müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2020

Kardeş Türküler (Mayıs İkinci Hafta)

Son yazıda Kardeş Türküler için ayrı bi yazı yazmam gerek demiştim. Ertelersem uzar gider, unuturum, hatırladıkça da kendime kızarım diye bir an önce yazayım dedim.

Ne anlatsam diye düşündüm. Haklarında internette bulabileceğinizden fazlaca bir şey bilmiyorum. Grubun biyografisini özetlemek manasız geldi, kendi internet sitelerinde, vikipedi'de vs var zaten. O yüzden daha çok bana ne ifade ettiklerini anlatayım istiyorum. Sonra sevdiğim şarkıları ve tabi arada grupla ilgili az biraz bilgi. Çok uzun tutmayacağım yazıyı, bol bol şarkı paylaşasım var aslında ama bu iş için Spotify gibi uygulamalar var tabi, işi erbabına bırakacağım.

Şimdi efem, ben bu grubu ilk ne zaman nasıl nerde dinledim, hatırlamıyorum ama tahminim ilk Vizontele müzikleri sayesinde farkında olmadan dinlediğim yönünde. Yani isimlerini cisimlerini, diğer şarkılarını bilmeden uzunca bi süre dinledim sanırım. Ki Vizontele bence harika, başka dillerde altyazılarla dünyanın her yerine yayılması gereken bir film, çok severim. Şimdiki BKM filmlerini düşününce... Kıyaslamanın mümkün olmadığı bir film. Ve filmi bu kadar güzel kılan etmenlerden biri de müzikleri. Mesela Denize Yakılan Türkü (Vizontele Tuuba'dan). Dinlerim dinlerim doyamam. O zaman o videoyla başlayalım:




Öncesinde çok fazla türkü dinlemezdim. Hem ailemde çok dinlendiği için, bana gelenekleri ve dolayısıyla muhafazakarlığı çağrıştırdığı için isyankar tarafım ağır basardı (ergenlik), dayanamazdım. Sonra türkülere bayılan bir sevgilim oldu, mecburen sevmeye çalıştım. Öyle çok da sevemedim yine sanırım. Yani durup dururken açıp da türkü dinlemezdim ama sevgilim yani u. açınca güzel gelirdi. Yani u. yanımda değilken pek bi şey hissetmemi sağlayamıyordu türküler.

Derken, sanırım bu sıralarda Vizontele müziklerinin Kardeş Türküler'e ait olduğunu öğrendim ve diğer şarkılarını dinlemeye başladım. Emin değilim bu süreçten, belki de şimdi hafızamdaki boşlukları dolduruyorum. Ama zamanı önemli değil, birden aydınlandım, türküleri sevebileceğimi gördüm! Çünkü aynı türküleri çok farklı bi şekilde sunuyorlardı. Bolca vurmalı çalgı ve bolca coşku. Aman orjinali bozulmasın diye aynı usulle bin farklı kişinin aynı şekilde söylediği Neşet Ertaş türkülerini bile, hem değiştirip hem de ruhunu bozmadan dinletebiliyorlardı.

Bi de evde kendi kendime şekilsiz şekilsiz dans etmeyi çok sevdiğimden, Mirkut'u, Şah-ı Merdan'ı, Şukar Şukar'ı, Anako'yu çevirip çevirip dinler oldum. Ve bu arada anladım Kardeş Türküler'in isminin anlamını. Türkiye ve civarı coğrafyalardaki farklı dillerdeki halk şarkılarını söylüyorlarmış meğer.

Şimdi bu yazıyı yazmadan önce araştırınca öğrendim ki, 93'te BGST'nin (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu) müzik birimi olarak kurulmuşlar ve başlangıçta 4 dil varmış repertuarlarında: Kürtçe, Türkçe, Azerice, Ermenice. Yıllar içinde Lazca, Gürcüce, Arapça, Çerkesçe ve Çingene, Makedon, ve Alevi halk şarkıları da eklenmiş.

Sonra 2013 oldu, Gezi şarkıları çıktı piyasaya. Ve Tencere Tava Havası geldi. Tencereyle tavayla rendeyle sokakta oturup şarkı söylediler, bıktık valla dediler:



Artık Kardeş Türküleri hafızamdan silmemin imkanı yoktu. Sözlerini buraya yazayım dedim ama "Tencere Tava Havası sözleri" diye aratınca gogıl'da, en üstte bir şerefsizin yazdığı şu sözler çıktı:


Gogıla geri bildirim yolladım hemen ama ne zaman düzelir bilmem. Doğrusunu yazmam şart oldu:

TENCERE TAVA HAVASI

Bir öyle bir böyle kelamlardan, yasaklardan
İllallah
Başına buyruk kararlardan, fermanlardan
İllallah

Aman aman bıktık valla
Aman aman şiştik valla
Bu ne kibir, bu ne öfke
Gel yavaş gel, yerler yaş

Satamayınca gölgelerini
Sattılar ormanları
Devirdiler, kapadılar
Sinemaları, meydanları


Her tarafın AVM'den
Geçesim yok bu köprüden
N'oldu bizim şehre n'oldu
Hormunlu bina doldu

Aman aman bıktık valla
Aman aman şiştik valla
Bu ne kibir, bu ne öfke
Gel yavaş gel, yerler yaş
Gel yavaş gel, yerler yaş...

Hüsnü perişan oldu bibaht kaldı aziz İstanbul
Bu gam, bu gaz bu kederle
taş kalmadı taş üstünde
Ne oldu sana böyle, söyle söyle söyle....
Seni böyle istemem, istemem

Ammaan...

Aman aman bıktık valla
Aman aman şiştik valla
Bu ne kibir, bu ne öfke
Gel yavaş gel, yerler yaş


Trol biter mi, bitmez.  Bu grubu dinleyince normalde zihnim trollerden, dünyanın pisliğinden arınıyor. Yani şarkılarında pisliklerden bahsediliyor tabi ki ama adaletin, sevginin, eşitliğin gözünden anlatılıyor her şey. Dolayısıyla içimdeki insan sevgisi daha bi güçleniyor dinledikçe. Ama işte her şeyi kirletmeye pek bi meraklı insanlar var. Müzik ıslah etsin, ne diyeyim...

Bu grubu sırf Kürtçe, Ermenice şarkılar, Alevi deyişleri söyledikleri için bile asla sevmeyecek ve dinlemeyecek bir kitle var. Bu kitlenin içinde büyüdüm ama çok şükür ki artık onlara kesinlikle katılmıyorum. Bunu açıklamaya çalışmak bile çok saçma geliyor artık. Nereden başlayacağımı bilemiyorum. İnsan insandır, nerde, hangi toplumun içinde doğacağını seçebiliyor musun? desem, yetecek gibi geliyor ama yetmiyor işte onlara göre. Tarih okumak ve farklı bakış açılarından okumak gerekiyor, diyorum... Belki bu okumamışlıklarından dolayı utanıp düşünürler diyorum, çoğu zaman işe yaramıyor.

Neyse, devam edeyim. Bu grup çok kalabalık, kaç elemanı var bilmiyorum. İsimlerini bildiğim solistler: Feryal Öney, Vedat Yıldırım ve Fehmiye Çelik. Üçünün de sıradışı sesleri var. Özellikle Feryal Öney'in yırtıcı sesinin hastasıyız. Enstrüman çalanlarda da cinsiyet eşitliği göze çarpıyor. Perküsyon kadın dolu. Bir konserlerinde baş gitaristlerden biri başı kapalı bir kadındı, düzenli olarak grupla birlikte mi, bilmiyorum. BGST'nin Youtube kanalında konser görüntülerini bulabilirsiniz. İçimi açıyor bu görüntüler.

Son zamanlarda karantina sebebiyle video yayınlıyorlar. Ben de Ahmet Kaya'nın Ağladıkça'sını 4 farklı dilde söyledikleri videoyu buraya bırakıp gideyim artık. Grubu hiç tanımayanlara bi şans vermelerini sağlayacak kadar anlatabilmişimdir umarım. Anlatamadıysam da ben de yıllardır biriktirdiğim sevgimi biraz boşaltmış oldum, iyi oldu:)










29 Aralık 2018

Şebnem Ferah'ın Parmak İzi

Sevgili insanlık,

Şebnem Ferah'ın yeni albümü çıkmış, neden benim haberim yok? Bu nalet olası Spotify'a ben boşuna mı söyledim Ş.F.'ı takip ediyorum, diye? Neden kimse işini düzgün yapmıyor? Hiç.

Neyse, uzun lafın kısası, kadın bi albüm yapmış; sesinde, (söz bakımından) içeriğinde, müziğinde zerre kadar günümüze ayak uydurma kaygısı taşımadan... Çok sevdim ve yine saygı duydum.

Buyrun burdan yakın:



Hangi şarkıyı daha çok sevdiğime henüz karar veremedim. İki saattir çevirip çevirip dinliyorum. Kulaklıkla dinleyiniz.

Sevgilerlen,
Kanatlınız, Kediniz

Geri geldim. Sözde Namus'un sözlerini yazasım geldi buraya. Gogıl'da iz bırakmasına ben de az biraz yardımcı olayım dedim.
-----------------------------------
Ah, ah annem
Bugün öldüm ben
Bir düğmeyle
Delip geçti tam göğsümden

Tahrik olmuş
Aklı durmuş
Davetkarmış her halim
O masum ben namussuz

Çaldınız hayallerim
Bağladınız ellerim
Kimse duymadı sesim
Kaç kez öldürdünüz

Gömdünüz konuştunuz
Hapse girip çıktınız
Elleriniz kollarınız
Hala sürüyor
Tecavüz

Ah, ah annem
Bugün vuruldum ben
Bir an yıllar sürdü
Kan yağdı gökyüzünden

Kendi aczini bana
Yükleyip rahatlama
Sözde namusunuzla
Kaç kez öldürdünüz

Gömdünüz konuştunuz
Öyle kirli ruhunuz
Sözde namusunuzla
Hala sürüyor
Tecavüz

Ah, ah dünya
Bir doğurdun, bin öldürdün
Gücüm yetmedi
Kendine iyi bak
Dünya
---------------------------------

25 Eylül 2018

Müzik, çelınc, film güncellemesi

Merabalar cümle alem.

Uzun zaman oldu. Yazasım gelmedi bi türlü. bendahaşekerim Ari Barokas'ı yazdı, dinlemeye bi başladım, coştum, buraya geldim. Duman grubundanmış. Müzikten çok anlamam ama çevire çevire dinliyorum, bu iyi bi şey sanırım. Sözleri asıl mesele. Özlediğim türde sözler. Aşktan ve kendinden bahsetmeyen sözleri özlemişim. Ortak dertlerden bahseden, muhalefet eden, bunu boş siyasi sloganlarla değil de özgün cümlelerle yapan şarkıları özlemişim. Aha onlardan biri bu:




---------------------------------------------------------------------------------------------------------

Gelmişken çelıncın birikmiş sorularına da dalayım:

36. Hafta: Hatırlamak istediğin bi şey.

Ocağı açık unutma! Bi de pozitif ol, panik yapma, alınma, kızma, iyi şeyler düşün, konuyu değiştir, işine odaklan, dünya sana karşı değil, endişelenme vs...

37. Hafta: İnsanların seni nasıl tarif etmesini isterdin?

Kendi halindeyken de halinden memnun olabilen, tuhaf, senin benim gibi bi yaratık.

38. Hafta: Hayran olduğun, saygı duyduğun biri hakkında yaz.

Zor soru. Hayranlık biraz aşırı bi duygu galiba benim için. Saygı duymak tamam da hayran olmak lisede, üniversitenin başında kaldı sanki. Son zamanlarda Nannette'i yapan Hannah Gadsby'ye saygım sonsuz sanırım. Çok zor bi performans olsa gerek. Öyle bi standup izlemedim hiç.

39. Hafta: Halinden memnun olman için neye ihtiyacın var? 

Vicdan azabı duymamaya.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Son zamanlarda izlediklerime gelirsek...

Daniel Sloss: Standup. Amerika'ya, Trump'a, kendi fikrini gözlere kulaklara sokan dindarlara ve veganlara laf sokmasının yanında, günlük hayatla ilgili vurguları da çok iyi. Dinletiyor kendini.




Trevor Noah: Standup. Trump'a laf sokmak dünyanın modası, o yüzden sıradan artık. Ama bu adam İngiltere'ye ve sömürgeciliğe laf sokuyor. Geçmişte kaldı, unutalım gitsin deyip geçmiyor. Sürekli güldürmüyor, daha yavaş bi ritmi var fakat güzel. Bi de aksan taklitleri çok iyi, aslında gösterinin temel ilerleyişini aksan şovları belirliyor. Hala Hint aksanlı İngilizce duyunca zevkten dört köşe oluyorum. Dilini daire yapıp konuşmak çok zevkli hakkaten. Deneyiniz.





Aile Arasında*: Gülse Birsel'in son filmi malum. Sonunda izledim. Komikmiş hakkaten. Spoiler: Gülümser'in patlamasını bekledim bekledim olmadı, o biraz üzdü beni. Bi de aşk için küçük yaşta evlenilir düşüncesini doğrulayan bi filmdi. Fazla fikirsiz geldi bana bu iş.


 
Sevme Sanatı: Michalina Wislocka'nın Hikayesi. Şimdi filmin tam ismine bakarken fark ettim ki Netflix'te şapkalı a kullanılıyor. Hoşuma gitti. İhtiyacımız var arkadaşlar bu a'ya, öyle sildik deyince silinmiyor harfler, kelimeler. Filme gelirsek, Polonya'da bir jinekoloğun hayatını anlatıyor. Nazi döneminde başlıyor, sosyalist zamanda bitiyor. Seksin inceliklerini, kadın orgazmını anlatmak, yasak olduğu için merdiven altı kürtajlarında ölen insan sayısını azaltmak, doğum kontrolünü yaygınlaştırmak niyetiyle bir kitap yazıyor fakat bir türlü yayınlatamıyor. Devlet kiliseden korkuyor, kilise devletten, medya ikisinden de ve hepsi de toplumdan. Sonra olaylar olaylar...



My Happy Family: Gürcü filmi. Bu kadar güzel bir film beklemiyordum başlarken. Müzikleri de, dilleri de, şarkıları da... Gitara aşık ederler insanı yani, öyle sevesim geldi. Başka güzel Gürcü filmlerini araştırmam lazım. Ailenin, yapmacık-mecburi ilişkilerin bireyi öldürmesini daha nasıl anlatabilirdi bilmiyorum. Manana'nın çığlıklar atıp etrafa saldırmasını bekledim hep. İnsanın insanı özgür bırakması gerek. Hem sevgi hem özgürlük, aynı anda verilebilmeli.

 



3 Faces: Jafar Panahi filmi, yani İran filmi. Bu adamın filmlerini seviyorum. O yüzden sinemada yakaladım, izledim. Muhalif, İranlı bir yönetmen olunca, batıda da çok sevilince, bolca vahşet, bolca ağlamak bekliyor insan ama ters köşe yapıyor hep Panahi. Yumuşak, güldüren ama gerçekleri de dibine kadar hissettiren cinsten. İnsanlar ölse de, 2 saatlik film boyunca ağlayınca bir şey değişmeyecek, sakin kalıp anlamaya çalışmak lazım, der gibi sanki. Beni bu adamla tanıştıran Documentarist'e bilmem kaçbininci kez teşekkür eder, çeker giderim, saygılar, sevgiler falanlar filanlar...





*Aile Arasında'ya trailer videosu eklemeyi neden beceremedim bilmiyorum ama olmadı işte, idare edin. 

17 Kasım 2017

Batı müziğinin de iyi yanlarını alalım

Bi koşu koştum geldim. Spor iyi bi şey de, her seferinde duş almak olmasa... Yıkanmakla bitmiyor ki, kurulanması, saçı taraması, kurutması var. Hiç sevmiyorum banyo yapmayı sırf bu yüzden. Soğuk memlekete gelince iyice soğudum banyo işinden. Terleyecek hava olmayınca, sırf gerektiği için banyoya giriyor insan, rahatlamak için değil...

Yemek yemek de öyle. Günde üç defa bi şeyler yemem gerekiyor. Hep peynir ekmek yemek de olmuyor ki arada bi de pişirmek lazım. Neyse, bu duş ve kahvaltı işi biraz zevkli hale gelsin diye müzik açtım. Spotify "Elveda Rumeli müzikleri" dinlemişsin, bak bunları da seversin, dedi. Minor Empire'ı önerdi. Tamam dedim. İsmin İngiliççe olmasına bakma, türkü söylüyorlar. Batı enstrümanlarını da katmışlar ama öyle bi yedirmişler ki, çok sevdim. Misal, Fırat Türküsü'nü hiç böyle dinlememiştim:



Başta tuhaf geldi ama zamanla sevdim, sanki şarkının zemininde batı enstrümanları var, yani arkaplanda onlar var ama üstte, dikkatimizi çeken kısımda geleneksellerimiz, darbuka, kanun, ud var. Ve bunlar muhteşem bi uyum içinde. Anadolu müziğini kullanıp bambaşka bi şeye çevirmemişler. Türkülerin içe kapanıklıktan çıkıp batı müziğiyle kaynaşmasını seviyorum. Ama karakterini de bozmayacak. İşte bu dengeyi iyi kurmuşlar gibi geldi. Bu konu çok tartışmalı, özellikle sıkı türkü dinleyicileri için kırmızı çizgi. O yüzden çok da iddialı değilim. Ben sevdim, sen sevmeyebilirsin. Ama ben sevdim. Senin sevip sevmemen olsa olsa seni ilgilendirir. Saygı duyarım ama tartışmam. Gerek yok. Ne gerek var ki? Ya raad ol, bırak, boşver...

Sonra Spotify'a para ödemediğim için, bi albümü baştan sonra dinleme hakkım olmadığı için, Minor Empire'dan Selva Erdener'e atladı. Sanırım opera sanatçısı kendisi ama Ay Gız'ı bi söylemiş, bi söylemiş... Yani operayla bi Azeri türküsü nası bu kadar uyum gösterebilir? Gerçi belki de türkü değildir, bilmiyorum. Neyse, operaya sempati duymaya başladım. O da burda efenim, buyrun: 



Evraka evraka diye coştum, hemen buraya koştum. Kayda geçeyim, unutmayayım dedim. Müzik ne güzel bi şey...

Selamlar, 
Kanatlı Kedi