Yakın zamanda izlediğim filmleri buraya kısa da olsa not düşeyim dedim. Hafızama faydası oluyor:
Toni Erdmann: Alman dram-komedisi. Son yılların dillerden düşmeyen eylemi "başkası adına utanmak" hissini bol bol yaşatıyor. Salon kahkahalarla güldü bu hissin yaşandığı sahnelerde ama benim gülme kriterlerim farklı sanırım, daha çok içimi acıtıyor bu kısımlar. Ayrıca iyice geri plana attığım sosyolojiyi aklıma sokan film. Zygmunt Bauman ve Richard Sennett'i hatırlattı. Bireyselleşme, takım çalışması, esnek ve çok çalışma, işten çıkarmalar, belirsizlik, gelecek korkusu, yaptığın işte anlam arayıp bulamama, nesiller arası kopukluk, basit hayata duyulan nefret, bunun getirdiği stres, paranın getirmediği mutluluğa nasıl ulaşacağını bilememek, globallik, "bu dünya bizim memleket" mottosunun getirdiği yurtsuzluk hissi, yalnızlık, yalnızlık... Abartmış olabilirim ama herbiri bir diğerini çağrıştırdı. Lüks oteller arasında koşuşturan karakterlerin arkaplanında gösterilen gecekondu hayatı... İkilemler, alışkın olmadığım bi komedi anlayışıyla sunulmuş fakat iyi olmuş, çünkü aksi takdirde kör göze parmak olabilirdi.
Frantz: 2016 yapımı siyah-beyaz bir film. Konusu itibariyle de siyah beyaz, Birinci Dünya Savaşı sonrasını anlatıyor, Almanya ve Fransa'da geçiyor. Savaş karşıtlığı temel konu. Milliyetçi düşüncenin gaza getirilince, durup düşünmeyi bi kenara bırakınca nası da kendiliğinden körüklendiğini, işin öldürmeye vardığını görüyor insan. Evrensel, eşitlikçi değerlerin gün geçtikçe askıya alındığı bu zamanlarda çok daha anlamlı gelen, etkileyici ama ağlatmayan, bu yüzden çok daha vurucu olan bi film.
Queen: "Biraz da gülelim" deyince izlenmelik, feel good movie türünden bi Hint filmi. Geleneklerine, ailesine çok bağlı, genç bi kadının hayatın sillesini yemesi sonucu "ay iyi ki de yemişim silleyi, hayat aslında güzelmiş, geleneklerden ibaret değilmiş, ben varmışım" deyişini anlatıyor. Tabi bi yandan doğu batı ilişkisi kurcalanıyor çok derinlere inmeden. Batı insanı da insan, korkmanıza gerek yok, sadece biraz farklı, diyor, doğululara.
La La Land: ABD'de oyuncu olmak ve caz yapmak hakkında, romantik-komedi-müzikal karışımı. Yine feel good movie türünden. Dans sahnelerinde gözü dolan benim gibi manyaklar için muhteşem görüntüler içerse de, 20li yaşların sonundakiler için tehlikeli olabilir. Çünkü büyümek, hayallerden vazgeçmek gibi hassas konulara değiniyor. Ve isminin aksine, çok da laylaylom bi film değil. "İçi dolu romantik komedi" türünün karakterine uygun olacak şekilde gerçekçi ve yine de "hayat devam ediyo be hacı, napak, ölek mi?" dediği için ambale olmanıza, hangi ruh haline bürüneceğinize karar verememenize sebep olabilir.
Designated Survivor: Bu sene izlediğim en gereksiz şey. ABD dizisi. Konusu ilgimi çektiği için başlamıştım lakin bi konu bu kadar mı rezilce işlenir... Anneanne gibi "git koşsana peşinden", "tek başına oraya gitmesenee" diye ekrana bağırmama sebep olan mantıksız, sırf dizi uzasın, heyecan olsun, millet merak etsin diye yerleştirilmiş aptalca sahnelerle dolu, düşük bütçeli izlenimi bırakan yapım. Ben vakit harcadım başkaları harcamasın diye buraya yazmak istedim. Kötü, kötü, çok kötü.
I, Daniel Blake: Ken Loach'la tanışma filmim. Sıradan insanın büyük çaresizlikleri, ekonomik açıdan dibe batması, bürokrasi içinde boğulması gibi bunaltıcı konular işlese de hüngür hüngür ağlatmıyor. Seyirciye "bunlar ağlayıp unutuverecceğin büyük dramlardan değil, unutma, düşün, itiraz et" diyor. Bazı noktalarda (spoiler: annenin iş bulamayınca seks işçisi olması ve ana karakterimizin bu duruma gösterdiği tepkinin dozu gibi) arabesk görünse de, bunu arabesk olarak algılamak da kendimi sorgulamama sebep oldu.
Kes: Ken Loach'a devam filmim. 1969 yapımı. yine alt tabakadan bir kakhraman, bu kez ortaokul-lise çağlarında bir çocuk. Kendi kendine zaman geçirişine, bulduğu kuşu profesyonelce eğitmesine, istediği bilgiye ulaşmak için sınır tanımamasına, kuralları gözünde büyütmeyişine, sıradanlığına, farklı olmak gibi, kendini kanıtlamak gibi bi hayalinin olmayışına, anlaşıldığını hissettiğinde gözlerindeki heyecana hayran kalıyor insan. Sanki çocuk, oyuncu değil, sanki onun hayatı belgesel haline getirilmiş de diğer tüm karakterler oyuncuymuş gibi, o kadar gerçek oynuyor velet.
Rogue One: Star Wars filmi. Feel good movie olmasa da eğlencelik, bence güzel bi film. Aklımda nerdeyse hiçbi şey kalmamış. Amacına ulaşmış benim açımdan, bariz saçmalıklar yoktu. Star Wars çılgınları ne düşünür bilmiyorum.
Arrival: Sinemadan çıkınca tekrar izleme isteği uyandırdı bende, daha iyi sindirmem için gerekli gibi. Başkarakteri oynayan Amy Adams'ın bakışlarından hiç gitmeyen endişe duygusu beni yorsa da, sevdim filmi. Uzaylı filmi deyip geçmiştim afişi görünce fakat öyle değilmiş. Önyargılarımız, savunma refleksimiz, her yabancıyı masumiyetini kanıtlayana kadar düşman saymamız gibi tuhaflıklarımızı vurguluyor film.
Shindler's List: Evet, çok ayıp, ilk defa izledim bikaç hafta önce. Güzel filmmiş hakketen. Acı gerçekleri öğrenmeye alıştım son zamanlarda, yalama oldum ya da insanlıktan çıktım belki, sadece en sonunda gözlerim doldu. Kendime şaştım.
Hedi: Tunus'ta anasının dizinin dibinden ayrılmayan, yirmili yaşlarında bi oğlan çocuğu. Gelenekler, yapılması gerekenler, okumak, iş bulmak, evlenmek, çocuk yapmak, kendi keyfini düşünmemek, ailenin gurur duyacağı şeyler yapmak, aileye karşı gelmemek... Doğudan, aileden, batıya, Avrupa'ya kaçma isteği uyandıran şeyler kısacası. Bir de Arap Baharı'nın ardından hissedilen hayal kırıklığı, Gezi'yi hatırlatan diyaloglar...
Etat de Siege (Sıkı Yönetim): Costa Gavras'la tanışma filmim bu da. 1970 filmi. Devrim amaçlı uygulanan şiddeti ve sınırlarını sorgulatıyor insana. Örneğin birini kaçırıp devleti tehdit etmek ne zaman meşru sayılabilir? Devlet rehineyi gözden çıkarırsa ne olur? Baştan öldürürüz diye tehdit ettiyseniz fakat öldürmeye meraklı bi örgüt değilseniz ya? Öldürürseniz halktan aldığınız desteği kaybedebilirsiniz, propaganda dünyası "devrimci dedikleriniz aslında terörist" diye çınlatır ortalığı. Öldürmezseniz bütün ciddiyetinizi kaybedersiniz. Emperyalizmin yaşaması üç beş insanın hayatına bağlı değil, der film, öldürmekle yenemezsin onu. Ya da ben bunu anladım.
Putin'in Rusyası: 2011 belgeseli. Putin öncesi, başa geçişi ve sonrası. Ne kadar tarafsız olduğunu bilemem ama yakın geçmiş olaylarına şöyle bi göz atmak için faydalı. Öte yandan Batıyla kavgası medeniyete gıcığı olan bünyeme haz vermedi değil.
Weiner: 2016 ABD yapımı belgesel. Hillary Clinton'ın ekibinden olan Weiner'in, seks içerikli fotoğraf ve yazışmalarının sosyal medyada yayılması üzerine ettiği kavgaları anlatıyor. Siyasetin nasıl ikiyüzlü bi şey olduğunu bu kadar net görünce kimseye oy vermeme isteği uyanıyor insanda. Bu da Amerikanın oyunu olsa gerek, oyuna gelmeyin, büyük resmi görüp oy verin yine de.
Bakur: PKK'da günlük hayat ve sıradan PKKlılar ne düşünüyor, konulu 2016 yapımı belgesel. Ayrıntılı olarak yazmıştım daha önce.
Her blog gibi biraz film ve kitap içerir. Biraz da sosyoloji, toplum, gözlem, Hollanda, korku, heyecan, neşe, nefret, endişe, hüzün ve kimbilir daha neler...
i daniel blake etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
i daniel blake etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
09 Ocak 2017
Filimlerden Bir Demet..
Etiketler:
arrival,
belgesel,
costa gavras,
dizi,
dönem filmleri,
etat de siege,
film,
frantz,
hedi,
hint filmleri,
i daniel blake,
ken loach,
kes,
la la land,
putin'in rusyası,
queen,
rogue one,
shindler's list,
toni erdmann
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
17 Aralık 2016
Gebermek gerek.
Bu akşam, yaklaşık 1 saat önce, metrodan inip markete doğru yürürken, benim yaşlarımda siyahi bi çocuk yaklaşıp ingilizce konuşup konuşmadığımı sordu. Evet dedim, adres soracak sandım. Önce ingilizcesi iyi olmadığı için özür diledi. Benimki de o kadar kötü ki, yorgunken konuşmaya üşeniyorum, lafını bölüp "sorun değil, benimki de süper değil zaten" bile diyemedim. Parası bitmiş, telefonuna kontor yükleyebilirse Afrika'daki annesinden para isteyecekmiş, birkaç güne parasını çekebilecekmiş. Kendimden biliyorum, öğrenciyken sık sık başıma gelen bir şeydi bu, sık sık param biterdi, ailemden isterdim, yarın olmazsa ertesi gün elimde olurdu. O arada geçen zamanda arkadaşlarımdan 20 tl borç istediğim çok olmuştur. Çocuk para değil yurtdışı aramalar için kullanılan Lyca hattına kontor yüklememi istiyordu sadece. Dilenci olmadığı belli. Gidip marketten 10euroluk kontör alacağım, yükleyecek. Bu kadar.
Yine de aklımdan binlerce düşünce geçti. Benim bilmediğim kazıklama yöntemleri olabilirdi, beni ne şekilde kazıklayabilirdi bu çocuk? Bütün ihtimalleri düşündüm, o iki dakikalık konuşmamız içinde aklıma hiçbi ihtimal gelmedi. Yüzüne baktım, yalan söyleyip söylemediğini anlamaya çalıştım. Yalana dair bi iz göremedim. Sadece benim için dua edeceğini, hepimizin aynı tanrının çocukları olduğumuzu söyleyip durması kulaklarımı rahatsız etti. Dua insanları kandırmak için çok sık kullanılan bi yöntemdir malum. Tanrıyı araya sokmasından hoşlanmadım bir de, kendisiyle aram iyi değil çünkü. Gerek yok, benim için dua etmesini bekleyecek değildim ya, ben öyle bi insan mıydım? Hem etse ne olacaktı, şu tanrının adını anmasak olmaz mıydı yani?
Aynı zamanda tekrar metroya binmek için aktarma süresini geçirmemem gerektiğini düşündüm. Sonra bu çocuk öğrenci miydi, yasadışı göçmen miydi? Bunlardan bananeydi? Para isteyebileceği arkadaşı hiç yok muydu? Bi taraftan da tiksindim kendimden. 10euro neydi ki, ortalama bi mcdonalds menüsü, bu kadar düşünmeme ne gerek vardı?
Öte yandan siyah oluşunu düşündüm. Çevremdeki insanların muhabbetimizi duyup çocuğa tepki göstermesinden korktum. Çok şükür ki siyah olduğu için ekstra bi korku duymadım, içimde benden habersiz büyüyen bi ırkçı olmadığına seviniyorum şimdi düşününce. Öte yandan her yerin ışıklı ve kalabalık olmasından kaynaklanıyor da olabilir bu korkusuzluğum. Tenha bi sokakta karşılaşsaydım kendisiyle, belki bi beyazla karşılaştığımdan daha çok korkardım. Bilmiyorum. Yaşamadan bilemem. Şimdiye kadar hiç yaşamadım çünkü Hintlilerin yoğun olduğu bi muhitte yaşıyorum, hepsi ITci, sırt çantaları yani laptopları olmadan bi yere gitmez gibi görünen, beyaz yakalı, işinde gücünde, temiz yüzlü insanlar. Siyahların yaşadığı bölgeler ise suç oranlarının yüksekliğiyle ünlü. Daha doğrusu önyargılar bu şekilde, gerçekleri bilmiyorum.
Neyse, kabul ettim sonuç olarak. Ardından utana sıkıla bi soru daha sordu. (İkimizin de ingilizcesi kötü olduğu için, bir de hiç alışkın olmadığım bi aksanla konuştuğu için her söylediğini bikaç kez tekrar ettirdim bu arada kendisine.) Afrika'yı arayacağı için (ülke ismini tam anlayamadım, Afrika dememiş de olabilir ama yurtdışında olduğu kesin) 10euro yetmeyebilirdi, mümkünse 20 euroluk yükleyebilir miydim?
Yok artık, bu kadar da olmazdı. Yol üstünde yardım istediğin birinden 20euro istemek, saçmaydı. Ama yetmeme ihtimali vardı, doğruydu söylediği, bu ucuz hatlar sık sık bağlanmış gibi yapıp bağlanmıyordu, kendi kullandığım Lebara hattımdan biliyordum. O sırada kontörler gidiyordu. Eve gelince baktım, dakikası 79cent, yani yaklaşık 12 dakika arama hakkı olacak 10 euroyla. Şansının yaver gittiğini, arayabildiğini düşünsek bile, on dakikada ne konuşulur ki? Belki parasının neden bittiğini açıklamak zorunda kalacak ailesine. Belki konuşması gereken çok önemli bi konu daha var, kısacası bunların ne önemi vardı ki?
Mantıklı bi açıklama getiremediğim bi kazıklanma korkusu vardı içimde. Bir de yardım derneklerinde takılıp kocasının kazandığı parayla vicdanını rahatlatan, sistemin dışında olduğu için kendisiyle gurur duyan yardımsever evhanımı durumunda görmekten korktum kendimi. Çünkü dün I, Daniel Blake'i izlemiştim. Eve para getiren kişi çalışırken ben sistemi eleştiren bi film izlemiştim (yine). İşsiz, çaresiz insanların kurumlardan bekledikleri yardımların gelmeyişini görmüştüm. Filmden çıkınca hem o yardıma muhtaç insanlardan biri olma korkusu sardı, hem de, aslında biraz da bu korku yüzünden, bi stk'da ya da stk'sız yardıma muhtaç insanlara bi şekilde destek olmam gerektiğini hissettim. Anında tiksindim kendimden. Bi filmle gaza geldiğim için, bu sorumluluk hissinin gelip geçici olduğunu bildiğim için.
Sonuçta 10euro yetmezse bi başkasından yardım isteyebilirsiniz, dedim. Evet fakat herkese sorabileceğim bi soru değil bu, dedi. Bu sefer de aklıma başka bi soru takıldı, neden bana sormuştu? Beni saf, düdüklenebilecek biri olarak mı görmüştü? Ten rengimden dolayı kendine yakın hissettiyse, oralar bana benzeyen insanlarla doluydu. Tamam siyahi çok yoktu ama benim gibiler çoktu. Bu kez de 20euro benim için çok fazla, dedim. Sanki verecek gücüm yokmuş gibi. Sanki öğrencilik zamanlarımdaki gibi 20 euro hayatımı kurtaracakmış gibi. Sanki bu her gün başıma gelen bi şeymiş de "herkese 20euro verirsem oohoooo" diyecek halim varmış gibi... Sanki bi gün önce "stk'ları boşver sen çevrendeki insanlara karşı daha düzgün davran yeter", dememişim gibi.
Hiç ısrar etmedi. Girdim, 10euroluk kontor aldım, fişin üstünde banka kartımın numarası ya da ismim yazıyor mu diye kontrol edip çocuğa verdim. Çünkü o fişteki kodu yollayıp kontor yükleyecekti. Çünkü o kağıtta yazma ihtimali olan banka numaramı bilmediğim bi teknolojik çakallıkla kullanıp hesabımdaki bütün parayı harcayabilirdi. Yine keriz durumuna düşüp insanlıktan nefret etmeme sebep olabilirdi. Ayrıca eve parayı getiren kişiye ve beni tüm çakallıklara karşı hazırladığını düşünen aileme, arkadaşlarıma karşı mahcup olurdum. Tabi bi de tüm paramızı kaybetmiş olurduk.
O dua edeceğini söylerken kendi kendime lanet okuyup markete girdim, yumurta, süt, yoğurt, balık, peynir alıp eve geldim. Bi de şarap. Çünkü yine dünya hallerine ve kendime kızıp içkiye vermem gerekiyordu kendimi. Kendime lanet etmek için bile para harcamam gerekiyordu, çünkü param vardı.
Bi de tabi bunları oturup yazmam gerekiyordu. Çünkü bilgisayar, elektrik ve internet vardı. Çünkü bu şekilde, yine, kendimi kötüleyip vicdanımı rahatlatacaktım.
Yine de aklımdan binlerce düşünce geçti. Benim bilmediğim kazıklama yöntemleri olabilirdi, beni ne şekilde kazıklayabilirdi bu çocuk? Bütün ihtimalleri düşündüm, o iki dakikalık konuşmamız içinde aklıma hiçbi ihtimal gelmedi. Yüzüne baktım, yalan söyleyip söylemediğini anlamaya çalıştım. Yalana dair bi iz göremedim. Sadece benim için dua edeceğini, hepimizin aynı tanrının çocukları olduğumuzu söyleyip durması kulaklarımı rahatsız etti. Dua insanları kandırmak için çok sık kullanılan bi yöntemdir malum. Tanrıyı araya sokmasından hoşlanmadım bir de, kendisiyle aram iyi değil çünkü. Gerek yok, benim için dua etmesini bekleyecek değildim ya, ben öyle bi insan mıydım? Hem etse ne olacaktı, şu tanrının adını anmasak olmaz mıydı yani?
Aynı zamanda tekrar metroya binmek için aktarma süresini geçirmemem gerektiğini düşündüm. Sonra bu çocuk öğrenci miydi, yasadışı göçmen miydi? Bunlardan bananeydi? Para isteyebileceği arkadaşı hiç yok muydu? Bi taraftan da tiksindim kendimden. 10euro neydi ki, ortalama bi mcdonalds menüsü, bu kadar düşünmeme ne gerek vardı?
Öte yandan siyah oluşunu düşündüm. Çevremdeki insanların muhabbetimizi duyup çocuğa tepki göstermesinden korktum. Çok şükür ki siyah olduğu için ekstra bi korku duymadım, içimde benden habersiz büyüyen bi ırkçı olmadığına seviniyorum şimdi düşününce. Öte yandan her yerin ışıklı ve kalabalık olmasından kaynaklanıyor da olabilir bu korkusuzluğum. Tenha bi sokakta karşılaşsaydım kendisiyle, belki bi beyazla karşılaştığımdan daha çok korkardım. Bilmiyorum. Yaşamadan bilemem. Şimdiye kadar hiç yaşamadım çünkü Hintlilerin yoğun olduğu bi muhitte yaşıyorum, hepsi ITci, sırt çantaları yani laptopları olmadan bi yere gitmez gibi görünen, beyaz yakalı, işinde gücünde, temiz yüzlü insanlar. Siyahların yaşadığı bölgeler ise suç oranlarının yüksekliğiyle ünlü. Daha doğrusu önyargılar bu şekilde, gerçekleri bilmiyorum.
Neyse, kabul ettim sonuç olarak. Ardından utana sıkıla bi soru daha sordu. (İkimizin de ingilizcesi kötü olduğu için, bir de hiç alışkın olmadığım bi aksanla konuştuğu için her söylediğini bikaç kez tekrar ettirdim bu arada kendisine.) Afrika'yı arayacağı için (ülke ismini tam anlayamadım, Afrika dememiş de olabilir ama yurtdışında olduğu kesin) 10euro yetmeyebilirdi, mümkünse 20 euroluk yükleyebilir miydim?
Yok artık, bu kadar da olmazdı. Yol üstünde yardım istediğin birinden 20euro istemek, saçmaydı. Ama yetmeme ihtimali vardı, doğruydu söylediği, bu ucuz hatlar sık sık bağlanmış gibi yapıp bağlanmıyordu, kendi kullandığım Lebara hattımdan biliyordum. O sırada kontörler gidiyordu. Eve gelince baktım, dakikası 79cent, yani yaklaşık 12 dakika arama hakkı olacak 10 euroyla. Şansının yaver gittiğini, arayabildiğini düşünsek bile, on dakikada ne konuşulur ki? Belki parasının neden bittiğini açıklamak zorunda kalacak ailesine. Belki konuşması gereken çok önemli bi konu daha var, kısacası bunların ne önemi vardı ki?
Mantıklı bi açıklama getiremediğim bi kazıklanma korkusu vardı içimde. Bir de yardım derneklerinde takılıp kocasının kazandığı parayla vicdanını rahatlatan, sistemin dışında olduğu için kendisiyle gurur duyan yardımsever evhanımı durumunda görmekten korktum kendimi. Çünkü dün I, Daniel Blake'i izlemiştim. Eve para getiren kişi çalışırken ben sistemi eleştiren bi film izlemiştim (yine). İşsiz, çaresiz insanların kurumlardan bekledikleri yardımların gelmeyişini görmüştüm. Filmden çıkınca hem o yardıma muhtaç insanlardan biri olma korkusu sardı, hem de, aslında biraz da bu korku yüzünden, bi stk'da ya da stk'sız yardıma muhtaç insanlara bi şekilde destek olmam gerektiğini hissettim. Anında tiksindim kendimden. Bi filmle gaza geldiğim için, bu sorumluluk hissinin gelip geçici olduğunu bildiğim için.
Sonuçta 10euro yetmezse bi başkasından yardım isteyebilirsiniz, dedim. Evet fakat herkese sorabileceğim bi soru değil bu, dedi. Bu sefer de aklıma başka bi soru takıldı, neden bana sormuştu? Beni saf, düdüklenebilecek biri olarak mı görmüştü? Ten rengimden dolayı kendine yakın hissettiyse, oralar bana benzeyen insanlarla doluydu. Tamam siyahi çok yoktu ama benim gibiler çoktu. Bu kez de 20euro benim için çok fazla, dedim. Sanki verecek gücüm yokmuş gibi. Sanki öğrencilik zamanlarımdaki gibi 20 euro hayatımı kurtaracakmış gibi. Sanki bu her gün başıma gelen bi şeymiş de "herkese 20euro verirsem oohoooo" diyecek halim varmış gibi... Sanki bi gün önce "stk'ları boşver sen çevrendeki insanlara karşı daha düzgün davran yeter", dememişim gibi.
Hiç ısrar etmedi. Girdim, 10euroluk kontor aldım, fişin üstünde banka kartımın numarası ya da ismim yazıyor mu diye kontrol edip çocuğa verdim. Çünkü o fişteki kodu yollayıp kontor yükleyecekti. Çünkü o kağıtta yazma ihtimali olan banka numaramı bilmediğim bi teknolojik çakallıkla kullanıp hesabımdaki bütün parayı harcayabilirdi. Yine keriz durumuna düşüp insanlıktan nefret etmeme sebep olabilirdi. Ayrıca eve parayı getiren kişiye ve beni tüm çakallıklara karşı hazırladığını düşünen aileme, arkadaşlarıma karşı mahcup olurdum. Tabi bi de tüm paramızı kaybetmiş olurduk.
O dua edeceğini söylerken kendi kendime lanet okuyup markete girdim, yumurta, süt, yoğurt, balık, peynir alıp eve geldim. Bi de şarap. Çünkü yine dünya hallerine ve kendime kızıp içkiye vermem gerekiyordu kendimi. Kendime lanet etmek için bile para harcamam gerekiyordu, çünkü param vardı.
Bi de tabi bunları oturup yazmam gerekiyordu. Çünkü bilgisayar, elektrik ve internet vardı. Çünkü bu şekilde, yine, kendimi kötüleyip vicdanımı rahatlatacaktım.
Etiketler:
i daniel blake,
kişisel
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)