günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Ocak 2018

Kitap: Damla Damla Günler IV 1990-1996 (Adalet Ağaoğlu)

1990

Yılmaz Güney'liler Paris'i

9 - Milletin kuyularda, dehlizlerde, çıkmaz sokaklarda birbirine toslayarak, çarpıp ederek yolunu bulmaya çalıştığı bir yıl daha bitti. Yeni biçim genç yazarların, toplum kurtarıcılarından yılıp kendilerine adadıkları, kendisi olmayı, 'ötekini unutmak' sandıkları, birey'i bireysellik, bencillikle aynı kefeye koymalarının ateşi yükseldikçe yükselmekte. Buna karşı ya da buna tepki, aydınlık, güzel, solun sanal populizmini bir yana koyarak, bilimsel akıllarını cilalama yolunu seçmiş görünen gençler, ender olsalar da, bütünlüklü bir hayat adına sorumluluk duygumu ayakta tutmaya beni zorlamaktalar.

12 - Hele adamın bir dergide Göç Temizliği'nde geçen '...bir şey elde edeyim diye kimsenin sırtını okşamadım,' cümleme parmak basarak: "Ya nerelerini okşadınız hanım?" diye yazabilmesi, bunun basılabilmesine karşı Zeynep Avcı'dan başka kimsenin, hele 'feministlerimizin' gıkının bile çıkmaması... 'Aydınlarımızı' ölçüp biçmenin peşine gel de düşme!

14 - Adana doğumlu, güneydoğu iklimli Yılmaz, Ankara'nın Telsizler semtini, burada olup bitenleri nasıl böyle bir duyarlıkla anlatabiliyordu. (Yılmaz Güney'in Boynu Bükük Öldüler kitabından bahsediyor.)

15 - 'Faili meçhul'lerce vurulup da aylar aylar boyu ameliyat, tedavi, bakım altında kalan, tekerlekli koltuğa mahkum kılınmış Server Tanilli...

19 - Otellerde kendimi daha bağımsız, çok daha özgür hissediyorum, demeliydin. Demedin.

20 - Eve vardık ki eşi Gülay yemek hazırlığında, iki küçük oğulcukları televizyon başında, yere uzanmış seyirdeler. İlahiii Yılmaz'lar e mi, ne diye kucaklar götürürsünüz çocukları, ağlata falan yatırmaya kalkarsınız. Sofra kuracaklarmış da... İşte tam bize özgü, misafiri ille de evde yatırmak, ille de yedirip içirmek töresi.

27 - Oturup dır dır ötmemin altında Batı'ya karşı her zamanki aşağılık duygumuzun rolü bulunduğunu düşünmekteyim. "Ben şuyum, buyum..."ları o kadar öne çıkarmam gereksiz.

27 - ...duşun tavanı beni iki büklüm durularak da içine alacak gibi değil. Ancak çömelerek yıkanabilirim, o da pek mümkün görünmüyor.

31 - Kadın günü yaklaşırken yazarlığına gösterilen ilgi öyle çoğalır ki, ayıp olmasın diye yaşayamadığın gibi, ölemezsin de...

32 - Bir hastaya nasıl bakılacağını bilmemekten doğan üzüntüsü ve telaşı kötü bir gerilim yaratmakta.

32 - Farz et ki annen ölmedi. Say ki yanıbaşında. Demli akşam çayı, yanı sıra ince gümüş ağızlığına takılı Gelincik sigarası elinde; tıpkı çocukluğunda olduğu gibi şööyle her zamanki soylu edasıyla azarlamakta seni: Kendini yorma, her şeye koşturma, boğazını sarmayı unutma, dedim durdum; dinlemiyorsun ki... Bir an sessizlik olur;  çilli yanakları pembeleşmeye başlamıştır; (ağzının sol yanını şöyle bir kıvırarak kabahat sende anne, desene. Beni böyle yetiştiren sen değil misin?) Hafifçe doğrulursun; çayından bir yudum alıp sorar: Nereye kalkıyorsun öyle? Baksana anne, şu perdenin kıyısı kıvrılmış, gözüme batıp durmakta, düzelteyim... Kıs kıs kıs gülüşürsünüz. En büyük şifreniz karşılıklı göz kırpmanız... Annem ölmemiştir.

34 - Bizde kadının üstü peşinen dibine kadar örtülü olduğundan yeteneklerinin yaratıcı erkek gücü altında peyderpey ezilip kalması sözkonusu olmamıştır.

35 - Karısı bahçeye suyu akan çamaşırları asarken... (Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ndeki kapıcıyı ve karısını hatırla)

EŞİK
Bükmekle Kırmak

41 - Tarih bir dekor olarak da kullanışlıdır pekala! Geçmişe kaçanların bugünün yaygın kültürü dışında ve bunlardan farklı görünme lüksü. Yarı aydının tam aydınmış gibi görünme manevrası. Anlayışlı olalım. Her şey olması gerektiği gibi olmaktadır. (Sahi, bu benim Yazsonu'mda geçen bir lafım mıydı, yoksa Marx'a mı aitti?)

42 - 18 Mart'ta Şişli Abide-i Hürriyet'te miting var. Orda yürüdükten sonra Cemal Reşit Rey'de oturarak konser dinlemeye gitmek de var ki, bu da tam tamına benim hayatım: Haksızlıklara karşı dur, uysal-ince otur konser dinle. Doğrusu, sekter yani 'kötü' solculara göre bu küçük burjuvalığımı değiştirmeye hiç de niyetli değilim. Sanki Marx büyük burjuva babasına karşı gelen bir küçük burjuva değilmiş gibi! Sözü meclisten dışarı kıldın mı, her şey iyi ve güzeldir. Şimdi saçımı boyatmaya berbere, sonra da Metropolis filmini görmeye gideceğim!

44 - ...akıllı, bilgili, hayatın güzel değerlerini, anlamını korumakta sessizce direnç göstermiş ender kadınlarımızdan. Şatafatsız, üretken, hiçbir şey yapmıyormuş gibi durup eşlerine omuz veren saygıdeğer kişiler.

46 - Halim tarafından büyük torpil. Kendimi koca parası yiyen bir kadın olacakmışım gibi hissediyorum.

49 - Kadına bağımsızlık-özgürlük ise işte böyle: Şırınga şırınga üstüne genlerimize işlemişlikle kendimizi kendimiz mahkum ettiğimiz tutsaklıktan, tayin eylediğimiz 'ev kadınlığı' makamından istifa!.. Sen böyle çarçabuk hevese kapılmaz, ufku pembelere boyamazdın. Ne oluyorsun böyle? Seni ödüllendiren imkan sahibi okurun seni korumaktan cayar mı cayar. Kimse senin keyfinin kahyası değil ki...

51 - Bu mahallede biri olacak da, benim okurum çıkacak.

56 - Ben de özendim; ezberlediğimi sandığım Sandılar'ını okumaya kalkıştım, elime yüzüme bulaştırdım. Oysa işte, şurda hep elimin altında durup durmakta Behçet Necatigil'den BEYLER'i. İçinden içinden oku oku unut.

Viyana Kuşatması

67 - Sorumluluklar, bağlılıklar, alışkanlıklar, anlayışlı olmalar, 'kocaları yalnız bırakmayın'lar, bırakıp bırakamamalar, iki arada bir derede kalmalar, bencilliklerin üstesinden gelmeler: İkilemler, ikilemler...

67 - /ayıp olmasın diye yaşayamayıp ayıp olmasın diye ölemeyenlere/ ithaf edilmiştir bu kitap.

68 - Yarından sonra ayın 11'i. Bülbül Sokak'taki alt komşunun pazarlama kahramanı olan Ettora Scola'nınViyana-Lugano ortakları seni o gün aramayacaklar mıydı? Saat 17.00'de idi, değil mi? Öyleydi ya. 11 Haziran PAzartesi, yürüyüşe bile çıkamazsın artık.

69 - Yazdığımı, gece gündüz iyi çalışabildiğimi söyledim dilim dolanarak. Bunu, yine oradaki gibi gelip geçici bir 'heves' sandı galiba. Fakat öyle değil. Biliyorum, değil. Su çalkantılarının duyargalarda yarattığı ürpertileri bestelemekteyim: Atılım ve kaçış. Bağımsızlık ve korku. Gel ve git. Bütün ve yarım. Telefon konuşmamız bitti bitmedi, ben benim kulağıma şunu da fısıldadı: Sen bu 'oda-roman'ını Halim yanıbaşındayken yazamıyormuşsun meğer! Ya hani böyle ister istemez gözüne çarpar da, ne yaptığını, iştah açıcı biçimde 'sekse kaydığını' görüverirse diye... Ya, çok okunur olmak üzere kendini pornografiye verdiğini düşünürse, diye!!!

71 - Gönüllü kulluk ürünü olan ezginliğin bitti gitti.

72 - ...yaazr eşine hiç baskı yapmayan eş'le karışık arkadaş tonunu takınıp sordu: "Romantik Viyana nasıl gidiyor, çalışabiliyor musun?"

80 - İlk defa tek başına bir 'adam'la gece çıkışı yapıyorum, bu da kendi karısına asla böyle bir şeye izin vermeyeceğini sandığım Atilla Bey'e rastlıyor!..

81 - Yahu niye bu kadar ezilmiş, suçlu mu suçlu'ymuşun gibi duydun ki kendini, niye, niye? Keşke aşki bir şey olsaydı be!

82 - Asıl üzüntüm de, Tunç'u bağımsızlığıma inandıramamış olmam üstüne güçlü mü güçlü sezgim.

83 - İyi bilgi: Muziplik etmek, zeka gösterisine sıvanmakla eşek şakası yapmak arasındaki farkı çok hassas terazilerde tartmayı unutma.

83 - Bu sabah onunla (Hannayla) mahalle kilisesine gittik.

85 - Sadece gözleri açıkken gördükleri var, kapalıyken daha iyi görülebilecekler yok. Hayallemeler eksik. Ayrıntılar hazinesi kuru.

87 - İstanbul'a dönünce, burda temellerini attığım kitapların inşaatını ve dekorasyonunu tamamlamak için daha bir iki yıl aralıksız çalışman gerekecek.

88 - Öyle ki, ben çalışırken bir yandan da karşılıklı oyun oynayıp durmaktayız. Başımı ikide bir merakla sallamakta, önüme arkama eğip doğrultmaktayım: Şıngıırt o yana, tıngıırt bu yana yuvarlanmakta... Hani sanki kafatasım kurukafa. Bu duyguma kendi kendime güldüğüm bile oluyor.

89 - Berlin'in iki yakası Doğu'su ile Batı'sı arasındaki 'Duvar' yıkıldı. Bu ne demek? Bu ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaşın sonu mu demek? İki süper güç arasındaki şiddetli gerilimin 'duracağı' (?) mı demeye gelmekte, yoksa bu Almanya Berlin'inin Avrupa Birliği kucağını Amerika iştahına gepgeniş açmasının ilk adımı mı demek? "Bizim Ortadoğu'ya İsrail'i dikmemiz yetmez, siz de şöyle bir gelin bakalım Rusya, gelin de, nükleerleri(nizi) paylaşalım; çoklarını bize verin, azları sizde kalsın" mı demek?

90 - Tuhaf bu yai "Keşke ben de 'orada' olsaydım da bu insanları kucaklasaydım!" gibi coşkun bir hisse kapılmadım. Tıngırdayan beynim hala daha 'Tarih Tekerrürden İbarettir' ezberiyle kuşatılmış durumda demek ki.

Viyana Valsi

93 - Viyana dünyada kendimi beğenir gibi olduğum tek yer.

94 - Fakat barok mimari, diyeceksen ve romanında böyle bir 'bilgi'ye selam çakacaksan...

98 - Teması erotizm olan sergi nasıl sergiymiş, bakalım. (...) Neler mi sergilenmekte Halim? Hiç de senin Playboy dergilerindeki gibi şeyler değil.

'Yazara Bakmak'

101 - 'Evin erkeği' sabahtan akşama Rumeli Hisarüstü, köprü şantiyesinde iş gördüğü için 'ev kadını' denen evin kadınının ne hallerde olduğunu görecek gözü kalmamıştı. Pazar günü çamaşır bir yandan, ütü, yemek, musluk, banyo ovmak bir yandan derken...

102 - 'Benimki'nin katkısıyla temizlik sorunu çözüldü gibi. Dayanışma buna denir işte!

110 - Hani sanki geçmişin kokusu kekikmiş, yalnız öyle gelmekteymiş gibi.

119 - 'Sokak ressamlarından', dediydi. Ne olursa olsun, 'bilinmeyen' bu ressamın telif hakkı ne olacak?


1991

Sınırlarda

123 - Nasıl kurulup edildiğini, ilkin silah yapacak silah fabrikası parçalarının Akdeniz üstünden ve 'gizlice' armağan edildiğini Kudüs Ey Kudüs adındaki belgesel romandan dudağım uçuklayarak öğrendiğim İsrail devleti, yakıldıkları fırınların ,ntikamını ABD'ye maşalık ederek mi alacak? Yoksa Arap dünyasında olmayan demokrasi namına onları İslam kıyımına mı tabi tutacak?Osmanlı'nın topallamasından bilistifade onları Ortadoğu'dan boşaltan Batı yayılmacılığının, şu dominyonseverlerin canlanışı mı bu?

124 - Onu geç, seni asıl dehşete düşüren Hitler mezalimine uğramış olanların savunusuz insan kıyımına hiçbir şeyi hiç yaşamamış gibi, göz kırpmadan kalkışabilmiş olmaları değil mi?

124 - ...akıl çağının peygamberlerini de kendileriyle hesaplaşmaya çağırıyorum... (...) Engin, kuzeyli ruh doktorlarından Bernt'le konuşmaları sırasında ona bir insanın parmağını bir düğmeye basıvereceği çılgınlık anından dem vurmaktaydı. Saddam'la Bush dalaşmaları: Çılgınlık zamanı.

125 - Hele şu ayrıntıya bak sen: "...Pijama lastiği. Çengelli iğneye takılan lastiği bir el usul usul iterken bel kanalında..." Sanki o el, senin elin.

126 - Hoş zaten erkek cinsinden kim Sevgi'yle 'arayı yapmak' istememiştir ki?..

127 - Saddam, nükleer silah kullanacağım, atom bombası atacağım diyor; atamaz, diyorlar. Nerden biliyorlar ki?

129 - Biri kadın, biri erkek olması şartı var; biz iki kadın bir erkek halinde gittik, Batılı sayıldık. Cumhuriyet'imize saygı duyuldu.

135 - Birinin 'devrimciliği' çeşitli önyargılar vasıtasıyla gözden düşünce yanından kaçan kaçana.

Büyükada İşgali

163 - Şurası apaçık, bu anma gecesinde biz sanatçı Yılmaz Güney'e kavuşmuyoruz; 'Kürt ırkçıları' Güney'i kullanıyorlar. 80'lere doğru ve sonrasında Güneydoğu Anadolu'da devletimizin ayrımcılığı, şiddet terörü, terör şiddeti çağırır kuralını doğrulamış bulunuyor. Açıkhava Tiyatrosu'nda Arkadaş'ın gösterimi, biz solcuların süreklilikle sempatizanı olduğumuz Kürt yurttaşlarımızın nasıl 'Kürt ırkçısı'
 kesilip Güney'e bağlılığı kullandıklarına bir tanıklığımız sayılmalı.

164 - Halim'in 'gelecek hayatımız' bağlamında benimkine karşı kayıtsızlığını epey önceleri anlamış bulunmaklığım aramızdaki bütünlükte bir çatlak açmadı değil. Ne kopabiliyor, ne birlikte olabiliyoruz. Son bir-iki yıldır birbirimizi çok yorduk; yoruyoruz, ama birbirimizden başka içinde dinlenilecek temiz bir köşe yok.

167 - Aradaki çatlağa uhu sürdüm; belli değil gibi; hoşnut kalsa bari.

O zamanlar-Bu Zamanlar

180 - 'Güneydoğu krizi' namı altındaki terör: PKK. Dün Bakırköy'de bir eylem. Çetinkaya mağazası içine fırlatılan molotof kokteylleri = 11 ölü. (PKK "eylemler yakında İstanbul'a taşınacak" demişti iki gün önce Diyarbakır'da köyler 'kazındığında', güvenlik güçleri vurulduğunda; Diyarbakır ve çevresinde insanlar korku içinde kıvranıp durduğunda, 'memleketi savunmaya' her daim hazır, insanı korumaya hep sağır güçlerin kendilerine güvenleri sonsuz. Biz haklarız, biz haklarız!..)

Yirmi yıldır, beri gel, eğil, eğil, yap, yapsana kaz yürüyüşü... Dün, İstanbul'un göbeğinde de göçüp giden 11 can daha! On bir yerim birden sancıyor. Kürt yurttaşlarımız, Kürt kardeşlerimiz, ne güzel dostumuzdunuz siz bizim. Terör size göre değil. İnsan sevginize, memlekete vefanıza ters düşen bir yoldayız birlikte. Hakkını savunmak masumlara saldırmak demeye gelen terör harekatıyla olamaz.  Yokluk yoksunluk derdiyle teröre teslim olmayın! Beni sizden, Halim'i Maraş şantiyesinde karayol yapımları için birlikte çalıştıklarından ayırmayın!

182 - Basın, tabii ki 'İstanbul'a da taşınmış' 11 ölümlük bu kıyıma büyük ağırlık vermekte. Bu olay Kürt-Türk meselesindeki yumuşama umutlarını kökünden kazıyıp bitirdi gibi.

183 - Her yazıyı bir-bir buçuk sayfaya sığdırmak Milliyet'teki ilk zamanlarımda bana zor geliyordu, ama artık alıştığımı biliyorum: Kötü bilgi.

185 - Böylece biten yıl içinde edindiğim unutulmaz bilgilerden biri de şu oldu: Ben, tanıtımın değil, okurunun var ettiği yazarlardan biriyim.


1992 

Yeni Tanışmalar 
Yazılı Rüyalar

192 - '68 gençliğinin memleketi ilericilik, devrimcilik adına 'kurtarmaya soyundukları' bir dönemde, bir müzikçimizin kollarını sıvayıp 'klasik müziğimizi' bugüne kabul ettirmeye sıvanması ne demek?

195 - ...Cemil Meriç'in Sosyalizmin Şer Çiçeği başlıklı yazısındaki çokboyutluluğu 'hissedemeyenler' de bulunacaktır. Fakat Haziran 1987'de ölümünden az önce -hele şükür- onun 'hayatını' resmen ve resmedilmiş görenler, onu Kaplan'larla kurtların arasında saymak cürümünün bedelini 'hiçlenerek' ödeyeceklerdir.

196 - (İşte Cemil Meriç'le Tanpınar arasındaki fark! İlkinde günlük hayatı gelecek adına sorgulamak var; Tanpınar iyi gelecek umudunu 'tesadüfe'terk ediyor. Tesadüf: Kendi yükünü hafifletmek, günlerin arasında bir tesadüf olabilene kadar sabırla beklemek.)

197 - "Şair kendini dinleyeceği yerde, etrafının dedikodusunu dinliyordu. Onun içindir kö sözü, ruha hitap edebilmek kudretini kaybediyordu."

204 - Annemle babamı, mezarlarının başında, dönüşüm döneminin bireyler üstündeki etkilerini, iki kültür arasında kalmışlığın iç dünyalarında yapıp ettiklerini, çelişkileri ilk defa baştan sona bir dram okur gibi okudum: Çocukları, Cumhuriyet'in ilk kuşakları tarafından haksızlığa uğratıldı onlar...

Küçük Notlar

205 - Van 100.Yıl Üniversitesi'nden Seyit Ali, yazarlığım üstüne tez hazırlıyormuş. İstanbul'a gelmiş; Taksim, Gezi'de buluştuk. Sorularını yanıtladım.

211 - Halim bu haftasonu buraya gelmedi. Aramız oldukça nahoş: Seni 'yokmuş' saymasına alınmıştın; epey oluyor, fakat sen bir türlü düzelemiyor, düzelemedikçe de savunu oklarını 'ben varım'lara hedefleyip hedefleyip fırlatıyorsun.

217 - "Arkanızdan ağıt yakmak isteyenlerin kalemleri ellerinde kalmış, bekliyorlardır: Be birader, gideceksen git de, yazımızı yazalım." (Cevdet Kudret Bey)

220 - Sanat Dünyamız dergisi son sayısında "Roman Krizde Mi?" diye bir dosya açmış. Roman bu sıralarda Eco ve Orhan Pamuk'tan sorulduğuna göre dosyada adımın A'sının geçmemesi bir yana, Tempo da "Dinozor Edebiyatçılar" listesinin başköşesini bana ayırmış bulunmakta. Besbelli: Naftalinlenip sandığa kaldırılmak istenmiyorsa her yılbaşı bir roman armağan edilecek memlekete. Eco dillerden düşmezken Orhan yine iyi başardı ayakta kalmayı...

Bana ben: Dur bakalım, Tempo, adın soyadın A ile başladığı için, alfabetik sıraya göre koymuştur seni belki dinozor yazarlar listesinin en başına.

223 - Nedim Gürsel'e neredeyse 'şair' payesini verecekler. Varlık dergisinde 'Hakkı Yenenler' arasında gösterilmiş. Oysa Nedim Bey cırt dese, her yanda yankılanmakta. Hiç hakkı yenilmiş gibi bir durumu yok. Dünyaca tanınmışlığa aday tek yazarımız nerdeyse o. Kitabına soruşturma açılanlar arasındaysa eğer, bundan en iyi bal süzen, bunu kendi hayrına çevirme hüneri gösteren dehamız o değil mi sanki?

223 - O: "Canım ne olacak. Vakit kazanırız; siz seçiverin işte Adalet Hanım." Ben: "Neden ama?" O: "Dışarda tanınmanız için bir şans bu. Başka şansınız pek yok ki Adalet Hanım..." Ben: "Yoksa yok. Siz fazlasıyla varsınız ya, yeter!" O: "Yani istemiyor musunuz?" Ben: "İstemiyorum! Evet, istemiyorum! Pazara sizin elinizden sürülmek pek bana göre değil, efendim!...."

Hayatın Cilveleri

227 - "Askeri darbe anayasası yerini demokratik bir anayasaya bırakmış değil. Bu gerçekleşene kadar, bürokrasiye ilişkin her sorun ve soruya yanıtımız geçersiz, anlamsız olacak, MG en hafifinden 'yokmuşa' getirilecektir. Hala daha sıkıdüzen yasalarının altında, özgür düşünceye, yaratma hürriyetine kapalı böyle bir velayetin kültürü, eğitimi, talim ve terbiyesi bize kucak açsaydı bu, birbirimizi oyaladığımız, birbirimizden hoşnut kaldığımız anlamına gelmez mi? Darbe anayasası yürürlükteyken okul kitaplarına girmek, darbe talim terbiyesinin kullanımına sokulmak, itilip yasaklanmaktan daha çok düşündürmeli bizi..."

231 - Acaba başka dillerde rüya anlatımının fiil çekimi ne, üslupları nasıl?

21 Eylül-1 Ekim 1992
Londra

234 - ...Mısır'dan Naval El Saadavi'nin Müslüman kadın ezilmişliği üstüne konuşması var, fakat gitmeye niyetli değilim. Kitabını okudum. Batı'nın hevesle kucak açtığı 'İslam kültürünün gaddar yanı'...

235 - Okurlarından birnin Orhan'a: "Sizin romanlarınızda neden hiç 'kadın kahraman yok?' " demesi, benim yaratıcılık damarıma basmaya yetti.

"Ne kadar azsan
O kadar çoksun"
E.Fromm, Marx'ın İnsan Anlayışı

255 - Yaa, evlilik denen iki kişilik hayat budur işte: Canın istiyor diye kapuska bile yiyemezsin. Fakat ötekine haftanın üç günü kırmızı şarap ilavesiyle 'a la Adalet' sosu haiz spagetti yapabilirsin.


1993-1996

Sahnede Olmak/Veeee/Perdeee!

262 - Son zamanlarda 'yaşam'ı bütünüyle terk etmiş, 'hayat'ı baş tacı etmiş bulunuyorsun. Neden? Şundan: Eskiden yaşamı çok, hayatı az tanıyordum.

263 - Burada, bu zamanda Türkiye denen bu tımarhanede, işte şu şantiyeden tımarhanedeki meslektaşlarım arasında ben, onların beni neden sevdiklerini, neden nefret ettiklerini bilemeksizin söz-kelime manyağı olarak yaşamayı hala sürdürebilmekteyim. Ayıp olmasın diye yaşayamayıp ayıp olmasın diye ölemeyen garibanlardan biri.

265 - (Oyunu yukardan kaçak seyrettim ve seyircinin, olabilecek en doğal biçimde, bu sahnenin usulca gözaltlarını silmeleriyle verdiklerini gördüm. Duygu sömürüsü mü? Asla! Çünkü hayatın katı kaba gerçeği de şööyle çat diye düşmekte ortalığa... Kara kedeerle ak sevinç birbirinin içinde tam olması gerektiği gibi erimekte.)

267 - 'Ana fikir değiştirilemez' şartının yerine getirilip getirilmediğine kim karar vermiş? Vizyona çıkmadan önce yazara neden gösterilmemiş? Karar verme makamı neresiymiş, neymiş, nasılmış? Film görücülere sunulduktan sonra sinemacılarımızın dehşet bir narsistlikle 'film başka-roman başka' fetvalarına ne demeli? Sanki yazar bunu bilmiyor. Biliyor ve hepsinin yakasına yapışıyor: Anlaşma maddelerine uyulmaması, yazarın fikirleriyle oynanması da mı 'sinema sanatı'nızın keyfine kalmış?.. (Sarı Mersedes'ten bahsediyor.) 

270 - Emil'i gömdük. Teşvikiye Camisi'nde onu alkışlarla gönderen bizlere homurdanan dincileri de gördük.

271 - "Fikrimin İnce Gülü" filminin Sarı Mersedes, Arabam vb. adlarıyla dolaşmaya başlaması üstüne üstlük. Avukatım Sayın Haluk İnanıcı film şirketine (Cengiz Tuncer???) karşı dava açmıştı. Tedbir kararı için 4 Mart'ta Sultanahmet Adliyesi'ne beraber gittiydik. Tedbir kararı reddedilmiş! Fikir-Sanat Eserleri yasası, yargı organlarının bu konudaki tutumları, eserlerin kullanımlarından doğacak haklar üstündeki vurdumduymazlıkları, hatta yasaların dile getirilişindeki 'cehalet' kimin umurunda? "Sinema dili başka, roman dili başka," ya!

ROMAN-Tik'ten Madrid'e
Madrid. 7-13 Mayıs 1993

284 - Kah kah kah, kih kih kih! (Müfettişim: Bak gördün mü, Sivas'ı, otel katliamını unuttun gitti..)

285 - Örgütlü olmak iyi de, yazar ancak 'örgüt' ve 'parti' bayrağı altında yazardan sayılıyor ki; kötü. Kötü bilgi. "Fikrimin İnce Gülü" mahkemeye verilip de toplatıldığı zaman Güner'ciğimin bana: "Hadi sen de yazardan sayılırsın artık!" demesi geliyor aklıma.

286 - "...Aziz Bey'in üstüne 'suç' gibi yanlış cetveller çıkarılarak devletsiz bir düzende ve sahte, ikiyüzlü bir laiklik altında yaşadığımız gerçeğinin üstü örtülemez..." Sivas olayları hakkındaki bu demecim üstüne az önce telefonda kendilerinin 'İslamcı Gençlik' takımından olduğunu söyleyen birinin tehdidiyle karşılaştım. Adını sordum, mırın kırın bir şey söyledikten sonra, "Adımı boşverin, evinize grup halinde geleceğiz zaten, gün verin hele," Güler misin, ağlar mısın? "Beni basmanız için bir de randevu mu vereceğim?" İster verseymişim, ister vermeseymişim, "Biz sizi buluruz nasıl olsa"ymış.

291 - "...If you are not pleased with your lover, you can always get rid of his bed, but what can you do if your own country fucks you over and over?"

293 - ...Pınar Kür (beni hep görmezden gelir)...

299 - Sürekli yağmur yağıyor. Sis de yoğun. Hoşuma gidiyor. Çoluk çocuk sokağa fırlayamıyor.

304 - İşin acı yanı, son yirmi yıldır adım adım bir zamanlar saygıyla anılan 'aydın'ların artık 'entel/dantel' diye alaya alınması.


1994

Sisifos Söylemi

306 - Az önce bunu yazı makinesine takılı kağıttan okumuş olan Asistan Üner kendini pencereden aşağı attı ya? Yok canım! Bu mesele aslında romanın başka bir kahramanı olan Yaşlı Yazar'ın hayali... Kendine kıyamıyordur, 'öteki'si, kendinden bir başkası yapsın bari: Kaçamak. Fare deliği, fare deliği... Kendinden kaçan böyle bir kaçamak deliği bulur.

314 - İstanbul şehri hayatımız RP'nin 'adil düzen'ine tevdi edilmiş bulunuyor.

315 - Seçimlere hile karıştı, deniyor. Millet elleri, parmakları vıcık vıcık çöpler arasında 'atık oy'ları aramakta...

320 - Akşamüstü Bülbül mahallesinin kıytırık 'asi gençliği', özentilerin özentisi mahlukatın pencerelerimizin altına toplanıp dırıltılarına, bağırıp çağrışmalarına karşı itirazıma yanıtları: "Sana ne ulan?" "Biz yaparız, sana ne?"

324 - Okur-yazar sınıfımızda daha değişik bir gürlük var: Hemen her gün ortaya birkaç tane yeni yazar çıkmakta. Birinci hamur kağıtlara basılıyorlar; tanıtımları da, "kör gözün parmağına" şöyle ışıl ışıl... Bu yeniler biz eskilere dudak büküyor; yetmedi 'dinozor sınıfından bunlar' yaftası yapıştırıyorlar. Kendilerinden memnunların 'fetret' dönemindeyiz. Cezaevlerinde işkence görenler, çocuklarının ölü mü, diri mi olduğunu hala bilemeyen ana babalar umurlarında değil. Artık bu devir, tez elden köşeyi dönme devri! Kapitalizmin ana şartı tüketim ekonomisi de böyle böyle becerilecek demek ki... Al/Sat. Kullan/at, kullan/köşeyi acilen dönemeyenler sınıfı aşağılık sınıftır. Hiç'tirler. Silinmelidirler. 'Bari kalabalık etmesinler'. Bunları besleyip duracağımıza asılmalıdırlar!.. 12 Eylül'den bu yana 'meçhul katiller' memleketi...

5 Ağustos-4 Eylül
Reims Günleri

337 - Çünkü anlamıştım; buralarda 'yazarım'dediniz mi, çok, çok kıymetlisiniz. Avrupa'ya çıkışlarımda bu bana hep kendisiyle övünmek gibi gelmiş, Paris'ten verilmiş Societe Des Auteurs'e üyelik kartımı bile yanıma almamışımdır, ama artık öğrendim. İyi bilgi: Efendim ben yazar şu, Türkiye'den geliyorum deyiveriyorum. Hele şu son niteleme yok mu, karşınızdaki bir 'mucize' görüyormuş gibi oluyor. Tabii 'kadın' cinsindenseniz. Hem Müslüman, hem kadın, hem başı açık, hem yazar! 'Mucizeler' önünde eğilinir ya, genellikle öyle yapılmakta. Üstelik burası gibi 'kutsal bir din yeri'ndeyseniz; Jeanne d'Arc'la kardeşsiniz.

339 - Tarihçilerin geçmiş zamanı eşeleyip bulması, bulduğu 'tabletleri' okuması iyidir, güzeldir de aslolan 'şimdi'nin ruhunu okuyabilmek. Geçmişe hayat içre şimdi'siz yaklaşmak fenersiz dolaşmaya benzer.

344 - Birbirimizi severiz. Fakat 12 Eylül sonrası yazarlığıma çamur atılması, hem de bunun toptan üyesi bulunduğumuz TYS yayını maşasıyla olması, kitabımın toplanması sırasında sevgili Yaşar'ımızın sessiz kalmasından çocuksu bir kırgınlık duymadım değil.

345 - Romanlarımız 'tanıtım' namı altında sadece 'alatılıyor'. Oysa 'anlaşılması'na çalışılmalı. Konuları değil, kurgunun bütün kanalları tartışmaya açılmalı.


1995

Damlıyor Güneş
Bilinmez Yerlere

352 - Yazdıkalrım da kendim gibi, yersiz. Yayınevlerinin değerli ilgilerine karşın bu duygum çok güçlü.

357 - Türkiye Cumhuriyet'i DEvleti, hadi toptan Batı diyelim, Batı'ya çok hizmet etti. Onun açık pazarı, şusu busu da oldu. Bu hakkın kabulü gecikmiş bir kabuldür. Bari biz kendi kendimizi onarsak da, AB'ye böylece 'kabul edilsek'; hiç değilse bir oy hakkımız olur; kalenin dışını da içi gibi yakından görürüz; şu olsun, bu da böyle olmasın, deme hakkımız doğar. Tek yanlı 'küçümsenme' yerine, karşılıklı hesaplaşma hakkımız doğar. Brüksel'de olup biten, şimdilik şatonun kapısı önünde durmamızın kabulüdür. Bakalım sofraya kabulümüz ne zaman mümkün olacak. Elimizi yüzümüzü temizlemeyi; 'onlar için' olamktan önce 'kendimiz için'...

358 - (Eski kuşak-yeni kuşak edebiyatçı arasındaki farkları anlatıyor.) Genç edebiyat yazarı kendisinden öncekinin önünde artık öyle yaprak gibi titremiyor. Kendine güveniyor. İç dünyalardan çok dış görünüme, 'görünmeye' çok daha istekli. Genel olarak 'çok satma'nın 'çok iyi yazar' demeye geldiğine inanıyor olmalı ki, bu yolda rahatlıkla zaman harcayabiliyor. Bu da yayınevlerinin hoşuna gidiyor. Mal'a yapay değer biçmek için birbirlerini tamamlıyor gibiler. Aslında eski kuşakla yeniler arasındaki hiyerarşinin silinmesi, ilişkilerin demokratikleşmesi iyi bir şey. Ama eşitlikle terbiyesizlik, kendine güvenle topluma ve gelecek zamanlara karşı sorumluluk arasındaki çizgi çok ince. Yeni kuşağın, ne olacaksa çarçabuk olsun isteğinden doğma gözü kara bir yarış, bence hayli tehlikeli. Bireyciliğin, ben ben'ciliğin hakimiyeti demeye geleceği için. Yeni kuşak, kendinden öncekileri bilmemekten, eskilerin duyduğu eksiklik kadar bir eksiklik duymuyor gibi... Kendisini 'bu ve böyle yapan' koşullarla bir sorunu yok sanki.

362 - Aferin Can Dündar! Milliyet'e 'Romantik devrimci' diye ışıldak reklamlarla o getirilmişti; şimdilik yalnızca Ahmet'in çıkarılışını protesto ederek gazeteden istifa etti. Tevekkeli hep gözüm tutmuş, pek sevip durmuşumdur bu çocuğu! Solcuysan çalışacak, üreteceksin vee üretimin dört başı mamur olacak. Öperim seni Can Dündar.

369 - Ben bu romanımda Hayır... 'başkaldırısının' yanına özellikle ad olarak üç nokta yan yana koydum; sloganvari bir ünlem sanılmasın diye... Çünkü bu roman kahramanları yoluyla kişinin kendine başkaldırmasının, kendisiyle barış sağlama çabasının romanı. Elbette 'o kişi'leri 'bu kişi' yapan dışarısıyla keçiler gibi alın alına toslaşarak...

372 - (Aziz Nesin'den bahsediyor.) Bari istediği dilediği biçimde gömülmesine yol versinler de, vicdanlarının karasından birazcık kurtulsunlar. (Bir bilgi: Aziz Nesin'in isteği yakınlarınca -el altından- yerine getirilecektir. Kimse duymasın.)

375 - (Pavese'nin Yaşama Uğraşı'ndan alıntı yapıyor.) Ben en az sekiz yıl daha gerideyim çağdaşlarımdan. Onların yirmi iki yaşındayken emin oldukları konularda, ben otuzumda hala kararsızım...

377 - Sen böyle yazarken bir şeyler anlatabilirsin de, konuşurken sıfırsın. Bu sefer ne yapacaksın bakalım.

22-29 Ağustos:
Londra'ya Gidiş-Dönüş

384 - Alev Alatlı adındaki zihni keşküllü 'roman yazarı' bir 'eser'inde okuruna Adalet Ağaoğlu'nu adıyla sanıyla Devlet Tiyatrosu kapısındaki mafya çetelerinin bir üyesi olaraktan burada durmadan, hiç durmadan oyunlarını oynatıp duran biri diye sunmuş bulunsa bile... (Düşünce özgürlüğü böyle 'aydın'lara bol gelmekte...)

386 - Ne diyeceğimi bilemedim. Resmi ideoloji ile benim kadar çok hesaplaşmış edebiyat yazarı az. Ölmeye Yatmak'la böyle bir hesaplaşmayı ilk başlatanlardan biriyim, diyebiliyorum. Muhalifim. Yazar olarak beni ben yapan, devlet biçiminin cumhuriyet olması, ama asla ve kat'a demokrat olamaması görüşümdür. Atatürk başkanlığı çok kısa sürdü, onun Cumhuriyet ideolojisi altı ok toplumsal değişimlere dar gelmekte. İdeolojinin karar verme makamı TBMM'nin elinden alınıp gizli bir güç gibi  TSK'ya devrolmuş bulunmakta... Haksızlıklar işlendi. İşleniyor. Ben Cumhuriyet'İn uslu çocuğu olamadım; 12 Eylül Anayasası'nda da açıkça "Hayır" dedim. Genelgeçerle uyumlu değilim. Çevremle dahi uyumlu olamamaktayım. Şimdi Cumhurbaşkanlığı Kültür Ödülleri seçici kurulu böylece bu yaramazlıkları ve eleştirel uyumsuzlukları sevdiğini mi göstermek istemekte acaba? Devletin sanki bir çeşit 'özür dileme' gibi giriştiği bu işi reddetmek de anlamsız. Hükümet değil, partiler değil bu girişimi yapan Cumhurbaşkanlığı. Bunu reddedeceksem nüfus kağıdımı, T.C. vatandaşlığını da reddetmeliyim. Tam bu noktada boynum kıldan ince. Çünkü benim dilim olan memleketimden başka dışarda sırtımı dayayacağım bir yerim yok. Örgütüm, etik kulübüm, alışveriş mağazalarım falan yok. 1953'lerin bütün Paris'i yayan yaşamış Adalet'i gibi fiziksel güce de sahip değilsin be Fatma İnayet! Söylesene, başka ne düşünmeliyim? Tıssss.

389 - Halim İTÜ'den sınıf arkadaşı Süleyman Bey'le buluştu. Evliliğini Ankara'da yakından bilip tanıdığımız Nazmiye Hanım da her zamanki sessizliği, içine kapalı ama insani yakınlığı ile resmi görevinin başındaydı.

393 - (Hiçbir şey bilmesen, derinlerde olup bitenleri sezerken sezmemişe getirsen de, okurunun yazarı olduğunu pek güzel biliyorsun. 'Halka göre' bir edebiyat yapmadığın, onun keyfi için seviye düşürmeye yanaşmadığın halde...)

394 - Cumhurbaşkanlığı Kültür Ödülü'nünbana verilmesi üzerine PEN Yönetim Kurulu'nda gazetelere bunun PEN'le hiçbir ilgisi yoktur, ilanları verilmesi görüşülmüş. Sonradan vazgeçilmiş. Neden acaba? PEN'in üyesi bile değilken, onlarla ne ilgisi olabilirmiş ki?

Bence gazete ilanı çok az. Beni Petitbüro'ya da gammazlamalılar ve Olcas Süleymanof'lar gibi edebiyat dünyasından sürdürmeliler mesela. İyi olur. Böylece bu kadar mankafa bir 'aydın' ortamındaki iç sürgünlüğü maddeten de tamamlanmış olur. Zarf kapanır. Kırmızı mumla yapıştırılıp mühürlenir. 'Görülmüştür' dahi yasaktır.

396 - Leyla Erbil (Yazar): "Ağaoğlu'nun Çankaya'da T.C. yazarlığının simgesi olarak bütün yazarlar adına yaptığı ve gerçeklerden bütünüyle kaydırılmış konuşmasının tek bir satırına bile katılmıyorum... Böyle bir yazarla PEN gibi bir derneğin çatısı altında bulunmak ilk kez rahatsızlık veriyor bana.

Beni PEN'den 'elbirliği ile' kovdurmaya kalkışılmışsa da, çok yazık. Adalet Ağaoğlu PEN, Onur Kurulu üyelik şartlarından biri olan 'ahlaken yazar kalitesi'ne sahip bulunulmasını sağlayamadığı için istifa etmiş bulunmaktaydı. Onlar ise hem 'müfteri' hem bir meslektaşına, kadınlığından ötürü, "Ya nerelerini okşadınız hanım?" diye alenen yazıp yayımlatan biriyle aynı çatı altında bulunmaktalar.

398 - Ölmeye Yatmak'ın Salim Efendi'sinin daralmalarına şöyle bir değinip geçmek yetmezdi. 'Aydın romanı' denilen o romandaki yazarlık tutumumun, 1968'lerde bile hala daha laiklik koltuğuna yangelip yatmaktan, Batılılık demenin toptan bu demekten ibaret kaldığını, 'özgürlük' kavramını didiklemekten öteye geçemediğimi düşünüyorum. Bu bile ilaç gibi ne kadar iyi gelmişti okur-yazar takımımıza...

398 - Ben, Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin kurucu üyelerinden biri olarak da AB'ye girmemizden yanayım. 80 yıllık laik Batılılaşma hareketini artık geri çeviremeyiz, ABD gibi emperyalist ve silah taciri, dolayısıyla savaş yanlısı bir ekonomiye git gide köle olmuş bulunmaktayız. AB'ye üyeliğimiz bize Avrupa'da bir oy sahibi olmamızı sağlayacak: Orayı eleştirimizi de yüz yüze dile getirebileceğiz. Dışarda, kapı önlerinde sızıldanıp durmak yerine insan ve toplum haklarını oylarımızla arayacağız.

399 - Christoph diyor ki: "Demokrasi deniyorsa, RP'nin seçimleri kazanması halinde bunu hazmetmek zorundasınız." Hüsam da: "Canım gürültü patırtı istemem ben de, ama gitmezler sonra," diyor. Christoph tarih bilincimiz ise bizim demokrasi noksanlığımıza uzun be uzun değinerek kendisine baştan taraftar ettiyse de, Hüsam'ın 'hazmetmek gerekir, bunu biliyorum ama, bir geldiler mi, bir daha gitmezler' sancısı havaya hakim olmaya başlayınca Christoph kestirip attı: "O da sizlerin bileceği bir şey!.." Besbelli, o zaman da gitmelerini sağlarsınız, demeye getiriyor. Kim, nasıl sağlayacakmış bunu?


1996

Eksik Günler
Yaban ve Yalan Zamanlar

406 - Halim evde. Bir aralık bana: "Git gide tatsızlaşıyorsun," dedi. "Kan şekerimi ölçtürdüm, sınırda çıktı," dedim ben de ona. Tatlılık matlılık bir yana da şu 'git gide' meselesi bütün gün yordu bitirdi beni.

408 - (Enis Batur'dan alıntı) "...Adalet Ağaoğlu ile konuşuyorduk geçenlerde. Son zamanlarda hiçbir yazarımızda rastlamaz olduğumuz bir özeleştirel yaklaşımla, kendisini de suçlayarak, artık kimsenin ötekinin haklı davasına arka çıkmadığını söylerken hüzün içindeydi. Gerçekten de simgesel çıkışlar bir yana, kimse haklı davasında başkasına sahici bir destek vermez oldu bu ülkede. Yorulduk, kanıksadık, çaresizlik kuyusuna mı düştük, yoksa adamsendecilik mi iliklerimize işledi, kestiremiyoruz..."

İktisatçılar Haftası

414 - Güneydoğu'da işsizliğin, yoksulluğun önlenmesinde silaha sarılmak yerine hükümetin yapacağı çok şey varsa da, söyler misiniz bana, bundan önceleri bölgede on köyün sahibi ağalar vardı ve onlar hakkında çok konuşuldu, yazıldı, çizildi ya, onlar şimdi nerdeler? Irgatlarından derledikleri servetleriyle aynı bölgeye yatırım yapmadan nereye, neden çekip gittiler acaba? Neredeler? Şehirlerdeler ve özellikle Marmara çevrelerinde; sözümona fabrikacılık, aslen de yap-satçılık etmedeler...

420 - Şimdilerde toplumuna, insana sorumluluk duygusu yüksek olanlara, hafiften şöyle bir burun kıvırarak 'idealist' diyorlar.

Toplum ve Siyasa: Islıkla Kumar

422 - Halkından kopuksun, halkından kopuk! Bunların hiçbirini yapamıyorsun... Fildişi kuleleriniz yıkılmıştır. Ya Refah'lılara katılacak, ya mahallenin Ülkü Ocak'lı oğlanlarını seveceksin.

423 - Biz okur-yazar takımı böyleyizdir: Yaşar Kemal'in İnce Memed'i, hem de haklı haklı, dağ taş öç almaya çıktı da, Yaşar'ın ta kendisini birine yumruk atarken gören oldu mu? İyi yazar dediğin, kendi yapamadıklarını yazandır. (Hadi işte o günkü fasıldan çıkma aforizman da bu olsun bari de, teselli bul.)

426 - Sinekli Bakkal romanının Rabia'sını Doğu-Batı terazisinde tartmakla kalmayıp iki kültür arasında sıkışmış insanların dramını sanki bütün sahiciliği ile anlamlandırabilmem de babamı 'nihayet' anlayabilmeme bağlı... (...) Bu kuşağın orasına burasına dokunup geçmek yetmez. Kültürel değişime zorlukla morlukla ayak uyduranların 'yokmuşa' getirilişleri üstüne kitaplar yazılmalı. İTÜ'den çıkma "Bu Erbakan da nerden çıktı?" diye şaşıp düşmek de yetmiyor. Taşın bağrından sadece filizler fışkırmıyor, altından solucanlar, kurtlar murtlar da çıkıyor şöyle bir kaldırınca...


















29 Ekim 2017

Şalanj bitti diye yazmayacak değiliz! Özür vee YELEK BİTTİİİİİ!

Dikkat. Bu bir özür yazısıdır. 

Benim bloga bi sürü yorum yazılmış da benim hiç haberim yokmuş  ya la! (İçimdeki Çalgı Çengi hayranını tutacak değilim.)

Şimdi efenim şöyle oluyor. Reklam içerikli, spam yorumlar çıkmaya başlayınca "Yorumları Denetle" dedim blogspot'a. O da bana demedi ki, tamam denetliyorum ama bak "Denetleme bekliyor" diye bi sekme var, ordan kontrol etmen lazım... Tabi benim mallığım da olabilir bunu görememek.. Sonuç olarak bi sürü yorum gelmiş, onaylamamı bekliyorlarmış orda. Bugün geç de olsa cevap yazdım hepsine. 

Çok sevindim çünkü ciddi ciddi kendi kendime yazıyordum ben. Eskiden beri o düşünceyle blog yazmaya alışkınım. Senede bikaç tane yorum gelirdi, sevinçten uçardım. Bu çelınca başladıktan sonra, bi muhabbet ortamı oluştuğu için, takip ettiğim bloglara yorumlar yazdım, normalde bu da pek adetim değildi. Bana yorum yazılmayınca, hiç okunmadığımı düşündüm. Amaan dedim hep kendime. Nolcak canım, insanlar sevmek zorunda mı senin yazdıklarını, sevdiyse bile yorum yazmak zorunda mı, okumak zorunda mı...başkası için mi yazıyosun ki sen? Hatta kimse okumadığı için daha özgür olduğumu düşünüp düşünüp kendimi avuttum:)

Lakin ki öyle değilmiş. Güzel haberi bugün aldım. Teşekkürler Macera Kitabım, beni uyardığın için:)

Taa, Hannah Arendt yazıma bi yorum gelmiş, iki kelimecik. Özellikle O'na öyle çok sevindim ki. Çoğu zaman kendime inancımı kaybettiğim, işkenceye dönüşen, kitaplardan alıntılarla doldurduğum yazılar da okunuyormuş demek... O kitabı okuyan, ya da okusam mı diye düşünen biri, gogılda aratıp benim yazıma gelip, beğenip, bi de üşenmeden yorum yapıyor... Ne kadar saçma, bencilce ve ilgi bekleyen, acınası bi mutluluk bu... Ama üzgünüm insan kardeşlerim, insanım, henüz ermedim. Böyle işte, seviniyorum.

Bi de sanırım şu sıralar, yani aslında yıllardır, bu blog ekstra önemli benim için. Zamanımı değerli geçirdiğimi hissettiriyor. Öğrendiklerimi not ediyorum. Aslında o sevmediğim "neler yapıyorsun?" sorusuna "yaşayıp yaşayıp blog yazıyorum" diyebilirdim ve en doğru cevap da bu olurdu. Fakat ardından "ne kadar kazanıyorsun blogdan?" sorusu gelebilir, ondan korkuyorum... Yani tamam hadi o soru gelmez belki de, tatmin etmez yine de karşımdakini. Bi de karşılaştığım herhangi bi insanın blog yazdığımı bilmesini istemiyorum. Blog dünyasıyla alakalı insanlar bilsin sadece. Uzun yazı okumaya üşeniyor çoğu kişi, uzaylı olduğumu düşünüyorlar yazılarımı gördükten sonra (okuduktan sonra demiyorum, okumuyorlar zaten çoğu zaman). Özellikle günlük hayatta tanıdığım insanlarla yazdıklarım hakkında konuşmak zorunda kalmak korkutuyor beni. Kendi kendime yazmaya alıştığım için sanırım. Ya da her nedense işte..."Gerçekten" okunduğunu öğrenmek, ister istemez sevindiriyor insanı.

----

Neyse efenim gelelim haberlere:


En önemlisi: Yelek bittiii!




Bi ara pes etmek üzereydim, çok uzadı, sıkıldım, hem de bi şeye benzemiycek diye. Geçen gün bi gaza geldim, bi oturuşta bitirdim. Altına renkli bi şey giyince daha iyi oluyor. Örgünün sadece ilk adımlarını bilenler, usta olmayanlar için, çok basit bunu örmek. Önce bedenini ördüm, sonra askılarını, ikisini birbirine dikiverdim. Sonra etrafından siyah iple çerçeve yaptım, çok salkım saçaktı yoksa, toparlandı. Sonra da düğmeler... Zaten iri delikli olduğu için düğmelere delik açmaya da gerek kalmadı.

----

İkinci haber, etek. Şu an bu durumda:



Fazla mini olduğu için kalın siyah iple kalın bi kemer yapmaya karar verdim. Artık sonuç ne olur, bilmem. Altı da yamuk oldu, u. oraya da siyah bi çizgi örmemi tavsiye etti, güzel olabilir. Kemerini bi yapayım da bakıcam.

----

Bi de ecnebilerin "grandma square" dedikleri modelde bi kırlent örtüsüne başladım. Açık renkli bi iple. Kaplanmayı bekleyen kırlentlerim var, ucuza bulup kaçırmadığım.

----

Dün evi benimsemenin en önemli aşaması olduğunu yeni fark ettiğim bi şey yaptık: Halı aldık.



Yerdeki arkadaş halı, daha doğrusu kilim gibi bi şey, ince. Yerden ısıtma olduğu için kalın halı almamamız gerekiyordu. Üstündekiler de büyüyünce perde olacak işşallah. Evet,ikea'da kumaş da satıldığını görünce, perdeleri kendimiz dikmeye karar verdik. Hazırlarda çok az desen seçeneği var. Bi de aşırı uzun, kısaltmak için illa makine başına oturmak gerekiyo madem, neden istediğimiz deseni seçemeyelim? Hazır evde makine ve kullanmayı öğrenmek isteyen ben varken? Bi de kornişe takmak için deliklerin olduğu bantları bile satıyor kutsal İkea.

----

Nutuk Hollanda sınırları içine girdi, en kısa zamanda arkadaşımı rahatsız edicem.

----

Goliath'ı bitirdik. Güzel dizi. Tek sezon olması da güzel. Devamı da gelir belki ama hani gelmese de olur türünden. Hırslı, her şeyi maça, kazanmaya, kaybetmeye dönüştüren, modern görünümlü vahşi, ekmek aslanın ağzında hacı, işine gelirse diyen, bilmiş bilmiş bakan, bolca rol yapan, samimi olup olmadığından emin olamadığım, zekasını her fırsatta kanıtlamaya çalışan insanlara katlanamadığımı fark ettim yine. Mad men'i de o yüzden sevememiştim. Çıkarın şu topuklu ayakkabılarınızı, takım elbiselerinizi, bi rahat olun ya, bi burnunuz aksın, saçınız bozulsun, osurun, rezil olun, salaklık yapın, kimseyi kandırmayın iki dakka... nolur yani, ne kaybedersiniz?


Neyse efenim, sanırım şimdilik bu kadar.
Görüşmek üzre
Kanatlı Kedi

Şimdi göz atınca fark ettim ki, özür yazısı falan demişim ama hiç özür dilememişim. Geç cevap verdiğim için yorum yazan herkesten özür dilerim. Saygılar, sevgiler...


26 Ekim 2017

21. Gün - Ciğerlerim 20 Yaşında

Dün sabah koşudan sonra Taalcoach için görüşmeye gittim. Kadın, haklı olarak, expatlara Taalcoach ayarlamadıklarını söyledi. "O kadar uğraşıp gönüllü buluyorum, üç gün sonra bırakıp gidiyorlar ya kendi ülkelerine, ya başka yerlere" dedi. Doğru, expat dediğin götünün üstüne oturamayan demek olmalı.Becerseydi ülkesinde kalırdı diye de genelleyebiliriz ama abartmayalım. Kadına "haklısın ama vallaha da billaha da burda kalmak istiyoz, bak ev aldık, Mortgage'a girdik, daha n'apalım", türünden laflarla ispatlamaya çalıştım Felemenkçeyle gönül eğlendirmediğimi. Yine de çok tatmin olmadı ki önce haftada bir buluşan speaking grubuna katılmamı istedi. Seviye ağır gelirse, o zaman Taalcoach için gönüllü ayarlamaya çalışacakmış. Sivil toplum kurumu ya, her şey ücretsiz, tabi kaynaklar kısıtlı, ne isterse yaparım, sıkıntı yok. Zaten benim derdim konuşabilmek, bi yerden başlayayım da devamı gelir. Bu arada bu dil koçluğu işini ücretli yapanlar da varmış. 

Aslında tuhaf bi durum. Hollandaca konuşulan bi ülkede, Hollandaca konuşmayı öğrenmek için pratik yapacak insan arıyorum. Bunun iki sebebi var: 

1. Hadi benimle Hollandaca konuş diyecek seviyede yakın Hollandalı arkadaşım yok, hala. Sıcakkansız bi insanım galiba.

2. Sokakta pratik yapmak imkansıza yakın. Çoğu esnaf İngilizce'ye dönüveriyor işini daha çabuk halletmek için. Ben de insanları oyalamak istemediğimden şansımı zorlamıyorum, her seferinde İngilizce giriyorum lafa. Yoksa lütfen yavaş konuşun, basit cümleler kurun filan demem gerekecek, eeeh deyip kovacaklar beni. ASlında bu hiç başıma gelmedi. N'olcak ki, kovsun bi hele, sonra düşünürsün sonrasını... Ama işte, ah işte öyle bi insan olabilsem...

Dün kadına çalışmak için dil öğrenmem gerektiğini söyleyince, ne tür bi iş aradığımı sordu. Gel de cevap ver, ben de bilmiyorum ki. Üstelik Felemenkçe... Türkçe anlatamayacağım şeyi başka bi dilde anlatmak zorunda kalınca öyle bi ıkınıp sıkınıyorum ki karşımdaki empatiyle anlayacağı varsa da anlayamıyor. Hele bi de kitapçıda neden mutsuz olduğumu anlatmaya çalıştım ki, muhtemelen "iş beğenmiyo götüm" dedi içinden,ben de pes ettim artık, sustum. Dil öğrenmeye geldiğimi, tüm hayat hikayemi anlatmak zorunda olmadığımı hatırlattım kendime. Git bloğuna yaz, ne diye önüne gelen Hollandalıya hesap veriyorsun.

Hakkaten bi hesap verme durumu var. Ya ben çalışmamayı kendime yakıştıramadığım için alınlanlaşıyorum ya da gerçekten bu ülkede çalışmamak ayıplanıyor. Aynı konumda, Türkiye'de yaşasaydım, belki yakınlarımdan bikaçı laf sokardı bi süre, o kadar okudun, koca parası mı yiyon şimdi diye ama zamanla unutulurdu. Hatta kimileri takdir edeceği için kendime yandaş da bulurdum, gül gibi geçinir giderdim. Fakat burda okumayanlar bile, yaşlılar bile çalıştığı için, benim yaşımda birinin çalışmamasına şaşırılıyor. Çalışmamak bi yaşam biçimi olarak görülmüyor, geçici bi sorun var, o yüzden çalışmıyorsun, düzelince tabi ki çalışacaksın, öyle bi anlayış. Para kazanmak için değil sırf, çalışmak için, toplum içinde yaşamayı hak etmek için çalışmak. Çalışmadan nasıl yaşanır ki? Bunları kimseyle konuşmadım ama hissetiklerim böyle. 

Tembelliğe, rahata kapılmamı önlüyor bu durum, iyi bi şey benim için. Dil öğrenmek için bu kadar motive olmamın arkasında bu zorlama var. Öte yandan çalışmaya bu kadar odaklanmak fazla "normal" bi bakış açısı. Çalışmak dediğin de çoğu zaman saçma sapan işlerden ibaret. Çoğu insan işinden tatmin olmuyor, mesai bitimini iple çekiyor. Para kazanmak dışında nedir o zaman çalışmayı bu kadar kutsal yapan? Topluma katkı sağlamak mı? Fuck the toplum diyesim geldi şimdi. Eğer iş hesap kitap olayına gelirse, toplumun bizden götürdüklerini n'apıcaz? Bi yerlere gelmiş seçkinlere saygınlık kazandırmak dışında nasıl ödeyebilir toplum bireye olan borcunu? Saygınlık özgürlüğün boşluğunu doldurur mu?

Nihayetinde, çalışmak yine de güzel şey, hele ki benim gibi deneyimsiz biri için. İnsanın kişiliğini oluşturması için, 30 yaşında görmüş olması gereken şeylerin çoğu iş hayatıyla ilgili ve ben onları görmedim. Bu bi eksiklik, kabul ediyorum. Çalışmadığım süre boyunca yazmakla ilgili bi ilerleme kaydedebilseydim, boşverirdim her şeyi, eve kapanıp hikaye yazıyorum, derdim soranlara. Eminim yeterdi bu, toplumda bi saygınlık kazanmak için. Fakat yok, yaratıcılıktan uzak geçiyor günler. Ya zamanı gelmemiş, ya bende o cevher yokmuş. Zaman gösterir.

Ne konuştum be!

21 gün bitti. Bu sürede şekeri bıraktım. (Aaa bu arada kahve makinesi almış arkadaşlar, daha bi tadı tuzu var yani artık evde içtiğim kahvenin, şekere daha az ihtiyaç duyuyorum.)

Yelek hala bitmedi. Etek de öyle. (Büyük projelere girmiycem bundan sonra. Kırlent örcem. Bi bitseler...)

Koşuyu bıraktım nefes problemimden ve sporsal ortamlara yine ve hala alışamadığım için. (He bugün ciğer testine gittim. Görevli sigarayı neden bırakmam gerektiğini anlatırken test sonucu çıktı, ciğerlerim 20 yaşındaymış, gayet iyiymiş. Sevindim. Hala diyo ki sigarayı bırak... Şaka şaka, haklı tabi. Bırakcam, böyle saçma bi şey yok ve biliyorum ki boğazımda hiç bitmeyen balgamın ve nefes zorluğumun sebebi o. Belki bunun için de doktora giderim tekrar. İyice bi karar vermem lazım.) 

Dereotum öldü. (Öldüğüne karar verdiğim için bi haftadır sulamıyorum. Çöpe de atmıyorum. Allah bu sorumsuzluğumun belasını versin.)

Goliath'a başladım. İlk 4-5 bölüm güzel bence. İyiler kötüler çok net belli, benim için çok güzel olsa da, daha entrikalı zekalı dizi sevenler için basit kaçabilir. 

Kitap konusunu hiç açmayayım, utanç verici zira. 

İşte böyle, bence yeterli. Çelınc bitti ama böyle otu boku yazmak hoşuma gitti, günlük adı altında olmasa da bu konseptte yazmaya devam edicem gibi... Arada konulu yazılar da yazarım. 

Selamlar, 
Kanatlı Kedi






25 Ekim 2017

20. Gün - Gecikmeli

Dün gece yatarken aklıma geldi yazmak, çok uykum vardı, aceleye gelmesin dedim.

Önce Felemenkçe ödevimi yaptım, sonra üstüne ekstra alıştırmalar yaptım. Nederlands in Actie kitabını kullanıyoruz. Kitabın ön kapağının içinde bi kod var, onu girince, web sayfasındaki alıştırmalar da yapılabiliyor. Epey bi yeni kelime öğreniyoruz bu kitapta. Bol bol çalışmam gerek yoksa hepsi üst üste binecek, unutacağım. Zevkli de geliyor. Bazı cümlelerde yüklem sona geliyor bu dilde, o kadar tuhaf ki, hala alışamadım, her seferinde özneden sonraya koyuyorum ve doğruluğundan o kadar eminim ki kontrol etme gereği de duymuyorum. Sonra derste her cümlede en az bir yanlış çıkıyor. Utandım artık dün, normal bu dedi hoca, artık teselli niyetine mi bilmiyorum ama alışması zor bi şeymiş, herkes yaparmış bu hatayı. 

Sonunda yorgunluktan bıraktım dil çalışmayı, Sait Faik'e geçtim. O kadar etkilendim ki, dayanamadım bi yazı yazdım hakkında. 

Akşam dil kursum vardı, öncesinde Taalcoach için ofislerine uğradım, bugüne randevulaştık. Randevulaşmadan gitmek öküzlükmüş hakketen. Kadın haftada üç gün ofisteyim deyince masada oturuyor, gelenlerin sorularını cevaplıyor sanmıştım. Meğer bi sürü toplantıları varmış. Düşündüğüm kadar ufak bi organizasyon değilmiş. Neyse ki kadın insanmış, ne kadar öküzsün bakışı atmadı. Görücez bakalım, yarım saat sonra görüşmem var. Speaking eksikliğimi de bu yolla giderirsem iyi olacak.

Akşam iki bölüm Goliath izledik. Fargo ilk sezondaki psikopat katil oynuyor, bu kez iyi ama yine çılgın bi rolde. Akıcı bi dizi. Umarım tek sezondur, en azından ilk sezonda olaylar çözülüyordur. Lastik gibi uzamasın. Amazon çekmiş bu arada, bilmiyordum bu işlere daldığını.Yanlışlıkla Amazon üyeliği almışız bir aylık, sömürelim dedik.

Dün fark ettim ki, Levent Yüksel arabesk albümü çıkarmış. Baya sevdim ben, orjinalini bozmamış, sesine de zaten uymuş. Yekta Kopan'ın Motto Müzik röportajlarında gördüm, arabeskle ilişkisini falan anlatıyor. Albüm de şurda:


Bu sabah bi armut yeyip koşuya çıktım. Yine tıkandım iki dakkada bi. Yaklaşık beş dakka ısınma hareketlerine gitti zaten, toplam 25 dakka sonra evdeydim. Napalım, benden de bu kadar. Ama burnun tıkalı olmasının ne kadar yaşama kalitesini düşüren bi şey olduğunu fark ettim bu sayede. Hareket etmeyi içerdiği halde sevdiğim tek şey deli gibi dans etmek, onda da hemen tıkanıyorum. Bunun normal olduğunu, kondüsyonsuz olduğum için tıkandığımı sanıyordum. Öyle değilmiş. Bakalım tedavi nasıl olacak. Yarın boğaz testi yapacak doktor. Ona göre hareket edecekmiş.

Böyleyken böyle, yarın son gün. Mari Antrikot yeni bi çelınc başlatmıştı ama yazmıyor, ne derdi var kimbilir. Burası da böyle tuhaf bi platform. Kendi hayatını anlat, başkalarının hayatlarını oku, dertleşir gibi, havadan sudan konuşur gibi, samimi hisset, sonra ortadan kayboluversin, hali nedir diye soracak bi yerin olmasın. Yine bi sanallık var, tüm samimiyet çabamıza rağmen. Çok da kendini vermemek lazım.

Son günde görüşmek üzre,
Kanatlı Kedi


23 Ekim 2017

19. Gün - Yarım Bıraktım Yine

Son haftalarda pazartesilerden hep nefret ettim. Akşamında koşu kursum vardı çünkü. (Bunları yazdıkça "derdini, pazartesi sendromunu sikeyim" diyenlerin sesi kulağımda çınlıyor. Yapacak bi şey yok, duymazdan gelerek yazmaya devam ediyorum.) Bu sefer de dünden başladım kendimi motive etmeye, bu kez dersi asmak yok, gidicem, valla gidicem... Bi saat önceden giyindim, çantamı hazırladım, doktorun verdiği nefes açıcı zımbırtıyı aldım. Akşamki Beşiktaş maçı için plan yaptığımız watsap grubuna dedim, koşuya gidicem diye. Her şeyi ayarladım, ayarlamıştım... Ta ki evin kapısını açana kadar. Omuzlarım düştü, geri kapattım. Gitmedim. Kursu bırakmaya karar verdim. 

Üstümü değiştirmeden ilacı sıktım, dışarı fırladım. Evin çevresinde koştum. Isınma hareketlerini yaptım. Kollarımı hocanın anlattığı gibi tutmaya, omzumu sağa sola hareket ettirmemeye çalıştım. Bikaç günde bir evin çevresinde böyle koşabilirim, dedim. Daha önce çok söyledim bu türden lafları kendime, o yüzden çok da gaza gelmemeye çalıştım, gaza gelince daha çabuk vazgeçiyorum.

İyiki gitmemişim ama... 2 dakkadan fazla koşamadım yine. Nefes problemimden... Ders öncesi attığı mailde bu hafta on dakka aralıksız koşacağımızdan bahsediyordu hoca. Yine benim için yavaşlamak zorunda kalacaklardı filan... İlaç bi işe yaramadı ya da ben sıkmayı beceremedim. Kontrole gidicem doktora, iki hafta sonra, en azından bu iki hafta içinde koşmak zorundayım ki kadına rapor verebileyim. Belki bu arada alışkanlık haline de gelir. 

Spor kültürüne yamanmak istedim, olmadı yine. Spor salonları hala başka bi gezegen, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemiyorum ki binanın amacı elini kolunu bi yerlere koymak... Bu yaştan sonra olmuyor mu desem, yoksa dayanıp şu kursu bitirseydim korkum kaybolurdu belki, diye mi düşünsem bilemiyorum... İkisini de düşünmeyip kendime çaktırmadan verdiğim söze odaklanayım en iyisi, kendi kendine koş sen, şimdilik o da yeter. Maksadın hareket etmekti zaten.

Taalcoach için mail attım bugün. Henüz cevap yok. Yine de adım adımdır.

Gideyim de Beşiktaş maçını izleyenlere salça olayım.

Hoşçakal pazartesi sendromu, 

Kanatlı Kedi 

22 Ekim 2017

18. Gün - Yeniden başlasın...

Aradan sanırım üç gün geçti, geri döndüm. Bundan sonra aralıksız devam ederim, edicem.

Yaklaşık on gündür misafirimiz vardı. Turist turist gezdim epey bi. Bugün uyandığımda yarından itibaren yapacaklarımı listeliyordum kafamda. Her gün en az bi saat Felemenkçe çalışcam. Taalcoach ayarlıcam hemen. Evdeki sigara stoğu bitti, elektronik sigara sipraişi verip, başlıycam artık ciddi ciddi. Koşu kursuna aralıksız gidicem (astım ilacı gibi bi şey verdi doktor, sadece spor öncesi kullanıp nefesimi açmak için), haftalık koşu ödevlerimi de yapıcam. Daha bi sürü şey...

Çevremde insanlar varken kendi hayatımı yaşayamıyorum resmen, bu son bir haftada bunu daha iyi anladım. Bi yere telefon mu edicem? Yalnız kalmayı bekliyorum. Evde misafirler varken koşuya çıkamıyorum, zaten canım istemiyor. Duş almak bile çok zor geliyor. Başka başka sebepleri olabilir bunun ama şu sıralar en çok gözüme çarpan şey şu: Birlikteyken ortak plan yapmak zorundayız ya, hep başkalarının planlarına göre ayarlıyorum kendimi, çatışma çıkmasın diye. Ev sahibiyken de öyle, misafirken de, başkalarıyla birlikte gezerken de. U.la bile aynı durum. Kimse benim istediğimi istemeyince de bozuluyorum, yine çaktırmıyorum nazım geçecek kadar samimi değilsem ama bildiğin üzülüyorum. 

Bu pazartesiden itibaren öyle olmamaya da karar verdim ama diyete başlasam daha gerçekçi olurdu muhtemelen.

Evde yapılacak çok iş var. Her gün en az bi tanesini halletsek on gün sonra daha bi eve benzeyecek burası, daha önemlisi, kafam rahatlayacak. Uzun zamandır içi liste dolu.

Neyse, bu akşam da uzun zamandır görüşemediğimiz arkadaşlarımız gelecek yemeğe. Tavuk sote yapıcam, daha önce bloğa yazdığım tariften. İlk defa kendi tarifimden yemek yapıcam. Kendimle gurur duyuyorum adeta.

Bi de her gelen misafirin ot kek mantar ve red light muhabbeti yapmasından sıkıldım sanırım. Ben ilk sefer geldiğimde de çok meraklı değildim, geldikten sonra red light'tan iyice soğudum zaten. Oranın özgürlüklerin merkezi olduğunu düşünemedim bi türlü. (Hala zorla çalıştırılanlar olabileceğini ve aksinin asla ispatlanamayacağını düşünüyorum.) Otu da gelenin gidenin ayıplamalarıyla denedim, hiç rahatlatmadı, daha çok midem bulandı. Mantar yiyip halüsilasyon görmek de hiç cazip gelmiyor. Birayla çakırkeyif olmak bence yeterli işte. Velhasılı gelen misafirlere bu hiç istemediğim aktivitelerde rehberlik ediyorum her seferinde. Başlarına bi şey gelir korkusundan yalnız da bırakmak istemiyorum (sanki talep etmişler gibi, işgüzarlık). Bu sefer karar verdim, denemek, görmek isteyen gitsin kendi takılsın, peşlerine takılmıycam artık. Onları da sıkıyorum, rahatça eğlenemiyorlar, ben de sıkılıyorum. 

İşte bu da benim için büyük karardı. Dünya için küçük fakat benim için büyük. 

Şimdi son sigara paketimden bi tane daha içeyim şekersiz kahveyle. Sonra market, sonra yemek hazırlığı...

Bilmeyenler için not: Hollanda'da sigaranın paketi (Kent mentollü) yaklaşık 7euroyken, Türkiye free shop'unda 2euro. 



18 Ekim 2017

17.Gün - Beş gün sonra

Beş gün geçti, misafirleri yolcu ettim. Bu arada, 
dakos yaptım yedik,
Utrecht'e gittik,
iki dakkalık göz göze bakışma deneyimine dahil oldum: twominuteconnection.org ,
İsviçre sergisi vardı İstasyon'da, bi sürü kartpostal aldık bedavaya,
kitap odasına girip baktık hızlıca, İngilizce ilgimizi çeken bi şey bulamadık, 
pazarı gezdik, sıcak stroopwaffle (evet şeker orucuna bi wafflelık mola verdik, ödül) yedik,
bikaç sokak sanatçısı dinledik, 
şehre girince oturmalık bi yer ararken güneş gözlüğümü kaybettiğimi fark ettim, numaralıydı, o yüzden önemliydi, geldiğimiz yolları geri yürüdük, bulamadık, 
okey oynadık, 
Amsterdam'da gezdik,
arkadaşın burnuna bisikletli çarptı, ağrıdı, şimdi geçti, 
Volendam'a gittik, 
Edam'a gittik, 
yine okey oynadık, 
güldük, 
renklerle karakter analizi yaptık. 
yine güldük, 
dün fark ettim ki, bakışma deneyi yaptığım yerde bırakmışım gözlüğü, kadın ilan koymuş sayfasına, hemen mail attım bakalım geri kavuşcam gibi, 
bugün nutuk siparişi verdim, kasım başında gelcek bi terslik çıkmazsa.

Genel olarak böyle. Güzeldi, pek boş durmadık.

Birazdan balgamsız gün geçirmeyen boğazım ve burnum için doktora gideceğim. Koşmaya engel oluyor. Kendimi bildim bileli var, tuzlu suyla falan olacak iş değil yani. 

Yarın akşam bi misafirimiz daha geliyor. Dolayısıyla bikaç gün daha buralarda olmayabilirim. Herkesin çelıncı bitmiş emma benana, benim çelıncım bana, senin çelıncın sana.

Yeni çelınc başlatıyormuş Mari Antrikot ama emin değilim. Her gün kendimle ilgili yazacak bi şeyler bulmam gerekecek. Çok zor. Ve kendimden bahsetmeyi o kadar istiyor muyum emin değilim. Görüciz.

Bu arada ördüğüm mini etek gittikçe daha da minileşiyor. Ek yapmam gerekecek. Yoksa kalınca bi kemere daha çok benzeyecek. Peh...

Yarım kalan işlere gelsin bugünkü yazı, 

Kanatlı Kedi

13 Ekim 2017

16. Gün - Bitse de bitsek

Dün akşamki saçma sapan açık saçık ayran kıvamındaki moral sabah da etkisini gösterdi. Hatta bütün günü etkiledi. Blog günlüğüne başladığımdan beri aralıksız devam eden üretici ruh halim çöktü. Her şey manasız. Ne gerek var ki? Sürekli uyuma isteği. Netekim uyumak. Uyanınca, daha da uyumak istemek lakin ki uykunun olmaması. Uykun olmadığı için üzülmek. Zamanın geçmesini ya da öylece donup kalmayı istemek. Ölmeyi istemeye bile üşenmek. Hiçbi şey, hiçbi fikir, hiçbi duygu için halinin olmaması. Dönem dönem bu ruh haline giriyorum. Depresif diyorum bu halime kısaca. Ama geçiyor. En fazla bikaç gün içinde geçiyor. Daha geçmeden unutuyorum, ya ben niye bu hale gelmiştim diye düşünüp duruyorum, bi sebep bulamıyorum. Bulamadıkça kendi kendimden utanıp kendimi neşelendirmeye çalışıyorum. İşe yarıyor, önemli olan niyet sonuçta. Bi müddet sonra yine aynı döngü başlıyor.

Tabi hep bi sebeple başlıyo bu haller, götümden dert uydurmuyorum, ya da sırf aman da dünya ne kadar boş gibi felsefik düşüncelerden doğmuyor. Keşke öyle olsa, daha karizmatik olurdu. Öyle olsa bu kadar çabuk da geçmezdi gerçi. Daha basit, gündelik şeyler benimki. O yüzden çok da sallamıyorum artık. Bi anda bütün kötü duygular üstüme çöküyor ya, eskiden dünyanın en dertli insanı benmişim gibi gelirdi, içerdim, yanımda kim varsa ona bu korkunç devasa allahkimseninbaşınavermesinsel dertlerimi iyice büyüte büyüte anlatırdım. Yeterince ciddiye alınmadığımı düşünürsem kızardım. Ne saçma sapan zor bi insanmışım. Ha sanki çok değişmişim gibi oldu bu son cümle. Valla değişmedim, yine koyversem öyle salya sümük milletin başının etini yiycem. Şimdi olabildiğince kendimle başbaşa kalmaya çalışıyorum bu zamanlarda. Kimseye bulaşmamak, aşırı alınganlaşan o çirkef halimden insanlığı korumak için. 

Şimdi acuk düzelmeye başladım da ondan kendimi rahatça analiz edebiliyorum. Zevkli geliyor, her zaman yanımda olmayan bu ben'e laf sokmak.

Netekim bugün çalışmıyor olmamın bütün avantajlarını kullandım, malak gibi yattım. Sabah biraz daha Den Haag yazısı yazdım, o arada iki gıdım tarih okumuş oldum, o kadar. Sonra bi de etek örmeye devam ettim. Yemek bile yemedim düzgünce. Sabah peynir ekmek, öğlen dünden kalan bulgur pilavı+kabak karışımı (ısıtılmamış), akşam marketten alınmış donmuş pizza. Gece misafirimiz gelcek memleketten (Nutuk gelmiyor, kasım başında anca kavuşcaz), morali düzeltmek lazım diye evden çıktım, azcık yürüyüş yaptım, boş boş bakındım, yeni öğrendiğim Felemenkçe bi kelimenin cümle içinde kullanıldığını gördüm bi reklam panosunda, fotrafını çektim unutmayım deyü. Sona marketten misafirlik şeyler aldım. Bira, yumurta, meyve (şeker yemiyoruz ya gece yarısı geldiklerinde bari meyve ikram edelim diye) bi de pizza. Sona eve geldim fırına attım. Yidik. u. top oynamaya gitti, maçı var. Evi toparlamada son rötuşları tamamladım. Geldim bunu yazmaya oturdum.

Bugün de böyle olsun banane be. Ben mi kurtarıcam dünyayı/kendimi.
(Sanki her gün 100 sayfa okuyodu)

Belki yazamayabilirim bi kaç gün, belki de yazarım. Belki de telefondan yazarım, kısa kısa. Belli olmaz. Çok möhümmüş gibi, söyliyim de, merak etmeyin.

Nası istiyosanız öyle bi haftasonunuz olsun efem, datlış bi şarkıyla veda edeyim:



Kanatlı Kedi

15. Gün - Boş

Dün gece yeni aldığım iplerle etek örmeye başladım. Tabi uyduruk, olacak mı, orası belli değil. İp kalın, çabuk bitecek gibi. Yelek hala son rötuşları bekliyo. Tüm malzemelerini almış olmama rağmen. Güzel olmayacak gibi sanki, ondan soğudum galiba. 

Sabah kalkınca da öresim geldi. İp rengarenk. Bi renkten diğerine geçinceye kadar örme hakkı tanıdım kendime. Yoksa işin önünü alamayacağım, saatlerce mala bağlayıp örebilirim, boynum tutuşuyo yani bi yerden sonra, o kadar. 

Sonra blog yazdım biraz, erteleyip durduğum, taslak halindeki yazıları toparlamaya çalıştım. Birini yayınladım. DEn Haag'la ilgili olanı. Damla Damla Günler 4'ün alıntıları hala bitmedi. Bütün kitabın altını çizmişim adeta. Alıntıları kaydetme işini bitirmeyince yeni kitaba başlayasım gelmiyor. Ya da okumamak için bahane buluyorum. Bu sıralar ev benimseme bahanesiyle ev hanımlığı işlerine fazlaca daldım, kitaptan uzaklaştım. Görev icabı oturuyorum sanki başına, ya da uykum gelsin diye. Yarın misafirimiz gelecek, 5-6 günlüğüne, onlar varken de çok okuyamam. O yüzden kendime izin verdim. Sonrasında bi hasretle sarılacağım yine büyük ihtimal. Yarın Nutuk'un da gelme ihtimali var, çok düşük ama olsun.

Bu kadar sanırım. Pek keyfim yok. Keyifsizken yazasım da olmuyor.  Yazsam kirli şeyler dökerim ortalığa, fazla samimi olur. Burayı o hale çevirmek istemiyorum. Bırakayım da burası bari günlük güneşlik kalsın. 

İyi geceler efem, 
Kanatlı Kedi

11 Ekim 2017

14. Gün - Free Spirit

Şu güzeller güzeli şarkıyla başlayayım bugüne,


Ne dediğini hiç anlamıyorum ama Yunanistan'ı sevme nedenimi bu şarkı özetliyor. Nağmelerdeki ortaklık. 

Bugün evi benimseme çalışmalarıma devam ettim. Uzun zamandır almayı düşündüğüm şeyleri aldım önce. Misal kılıfsız kırlent. 1.80e buldum! Hollanda'ya bi şekilde yolunuz düşerse, Action mağazasını gördüğünüz yerde girin. Her şey var ve sanırım her yerden daha ucuz. Hediyelik falan alacaksanız bile girin, illa bi şeyler bulursunuz. Bi kez daha teşekkürler Action dedim bugün. 4 kırlent aldım, bi daha bulamam falan mazallah. Yeni gelmiş olsa gerek, daha önce bakmıştım çünkü, geçicidir belki. Yelek için düğme aldım, tekli satılmadığı için mecbur bi paket. Ömür boyu kullanırım artık. (Gelince hemen yıllardır hazırda bekleyen kılıfı geçirdim üstüne. Maksat eve kişilik kazandırmak ya, acele ediyorum. Sonra geçen gün bi youtube kanalında öğrendiğim "gizli dikişle" kapattım yastığı tıkıştırdığım deliği. Vay be dedim, vakit kaybı gibi gelen şey işe yaradı, hayret!)

Neyse, Action'dan sonra Zeeman'a girdim. İkinci ucuzcu mağaza. Diyelim iki günlüğüne geldiniz, hazırlıklı gelmemişsiniz, götünüz donuyor afedersiniz. Bu dükkandan ucuz ve kalın bi şeyler bulabilirsiniz. Çok kalite beklemeyin tabi. Burda yaşayanlar için de, çeşit çeşit ip satmaları cezbedici. Zeeman yüzünden örgüye başladım burda. Bugün yine "ben bi şey yaparım ki bunlarla" diyerek ip aldım. Koyu renkli olana Elif ismini vermişler nedense.



Daha bi sürü şey aldım da, tek tek anlatmayayım. Eve gelince hepsini yerleştirmek de ayrı bi iş oldu. Sonra diğer ayakkabılığı kapladım. Bi gaz geldi, duvardaki delikleri kapatmak için kartpostalları kurcaladım. Hepsinin arkasını oku, ben bunu ne ara almışım ya falan diye düşün derken epey bi zamanımı aldı. Şimdi daha iyi göründüğü kesin. Tavandaki delikleri kapatmaya üşendim, o da yarının işi olsun.

Öncesi

Sonrası

Bugünün benim için asıl olayı alışveriş sonrası karşılaştığım amcaydı. Ellerim dolu bi şekilde, bisikleti oralarda bırakıp otobüse binmeye karar vermişken, bi sokak kitaplığı gördüm. Bazı yerlerde oluyor burda, sokak duvarına ufak bi raf yapıyorlar, fazla kitapları oraya bırakıyor isteyen, gelen geçen ücretsiz alıyor. Yanaştım hemen tabi. Bi amca vardı, yanaşınca göz göze geldik, gözlerimiznen selamlaştık. Rafta İngilizce kitap ararken amca elindeki kitabı uzatıp bi şeyler dedi, bu da güzel, falan dedi heralde. Dedim ben var anlamıyor sizin dili. Tabi hemen aaa öyle mi deyip İngilizce'ye döndü. Nerelisin? Türkiye mi? Aa benim kızım orda yaşıyor. Ama senin İngilizcen nası bu kadar iyi, İngiltere'de miydin? (Gördüğü Türklerle kıyaslıyo tabi, Hollandalılarla değil) Peki niye Hollandaca bilmiyosun, genelde senin yaşındaki Türk kızları bilir? Heee yeni mi geldin tamam. Amca tatlı bi tip. Dedeme benzettiğimden midir nedir, severim 70 yaş üstü erkekleri, hafif sakallıysa, zayıfsa, gözlüklüyse, kır saçlıysa, şapkalıysa, üstelik bi de kitap kurcalıyosa... Bi an önce uzaklaşasım gelmedi yanından. Kendinden bahsetti. Denizciymiş, epey bi ülke gezmiş, bikaç dil biliyormuş bu yüzden. Resim çizermiş, heykel yaparmış, Türkiye'de pencerelerdeki süslü demirleri yapmasını öğretmiş bazı Türklere. Sık sık gider gelirmiş oraya. Anladığım kadarıyla benden sık gidiyor. Kuran'ı okurmuş, Müslüman mı, yoksa İslam'a sempati mi duyuyor tam anlamadım. Sürekli camiye gidiyor değilim ama seviyorum, benim işim ruhla, gibi bi şeyler söyledi.

Özgür ruhlu olduğundan bahsetti sonra, insanlarla konuşup, mümkünse yardımcı olmayı severmiş. Çok kişiye iş bulmuş, kalacak yeri olmayanları evine almış. Türk çocuklarla halter kaldırıyomuş, İngilizce öğretiyormuş, öğretmen gibi değil de, öylesine konuşarak. Tek başına sivil toplum kurumu adeta. Sanatçılık da var ya, belli bi çılgınlık olduğu. Ama öyle yolda görsen mahallenin delisi demezsin, gayet sıradan biri. Neticede bana dedi ki, madem Hollandaca öğreniyorsun, sana nasıl yardımcı olabilirim? İlkinde laf değişti, sevindim, ne güzel dinliyodum amca niye beni işin içine dahil ettin ki şimdi? Sonra tekrar sordu...

Ben de bu sıralar bi Taalcoach ayarlamayı düşünüyordum. Haftada bir buluşup bir saat filan konuşuyorsun gönüllünün biriyle. Maksat konuşma yeteneğini geliştirmek. Dedim öyle bi şey yapabiliriz. Bi taraftan da çok tuhaf geliyor her şey. Sonra dedi "kocan kızmasın?" Yok dedim, kızmaz. Şaşırdım. Bizden daha Müslüman bi Hollandalı'yla mı karşı karşıyaydım aceba? Düşündü, düşündü. Bu arada telefonu yokmuş amcanın. Sonunda anladım neyi düşünüp durduğunu. Kızı daha sıradan bi insan olarak, böyle durup dururken tanıştığı insanlarla takılmasını hoş karşılamıyormuş. Sonuç olarak, numaramı verdim, kızı ilişkimizi (!) onaylarsa beni arayacak. Sanırım eşitlik olsun diye, ya da o an boşluğuna geldiği için kızının numarasını da bana verdi. Ben aramayacağım halbuki, ilk onların araması gerekiyor anlaşmamıza göre. 

Sevmiştim amcayı. Bilgelik vardı üstünde. Bi taraftan içimdeki kontrolcü boşver diyor, deli midir manyak mıdır sapık mıdır... Onu boşveriyorum, bu sefer de ruhanilikten uzak kalmayı seven tarafım  tedirgin oluyor. Çok fazla free spirit ve Kuran sözcüklerini kullandı amca. Hele ki kocan kızmasın sorusunu neden sorduğunu çok merak ediyorum. Genellikle karşılaştığı Türklerde öyle olduğu için mi? Yoksa kendi yaşam biçimi de mi hoş karşılamıyor yabancı bi bağyanla görüşmeyi. Beni cemaatine dahil etmeye çalışmasın? Beni yola getirmeye çalışmasın? Hayır demeyi beceremeyen ben de onu dinleyip kafa sallamak zorunda kalmayayım? Lütfen çok dindar olmasın lütfen, şansıma söveceğim yoksa elin Hollandalısının da mı dindarı bana denk geliyor? Niye çekiyorum ben bunları, diyerekten. Neyse, bi taraftan da merak ediyorum. Ararlarsa, illaki bi kez de olsa görüşmek isterim sanırım.

Bugünün en tuhaf haberi buydu. Yeter bence. Hayat dediğin daha fazla tuhaflığa gelmez.

O zaman kapanışı da Fuat Saka'yla yapalım:




Tabi ki bu güzelliğin de Yunancası var. Hangisi orjinali bilmem, umrumda değil: 



Muhabbetiniz bol olsun, 
Kanatlı Kedi

10 Ekim 2017

13. Gün - Evi Benimsemek

Bu eve taşınalı bikaç ay oldu. Hala inşaat halinde gibi. O kadar yorulduk ki eski ev sahibiyle uğraşmaktan, mutfağın yapılması sürecinden, böceklerden, eşya satın almaktan, kalan işleri yani çoğunlukla dekorasyonla ilgili olan işleri umursamaz olduk. Yaşanıyor bi şekilde. Ama sanki ev değil de geçici kaldığımız bi yermiş gibi hala. Halı yok yerde. Evin tümünü kaplayan yer fayansları beyaz. Duvarlar beyaz. Böcek olduğu dönemde aldığımız için, üstünde gezinirlerse rahatça görebilelim diye, koltuklar hariç tüm mobilyalar beyaz. Karanlık olmasın diye mutfağı da beyazın bi tonuna yaptırmıştık. Kısacası ev hastane gibi. Bu yüzden artık her şeyi renkli almaya çalışıyorum. Öte yandan hiçbi şey alasım gelmiyor-du.

Duvarları kendimiz boyayalım dedik ama daha önce hiç boyayla uğraşmadığımız için bi türlü cesaret edemedik. Belirsiz bi gelecek zamana erteledik. Duvarları, özellikle çalışma/misafir odasındaki delik deşik duvarı kartpostallarla doldurmayı düşünüyorum yine. Nasıl olsa boyanacak, çift taraflı bantları acımadan yapıştıracağım.

Son bikaç gündür yalnızım evde. Bu evde ilk kez yalnız kalıyorum. Evi hala benimseyemediğim için içimde bi tedirginlik olduğunu fark ettim. U. evdeyken de vardı aslında. Kapının kilidine güvenemiyorum. Ne olabilir ki diye düşününce mantıklı bi senaryo gelmiyor aklıma. Aslında senaryolardan korkmuyorum, hırsız girer, katil girer, manyağın biri girer değil yani korkum. Sanki ev benim değilmiş gibi geliyor, onun verdiği belirsizlik duygusu. 

O yüzden tekrar evle ilgilenmeye karar verdim. Dünkü evi süpürme eylemi aslında bu ilginin önhazırlığıydı. Her yerden toz kalkınca bi yere dokunası gelmiyor insanın. 

Bugün gittim duvar kağıdı aldım. Aslında duvar kağıdı değil, designfolie diye geçiyor, desenli yapışkanlı kaplama kağıdı. Türkiye'de milyoncularda olurdu. Evin girişindeki metal ayakkablığı kapladım. Evin içinde metal görünümünden hoşlanmıyorum, ofis gibi, fabrika gibi bi hava veriyor. İkinci ayakkabılığa geçmeden enerjim bitti. Biraz dolanıp oturdum bilgisayar başına. 

Sonuç bu, ışık kötü olduğu için çok anlaşılmıyor ama daha canlı aslında renkleri
Aslında madem boyayı erteledik, duvarları duvar kağıdıyla mı kaplasam, diye düşündüm şimdi. Acaba kışın, kaloriferler yanınca, havasız kalır da rutubet filan yapar mı, gibi sorular var aklımda. Sonuçta boya, duvarın sağlığı için de gerekli, bildiğim kadarıyla. Önce alttaki boyayı temizlemek mi gerekir ki? Bilen varsa söylesin piliz.

Bugün Felemenkçe kursuna gittim. Aptal gibiydim, iki cümle kurup konuşamadım niyeyse. Daha hazırlıklı gitmeliyim sanırım. Yarın yeni öğrendiğim kelimeleri yazarım buralara. Derste sosyal medyaydı konu. Yine ikili diyalog kısmında saçmaladım. Yine facebookum yok deyince uzaylı gibi hissettim kendimi. Sanki marjinal olma çabasındaymışım gibi anlaşılacak diye utandım. Halbuki sadece kontrolsüzüm, başından kalkamıyorum ve göreli yoksunluk denen şeyi (sosyolojide öğrendiğim son kavramdı sanırım, başkalarının hayatlarına bakıp kendini eksik, beceriksiz, hayatını işe yaramaz hissetmek) dibine kadar yaşıyorum. Çok da büyük bi kayıp değil üstelik tanıdığım insanların hayatındaki her gelişmeyi bilmemek. Yeğenimin fotoğraflarını, videolarını falan da belli aralıklarla aile bireylerimden sipariş ediyorum. Daha ne olsun? Şekerin yokluğuna da facebook'un yokluğuna alıştığım gibi alışabilmek hedefindeyim, bakalım tutacak mı.

Yeleğim bitti bitecek ama hep imkansızlıklardan bitemiyor. Bu sefer de siyah ip bitti. Üşenmesem de gidip alsam.

Den Haag'la ilgili Vredespaleis yazısının son rötuşlarını atıp kitap okuyacağım şimdi. Sait Faik mi olur (yenisine başladım evet), Dünyanın Sefaleti mi olur, Damla Damla Günler mi olur bilmiyorum. Nutuk'u bırakmaya karar verdim çünkü bi arkadaşım Türkiye'ye gidecekmiş yakın zamanda, O'na sipariş edip baştan başlayacağım.

Bugün şeker orucumda bi günah işledim. Tahin pekmez yedim. Pekmez ev yapımı olduğu için şekersiz olduğunu umuyorum ama olmayabilir de, köylü milletine güvenilmez. Son günlerde canım sık sık tatlı istiyor ve bi türlü doymuyorum. Sıkıntı çok.

Keyifsizim niyeyse. Üstüne düşünesim yok, kitap okuyayım ben.

He bi de blogumun "ormanları katledip allaha küfreden..." diye aratılıp tıklandığını öğrendim az önce. Bi de "parmakların esnek olması için..." benzeri bi şeylerle bulunuyordu bi ara. Bu bloggerın istatistik kısmı çok eğlenceli olabiliyor. Ne diye böyle arattın, hangi yazımla bi bağlantısı var bu aramaların? Anlayamadım.


İşte böyle efenim, evli barklı, sağlıcakla kalınız, 

Kanatlı Kedi


09 Ekim 2017

12. Gün - Dereotu nedir, nasıl sulanır?

Sabah erken kalktım, yine arkadaşım gelecekti, geçen hafta paçalarını kıvırttıran. Bu sefer öylesine geldi. Oğlu öğlene kadar okulda olduğu için, ancak sabahları boş oluyor, o yüzden genelde sabahın köründe bi araya geliyoruz. İnsanlar işe giderken, biz öylesine buluşuyoruz. Yolda, toplu taşımada yer işgal ediyoruz, bilseler kovarlar mıydı acaba? Zira burda da iş saatinde toplu taşıma tıklım tıklım oluyor, bi metrobüs olmasa da...

Korkularımızdan bahsettik. Akşam koşu kursum olduğundan, dil problemim olduğu için gitmek istemediğimden... İşin özü şu, sportif bi insan değilim. Küçükken, yani ilkokulda, okulun basketbol kursuna gitmeyi çok istemiştim, gerçekten istemiştim, hoplamak zıplamak, bütün enerjimi boşaltmak istemiştim. Lakin ki ailem izin vermedi, bi kız çocuğuna hoplayıp zıplamayı yakıştıramadılar. Şimdi yakıştıramadıkları pek çok şeyi yapıyorum, onlara da söylüyorum, seni hınzır, seni seni yaramaz, deyip gülüp geçiyorlar. Niye? Çünkü büyüdüm. Daha da önemlisi, çünkü evlendim. Bana karışma hakkını imza karşılığında sevgili gocama devrettiler, rahatladılar. Sırf bundan değil, zamanla kafaları da genişledi. Tabi onların kafası genişleyene kadar ben sporla ilgili her şeyden uzaklaştım, vücudun aktif olduğu herhangi bi ortamda napacağını şaşıran bi insan haline geldim. 

Şimdi Hollanda'da, herkesin adeta en az bir sporla ilgilenmek zorunda olduğu yerde, spor yapmaya o kadar uygun ortam varken, kendimi aşmaya çalışıyorum. Üstelik kilo vermek için falan değil ha, sadece enerjisini sporla atan bi insana dönüşmek için. Bence bu bile takdire şayan. Kendimi çok da aşmayayım diye, insanla iletişimimin mümkün olduğunca az olacağına inandığım bir spor olan koşuya yazıldım. Hiç de öyle değilmiş, koşarken muhabbet ediyormuş insanlar. Ne kadar saçma! İki dakka kendi kendinize takılsanız nolur? Neyse, asıl sorun bu değil. Kursun ilanı falan Felemenkçe olunca, başta sordum, ben dilinizi bilmiyorum, İngilizce idare edebilir miyim, diye. Tabi tabi dediler. Bu cevap burda çok sıradan, çoğu kişi İngilizce bildiği için, ben de zaten formalite icabı sormuştum. Ama işler öyle yürümedi.

İlk derse bi gittim, tek yabancı benim. Öyle denk gelmiş, normalde daha fazla olurmuş. Biraz da geç kaldım derse, hoca bi şaka yaptı, ya şimdi her şeyin İngiliccesini tekrar mı etcem yaaaa, diye. Ben de güldüm ama bi taraftan da yük olduğumu hissettim. Ya aslında yavaş konuşursanız biraz anlıyorum, dedim. Aaa iyi o zaman anlamadığın yerde sorarsın dedi. Ondan sonra bi aldı başını bu, uçtu gitti. Bikaç soru sordum ama o kadar yoruldum ki anlamaya çalışmaktan, dalıp gittim. Neyse dedim, sen kaşındın, yapacak bi şey yok. Sonraki derste fizyoterapist gelmiş, bi sunum yaptı, nelere dikkat etmemiz gerektiğini anlattı. Hoca uyardı fizyoterapisti, Bak şu zavallı kedicik, bizim nadide dilimizi tam bilmiyo, ona göre, diye. O da "tamam anlamadığın yeri sorarsın, tekrar ederim" demesin mi! Hangi birini soracağımı şaşırdım. Sırf çok iyi anlamışım gibi gözükmesin diye bi soru sordum. Başka soru var mı, dedi, yok dedim. O ders koyverdim, zaten hastaydım hafiften, sık sık nefesim tıkanıyordu, anlamaya çalışmaya halim yoktu, hiç bi şey sormadım. İnadına yapar gibi, hoca da zerre İngilizce konuşmadı, gelip nabersin diye bile sormadı. Küstüm resmen, kabuğuma çekildim. Arada arkadaşlar gelip sunumun ne kadarını anladığımı falan sordu, dalga geçti. Ben de kendi kendimle dalga geçtim. Hocanın tavrını bi türlü anlayamadım. O da bana mı tavır yapıyo, bırakıp gitmemi mi istiyo, gibi alıngan hislere kapıldım. Yoksa "Dutchlar directtir" muhabbeti bu kadar mı doğruydu, adama gidip illa demem mi gerekiyordu, insan ol lan, arada bi ingilicce konuş, diyerekten...

Neyse efenim, bugünkü derse gitmemek için bütün gün bahane aradım, bulamadım. Yine aynı şey olacak diye baya korkuyordum. İptal etsem paramı geri verirler mi diye düşündüm bi taraftan, araştırdım, bi bilgi bulamadım. Sonra dedim, hop, n'apıyosun? Hollanda'da yaşamaya karar vermişsin ve karşılaştığın ilk zorlukta "bıraksam mı" diyosun. Sen nası benimseyeceksin ki burdaki hayatı, nası insan içine karışacaksın? Müze gezmekle olmuyor bu işler. Gideceksin. 

Netekim gittim. Hatta hazır gaza gelmişken hemen evden çıktım, 45 dakka erken gittim. Hocayla konuştuk, bu haftaki koşu ödevini yaptın mı falan dedi, rapor tutuyor. Sümük, balgam gibi iğrenç sıvılar yüzünden nefes almakta zorlandığımı anlattım. Acıdı mı n'aptı bilmiyorum, tamamen değişti tavrı. Her söylediğini İngilicce tekrar etti. Bazılarını tekrar etmesine gerek yoktu ama sesimi çıkarmadım bu sefer. Manyak mıyım bi daha kaşıncam! Sanki lisedeymişim de, arkadaşlarım beni dışlamaktan vazgeçmiş gibi geldi, rahatladım. Yine geride kaldım ama olsun. Koşarken kol hareketlerinin ne kadar önemli olduğunu anladım, daha ne!

İyi ki gitmişim.


Bi de koşarken önümüzden balıkçıl geçti, arkadaşlardan "kusura bakma burda balık yoook" gibi bi espri yaptı kuşla ilgili, Felemenkçe. Dedim ne dedin, bu kuşun Dutchçası ne? Tekrar etti, reigermış. Tabi o da Türkçesini sordu, balıkçıl, dedim, tekrar etmeye çalışıp güldüler. Sonra balıkçıl'ın "balık yiyen" demek olduğunu fark ettim, söyledim. Hmmm dedik hep birlikte.

N'oldu? Ben bi kelime öğrendim. Daha önemlisi, dil öğrenmenin en etkili yolunu deneyimledim: Konuşmak. Evde oturunca ya da müze gezince gelişmeyen bi yetenek. Anlamıyorum deyip köşeye çekilmek yerine, karşıdaki ne kadar nemrut olursa olsun, sormak. Ki çoğunda nemrutluk filan da yok zaten. Benim derdim ne bilmiyorum valla.

Neyse, o kadar az iletişime geçiyorum ki Hollandalılarla, böyle dikkatimi çekenleri not edeyim de bari ileride dönüp okuyunca vay be diyeyim. 

İşte böyle. Bugün bi de gün içinde evi süpürdüm. Tüm evi toz tabakası kaplamıştı. Çorapla yere basınca tiksinmiyorum artık. Güzel. 

Bi de sabah şu arkadaşı aldım marketten: 


Dereotu. Mutfak bitkisi diye geçiyor, bi taraftan yemelik olduğunu tahmin ediyorum. Kaç günde bir ya da günde kaç defa sulanır hiç bilmiyorum. Dışarda mı durmalı, evde mi? Onu da bilmiyorum. Bilen varsa bi ses etse ne güzel olur. Bakalım kaç gün yaşatabileceğim zavallıyı. Bitki camiasıyla yakınlaşma hamlem olarak tarihe geçsin bu da, belki ilerde kabak yemeğine katmak dışında bi amaçla da buluşuruz kendisiyle...

Şimdilik bu kadar.

Tozsuz kalın,

Kanatlı Kedi