kadın yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2019

Reşat Nuri ve Suat Derviş ve demek istedikleri üzerine...

Son zamanlarda, aslında belki de son 2 yıldır, çok fazla sesli kitap dinliyorum. Gün içinde zamanımın çoğunu elişiyle geçiriyorum, bu da epey zaman tanıyor kitap dinlemeye. Eskisi gibi oturup uzun uzun, satırların altını çize çize kitap okumayışımın vicdan azabını azaltıyor bu bir nebze de olsa. Şimdi yazarken bile Akın Altan'ın sesi yankılanıyor hatta kafamda. (Takip ettiğim Youtube kanalı). 

Dinlediklerimin çoğu yabancı yazarların eserleri, çünkü onlar daha kolay bulunuyor çevirimiçi dünyada. Fakat az sayıda yerli yazar bulmak da mümkün. Reşat Nuri Güntekin de onlardan biri. 

Yaprak Dökümü'nü ve Acımak'ı dinledim. İkisinde ortak bazı noktalar olduğunu hissettim ve bu hisleri buraya kaydetmek istedim. 

Çocukken Çalıkuşu'nu okumuş, çok etkilenmiştim. İdealist bi genç olmama katkı sağlayan/sebep olan kitaplardan biri olmuştu. İdealist bir kadının Anadolu'nun ücra bir yerine öğretmen olarak atandığını hatırlıyorum, bir de bir aşk hikayesi vardı tabi. Öğretmen olmak istediğim zamanlarda okumuştum sanırım. Belki de bu kitap etkisiyle öğretmen olmak istemiştim, hatırlamıyorum. Ama bu kadına karşı büyük saygı, sevgi ve yakınlık duyduğumu çok net hatırlıyorum. Geleneklerle savaşması, erkeklerden oluşan tarihimizde bir kadının yer aldığını görmek, bunu ilk defa olarak görmek, karakterle kendimi bütünleştirmek istememe yol açmıştı doğal olarak.

Sonra, yıllar sonra, Yaprak Dökümü dizisi çıktı. Pek dizi izlemiyordum o zamanlar, dolayısıyla bunu da izlemedim, Reşat Nuri'nin olduğunu bilmeme rağmen. Zaten pek çekici bir yanı da yoktu, sadece çok dertli bir dizi olduğundan bahsediliyordu orda burda. Bir aile var, sürekli sıkıntı çekiyorlar, o kadar. Bildiğim bundan ibaretti. Gündelik hayatın nasıl işkenceye dönebileceğini, hayal gücüne, bilgi dağarcığına hiçbir olumlu katkı sunmadan, uzata uzata anlatmanın kime ne zevk verebileceğini hala anlayamıyorum. Bir edebiyat eseri olarak var olmaları gerekir, amenna...Ama sonu henüz yazılmamış, seyircilerden ilgi gördükçe yeni felaketler eklenerek uzatılan bir dizi şeklinde piyasa sunulması... İlgimi çekmemenin ötesinde, sinirimi bozuyordu, hala da bozuyor. 

Dizinin üstümde bıraktığı bu kötü izlenimleri sonunda bir kenara bırakıp sesli kitabını dinlemeye karar verdim, dinledim. Sonra üstüne Acımak'ı da dinledim. 

İkisinde ortak olan şeyler fark ettim demiştim, ona geleyim artık. 

İkisinde de idealist karakterler var. Dürüst olmaya, işini düzgün yapmaya çalışan birer memur. Hatta Acımak'ta bu şekilde iki memur. Biri Çalıkuşu'ndaki gibi Anadolu'da yaşayan genç bir kadın öğretmen. Memurluğun kutsal olduğuna, halkın daha iyi yaşaması için var olan kutsal devletin birer neferi olarak bu işi yaptıklarına inanmışlar. Böyle düşünmeyen, el altından kendi işini halletme derdinde olan diğer memurların gazabından kendilerini korumaya çalışırlarken idealleri sarsılıyor. Dolayısıyla kendilerine yeni idealler arıyorlar. Büyük bir toplumu iyileştirme hayalinin gerçekçi olmadığına hükmedip, kendi küçük topluluklarını yaratmaya ve onu mükemmel ve mutlu kılmaya adıyorlar kendilerini. Yani bir aile kurmaya karar veriyorlar.

Bu yeni kutsal amaç için birer kadın gerekiyor bu erkek memur karakterlerimize. Kendilerine yakıştığını düşündükleri, ahlak seviyeleri, hayattan beklentileri kendilerininkine yakın birer eş buluyor, evleniyorlar ve bir aile kurmanın gereği, olmazsa olmazı çocuklar üretiyorlar hemencecik (doğum kontrolü yok tabi). 

Bir süre hayatlarının en mutlu günlerini yaşıyorlar. Aileleri için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Bol bol para gerekiyor tabi. Bekarken memuriyetin ahlaksız ortamlarına kolayca rest çekebilirken, artık çekemez oluyorlar, bir ikilem başlıyor içlerinde. Ailemi korumak, onları aç bırakmamak benim görevim, fakat kendi işyerimde bu yozlaşmaya göz yummam da doğru değil, gibi en masumane ikilemlerle başlayan felaketler eserlerdeki felaketler zincirlerine sebep olacak kötü karakterlerin ortaya çıkmasıyla devam ediyor: Kadınlar.

Çok ahlaklı, namuslu, tutumlu olduklarını sandıkları için toplumda gözlerine kestirip seçip evlendikleri kadınlar, bu zavallı namuslu adamların hayatını karartıyor. Ve aşama aşama gittikçe kötüleşerek devam ediyor pislikler, şerefsizlikler, namussuzluklar... Yaprak Dökümü dizisinin ünü, uzayıp gitmesi, bu yönden gayet haklıymış meğer. Romanın temel olayları bu dramatik anlar. Ufacık bir mutluluk, iyilik emaresi görünse, hemen ardından insan denilen şeyin, özellikle de kadın denilen yaratığın ne kadar şeytanlaşabileceğini hatırlatan olaylar akın ediyor.

İki kitapta da bu böyle. Acımak'ta neyse ki bu idealizme ulaşabilen bir de kadın karakter var da, yazarın kadınlardan nefret ettiğini düşünme gafletinden kurtuluyoruz.

Yazarın anlattığı dönemle ilgili kanıtlar sunuyor bu romanlar bize.

Kadınların çalışması toplumca henüz benimsenmemiş. Bir kadının iyi bir evhanımı ve anne olmak dışında bir görevi yok. Bu durumun iki sonucu var:

Birincisi, evin tüm ekonomik yükü erkeğin omzuna biniyor, işini kaybetme ihtimali olmaması gerekiyor. İş de öyle kolay bulunan bir şey değil zaten. Dolayısıyla erkeğin ahlaklı olma ayaklarını bir kenara bırakıp para kazanmaya devam etmek için ne gerekiyorsa yapması gerekiyor. İşinde olanları gelip evde anlatması da gerekmediği için, tüm sıkıntıyı kendisi yaşayıp, karısının ve çocuklarının hala masumane yaşamalarını sağlayabilir. Yani Türk toplumunda çok önemli olan helal/haram kavramı burda şaşalıyor. Haram para kazanıp, ailesini eve helal para getirdiğine inandırırsa mükemmel baba ve erkek oluyor. Tabi bu durumda psikolojisi çorbaya dönüyor.

İkincisi, kadının çalışması gerekmediği için, resmi bir okula gitme zorunluluğu da yok. Dolayısıyla ahlakı da, parayla, dış dünyayla kurduğu ilişki de, insan ilişkileri de tamamen ailesinin vereceği eğitime bağlı kalıyor. Tüm sorumluluk ailede olduğundan, iyi niyetli aileler, aman kızım ahlaksız olmasın, iyi bi koca, hatta iyisini kötüsünü geçtim, bi koca bulabilsinl, diye kızlarını eve kapatıyorlar. El değmemiş olanın makbul olduğu ve aksinin iddia dahi edilemediği o günlerde oldukça mantıklı bir çözüm. Fakat gizlenen şey her zaman merak edilir, kafadan silinip atılamaz. Tabi dış dünyadan, sosyal topluluklardan, alışverişten, paradan, iş dünyasından bihaber yetişen bu kızların da hayal dünyaları tamamen bu bilmedikleri dış dünya üzerine gelişiyor. Bolca paraları olduğunu, istediklerini giyip, istedikleri gibi gezebildiğiklerini hayal ediyorlar sürekli. Zengin koca en temel ihtiyaçları. Tüm eğitimleri bir koca bulmak üzerine. Ahlakları da, öğrendikleri ev işleri de, hepsi, yakında ailelerine yük olmayı bırakıp bu evden ayrılmaları gerekeceği için, kendilerine başka bir ev bulma ihtiyacından besleniyor. 

Yaprak Dökümü'ndeki çilekeş baba, kızlarından birinin yüzü çocukluktan yaralı olduğu için, yani toplum standartlarında çirkin sayıldığı için, ona, yani Fikret'e başka şeyler öğretmeye karar veriyor. Mesela kitap okumak, ahlaki değerler, insanlık, bahçecilik vs. Ve bunlar, düşününce, günümüz toplumunda, zorda kalınınca illaki paraya dönüştürülme ihtimali olan, sırf bu ihtimalin bile kişiye özgüven verebileceği özellikler. Fakat diğer iki kızına (Necla ve Leyla'ya), koca bulmaya yetecek kadar güzel oldukları için, bu tip eğitimler vermeyi gereksiz buluyor. Onlar da sürekli yeni kıyafetler istiyor, gezip tozmak istiyor ve bunları da sürekli normal karşılıyor o çilekeş baba. 

Şimdi burda bi terslik var. Bu kızları neden -toplum standartlarına göre- güzel sayıldıkları için cezalandırıyorsun be adam? İyiliklerini düşündüğünü sanıyorsun ama insani değerler herkese lazım değil mi? Böyle yaparak çok erdemli olduğunu düşündüğün yaşam biçiminle çelişkiye düşmüyor musun?

Neyse, kadınların sadece estetik güzellikten, evhanımlığından ve annelikten ibaret sayıldığı bir dönemde, felaketlerin sorumlusu bu kadınlar sayılıyor kısacası. Fakat bu kadınların neden bu kadar arsız olduklarını da irdelemek gerek bence. Satır aralarında yapmış tabi ki yazar, hele ki Peyami Safa'ya kıyasla çok çok iyi yapmış. Fakat kendisinin niyeti neydi bilmiyorum ama kitabın Youtube videosunun altındaki yorumları okuyunca, okura giden mesajın şu olduğu anlaşılıyor: Kitaptaki kadın karakterler hep pislik, zavallı namuslu adamı ne hale getirdiler. Yazarın niyetini kurcalamak, bir şeyler sallamak doğru değil ama demek ki bi terslik var. 

Sessiz kalamadım, buralara geldim ben de.

Suat Derviş geldi yine aklıma. Çılgın Gibi adlı kitabını okumuştum. Orda erdemli fakat yine çalışma ihtimalini aklına dahi getiremeyen, birine, bir eve ait olma ihtiyacı hisseden, aksini hayal dahi etmeyen zengin bir kadın karakter vardı. Ve kadının para kazanmasıyla ilgili tek cümle etmeden ve Reşat Nuri'ye göre çok daha az bir edebi yetenekle ne de güzel anlatmıştı asıl problemin bu olduğunu... Onunla ilgili de şuraya bir şeyler yazmıştım.

Reşat Nuri Güntekin 1889-1956 yılları arasında yaşamış. Suat Derviş ise 1905-1972 arasında. İllaki bazı kitaplarında aynı dönemleri anlatmışlardır. Aradan çok zaman geçmemiş. Bir de Peyami Safa filan var tabi. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte toplumu gözlemlemeye çalışıp, kendi fikirleriyle, deneyimleriyle harmanlayıp sunmaya çalışmışlar hepsi. Edebi yetenekleri diğerleriyle eşdeğer olmasa da, kim ne derse desin, Suat Derviş olmasa, pek çok şey eksik kalırmış Türkiye edebiyatında, Türkiye tarihinde. (Bu arada bilmeyenler için ismi yanıltıcı olabilir, Suat Derviş bir kadın.) Reşat Nuriler tamam önemli de, asıl aydınlatanlar Suat Derviş gibiler gibi geliyor bana. Bilmemiz şart. İsmini 30 yaşımdan sonra ancak kendi çabamla duymuş olmam da bilmemizin pek istenmediğini gösteriyor.

O yüzden bu yazıyı yazarken kendimi önemli bir şey yapıyormuşum gibi hissediyorum. Suat Derviş'i okuyunuz lütfen. Hatta O'nun gibi karakterleri, yazarları da burdan ya da başka yerlerden paylaşınız ki eninde sonunda öğrenelim, bilelim. İnternet çocukları bizden daha erken duysun bunları.

Türk edebiyatı dinlemenin ve kafamda yankılanan Akın Altan'ın etkisiyle siz bizli konuşan, değişik bir yazı dilim ortaya çıktı bu yazıda. Artık idare edin. 

Selamlar, 
Kanatlı Kedi













14 Temmuz 2019

Kitap: Çılgın Gibi (Suat Derviş)





Suat Derviş'i ilk nerde duydum, hiç hatırlamıyorum. Belki Adalet Ağaoğlu'nun kitaplarında görüp not almışımdır. İkinci el bir kitabına denk geldim, İstanbul'a son gidişimde, hemen aldım. İthaki Yayınları da basıyormuş, yeni öğrendim. 

Yazar 1905 doğumlu, Türkiye'nin ilk kadın yazarlarından. Fosforlu Cevriye'nin yazarı. Çılgın Gibi'yi 1940larda yazmış.  Yüzeysel bakınca sıradan bir aşk romanı gibi görülebilir ama karakter analizleri güzel (özellikle dönemine göre düşününce). Temelde kadın meselesi var aslında. Güzellikten, estetikten başka bir değer olarak görülmeyen başkarakterin, Celile'nin, iki erkek arasında sürüklenişi, kendi hayatının, kendine ait bir odasının olmayışı, dönemin gerekleri ve yetiştirilme şekli yüzünden kendi hayatının, karakterinin olması gerektiğini bile düşünemeyişi...

Kitabı okuyalı çok oldu. Genel olarak sevmiştim. Sadece o zamanlar moda mıydı bilmiyorum, üslubunda sevmediğim bir nokta vardı: Karakterin hissettiğini  tam olarak anlatabilmek için aynı içeriği farklı sözcüklerle cümleye dökmüş durmuş.. Kitabın sonlarına doğru bu iyice yorucu olmaya başladı, tamam anladık yahu, deyip durdum içimden. Muhtemelen günümüzün edebiyat gözünden baktığım için bu kadar uzak geldi. Konu genel olarak ilgimi çektiği için bu noktaya çok takılmıyorum, hakkım da yok diye düşünüyorum, zaman değişti çünkü. Diğer kitaplarını da okumaya niyetliyim kısacası.


Suat Derviş'in hayatı da oldukça ilginç. Okumak isteyenler vikipedi'ye buyursun. Pek çok roman yazmış, gazetecilik yapmış, bitmekte olan Osmanlı'da da, Cumhuriyet'te de kadının sorunlarından bahsetmiş, solcu olduğunu açıkça belli edince gazeteci olarak iş bulamaz olmuş, mahlaslarla yazmaya devam etmiş, hapse girmiş, birkaç defa evlenmiş boşanmış, tekrar hapse girme ihtimali olunca yurtdışına yerleşmiş, geri gelince Devrimci Kadınlar Birliği'ni kurmuş, tabi kapatılmış, 72'de ölmüş. Bu sırada onlarca kitap yazmış. 

Osmanlı zamanında da aktif olarak yazarlık yapan çok fazla kadın yazar tanımıyorum. Hatta Halide Edip dışında hiç. Onu da en son ilkokulda okumuştum, hatta belki özetin özeti olan o incecik kitaplardandı. Bu konuya eğileyim bi ben. Önerisi olan varsa duymak isterim, pek güzel olur.

Alıntılara geçeyim, şimdilik selam edip çekileyim...

Kanatlı Kedi

Alıntılar


54 - ... dudaklarında Galatasaray Lisesi öğrencilerinden nesilden nesile intikal eden nükteleri ve neş'eli konuşuş tarzı olan tabii ve sportmen bir delikanlı idi.

58 - Celile hiçbir zaman bir diğer insanla arasındaki münasebetin onun fikirlerine itiraz edecek derecede laubalileşmesine müsaade etmiyordu.

78 - Daima ve her zaman kendisine hak verilmiş, uzun zamandan beri bu böyle olduğu için buna alışmış ve buna doymuş insanların kendi kudretlerini her göze göstermek istemeyen tevazuu onda da vardı...

100 - O, her zaman imkanlarının sağlam duvarlarına sırtını dayayarak rakipleriyle, dostlarıyla ve düşmanlarıyla açık konuşmuştu.

101 - Ticaret muhitinden yetişmediği için kendisine hala mütevazı bir memur ailesinin mütevazı bir memur olan çocuğunun terbiyesi mevcut bulunduğu için paraya karşı olan hırsını ilk üç dört görüşmelerinde gizleyebilmişti.

230 - Çünkü onun aldığı terbiyeye göre kadın hayatın bu cihetleri ile hiç meşgul olmazdı. Meşgul olması yemek mevzuu değildi. Daima kadınla, baba gibi, ağabey gibi, kardeş gibi, amca, dayı, koca gibi yakın bir erkek, hayatla kadın arasına bir duvar gibi girer ve kadın hayatla temasını onun vasıtası ile yapardı. 



08 Temmuz 2019

Kitap: Burada Kalmak (Sibel K. Türker)


Sibel K. Türker'in daha önce iki kitabını okudum: Öykü Sersemi ve Mecnun Kelebekler. Özellikle ikincisinden çok etkilenmiştim. Haklarındaki yazılarımı şuradan okuyabilirsiniz: Öykü Sersemi - Mecnun Kelebekler

Burada Kalmak, yanlış bilmiyorsam, yazarın son kitabı, 2018 Nisan'da basılmış. Yazarın şimdiye kadar okuduğum üç kitabında da, baş karakterlerinden naiflik akıyor. Belki de o yüzden bu kadar seviyorum... Bu kitaptaki naifimiz bir liseli. Aklından geçen ne var ne yoksa şahit oluyoruz. Ailesindeki her bir karakter ayrı bir dünya. Çok fazla arkadaşı yok ama bu çok içe kapanık ya da anlaşması zor biri olduğu için değil. Mütevazı, dış dünyaya çok ses çıkarmayan ve sırf bu yüzden itilip kakılan, hor görülen, halbuki kafasında düşünceler uçuşan, hiçbir şeyden emin olunamayacağını baştan kabullenmiş, bu yüzden hayata karşı hep korunmasız, güçsüz kalan, daha doğrusu öyle görünen ama genel olarak halinden memnun, hatta çevresindeki herkes her şeye lanet okurken, o çevresindeki mucizeleri, ağaçları, toprağı görebilen, insanları iyi-kötü huylarıyla kabul edebilen biri. Öyle çok sıradışı, travmatik ya da mutluluk böceği bi karakter yok aslında karşımızda. Dolayısıyla, ota boka kolaycacık ağlayabilen ben bile, ne neşe ne de hüzün kaynaklı bir duygu seline kapılmadan okuyup bitirmeyi başardım. Yazar sanki bu karakteri anlamamızı istemiş ve oturup olabilecek en iyi şekilde anlatmış. Bu yazarın kitaplarında sanırım her şey anlamak üzerine kurulu. O yüzden hem son derece gerçekçi, hem de bu kadar naif olabiliyor.

Bu kez çok fazla alıntı yok. Kitabı tatilde okuduğum için satırların altını çok çizemedim. Ama tek sebep bu değil. Hani bazı kitaplar vardır, bir şeyleri not etmek istersiniz ama anlaşılması için bir önceki cümleyi de yazmak gerekir, sonra bir öncekini de, bir öncekini de... Derken bir bakarsınız ki satırlara altçizgi ekleye ekleye gidiyorsunuz, bi yerden sonra vazgeçersiniz... İşte bu kitabın da öyle olduğunu ilk sayfalardan hissettim ve koyverdim. İyi de oldu. Bu sıralar bloga yazmayı düşündüğüm o kadar çok konu var ki, bu sayede bu çabuk bitti. Alıntıları yazmak kitabı sindirmek için iyi ama bazen o kadar uzun sürüyor ki kitaptan soğuyorum:)

Neyse efenim, şimdilik bu kadar, saygılar, sevgiler,
Kanatlı Kedi


Alıntılar


25 - Kendimi dünyanın en yalnız insanı gibi hissettim. Dünyanın en yalnız insanı kimdir, onu da bilmem. Ka. yaşındadır, nerede yaşar. Adı sanı nedir bilmem. Ama işte ben kendimi ondan da yalnız hissettim. Yani sanki annemin karnında bir cenindim de annemin karnı çekip gitmişti.

86 - Ağaçlar ne kadar şanssız yaratıklardı. İnsanlar onlara hep boş boş bakarlar. Bambaşka şeyler düşünürken. Hayaller ve planlar kurarken. En beteri hiçbir şey düşünmezken. Biri baktıkları ağacı kesip sırtlayıp götürse haberleri olmaz çoğunun. Ama ağaçların yokluğu da eninde sonunda fark edilir. Böyle ağırlıksız bir tamamlayıcı olmak kötü.

135 - İnsanların mucize merakı zaten saçmaydı ama yanı başlarındaki mucize kabilinden olay ve kişileri görmemeleri de hepten körlüktü. Mucize hep yukarıda, göklerde olmalıymış gibi oralarda aranırlardı. Abartıdan ve gösterişten hoşlandıkları için tanrı yukarıdan yediği meyvelerin çekirdeklerini tükürse bunu mucize saymaya meyilliydiler. Bizimle aynı yer düzleminde yaşayanlara karşı da kayıtsızldılar. Arzda parıltılı şeyler olmazdı.





05 Nisan 2017

Adalet Ağaoğlu Okumalarımı Toparlama Çabası

Kitapları da ismi gibi hem sert, hem yumuşak bir yazar. Hem karşısında boşa konuşursan, düzgün Türkçe kullanmazsan, uygun sıfatları seçmezsen, telaffuzun iyi olmazsa azarlayacak seni. Çok cahilsin be, deyip geçecek. Dövse daha iyi diyeceksin. Saygı duyuyorsun çünkü. Hem de üzülecek senin için. Kendi geçmişindeki tuhaflıları , cahillikleri, eksiklikleri nasıl çok iyi anlayıp aktardıysa, biliyorsun ki, seni de iyi anlar. Anlar mı? Sadece kendi geçmişiyleydi belki de anlama kavgası. Belki de o da genç nesli anlayamayıp koyverenlerden olmuştur. 

Önce günlüğünü okudum, ilk cildini. 69-77 arası olanı. Çok fazla günlük okumamıştım daha önce. Bu kadar severek okuduğum bi günlüğü de hiç hatırlamıyorum. Kendiminkilerden bile bu kadar zevk almadım. Aman ne büyük marifet, insan kendi günlüğünden zevk alır mıymış zaten? Olsun dedim bu kitabı okudukça, özendim, Adalet Hanım gibi yazmaya başladım günlüğümü. Günlük olayları ekledim. Sadece hislerimi değil, bugün bunu yaptım, şunu yaptım, Türkiye'de ve dünyada şunlar oldu ve tüüüüüm bunlar da bana bunu bunu etti. Değişiklik oldu. 10 yıldan fazladır günlük yzaıyorum, biraz değişiklik ilişkimize iyi gelir tabii.

Sonra denemelerini okudum. 77-86 arasında orda burda yayımlanan yazılarını. Deneme okumayı da çok sevmezdim. Hele ki gazetelerde çıkan köşe yazılarının kitaplaştırılmasını hiç...Ünlü bi köşe yazarının ününden faydalanıp paraya para dememe çabası gibi gelirdi. Belki bazıları için öyledir. Fakat yine anı düşünüp sonuca varma hatasına düşmüşüm, bu kitapla birlikte anladım. O dönem içinde bolca para kazandırsa da, önemli olan, o yazıların orda burda kaybolup gitmesinin önlenmesi, derli toplu biçimde arşive geçmesiymiş.

Bu iki kitap sayesinde yazarla tanıştım. Daha hiçbir romanını, öyküsünü okumadan, edebiyat nasıl olmalı, üzerine fikirlerini dinledim. Sürekli yenilik arayışından, eskiyi tekrarlamamaktan bahsediyordu. Nasıl olurdu ki bu? Edebiyat yöntemleri, akımları hakkında hiçbir bilgisi olmayan roman okurlarındanım ben de. "Edebiyatta yenilik" deyince zihnimde teknokent, ar-ge çalışmaları gibi kavramlar canlanıyor. (Teknik üniversitenin "inovasyon" afilşleri içime işlemiş.) İçinden geleni yazmaz mı yazar? Oturup düşünür mü nasıl yazması gerektiğini? Kendi kendine yöntem savaşları verir mi?

Pek safmışım, kabul ediyorum. Artık çok mantıklı geliyor bu yöntem arayışı. Adı konmuş olsun, olmasın, aklındakileri bi düzene sokup anlatmak zorundasın eninde sonunda. Yöntem arayışı dediğimiz bu sanırım, içinden geçenleri, hangi sırada, kimin ağzından, nasıl bir dille anlatacaksın? Bu arayışın kaç farklı yolu olabilir ki, diyor sonra içimdeki yenilik düşmanı yaratık. İşte Ağaoğlu'na göre, yeni bi yol bulamadıysan, eskileri tekrar ediyorsan, hiç yazma, daha iyi.

İşte bu yüzden sert bir yazar diyorum. Herkes kitap yazabilir, gibi cümleler zırvalamıyor. Net. Ama net olmak uğruna saçma sapan aforizmalar da uydurmuyor. İkilemde kalmış gibi görünürken bile net. Hangi ikilemde kaldığını açıklığa kavuşturmak istiyor sanki. Aysel gibi. Dar Zamanlar'ın başkarakteri gibi. Duygularında ya da düşüncelerinde, fark etmez, her ikisinde de muğlaklığa düştüğünde bunu açıkça anlatıyor. Muğlaklığa düşmesini netleştirmek için çaba harcayışını bile öyle bir anlatıyor ki, insan gülümsüyor. Şirinleşmeden, günümüz blog yazılarında hepimizin başvurduğu samimiyetin sığ dilinden uzak durarak yapıyor bunu. Ağdalı cümleler de kurmuyor üstelik. Nasıl oluyor? Yöntem işte burda işe yaramıyor. Çünkü bu sadece O'nun yöntemi, formülünü bulup, "aaa ben de yazıvereyim" denecek şey değil.

Zaten O'nun nasıl yazdığını anlatmaya çabalamak da boşa. Romanlarını okumak lazım anlamak için. Henüz iki tanesini okudum. Dar Zamanlar serisinin ilk iki kitabını. Güncesinde ve Geçerken'de kurgusuz anlattığı derdini, kurgu içinde iyice sindirdim, sanırım. Her kitapta yeni bir şeyler yapmaya çalışan bir insanın tüm kitaplarını okumadan net cümleler kurmak ne kadar mümkünse, o kadarını anladım ben de. Tabi bir de dünyayı algılama yeteneğim ne kadar büyükse, o kadar.

Kitaplarında anne sıcaklığı, babaanne okşayışı, öğretmen şefkati yok. Her karakterde sadece o karakter var. Bütünde ise sadece Adalet Ağaoğlu var. Bir yazar. Ne bir anne, ne bir kadın, ne bir kız evlat, ne bir kızkardeş, ne bir vatansever, ne devlet memuru, ne gazeteci, ne dönem yalakası, ne de bir öğretmen... Hadi diğerleri neyse de, nasıl başarıyor kadınlık etiketlerinden bu kadar ustaca -onları yok saymadan- kurtulmayı? Ece Temelkuran'da, Elif Şafak'ta, hatta Buket Uzuner'de de biraz biraz hissettiğim o kızkardeş hissini nasıl oluyor da duymuyorum bu kadının kitaplarında? Duygusuz olduğundan mı? Hayır, kesinlikle değil.

Dert edindiği konulardan biri sayesinde olabilir. En azından şimdilik anladığım bu. 70lerde, "kadın yazar" lafına bildiğin gıcık olmuş. Günlüğünde de, makalelerinde de değinmiş buna. Bir yazarın, kadın ya da erkek olamayacağını, tüm insanları, kadın erkek demeden anlatabilmesi gerektiğini düşünmüş. Günlük hayatta cinsiyetçiliğe her fırsatta kafayı takan benim gibilerin bile, içlerinde derinden bir edebiyat sevgisi, saygısı varsa, sakince dinleyip kafa yormamasının imkansız olduğunu düşündüğüm görüşleri var. Alıntılarda illaki yer vermişimdir. Özet geçmek açısından, BBC Türkçe'ye 93'te verdiği röportajdan ilgili kısmı not ediyorum:

"Uzun bir süre ben ayrı bir kadın duyarlığı olabileceğini kabul etmemiştim. Çünkü yazar insana bakar, insan dünyasıyla ilgilenir ve insanı ikiye bölemezsiniz erkek ve kadın diye. Biz romanlarımızda, hikayemizde kadını görmek zorunda olduğumuz kadar, erkeğin de dünyasını görmek ve topluca, dış ve iç etkenler ortasında insanı bulmak zorundayız. Sonraları ben kadın duyarlığını kabul etmek zorunda kaldım. Türkiye'de bir kadın olarak yazmanın, kadın yazar olmanın beş misli çok daha fazla bir direnişi gerektirdiğini anladım."


Şimdi sırada ne var peki?

Aysel'in zihni var. İkinci kitapta hep Aysel'in başka zihinlerdeki yerini gördük. Özledim Aysel'i, umarım üçüncü kitapta tekrar konuşur. Ama derdini anlatmanın yeni bi yolunu bulduysa yazar, kim ne karışır, bulmuştur, bizi yine ayırır. Ne gelir elden? Hasret de sevdaya dahil.

Ali ne yapıyor acaba? Bi de O'nunla karşılaşsak ne güzel olurdu. Tuncer ne yapacak düğün gecesinden sonra? Ölmeye mi yatacak? Tezel, Aysel ve Ömer üçlüsünün yarını nereye çıkacak? Ayşen ne yapacak? Nasıl büyütecek kendini? Tamam, hepsi değilse de, Aysel... En kıymetlisi Aysel...

Diğer romanlarında kimler var peki? Geçerken'de varlığından haberdar olduğum, Fikrimin İnce Gülü'ndeki Bayram kim?

Güncelerinin devamı nasıl peki, 90-96 arasını anlattığı dördüncü günceyi merak ediyorum en çok. Meşhuuur , hepimizin sevgi duyduğu doksanlarda nelere sinirlendi? Boktan gündem içinde O'nun da sevdiği komik şarkılar, oldu mu? Tiksinerek mi baktı doksanların rengarenk modasına. Televizyona çıktı mı? Sevdiği diziler oldu mu? Madımak hakkında neler yazdı defterine?

Bu kadın, Cumhuriyet'in kuruluşundan günümüze getiriyor bizi. Damla damla birikiyor günler. Eskiler masalla gerçek arası. Peki bizim kuşağımızı nasıl anlatıyor kurgularında? Anlıyor mu bizi? Bizi, kendisine bu denli uzak yetişen bu nesli, anlamaya niyetlendi mi hiç? Başarabildi mi? Çok merak ediyorum. Göreceğiz. Az kaldı.


-------


Damla Damla Günler alıntıları: https://kanatlikedimasali.blogspot.nl/2017/02/kitap-damla-damla-gunler-adalet-agaoglu.html

Geçerken alıntıları: https://kanatlikedimasali.blogspot.nl/2017/02/kitap-gecerken-adalet-agaoglu.html

Ölmeye Yatmak alıntıları: https://kanatlikedimasali.blogspot.nl/2017/04/kitap-olmeye-yatmak-dar-zamanlar-i.html

Bir Düğün Gecesi alıntıları: https://kanatlikedimasali.blogspot.nl/2017/04/kitap-bir-dugun-gecesi-dar-zamanlar-ii.html


BBC Türkçe röportajı: