damla damla günler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
damla damla günler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2018

Kitap: Romantik Bir Viyana Yazı (Adalet Ağaoğlu)

Okuyalı epey zaman oldu ama o zamanlar altı çizili yerleri not etmeye üşenmişim belli ki. Şu sıralar Damla Damla Günler III'ü (yazarın günlüklerinin 80lerde geçmekte olanı) okuyorum. Ara ara kitaplarından bahsediyor. Ben de hatırlama amaçlı okuduğum tüm kitaplarına bi göz atayım dedim. Sonunda üşenmeyi bıraktım. Buyurun size (ve kendime) Romantik Bir Viyana Yazı'ndan alıntılar:

34 - İşte o zaman, kendimden başka hiçbir yere ait olmadığımı, bir anayurdum varsa onun da sadece yazdığım dil olduğunu müthiş bir eziklik, büyük bir gururla algıladım.

41- Çocuklarının onları neden bu kadar unuttukları gibi bir sorum yoktu. Ama torunları bu insanlardan kimbilir kaçının ortalama altı Yahudi'nin ölümünden sorumlu bulunduğunu keşfettiklerinde ne yaptılar, diye soruyordum kendi kendime. Şimdi artık kendileri de yaşlanmış bu çocuklar, bu yüzden mi başka insanlarla göz göze gelmekten kaçmaktadırlar acaba, diye.

73- Beni dinle Zülfü kardeş, Vatan, uğrunda ölmek için sevilmez, üstünde adam gibi yaşamak için sevilir. Otur.

84 - Yazık ki bizim toplumsal hayatımız doğal akışıyla gelişmedi.

92 - Sahi dostlarım, neden hep dış görünüşte cesur olunuyor acaba? Neden saç sakal, giyim kuşam daha cansiperane savunuluyor da, iç dünyalar, düşünceler bu kadar bir heyecanla değiştirilip dışa vurulmuyor? O konuda yeterli bir dayanışma sağlanamıyor, neden? İş bu soruya dayandı mı ortalıkta ya büyük bir sessizlik, ya her yan kan revan.

110- Tanımadığım kimselerin hayatları üstüne soru sormaktan hiç hoşlanmayışım, buna heveslensem de beceremeyeceğimi bilmem ise soluğumu ayrıca tıkıyordu.

113- Okuduğum bütün romanlar sahici bir başlangıçla bitsin isterim, diyen birinin öyküsünü yazmıştınız, onu unutamıyorum.

118- Yine öyle çok efendi, sessiz, sanki dünyada olup biten her kötülükten sorumluymuş, her taraftan her an özür dilemeye hazır...

120- Bu huydaki insanlar, ödeyemeyecekleri bir borcun yükü altına girmektense, içlerine çekilirler, hayatlarını sınırlar, daraltırlar, bilirsiniz.

123- Vizesi bitmişse, diye çekiniyorum. Yeryüzünde vize uygulanan tek toplum kala kala bizim toplum kaldı, hani yasalara yanlışlıkla girip de kaldırmanın bir daha kimsenin aklına gelmediği saçma maddeler gibi; şey gibi, ordu vazife ve selahiyetler içtüzüğü gibi mesela...

149- Bazıları böyleydi zaten. Sağlamca ayak basacağımız tek metrekare kalsın istemiyorlardı.

166- ...imamın kızını kıronun oğluna münasip görüyorlar.

166- Seksenlerinde gösterdiğine göre doksanlarında vardı.

167 - Parkların, ormanların, çok eski sokakların köpeksiz tek yolcusu. Kimseyi gezdirmiyor, yalnız kendini gezdiriyor.

169- Ne spor yapan, ne araba kullanan, ne köpek gezdiren biri. En sonunda bu kadar farklılaşabileceğini özellikle köpeksizliğine borçlu biri.

169- Delikanlının bakışından mı, geçmişini bilen birinin önünde yeni biri olmanın güçlüğünden mi? İkisi ve kimbilir daha ne çok... Kenti kuşatan duvarlar, içimizi de kuşatmış olmasın...

169 - Onu merakta mı koymalı? Onu da, sadece köpekleriyle konuşanlar gibi yapayalnız mı bırakmalı?

174- ...ne hakla bu eve getirirsin bu bencil esrarkeş kızı, kız mı artık karı mı, dilimi de bozdun...

176- Clea'nınki değişiklik özlemi. Doğulu, ince efendi ve "sorun çıkarmayacak" bir adamda bir çeşit güven arıyor da olabilirdi. Tatilini ya da yaz "tetebbu"larını kruvaze ceket, ütülü pantolon, boyalı iskarpinlerle geçiren kim kalmıştı ki ortalıkta?Kaldırımda biri yanından geçerken hafifçe kıyıya çekilen, kapıları açıp yanındaki önden geçsin diye bekleyen, ardındaki için de kanadı elinde tutan?

178 - Her şeyin bir şeyi var.

202- Ülke şu durumda, borç harç içindeyken, benim kendi keyfim için el ellerine çıkıp gitmem doğru olur mu, bu sarfiyata yazık değil mi?




08 Ocak 2018

Kitap: Damla Damla Günler IV 1990-1996 (Adalet Ağaoğlu)

1990

Yılmaz Güney'liler Paris'i

9 - Milletin kuyularda, dehlizlerde, çıkmaz sokaklarda birbirine toslayarak, çarpıp ederek yolunu bulmaya çalıştığı bir yıl daha bitti. Yeni biçim genç yazarların, toplum kurtarıcılarından yılıp kendilerine adadıkları, kendisi olmayı, 'ötekini unutmak' sandıkları, birey'i bireysellik, bencillikle aynı kefeye koymalarının ateşi yükseldikçe yükselmekte. Buna karşı ya da buna tepki, aydınlık, güzel, solun sanal populizmini bir yana koyarak, bilimsel akıllarını cilalama yolunu seçmiş görünen gençler, ender olsalar da, bütünlüklü bir hayat adına sorumluluk duygumu ayakta tutmaya beni zorlamaktalar.

12 - Hele adamın bir dergide Göç Temizliği'nde geçen '...bir şey elde edeyim diye kimsenin sırtını okşamadım,' cümleme parmak basarak: "Ya nerelerini okşadınız hanım?" diye yazabilmesi, bunun basılabilmesine karşı Zeynep Avcı'dan başka kimsenin, hele 'feministlerimizin' gıkının bile çıkmaması... 'Aydınlarımızı' ölçüp biçmenin peşine gel de düşme!

14 - Adana doğumlu, güneydoğu iklimli Yılmaz, Ankara'nın Telsizler semtini, burada olup bitenleri nasıl böyle bir duyarlıkla anlatabiliyordu. (Yılmaz Güney'in Boynu Bükük Öldüler kitabından bahsediyor.)

15 - 'Faili meçhul'lerce vurulup da aylar aylar boyu ameliyat, tedavi, bakım altında kalan, tekerlekli koltuğa mahkum kılınmış Server Tanilli...

19 - Otellerde kendimi daha bağımsız, çok daha özgür hissediyorum, demeliydin. Demedin.

20 - Eve vardık ki eşi Gülay yemek hazırlığında, iki küçük oğulcukları televizyon başında, yere uzanmış seyirdeler. İlahiii Yılmaz'lar e mi, ne diye kucaklar götürürsünüz çocukları, ağlata falan yatırmaya kalkarsınız. Sofra kuracaklarmış da... İşte tam bize özgü, misafiri ille de evde yatırmak, ille de yedirip içirmek töresi.

27 - Oturup dır dır ötmemin altında Batı'ya karşı her zamanki aşağılık duygumuzun rolü bulunduğunu düşünmekteyim. "Ben şuyum, buyum..."ları o kadar öne çıkarmam gereksiz.

27 - ...duşun tavanı beni iki büklüm durularak da içine alacak gibi değil. Ancak çömelerek yıkanabilirim, o da pek mümkün görünmüyor.

31 - Kadın günü yaklaşırken yazarlığına gösterilen ilgi öyle çoğalır ki, ayıp olmasın diye yaşayamadığın gibi, ölemezsin de...

32 - Bir hastaya nasıl bakılacağını bilmemekten doğan üzüntüsü ve telaşı kötü bir gerilim yaratmakta.

32 - Farz et ki annen ölmedi. Say ki yanıbaşında. Demli akşam çayı, yanı sıra ince gümüş ağızlığına takılı Gelincik sigarası elinde; tıpkı çocukluğunda olduğu gibi şööyle her zamanki soylu edasıyla azarlamakta seni: Kendini yorma, her şeye koşturma, boğazını sarmayı unutma, dedim durdum; dinlemiyorsun ki... Bir an sessizlik olur;  çilli yanakları pembeleşmeye başlamıştır; (ağzının sol yanını şöyle bir kıvırarak kabahat sende anne, desene. Beni böyle yetiştiren sen değil misin?) Hafifçe doğrulursun; çayından bir yudum alıp sorar: Nereye kalkıyorsun öyle? Baksana anne, şu perdenin kıyısı kıvrılmış, gözüme batıp durmakta, düzelteyim... Kıs kıs kıs gülüşürsünüz. En büyük şifreniz karşılıklı göz kırpmanız... Annem ölmemiştir.

34 - Bizde kadının üstü peşinen dibine kadar örtülü olduğundan yeteneklerinin yaratıcı erkek gücü altında peyderpey ezilip kalması sözkonusu olmamıştır.

35 - Karısı bahçeye suyu akan çamaşırları asarken... (Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ndeki kapıcıyı ve karısını hatırla)

EŞİK
Bükmekle Kırmak

41 - Tarih bir dekor olarak da kullanışlıdır pekala! Geçmişe kaçanların bugünün yaygın kültürü dışında ve bunlardan farklı görünme lüksü. Yarı aydının tam aydınmış gibi görünme manevrası. Anlayışlı olalım. Her şey olması gerektiği gibi olmaktadır. (Sahi, bu benim Yazsonu'mda geçen bir lafım mıydı, yoksa Marx'a mı aitti?)

42 - 18 Mart'ta Şişli Abide-i Hürriyet'te miting var. Orda yürüdükten sonra Cemal Reşit Rey'de oturarak konser dinlemeye gitmek de var ki, bu da tam tamına benim hayatım: Haksızlıklara karşı dur, uysal-ince otur konser dinle. Doğrusu, sekter yani 'kötü' solculara göre bu küçük burjuvalığımı değiştirmeye hiç de niyetli değilim. Sanki Marx büyük burjuva babasına karşı gelen bir küçük burjuva değilmiş gibi! Sözü meclisten dışarı kıldın mı, her şey iyi ve güzeldir. Şimdi saçımı boyatmaya berbere, sonra da Metropolis filmini görmeye gideceğim!

44 - ...akıllı, bilgili, hayatın güzel değerlerini, anlamını korumakta sessizce direnç göstermiş ender kadınlarımızdan. Şatafatsız, üretken, hiçbir şey yapmıyormuş gibi durup eşlerine omuz veren saygıdeğer kişiler.

46 - Halim tarafından büyük torpil. Kendimi koca parası yiyen bir kadın olacakmışım gibi hissediyorum.

49 - Kadına bağımsızlık-özgürlük ise işte böyle: Şırınga şırınga üstüne genlerimize işlemişlikle kendimizi kendimiz mahkum ettiğimiz tutsaklıktan, tayin eylediğimiz 'ev kadınlığı' makamından istifa!.. Sen böyle çarçabuk hevese kapılmaz, ufku pembelere boyamazdın. Ne oluyorsun böyle? Seni ödüllendiren imkan sahibi okurun seni korumaktan cayar mı cayar. Kimse senin keyfinin kahyası değil ki...

51 - Bu mahallede biri olacak da, benim okurum çıkacak.

56 - Ben de özendim; ezberlediğimi sandığım Sandılar'ını okumaya kalkıştım, elime yüzüme bulaştırdım. Oysa işte, şurda hep elimin altında durup durmakta Behçet Necatigil'den BEYLER'i. İçinden içinden oku oku unut.

Viyana Kuşatması

67 - Sorumluluklar, bağlılıklar, alışkanlıklar, anlayışlı olmalar, 'kocaları yalnız bırakmayın'lar, bırakıp bırakamamalar, iki arada bir derede kalmalar, bencilliklerin üstesinden gelmeler: İkilemler, ikilemler...

67 - /ayıp olmasın diye yaşayamayıp ayıp olmasın diye ölemeyenlere/ ithaf edilmiştir bu kitap.

68 - Yarından sonra ayın 11'i. Bülbül Sokak'taki alt komşunun pazarlama kahramanı olan Ettora Scola'nınViyana-Lugano ortakları seni o gün aramayacaklar mıydı? Saat 17.00'de idi, değil mi? Öyleydi ya. 11 Haziran PAzartesi, yürüyüşe bile çıkamazsın artık.

69 - Yazdığımı, gece gündüz iyi çalışabildiğimi söyledim dilim dolanarak. Bunu, yine oradaki gibi gelip geçici bir 'heves' sandı galiba. Fakat öyle değil. Biliyorum, değil. Su çalkantılarının duyargalarda yarattığı ürpertileri bestelemekteyim: Atılım ve kaçış. Bağımsızlık ve korku. Gel ve git. Bütün ve yarım. Telefon konuşmamız bitti bitmedi, ben benim kulağıma şunu da fısıldadı: Sen bu 'oda-roman'ını Halim yanıbaşındayken yazamıyormuşsun meğer! Ya hani böyle ister istemez gözüne çarpar da, ne yaptığını, iştah açıcı biçimde 'sekse kaydığını' görüverirse diye... Ya, çok okunur olmak üzere kendini pornografiye verdiğini düşünürse, diye!!!

71 - Gönüllü kulluk ürünü olan ezginliğin bitti gitti.

72 - ...yaazr eşine hiç baskı yapmayan eş'le karışık arkadaş tonunu takınıp sordu: "Romantik Viyana nasıl gidiyor, çalışabiliyor musun?"

80 - İlk defa tek başına bir 'adam'la gece çıkışı yapıyorum, bu da kendi karısına asla böyle bir şeye izin vermeyeceğini sandığım Atilla Bey'e rastlıyor!..

81 - Yahu niye bu kadar ezilmiş, suçlu mu suçlu'ymuşun gibi duydun ki kendini, niye, niye? Keşke aşki bir şey olsaydı be!

82 - Asıl üzüntüm de, Tunç'u bağımsızlığıma inandıramamış olmam üstüne güçlü mü güçlü sezgim.

83 - İyi bilgi: Muziplik etmek, zeka gösterisine sıvanmakla eşek şakası yapmak arasındaki farkı çok hassas terazilerde tartmayı unutma.

83 - Bu sabah onunla (Hannayla) mahalle kilisesine gittik.

85 - Sadece gözleri açıkken gördükleri var, kapalıyken daha iyi görülebilecekler yok. Hayallemeler eksik. Ayrıntılar hazinesi kuru.

87 - İstanbul'a dönünce, burda temellerini attığım kitapların inşaatını ve dekorasyonunu tamamlamak için daha bir iki yıl aralıksız çalışman gerekecek.

88 - Öyle ki, ben çalışırken bir yandan da karşılıklı oyun oynayıp durmaktayız. Başımı ikide bir merakla sallamakta, önüme arkama eğip doğrultmaktayım: Şıngıırt o yana, tıngıırt bu yana yuvarlanmakta... Hani sanki kafatasım kurukafa. Bu duyguma kendi kendime güldüğüm bile oluyor.

89 - Berlin'in iki yakası Doğu'su ile Batı'sı arasındaki 'Duvar' yıkıldı. Bu ne demek? Bu ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaşın sonu mu demek? İki süper güç arasındaki şiddetli gerilimin 'duracağı' (?) mı demeye gelmekte, yoksa bu Almanya Berlin'inin Avrupa Birliği kucağını Amerika iştahına gepgeniş açmasının ilk adımı mı demek? "Bizim Ortadoğu'ya İsrail'i dikmemiz yetmez, siz de şöyle bir gelin bakalım Rusya, gelin de, nükleerleri(nizi) paylaşalım; çoklarını bize verin, azları sizde kalsın" mı demek?

90 - Tuhaf bu yai "Keşke ben de 'orada' olsaydım da bu insanları kucaklasaydım!" gibi coşkun bir hisse kapılmadım. Tıngırdayan beynim hala daha 'Tarih Tekerrürden İbarettir' ezberiyle kuşatılmış durumda demek ki.

Viyana Valsi

93 - Viyana dünyada kendimi beğenir gibi olduğum tek yer.

94 - Fakat barok mimari, diyeceksen ve romanında böyle bir 'bilgi'ye selam çakacaksan...

98 - Teması erotizm olan sergi nasıl sergiymiş, bakalım. (...) Neler mi sergilenmekte Halim? Hiç de senin Playboy dergilerindeki gibi şeyler değil.

'Yazara Bakmak'

101 - 'Evin erkeği' sabahtan akşama Rumeli Hisarüstü, köprü şantiyesinde iş gördüğü için 'ev kadını' denen evin kadınının ne hallerde olduğunu görecek gözü kalmamıştı. Pazar günü çamaşır bir yandan, ütü, yemek, musluk, banyo ovmak bir yandan derken...

102 - 'Benimki'nin katkısıyla temizlik sorunu çözüldü gibi. Dayanışma buna denir işte!

110 - Hani sanki geçmişin kokusu kekikmiş, yalnız öyle gelmekteymiş gibi.

119 - 'Sokak ressamlarından', dediydi. Ne olursa olsun, 'bilinmeyen' bu ressamın telif hakkı ne olacak?


1991

Sınırlarda

123 - Nasıl kurulup edildiğini, ilkin silah yapacak silah fabrikası parçalarının Akdeniz üstünden ve 'gizlice' armağan edildiğini Kudüs Ey Kudüs adındaki belgesel romandan dudağım uçuklayarak öğrendiğim İsrail devleti, yakıldıkları fırınların ,ntikamını ABD'ye maşalık ederek mi alacak? Yoksa Arap dünyasında olmayan demokrasi namına onları İslam kıyımına mı tabi tutacak?Osmanlı'nın topallamasından bilistifade onları Ortadoğu'dan boşaltan Batı yayılmacılığının, şu dominyonseverlerin canlanışı mı bu?

124 - Onu geç, seni asıl dehşete düşüren Hitler mezalimine uğramış olanların savunusuz insan kıyımına hiçbir şeyi hiç yaşamamış gibi, göz kırpmadan kalkışabilmiş olmaları değil mi?

124 - ...akıl çağının peygamberlerini de kendileriyle hesaplaşmaya çağırıyorum... (...) Engin, kuzeyli ruh doktorlarından Bernt'le konuşmaları sırasında ona bir insanın parmağını bir düğmeye basıvereceği çılgınlık anından dem vurmaktaydı. Saddam'la Bush dalaşmaları: Çılgınlık zamanı.

125 - Hele şu ayrıntıya bak sen: "...Pijama lastiği. Çengelli iğneye takılan lastiği bir el usul usul iterken bel kanalında..." Sanki o el, senin elin.

126 - Hoş zaten erkek cinsinden kim Sevgi'yle 'arayı yapmak' istememiştir ki?..

127 - Saddam, nükleer silah kullanacağım, atom bombası atacağım diyor; atamaz, diyorlar. Nerden biliyorlar ki?

129 - Biri kadın, biri erkek olması şartı var; biz iki kadın bir erkek halinde gittik, Batılı sayıldık. Cumhuriyet'imize saygı duyuldu.

135 - Birinin 'devrimciliği' çeşitli önyargılar vasıtasıyla gözden düşünce yanından kaçan kaçana.

Büyükada İşgali

163 - Şurası apaçık, bu anma gecesinde biz sanatçı Yılmaz Güney'e kavuşmuyoruz; 'Kürt ırkçıları' Güney'i kullanıyorlar. 80'lere doğru ve sonrasında Güneydoğu Anadolu'da devletimizin ayrımcılığı, şiddet terörü, terör şiddeti çağırır kuralını doğrulamış bulunuyor. Açıkhava Tiyatrosu'nda Arkadaş'ın gösterimi, biz solcuların süreklilikle sempatizanı olduğumuz Kürt yurttaşlarımızın nasıl 'Kürt ırkçısı'
 kesilip Güney'e bağlılığı kullandıklarına bir tanıklığımız sayılmalı.

164 - Halim'in 'gelecek hayatımız' bağlamında benimkine karşı kayıtsızlığını epey önceleri anlamış bulunmaklığım aramızdaki bütünlükte bir çatlak açmadı değil. Ne kopabiliyor, ne birlikte olabiliyoruz. Son bir-iki yıldır birbirimizi çok yorduk; yoruyoruz, ama birbirimizden başka içinde dinlenilecek temiz bir köşe yok.

167 - Aradaki çatlağa uhu sürdüm; belli değil gibi; hoşnut kalsa bari.

O zamanlar-Bu Zamanlar

180 - 'Güneydoğu krizi' namı altındaki terör: PKK. Dün Bakırköy'de bir eylem. Çetinkaya mağazası içine fırlatılan molotof kokteylleri = 11 ölü. (PKK "eylemler yakında İstanbul'a taşınacak" demişti iki gün önce Diyarbakır'da köyler 'kazındığında', güvenlik güçleri vurulduğunda; Diyarbakır ve çevresinde insanlar korku içinde kıvranıp durduğunda, 'memleketi savunmaya' her daim hazır, insanı korumaya hep sağır güçlerin kendilerine güvenleri sonsuz. Biz haklarız, biz haklarız!..)

Yirmi yıldır, beri gel, eğil, eğil, yap, yapsana kaz yürüyüşü... Dün, İstanbul'un göbeğinde de göçüp giden 11 can daha! On bir yerim birden sancıyor. Kürt yurttaşlarımız, Kürt kardeşlerimiz, ne güzel dostumuzdunuz siz bizim. Terör size göre değil. İnsan sevginize, memlekete vefanıza ters düşen bir yoldayız birlikte. Hakkını savunmak masumlara saldırmak demeye gelen terör harekatıyla olamaz.  Yokluk yoksunluk derdiyle teröre teslim olmayın! Beni sizden, Halim'i Maraş şantiyesinde karayol yapımları için birlikte çalıştıklarından ayırmayın!

182 - Basın, tabii ki 'İstanbul'a da taşınmış' 11 ölümlük bu kıyıma büyük ağırlık vermekte. Bu olay Kürt-Türk meselesindeki yumuşama umutlarını kökünden kazıyıp bitirdi gibi.

183 - Her yazıyı bir-bir buçuk sayfaya sığdırmak Milliyet'teki ilk zamanlarımda bana zor geliyordu, ama artık alıştığımı biliyorum: Kötü bilgi.

185 - Böylece biten yıl içinde edindiğim unutulmaz bilgilerden biri de şu oldu: Ben, tanıtımın değil, okurunun var ettiği yazarlardan biriyim.


1992 

Yeni Tanışmalar 
Yazılı Rüyalar

192 - '68 gençliğinin memleketi ilericilik, devrimcilik adına 'kurtarmaya soyundukları' bir dönemde, bir müzikçimizin kollarını sıvayıp 'klasik müziğimizi' bugüne kabul ettirmeye sıvanması ne demek?

195 - ...Cemil Meriç'in Sosyalizmin Şer Çiçeği başlıklı yazısındaki çokboyutluluğu 'hissedemeyenler' de bulunacaktır. Fakat Haziran 1987'de ölümünden az önce -hele şükür- onun 'hayatını' resmen ve resmedilmiş görenler, onu Kaplan'larla kurtların arasında saymak cürümünün bedelini 'hiçlenerek' ödeyeceklerdir.

196 - (İşte Cemil Meriç'le Tanpınar arasındaki fark! İlkinde günlük hayatı gelecek adına sorgulamak var; Tanpınar iyi gelecek umudunu 'tesadüfe'terk ediyor. Tesadüf: Kendi yükünü hafifletmek, günlerin arasında bir tesadüf olabilene kadar sabırla beklemek.)

197 - "Şair kendini dinleyeceği yerde, etrafının dedikodusunu dinliyordu. Onun içindir kö sözü, ruha hitap edebilmek kudretini kaybediyordu."

204 - Annemle babamı, mezarlarının başında, dönüşüm döneminin bireyler üstündeki etkilerini, iki kültür arasında kalmışlığın iç dünyalarında yapıp ettiklerini, çelişkileri ilk defa baştan sona bir dram okur gibi okudum: Çocukları, Cumhuriyet'in ilk kuşakları tarafından haksızlığa uğratıldı onlar...

Küçük Notlar

205 - Van 100.Yıl Üniversitesi'nden Seyit Ali, yazarlığım üstüne tez hazırlıyormuş. İstanbul'a gelmiş; Taksim, Gezi'de buluştuk. Sorularını yanıtladım.

211 - Halim bu haftasonu buraya gelmedi. Aramız oldukça nahoş: Seni 'yokmuş' saymasına alınmıştın; epey oluyor, fakat sen bir türlü düzelemiyor, düzelemedikçe de savunu oklarını 'ben varım'lara hedefleyip hedefleyip fırlatıyorsun.

217 - "Arkanızdan ağıt yakmak isteyenlerin kalemleri ellerinde kalmış, bekliyorlardır: Be birader, gideceksen git de, yazımızı yazalım." (Cevdet Kudret Bey)

220 - Sanat Dünyamız dergisi son sayısında "Roman Krizde Mi?" diye bir dosya açmış. Roman bu sıralarda Eco ve Orhan Pamuk'tan sorulduğuna göre dosyada adımın A'sının geçmemesi bir yana, Tempo da "Dinozor Edebiyatçılar" listesinin başköşesini bana ayırmış bulunmakta. Besbelli: Naftalinlenip sandığa kaldırılmak istenmiyorsa her yılbaşı bir roman armağan edilecek memlekete. Eco dillerden düşmezken Orhan yine iyi başardı ayakta kalmayı...

Bana ben: Dur bakalım, Tempo, adın soyadın A ile başladığı için, alfabetik sıraya göre koymuştur seni belki dinozor yazarlar listesinin en başına.

223 - Nedim Gürsel'e neredeyse 'şair' payesini verecekler. Varlık dergisinde 'Hakkı Yenenler' arasında gösterilmiş. Oysa Nedim Bey cırt dese, her yanda yankılanmakta. Hiç hakkı yenilmiş gibi bir durumu yok. Dünyaca tanınmışlığa aday tek yazarımız nerdeyse o. Kitabına soruşturma açılanlar arasındaysa eğer, bundan en iyi bal süzen, bunu kendi hayrına çevirme hüneri gösteren dehamız o değil mi sanki?

223 - O: "Canım ne olacak. Vakit kazanırız; siz seçiverin işte Adalet Hanım." Ben: "Neden ama?" O: "Dışarda tanınmanız için bir şans bu. Başka şansınız pek yok ki Adalet Hanım..." Ben: "Yoksa yok. Siz fazlasıyla varsınız ya, yeter!" O: "Yani istemiyor musunuz?" Ben: "İstemiyorum! Evet, istemiyorum! Pazara sizin elinizden sürülmek pek bana göre değil, efendim!...."

Hayatın Cilveleri

227 - "Askeri darbe anayasası yerini demokratik bir anayasaya bırakmış değil. Bu gerçekleşene kadar, bürokrasiye ilişkin her sorun ve soruya yanıtımız geçersiz, anlamsız olacak, MG en hafifinden 'yokmuşa' getirilecektir. Hala daha sıkıdüzen yasalarının altında, özgür düşünceye, yaratma hürriyetine kapalı böyle bir velayetin kültürü, eğitimi, talim ve terbiyesi bize kucak açsaydı bu, birbirimizi oyaladığımız, birbirimizden hoşnut kaldığımız anlamına gelmez mi? Darbe anayasası yürürlükteyken okul kitaplarına girmek, darbe talim terbiyesinin kullanımına sokulmak, itilip yasaklanmaktan daha çok düşündürmeli bizi..."

231 - Acaba başka dillerde rüya anlatımının fiil çekimi ne, üslupları nasıl?

21 Eylül-1 Ekim 1992
Londra

234 - ...Mısır'dan Naval El Saadavi'nin Müslüman kadın ezilmişliği üstüne konuşması var, fakat gitmeye niyetli değilim. Kitabını okudum. Batı'nın hevesle kucak açtığı 'İslam kültürünün gaddar yanı'...

235 - Okurlarından birnin Orhan'a: "Sizin romanlarınızda neden hiç 'kadın kahraman yok?' " demesi, benim yaratıcılık damarıma basmaya yetti.

"Ne kadar azsan
O kadar çoksun"
E.Fromm, Marx'ın İnsan Anlayışı

255 - Yaa, evlilik denen iki kişilik hayat budur işte: Canın istiyor diye kapuska bile yiyemezsin. Fakat ötekine haftanın üç günü kırmızı şarap ilavesiyle 'a la Adalet' sosu haiz spagetti yapabilirsin.


1993-1996

Sahnede Olmak/Veeee/Perdeee!

262 - Son zamanlarda 'yaşam'ı bütünüyle terk etmiş, 'hayat'ı baş tacı etmiş bulunuyorsun. Neden? Şundan: Eskiden yaşamı çok, hayatı az tanıyordum.

263 - Burada, bu zamanda Türkiye denen bu tımarhanede, işte şu şantiyeden tımarhanedeki meslektaşlarım arasında ben, onların beni neden sevdiklerini, neden nefret ettiklerini bilemeksizin söz-kelime manyağı olarak yaşamayı hala sürdürebilmekteyim. Ayıp olmasın diye yaşayamayıp ayıp olmasın diye ölemeyen garibanlardan biri.

265 - (Oyunu yukardan kaçak seyrettim ve seyircinin, olabilecek en doğal biçimde, bu sahnenin usulca gözaltlarını silmeleriyle verdiklerini gördüm. Duygu sömürüsü mü? Asla! Çünkü hayatın katı kaba gerçeği de şööyle çat diye düşmekte ortalığa... Kara kedeerle ak sevinç birbirinin içinde tam olması gerektiği gibi erimekte.)

267 - 'Ana fikir değiştirilemez' şartının yerine getirilip getirilmediğine kim karar vermiş? Vizyona çıkmadan önce yazara neden gösterilmemiş? Karar verme makamı neresiymiş, neymiş, nasılmış? Film görücülere sunulduktan sonra sinemacılarımızın dehşet bir narsistlikle 'film başka-roman başka' fetvalarına ne demeli? Sanki yazar bunu bilmiyor. Biliyor ve hepsinin yakasına yapışıyor: Anlaşma maddelerine uyulmaması, yazarın fikirleriyle oynanması da mı 'sinema sanatı'nızın keyfine kalmış?.. (Sarı Mersedes'ten bahsediyor.) 

270 - Emil'i gömdük. Teşvikiye Camisi'nde onu alkışlarla gönderen bizlere homurdanan dincileri de gördük.

271 - "Fikrimin İnce Gülü" filminin Sarı Mersedes, Arabam vb. adlarıyla dolaşmaya başlaması üstüne üstlük. Avukatım Sayın Haluk İnanıcı film şirketine (Cengiz Tuncer???) karşı dava açmıştı. Tedbir kararı için 4 Mart'ta Sultanahmet Adliyesi'ne beraber gittiydik. Tedbir kararı reddedilmiş! Fikir-Sanat Eserleri yasası, yargı organlarının bu konudaki tutumları, eserlerin kullanımlarından doğacak haklar üstündeki vurdumduymazlıkları, hatta yasaların dile getirilişindeki 'cehalet' kimin umurunda? "Sinema dili başka, roman dili başka," ya!

ROMAN-Tik'ten Madrid'e
Madrid. 7-13 Mayıs 1993

284 - Kah kah kah, kih kih kih! (Müfettişim: Bak gördün mü, Sivas'ı, otel katliamını unuttun gitti..)

285 - Örgütlü olmak iyi de, yazar ancak 'örgüt' ve 'parti' bayrağı altında yazardan sayılıyor ki; kötü. Kötü bilgi. "Fikrimin İnce Gülü" mahkemeye verilip de toplatıldığı zaman Güner'ciğimin bana: "Hadi sen de yazardan sayılırsın artık!" demesi geliyor aklıma.

286 - "...Aziz Bey'in üstüne 'suç' gibi yanlış cetveller çıkarılarak devletsiz bir düzende ve sahte, ikiyüzlü bir laiklik altında yaşadığımız gerçeğinin üstü örtülemez..." Sivas olayları hakkındaki bu demecim üstüne az önce telefonda kendilerinin 'İslamcı Gençlik' takımından olduğunu söyleyen birinin tehdidiyle karşılaştım. Adını sordum, mırın kırın bir şey söyledikten sonra, "Adımı boşverin, evinize grup halinde geleceğiz zaten, gün verin hele," Güler misin, ağlar mısın? "Beni basmanız için bir de randevu mu vereceğim?" İster verseymişim, ister vermeseymişim, "Biz sizi buluruz nasıl olsa"ymış.

291 - "...If you are not pleased with your lover, you can always get rid of his bed, but what can you do if your own country fucks you over and over?"

293 - ...Pınar Kür (beni hep görmezden gelir)...

299 - Sürekli yağmur yağıyor. Sis de yoğun. Hoşuma gidiyor. Çoluk çocuk sokağa fırlayamıyor.

304 - İşin acı yanı, son yirmi yıldır adım adım bir zamanlar saygıyla anılan 'aydın'ların artık 'entel/dantel' diye alaya alınması.


1994

Sisifos Söylemi

306 - Az önce bunu yazı makinesine takılı kağıttan okumuş olan Asistan Üner kendini pencereden aşağı attı ya? Yok canım! Bu mesele aslında romanın başka bir kahramanı olan Yaşlı Yazar'ın hayali... Kendine kıyamıyordur, 'öteki'si, kendinden bir başkası yapsın bari: Kaçamak. Fare deliği, fare deliği... Kendinden kaçan böyle bir kaçamak deliği bulur.

314 - İstanbul şehri hayatımız RP'nin 'adil düzen'ine tevdi edilmiş bulunuyor.

315 - Seçimlere hile karıştı, deniyor. Millet elleri, parmakları vıcık vıcık çöpler arasında 'atık oy'ları aramakta...

320 - Akşamüstü Bülbül mahallesinin kıytırık 'asi gençliği', özentilerin özentisi mahlukatın pencerelerimizin altına toplanıp dırıltılarına, bağırıp çağrışmalarına karşı itirazıma yanıtları: "Sana ne ulan?" "Biz yaparız, sana ne?"

324 - Okur-yazar sınıfımızda daha değişik bir gürlük var: Hemen her gün ortaya birkaç tane yeni yazar çıkmakta. Birinci hamur kağıtlara basılıyorlar; tanıtımları da, "kör gözün parmağına" şöyle ışıl ışıl... Bu yeniler biz eskilere dudak büküyor; yetmedi 'dinozor sınıfından bunlar' yaftası yapıştırıyorlar. Kendilerinden memnunların 'fetret' dönemindeyiz. Cezaevlerinde işkence görenler, çocuklarının ölü mü, diri mi olduğunu hala bilemeyen ana babalar umurlarında değil. Artık bu devir, tez elden köşeyi dönme devri! Kapitalizmin ana şartı tüketim ekonomisi de böyle böyle becerilecek demek ki... Al/Sat. Kullan/at, kullan/köşeyi acilen dönemeyenler sınıfı aşağılık sınıftır. Hiç'tirler. Silinmelidirler. 'Bari kalabalık etmesinler'. Bunları besleyip duracağımıza asılmalıdırlar!.. 12 Eylül'den bu yana 'meçhul katiller' memleketi...

5 Ağustos-4 Eylül
Reims Günleri

337 - Çünkü anlamıştım; buralarda 'yazarım'dediniz mi, çok, çok kıymetlisiniz. Avrupa'ya çıkışlarımda bu bana hep kendisiyle övünmek gibi gelmiş, Paris'ten verilmiş Societe Des Auteurs'e üyelik kartımı bile yanıma almamışımdır, ama artık öğrendim. İyi bilgi: Efendim ben yazar şu, Türkiye'den geliyorum deyiveriyorum. Hele şu son niteleme yok mu, karşınızdaki bir 'mucize' görüyormuş gibi oluyor. Tabii 'kadın' cinsindenseniz. Hem Müslüman, hem kadın, hem başı açık, hem yazar! 'Mucizeler' önünde eğilinir ya, genellikle öyle yapılmakta. Üstelik burası gibi 'kutsal bir din yeri'ndeyseniz; Jeanne d'Arc'la kardeşsiniz.

339 - Tarihçilerin geçmiş zamanı eşeleyip bulması, bulduğu 'tabletleri' okuması iyidir, güzeldir de aslolan 'şimdi'nin ruhunu okuyabilmek. Geçmişe hayat içre şimdi'siz yaklaşmak fenersiz dolaşmaya benzer.

344 - Birbirimizi severiz. Fakat 12 Eylül sonrası yazarlığıma çamur atılması, hem de bunun toptan üyesi bulunduğumuz TYS yayını maşasıyla olması, kitabımın toplanması sırasında sevgili Yaşar'ımızın sessiz kalmasından çocuksu bir kırgınlık duymadım değil.

345 - Romanlarımız 'tanıtım' namı altında sadece 'alatılıyor'. Oysa 'anlaşılması'na çalışılmalı. Konuları değil, kurgunun bütün kanalları tartışmaya açılmalı.


1995

Damlıyor Güneş
Bilinmez Yerlere

352 - Yazdıkalrım da kendim gibi, yersiz. Yayınevlerinin değerli ilgilerine karşın bu duygum çok güçlü.

357 - Türkiye Cumhuriyet'i DEvleti, hadi toptan Batı diyelim, Batı'ya çok hizmet etti. Onun açık pazarı, şusu busu da oldu. Bu hakkın kabulü gecikmiş bir kabuldür. Bari biz kendi kendimizi onarsak da, AB'ye böylece 'kabul edilsek'; hiç değilse bir oy hakkımız olur; kalenin dışını da içi gibi yakından görürüz; şu olsun, bu da böyle olmasın, deme hakkımız doğar. Tek yanlı 'küçümsenme' yerine, karşılıklı hesaplaşma hakkımız doğar. Brüksel'de olup biten, şimdilik şatonun kapısı önünde durmamızın kabulüdür. Bakalım sofraya kabulümüz ne zaman mümkün olacak. Elimizi yüzümüzü temizlemeyi; 'onlar için' olamktan önce 'kendimiz için'...

358 - (Eski kuşak-yeni kuşak edebiyatçı arasındaki farkları anlatıyor.) Genç edebiyat yazarı kendisinden öncekinin önünde artık öyle yaprak gibi titremiyor. Kendine güveniyor. İç dünyalardan çok dış görünüme, 'görünmeye' çok daha istekli. Genel olarak 'çok satma'nın 'çok iyi yazar' demeye geldiğine inanıyor olmalı ki, bu yolda rahatlıkla zaman harcayabiliyor. Bu da yayınevlerinin hoşuna gidiyor. Mal'a yapay değer biçmek için birbirlerini tamamlıyor gibiler. Aslında eski kuşakla yeniler arasındaki hiyerarşinin silinmesi, ilişkilerin demokratikleşmesi iyi bir şey. Ama eşitlikle terbiyesizlik, kendine güvenle topluma ve gelecek zamanlara karşı sorumluluk arasındaki çizgi çok ince. Yeni kuşağın, ne olacaksa çarçabuk olsun isteğinden doğma gözü kara bir yarış, bence hayli tehlikeli. Bireyciliğin, ben ben'ciliğin hakimiyeti demeye geleceği için. Yeni kuşak, kendinden öncekileri bilmemekten, eskilerin duyduğu eksiklik kadar bir eksiklik duymuyor gibi... Kendisini 'bu ve böyle yapan' koşullarla bir sorunu yok sanki.

362 - Aferin Can Dündar! Milliyet'e 'Romantik devrimci' diye ışıldak reklamlarla o getirilmişti; şimdilik yalnızca Ahmet'in çıkarılışını protesto ederek gazeteden istifa etti. Tevekkeli hep gözüm tutmuş, pek sevip durmuşumdur bu çocuğu! Solcuysan çalışacak, üreteceksin vee üretimin dört başı mamur olacak. Öperim seni Can Dündar.

369 - Ben bu romanımda Hayır... 'başkaldırısının' yanına özellikle ad olarak üç nokta yan yana koydum; sloganvari bir ünlem sanılmasın diye... Çünkü bu roman kahramanları yoluyla kişinin kendine başkaldırmasının, kendisiyle barış sağlama çabasının romanı. Elbette 'o kişi'leri 'bu kişi' yapan dışarısıyla keçiler gibi alın alına toslaşarak...

372 - (Aziz Nesin'den bahsediyor.) Bari istediği dilediği biçimde gömülmesine yol versinler de, vicdanlarının karasından birazcık kurtulsunlar. (Bir bilgi: Aziz Nesin'in isteği yakınlarınca -el altından- yerine getirilecektir. Kimse duymasın.)

375 - (Pavese'nin Yaşama Uğraşı'ndan alıntı yapıyor.) Ben en az sekiz yıl daha gerideyim çağdaşlarımdan. Onların yirmi iki yaşındayken emin oldukları konularda, ben otuzumda hala kararsızım...

377 - Sen böyle yazarken bir şeyler anlatabilirsin de, konuşurken sıfırsın. Bu sefer ne yapacaksın bakalım.

22-29 Ağustos:
Londra'ya Gidiş-Dönüş

384 - Alev Alatlı adındaki zihni keşküllü 'roman yazarı' bir 'eser'inde okuruna Adalet Ağaoğlu'nu adıyla sanıyla Devlet Tiyatrosu kapısındaki mafya çetelerinin bir üyesi olaraktan burada durmadan, hiç durmadan oyunlarını oynatıp duran biri diye sunmuş bulunsa bile... (Düşünce özgürlüğü böyle 'aydın'lara bol gelmekte...)

386 - Ne diyeceğimi bilemedim. Resmi ideoloji ile benim kadar çok hesaplaşmış edebiyat yazarı az. Ölmeye Yatmak'la böyle bir hesaplaşmayı ilk başlatanlardan biriyim, diyebiliyorum. Muhalifim. Yazar olarak beni ben yapan, devlet biçiminin cumhuriyet olması, ama asla ve kat'a demokrat olamaması görüşümdür. Atatürk başkanlığı çok kısa sürdü, onun Cumhuriyet ideolojisi altı ok toplumsal değişimlere dar gelmekte. İdeolojinin karar verme makamı TBMM'nin elinden alınıp gizli bir güç gibi  TSK'ya devrolmuş bulunmakta... Haksızlıklar işlendi. İşleniyor. Ben Cumhuriyet'İn uslu çocuğu olamadım; 12 Eylül Anayasası'nda da açıkça "Hayır" dedim. Genelgeçerle uyumlu değilim. Çevremle dahi uyumlu olamamaktayım. Şimdi Cumhurbaşkanlığı Kültür Ödülleri seçici kurulu böylece bu yaramazlıkları ve eleştirel uyumsuzlukları sevdiğini mi göstermek istemekte acaba? Devletin sanki bir çeşit 'özür dileme' gibi giriştiği bu işi reddetmek de anlamsız. Hükümet değil, partiler değil bu girişimi yapan Cumhurbaşkanlığı. Bunu reddedeceksem nüfus kağıdımı, T.C. vatandaşlığını da reddetmeliyim. Tam bu noktada boynum kıldan ince. Çünkü benim dilim olan memleketimden başka dışarda sırtımı dayayacağım bir yerim yok. Örgütüm, etik kulübüm, alışveriş mağazalarım falan yok. 1953'lerin bütün Paris'i yayan yaşamış Adalet'i gibi fiziksel güce de sahip değilsin be Fatma İnayet! Söylesene, başka ne düşünmeliyim? Tıssss.

389 - Halim İTÜ'den sınıf arkadaşı Süleyman Bey'le buluştu. Evliliğini Ankara'da yakından bilip tanıdığımız Nazmiye Hanım da her zamanki sessizliği, içine kapalı ama insani yakınlığı ile resmi görevinin başındaydı.

393 - (Hiçbir şey bilmesen, derinlerde olup bitenleri sezerken sezmemişe getirsen de, okurunun yazarı olduğunu pek güzel biliyorsun. 'Halka göre' bir edebiyat yapmadığın, onun keyfi için seviye düşürmeye yanaşmadığın halde...)

394 - Cumhurbaşkanlığı Kültür Ödülü'nünbana verilmesi üzerine PEN Yönetim Kurulu'nda gazetelere bunun PEN'le hiçbir ilgisi yoktur, ilanları verilmesi görüşülmüş. Sonradan vazgeçilmiş. Neden acaba? PEN'in üyesi bile değilken, onlarla ne ilgisi olabilirmiş ki?

Bence gazete ilanı çok az. Beni Petitbüro'ya da gammazlamalılar ve Olcas Süleymanof'lar gibi edebiyat dünyasından sürdürmeliler mesela. İyi olur. Böylece bu kadar mankafa bir 'aydın' ortamındaki iç sürgünlüğü maddeten de tamamlanmış olur. Zarf kapanır. Kırmızı mumla yapıştırılıp mühürlenir. 'Görülmüştür' dahi yasaktır.

396 - Leyla Erbil (Yazar): "Ağaoğlu'nun Çankaya'da T.C. yazarlığının simgesi olarak bütün yazarlar adına yaptığı ve gerçeklerden bütünüyle kaydırılmış konuşmasının tek bir satırına bile katılmıyorum... Böyle bir yazarla PEN gibi bir derneğin çatısı altında bulunmak ilk kez rahatsızlık veriyor bana.

Beni PEN'den 'elbirliği ile' kovdurmaya kalkışılmışsa da, çok yazık. Adalet Ağaoğlu PEN, Onur Kurulu üyelik şartlarından biri olan 'ahlaken yazar kalitesi'ne sahip bulunulmasını sağlayamadığı için istifa etmiş bulunmaktaydı. Onlar ise hem 'müfteri' hem bir meslektaşına, kadınlığından ötürü, "Ya nerelerini okşadınız hanım?" diye alenen yazıp yayımlatan biriyle aynı çatı altında bulunmaktalar.

398 - Ölmeye Yatmak'ın Salim Efendi'sinin daralmalarına şöyle bir değinip geçmek yetmezdi. 'Aydın romanı' denilen o romandaki yazarlık tutumumun, 1968'lerde bile hala daha laiklik koltuğuna yangelip yatmaktan, Batılılık demenin toptan bu demekten ibaret kaldığını, 'özgürlük' kavramını didiklemekten öteye geçemediğimi düşünüyorum. Bu bile ilaç gibi ne kadar iyi gelmişti okur-yazar takımımıza...

398 - Ben, Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin kurucu üyelerinden biri olarak da AB'ye girmemizden yanayım. 80 yıllık laik Batılılaşma hareketini artık geri çeviremeyiz, ABD gibi emperyalist ve silah taciri, dolayısıyla savaş yanlısı bir ekonomiye git gide köle olmuş bulunmaktayız. AB'ye üyeliğimiz bize Avrupa'da bir oy sahibi olmamızı sağlayacak: Orayı eleştirimizi de yüz yüze dile getirebileceğiz. Dışarda, kapı önlerinde sızıldanıp durmak yerine insan ve toplum haklarını oylarımızla arayacağız.

399 - Christoph diyor ki: "Demokrasi deniyorsa, RP'nin seçimleri kazanması halinde bunu hazmetmek zorundasınız." Hüsam da: "Canım gürültü patırtı istemem ben de, ama gitmezler sonra," diyor. Christoph tarih bilincimiz ise bizim demokrasi noksanlığımıza uzun be uzun değinerek kendisine baştan taraftar ettiyse de, Hüsam'ın 'hazmetmek gerekir, bunu biliyorum ama, bir geldiler mi, bir daha gitmezler' sancısı havaya hakim olmaya başlayınca Christoph kestirip attı: "O da sizlerin bileceği bir şey!.." Besbelli, o zaman da gitmelerini sağlarsınız, demeye getiriyor. Kim, nasıl sağlayacakmış bunu?


1996

Eksik Günler
Yaban ve Yalan Zamanlar

406 - Halim evde. Bir aralık bana: "Git gide tatsızlaşıyorsun," dedi. "Kan şekerimi ölçtürdüm, sınırda çıktı," dedim ben de ona. Tatlılık matlılık bir yana da şu 'git gide' meselesi bütün gün yordu bitirdi beni.

408 - (Enis Batur'dan alıntı) "...Adalet Ağaoğlu ile konuşuyorduk geçenlerde. Son zamanlarda hiçbir yazarımızda rastlamaz olduğumuz bir özeleştirel yaklaşımla, kendisini de suçlayarak, artık kimsenin ötekinin haklı davasına arka çıkmadığını söylerken hüzün içindeydi. Gerçekten de simgesel çıkışlar bir yana, kimse haklı davasında başkasına sahici bir destek vermez oldu bu ülkede. Yorulduk, kanıksadık, çaresizlik kuyusuna mı düştük, yoksa adamsendecilik mi iliklerimize işledi, kestiremiyoruz..."

İktisatçılar Haftası

414 - Güneydoğu'da işsizliğin, yoksulluğun önlenmesinde silaha sarılmak yerine hükümetin yapacağı çok şey varsa da, söyler misiniz bana, bundan önceleri bölgede on köyün sahibi ağalar vardı ve onlar hakkında çok konuşuldu, yazıldı, çizildi ya, onlar şimdi nerdeler? Irgatlarından derledikleri servetleriyle aynı bölgeye yatırım yapmadan nereye, neden çekip gittiler acaba? Neredeler? Şehirlerdeler ve özellikle Marmara çevrelerinde; sözümona fabrikacılık, aslen de yap-satçılık etmedeler...

420 - Şimdilerde toplumuna, insana sorumluluk duygusu yüksek olanlara, hafiften şöyle bir burun kıvırarak 'idealist' diyorlar.

Toplum ve Siyasa: Islıkla Kumar

422 - Halkından kopuksun, halkından kopuk! Bunların hiçbirini yapamıyorsun... Fildişi kuleleriniz yıkılmıştır. Ya Refah'lılara katılacak, ya mahallenin Ülkü Ocak'lı oğlanlarını seveceksin.

423 - Biz okur-yazar takımı böyleyizdir: Yaşar Kemal'in İnce Memed'i, hem de haklı haklı, dağ taş öç almaya çıktı da, Yaşar'ın ta kendisini birine yumruk atarken gören oldu mu? İyi yazar dediğin, kendi yapamadıklarını yazandır. (Hadi işte o günkü fasıldan çıkma aforizman da bu olsun bari de, teselli bul.)

426 - Sinekli Bakkal romanının Rabia'sını Doğu-Batı terazisinde tartmakla kalmayıp iki kültür arasında sıkışmış insanların dramını sanki bütün sahiciliği ile anlamlandırabilmem de babamı 'nihayet' anlayabilmeme bağlı... (...) Bu kuşağın orasına burasına dokunup geçmek yetmez. Kültürel değişime zorlukla morlukla ayak uyduranların 'yokmuşa' getirilişleri üstüne kitaplar yazılmalı. İTÜ'den çıkma "Bu Erbakan da nerden çıktı?" diye şaşıp düşmek de yetmiyor. Taşın bağrından sadece filizler fışkırmıyor, altından solucanlar, kurtlar murtlar da çıkıyor şöyle bir kaldırınca...


















07 Ağustos 2017

Bu sıralar...

 - Son günlerde Hollanda kültürüyle ilgili yeni bir şey öğrendim: Puzzle yapmak yaşlı insanlar için bir aktivite sayılıyormuş. Neden bu kadar dışa dönük insanlar olduklarına şaşmamalı. Halbuki tek başına oturup parçaları birleştirmek zihni dinlendirmenin bir yolu bence. Örgü örmek gibi. Hadi kabul, örgü örmekten çok daha az yaratıcı bir eylem. Sadece parçaları birleştirmekten ibaret. Sonuçta oluşturduğun ürün sanatı geçtim, zanaatın da bir sonucu değil. Fakat Türkçe'deki karşılığı olan "yapboz" sözcüğünün anlamına tam da uygun olarak, bu aktivitede önemli olan bir şey yaratmak yani sonuç değil ki, sadece yapmak, parçaları birleştirmek ve bunun getirdiği dinginlik, tatmin hissiyatı. O yüzden yapıp çerçeveleyip asmak değil aslında beklenen, yapıp bozmak, sonra tekrar yapmak. İnsan, sanki yapbozda resmedilen tablo ya da fotoğraf kendi eseriymişçesine, çoğu zaman bozmaya kıyamasa da, aslında amaç bu, yani bozmak. Çerçeveleyip asmak insanın kendini şımartma, kendini sevme yollarından biri sadece.

- Zamanın birinde Youtube'da "Daha sonra izle" diye işaretlediğim videolardan birini izledim geçen hafta: "Havada Bulut". Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden birinin TRT tarafından 2002 yılında dizileştirilmiş hali. İnsanı okumaya teşvik eden diziler varmış eskiden. Edebiyat televizyon denen aptal kutusuna ancak bu kadar yakışabilirdi. Keşke benzerlerini bulsam da izlesem. Sait Faik'i yeterince okumamış olmanın pişmanlığı düştü içime. Ülkemin en güzel yanı, edebiyatı. Çok özlüyorum, bu yaşıma kadar uzak kaldığımız her an için kendisinden özür diliyorum, arayı elimden geldiğince kapatmaya çalışıyorum.


- Ve yine Adalet Hanım'la içli dışlıyız bu aralar. Günlüklerinin (Damla Damla Günler) ilkini okumuştum. İnternetten sipariş verip arkadaşlarıma aldırttığım ikincisi ve dördüncüsüne başlayayım dedim bir iki hafta önce (üçüncüsü yoktu piyasada). Baktım ikincisi yerine yine birincisini ama bu kez Everest yayınlarından çıkan son baskısını aldırtmışım. İnternet alışverişinin zararları. Yine de iyi oldu, Everest'teki önsözünde günlükleri basıma hazırlama sürecini anlatmış, "Bir insan yaşadığı sırada neden günlüklerini yayımlatır ki?" sorularıma cevap buldum. Neyse, sonuç olarak ben de dördüncüye başladım, 1990-96 arası olana. Günlük okumaktan bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum. Doksanlara nasıl baktığını hep merak ediyordum, öğrendim. Sanırım, kim ne derse desin, hatta kendisi ne derse desin, bu yazarla aramızdaki ilişki hiç bozulmayacak. Günlükleriyle tanımaya başladım O'nu, (sonradan edebiyatıyla haşır neşir oldum), bundan mıdır, nedendir bilmem, kendi kendiyle konuşmalarını, kendine kızmasını, eleştirmesini, arada bir şımartmasını, haklı çıkarmasını, yaşadıklarıyla fikirlerinin çelişkisiyle mücadele etmesini, her şeyini olmasa da pek çok kavgasını gördüm kitaplarında. Romanlarında da eksik kalan yerleri tamamlıyorum yavaş yavaş. Asla tamamen tanıyamam elbette O'nu, kimseyi, en yakınımı bile. Bir insan bir insanı ne kadar tanıyabilir, bir insan kendini dışarıya, hatta kendine bile ne kadar tanıtabilir ki? Yine de Adalet'i (yaşına ya da tanışmayışımıza hürmeten Hanım demem gerekiyor ama içimden gelmiyor. Yazarlarla kankiymişiz gibi konuşulmasından da hoşlanmam halbuki. Sonuna bir şey getirip isminin karizmasını çizmek istemiyorum sanırım..) öyle bir benimsedim ki, bir yazarı ne anne, ne abla, ne arkadaş, ne kadın olarak değil, sadece yazar olarak da yürekten bir yakınlıkla benimseyebileceğimi öğrendim. İnsanı durmadan okumaya ve sakince, koşturmadan, kendi kendine mırıldanır gibi yazmaya teşvik ediyor. Bir yerlerde yayımlatma telaşına girmeden yani... Daha ne olsun ki?

Şimdi elimde günlük kalmadı. Eskişehir'de geçen romanı Üç Beş Kişi'ye başlayacağım. Belki de biraz ara verip Füruzan'ın Parasız Yatılısı'na girerim.

- Hamamböceklerimiz bitti. Evi beş defa ilaçlatmak, sonuncusunda bütün binayı ilaçlatmak işe yaradı demek ki. Artık gerçekten yerim yurdum varmış gibi hissediyorum. Uzak kaldığımda özlediğim bi kapalı kutum var. Kendi evinde misafir gibi hissetmek bi tuhaftı. Hayatta daha derinlere kök salabiliyorum sanki artık, o zamanlar hep misafirdim dünyada. Tam olarak ancak bu cümleyle anlatabilirim böceğin ruh halime etkisini. Küçücük yaratıkların iğrenmek dışında böyle duygular uyandırması saçma ama yaşayan bilir ki, gerçek.

- Burada her ayın ilk pazartesi öğlen 12'de bir dakika boyunca siren çalıyor. Doğal felaketlere ya da savaş durumuna karşı tatbikat amaçlı. Çok enteresan. Yakınlarımızda mültecilerin kaldığı bir yer var. Acaba oradakiler bu felaket tellalı sesi duyunca ne düşünüyorlar? Ben ilk duyduğumda tırsmıştım mesela. İnsan merak ediyor. Ama gidip soramıyor. Neden? Bir, yapı meselesi, her merak ettiğini soran biri değilsin, hele ki hiç tanımadığın insanlara, röportaj yapar gibi yanaşıp konuşamazsın. İki, ki içini asıl kurcalayan bu, mesafe yakın ama aslında uzak.

- Kendi kendine konuşarak, hatta çekişerek yazmak, Adalet Hanım'dan kalan hatıra. 

Şimdilik bu kadar...

05 Nisan 2017

Adalet Ağaoğlu Okumalarımı Toparlama Çabası

Kitapları da ismi gibi hem sert, hem yumuşak bir yazar. Hem karşısında boşa konuşursan, düzgün Türkçe kullanmazsan, uygun sıfatları seçmezsen, telaffuzun iyi olmazsa azarlayacak seni. Çok cahilsin be, deyip geçecek. Dövse daha iyi diyeceksin. Saygı duyuyorsun çünkü. Hem de üzülecek senin için. Kendi geçmişindeki tuhaflıları , cahillikleri, eksiklikleri nasıl çok iyi anlayıp aktardıysa, biliyorsun ki, seni de iyi anlar. Anlar mı? Sadece kendi geçmişiyleydi belki de anlama kavgası. Belki de o da genç nesli anlayamayıp koyverenlerden olmuştur. 

Önce günlüğünü okudum, ilk cildini. 69-77 arası olanı. Çok fazla günlük okumamıştım daha önce. Bu kadar severek okuduğum bi günlüğü de hiç hatırlamıyorum. Kendiminkilerden bile bu kadar zevk almadım. Aman ne büyük marifet, insan kendi günlüğünden zevk alır mıymış zaten? Olsun dedim bu kitabı okudukça, özendim, Adalet Hanım gibi yazmaya başladım günlüğümü. Günlük olayları ekledim. Sadece hislerimi değil, bugün bunu yaptım, şunu yaptım, Türkiye'de ve dünyada şunlar oldu ve tüüüüüm bunlar da bana bunu bunu etti. Değişiklik oldu. 10 yıldan fazladır günlük yzaıyorum, biraz değişiklik ilişkimize iyi gelir tabii.

Sonra denemelerini okudum. 77-86 arasında orda burda yayımlanan yazılarını. Deneme okumayı da çok sevmezdim. Hele ki gazetelerde çıkan köşe yazılarının kitaplaştırılmasını hiç...Ünlü bi köşe yazarının ününden faydalanıp paraya para dememe çabası gibi gelirdi. Belki bazıları için öyledir. Fakat yine anı düşünüp sonuca varma hatasına düşmüşüm, bu kitapla birlikte anladım. O dönem içinde bolca para kazandırsa da, önemli olan, o yazıların orda burda kaybolup gitmesinin önlenmesi, derli toplu biçimde arşive geçmesiymiş.

Bu iki kitap sayesinde yazarla tanıştım. Daha hiçbir romanını, öyküsünü okumadan, edebiyat nasıl olmalı, üzerine fikirlerini dinledim. Sürekli yenilik arayışından, eskiyi tekrarlamamaktan bahsediyordu. Nasıl olurdu ki bu? Edebiyat yöntemleri, akımları hakkında hiçbir bilgisi olmayan roman okurlarındanım ben de. "Edebiyatta yenilik" deyince zihnimde teknokent, ar-ge çalışmaları gibi kavramlar canlanıyor. (Teknik üniversitenin "inovasyon" afilşleri içime işlemiş.) İçinden geleni yazmaz mı yazar? Oturup düşünür mü nasıl yazması gerektiğini? Kendi kendine yöntem savaşları verir mi?

Pek safmışım, kabul ediyorum. Artık çok mantıklı geliyor bu yöntem arayışı. Adı konmuş olsun, olmasın, aklındakileri bi düzene sokup anlatmak zorundasın eninde sonunda. Yöntem arayışı dediğimiz bu sanırım, içinden geçenleri, hangi sırada, kimin ağzından, nasıl bir dille anlatacaksın? Bu arayışın kaç farklı yolu olabilir ki, diyor sonra içimdeki yenilik düşmanı yaratık. İşte Ağaoğlu'na göre, yeni bi yol bulamadıysan, eskileri tekrar ediyorsan, hiç yazma, daha iyi.

İşte bu yüzden sert bir yazar diyorum. Herkes kitap yazabilir, gibi cümleler zırvalamıyor. Net. Ama net olmak uğruna saçma sapan aforizmalar da uydurmuyor. İkilemde kalmış gibi görünürken bile net. Hangi ikilemde kaldığını açıklığa kavuşturmak istiyor sanki. Aysel gibi. Dar Zamanlar'ın başkarakteri gibi. Duygularında ya da düşüncelerinde, fark etmez, her ikisinde de muğlaklığa düştüğünde bunu açıkça anlatıyor. Muğlaklığa düşmesini netleştirmek için çaba harcayışını bile öyle bir anlatıyor ki, insan gülümsüyor. Şirinleşmeden, günümüz blog yazılarında hepimizin başvurduğu samimiyetin sığ dilinden uzak durarak yapıyor bunu. Ağdalı cümleler de kurmuyor üstelik. Nasıl oluyor? Yöntem işte burda işe yaramıyor. Çünkü bu sadece O'nun yöntemi, formülünü bulup, "aaa ben de yazıvereyim" denecek şey değil.

Zaten O'nun nasıl yazdığını anlatmaya çabalamak da boşa. Romanlarını okumak lazım anlamak için. Henüz iki tanesini okudum. Dar Zamanlar serisinin ilk iki kitabını. Güncesinde ve Geçerken'de kurgusuz anlattığı derdini, kurgu içinde iyice sindirdim, sanırım. Her kitapta yeni bir şeyler yapmaya çalışan bir insanın tüm kitaplarını okumadan net cümleler kurmak ne kadar mümkünse, o kadarını anladım ben de. Tabi bir de dünyayı algılama yeteneğim ne kadar büyükse, o kadar.

Kitaplarında anne sıcaklığı, babaanne okşayışı, öğretmen şefkati yok. Her karakterde sadece o karakter var. Bütünde ise sadece Adalet Ağaoğlu var. Bir yazar. Ne bir anne, ne bir kadın, ne bir kız evlat, ne bir kızkardeş, ne bir vatansever, ne devlet memuru, ne gazeteci, ne dönem yalakası, ne de bir öğretmen... Hadi diğerleri neyse de, nasıl başarıyor kadınlık etiketlerinden bu kadar ustaca -onları yok saymadan- kurtulmayı? Ece Temelkuran'da, Elif Şafak'ta, hatta Buket Uzuner'de de biraz biraz hissettiğim o kızkardeş hissini nasıl oluyor da duymuyorum bu kadının kitaplarında? Duygusuz olduğundan mı? Hayır, kesinlikle değil.

Dert edindiği konulardan biri sayesinde olabilir. En azından şimdilik anladığım bu. 70lerde, "kadın yazar" lafına bildiğin gıcık olmuş. Günlüğünde de, makalelerinde de değinmiş buna. Bir yazarın, kadın ya da erkek olamayacağını, tüm insanları, kadın erkek demeden anlatabilmesi gerektiğini düşünmüş. Günlük hayatta cinsiyetçiliğe her fırsatta kafayı takan benim gibilerin bile, içlerinde derinden bir edebiyat sevgisi, saygısı varsa, sakince dinleyip kafa yormamasının imkansız olduğunu düşündüğüm görüşleri var. Alıntılarda illaki yer vermişimdir. Özet geçmek açısından, BBC Türkçe'ye 93'te verdiği röportajdan ilgili kısmı not ediyorum:

"Uzun bir süre ben ayrı bir kadın duyarlığı olabileceğini kabul etmemiştim. Çünkü yazar insana bakar, insan dünyasıyla ilgilenir ve insanı ikiye bölemezsiniz erkek ve kadın diye. Biz romanlarımızda, hikayemizde kadını görmek zorunda olduğumuz kadar, erkeğin de dünyasını görmek ve topluca, dış ve iç etkenler ortasında insanı bulmak zorundayız. Sonraları ben kadın duyarlığını kabul etmek zorunda kaldım. Türkiye'de bir kadın olarak yazmanın, kadın yazar olmanın beş misli çok daha fazla bir direnişi gerektirdiğini anladım."


Şimdi sırada ne var peki?

Aysel'in zihni var. İkinci kitapta hep Aysel'in başka zihinlerdeki yerini gördük. Özledim Aysel'i, umarım üçüncü kitapta tekrar konuşur. Ama derdini anlatmanın yeni bi yolunu bulduysa yazar, kim ne karışır, bulmuştur, bizi yine ayırır. Ne gelir elden? Hasret de sevdaya dahil.

Ali ne yapıyor acaba? Bi de O'nunla karşılaşsak ne güzel olurdu. Tuncer ne yapacak düğün gecesinden sonra? Ölmeye mi yatacak? Tezel, Aysel ve Ömer üçlüsünün yarını nereye çıkacak? Ayşen ne yapacak? Nasıl büyütecek kendini? Tamam, hepsi değilse de, Aysel... En kıymetlisi Aysel...

Diğer romanlarında kimler var peki? Geçerken'de varlığından haberdar olduğum, Fikrimin İnce Gülü'ndeki Bayram kim?

Güncelerinin devamı nasıl peki, 90-96 arasını anlattığı dördüncü günceyi merak ediyorum en çok. Meşhuuur , hepimizin sevgi duyduğu doksanlarda nelere sinirlendi? Boktan gündem içinde O'nun da sevdiği komik şarkılar, oldu mu? Tiksinerek mi baktı doksanların rengarenk modasına. Televizyona çıktı mı? Sevdiği diziler oldu mu? Madımak hakkında neler yazdı defterine?

Bu kadın, Cumhuriyet'in kuruluşundan günümüze getiriyor bizi. Damla damla birikiyor günler. Eskiler masalla gerçek arası. Peki bizim kuşağımızı nasıl anlatıyor kurgularında? Anlıyor mu bizi? Bizi, kendisine bu denli uzak yetişen bu nesli, anlamaya niyetlendi mi hiç? Başarabildi mi? Çok merak ediyorum. Göreceğiz. Az kaldı.


-------


Damla Damla Günler alıntıları: https://kanatlikedimasali.blogspot.nl/2017/02/kitap-damla-damla-gunler-adalet-agaoglu.html

Geçerken alıntıları: https://kanatlikedimasali.blogspot.nl/2017/02/kitap-gecerken-adalet-agaoglu.html

Ölmeye Yatmak alıntıları: https://kanatlikedimasali.blogspot.nl/2017/04/kitap-olmeye-yatmak-dar-zamanlar-i.html

Bir Düğün Gecesi alıntıları: https://kanatlikedimasali.blogspot.nl/2017/04/kitap-bir-dugun-gecesi-dar-zamanlar-ii.html


BBC Türkçe röportajı:








16 Şubat 2017

Kitap: Damla Damla Günler (Adalet Ağaoğlu)

Alkım Yayınevi
Birinci Baskı, 2004

         27 Mayıs'ın bir zamanlar tatil olduğunu Kültür Bakanlığı'nın 1971'de kurulduğunu öğrendiğim kitap. Adalet Ağaoğlu'nun günlüklerinden 1969-1977 kısmının yer aldığı kitap. Altını çizdiğim yerleri buraya aktarıyorum. Bir kitap için yapılacak en anlamsız iş olabilir bu yaptığım ama bi şekilde bana iyi geliyor. Bir sonraki yazıda da yine Ağaoğlu'nun Geçerken'inden notları yer alacak. Şimdilik buralarda dursunlar. Yazarın roman serisinin ilk iki kitabı yarın yola çıkıp ulaşacak elime. Parçalar birleşecek.

s.56 – Hani sanki memlekette CHP aradan çıksa, ortada kala kala akla kara, sağla sol kalsa bulanıklıklar açılabilir, çaresizliğin yeri çare olur çıkar gibilerden, salakça konformist bir düşünce geçiverdi aklımdan. (Eylül 1969)

s.57 – Söylentiler bize göre değilse de, aileyi yaz tatili yapmak üzere Alanya Alaaddin Motel'e yerleşmiş görünce bütçesini düzelttiğini, bizim de cepteki son maaşların suyunu çektiğini düşünmüş, Durand Bulvarı'nın çok sevildiğinden bahsedilirken: “Benim çeviri hakkımdan bir 500 TL versen iyi olur” diyebilmiştim. “Yok ki” yanıtı aldım. Karısı da o sırada Halime'e araba almak istediklerini, hangi markadan almalarının iyi olacağını sormasın mı? (Eylül 1969)

s.63 – Güner, bugün genel provası olduğu için dün uğrayıp bana Maxime Rodinson'un Hasret-i Muhammet adlı kitabını armağan etmişti. Çok ilginç. İnsan sanki bir islam sosyalizmi olabilirmiş sanıyor. (Batı'nın Doğu bakışı.) (Ekim1969)

Bir yanda Marcuse, bir yanda Maoizm. Bir yanda da Maxime Rodinson; Hepsinin üstünde ülkede türlü biçimde yorumlanan Marx ve her derde şifa Atatürk! Gramsci'nin ne zaman, nerde Gerçek her zaman devrimcidir, dediğini biliyorum. Bilginin de yaşamdaki yerini, karşılığını bulmak, bilgiyi hayatla denetlemek, denetlenmemiş hiçbir kuramı da gerçek saymamak gerek. (Ekim1969)

s.64 – Türkiye'nin Kalbi Ankara filmini iki yıl önce görmüştüm. Hem de elin kültür merkezlerinden birinde. Vakti zamanında Sovyetlere çektirilmiş iyi bir dokümanter. Kurtuluştan sonraki ilk 10 yılın öyküsü ve haritası. Kuşkusuz Cumhuriyet'in 10. yılında o zamana kadar yapılanları dünyaya tanıtmak, TC'yi başta halk, yabancıların gözüne sokmak amacıyla çektirilmiş bir film. Hem canım, bu film Mustafa Kemal Atatürk'ün isteği üzerine onun onayıyla çekilmiş bir film değil mi? Nazım Hikmet'e öyle yapıldı: Şimdi Mustafa Kemal'e de böyle mi yapılmak isteniyor. Kurucusu bulunduğu CHP'nin gözündeki Atatürk buymuş demek: “Kimseye göstermeyin yaptırdığı şu 10. yıl tören filmini!” (Ekim-Kasım 1969)

s.79 – “Sizin gibi hayatını tek yumurtalıkla geçirmeye mahkum bir kadının radyo yayınları başkanlığından bu memlekete ne hayır gelir” benzeri provakatör laflar... (Şubat 1970)

s.81 – “Projeler çok değerli, yayınlarda bu önerilerinizin gözönünde tutulması elbette çok gerekli sayın konuklar, fakat acaba, özellikle Güneydoğu illerinin radyo yayınlarını hangi dilde yapmalıyız? Herhalde Kürtçe değil mi? Oraları hep sınırın öteki yakasındaki Kürtçe Barzani falan yayınlarını dinlemekteler de” diye sormak cehaletini gösterdim. Elbette yine gayr-ı muhatap oldum. Nedense, Kürtçe lafının bile yasak olduğu aklıma gelmemişti... Başkanlığa tayinim üstüne tebrik ziyaretime ilk gelenlerin reklamcılarla en kibarından üniformalı iki binbaşı olduğunu unutmasaydım bari... (Mart 1970)

s.108 – Devrimcilik, toplumculuk, sanat, sanatçılar... hepsinin bu derece yozlaşmış olabileceğine inanamıyorum. İnsanlığını zaten yitirmiş tutuculardan, tek hedefleri çıkarları olan sağcılardan sözetmiyorum. (Eylül 1970)

s.109 – Bu 1970 yılı boydan boya bir ölüler yılı oldu. Maddi ve manevi anlamda kayıplar yılı. Orhan Kemal öldü. Sermet Çağan öldü. Refik Ahmet Sevengil öldü. Gençler, öğrenciler öldü. Vurulanlar, kaybolanlar ve benim açımdan sağken ölmüş bulunanlar... Cahilleri çarçabuk doyuma ulaştıran sloganlardan bezginim. (Eylül 1970)

s.109 – 3 Ekimde AST'da yapılan basın toplantısı bana 'emperyalistlikle işbirlikçilik' manzarasını ayan beyan göstermiş oldu. Hani “Güner Sümer 'patronla' elele oldu, bize tek kuruş koklatmıyorlar” deniyordu? 'Milli Sermaye' böyle kurulacaksa kurulmasın gitsin, daha iyi. Ahh, Mao'nun kırmızı kitabını kutsal kitap sayan 'veriliye' muhalif kardeşlerim ahhh! Evrensel değerleri de göz kapamadan yakıp yıkanların aydınlık (!) neferleri ahhh! (Ekim 1970)

s.110 – Bu da benim kendimi aşamadığıma en güzel örnek. İçin için: Olur mu canım, hem Çatıdaki Çatlak gibi bir oyun yaz, oynansın -1964-65,- hem de kalk orda yüzleri üretim dünyasında hiç görünmeyen fakat 'halkına' “gönlümüz sizinledir” telgrafları çekenler sınıfı kadınlarından biri ol. Halim Adana'dan dönünce: “Gitmediğin için ayıp ettin” diyecek, eminim. “Zaten ayıp olmasın diye öldük hakim bey” dedirttiydim Evcilik Oyunu'nun kahramanlarından KADIN olanına. (Ekim 1970)

s.112 – Proleter devrimciler, 'Sanat politikanın emrindedir” diyorlar. Bense sanat, sanatçının devrimidir; onun 'o olması' politikasıdır, diyorum. Bu yüzden 'dostlarla' daha çok kavgalar vereceğiz. Hiçbir 'izm'in boyunduruğuna girme hevesinde değilim, 'kendim' olabilme arayışının yollarındayım. (Ekim 1970)

s.118 – Epeydir yapmadığım şey: Evi temizleyip süslemeye koyuldum. (...) Fakat şu krem ipekliden zambak işlemeli örtüyü yemek örtüsü olarak 'sanatçı dostlar'ın baskınlarından birinde kullanabilirim. Evlerinin her yanını kilimler, tahta kaşıklar, patates basması yazmalar ve işlemeli yün çoraplarla donatmaları beni sinirlendirmeye başladı. Eyüpoğlu'ların birer deniz 'Reis'i lakabıyla köy sanatına sahip çıkma ekollerine heveskar bulunanlara işte bu Osmanlı dokuması örtü farklı bir yanıt olsun. (Aralık 1970)

s.119 – (Ruhsal ve fiziksel çöküntü.) Bütün gece TRT'deki rezaletleri sayıp dökmenin yanısıra Pir Sultan Abdal çalındı, söylendi, ardından içimizden biri: “Şşışşt! Susun gülmeyin, dinleyin, saygısızlığa lüzum yok!” dedi diye intiharı düşünür mü insan? (Aralık 1970)

s.120 – Simone de Beauvoir'ın Kadın'ını okudum: Bağımsızlığa Doğru. Bağımsızlık gelecek; geldi bile: Yeni bağımlılıklarla. Fransızın küçük burjuva aydını Simone, Sartre'la elele kolkola... Ne kadar bağımsız! Onun kitabındaki ölçülerle tartılamaz bizim 'bağımsızlığa doğru' verdiğimiz omuzlar. Uzatma Adalet, hadi sen git kendi Aysel'inle hesaplaş. (Aralık 1970)

s.121 – Hep kadının özgürleşmesinin erkeği özgürleştireceğini düşündüm. Erkeği 'kendinden kurtarmadan' bize kurtuluş yok. Bugün, bir kavganın tam orta yerinde durdum. Durdum. Geri gitmiyorum, ama ileri de gitmiyorum. Yeni adımlar için çok düşünür oldum. Yoruldum mu, yoksa daha mı bilinçliyim?

Öyle çok şeye inandık ki, gele gele inançsızlığın tam göbeğine düştük galiba. Machiavel'in Prens'inin yakasına yağışmanın tam zamanı. Nerdeyse on yıl oldu okuyalı. “Her şey güçlüden yana” manasını tam dört asır önceden kıvırdığı için fellik fellik kaçtım ondan. Dönüp yeniden okusam, kaldırabilir miyim acaba? (Aralık 1970)

s.127 – Olabilir mi, her şeye kör ve sağır kalınabilir mi? Bizim kuşak, gerçek mutluluğun mutsuzluğu olduğunu öğreniyor. Öfkeyi ne biler artık, onu ne, nasıl diriltip şahlandırır? Çaresizliğin altından ancak öfkeyle kalkabiliriz? (Ocak 1971)
s.132 – İşte şimdi ben de, bir odanın içine yangelmiş, bugünün gençliğinde, öğrencilerinde at koşturuyormuş gibi yapmanın heyecanı ile sorumluluktan doğma inancın enginliğini içiçe geçmiş-birleşmiş görmekteyim. Daha yorulmadan tuzağa düşürülmelerinden korkuyorum. Anlık acemilikleri sevimlidir; severek anlaşılabilirler belki. Henüz yeni bıraktılar tahta atlarını, değnekten kılıçlarını kırmadan... (Ocak 1971)

s.133 – Ankara günlerdir çalkalanıyor. Basın, hele TRT muhabirleri nerdeyse birer polis hafiyesi konumundalar. İş Bankası Emek Şubesi'ni Deniz Gezmiş'le Yusuf Aslan'ın soyduğu söyleniyor. Canım, Amerikan filmleri kahramanı değil herhalde onlar. MİT ajanları da boş durmuyorlardır ha? Bu kimin, neye hazırlığı. Ah ortada yaptığı ettiği apaçık bir devlet olsaydı!.. (Ocak 1971)

s.134 – Gece, yani Cumartesi gecesi Mümtaz Soysal'ın dairesi önünde bomba patlamış. Dinamit belki. (...) Olan biten, her şey iyice sarpa sarmış durumda. Polis mi, MİT mi? Ülkü Ocakları var üstelik. (Ocak 1971)

s.136 – Yataktan şarkılar söyleyerek kalktım. Halim de bu işe pek sevindi. Hem de Ayhan'ımızın doğum günü bugün. Babaevine gidilecek. Yer-içeriz; yer-içeriz. Annemin Halim'i kendine aşık eden yemekleri; Fuat'a 'Hacı' diye seslenen babamızla 'atışmalarımız' ve tabi atıştırmalarımız: İşte Hayat! Buna şimdilerde korunmuş küçük burjuva hayatı diyorlar.

Sanki Karl Marx bunun büyüğündenmiş gibi... Küçük burjuvalık iyidir; iki arada bir derede, sürekli sınırdadır. Arayışa, dolayısıyla yaratıya açık bir hal... (Şubat 1971)

s.138 – -Tarihi bütün gerçeğiyle bilebilmek için bireyin iç tarihinin bütün dönemeçlerini, her anını da içimizle yaşamış olmak gerekiyor.- Bu da Türkün Ateşle İmtihanı'nı yeni baştan okumamdan doğma en taze yumurtam...

Tarihçiler, anı yazarları geçmişi bilgilerimize sunarken ne ölçüde objektif olabilirler? Acaba ne ölçüde kişisel duygu ve düşüncelerinden sıyrılabilmektedirler. Belgeler, denebilir tabii. Belgelerin verdiği ışıkta görülenler. Peki, belgelerin de belgelenmesi gerekmez mi? Ismarlanmış tarihler, zorla yazdırılmış raporlar ya da 'göze girmek üzre' adamına göre uydurulmuş istatistikler her zaman gerçeklerin belgesi midir? Mesela şu son iki yılımızı, 1970'lerden buyana akan zamanı gelecekte değerlendirecek olanlar için yığınla belge var, ama biz, bu zamanın taiçinde yaşamış olanlar, bu belgelerin egemen elllerce hasıl kendilerine yabancılaştırıldığının tanıklarıyız ama, yarına tanıklık edebilecek değiliz. (Şubat 1971)

s.139 – Kozalarını kendileri öre öre ipekböceği haline gelmiş 'özel mülklerinin koruyucusu' kadınlar Kozalarını delebilseler, kelebek olup uçacaklar... (Şubat 1971)

s.142 – Halim, iki gündür kapkaranlık. Bugün açıkladı. Yeni işinde de sağın baskısı. Öyle şeyler oluyormuş ki, bunları göre göre çalışmak onuruna dokunuyormuş. Kargaşayı değerlendirmekte güçlük çekiyoruz. Her şeyin mümkün olabileceği bir dönem. Bir gerilla savaşı, iç savaş ya da cuntanın egemenlik hazırlığı... gençlerin yalnız başlarına, sağda solda yokedilip gitmesinden korkuyorum. (Şubat 1971)

s.143 – Ayla (Algan) spor salonunda “Dünyanın Bütün Kadınları Birleşiniz!” programında söyledi şarkısını. İşçilere nazire ama, kendime bu ırk ayrımı gibi bir ayrımdan hoşlanmadığımı itiraf ettim. İnsanın özgürlüğü, dolayısıyla bütünleşmesi için dayanışmaya daha yakınlık duyuyorum. Erkeğin erkekliğine tutsaklığı gibi bir sorun da olmasa kadın, Simone de Beauvoir'ın Le Deuxieme Sexe'ine konu teşkil etmeyebilirdi. Yine de, tez tezdir. Karşısına bir inceleme kitabı koymadan konuşmam boştur. (Mart1971)

s.145 – Nihat Erim kabinesi parlamentodan güven oyu alacak mı, almayacak mı? Süngünün ucunu görünce tası tarağı toplayıp dört bir yana kaçanlar sanki yavaş yavaş ayılmaya başladılar. Erim hükümeti güven oyu alsa ne olur, almasa ne olur? Göstermelik bir parlamento sanki yeniden 'varmışa' getirilmek isteniyor. Üretimsiz devlet adamlığı; tükenmez maaşlar, uslu uysal çocuklar. Cumhuriyet'in en iyi başardığı sıtma savaşının ardında başardığı şey bu işte: Devlet babaya karşı başı kıldan ince uysal çocuklar yetiştirmiş olmak. Çıktık açık alın'sız yetiştik. Ölümüyle yani hayatıyla hesaplaşan otel odasındaki kadının romanı. Bu kuşak adına tek teselli noktası Bülent Ecevit; o sessizce inatlaşan çocuk. (Nisan 1971)

s.150 – İstedikleri kadar kışkırtsınlar, susacağım. Susun susun: Suskunluk korkutur faşizmi: Le Despotisme est un paradoxe=Despotluk akılsızlıktır, gülünçtür, saçmadır. Anlaşıldı mı? (Mayıs 1971)

s.152 – Menderes'in mezarından fırlayıp nihayet “Olmaaaz, yapmayın!” diye bağıracağını umuyorum. Bu ses İnönü Paşa'dan gelecek, lakin onu kim dinleyecek, bulamıyorum. Daha iki ay önce, memleketi herkesten çok sevenler ekibinden bazıları, hak hukuk diye yürüyen öğrenciler için: “Alacaksın bunları, bir ikisini sallandıracaksın, bu iş biter!” dilyenler değil herhalde. Umut bitmez. Toplum ses verir belki. (Mayıs 1971)

s.153 – Meclis'ten 'makabiline şamil' kanun çıkarılıyor. Dün, İlhan Selçuk'un Selimiye'de, askeri mahkemede ilk sorgusu yapıldı. (Askeri mahkemeymiş... Sanıklar sivil yahu!.. Heey!..) (Mayıs 1971)

s.155 – Bana böyle böyle 'ihbar maddeleri' döktüren önden varsaydığımız yargı sistemine güvensizliğim mi, yoksa varla yok arası toplum bilincine güvensizliğim mi, bilemiyorum. Hoş bu da zaten, tavuk mu yumurtadan, yumurta mu tavuktan, gibi bir mesele! Herhalde eline tek kurşunluk silah almamışların insan haklarının bu derece hiçsenmesi beni böyle yaptı. Sakin olalım. Çıldırmayalım. Leman gibi duralım. Kaniş köpeklerini Kuğulu Park'ta işetmeye çıkanlara sakın kötü gözle bakmayalım. (Mayıs 1971)

s.156 - (...) babamın 'hiç çaktırmadığı' telaşı, evdeki kitaplarımdan ötürü bana yönelik kaygıları içime dokunuyor. Kendisini avutma tarzı, sinek kovalar gibi bir korunma tarzı: Gülmemeye çalışıyorum:
“Kızım, sen solcu musun?” “Ne gibi baba?” “İşte öyle canım, diyorlar ya; sağcı-solcu. Solcu musun?” “Evet baba.” “Aaaa, yok canım, değilsin değilsin...” Başıma bir şey gelirse, inatçı huyumdan ötürü, değilse kitaplarım yüzünden gelecektir diye işkilleniyor olmalı. (Mayıs 1971)

s.157 – Deniz Gezmiş'ler, Sinan Cemgil'ler... Üstlerine yürüyen koca bir ordunun elde kılıç tek hedefi kurak yerde fışkırmış bu filizler... Sanki gençler ceplerini doldurmak, makam sahibi olmak falan için duydular başkaldırı ihtiyacını da... Üniversite yönetiminde söz sahibi olmak istek ve önerileri anlayışla karşılansaydı, bu önerilerinin anlamı bu kadar istismar edilebilir miydi? (Mayıs 1971)

s.158 – Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın Alanya'dan tuttuğu bir motorla -yanında iki kişi daha- Kıbrıs'a geçmeyi, oradan da Suriye ya da Irak'a kaçmayı başardığı söyleniyor. Mihri Belli'den hiç haber yok. 'Proleter Aydınlıkçılar'ın bir grubundan da haber yok. Sıkıyönetim'in dili, asmakla, kesmekle, sosyalistlerin kökünü kazıyacağız'larla dolu. Yüzbaşıymış, binbaşıymış, generalmiş; sanki kelleyi koltuğa almışlar için bu rütbelerin bir anlamı kalmışmış gibi. Bu bir 'ihtilal'se, her şeyin anlamı tersine dönmüştür. Yarın değişimciler, bozuk sisteme karşı yürüyenler halk desteğiyle iktidar olurlarsa, omuzlardaki yıldızların ne anlamı kalacaktır? Sivil bir darbe olursa? Olursa, 'Stalincilikten', yaşanmış askeri darbelerden ders alınmış olarak olmalı, diyorum. Aydın aşkınlığına, toplum bilincinin olgunluğuna dayanarak olmuş olmalı... (Mayıs1971)

s.161 – Pazar gecesi Halim'le yanyana Ankara'ya döndük. Eş eşe, peşpeşe hayatımız tam 17 yıllık... Bu da her gün kendimizi biraz daha aşma talimi, yapmakla geçti. İkili birliktelik ancak böyle sürebiliyor. Yoksa herkes sadece tek'tir. Sevişmenin bir adı da dayanışma. Dayanışma ise, her bireyin kendini aşması yol ve yordamının bitmez tükenmez dilencisi. (Haziran 1971)

s.168 – Büyüdüm. Çocukluğum ancak kırkımdan sonra bitebildi: Kadın oldum. Evi terkedip üç dört günlüğüne bir otel odasına sığındığımdan beri eski sarsak, şaşkın, yıkıntıların ne olduğundan habersiz saf safalak biri değilim. Dayanıklıyım. (Temmuz 1971)

s.169 – Bodrum'lu olmuş bulunan İlhan Berk'imizden mektup aldım. İlhan benden aldığı mektupları öve öve bitiremiyor, nedense. Okurken kahkahalar savuruyormuş. “Sen bir günce tutsan, herhalde çok iyi bir şey yapmış olursun; 'büyük' bir yazarın güncesi olmalı” diyor. 'Büyük' diye dalgasını geçmeseydi, iki yıldır böyle bir şey yaptığımı bildirirdim; ama şimdi artık tabii bildirmeyeceğim. (Temmuz 1971)

s.170 – (Bekir Yıldız'dan bahsediyor.) Ona ben, pornografiden hiç hoşlanmadığım halde, edebiyat kanalında yazarlık nasıl olurmuş Henry Miller'in Seksus'unu oku da gör desem, beni asabilir. (Temmuz 1971)

s.170 – Dün gece rüyamda Aleksi Zorba ile karşı karşıya geldim. Kan ter içinde uyandım. Zorba, kara-kıllı ve kazma gibi kirli dişlerle korkutucu, üstüme üstüme geliyor; ben de “Yetiş Viva Zapata, yetiş Viva Zapata!” diye haykırabilmeye uğraşıyor, bir türlü haykıramıyor; kaçmaya çalışıyor, tek adım atamıyorum. Terliyim, perişanım, feci yorgun. (Temmuz 1971)

s.171 – İlk gün savcı uzun bir iddianame okumuştu. Deniz Gezmiş, İnan ve arkadaşlarının Anayasaya ve Parlamentoya kasdetmek niyeti taşıdıklarını söylüyor, bunun cezası idamdır, diyor. Gençler de sorgulanmalarında büzülüp kekelemeden inançlarından hiç sapmadıklarını, demokrat bir Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu adına bugün de aynıı fikirleri taşıdıklarını belirtiyor, Savcı'nın iddiasını reddederek: Eylemlerinin hiçbir şekilde Parlamentoyu reddetmek amacı taşımadığını söylüyorlar... Bir aydır 'hücre tutuklusu' onlar. Gazetelerde türlü işkencelere uğradıkları yazılıyor: Böyle neşriyatta bulunan kapatılıyor; çare kulaktan kulağa haberleşmeye kalıyor. (Temmuz 1971)

s.174 – Halil'le Güner'in hayalini kurdukları yeni bir tiyatroyu Haldun Taner İstanbul'da açtı. (Temmuz 1971)

s.175 – İçinde bulunduğumuz şartlar altında en doğal şeyin 'erkeklik'ten, 'yiğitlik'ten sayılması da azımsanacak sorunlardan değil. İşte, Yaşar'ın ardından Emil, Mamak'tan, Barış'ta çıkan yazım üstüne yazmış bana: “Burda İlhami, Mümtaz, Fakir oturduk, yazını birlikte okuduk ve bazı kadınların bazı erkeklerden daha erkek olduğuna karar verdik” diyor. (Eylül 1971)

s.183 – Gele gele geldik Elmas Fabrikası'na... Elmas işleyen işçiler. Bunalr artık mecburen ya ihtilal eyleyecekler, ya hırsız olacaklar: Aklıma başka bir şey gelmedi. (Kasım 1971)

s.191 – 'Notetmek' yazmak değil ki. 'Günlük tutmak' da, yazmak istediğini istediğin kıvamda yazamamak demek. Günlerin bu gününde de yumurtanın kabuğunu böyle bir gaga vuruşla delmiş olayım. (Temmuz 1972)

s.204 – İlk yayıyını Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı (Sinan Yayınları'ndan bahsediyor). Her yeni kitabı hemen okuduğumuz gibi, bunu da okumuş: “Ahh işte romanımız bellenmişin, birbirini tekrarın ötesinde böyle bir şey olmalı!” diye iç geçirmiştim. İç geçirdim, çünkü bunun benim ilk romandan önce yayınlanmasını hafifçe kıskandım. (Eylül 1971)

s.205 – Hayati'ye gittiğimde Oğuz Atay da çıkageldi. Tanıştık. Uzunboylu konuştuk. Basının ilgisizliğine karşı öfkelenmiş görünüyordu. (Eylül 1971)

s.206 – Ankara'da Sevgi Leyla'yı çekiştirir, İstanbul'da Leyla Sevgi'yi. Aman bu kadın hikayecilerin birbirlerinden nerdeyse nefreti! (Eylül 1971)

s.206 – Cezaevi'nden dönüşte eve kapandım. Toz pislik içinde her yan. Derleyip topladım. Halim'in kirli çorapları çok birikmiş. Bu iyi, bu kötü; şuna değmiş, buna değmemiş, diye diye ancak yarısını yıkayabildim. Ne olsa şantiye çalışanından mühendis çorapları bunlar. Adana'dan az sonra gelmesini bekliyorum. Kolayından biraz yemek, temiz ev, temiz çorap... Daha ne olsun? Romanımın kahramanına bu açıdan da baktım mı, o Cumhuriyet'in aydın kadınına? Baktım canım, baktım... Hani Üniversitedeki dersinden çıkınca eşinin sevdiği şeylerden alıp gelmiyor muydu eve? (Eylül 1971)

s.210 – 12 Mart'tan buyana insanların insanlık haklarına yapılan tecavüzlerin unutulmasından korkuyorum. 'Vatansever milletin' bu çağdışı tutumu olağan karşılamasından korkuyorum. Gemisini kurtaranın kaptan olmasından. (Kasım 1971)

s.211 – Türkiye'nin McCarthy'si diye tanınan T. Feyzioğlu, Ecevit'i 6 maddelik bildirisiyle dikta rejim sahiplerine jurnal ediyor. Atı çizgi çizgi boyayarak zebra diye satankardan değil mi o da, faşizmi yeni doğmuş temiz bebek, goncaları umut dolu gül gibi milletin kucağına uzatıyor. Millet de gözünü açacaksa açsın artık. Onun daha güzel yarınları adına kimler kendini kurban etmedi, kimler intiharın eşiğine kadar gelmedi? Bir ses olsun da bari vicdan borcu ödensin. Millet derin sularda boğulmak üzre olan insanın, kendisini hayata çekmeye çalışana da asıla asıla ikisini birlikte derin sularda yok eden cahillik korkağı sanki. Çıkardığı davetiye yüzüdnen ekmek parasından da oldu işte. (Ah şu Jandarma-muhtar korkusu aaahhh!) (Kasım 1971)

s.213 – (Çatıdaki Çatlak oyunundan bahsediyor.) Sansür yetmemiş, sağcı gazetelerden birinde de “Bu oyunun yazarı evde kalmış, erkeksizliği başına vurmuş bir kadındır. Piyeste 'orospu emekliliği' falan gibi laflar geçiyor; yüzüne kimsenin bakmaması başına vurmuş belli ki” gibi pek 'derinlikli' bir yazı patlatmıştır. O günler Ankaralı yazar arkadaşlardan çoğunun, kendiliklerinden direnişimin yanında yer almalarını unutamam. Unutulmamalı. “Hürriyet ne için satınalmak istiyor bu oyunu Ergun?””Kelebek ekinde fotoromanı yayınlanmak isteniyor abla.” Fena mı, halka yayılacağız işte. Fakat halkımızdan kaç tanesi gazete alıp okuyor acaba? Biz onun yanına ineceğimize o buyana çıksa, daha iyi olmaz mı? (Kasım1971)

s.215 – Uğur Alacakaptan 6 yıla, Uğur Mumcu 5 yıla mahkum edildi. Hemen yenibaştan tutuklandılar. Alacakaptan Mümtaz'ın avukatı. Onu savunamasın diye yapmışlardır bunu. (Aralık 1971)

s.216 – 'Yarına umutlu bakmak' edebiyatı da canımı sıkıyor artık.TÖS davasında Fakir ve arkadaşları 8-10 yıl arası yemişler. Gazeteler çoktan birer baykuş olup çıktı. Umut nerde? (Aralık 1971)

s.216 – Demek Cağaloğlu yayıncılarında önden rezervasyon yapmak gerekiyor. Ya da kuyruğa girip beklemek. Bol bol çeviri kitaplar yayınlanıyor; yerliye sıra geç geliyor belki. Halim, oyun yazarı olarak sırtta taşınırken romanla hesaplaşmaya kalkmama pek olumlu bakmıyordu. Haklıymış demek. (Aralık 1971)

s.218 – Her şey böyle sarsıcı değil canım. Mesela dün dergi A'da Ergin Günçe'nin 'Pi Sayısı ve Özgürlük' başlıklı yazısını okudum; çok çok sevdim. Düşüncenin bukadar iyi, bukadar derinlikli anlatılmış olması beni heyecanlandırdı. Erdal Öz'ün Güvercin adlı öyküsünde, anlattığı şeyden çok, anlatma biçimi rahatsız etti beni. Yapay, acemi, nasıl desem, şey işte, aşınmış, evet aşınmış bir üslup ve kurgu. Oldu, uygun söz tam bu: Aşınmışlık. (Ocak 1973)

s.219 – Ellerimizde kadehlerle kurtların tahtalarını kırt kırt kemirip durduğu eskinin eskisi berjer koltuklara yangelince, insanın kendini Amerikan 'home life'lı filmlerin başrolünde hissetmemesi mümkün değil!.. (Ocak 1973)

s.220- Köylüden halkımızla kaynaşamadık, İstanbul'dan yazarlıkla kaynaşıp kaynaşamayacağım ise muğlak. Sahi yahu, Cağaloğlu Ankara yazarını bir türlü ciddiye almamıştır. Ya Batı'dan, yani İstanbul'dan olacaksın, ya iyice Doğu'dan. (Ocak 1973)


s.221 – Zaten buluştuğumuzda da öteki kadınlardan tek farkımız, birbirine yemek tarifleri yapmak yerine, ne gibi bir şey yazmanın tasarlandığının anlatılması. Anlatan anlatana, ama ortada somut bir şey yok. (Ocak 1973)

s.226 - Oğuz Atay'la edebiyatımızın roman bölümü üstüne, geçmişten yarına açılan güzel bir sohbetimiz oldu. Tutunamayanlar'la benim yayınlanamayan roman arasında tuhaf bir benzerlik olduğuna da değindim. Bu ikimizin de resmi ideolojiyi ironik biçimde sorgulayışımızdı. Kendisine de açıkladığım gibi, Oğuz bu sorgulamayı yer yer oyun ve karnaval havasına taşıyarak da yapıyor; ironinin sınırlarını grotesk ya da ironi boyutlarına kadar rahatça genişletiyor. Kurgusundaki 'kimlik'lerin sözde değişimi yazarın bilincindeki kada; kahramanların hayalleri ve düşleri ya da -anlatıcısına bağlanabilecek soydan- kendi kendileriyle 'dalga geçmeleri' daha az. Sahnede seyrek görünen bir şey de kadın kahramanların iç dünyaları. Bütün 'erkek' yazarlarımızın hiç kadınsız edemezken, bir yandan da, için için ondan yaka silkmeleri... Bu, Atay'da da biraz farklı renkte, ama yine var. Tabii bunlar bir yazar-okur olarak benim ilk izlenimlerim. (...) Bendeki 'fark'ın ne olduğuna pek merak göstermedi. Onun o sıradaki büyük ve taze acısı, 'kritikler' tarafından romanına beklediği önem ve ilginin gösterilmemesinden doğma. Beni hala heyecanlandıran ise, resmi ideolojinin at gözlüğü takılmış biçimde tek yönlü rap-raplaşmasından duyulan tedirginliğin edebiyatımızda 'sivilciler çıkarmaya başlamış bulunması'. Sivilce iyidir. Hem 'sivil'dir, hem 'ce'dir; gözle görülmektedir ve gecikmeden tedaviyi gerektirir. (Şubat 1973)

s.228 – Şafak (Aydınlıkçılar) davası da başladı. Sistemin değişmesinden yana olanlar kendi aralarında dahi bir bütün olamadıklarına göre, Böl Yönet mekanizması iyi çalışmış demek, diye düşünmemek elde değil. (Şubat 1973)

s.230 – Bir gün her şey düzelebilir; rejim kurtulabilir; göstermelik 'demokrasi' geri gelmiş olabilir, ama gittikçe genelleşen ahlaki çöküntü, bilmiyorum artık kaç nesilde onarılabilir. (Mart 1973)

s.232 – Yazar olarak benim bunları düşünmeye 'mecbur' bırakılmış olmam ayrı bir sorun. Yazarken kendimi nasıl da 'kendini aşmış' duyuyordum; yayınlatma meselesi dert olup çıktı. İnceleme sonucunda kitap 'sakıncalı' bulunursa, bu yazara böyle açıklanmayacaktır herhalde. Nezaketen “Hernekadar ilgi çekici bir kitapsa da, yazık yayınlayamayacağız” denecek, “'Bu İŞ'de burada bitecektir. Oyun yazarı, diye iyilik sağlıkla dolu adımın kaale alınabileceğine birazcık güvenmek istiyorum ama, o da devrin Kültür Müsteşarı ağzından 'bu yazar evde kalmış, cinsel bunalım içinde çirkin bir kadındıré damgasıyla damgalanmış bulunmakta. İyi oldu da 'darbe oldu', bu da ordan yuvarlandı gitti işte, bile diyemiyorum. Bunların namına utanmaktan yorgunum. (Mart 1973)

s.234 – Demokrasisi olmazsa olsun, yeter ki 'Laik Cumhuriyet'e parmak ucuyla dahi dokunulmasın? Cumhurumuz büyüdü, şişmanladı, torun torba sahibi oldu; Meclis'in çatısı çatırdıyor, ailesinin geleceğini sivilinden uzman ellere bırakalım, ölçsünler-biçsinler... diyen falan olmasın, sakın haaa! (Mart 1973)


s.235 – Benim derdim, birbirinin tekrarı her şeyden uzak durmak. Kendimi bile tekrarlayamam ben. Arayış. Yaratının anlamı bu: Arayış. (Nisan 1973)

s.242 – (Dominique Lapierre'in kitabı Kudüs Ey Kudüs'ten bahsediyor.) Kafamda yepyeni sorular yaratıyor. Adları sık sık anılan Filistinliler, örgütler, Arap-Filistin çatışmaları yanısıra beni en fazla etkileyen bölüm, İsrail kurulmadan çok önce, ABD ve Almanya'dan gizlice gönderilen, denizden karaya da gizlice çıkarılan 'koli koli' montaja hazır silah fabrikası parçaları. İsrail, Filistin'e karşı varlığını sürdürmek için demek ta ne zamandan silah fabrikaları sahibi kılınmış? Hani burda çeşitli 'sol'cularımızın İsrail devletini 'Sosyalist-Komünist bir devlet kurulmuşçasına alkışladıkları, kendi adıma benim de Güneydoğumuzun derinlerinde emperyalizme karşı bir devletin varlığına sevinmiş bulunduğum İsrail. (Haziran 1973)

s.248 – Kentli heyecanı yanıltır. Burda görülen 'orda', ötede başka olabilir. (Ekim 1973)

s.254 – (Ernst Fischer'in Sanatın Gerekliliği kitabından alıntılıyor.) Sınıf çatışmasının daha da yoğunlaştığı günümüzün burjuva düzeninde sanat toplumsal düşüncelerden kopma, bireyi kendi umutsuz yabancılaşmasına doğru daha çok itme, güçsüz bir bencilliği kışkırtma ve gerçekliği, yanlış tanrıların büyü törenleriyle dolu aldatıcı bir efsaneye dönüştürme eğilimindedir. Günümüzün toplumcu düzeninde ise sanat belirli toplumsal gereklere uyma, açık seçik bir aydınlanma ve düşünce yayma aracı olma eğilimini göstermektedir. Ama üçüncü bir döneme varıldığında sanatın başlıca görevi ne büyü, ne de toplumu aydınlatma olacaktır. (Ocak-Mart 1974)

s. 254 - (Ernst Fischer'in Sanatın Gerekliliği kitabından alıntıya devam) Sanatçılık yaşantısı bir ayrıcalık değil, özgür ve çalışan insanın doğal bir niteliği olacaktır. Bir başka deyişle, 'toplumsal dehaya' kavuştuğumuz bir dönem olacaktır (...) (Ocak-Mart 1974)

s.255 – Sanatın insanı insan kılacağına, bu yüzden gerekliliğine elbette inanıyorum; insanı hayvandan ayıran tek şey, bu yaratıcılık. Yaratıcılığın yeryüzüne ateşi getirmek demeye geldiğini damarlarımda hissediyorum. Ama yaratısıyla 'Büyük Tanrı'yı kızdıran bir yaratıcının bunun borcunu ödemeye yargılı kılınmasına ne demeli? Taşı yukarı taşı, geri yuvarlansın. (...) Bu 'sabrın', bu 'sonsuz' katlanışın önümüze hümanizma elleriyle nerdeyse yepyeni bir büyük tanrı gibi öne sürülmesinden, bu 'katlanış simgesinin' mitleştirilmesinden hoşlanmıyorum.

Hoşlanmıyorsun çünkü, Prometheus'un üstünde 'Büyük Tanrı' buyruğu olmasaydı, ta başta şu 'küçük tanrı'katlanışı olmayacaktı. Taşı neden 'yenilmeme' gururuyla habire yukarı, dağın tepesine taşıma 'cezasına katlanılıyor' da 'Büyük Tanrı'yı aşağı indirip yoketme bilincine sahip olunamıyor? Üstelik sonuçta 'brand new' bir 'Büyük Güç' olacaksa? Zeus'un kellesini uçurmak gerekmez. 'Büyük Güç' kavramıyla kedinin fareyle oynaması gibi oynayarak üstün gücü hiçlemek yeter. Dokunulmaz kahramanlığı dokunulur kılmak yeter. (Ocak-Mart 1974)

s.259 – Bu rol değişimine ilk sebep: 'Kadın yazar' ünvanından dörtnala kaçmam. Üstelik her kadından hikaye, roman yazarının anakahramanı nerdeyse hep kendi cinsinden seçilme. Böylece, bu ünvana seve seve çanak tutulmasına karşı, hem de Aysel'i içi boşaltılmış bir kadın kahramanlar kadrosuna ilhak eyledikten sonra bu sefer 'erkek' cinsi üstünden genelin geneli 'insan'cinsi aleminde 'O'nu bu 'O' yapan etkenler pusulasıyla dolaşmak. Mademki sen, kapitalist ilişkilerin kendine yabancılaştırdığı insanoğlunu, onun bu parçalanışını kucaklamak istiyordun, kendini 'erkek yazar' türünde deneyebilirsin. Demek ki bu yolculuğa bir 'erkek gözü' uydurarak çıkacaksın (!) Ama hangi, nerde, nasıl bir erkek? (İpek ticareti yaptırdığım kadın çöp sepetini boyladı. Yerine sakal bıyık takınmış bir 'dublör' bulunamadı.) Bir şey lazım. Aydınlatıcı bir dürtü. Bir an. (Ocak-Mart 1974)

s.262 - Aktarmalı seferim boyunca yol haritası çıkarıyordum. Tabii Bayram'ımın haritasını da. Arada dokunulmamış-bakire Balkız'ın ırzına memleketin nerelerinde nasıl geçilirse 'iyi olur'u hesap ettim durdum. (Mayıs1974)

s.263 – Sahi, Virginia Woolf'un Türkçe'ye çevrilmiş bir kitabı var mı acaba? Olsa, bilmek için her şey yapılacağına göre, bilirdin canım! Hayret, bugüne kadar böyle bir şeye rastlamadım. Kızılay'a inip Remzi'ye sormalıyım. Mayıs1974)

s.271 – Hikaye kitabım Yüksek Gerilim çıktı. Umarım 'kadın öykü yazarları' mahallesinin kötü komşusu bana da düşman kesilmez. Son bir iki yıldır yeni yeni hikayeciler. Dergilerde her zaman varlar, ama bu sıralar çoğu kitaplanmış durumda. Çoğu çok taze. Yeni yaklaşımlar.

Ben Sevgi Soysal'ın Tutkulu Perçem'inde bu yeni esintiyi alnımda hissetmişimdir. Yeni Dergi'de Tank ve Çocuk öyküsü çıktığı zaman sarılıp öptüm onu. Öyküde hayli verimli bir dönem. Özellikle son iki üç yıldan beri. Füruzan da iyi. Çok da övülüyor, ama Sevgi'nin muziplikleri, dramın altındaki 'fiyesta' onda yok. Daha iyi. Herkes kendine mahsus. Tekrar yok. Çoğaltmacılık yok. Yine 'öykü'deyip duruyoru. Artık bende böyle yerleşti. Benim dilimde hikaye'nin yeri hala daha büyük ve sağlam. (Kasım 1974)

s.283 – Sovyetler'in Balkanlar'daki 'emperyalist istilası' beni onların 'sol Cumhuriye'lerinden soğutmuştur... (Aralık 1976)

s.284 – Lenin ödülü sahibi Kazak-Sovyet şairi Olcas Süleymonov'un kendilerinin Türkçe kökenli dillerinin Rusça altında kasten yokedildiği üstüne bir inceleme kitabı yazdı, diye ödülünün elinden alındığını bir yerlerde okumuştum. Çok irkiltici geldiydi bana. (...) ... ne olsa biz, siyasa adına göre göre siyasal baskılar, kitap toplanmalar, yasaklar filan görmüş bulunurkern, yukarda, Sosyalist Rejim Cumhuriyeti'nde öyle değildir sanıyorduk. (Aralık 1976)

s.289 – Yanımda benden bir kuşak öncesinin, Cumhuriyet'in ilk okumuş kadınlarından elektronik mühendisi Seniha Hanım da var. baktım, hıçkıra hıçkıra ağlamakta. “Neyiniz var Seniha Hanım?” “Atatürk'ün naşını Dolmabahçe'den uğurlarken hislerim neyse, öyleyim. Atatürk'e bağlılığımızın ifadesi de böyleydi. Onun yokluğunu duyuyorum yine. Halkı Mao'yu bu kadar seviyorsa, ben de seviyorum.” (Ocak 1977)

s.291 – Biz kadınlar, çarlık Rusyası üst tabaka kadınlarının kılık kıyafetleri, tuvaletleri, manşonlu mantoları, baş süsleri, çanta ve takıları çevresinde dönüp durmadan edemezdik. Öyle oldu. (Ocak 1977)

s.293 – (Ekber Babayev) Bir ara kulağıma eğilip: “Nazım tam zamanında öldü” dedi. Şaşkın bakışımdan anlamış olmalı, ekledi: “Yönetim kendisiyle uğraşmaya başlamıştı. Gözden düşmüştü.” Ne denir? Dilim tutuldu diyebilirsin. Gıkım çıkmadı. (Ocak 1977)

s.294 – Ekber ayrıntı veriyor: Nazım Hikmet kulakları delik kadınları severmiş. Bu deliklere küpe takanları... Anneleri, büyükanneleri hep öyle olduğu için. Memleketimin kadınları küpelerini hep delik kulaklara takarlardı deyince, Vera da delirmiş. (Ocak 1977)


s.296 – Köpeğin ağzından çıkmış eldiveni nereye koyacağımı şaşırmış durumdayım, ama tam 'canım Nazım'ın köpeğinin salyası, olsun varsın'diye bir teselli bulmuştum ki, Vera bu köpeği iki yıl önce aldığını söyledi. (...) Taptığımız bir sanatçının hayatından etkilenme falan değil, büyülenme buna denir işte! (Ocak 1977)