmeye çalışıyor. direk "şöyle olduğun için böylesin" deme ukalalığına kapılmıyor. sorular soruyor. soru sormanın anlamsızlaştığı bu sanal dünyada. modern dünyada o'na saygı duyuluyor. bu yüzden devlet başlangıçta sesini çıkaramıyor o'na. ama sınırı aştığını hissettikçe, devletin baş düşmanı oluyor.


- chiba: paprika'nın gerçek hayata uyum sağlayan ve paprika'nın yaşaması için kendini yavaş yavaş yok eden tarafı. bir eylemci bu sanal dünyada sürekli düşündüğü gibi, aslında nasılsa öyle, var olamaz. paprika kişinin entelektüel ve eylemci yönüyse, chiba aynı kişinin çeviri yaparak para kazanan yönü. bu gerçekçilik chiba'yı hızlı yaşlandırıyor, yoruyor. yine de bu gerçekçiliği sayesinde chiba, bir kahramanın (paprika'nın) aşık olmayacağı türden bir adama aşık oluyor. kendine özgü güzellikleri görmeyi başarıyor. tokita'yı seviyor.

- tokita: "bir dâhinin vücuduna yerleşmiş bir çocuk". şişman, sorumluluklarından kaçan bir adam. paprika tokita'nın başı beladayken arkadaşı olmasını filan önemsemeden dünyayı kurtarmaya koşarken, chiba tokita'ya koşuyor. bir kahramanla bir insanın farkı bu işte.

kısacası tokita bir eylemci değil. düşünmek, onun uğraşı, oyuncağı haline gelmiş. düşündükçe, örneğin özgürlük hakkında, kendisi hakkında düşündükçe yeni bir kuram buldukça seviniyor. bir eylemcinin bu kuramı işe yarar hale getirebileceğini düşünüp seviniyor. aslında paprikanın tokitaya, tokitanın paprikaya ihtiyaçları var işe yaradıklarını hissetmeleri için. bazen düşündükleri sebebiyle çıkmazda hissediyor kendini tokita. ne tam anlamıyla eylemci olabilmiş, ne de diktatörün polisi olabilmiş. çıkmazdan kurtulmak için chiba'dan yardım istiyor her seferinde. chiba da şefkatle yardım ediyor o'na.

diktatöre karşı savaşacak düşüncesini, bir bebek olarak doğurduğunda tokita, hem chiba'ya (yani gerçeğe) hem de baharat olarak paprika'ya ihtiyaç duyuyor.

[nasıl bi haz veriyor böyle yorumlamak! gerçekten, kahve falı bakmak tadında...]


- dedektif kogawa: polis. herhangi bir suçluyu yakalamaya çalışırken, rüyasını aydınlatmaya çalışan paprika'ya aşık oluyor. yani bir eylemciye.

kısacası, bir zamanlar yaratıcı ruha sahip dedektif, diktatörün hizmetine girmiş artık. hayallerini, başarısız olma korkusuyla bırakmış. düşünmeyi bırakmış. eski halini hatırlatan, olmak istediği kişiyi hatırlatan paprika'ya, bir eylemciye aşık oluyor. fakat eylemci aslında yok! yani paprika aslında chiba! yani gerçek dünyada paprika diye biri aslında yok, olamaz. her paprika bir chiba'ya tekabül ediyor. bu durumda aşık olacaksan, chiba'ya aşık olman en mantıklısı sayın dedektif, sen chiba'nın sıkıcı yüzünü bi sev, paprika zaten yanında ekstra gelir, bayılırsın.

-----------------spoiler----------------------

ne kadarı mantıklı bilmem. ama bende bu duyguları uyandırdı film. kendi oyuncaklarımı tasarlama isteği uyandırdı bir de. chucky'den gelen oyuncak bebek korkumu hatırlattı. şölen havasının, lunaparkın hem sevimli, hem deliliğe yakınlığı yüzünden korkutucu yüzünü hatırlattı.


http://www.imdb.com/title/tt0851578/








27 Mayıs 2013

İYİ FİLM: FREEDOM WRITERS

yine iyi bi film. bu kadar güzel olmasının tek sebebi gerçek olması. ne kadarı nasılı gerçektir bilmiyorum. kitabını satın alıp okuyup, karar vereceğim.

90larda erin gruwell (hillary swank), öğretmenliğinin ilk senesinde bir okula atanır. eskiden çok başarılı olan fakat amerikadaki entegrasyon politikası sebebiyle zorunlu olarak gönderilen göçmen gençlerin etkisiyle, okulun başarısı düşer. istatistiklere göre bu başarının düşmesinin sebebi sadece bu gençlerdir. fakat bu bizim idealist ve yeni mezun hocamız, suçlunun çocuklar olmadığını düşünür. onların özgüven kazanması için çabalar. ve meyvelerini toplar.

filmi daha yeni izledim ama yazmadan edemedim. benden mantık dolu analizler beklemeyin şu anda. (öyle bir beklentiniz olduğunu pek sanmıyorum zaten)

"klasik bir yaramaz sınıfı adam etmeye çalışan idealist öğretmen filmi! holywood işte..." diyerek başlayacaktım filme. ama aklımın bir köşesinde hep "ama bunlar hep gerçek bir hayattan alıntı, bu bi biyografi" sözü yankılandı.

hocanın kocasıyla ilişkisi özellikle ilgimi çekti. kendimi bulmak için ve adamam gereken  yerin neresi olduğuna karar vermeye çabaladığım şu zamanlarda çok açıklayıcı oldu.

----spoiler-----
kocası: bir tercih yapman gerekse, ilişkimizi mi seçerdin, çocukları mı?
(burada nalet olsun dedim kendi kendime. "çocukları seçerdim" diyecek ve yine kadın suçlu olacak. ilişkisi için gereken fedakarlığı göstermeyen "yalnız yaşayan kedili kadın" olmayı hak etmiş olacak herkesin gözünde. ama öyle demedi. tüm sorunları daha iyi açıklayan şu sözü söyledi:
hoca: beni sevseydin bu soruyu sormazdın.
-----spoiler-----

ölü ozanlar derneği tadında, gazında.. ama başka şeyler anlatıyor.
"inanırsan başarırsın" deyişini açıkçası görmezden gelmeye çalışıyorum. fazla klişe, fazla gaz verici. benim sevdiğim vurgu şu: sisteme karşı savaşmadan pes etmek anlamsızdır.

kitabı da var filmin. saçma sapan kişisel gelişim kitapları yerine neden bunun gibi kitaplar türkçe'ye çevrilmez ki? amerika'da best seller da olmuş halbuki...amazon'dan isteyeceğim. gerçek hikayeyi, o sınıftaki çocukların ağzından dinleyeceğim.


hocanın, 2006 yılındaki öğrencileriyle pozu. olaylar gerçek!


notlar:
- hillary swank filmin yapımcısı aynı zamanda.
- anne frank ve yahudi soykırımı, ırkçılık, amerika'daki göçmenler, filmde önemli yer tutuyor.