dünyanın sefaleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünyanın sefaleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2018

Boş konuşma zamanı

Güneş soldan soldan vuruyor. Az önce duştan çıktım, bugünkü ilk sorumluluğumu yerine getirdim. Diğeri de asık suratımı düzeltmek. Klavye başına oturmamın amacı bu. Bakalım becerebilecek miyim?

Güneş soldan soldan vuruyor evet. Kah ekrana yansıyıp bana kendimi gösteriyor, kah bulutların arkasına saklanıp nanik yapıyor, "Ben geldim diye sevinmiştin di mi, ahaha, ben aslında yoğum!" diyor. Acı, şekersiz neskafe yaptım kendime, keyfi tamamlamak için. Tabi şekersiz olunca ya da yanında şekerli bi yiyecek, hiç olmazsa bir iki hurma olmayınca keyif tam tamamlanmıyor. Yarım yamalak, acınası bi keyiflenme çabası...

Büyük bi derdim olmadığını baştan söyleyeyim de, yazıdan ümidinizi kesin. Böyle, bu enerjisizlikte devam edecek kendisi.

Dün akşam bi film izledim, içimi allak bullak etti. Çekmeceler. Yerli film. Taner Birsel filan oynuyor. Cinselliğin bastırılması, psikolojik gerilimler, neler gerçek neler değil, yok artık bu kadar da olmaz denecek olaylar. Gerçekçi ama bi taraftan da "kim yaşıyo lan bu hayatları?" dedirtiyor. Anlamadım zaten bazı yerlerini de... Yine konusunu okumadan izlediğim ve allak bullak olduğum bir Türkiye filmi. (Geçen gün burda tanıştığım, Türkçe konuşan birine, Türk müsünüz diye sordum. Saçma bi soruydu evet ama işte ayaküstü edilen muhabbetlerde bu kadar kötüyüm. Ama diğerlerinde... ohooo o... süperimdir. Neyse, adam "Türkiyeliyim diyelim" diye cevap verdi. Uzun zamandır pratik hayatta da politik görüşünü yaşamaya çalışan insanlarla takılmadığımı fark ettim. Özledim mi? Hayır. Belki biraz. Öte yandan haklı adam. Ben de Müslüman mısın, diye sorulunca ne diyeceğimi şaşırıyorum. Keşke hiç sorulmasa böyle sorular. Ya da ne cevap vereceğimizi şaşıracak kadar şaşkın, özgüvensiz, tartışmadan kaçınan, korkak tipler olmasak... Peki sırf bi soru soruldu diye fikrimizi açıklamak zahmetine katlanmak zorunda mıyız ki? Bu da saçma. Neyse, Türkiye filmi deyişim bundan yani. Sosyoloji hocalarım duysa kızardı... Çok da tın.)

Eskiden çok izlerdim böyle ağır filmleri. Ağırdan kastım psikolojik şeyleri, bilinçaltını kurcalayan filmler. Ardarda bikaç tane izlerdim. Sonra günlerce çıkamazdım etkilerinden. Ne kadar etkilendiysem o kadar güzel bi film olduğunu düşünürdüm. Şimdi sürekli filmdeki yalanları arıyorum. Filmlerin hepsi yalan söylüyor doğal olarak. Yönetmenin görmemizi istediği şeyleri görüp, onun istediklerini hissediyoruz, anlıyoruz. Aksini iddia etmek, yaratıcının oyunlarını anladığını iddia etmek gibi bi şey olur ki asla emin olamayız gerçekten anlayıp anlamadığımızdan.

Filmlerin hepsinin yalan söylediğini kabullenmem zaman aldı, itiraf edeyim. Her filme saf saf inanmaya bi meylim vardı eskiden. Hal böyle olunca, vurucu, sarsıcı sahnelerden eskisi kadar hoşlanmıyorum. Hele ki ağlatan filmlerden -ağlanması gereken her sahnede istisnasız hep ağlasam da- tiksiniyorum. Sakin sakin vuran filmlere daha çok saygı duyuyorum artık.  Çekim teknikleriyle, aniden alevlenen tartışma, buhran sahneleriyle filan kafamızı bulandırıp etkilemek kolay, sıkıysa sadece oyunculuklarla ve sözlerle yap bu işi, diyorum yönetmenlere artiz artiz.

Demem o ki, eskiden çok izlerdim böyle vurucu filmleri. Fakat sonuç pek hoş olmazdı, günlerce o buhranlı karakterlerin dertlerini çekerdim, Yeşil Yol'daki başroldeki mahkum gibi, karakterlerin acılarını küçük sinekler halinde içime çekerdim. Neden? Çünkü acılarının ufacık da olsa bi parçasında kendimi bulurdum da ondan... Dünkü filmden sonra da öyle bi ruh halindeyim. Farkında olmadan kendimi o karakterlerle birleştirmeye çalışıyorum, senaryoya itiraz ediyorum, bazı karakterleri öldürmek istiyorum... Ama film bu, geldi geçti. Oyuncular bambaşka filmlerde oynadılar, kendi hayatları devam ediyor. Sen de devam etsene çocuğum hayatına? Alemin manyağı sen misin? Aaaa...

Kendi kendine konuşmak gibisi yok.

Başkalarının dertleri demişken, Dünyanın Sefaleti'ni bitirdiğimi de söyleyeyim. 17 Şubat 2017'de elime geçmiş kitap. Kısa bi süre sonra heyecanla başladığımı hatırlıyorum. Yaklaşık bir senede bitirdim. Üçte birini bu sene içinde okuduğum için 2018 kitap çelıncıma O'nu da dahil ediyorum. Banane ya, edicem tabi, o kadar emek verdim, iki sene arasında kaynayıp gitmesine izin veremem!

Bu kitapta sosyologların röportaj yaptığı her bir karakterin hayatı ayrı ayrı filme çekilse keşke. Düzgün çekilirse, gönlümdeki bütün ödülleri onlara verirdim. Çekmeceler'deki marjinal hayatların saçma sapan dertlerine değil. Bak yine sinirleniyorum. Kim yaşıyo lan bu hayatları? Yaşamayın oğlum, dert edinmeyin kendinize! Sonra bize anlatıyonuz.

Bir film hakkında yapılabilecek en sığ yorumu yaptığıma göre, bu konuya artık bi son vereyim bence, evet. Resmini de koyayım şuraya, ayıp olmasın. Film Netflix'te var bu arada, ordan takıldım zaten.



Beyaz yakalı çalışanlar yine günlük göç yolundalar. Akın akın marketin olduğu meydana gidiyorlar. Öğle arası. Normal insanlar. Normal şeyler konuşuyorlar giderken. Öyle olduğunu tahmin ediyorum en azından. İnsan ne konuşur ki iş arkadaşlarıyla, grup halinde yürürken? Ve insan nasıl normal olur? Normal insan nasıl insandır? Neden hem normal olmaya çalışıp hem normal olana tepki duyarız?Bunlar hep soru. Cevaplamaya gerek olmayan türden.


Dün örgü kitabı aldım kütüphaneden. Bu haftaki motiflerim o kitaptan olacak hep. Kitabı rafta görünce içim kıpırdadı, "kütüphane ne güzel bi şey!" diye bağırdım kendi kendime. Satın almana gerek olmayan, ömür boyu saklamak istemeyeceğin kitapları al, işini bitirince geri ver. Bi sürü şey öğrenebilirsin bu sayede, kitabı bitirme takıntısı yapmadan. Kocaman bi ansiklopedi sanki. Ya da google'ın basılı hali. Misal karnabaharın tarihini ve ne tür yemekler yapılacağını mı merak ediyorsun, illa bu konuyla ilgili bi şeyler bulabilirsin orda. Müthiş.


Bi de bu sıralar Hollandaca çengel bulmaca çözüyorum. Her karede bir numara var. Her numara bir harfi temsil ediyor. Birkaç harf de baştan veriliyor. Kelime öğrenmek için iyi bi yöntem. Marketlerde kocaman bi bulmaca bölümü oluyor burda. Alzheimer'la savaşmak için midir nedendir bilmem, bulmaca kitapçığı satın alma alışkanlığı var insanların.

Bu kadar olsun, yetsin gali. Motifimi örerken Kültür Tarih Sohbetleri'ni dinleyeyim.



Boş konuşmalarınız bol, marjinal dertleriniz az olsun,
Kanatlı Kedi


28 Kasım 2017

Film: Divines

Yönetmen: Houda Benyamina

Bir Fransız filmi. Divines, tanrısal, ilahi demekmiş Google çeviriye göre. Filmin Türkçe ismi ise "Dünya". 

Dün gece izledim. Hemen sonrasında yazmaya oturdum, bilgisayar başına. Ama filmi düşünmekten bi türlü devamı gelmedi cümlelerimin. Şimdi bi oturuşta yazıp kalkmak niyetindeyim, hadi bakalım...

Filmde Paris'in kenar mahallelerinde yaşayan iki genç kız var. Kenar mahalle ama site usulü, zamanında gökdelen gibi toplu konutlar inşa edilmiş, insanlar içine tıkılmış. Şehir düzenini bozan, uyum sağlamayan ya da sağlayamayan, fakir, sürekli işsiz insanlar... Dolayısıyla şehirden, düzenli geliri olan insanlardan uzakta durmaları istenmiş, buraya yerleştirilmişler. 

Bu arkaplan filmde anlatılmıyor aslında. Bourdieu'nün Dünyanın Sefaleti kitabından öğrendiklerimle kendim inşa ettim bu hikayeyi. Çünkü kalan her şey, kitapta anlatılan hayatlarla benzeşiyordu. Üstüne bir de filmin imdb sayfasında "Paris'in banliyöleri" derken, hemen yanında parantez içinde "HLMs" diye açıklama yapıldığını görünce tamam dedim, tahminlerim doğru. Çünkü HLM kısaltmasını bu kitaptan öğrenmiştim:

"HLM: Habitation a loyer modere: düşük kiralı konut olarak karşılanabilir. Kamunun sunduğu düşük kiralı ve ekseriyetle şehrin çeperlerinde bulunan ve yüksek bloklardan oluşan toplu konutlardır."

Kitaptan çok bahsettim bu blogda. Epey kalın. Psikopata bağlamamak için, hemen okuyup bitireceğim moduna sokmadım kendimi, arada bir açıp bir iki bölüm okuyup kapatıyorum. Psikopata bağlamaktan kastım sadece bi kitabı takıntı haline getirmek değil. Gözardı etmezsek yaşayamayacağımız şeyleri gözümüze gözümüze sokuyor yazar, yani Dünyanın Sefaleti'ni anlatıyor. 

Her bölümde bir sosyolog, bu kenar mahallelerden biriyle röportaj yapıyor. Kimisi göçmen; yerlilerle anlaşamıyor, kimisi yerli; göçmenlere alışamıyor. Kimisi sefalet içinde yetiştiği için sefaletten başka bir geleceği olabileceğine inanmıyor, ki okudukça haklı da buluyor insan bu karamsarlığını. Suça bulaşıyor tabi. Ufak tefek hırsızlıklar yapıyor. Sonra işleri büyütüyor, başına işler açılıyor. Düzenli bir işe girip az da olsa düzenli para kazanmak isteyenler de bir noktadan sonra tutunamıyor çünkü geldikleri mahalle belli, adı çıkmış, ömrü işlemediği ama işleme ihtimali olduğu düşünülen suçlar için kendini aklamaya çalışmasıyla geçiyor. Kimisi sendikacı; sendikacılığın eski ruhunu yitirdiğinden, insanların patrona itiraz etmek yerine birbirlerinin işine çomak sokmaya çalıştığından şikayet ediyor. Kimisi sivil toplum gönüllüsü; gerçekten iş yapmaya kalkıştığında önüne çıkan fikirdaşları (solcular, feministler) sebebiyle yaşamdan nasıl soğuduğunu anlatıyor. Kimisi de sosyal hizmet görevlisi; kenar mahalle gençlerini anlamaya çalışıp, kendilerine ve topluma yararlı hale getirdikçe bürokrasinin ve devletin önüne çıkardığı engellerden bahsediyor...

Yaz yaz bitmez, sürüyle hikaye...  Bir mahalledeki suç oranını, eğitim oranını istatistiklerle öğrenmektense, bu şekilde tek tek hikayeleri dinlemek daha iyi, daha derinden anlamayı sağlıyor. Her birini okudukça derin düşüncelere dalıyor insan, çevresine bakınıyor, kimlere ne önyargılarla yaklaştığını düşünüyor, kimi zaman devleti, kimi zaman patronları, kimi zaman adını koyamadığı kişileri, kurumları, bakış açılarını, önyargıları, çoğu zaman da kendini suçluyor. Dolayısıyla sık sık ara verme ihtiyacı duyuyor. İyi de oluyor, tek seferde okuyup zamanla unutmaktansa, arada bir konuyu hatırlamış oluyor.

Filmde de işte böyle bir semtte,herkesin kendini kurtarmaya çalıştığı bir ortamda, birbirinin her şeyi olan iki genç kız var. Biri düştüğünde, öbürü elini uzatıp kaldırıyor. Kısacası, kankalar. Birisi iyice bıkmış, gururlu, insan yerine koyulmak istiyor ki bunun ancak parayla olacağını bililyor. Bir an önce çok büyük miktarlarda (meslek lisesindeki hocasının hayal edemeyeceği kadar çok) para kazanmak istiyor. Kendisine hedef belirleyince onun uğrunda ne gerekiyorsa yapabilecek birisi. Uykusu varmış, karnı açmış, dinlemeyenlerden. Kankası ise daha az cesaretli, daha çok ortama uyum sağlayan bi tip. Bu farkta ailelerin etkisi büyük. İlki piç olarak büyümüş, aile kavramı yok, hesap soran kimsesi yok. İkinci bahsettiğimin ise babası imam, annesi de dindar, kenar mahallede de olsa aile kurumunu sürdürmeye çalışan insanlar. Düzenli olarak ailece camiye gidiyorlar vs... En basitinden, eve girmesi gereken bir saat var. Zihninin, hayallerinin sınırları çizilmiş.

Derken başlarına çeşitli olaylar geliyor. Pek de iç açıcı olaylar olmamasına rağmen durmadan salya sümük ağlatmıyor film, hatta sık sık gülümsetiyor. Buna rağmen gerçekçi bi film, The Violin Teacher'ı (Tudo Que Aprendemos Juntos) hatırlattı bana. Arkaplan benziyor; biri Brezilya'nın, diğeri Paris'in kenar mahallelerindeki gençlerin durumunu anlatıyor. Kahramanları farklı sadece, bi de hissettirdiklerinde ufak farklılıklar var.

Böyleyken böyle efenim. Gerçekleri duymaya hazır olduğum, uyuşmak değil de, gerçek bi şeyler hissedebilmek istediğim anlardan birinde izledim. Öyle her an izlenecek bir film değil yani bence.

Selam ederim,
Kanatlı Kedi






17 Ağustos 2017

Kitap: Dünyanın Sefaleti - 4. Kısım (Pierre Bourdieu vd.)


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: Devlet Elini Çekince

308 - ...gazetelerdeki köşelerinde "İslami başörtüsü" üzerine veya Paris veya Lyon'un şu veya bu kenar mahallesinde vuku bulan "olaylar" üzerine alimane bir şekilde yazıp duran gazeteciler ile gazeteci filozoflardan, kaydedip  analiz ettiklerini düşündükleri "olay"ın üretilmesine bizzat gazeteciliğin ne türden bir katkısı olduğunu sorgulamalarını bekleyebilir miyiz? (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

308 - Ekonomik kriz ile işsizliğin bir sonucu olarak en yoksul ve en dezavantajlı toplulukların yoğunlaştığı sürgün yerlerinin ya da varoşların ortaya çıkışının temel sebebi, devletin geri çekilmesi ve kamu konutlarının inşası için verilen sübvansiyonların kesilmesidir. 1970'lerde kamu konutlarının inşası için verilen sübvansiyonların yerini, bireylere sağlanan yardımlar almıştır. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

309 - Ekonomik liberalizm siyasi özgürlüğün yeter şartı addedilerek devlet müdahaleciliği "totalitarizm"e indirgenir; sosyalizm Sovyetçilikle özdeşleştirilerek, eşitsizliklerin kaçınılmaz olduğu (bu durumun en iyilerin şevkini kaçırdığını belirtmekten de geri durmadan) ve her halükarda ancak özgürlük pahasına sürdürülebileceği iddia edilir; verimlilik ve modernlik özel sektörle, arkaizm ve hantallık da kamu sektörüyle bağdaştırılarak, ilişki kurulan kişinin artık kullanıcı olarak değil de daha eşitlikçi ve etkin bir ilişki kurmak adına müşteri olarak düşünülmesi istenir ve "modernleşme", kamu hizmetlerinden en karlı olanların özel sektöre devredilmesi, kamu sektöründeki "hantallık" ve verimsizlikten sorumlu tutulan alt kademe çalışanlarının da tasfiye edilmesi veya hizaya getirilmesiyle özdeşleştirilir. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

310 - (Fransa'nın belli başlı okullarında eğitim görmüş yüksek devlet soylularını tanımlıyor) Bu kişiler, prim peşinde koşan ve tek harekette özel sektöre atlamak için hazır bekleyen yeni seçkinlerdir. 1960'lı yıllarda "kamu hizmeti" ruhu için (başkaları için) iman tazelemekten, özellikle 1980'den sonra ise şahsi teşebbüs kültüne methiyeler düzmekten bitap düştükten sonra, özellikle personel yönetimi hususunda (kötü) adetlerini taklit ettikleri kurumlarla özdeşleşmiş finansal veya şahsi kısıt ve risklerden kendileri azade olan bu kişiler, kamu hizmetlerini özel bir girişimi yönetir gibi yönetme iddiasını taşımaktalar. Kazanılmış sosyal hakların korporatist savunusu sayesinde sahip oldukları kaskatı statüleriyle, özel sektörün risklerinden korunan personele, bu tuzu kuru memurlara saldırmak amacıyla modernleşmenin mecburiyetlerinden dem vuran da onlardır, verimlilik adına iş gücünü kademe kademe azaltmaktan bahsetmedikleri zamanlarda iş esnekliğinin faydalarını saymakla bitiremeyen de. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

311 - Verimlilik, randıman, rekabet gücü ya da düpedüz karın kendisi yüceltilirken, genelde belli bir mesleki çıkarsızlıkla, çoğunlukla inançlı bir kendini adamayla yerine getirilen görevlerin temelinin sarsılmakta olduğu nasıl görülmez(Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

311 - Neoliberal yaklaşımla mükemmel bir uyum sağlayan doğrudan para yardımı, "dayanışmayı basit bir para yardımına indirger" ve tüketilebilmesini hedeflemekle yetinir (ya da daha fazla tüketimde bulunulmasını teşvik eder), ancak tüketimi yönlendirmeye ya da şekillendirmeye çalışmaz. Bu demek oluyor ki, dağıtımın bizzat yapılarını hedef alan devlet politikası, yerini, sadece ekonomik ve kültürel sermaye kaynaklarının eşitsiz dağılımının sonuçlarını düzeltmeye çalışmakla yetinen bir politikaya bırakıyor. Ortaya da "hak eden yoksulların" (deserving poors) faydalanabildiği, eski güzel günlerin dini hayırseverliğine benzer türden bir devlet hayırseverliği çıkıyor. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

313 - ...okulun bir yandan körükleyip diğer yandan söndürdüğü beklentilerin iç uyumsuzluğu... (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

313 - Fakat okul, onları, kol emeğini, özellikle de fabrikalarda çalışmayı  ve genel olarak da işçi sınıfı koşullarını reddetmeye iterek, gençlerin, sahip olabilecekleri tek geleceği ellerinin tersiyle itmelerine neden olur; bunun yanı sıra, görünüşte vaat ettiği geleceği de hiçbir biçimde taahhüt etmez. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

314 - Genelde söylenilenin aksine bu (siyasi ve sendikal) örgütler, eski "kızıl mahallelerde", sadece "isyanı yönlendirip düzenleme" işini yürütmez, aynı zamanda bütün bir hayatı kucaklayıp (sportif, kültürel ve sosyal faaliyetlerle) isyana, ama aynı zamanda tüm varlığa anlam katmaya yardımcı olurdu. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

314 - Genç göçmenler için okul, bir yandan, Fransız toplumuna (ayrıca, az ya da çok açık bir biçimde bu toplumun demokratik kültürüne ve bu kültürün ürettiği ırkçılık karşıtlığı gibi evrenselci ideallere) hukuken tamamıyla mensup olduklarını, diğer yandan ise bu toplumdan bilfiil tamamıyla dışlandıklarını (okulun yargıları [notlar, karneler vb.] bunun ilanıdır) keşfedip deneyimledikleri yerdir. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

337 - Bölge düzeyinde, siyasi görüşleriyle seçilmişler, meşrulaştırıcı belgeleri sunma işini yürüten birkaç uzman. (İmkansız Görev, Pierre Bourdieu)

342 - "İnfaz hakiminin verdiği her karar, en nihayetinde hapis cezasını vermiş olan hakimi sorgulamaktadır... Savcıyı da sorgulamaktadır çünkü savcı aslında gerçekten mutabık değildir ama bunu dile getirmeye cesaret edemez, yani... Hapishane müdürünü de sorgulamaktadır çünkü cezalı olup da bu cezasını dışarda çeken insanlarla uğraşmak müdürün hoşuna gitmez, çünkü kendi otoritesi altındadırlar. (...) Dolayısıyla ne kadar aktifseniz, [sistemi] o kadar sorgulamaktasınızdır." (Kurumsal Kötü Niyet, Pierre Bourdieu)

342 - (Kanunun sunduğu imkanların hayata geçirilmesine engel olan reel koşulların başında) kanunu uygulamakla sorumlu faillerin, hiyerarşiye bağlılık ve bu türden bir kast ruhu nedeniyle, gerçekliklerle, hatta dahası insanlarla -özellikle de kendilerinden daha ast konumdakilerle- doğrudan yüzleşmelerini engelleyen yatkınlıkları geliyor. (Kurumsal Kötü Niyet, Pierre Bourdieu)

343 - ...kurum, kuruma bağlı kalan ve kurumun olumlu potansiyellerini geliştirip görevini yerine getirmeye çabalayanları ödüllendirmez. (Kurumsal Kötü Niyet, Pierre Bourdieu)

343 - Sağ el -bu örnekte savcılık- "sosyal meseleler" ile ilgilenen aktör ve organların oluşturduğu sol elin ne yaptığını bilmek istemiyor. Sartre'ın yaptığı gibi, kötü niyeti, kişinin kendine yalan söylemesi olarak tanımlarsak burada da kurumsal bir kötü niyet söz konusu. Zira devlet kurumları devletin icra etmesi gereken resmi görevlerle gerçekten uyuşan eylem ve tedbirleri, kolektif olarak arkasında durulan bir tür ikili oyun ve ikili bilinçle reddetme veya zora sokma eğilimindedirler. (Kurumsal Kötü Niyet, Pierre Bourdieu)

346 - Bir anlamda "sokak eğitmeni" olarak iktidarı sokağa taşıyor; fakat muktedirlere de sokağın gücünü sürekli hatırlatıyor. (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

348 - "Ve aslında kurum aracılığıyla hareket ettiğinizde, bağımlıları bir doktora veya bununla ilgili derneklere göndermek istediğinizde onların tedavi görmeden önce bir sürü mülakattan geçmeleri gerekiyordu. Oysa bağımlılar uyuşturucuyu bırakmak istediklerinde derhal harekete geçilmeli. Uyuşturucunun etkisinde dahi olsalar, her zaman [vurguluyor] derhal harekete geçilmesi gerekir..." (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

348 - "Ağzı laf yapan bir bağımlıydım onlara göre. Aslında ağzı laf yapan, belli bir güç sahibi bir bağımlıydım..." (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

351 - "HLM'ler, şimdi onları yıkıp yerine güzel ofisler inşa etmeye koyulmuşlar. Belediye Başkanı'nın, "zaten sadece 50 kilometre öteye taşınmaları gerekecek," dediğini duydum." (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

352 - "Onları bir günde değiştiremem ya! Adama iş verdim diye bir günde melek olacağı yok yani.  Yani bir geçiş aşaması gerekiyordu. Şırınga mı istiyor, gider çalar. Demek ki uyuşturucuyu bırakmamış. Ama bir gün onu hastaneye yatırabilirsen, hırsızlık yaptığı yerde kalmış olacak." (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

353 - "Kendilerinden daha büyük bir güce bir şeyler katanların her zaman daha az güçlü olanlar olması tuhaf. Çünkü bundan belediye kazançlı çıkıyor. Siyasi olarak kazançlı çıkıyor... Belediye Başkanı... Tüm iktidar yapıları, az güçlü olanlara bağlı; az güçlü olanlar da işlerine devam edebilmek için iktidardakilere bağlı." (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

354 - "...onlarla aynı hayatı yaşamadığımı çok iyi bilirler. Ama onlara yardım edebileceğimi anlamaları için beni biri ya da bir şeyle özdeşleştirmeleri gerekir." (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

356 - Bu yorumlar sadece bu sorunlarla ilgisi olmayanlara değil, kendilerinin de az çok kafa karışıklığı ile sezdiği ama meşru bir söylem bulamadıkları için dile getiremedikleri bir sorun hakkında meşru bir söyleme kavuşan, ilgili taraflara da dayatılır. (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

356 - Bu kamusal söylem, gücünü, ortak kanıya çok yakın durmasından ötürü herkese malum şeylerden bahsediyormuş gibi görünmekten almasından ötürü daha da perdeleyici niteliktedir. (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

358 - Anketlerle yapılan kamuoyu araştırmaları, hem kamuoyu hem de gazeteciler tarafından -hatta bazı uzmanlarca da- "bilimsel" addediliyor; zira "bilimsellik" görüntüsü verecek tüm işaretlere sahipler: temsili örneklemler (sanki asıl mesele buymuş gibi), soru formları, oran ve grafiklerle sunulan yanıtlar vb. Dahası bu araştırmalarla birlikte, sosyoloğun hem varlığı hem de ampirik olarak yürütülen çalışmayı genişletip onun ötesine geçerek toplumsal mekanizmaları analiz etmek amacıyla tasarladığı sorular ortadan kayboluyor. Bu kamuoyu araştırmaları, birkaç satırla özetlenmesi zor ya da imkansız olan karmaşık yorumlara yer vermedikleri ve verdikleri bilgilerin çabuk işlenebilir halde olmasından ötürü özellikle de gazetecilerce çok rağbet görür. (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

359 - Son 10 yıldaki değişimle ilgili bir fikri olması pek mümkün görünmeyen genç insanların rastgele verdikleri cevaplarla ne yapılabilir? (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

361 - Bu tipik "siyaset mantığındaki" soru, tam da cevap verenlerin çoğu bir şey bilmediği için "bildiğiniz gibi" ifadesiyle başlıyor. Soru daha basit, masum bir cümleyle başlayıp aslında mali hukukla ilgili bir soruya evriliyor (uzmanlar, yerel vergilerin, hakkında çok şey yazılmış olan karmaşık bir mesele olduğunu bilir) ve hükümetin projesini öyle bir şekilde sunuyor ki ona karşıt olmak zor görünüyor. (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

362 - ...bu analizin, üretildiği toplumsal koşullardan kaynaklanan kısıtlılıkları da mevcut. Tespite, yani asıl olarak sorunlu mahallelerdeki durumu anlamaya yönelik kısma ayrılan yer nispeten kısa. (...) Dahası, bu yüksek bürokratlara verilen görevin esasen siyasi nitelikte olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Ama bizzat analizin kendisi de, entelektüelden ziyade siyasi bir mantığa riayet etme eğilimi gösteriyor. Bu yüksek bürokratlar, titiz ve kesin bir entelektüel inşaya neredeyse hiçbir zaman uygun olmayan bir uzmanların fikirlerini alma mantığına göre, herkesi, demokratik ve "tarafsız" biçimde dinlemek durumundadırlar. Kendilerinden genellikle bağlamından koparılmış kısa analizler alıntılanan yazarlar, hayli heterojen (aslında birbirleriyle çatışan) dünyalara aitlerdir (raporda bahsi geçen yazarların listesini, bir sosyoloğun neredeyse manasız bulması mümkündür...). Bu belgenin hazırlanışındaki mantık, açıklamaktan ziyade tasvirde bulunuyor. (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

364 - Bu türden raporlar, medyada önceden inşa edilmiş sorunsaldan gerçek anlamda kopamazlar; zira asli işlevleri onlara cevap vermektir. Raporu yazan kişi, analiz edilmesi gerekenin, toplumsal grupların uzama nasıl kazındığı olduğunu; sorgulanması gerekenin, bu grupların toplumsal yeniden üretimleri ve bireylerin izledikleri güzergah olduğunu; ölçülebilmesi gerekenin, gayrimenkul piyasası, eğitim sistemi ile emek piayasasına ilişkin kamu politikalarının bu grupları nasıl etkilediği olduğunu görmemektedir. Çözümün "kenar mahallelerin" kendilerinde bulunamayacağını anlamak için, bu "kenar mahallelerde" çalışan insanları, sosyal hizmet görevlilerini, devlet istihdam bürolarının müdürleri ile geçici istihdam kurumlarının yöneticilerini gerçek anlamda dinlemek yeterli olacaktır. Zira söz konusu sorunların asıl sebepleri sitelerde değil, çoğunlukla devletin ta kalbindedir. (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

370 - Hakimlerin toplumsal kökenleri, genelde emniyet müdürlerininkinden, cezaevi müdürlerininkinden ve özellikle de jandarma personelininkinden daha üst seviyededir... (Düzenin Koruyucuları Arasında Kargaşa, Remi Lenoir)

373 - ...hakimlerin egemen sınıf içindeki konumu, muhtemelen kamudan ziyade (öte yandan finansal saikler artık kamuda da üstündür) özel sektörde başka mesleklerin yükselişe geçmesiyle beraber gerilemiştir. (Düzenin Koruyucuları Arasında Kargaşa, Remi Lenoir)

378 - ...konuşmaya ikna olan kadınlar (kadın polisler), "polis değerlerini" içselleştirmiş olmakla birlikte, geleneksel tarzda konuşma zorunluluğunu daha az hisseder ve daha özgür ve dürüst bir biçimde, hatta bazen iğneleyici bir mizahla konuşurlar. (Kadın ve Polis, Remi Lenoir)

379 - ..."durağan" her şeyden, yani ona "ailesini" -özellikle de akrabalarını- hatırlatan her şeyden nefret etmesi. (Kadın ve Polis, Remi Lenoir)

380 - Agnes'in ironik bir berraklık ve bir nebze kötümserlikle konuşmasının nedeni, şüphesiz, emniyetin içinde bulunduğu boşluk ve atalettir çünkü bu kurum, Agnes'in içinde bulunduğu çevreden kurtulmasını sağlayan enerjisini dizginliyor. (Kadın ve Polis, Remi Lenoir)

390 - "Zorunlu kamu hizmeti cezası bir işe yaramıyor. (...) mesela, zorunlu bir kamu hizmetinde çalışarak cezalarını çekmek isteyen 1000 kişi var ama 1000 tane yer yok, üstelik oralarda ne yaptıkları da meçhul." (Kadın ve Polis, Remi Lenoir)

391 - (Memleketime dönmek) "İstiyorum, havası için falan ama yaşlı komiserlerle ilişki kurmam gerekeceğini düşündüğümde istemiyorum. Kıdemleri mesele değil de zihniyetleriyle uğraşamam." (Kadın ve Polis, Remi Lenoir)

397 - Oysa kendi içinde kapalı hiçbir zümrede -yargı erki de bunlardan biri- iyi ilişkiler olmaksızın hızlı ilerleme elde etmek mümkün değildir. (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

399 - Sürekli taşınma ve yeniden yerleşmeler neticesinde, aceleyle hep sil baştan düzen kurmaya çalışmış, yalnız kalmış, kendine ve başkalarına olan güvenini yitirmiş... (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

402 - Her şeyden evvel Andre, kurumun saygınlığının ("yargılama meşruiyetinin") onarılmasının tek yolunu -"yargıcın aslında yaptığı işe", bu işi ne "kapsamda" ve "kalitede" yaptığına ve işin tüm faillerce (meslektaşlar, avukatlar, polis memurları ve hatta ilgilendiği hükümlüler) nasıl değerlendirildiğine bakılmalı- etkileyici bir biçimde anlatırken bu alanın gerçek işleyiş mantığını, reddettiği şeyler üzerinden aslında nasıl işlediğini, neleri varsaydığını bize hatırlatıyor. (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

405 - "Avukatlıkta da canımı sıkan iki şey var; biri, düşündüğünün aksine şeyler söylemek; çünkü bazen avukatların, tamamen aynı fikirde olmadıkları konumları savunmak zorunda kaldıkları oluyor, buna değer bir durum olsa bile..." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

405 - "Benim zamanımda insanlar, bir patronun emrinde çalışmak istemezdi; kamu hizmetleri kavramı önemliydi; çok para kazanmak umrunda değildi, aksine bu istek beni çok şaşırtırdı; başka insanlardan para almak istemezdim ama kamu hizmeti vermek için, kamu yararına hizmet etmek için bir maaşının olması iyi bir şey." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

408 - "...insanım sonuçta; insanların adalete saygı duymasını isterim ama karşılarında insanlıktan nasibini almamış, kendilerine acı çektirmek isteyen biri olduğunu düşünmelerini de istemem." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

409 - "Yargıçlar (...) "Başımızı belaya sokmayalım, mahkumiyet verelim gitsin!" diyorlar; verdikleri karara gerekçe sunmaktan acizler." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

409 - "...çok sayıda yargıcın hiçbir şey yapmadığı gerçeğinin üzerinin grevle kapatılması yanlış, kimse (sendika) bununla mücadele etmek istemiyor." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

409 - "Düşüncelerin yenilikçi olunca, şimdi burada yapıp ettiklerin hakkında düşünme zahmetinden kurtuluyorsun. Artık pek aktivist değilim, belli şeyler yapıyorum, belirli ilkeler adına bir şeyler yapıyorum; sendikalara sitemimin nedeni, mesele bağımsızlık olunca, "Ah ama önce bağımsızlığı tehdit eden bir eyleme maruz kalan mağdurun kendisinin mücadele edip yardım talebinde bulunmasını beklemek lazım..." demeleri. Bence böyle olmaz; bağımsızlık, saldırıya uğrayan kişi adına değil, bir ilke olarak savunulmalı. Sayın X, Y ya da Z'yi savunmak değil mesele; mesele, katiyetle gözetilmesi gereken bir ilkeyi savunmak..." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

410 - "...yargıç kendisine saygı duyulmasını istiyorsa poliste tanıdıkları olacak." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

411 - "Bence seni kimlerin takdir ettiğini, birlikte çalıştığın insanların takdir edip etmediğini bilmek en önemli şeylerden biri. (...) özellikle de hapse attıklarım bana saygı duyardı." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

412 - "Gerçekliğe uymayan, tırnak içinde yanlış bir "ölçü" kullanılıyor; yani mesela bir patronu hapse atarsanız insanlar, "Bu da ölçüsüz oldu, doğru değil!" diyorlar. Uyguladığı şiddet yüzünden bir polise dava açarsanız, "Hayır, bu doğru değil!" diyorlar. Kısacası, sana bildiriyorlar, sonra bunun tersine, kabahat işleyen sıradan insanların acılarını paylaşmaya kalkarsan da seni hassaslıkla, duygusallıkla falan suçluyorlar." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)







13 Temmuz 2017

Kitap: Dünyanın Sefaleti - 3. Kısım (Pierre Bourdieu vd.)

1. Kısım için şuraya;

2. Kısım için şuraya buyrun:

İKİNCİ BÖLÜM: Mekan Etkisi

223 - Bu gettolarda devlet de, onun polisi, okulu, sağlık kurumları, kuruluşları vb. de yoktur. (Mekan Etkisi, Pierre Bourdieu)

226 - ...Paris'in merkezindeki Faubourg Saint-Honore Caddesi'ndeki iç mimarlar, işçi sınıfı caddesi olan Faubourg Saint-Antoine Caddesi'ndeki "doğramacılar" ile bariz bir karşıtlık içindedirler. Aralarındaki farkı aristokratik isimlerinden bariz bir biçimde ayırt edebiliriz; ancak aynı zamanda, buralarda sunulan ürünlerinin özellikleri, mahiyeti, kalite ve fiyatları ile müşterilerinin toplumsal statüsü vb. de bu farkı ortaya koyar. Aynı mantıkla saç stilistlerini mahalle berberleriyle, çizmecileri ayakkabı tamircileriyle karşılaştırabiliriz. (Mekan Etkisi, Pierre Bourdieu)

227 - ...başkenti taşra ile (ve "taşralılık" ile) ilişkilendirmeden yeterince analiz etmek mümkün değildir. Taşralılık da sermayeden ve başkentten (tamamen göreceli anlamda) yoksun olmak demektir. (Mekan Etkisi, Pierre Bourdieu)

227 - ...bu fiiller (Paris' çıkmak, girmek, içermek, asimile olmak, aforoz etmek, benimsemek, dışlamak, ihraç etmek vs.) aslında, merkezi ve kıymet  verilen bir mekana ne kadar yakın ya da uzak olunduğunu niteler. (Mekan Etkisi, Pierre Bourdieu)

229 - ...sermayesi olmayanlar ise toplumsal olarak nadiren bulunabilen metalardan fiziki veya sembolik olarak uzak tutulurlar; en istenmeyen ve en az nadir görülen kişi ve metalarla birlikte yaşamaya zorlanırlar. Sermayesizlik, sınırlanmışlık hissini arttırır; kişiyi belirli bir mekana bağlar. (Mekan Etkisi, Pierre Bourdieu)

231 - Belirli yerlerde, özellikle de en kapalı ve "seçkin" olanlarında, sadece ekonomik ve kültürel sermaye sahibi olmak yetmez; sosyal sermaye de gereklidir. Sosyal sermaye ile sembolik sermaye, kişi ve eşyaların (şık muhitlerde veya lüks evlerde) uzun süre boyunca bir araya toplanmasının getirdiği kulüp etkisi ile üretilir. Bir araya gelen bu insan ve eşyalar, çoğunluktan farklıdırlar ve zaten onların ortak yönleri de sıradan olmamalarıdır. (Mekan Etkisi, Pierre Bourdieu)


236 - "Mahalle", "getto" veya "göçmen gettosu" gibi genelleyici kavramlar, ulusal olduğu varsayılan [küçük burjuvaya (alt orta sınıf) ait] bir normdan azıcık da olsa sapan tüm semtlere uygulanır olmuştur. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)


236 - Sosyolojik cehaletle siyasi sorumsuzluğun aşık attığı bu büyük oranda fantastik olan söylem... (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

237 - Özetle, dışlanma, Amerika'da yüzyıllardır iş görmekte olan ve devlet ve ulusal ideoloji tarafından hoşgörülen veya teşvik edilen bir kast sistemine dayalı olarak kurulurken, Fransa'da çoğunlukla sınıf temellidir ve kamu politikalarıyla kısmen de olsa hafifletilir. (...) Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kent Bantustanlarının aksine, Fransa'nın durumu kötüleşen banliyöleri etnik olarak homojen değildir; zira devlet tarafından teşvik edilen ikici bir ırksal ayrıma dayalı topluluklardan oluşmazlar. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

237 - Bantustan: Güney Afrika'da siyahi kabilelerin yoğun biçimde yaşadığı bir bölge. (Dipnot, Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

238 - (ABD'de) Ellili yıllarda altın çağını yaşamış olan siyahların gettolarında durum, bu tarihten itibaren hızlı ve büyük çaplı bir biçimde kötüye gitmiştir. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)


239 - ...gettoların maruz kaldığı toptan ve görünüşe göre de kendiliğinden süregelen toplumsal düzenin bozulması süreci, en iyi şekilde, Amerika hükümetinin, altmışlardaki isyanlara karşılık olarak bu mahallelerde izlediği, bilinçli terk etme politikası ile açıklanabilir. Amerikan hükümetinin sosyal ve kentsel alanlardan kendini geri çekmesi ile sonuçlanan bu politika;gettonun kurumlarının işleyişi için zaruri olan kamu programlarını sekteye uğratmış, getto sakinlerini desteklemek için ayrılan kaynakları büyük oranda kısıtlamış ve gettonun sistematik bir biçimde çözülmesini tetiklemiştir. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)


239 - Los Angeles'ta 1992 yılında Rodney King'i darp eden beyaz polislerin suçsuz bulunmasının ardından yaşanan öfke patlamasına medyanın gösterdiği ilgiye bakıp da günlük hayattaki sessiz isyanları gözardı etmemek gerekir. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

240 - Bu suçların çoğu; siyahi gettolarında, bu gettoların sakinleri tarafından ama daha da önemlisi, onlara karşı işlenmiştir -sokak şiddetinin birincil kurbanlarının, kentlerde yaşayan yoksul siyahlar olduğu çoğu kez unutuluyor. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

240 - ...anneler, çocuklarına serseri kurşunlardan kaçmak için nasıl yere eğileceklerini henüz onlar çok küçükken öğretirler. (...) kıt kanaat geçinirken çocuklarına yaptırdıkları ölüm sigortasının aylık taksitlerini öderler. (...) tabanca bulmak kolaydır. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

242 - Kişilerin, kendilerini ve ailelerini kendi güçleriyle savunmaya her daim hazırlıklı olması gerekiyor. (...) (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

242 - Başkan Johnson tarafından, ülke boyunca yüzden fazla kentte ortaya çıkan ırksal isyan dalgasının nedenlerini tespit etmekle görevlendirilen Kerner Komisyonu, 1968 yılında, "özel sermaye, büyük kentlerimizin en fazla ayrımcılığa uğrayan bölgelerinden, büyük oranda geri çekilmiş durumdadır" şeklinde bir uyarıda bulunmuştur. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

244 - Günümüzde 10 dolar gibi makul bir fiyata, her türden "otu" satın almak mümkün. Ekstazi ile birlikte, bireysel ve kollektif olarak, artık yoksullar da kendi kendilerine zarar verebilir hale gelmişlerdir. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

245 - Gettoda piyasa ekonomisinin geri çekilmesi ve yaşam koşullarının genel olarak kötüleşmesi ile birlikte, kamu sektörü de artık güvenlik, sağlık, eğitim, barınma ve adalet gibi temel kamusal hizmetleri temin edemez hale gelmiştir. (...) Bu hizmetler, kullanıcıların maruz kaldığı eşitsizlikleri hafifletmek şöyle dursun, onların daha da fazla tecrit edilip damgalanmasına neden olmaktadır. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

246 - Her halükarda Sosyal Hizmetler, ihtiyaç sahibi ailelerin refah seviyesini yükseltmekle değil, beyaz seçmenlerin çoğunluğunun tahammül edilemez bulduğu sosyal harcamaları düşürmek için, sosyal yardım alıcılarının sayısını asgariye çekmekle ilgilenmektedir. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

246 - Sosyal yardımlardan yararlananların sayısını düşürmek noktasında, ücretsiz ve anonim ihbar hattı kurmak, yerel gazetelerde açık açık muhbirlik çağrıları yapmak, yakın gözetimde kullanılacak muhbirleri ödüllendirmek ve yardım alanların ikamet adreslerine habersiz ziyarette bulunmak gibi türlü teknikler tek tek ya da birlikte kullanılıyor. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

247 - Chicago'nun son beş belediye başkanından hiçbiri, çocuklarını devlet okullarına göndermemiştir. Mevcut okul müdürü ile öğretmenlerin yarısından fazlası da... (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

247 - Banka yoktu; müşterilerinin sosyal yardım çeklerini bozdurmak için 8 dolara kadar masraf çıkaran bürolar vardı. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

248 - ...yeni doğan bebeklerin ölüm oranı; Şili, Kosta Rika, Küba ve Türkiye gibi Üçüncü Dünya Ülkeleri'ndeki yeni doğan ölümleri oranlarını da aşıyordu. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

248 - Özetle, Amerikan devletinin kenti terk etme politikası, gettonun kamu kurumlarını mahvetmiştir. Bu kurumlar, getto sakinlerini toplumun geri kalanına entegre etmek bir yana dursun, birer tecrit aracına dönüşmüştür. Gettoda devletten geriye ne kaldıysa, sırf farklı dışlanma biçimlerini teşvik etmekten başka bir iş görmez -ki getto da zaten dışlanmanın bir sonucudur-. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

249 - Fransa'da da hem sağ hem de sol cenahtaki yönetici elitler, teknokrat miyoplukları yüzünden ve kısa vadeli mali performanslara takılı kalarak, yetmişlerin ortalarından beri izledikleri kamu sektörünü "küçültmeyi" ve toplumsal ilişkileri hızla metalaştırmayı amaçlayan yeni muhafazakar politikada ısrar ederse, bugün hala bize uzakmış gibi gelen bu korkunç distopya, bir gün bize çok yakın ve tanıdık gelen bir gerçeklik haline gelebilir. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

253 - Alakasız bir posterde ise -muhtemelen reklamcılık ajansı yeri karıştırmıştır-, fildişi tenli ve sarışın küçük bir kız çocuğu hastane yatağında yatıyor: "Onun Kana İhtiyacı Var, Bağışlamayı Unutmayın." (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

254 - ..."profesyonel bir dümenci"... (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

256 - Hitabet maharetinin her daim üstün tutulduğu sözlü ve hareketli getto kültüründe konuşkanlık, büyük saygı duyulan bir özelliktir. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

256 - Otobiyografisinde Malcolm X şöyle anlatıyor: "Harlem'de hayatta kalmak için herkesin bir dümen çevirmesi gerekiyordu, bir de hayatta kalmak adına ne yaptıklarını unutmak için de kafaları güzel olmalıydı." (Dipnot, The Zone, Loic J. D. Wacquant)

257 - Bu dünyanın onun kaderi olduğunu bildiğinden, acı verici derecede bir netlikle kendine acımanın bir anlamı olmadığının farkında. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

257 - ...kendisinin de sorunlu giden hayatına yeni bir yön çizme ihtiyacı hissettiği bir zamanda, hayatının bir bilançosunu çıkarma fırsatı çıkmıştı karşısına ("yat kalk haline şükret"). Bu nedenle, konuşmasını sürekli küçük şaşkınlıklarla ("vay bee!") kesip, fazla yakın ve tanıdık olmalarının getirdiği sıradanlıklarıyla insanı kendine kör eden dramlar karşısında ne kadar endişeli ve güçsüz olduğunu teyit ediyor. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

258 - Tennesee'den buraya 1956 yılında, on binlerce Güneyli siyahı Chicago'ya getiren İkinci Büyük Göç... (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

258 - Kendi neslinin alt sınıf kentli siyahları arasında yaygın olduğu üzere, o da büyükanne ve büyükbabasını tanımamıştı. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

259 - "Burada bir şeyler dönüyor ama ne olduğundan emin değilim. Şiddet oranı delicesine arttı. Eskiden çocuklarda sopa ve bıçak olurdu. Şimdi bizimkilerden daha iyi silahları var." (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

262 - Tekrar Kennedy King College'a kaydolup "iletişim" okumak istediğini de söylüyor; ancak bu sözleri, bir yandan gettodan bir şekilde kaçmak istediğinin, diğer yandan da mülakat etkisinin dayattığı ideolojik görev çağrısının da bir ifadesidir. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

262 - "Okula rağbet oluyor çünkü yakında aerodinamik uzay teknolojisi okumayana McDonalds'ta bile iş vermeyecekler galiba.(Dipnot, The Zone, Loic J. D. Wacquant)

267 - Bir yanda insanları pasif, bahtsız mağdurlar olarak tasvir edip kişiyi şefkate sevk eden "acıma dolu" bir yorum söz konusu. Diğer yanda ise, kahramanca "direniş" stratejileri tasvir eden ve tahakküm edilenlerin erdem ve yaratıcılıklarını öven popülist bir okuma mevcuttur. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

267 - Bu tuzaklara düşmemek için bir nevi ahlaki bir parantez açmak gerektiğini, ilk başta duyduğumuz sempati, öfke veya korku duygularını geçici olarak da olsa askıya alıp bu dünyaya Rickey'nin bakış açısından bakmak gerektiğini kabul etmemiz gerekir. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

269 - "Benden bile daha kötü durumda olanlar var." ifadesi getto sakinlerinin sıklıkla kullandığı bir ifade. En kötü durumda bulunanları bile kendilerini rahatlatmak istercesine böyle söylüyor. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

269 - Marjinalleştirme eşyanın tabiatı haline gelince kişi, dışlandığının bilincinden de yoksun kalır. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

270 - McDonalds'ın temsil ettiği bu düşük ücretli ve onur kırıcı işler, son on yıldır taş kokain [crack] gibi "büyük çaplı tüketime yönelik" uyuşturucuların ortaya çıkışıyla inanılmaz hızda büyüyen uyuşturucu ekonomisiyle nasıl rekabet edebilir ki? Çok az getirisi olan ve neredeyse daha büyük risklerle de olsa daha doğrudan bir şekilde sonuç veren sokak ekonomisi kadar belirsiz olan "yasal yolu" tutmanın ne faydası var? (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

271 - ...yeni hizmet sektörünün "köle işlerine" razı olmuş olanların her gün maruz kaldığı kişisel hakaret ve ayrımcılıklardan kurtulma imkanı vermiyor mu? (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

271 - Dümencilikle geçinen insanlar gibi dümencilikten gelen paranın da "bir yere gittiği yok"; bu para bulunduğu an harcanır, zira yarının garantisi yokken bugünün sefası kardır. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

272 - Rickey'nin hayali postanede çalışmakmış. Tarih boyunca bu devlet kurumu, siyahi Amerikalılar için "orta sınıf" olmanın birincil yollarından biri olmuştur. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

273 - (işin aslı LeRoy sağlam ama mütevazı bir orta sınıf apartmanında bir daire kiralamış ve Chicago Parkı bölgesinde tam zamanlı olarak şeriflik ve spor eğitmenliği yapıyormuş.) Rickey için, spordan başka geriye kalan tek seçenek, ona bakmayı kabul edecek bir kadın bulmak (ki onun nezdinde en zayıf ve bağımlı varlık olan kadına bağımlı olmak, en büyük utanç kaynağı ve zayıflık göstergesidir.) (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

273 - Uzaktan, yukarıdan bakarak gettodaki hayata dair tespitte bulunan gazetecilerin yaydığı genel geçer görüşlerin aksine, uyuşturucu satıcıları etrafındaki insanlarca sevilmez; aksine onlardan nefret edilir. Uyuşturucu satıcıları örnek olarak gösterilmez;  onlar da kendilerini, yerel sakinlerin imreneceği "rol modeller" olarak görmezler ve görünüşte elde ettikleri maddi başarı da (...) kent içinde, ahlaki çöküntünün hakim olduğuna işaret etmez. (Dipnot, The Zone, Loic J. D. Wacquant)

274 - Hayatın, günlük hayatta kalma mücadelesine indirgendiği, insanların sürekli, sahip oldukları az biraz kıymetli şeylerle ellerinden gelenin en iyisini yapmak zorunda oldukları, sosyal ve ekonomik güvencesizliğin insafsızca her şeyi kulattığı bu koşullar altında, içinde bulunulan zaman o kadar belirsiz hale gelir ki geleceği yutar; artık geleceğin ancak fantezisi kurulabilir. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

274 - ...onları isteksizce kabul eden beyazlar ile kentin derinliklerinden kurtulmak için kimliklerini reddetmekle itham eden siyahların arasında kalmış "proleteryavari entelijensiya" arasında da kabul görür.  Plan olarak bilinen bu komplo "teorisi"ne göre, bugün gettonun çöküşü, atılımlarda ve kollektif taleplerde bulunan siyah topluluğunu uyuşturucu denizinde boğarak engellemeyi amaçlayan hükümetin -gizliden gizliye ama kasıtlı olarak- güttüğü politikaların bir sonucudur. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

275 - Ortaya çıkan gerilla savaşında, herkes, her şeyden evvel kendinden olana karşı, kardeş kardeşe, yoksul daha yoksula karşı savaşıyor. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

278 - "Bunlar çocukları olan çocuklar gibi." (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

282 - "...sence iyi iş nasıldır?..."
"...postanede olabilir, yani otobüs şoförlüğü olur, güvencesi olsun yani biliyorsun. Demem o ki kalıbına göre değişir. Bu işler ne ki belki ama kurtulmaya çalışan [parmaklarını şaklatır] biri için bir şeydir, anladın mı?" (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

285 - "Düz tipler miydi onlar?"
"...sen onları öyle etiketlersen onlar da seni etiketler. Aynı şey. Sen, "Serseri o!" ersin ya da "Odunun teki o!" dersin ama yok yani hiç de öyle kolay değil. (...) Kim paçayı kurtarır da yırtarsa. Asıl mesele bu, tamam mı?" (The Zone, Loic J. D. Wacquant)





26 Nisan 2017

Kitap: Dünyanın Sefaleti - 2. Kısım (Pierre Bourdieu vd.)


BİRİNCİ BÖLÜM: Bakış Açıları Uzamı

Kenar mahallelerde, dar gelirlilere düşük ücretlerle sağlanan evlerin bulunduğu sitelerde, getto haline gelmiş bölgelerde yaşayan yerlilerle, göçmenlerle görüşmeler yapılmış bu bölümde. Göçmenler yüzünden, kültür farklılığı sebebiyle her şeyin bozulduğunu düşünenden tutun da, sorunun göçmenlikten değil, daha derinlerde saklı problemlerden kaynaklandığını söyleyen, fakat suç oranı yüksek ve işsizlerle dolu bu sitelerde zor bir yaşam sürdüğü için bunalan, ne yapacağını bilemeyen eski solculara kadar pek çok farklı bakış açısı var. Bu bölgelerdeki gençler neden işsiz? Okullarda neden başarılı olamıyorlar? Neden hırsızlığa, çevreye zarar vermeye meyilleri var? Neden kurtulamıyorlar uyuşturucudan? Gerçekleri, ezilenlerin sesini duyurmayı görev edindiğini iddia eden medyanın suç oranlarına, gençlerin hayatının kararmasına katkısı ne?

Tadından yenmez bi bölüm. Soruları soran sosyologların nasıl sakin kalabildiğini, gözlerinin nasıl dolmadığını, cevap verenlerle birlikte nasıl sinirlenip coşmadığını merak ediyor insan. Teoride kalmayan sosyolojik çalışmanın ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor, saygı uyandırıyor.



Alıntılar:


38 - Öncelikle "zorulu" denen mahallerin (...) her şeyden önce tasvir edilmesi ve hakkında düşünülmesi zor mahaller olduğu açıklığa kavuşturulmalı ve (özellikle medyada bolca rastlanan) basit ve tek yönlü imgeler yerine, aynı gerçeklikleri farklı ve bazen de birbiriyle uzlaşmaz suretlerde ortaya koyabilecek karmaşık ve çok katmanlı bir temsile başvurulmalıdır. (Bakış Açıları Uzamı, Pierre Bourdieu)

40 - Ancak büyük sefaleti tüm sefaletlerin yegane ölçütü olarak teşkil etmek, mevcut toplumsal düzenin ayırt edici vasfı niteliğindeki ızdırapların önemli bir kısmını farkına varıp anlamanın önüne geçer. O toplumsal düzen ki, büyük sefaleti hiç şüphesiz azaltmış (ancak çoğunlukla iddia edilenin altında bir oranda), lakin aynı zamanda, farklılaşmak suretiyle, toplumsal uzamları da çeşitlendirmiş (alanlar ve uzmanlaşmış alt-alanlar) ve daha önceden rastlanmamış türde küçük sefalet biçimlerinin gelişmesi için gerekli koşulları ortaya çıkartmıştır. (Bakış Açıları Uzamı, Pierre Bourdieu)

43 - Marine Hanım iki ayrı diyalog kurmaya dair çabalarımıza direndi. Kocası, hanımını ufak bir bakışla konuşmaya dahil etti hep ve o konuşurken, gözlerinde onay aradığı kocası ağırbaşlılıkla kafasını sallayıp sanki saygı gereği, sözün arasına hiç girmedi. (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

45 - Çocuk elinde CAP mesleki yeterlilik sertifikası ile mezun olduğunda, bulduğu az çok uygun bir işi kabul etmiyor çünkü bu onun uzmanlığı değil. (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

49 - Pied-noirs: Kara ayaklar. Cezayir 1962'de bağımsızlığını kazanınca Fransa'ya dönen, çoğunluğu Fransız Avrupalılar. (Dipnot, Pierre Bourdieu)

50 - Bunların hepsi; eğitimleri ve politik mücadeleleri neticesinde edindikleri (...) ve ayrımcılık ile etnik ön yargının resmi düzeyde kınanması yoluyla da desteklenen evrenselci ve ırkçılık karşıtı gelenekle inançların, her gün bir arada yaşamanın gerçek zorluklarıyla karşı karşıya gelmek suretiyle sınandığını göstermektedir. (...) Sözgelimi, özellikle yaz ayları ve tatil günlerinde binadaki gürültüye ve kokuya dayanamayıp kendini orada mahsur kalmış hisseden eski sosyalist militan kadın veya aynı sebeplerle taşınmak zorunda kalan, kalpleri vicdan azabının yüküyle, düşünce ve inançlarına layık bir şekilde yaşamadıkları hissiyle ağırlaşmış eski komünist çift. (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

51 - ..."çocuklarına birer Fransız gibi davranma" derecesi... (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

56 - ...tecrübe sahibi gençler arıyorlar... (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

56 - Bazen öyle şeyler görüyoruz ki, gülüyoruz: 20-25 yaşlarında, 5 yıllık tecrübesi olan... (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

61 - Bu normal, bu insanlar ne de olsa kendi ortamlarının dışındalar, dolayısıyla birbirlerini buluyorlar. (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

65 - Fabrikada çelik işlerinde çalışanlardan çocukları burada ilkokul öğretmeni, lise öğretmeni olarak kalanlar var mı hiç? Pek yok, hayır. (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

67 - Satılığa çıktıkça Belediye bu evlerden belli sayıda almış ve genellikle acil durum prosedürüne göre, herhangi bir onarım-yenileme yapılmaksızın göçmen ailelere tahsis etmiş. Normal şartlarda sosyal konutların (HLM'ler) en mahrum durumdaki ailelere devrini yöneten mevzuata aykırı olan bu tahsis biçimi, yeni bir semt çekişmesi türünü üretmiş. (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

71 - Hiç dışarı çıkmayan, toplu taşımayı bile kullanmayı bilmeyen annem... (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

73 - Araplarla komşuluk etmenin kötü olduğunu çünkü onların pis olduklarını, kötü koktuklarını, çok ses çıkardıklarını, evlerinde hep çok fazla insan bulunduğunu söyleyemeyince, bunlar olmadığı zaman başka bir şey icat ediyorlar... (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

73 - Gürültü dedikleri, bütün arkadaşların dediği, aslında gürültü, yani desibel değil, sevmedikleri, anlamadıkları, onları rahatsız eden Arapça şarkılar... (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

73 - "Fransızlar kuskusu ve mergezi seviyorlar. Ama kendileri için yapılmadığında Arap mutfağının kokusuna katlanamıyorlar!" (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

76 - Bizde böyle: Ailelerimizi terk etmiyoruz ya da kırk yılda bir gelip görmüyoruz. (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

77 - Onlara gidip "Neden ırkçılık yapıyorsunuz? Ben de Fransız'ım!" demeyeceğim. Ne yani babama karşı ırkçılık yapabilirler mi? (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

77 - Çünkü bu yaşımızda gidecek hiçbir yerimiz yok... [Bu; şüphesiz, bir göçmen için, yani bütün hayatını dönecek bir ülkesi ve bir "yeri"olduğuna inanmaya çabalayarak geçiren biri için itiraf etmesi en zor şey.] (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

80 - Belediyenin bu mahalleden vazgeçtiğini hissediyorsun, önemsemiyor; başka yerlere, daha önemli bulduğu yerlere bakıyor. (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

85 - "Senin evinde değiliz!", oysaki benim evimdeler, Fransa'dalar, ben değilim onların evinde. (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

91 - İlk görevinde doğrudan bağlı olduğu üstünün sahteciliklerini ve zimmetine para geçirdiğini keşfettiğinden beri meslek yaşamına karşı bir tiksinti ve güvensizlik beslemiş. Dünya sahtekarlıkla doludur ve insanın ailesini koruyabilmesi için her şeyini ona vermesi gerekir. (Herkes Kendi Evine, Rosine Christin)

101 - Bütün bu huzursuzluklar medyada eş ağırlıkta yer bulmaz ve bulanlar da medyanın eline geçer geçmez bir dizi çarpıtmaya maruz kalır. Zira olan biteni salt kayda almanın ötesinde, gazetecilik alanı onları, büyük ölçüde mevzubahis faaliyet alanına özgü ilgi ve çıkarlara bağlı olan etkin bir inşa çalışmasına tabi tutar. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

102 - Lakin medya o anda eylemekte ve müştereken toplumsal bir temsil, bir piyes imal etmektedir. Bu temsil gerçekliğin hayli uzağına düştüğünden bile sonrasında gelen itirazlara ve tekziplere rağmen baki kalır, zira yaptığı sıklıkla, spontane yorumları baştan ayağa pekiştirmek ve böylelikle ön yargıları önce harekete geçirmek ve bu suretle de büyütmekten mürekkeptir(Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

103 - Aynı türden, az ya da çok sarih bir ayıklama ve kurgulama çalışmasının ürünü olsalar da, imgeler sözlerden daha tartışmasız bir gerçekliğe işaret edermiş görünür. (...) Televizyon, sıradan televizyon seyircisinin yanısıra, diğer basın organları üzerine de tesir sahibidir; bugün artık matbu basın gazetecileri, akşam haberlerindeki baş hikayeyi göz ardı edemezler. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

104 - Çoğu gazetecinin akıllarında tazeliğini koruyan bu örnek, bir devrimi haberlerine taşımakta geri kalmama kaygısı ve bir kez daha geniş çapta bir ayaklanmanın başlangıcına şahit olduklarına dair samimi inançları, belli bir bölgeyle sınırlı bu protestolara daha en başından bahşettikleri bu ayrıcalıklı muameleyi açıklamak için herhalde yeterlidir. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

104 - "Televizyon, ayaklanmanın bir nevi barometresiydi; mademki haberlerde bu konu konuşuluyor, herkes müdahil olmak durumundaydı." (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

104 - ...büyük oranda televizyon tarafından imal edilmiş olan bu ayaklanmanın zor kavranır mahiyette olmasındandı: Ne olan biteni anlayabiliyor, ne de meselenin sorumlularını ve amaçlarını teşhis edebiliyorlardı. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

105 - Dolayısıyla, büyük oranda medyanın ürünü olan bu hareketlerin, medya onlardan bahsetmeyi bıraktığındaçoğunlukla hızlı bir şekilde ortadan kalkmalarındaki sebep de anlaşılabilirdir. Genelde yapılanı yapmak ve sadece basını ilgilendiren şeye bakmak yeterli değildir. (...) "Radyo kanallarının toplantılarında her zaman şöyle konuşacak bir yayın yönetmeni bulunur: 'Bu kadarı yeter, insanlar bezdi. Bu lanet banliyöler canımızı sıkmaya başladı, yeter artık, başka şeye geçelim.' Mevcut olaylar içinde eskisinin yerini alacak bir tanesi her zaman bulunur. Le Monde [merkez sol gazete] sükunet çağrısı yapar. Libe [Le Monde'un biraz daha solunda addedilen Liberation gazetesinin kısaltması]; yorumlar, analizler, saha çalışmaları arayışına koyulur. İlgili sansasyonel haberleri verenler konuyu tekrar ele alırlar ama kimse artık takip etmez." (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

106 - Zira olayın imalinin, neredeyse tamamen ilgili grupların kontrolü dışında gerçekleşmesinden mütevellit, verili vaziyette, gazetecilerin olayın teşkil edilmesi üzerindeki güçleri özellikle kayda değerdir. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

107 - Yaşlıca bir kadın, ağzına kadar doldurulmuş alışveriş arabalarının hızlıca arabaların bagajlarına itilmesini kolaylaştırmak adına süpermarketin kapısını tutuyormuş. Hülasa, olasılıkla da önceden tasarlanmış bir alışveriş merkezi yağmasının vuku bulduğu aşikarsa da, Paris basınından ve özellikle televizyondan gazetecilerin yaptığı üzere bir "isyan"dan söz etmek aşırıya kaçmaktır. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

107 - Ezilenler kendilerine ilişkin temsillerin kontrolünü elinde tutmaya en az muktedir kesimlerdir. Gazeteciler için onların gündelik hayat manzaraları boş ve sıkıcıdır. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

108 - Rekabet mantığı; gazetecileri, olayları "sıcağı sıcağına" çalışmaya ve "nerede olay varsa oraya" gitmeye zorlar. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

108 - Halk yalnızca şiddet eylemlerini, polisle çatışmaları, vandallığı, süpermarket veya araba kundakçılığını aklında tutmaya teşnedir. Bu sıkıntılara sebep olarak da basının derlediği karman çorman açıklamaları öne sürmeye meyleder: polisin kusurları, gençlerin atıllığı, suça sürüklenme, banliyölerdeki "depresyon havası", barınma koşulları, sevimsiz yaşam çevresi, spor ve boş vakitlere yönelik tesislerin yokluğu, göçmen nüfusun aşırı yoğunlaşması vb. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

109 - Bu insanlar (ezilenler) konuşmaktan çok konuşulurlar ve egemenlerle konuştuklarında da ödünç bir söylem kullanırlar: tam da egemen grubun onlar hakkında konuşurken kullandığı söylemi. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

109 - ...gazeteciler, kendileri de farkında olmaksızın banliyöler üzerine kendi söylemlerini toplamaya gelmeye meyillidirler ve kendi mahallelerinde gezinip medya için fırsat kollayan ve "televizyona çıkmak için", onlara duymak istedikleri şeyi söylemeye hazır birilerini her zaman bulurlar. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

110 - ...tüm basının yeni olayların beklentisiyle ilçeyi göz hapsine aldığını ve gazetecilerin bölgedeki bu mevcudiyetinin, beklenilen olayların çıkmasına katkı yaptığını söylemişti. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

111 - Gelgelelim medyanın bu yoğun alakası, olan biteni anlaşılır kılmak şöyle dursun, banliyöler ve büyük toplu konutlarla ilgili bütün klişelerin yeniden diriltilmesine mahal vermiştir. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

113 - Çoğu gazeteci her ne kadar mesleklerinin en kuşkulu pratiklerini reddederek kınayıp en açık ve anlaşılır olma iddiasındaki haberlerin dahi işlenişinde ön yargının kaçınılmaz mevcudiyetini seve seve teslim etseler de, hangi güçlükler ve tahrifatlar söz konusu olursa olsun hiçbir şeyin sessizlikten daha kötü olamayacağını düşünürler. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

114 - Bu banliyölerde yaşayan insanlara yardımcı olmak şöyle dursun, medya, paradoksal şekilde, bu insanların damgalanmasına katkıda bulunmaktadır. Bu mahalleler fasit ve uğursuz, sakinleri ise suçlu olarak sunuluyor. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

115 - "Şayet gazetelerde yansıttıkları gibi olsaydı, içinde yaşadığım banliyöde yaşamayı asla istemezdim." (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

115 - Gene de bölge sakinlerinin ekserisi, büyük ölçüde kültürel mahrumiyetlerinden ötürü, bu çıkar sahibi ve bir bakıma da röntgenci seyirci kitlesinin, yani tabiatıyla gazetecilerin kendilerine dair ürettiği bakış açısını içselleştirir ("burası getto", "bizim bir kıymetimiz yok" vb.). (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

116 - "Belki de en beteri kendilerini yalnız zanneden kovboy muhabirlerdir: Körfez Savaşı'nda bulunmuş, ardından banliyölere, sonra da liselere merak salanlar." (Paris yazılı basınında çalışan, yerel bir gazeteci) (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

116 - Siyasi aktörler, gazeteciler ve "kamuoyu uzmanları" arasında tesis edilen ilişkilerin mantığı öyle bir vaziyet almıştır ki medyanın haricinde ve hele de ona karşı eylemlilikte bulunmak politik olarak epey güçtür. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

120 - ...işsizliğin bugün her zamankinden çok daha zor tahammül edilebilir hale geldiği gerçeğini de eklemeli. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

121 - ...işsiz gençlerin tüketim arzularıyla ellerine geçen para arasındaki makas şüphesiz hiç bugünkü kadar açılmamıştı. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

121 - Medyanın manşetlerine taşıdığı olağanüstü şiddet eylemleri, bütün bölge sakinlerini berdevam etkileyen küçük çaplı şiddet unsurlarını gizlemektedir. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

126 - İkisinin sözlerini okuyanların, bir kez bile gönderme yapmadıkları etnik köken dışında, esasen bütün özelliklerinin ortak olduğunu ve hem siyasi söyleme hem de vatandaşların zihnine göçmenler/Fransızlar dikotomisini sokanların ne denli gülünç olduklarını gözden kaçırması imkansız. (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

126 - ...dilsel sermayenin eksikliği... (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

127 - ...ırkçılık karşıtı büyük laflara başvurmaksızın... (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

127 - ...aynı gemideler: Eşit şekilde damgalanmışlar; gençlere en düşman mahalle sakinlerinin, bekçilerin, polisin ve en çok da dedikoduların eşit bir şekilde "hedefi" konumundadırlar. (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

128 - Mülakatın formatı, dünya kendilerine daha farklı davransaydı olabilecekleri şeyi daha sık ve bütünüyle açığa vurmalarına izin veren istisnai bir durum yaratmıştı. (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

129 - ..."beni üyeliğe kabul edecek kulübü ben neyleyim"... (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

135 - "Bu çok isyan ettirici." "Yani evet, bir süre sonra insanın canını sıkıyor." (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

136 - "Kesinlikle, umurlarında değil. Bir kere siteden bir Arap, aynasızlar tarafından sitenin ortasında dövülmüştü. Bir Fransız yardımına gelip polise 'Bunu yapmaya hakkınız yok, bu doğru değil." dediğinde onu da aldılar ve karakola götürdüler. Onu bile dövdüler ve ertesi sabah saldılar." (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

139 - "Bize lazım olan bir kız." "Neden bir kız?" "Fazla saçmalamamak için." (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

152 - "Bir çocuk hiçbir şey yapamaz." (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

153 - Hayatının on senesini geçirdiği şehir merkezinden kentsel dönüşüm yüzünden atıldıktan sonra... (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

153 - ...bariz bir aksanla ve dile tam olarak hakim olmamakla birlikte bundan hiç gocunmadan ifade ediyor. (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

154 - ...kendine akışa kaptırmanın veya havailiğin zerresini taşımayan direngen bir karaktere işaret ediyor... (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

154 - "Fransa'da 1959-60'ta bir yığın iş vardı." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

154 - Başlarda sütçülerin şişeleri kapı önlerine, kiracılarınsa parayı paspas altlarına bırakabildiklerini hatırlıyor Maria. (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

156 - Eşlerinin yanına gelmek üzere köylerini terk eden Mağrip doğumlu kadınların çoğunun aksine Maria D., henüz genç ve bekarken iş bulmak amacıyla göçmeye kendisi karar veriyor. (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

156 - Ayrıca onu evsahibi ülkeden ayıran kültürel ve sosyal mesafe, hala kendi soy-toplumuyla sıkıca bütünleşik bulunan Mağripli kadınlarda görülenden bilfiil daha az. (Maria İspanyol) (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

156 - ...Mağripli göçmen ailelerinin çocuklarının çoğu, son derece ağır işçi-sınıfı koşullarını reddetmekle kalmayıp, "sömürü" olarak algıladıkları bu durumu itirazsız kabullendikleri için ailelerini çoğunlukla hor görüyorlar. (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

157 - Bu sitelerdeki en önemli sorunların, çok çocuklu ailelerden -Mağrip kökenli nüfus arasında bilhassa yaygın bir durum- kaynaklanması tesadüfi değildir. Bu ailelerin büyüklükleri, eskiden köylerde olandan farklı olarak, kentsel alanlarda ebeveynlerin -veya cemaatin daha geniş bir grubunun- çocukların tamamı üzerinde katı ve etkili bir kontrol sağlamasını hemen her zaman imkansız kılıyor. (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

158 - Bu sitelerde yaşayıp da Mağripli olmayan pek çok kişi gibi Maria D. de bu zorluklar içindeki kitleye hem anlayışla hem de öfkeyle bakıyor. (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

159 - ...gençlerin, kendi geçtiği yollardan geçmemelerini kabullenemiyor: "Kendi çocuklarıma da söyledim, biz çalışkandık ve şimdiki genç nesilden daha dürüsttük. Uyuşuklar, her zaman yorgunlar, her şeyleri de var; e peki problemleri ne..." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

159 - "Çalıştığınız zaman, düşük bir ücretle dahi olsa... Çalışmak her şeydir. İş her şeydir, iş özgürlüktür." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

159 - "İmkansızı istemeden, mücadele ederek durumunuzu iyileştirmeye bakmalısınız. Elinizde olanı harcamalısınız, daha fazlasını değil; yalnızca sahip olabileceğiniz şeyi istemelisiniz. Kısacası, kendinize sınırlar koymalısınız. (...) ben gençken hiçbir şeyim yoktu ve mutluydum... (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

161 - "...herkesin sadece bir hayatı var..." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

162 - "Ama bazen küçük hırsızlıklar yapan oğlanlar iş bulduklarında ciddileşiyorlar, kendi yollarına bakıyorlar, meşguliyetleri oluyor açıkçası.(...) çalışmamaya alıştığın zaman kendini zorlamıyorsun artık." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

164 - "Domuz eti olup olmadığını sordular, onlar gelecek diye özellikle domuz eti koyulup koyulmadığını! Likör vardı ve tahmin edeceğiniz gibi onlar içmediler. (...) Dini bırakmak gerekiyor. (...) Bazen kapıdan içeri bakıp da çok fazla Avrupalı gördüklerinde içeri girmiyorlar. Çoğunluk olmak zorunda hissediyor Araplar. Onların tipik hareketi bu, bize ırkçı dememelisiniz, asıl ırkçı onlar." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

166 - "Okulda başarılı olursanız ayrımcılığa uğramazsınız, ama çalışmak zorundasınız!" (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

166 - " 'Annen olduğu sürece sana işsizlik yok!' diyordum ona. Eğer sağlık durumunuz iyiyse işsizlik maaşı almanız yanlış bence." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

167 - "İşsizlik maaşı alabilen gençler var ve bunu aldıkları sürece kendilerini zorlamaktan kaçınıyorlar. Ödeme durduğu zaman, 3 aylık, 6 aylık işlerde çalışıp tekrar bırakıyorlar ve bu böyle devam ediyor." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

171 - Yanına aldığı stajyerle ilgili olarak da kendini kötü hissetmiş: "Herhangi bir şey yapmasını istemeye cüret dahi edemiyordum... Yani geçmişimden ötürü, buna karşı olduğum için..."(Kötü Bir Yatırım, Gabrielle Balazs)

172 - Şiddetin (...) toplumsal ve politik açıdan halledilebilir olduğunu ve insanlara yüklenemeyeceğini, hatta fıtratlarına hiç yüklenemeyeceğini düşünmeye devam ediyor. İnsanları sefaletlerinden sorumlu tutmayı reddediyor ve eğitim ile işgücü piyasasının siyasal bir analiziyle, başına gelen şeye tahammül edebilmenin değilse de onu anlayabilmenin imkanını arıyor. (Kötü Bir Yatırım, Gabrielle Balazs)

173 - "Mağazanızda sunulanla... kendi imkanları-olasılıkları arasında bir uçurum vardı, yani sizin mağazanınz onlara..." (Kötü Bir Yatırım, Gabrielle Balazs)

177 - "Ama meselenin kökenindeki kötülüğe savaş açmadığınız sürece ancak yüzeye temas edebilirsiniz. Hiçbir şeyi, kesinlikle hiçbir şeyi çözemezsiniz." (Kötü Bir Yatırım, Gabrielle Balazs)

177 - "İnsanların çalışma hakkının, barınma hakkının olması gerektiğinden laf açınca bana bunun ütopik olduğunu ima ettiler; dinlemek istemiyorlar böyle şeyleri." (Kötü Bir Yatırım, Gabrielle Balazs)

180 - Site sakinlerini eğitmek yönündeki bu gönüllü girişimde mevzubahis olan, 60'ların sonunda büyük bir sanayi merkezinde gördüğü türden bir işçi sınıfı dayanışması imgesini yeniden tesis etmek ve bu suretle Fransa'da göçmen imgesini iyileştirmektir (göçmenler ona göre, hiç hata yapmamalı ve hatta örnek olmalıdırlar.) (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

185 - " 'Hayır, problem yeni nesil değil, asla çocukları suçlamam, sizi suçluyorum, sizleri! Bu işten sorumlu olan sizsiniz, çünkü çocuklarınızı başta sıkarsanız, zamanla, çocuklar büyüdükçe gevşetebilirdiniz. Başta sıksanız, hayatlarıyla ilgili ne yapacaklarını daha iyi bilirler.' " (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

185  - "...burayı getto yapan biz Araplar değiliz. Burayı gettoya biz çevirmedik, bunu HLM Ofisi yaptı... HLM Ofisinin derdi neydi? Onlar için öncelikli mesele, kasaya para girmesi. Memleketim Tunus'tayken ben, birine ev vermeden önce o kişiyle ilgili bilgi toplardınız, onları öylece eve yerleştirmezdiniz. (...) Buradan ayrılanların çoğu Fransız; peki, kim getiriliyor onların yerine? Araplar. Burayı gettoya çeviren sizsiniz, Araplar değil." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

185 - Üstelik de Fransa demokratik bir ülke, yani açıkça konuşabildiğin bir ülke. Ama sizi temin ederim ki az kaldı sorun yaşıyordum bir... Basınla bile. Açık sözlülüğümden dolayı istemiyorlardı...." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

186 - "Çünkü göçmenler; İspanyollar, Portekizliler veya Türkler değil... Göçmenler Mağripliler!" (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

186 - "Cezayirli, Tunuslu veya Faslı, sadece bir Arap, benim gibi bir göçmen; onlara neden ihtiyacınız vardı daha önce? Onları memleketlerinden getirdiniz, Fransa'nızı inşa ettiler, Fransa'nızı onlara yeniden kurdurttunuz ve şimdi de artık onlara ihtiyacımız yok mu diyorsunuz?" (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

186 - "...ayrılmak istemedim çünkü 72'den beri burdayım ve çocuklarım burada doğdu, başka bir yere taşınmak, tekrar başka bir ülkeye gitmek gibi olur." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

189 - "...buradaki yangını çıkaranlar buradaki gençler değildi." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

189 - "Bazı gazeteciler ne istiyor bilmiyorum, skandallar istiyorlar, oysaki işleri bu değil." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

191 - "Söyledim ona (röportaja gelen muhabire), yakaladım ve ağzıma ne geliyorsa söyledim: 'İnsanları bilgilendiriyorsunuz, Fransa'yı, bütün Fransa'yı, neredeyse bütün dünyayı, onlar sizi dinliyorlar ve siz gidip onlara burası bir koğuş-site diyorsunuz.' Koğuş-site nedir?" (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

191 - (Muhabire) "Dinleyin bayım, yanlış anlamayın ama haberlerde söylediğiniz şeyler, sizin ve iş arkadaşlarınızın, yalan. Gerçeği saklıyorsunuz. Bunu haberi doldurmak için yaptığınızı biliyorum, görünümü biraz daha karmaşık hale getirmek için bir şeyler eklemeniz lazım. Size değil, yöneticilerinize sitemim..." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

192 - "Tütüncüyü yine yaktılar. Peki düzeni koruma işini kim üstlendi? Buranın gençleri, bizim gençlerimiz' Onları gördüm, arabalar girmesin diye barikatlar kuruyorlardı. İtfaiyecilerin ve hatta polisin işini kolaylaştırdılar. Bu işin içinde değillerdi. Basını tarayın, yazmadılar..." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

196 - Şayet Raymond T., bu sitede her gün olan biteni bir bilgi sağlayıcının serinkanlılığı ve adeta donuk kayıtsızlığıyla açıklayacak sözcükleri bulabiliyorsa bu, burada biraz da yabancı olarak yaşamasındandır. (Son Ayrım, Patrick Champagne)

197 - Zor bir hayat yaşamış olan ve bu işi kapabildiği için kendini şanslı sayan Raymond T., talihsizliklerini bir nebze paylaştığı bu gençlere belirli bir müsamaha ve anlayışla yaklaşıyor. Villeneuve'deki, sözlerini okuyacağımız diğer iki görevli, büyük oranda doğup büyüdükleri bölgede çalışıyor oldukları için çok daha az "anlayışlılar". (...) Kendilerini evlerinde hissediyorlar ve "kendi" sitelerini gelip iişgal eden "yabancılara" karşı savunuyorlar. (Son Ayrım, Patrick Champagne)

200 - Şu anda geçici işlerde çalışıyor ve "ne iş olsa yapıyor" -ki bu da liselerde hademelik anlamına geliyor-. (Son Ayrım, Patrick Champagne)

200 - ...aktivizmini, doktrinini ve kesinliklerini yitirmiş. Vasıflarına ve beklentilerine uygun bir mesleki konum bulmasını engelleyen ekonomik kriz, komünizmin bir gerçeklik ve umut olarak çöküşünün de etkisiyle, Sylvie'yi politikanın tümden reddiyesine yöneltiyor. Aklı karışmış vaziyette o da ahlakın kesinliğinin ardına sığınıyor; bütün siyasi partilerden,  "başkalarına ahlak dersi vermek" istedikleri halde kendileri "baştan aşağı çürümüş" oldukları için iğreniyor. (Son Ayrım, Patrick Champagne)

201 - ...televizyonun, reklamların her yeri doldurmasının ve bu yoksul mahallelerin tam kalbine (yasal zorunluluklarla) kurulan hipermarketlerin varlığının gençlerin beklentilerini değişime uğrattığını da biliyorlar. Ne var ki her şey aslında bunları bilmek istemiyorlarmış gibi cereyan ediyor; belki de sanki vaziyetin fazlasıyla farkında olmanın, ahlaki olarak kabul edilemez gördükleri bu davranışlara bir özür, bir gerekçe oluşturabileceği korkusuyla. (Son Ayrım, Patrick Champagne)

202 - Şartlar dayanılmaz hale geldiğinde buraları terk edebilecek olan, daha varlıklı toplumsal sınıflara mensup olanların aksine bu "küçük beyazlar", burada çakılı kalmaya mahkum oldukları için daha da şiddetli tepkiler veriyorlar. (Son Ayrım, Patrick Champagne)

209 - "Havaların geçen haftaki gibi güzel olduğu zamanlar, biz işe gitmek için uyanırken onlar uyumaya gidiyorlardı. Bütün gece saçmalıyorlar. Bütün gece "Yaşasın Saddam Hüseyin, yaşasın Falanca!" işitiyorduk..." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

213 - "Bana ırkçı olduğumu söylediklerinde onlara 'Mantıksız konuşuyorsunuz, ırkçı olsaydım ZUP'ta site görevlisi olmazdım, başka iş yapardım, kamyon şoförlüğüne geri dönerdim!' diyorum. Irkçılığı yükseltenler onlar. Bu yüzden gelecek seçimlerde neler olacağını görmek için bekliyorum... Her çeşit insanı, 'Umurumda bile değil; Le Pen nasıl biri olursa olsun, seçimlerde ona oy vereceğim!' derken duyuyorum." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

214 - "...bir şeylerin satın alındığı gerçeğini bile bilmeden büyüyorlar." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

214 - "Hiçbir fikrim yok, nasıl çıkacağımızı buradan... Kanser gibi, nasıl çıkartacağız bilmiyorum, çünkü... Onlarla tartışamıyorsun, sana güvenmiyorlar. Geçen gün bana, 'Kesin senin bir çıkarın vardır!' dediler, onlara, 'Konuşuyorum, çünkü konuşmak istiyorum' diyorum... Belki olumlu bir şeyler görsem kişisel olarak tatmin olurdum." (Son Ayrım, Patrick Champagne)"

215 - "Bir sebebi olmalı..." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

215 - "Bana, 'Nasıl  bir cehennemde yaşadığımızı gördün mü sen? Bu kenar mahalleler... Neyimiz olacak ki?.. Her yerde hamamböceği var, içerisi kirli, dışarısı kirli ve biz, biz de kirli hissediyoruz!' dedi. Eve giderken caddelerin oraya geldiğim zaman ben bile kötü hissediyorum kendimi. Pis bir yer, yani işte, insanın içinde oraya karşı bir saygı uyandırmıyor. Kişiliğim gereği her şeye saygı duyarım, ben öyleyim ama dışarıda koşan çocuklar, buraları onları dengeli bir hayat kurmaya teşvik edecek türden değil. Ebeveynlerini görüyor, bazen bir odada 10, 12, 15 kişi yaşıyorlar, mahremiyetleri yok, kendilerine ait bir köşe yok küçük çocukken..." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

215 - "Artık bulunacak iş kalmadı. (...) Eğer Arap isen sana iş yok." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

216 - "Ne yaparlarsa yapsınlar onlar için bir gelecek olmadığını biliyorlar... Arkalarını yaslayabildikleri tek şey şiddet ama bu şiddet, zarar verme amaçlı bir şiddet değil. Daha çok bir yardım çağrısı gibi, bakın bize, biz buradayız diyorlar, biz de varız ve kalabalık olduğumuz zaman neler yapabildiğimizi görün." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

216 - "Kendi kıymetlerine güvenler yok." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

217 - "...bir erkek iş bulmak isterse bulur." "Hayır o kadar kolay değil. Bu gençlerin hiçbir vasfı yok." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

217 - "...çünkü her şeyi baştan, tertemiz yapıp yoksulluğu saklasan da sorun bitmemiş olacak. Cephesi boyanmış evlerin arkasında sorunlar devam edecek." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

218 - "Benimle dalga geçtiler başlangıçta, nasıl olduklarını biliyorsunuz, sonra onlarla sohbet ettim, 1 saatten fazla. Zaman zaman bir tanesi rahatsız oluyordu ve 'Ne konuşuyoruz burada? Neyden bahsediyoruz?' diyordu, başkaları onu sakinleştiriyordu. Yani gerçekten konuşmak istiyorlardı, konuşmak hoşlarına gidiyor. Bizi bir yere götürmese de sadece konuşmak... Onları dinleyen insanlar olması..." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

219 - "Fıtratı ırkçı, sebebini bilmeden, öyle..." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

219 - "Kafam karışık. Bir ara Komünist Gençlik aktivistiydim. O zaman da aynı... Parti'nin eğitiminden geçtim. Kendimi bir şeylerle özdeşleştiremiyorum yani, hiçbir şeyle. Hiçbir parti bana hitap etmiyor. Artık bilmiyorum. Le Pen'e oy vereceğim diyerek bazen kendimi bile şaşırtıyorum, bu onları çok korkuturdu ve... Ama o da benim tavrım değil... (...) Ayrıca partilerin hepsi midemi bulandırıyor. Bence artık partiler insanların beklentilerine cevap veremiyorlar, düzinelerce üçkağıt var ama buna rağmen... başkalarına ahlak dersi vermeye kalkıyorlar. [politikacılar] Entrikaları bırakmıyorlar. Milyarlarla oynuyorlar ve küçük bir aktivist umurlarında bile değil. Ayrıca Komünist Parti kadar kapalı bir parti görmedim. Belki şimdi, yeni gelenlerle [yenilikçilerle] bir şeyler değişmiş olabilir ama... Bir şey söyleyemezsiniz: 'Parti dedi ki...', o kadar işte. Toplantılarda hep böyleydi ve ben her zaman, 'Bu doğru değil, bunları tartışmalıyız, yoksa anlamı ne? Aidatımızı ödüyoruz ve bizden tek istediğiniz bu!' diyordum. Paris'teki binalarına bakın... Şaka gibi!" (Son Ayrım, Patrick Champagne)