adalet ağaoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adalet ağaoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2019

Kitap: Hadi Gidelim (Adalet Ağaoğlu)

Ne zamandır Adalet Ağaoğlu demiyorduk, iyi oldu. İkibinlerin ondokuzuncusuna girdiğimizden beri iki kitabını okuyabildim. Önce Roman-tik Bir Viyana Yazı'nı okudum ikinci kez. Birkaç günlüğüne Viyana'daydım. Bütün şehri, olabildiğince, birlikte gezdik yazarla. Kitaplarında okurlardan o kadar çok bahsediyor ki, bi yerlerde karşılaşmayı bekliyorum hep kendisiyle. Olacağından ya da olacağına dair umudum olduğundan değil de, gerçekle kurguyu iç içe geçirerek anlattığından, kafamda etkisinin uzun süre devam etmesinden, etkisi bitmesin diye kafamı başka şeylerle doldurmaktan itinayla kaçındığımdan... Hele ki şehri gezdiren bi kitapsa böyle... Bazen öyle geliyor ki, kitaptaki kendisi'nin Avrupa'nın orasında burasında kruvaze ceketli emekli tarih öğretmenini görür gibi olup kaybedivermesi gibi, ben de Adalet Hanım'ın kendisini bi kafeden çıkarken, bi köşeyi dönerken görür gibi olup, bi gölgenin peşinden koşturup duracağım... 

Neyse efem, bu kitaba gelelim. Yolda okumalık, anlaması kolay bir kitap olsun diye bunu seçmiştim, öykülerden oluşuyor diye. Hakikaten romanları bazen çok zorluyor. Misal, Roman-tik Bir Viyana Yazı'nda ikinci okumadan sonra hala anlamadığım kısımlar var. Romanlarına göre daha kolay geldi bu öykü kitabı gerçekten. Kötü anlamda değil tabi bu kolaylık. Anlaması kolay. Yoksa yine altını çizmelere doyamadığım sayfalarla doluydu. Yolda olduğum için kalem çıkarıp çizemediğim, arada kaynayan, buraya aktaramadığım cümleler de oldu. Bi daha okursam, eksikleri tamamlarım artık.


Hadi Gidelim'deki Öyküler:

Dar Odanın Karanlığı
Karanfilsiz
Çok Özel Küçük Şeyler
Ooof! Ohhh!
Savun Sevdam Sen Savun
Kimi Zaman da Yapayalnız
Şiir ve Sinek
Hadi Gidelim


Alıntılar:

35 - Fakat insan, bir ceket ucuna, bir etek ucuna ağırlık etmeden yaşayabilmeli ki, yaşıyorum diyebilsin. (...) Ziya da, beklerse bekler; beklemezse, eh ne yapalım, demek o da eş değil, boynu eğri birini istiyor.

68 - Üç beş yıllık kocam, eprimiş sevdamıza bakar, kırık dökük gülümserdi. Yenilenmeye ant içerdim. Onlar sokaktan geçtikçe, nerdeyse onarıldığımızı duyardım. Kocam da, ben de, içimize çöken dumanı dağıtmaya çalışır, istemimiz dışında incinmiş bir sevdanın gerilemesini önlemeye çabalardık. Ağzımızın acısını çalkalayarak yeni diriliklere heveslenirdik.

69 - Sessizliklerini de, konuşmalarını da bölmeye aday her şeyi kırıp yarmadan geriletir, dışlarına iterlerdi.

70 - Ansızın bastıran istekleriiçimde saklamayı, örtmeyi ve örtünmeyi yazık ki fazla öğrenmiştim. Onlar önümüzden geçip gideceklerdi. Biz, bizde uyandırdıkları ışıklı noktalarla yetinecektik.

80 - En iyisi çenemi tutmalı, bu konulardan kaçmalı, ortalama adam konumumla olduğum yerde durmalıyım.

83 - İnsan kendine ait bir şeyi başkasına verince, geri istemek çok güç olur.

86 - "Her şey iğrenç!" diyen biri, neden seni o "her şey"in dışında bırakmış olsun?

86 - Neden kopmuşuz acaba? Kim önce, beriki tarafından hiç tanınmadığına, anlaşılmadığına karar vermiş ki? O mu, sen mi?

86 - Yaa, ayıklanması gerekli mektuplara böylece dalıp gider insan. Okursun, okursun... Kendini yeniden keşfedersin. Başkalarını, dünyayı yeni renkler, yeni çizgilerle görürsün. Kendinin ne denli değiştiğini anlarsın. Eski kitapları yeniden okumak gibi işte. Böylece, günler geçer. Sonunda bakmışsın, ata ata ikisini, üçünü atabilmişsin bu mektupların. O da, kimden olduğunu bilmediklerini... Üç beş fotoğraf yırtabilmişsindir ya da; kim olduklarını asla çıkaramadıklarının fotoğraflarını. Neresi olduğunu bir türlü bilemediğin yerlerin fotoğraflarını. Demek, geriye alakoyduğun çoğunda, senin bugününü ışıtacak, dünün değişik bir yüzünü gösterecek satırlar, bakışlar, gülümsemeler, lekeler, gölgeler varmış? Demek iyi bir romanın sayfaları gibiymiş bunlar?.. Şimdi, böyle bir romanın sayfalarını şurdan buraya çektiğini düşün. Yaşamında bir yeri, bir karşılığı olduğu için, seni beyninden, yüreğinden yakalayan her tümce üstünde durursun. Durur, döner, yeniden okursun. Yeniden değerlendirirsin. Akşam olmuşturü sabah olmuştur; sen daha makineye geçireceğin kitabın iki sayfasını bile kağıda çekememişsindir. Yaşamak, çoğaltmaya zaman bırakmamıştır. Böyle kitaplar çoğaltılsa bile, çok uzun yıllar alır. Bir de bunların yaratılma sürelerini düşün! Bir ömür ister canım, bir ömür.

88 - Bazan, bazı şeyleri düşünmemize hiç izin vermiyorlar, iki arada, bir derede, bir de bakmışsın, birşey zihnine şöylecene çakılıp kalmış. Ondan sonra gel de kaldır onu oradan, gel de sil. Silmek, kaldırmak ne söz, böyle birşeyin gereğini bile düşünemezsin artık.

89 - Üç köyün bir ağası olamayan insanlar, can derdiyle, çatal bıçağı güzelcene tutmayı hemen öğrenemiyorlar.

91 - Gorki'den alıntı: "...Sen insanları seviyor musun? Kim, durup dururken, evet, ben insanları seviyorum, diyebilir. (...) Kendine içtenlikle bu soruyu soran kimse uzun uzun düşünür. Hepimiz pek iyi biliriz ki, herbirimiz en yakınlarımızdan bile nekadar uzağız..."

94 - İnsan, kendi gözüne görünmeyeni yok sayıyor nedense. O ıssızlıkta tek başına giden adamı, ömür boyu öyle gidecek sanıyorsunuz.

95 - Hoşgörü, alçakgönüllülükle süklüm püklümlük arasındaki çizgiyi gel de ayır.

96 - Bense, yol göreneği diye bir göreneğin her şeye karşın hala süregittiğine ben tanık oldum, biliyorum; o tanık olamadı, diye hayıflanmaktayım.

112 - Biri tepesine hızlı bir yumruk indirmiş gibiydi. Başı omuzlarının arasına sıkışıp kalmış.

30 Kasım 2018

Kitap: Romantik Bir Viyana Yazı (Adalet Ağaoğlu)

Okuyalı epey zaman oldu ama o zamanlar altı çizili yerleri not etmeye üşenmişim belli ki. Şu sıralar Damla Damla Günler III'ü (yazarın günlüklerinin 80lerde geçmekte olanı) okuyorum. Ara ara kitaplarından bahsediyor. Ben de hatırlama amaçlı okuduğum tüm kitaplarına bi göz atayım dedim. Sonunda üşenmeyi bıraktım. Buyurun size (ve kendime) Romantik Bir Viyana Yazı'ndan alıntılar:

34 - İşte o zaman, kendimden başka hiçbir yere ait olmadığımı, bir anayurdum varsa onun da sadece yazdığım dil olduğunu müthiş bir eziklik, büyük bir gururla algıladım.

41- Çocuklarının onları neden bu kadar unuttukları gibi bir sorum yoktu. Ama torunları bu insanlardan kimbilir kaçının ortalama altı Yahudi'nin ölümünden sorumlu bulunduğunu keşfettiklerinde ne yaptılar, diye soruyordum kendi kendime. Şimdi artık kendileri de yaşlanmış bu çocuklar, bu yüzden mi başka insanlarla göz göze gelmekten kaçmaktadırlar acaba, diye.

73- Beni dinle Zülfü kardeş, Vatan, uğrunda ölmek için sevilmez, üstünde adam gibi yaşamak için sevilir. Otur.

84 - Yazık ki bizim toplumsal hayatımız doğal akışıyla gelişmedi.

92 - Sahi dostlarım, neden hep dış görünüşte cesur olunuyor acaba? Neden saç sakal, giyim kuşam daha cansiperane savunuluyor da, iç dünyalar, düşünceler bu kadar bir heyecanla değiştirilip dışa vurulmuyor? O konuda yeterli bir dayanışma sağlanamıyor, neden? İş bu soruya dayandı mı ortalıkta ya büyük bir sessizlik, ya her yan kan revan.

110- Tanımadığım kimselerin hayatları üstüne soru sormaktan hiç hoşlanmayışım, buna heveslensem de beceremeyeceğimi bilmem ise soluğumu ayrıca tıkıyordu.

113- Okuduğum bütün romanlar sahici bir başlangıçla bitsin isterim, diyen birinin öyküsünü yazmıştınız, onu unutamıyorum.

118- Yine öyle çok efendi, sessiz, sanki dünyada olup biten her kötülükten sorumluymuş, her taraftan her an özür dilemeye hazır...

120- Bu huydaki insanlar, ödeyemeyecekleri bir borcun yükü altına girmektense, içlerine çekilirler, hayatlarını sınırlar, daraltırlar, bilirsiniz.

123- Vizesi bitmişse, diye çekiniyorum. Yeryüzünde vize uygulanan tek toplum kala kala bizim toplum kaldı, hani yasalara yanlışlıkla girip de kaldırmanın bir daha kimsenin aklına gelmediği saçma maddeler gibi; şey gibi, ordu vazife ve selahiyetler içtüzüğü gibi mesela...

149- Bazıları böyleydi zaten. Sağlamca ayak basacağımız tek metrekare kalsın istemiyorlardı.

166- ...imamın kızını kıronun oğluna münasip görüyorlar.

166- Seksenlerinde gösterdiğine göre doksanlarında vardı.

167 - Parkların, ormanların, çok eski sokakların köpeksiz tek yolcusu. Kimseyi gezdirmiyor, yalnız kendini gezdiriyor.

169- Ne spor yapan, ne araba kullanan, ne köpek gezdiren biri. En sonunda bu kadar farklılaşabileceğini özellikle köpeksizliğine borçlu biri.

169- Delikanlının bakışından mı, geçmişini bilen birinin önünde yeni biri olmanın güçlüğünden mi? İkisi ve kimbilir daha ne çok... Kenti kuşatan duvarlar, içimizi de kuşatmış olmasın...

169 - Onu merakta mı koymalı? Onu da, sadece köpekleriyle konuşanlar gibi yapayalnız mı bırakmalı?

174- ...ne hakla bu eve getirirsin bu bencil esrarkeş kızı, kız mı artık karı mı, dilimi de bozdun...

176- Clea'nınki değişiklik özlemi. Doğulu, ince efendi ve "sorun çıkarmayacak" bir adamda bir çeşit güven arıyor da olabilirdi. Tatilini ya da yaz "tetebbu"larını kruvaze ceket, ütülü pantolon, boyalı iskarpinlerle geçiren kim kalmıştı ki ortalıkta?Kaldırımda biri yanından geçerken hafifçe kıyıya çekilen, kapıları açıp yanındaki önden geçsin diye bekleyen, ardındaki için de kanadı elinde tutan?

178 - Her şeyin bir şeyi var.

202- Ülke şu durumda, borç harç içindeyken, benim kendi keyfim için el ellerine çıkıp gitmem doğru olur mu, bu sarfiyata yazık değil mi?




12 Nisan 2018

Kitap: Göç Temizliği (Adalet Ağaoğlu)

Adalet Ağaoğlu'nun Hollanda'da bi kütüphanede denk geldiğim kitabı. Yirmi yıldır yaşadığı evden taşınmadan önce,  kitapları, defterleri, fotoğrafları, mektupları "yeni eve gidecekler" ve "çöpe atılacaklar" diye ayıklaması gereken bir günü, sabahtan akşama kadar geçen süreyi anlatıyor yazar. O odada dakikalar geçerken, yazarın zihninde yıllar geçiyor, ben de O'nunla birlikte zaman makinesine binip bi ileri bi geri, bi oraya bi buraya gezinip duruyorum.

Kütüphane kitabı olunca üstünü karalayamadım tabi. İyi oldu. Genellikle A.A.'nun kitaplarında önüme gelen cümlenin altını çizesim geliyor. Bu sefer çok çok çok sevdiğim kısımları deftere not aldım. Deftere herhangi bi şeyi not edince aklıma başka başka şeyler de geliyor, kendimi durduramıyorum. Durdurmak da istemiyorum gerçi. Güzel oluyor. Hatta en çok sevdiğim hallerimden biri bu. Dolayısıyla buraya aktaracak çok alıntım yok bu kez. Bazılarının sonunda da kendi notlarım var. İnsanlık için anlamsız, fakat benim için anlamlı bu cümleleri de utanmadan buraya yazacağım. Nevet.

Son olarak: Bu kitapta A.A. 'nu daha iyi tanıdım. Bayramlarda nane likörü içen, aydın takımına, hiç olmadı asker masker takımına mensup bi aileden geldiğini sanıyordum. Meğer o da kapı önündeki ayakkabıları çevirmek zorundaymış küçükken. Şaşırdım, çok şaşırdım. Ve mektup yazasım geldi kendisine. Fakat ne diyeyim? Hislerimi en son ne zaman düzgün anlatabildim ki? Cümlelere dönüşünce anlamını yitirmiyor mu fikirler ve duygular? En azından bende işler böyle yürüyor. Yine de kitap biterken, kitapla vedalaşmak istemediğimden midir nedir, epey bi süre mektup heyecanım taze kaldı. Adresini filan araştırdım, yayınevinden istesem mi diye düşündüm. Sonra yavaş yavaş sakinleştim.


Şimdi alıntılar ve azbulutlugünler dileklerim...


- "Çok kötü. Okuma tutkum o kitaplarla, dergilerle başlamadıysa neyle başladı?"

Benimki neyle başladı? Bahçeli evde, misafir odasında bulduğum yırtılmış çocuk kitabı kapağıyla mı? Ne vardı kapaktaki resimde? O kitabın devamının o odada olduğundan adeta emindim. Aradım durdum da bulamadım. Sonra bi şiir defteri yapmıştım okumayı yazmayı öğrenince. Kendi yazdığım şiirler vardı. "Çevremizi koruyalım / Yerlere çöp atmayalım / Temiz olsun çevremiz / Sağlıklı olalım biz." Aklımda bi tek bu kalmış. Kamu spotu kafasından kurtulamadım o zamandan beri. Yoksa benim değil miydi bu şiir de? Nerden aklıma esmişti de bi şiir defteri yapmıştım acaba? Bi şeyleri yazarak biriktirebileceğimi nerden öğrenmiştim? Hatırlamıyorum. Sonra ne zaman çöpe attım o defteri? Tam zamanını hatırlamıyorum ama birazcık büyüyünce, kendi yaptığım her şeyden utanmaya başladığım zamanlar. Geçmişi atarak silmek, yok etmek alışkanlığım o zamanlarda başlamış olabilir. Unutkanlığım da bu atıp durmalardan geliyor olabilir.

- 20 yıl aynı evde yaşamış A.A. Taşındıktan sonra Göç Temizliği'ni yazmış. 20 yıl. Hiç o kadar sabit kalmadım bir evde. 29 yaşındasın zaten Kedi! Evet. Yine de çocukluğumda bile aynı şehirde üç ev değiştirdik. Dolayısıyla, bir yerde 3-5 seneden fazla kalmak, ayrılmakta zorlanmak... Çok değişik bu tabirler benim için. Çok küçükken bahçeli bi eve taşınmışız. Sanırım hatırladığım en eski hatıram o taşınma gününe denk geliyor. Bi tabureyi taşımaya çalıştığımı ve herkesin bana gülümsediğini hatırlar gibiyim. Herkes uzun uzundu, kamera yere çok yakındı. O güne dair aklımda kalan tüm görüntüler aşağıdan yukarı. İlkokul üçüncü sınıfa kadar bu bahçeli evde kiradaydık. Sonra bi kooperatife girdik (öyle deniyordu, kurbana danaya girmek gibi). Üçüncü sınıfın yazında bu kooperatifteki iki apartmandan birinin birinci katına taşındık. Bahçeli evin rahatlığını özledim bi süre. Bağırıp çağırabilmeyi, komşuları rahatsız etme derdinin daha az olmasını... Sık sık eski mahalleye gittim bisikletle. Sonra zamanla unuttum gitti. Ortaokulda kiraya çıktık tekrar, sobalı bir eve. Kaloriferin az da olsa her yere eşit dağılan sıcağına alışınca, sobalı ve rutubetli eve kanımın çok kaynadığı söylenemez tabi. Lisede geri döndük apartmana. Derken üniversitede İstanbul'a geldim. Başlangıçta yurtta kaldım bikaç sene. Sonra arkadaşımın evine taşındım yancı olarak, Beşiktaş'a. Sonra abimle ablam İstanbul'a gelince Reşitpaşa'da bi gecekonduda kalmaya başladık üçümüz birlikte. Bunlar hep öğrenci evleri tabi. Sonra buraya geldim. Yaklaşık dört senededir burdayız ve üçüncü evdeyiz. 29 senede 10 ev değiştirmişim. Aaa bi de bi ara Muğla'ya taşınacaktık, yazın orda kalmıştık. Hangi okula kaydolacağımı falan konuşuyorduk ciddi ciddi. Aslında ordaki evi de sayarsak 11 ediyor. 

Bu hızla devam edersem bir evde 20 sene kalmam imkansız gibi duruyor. Sürekli yer değişitirince, insan aklından geçenlerin demlenmesini nasıl sağlayabilir? Nasıl yazar? Kök salmadan kendinle yüzleşmek ne kadar mümkün? Hele ki yazmaktaki tek amacı kendini anlatmak olan biri için...? Sanırım artık, sırf yazabilmek için de olsa, sabit kalmak istiyorum. Sadece bir yere evim diyebilmek istiyorum. Şu an otel odalarını bile üçüncü günden sonra hemen benimseyiveriyorum. 

- Sayfa 47: "Osmanlar daha iyi haberli olsunlar diye, annem ve ben dış hayattan habersizdik. (...) Erkeklerimiz dış hayattan daha iyi haberli olsunlar, pencereden bakıp kalmasınlar, alanlarda, sokaklarda, içkievlerinde ufukları genişlesin diye biz, onlar için günün 16 saati didinip duruyorduk. Annemin erkeklere kazaklar örmeye, onların çoraplarını yamamaya oturduğu 'boş saatleri', benim de ders çalışma saatlerimdi."

- Sayfa 50: "Galiba sanatçının tek gerçeği bu. Bir an için gördüğünü sandığı gerçek gerçeği dile getirebilmenin, anlatabilmenin aranışı, sancısı..."

- Sayfa 70: "Bana, düzenle uyumlu, düzenin adamları olarak sunulan bu genç adamlar, somutta bütünüyle halkın adamlarıydı."

- Sayfa 116: "O zaman hala tam bilinçli değildim." 
İnsan nasıl emin olur artık "tam bilinçli" olduğundan?

- Sayfa 121: "O günden bugüne öylesi değiştim ki, onu yanımda götürmek istemiyorum." 
Benim çocukken yazdığım şiirleri çöpe atmamdan ne farkı var bunun?

- Sayfa 122: "Geç büyüyorum. Otuzuma girmek üzereyim, ama hala çocuğum. Daha beş yıl öncesine dek hayata gerçekten pencereden baktığım, hayatın içine doğru yürümekte diretsem, bu amaçla çabalasam da, belki henüz kapı önüne dek çıkabildiğim için..."

- Sayfa 179: "Bence, o dönemden bu döneme, Türkiye hala, ölmeye yatmayı bir kez olsun denememiş 'aydınların' çoğunlukta bulunduğu bir toplum."

- Sayfa 190: "Ah Tezer, bir şeyi temelinden kökleyemeyince, böyle 'farklılıklar' uyduruyoruz. Ben de bir şey uydurmuştum. Düğün istememiştim."

- Sayfa 229: "Onun çıkmazı da, kurulu düzen içinde, bağımlı bir ekonomide ve şu uluslararası şirketler ağı ortasında ulusal sanayinin gerçekleştirilebilir olduğunu savunması. (...) Şaşkın 'sol'un ürettiği bir Ferit Sakarya bu."

- Sayfa 250: "Bir kimse aynı şeyleri yaşamasa, bir başkasının bu kadar yakınına nasıl gelebilir?"



10 Nisan 2018

15. Haftanın Sorusu

Bu haftanın sorusu çok erotik: Şu anda üstünde ne var?

Cevabı pek öyle değil tabi.

Sabah uyandığımdan beri üstümde bi halsizlik olduğundan, öğlenki kursa hazırlanmak amacıyla pijamalarımı çıkarmaya yeltenerek alt pijamamın yerine kot pantolon giymeyi ve kemeri dahi bağlamayı başarmış olmama rağmen, iş üst pijamayı değiştirmeye gelince ne kadar yorgun hissettiğimi fark edip, akşama kadar dinlenip akşamki kursa ayık kafa ve vücutla gidebilmek için öğlenki kursa gitmemem gerektiğine karar verdiğimden ötürü altı kaval üstü şişhane deyimine uygun olarak şu anda üstümde pijama, altımda ise kot pantolon bulunmakta efenim. Cümleyi daha da uzatabilir miydim acaba?

İki gün bahar havası gördü ya, hemen hastalık sinyalleri vermeye başladı bünye. Bi de sanırım benim bi şeylere alerjim var. Dışarda illaki bi sebepten gözlerim yaşarıyor, gözlerim yaşarınca da burnum akıyor. Rüzgardan olduğunu sanıyordum fekat dün fark ettim ki rüzgar olmadığında da yaşarabiliyor. Ama doktor daha geçen kan aldı, bi  şeye alerjim var mı diye kontrol etti, yokmuş. Bu alerji olayının bi tek kan almayla kontrol edilebildiğini bilmiyordum.

Bu haftanın sorusu fazla fiziksel geldi, kısa sürdü. Lafı uzatasım var. Bu sıralar n'aptığımı filan yazayım bari:

- Kendime ve kamuoyuna itiraf etmemin vakti geldi artık: Motif çelıncından ayrılıyorum. Arada bi estikçe kaydettiğim linklerden yeni motifler yaparım ama her güne bi motif bana uymadı. Zaten 200 gün boyunca bi şeyi düzenli olarak yapmak benim için fazla iddialıydı. Yine de iyi dayandım bence. Şu an elimdekileri de birleştirip tablo gibi bi şey yapmayı düşünüyorum. Bitince illaki dayanamam zaten burdan da duyururum.

- Adalet Ağaoğlu'nun Göç Temizliği denk geldi burdaki halk kütüphanelerinden birinde (OBA De Hallen). Hemencik aldım -hemencik olmasa da- okudum bitirdim. A.A.nu ne kadar yanlış tanıdığımı fark ettim. O'nu hep Atatürkçü, CHPli falan okumuş bi aileden geldiğini sanıyordum. Yani ailesi mutlaka O'nun okumasını desteklemiş olmalıydı. Onca kitabını neremle okumuşum bilmiyorum ama bu son kitapla anladım ki annesi babası bildiğin halk insanıymış. Özellikle babası...  Bildiğin Ölmeye Yatmak'taki Salih Efendi'ymiş. A.A. da bildiğin Aysel'miş. "Kendinden bu kadar farklı hayatları nasıl bu kadar güzel anlatabilmiş?" diye şaşırıp durmuştum Ölmeye Yatmak'ı okurken. Meğer kendisini anlatmış zaten. Üç günlüğünü, bilmemkaç romanını, bilmem kaç deneme kitabını okumama rağmen, nasıl bi aileden geldiğini daha yeni idrak ediyor olmamın iki sebebi var bence: 1) Kitap yazma zamanlarına geldiğinde ailesiyle ilgili sorunları kafasında çözdüğü, ailesini suçlamadığı, hatta onları anladığı için günlüklerinde ailesinden şikayet etmiyor. Geçmişi kurcalayıp durmuyor. Babasının O'nu okula yollamak istemeyişinden bahsetme gereği duymuyor. Dolayısıyla ben, A.A.nun ailesinin biraz sert fakat o zamanlar ne kadar olursa o kadar açık görüşlü, hatta batılı bi aile sanıyorum. 2) Hangisiydi hatırlamıyorum ama bir kitabında bayramlarda ailecek nane likörü içme gelenekleri olduğundan bahsediyor A.A. Bu gelenek de A.A. ile arama kalın bi çizgi çekmeme sebep oluyor hemen. Neden? Çünkü 90lar çocuğuyum ve hiç alkol girmeyen bir evde yetiştim. Televizyondaki evlerle bizimki hep çok farklıydı. Görsel farklılıkların büyük büyük sınırlar çizdiği düşüncesiyle büyüdüm. Alkol varsa bizden değil, şu şu kitaplar varsa bize benzemez, kıyafeti öyleyse böyle... Bayramlarda nane likörü içiliyorsa o ev benim evime benziyor olamaz... Lakin ki bi zamanlar benziyormuş işte. Neyse, bu kitapla ilgili ayrı bi yazı yazmam şart, şimdi susayım.

- İkinci Bahar'a başladım. Ne güzel diziymiş! Dakikalarca mal mal bakışmalar yok, yavaşlatılmış görüntüler yok, başarısız şiveler yok, bozuk Türkçe yok, kasıtlı bozulmuş Türkçe yok... Her karakter hem biraz iyi, hem biraz kötü... aşırılaştırma yok. Daha iki bölüm izledim ama olsun. Ve Türkan Şoray o yaşta hala ne kadar güzelmiş. He kadını erkeğine muhtaç göstermek gibi senaryo saçmalıkları yok... Sen Anlat Karadeniz dizisini görünce aydınlandım geçenlerde. Dizilerdeki rol modeller gittikçe aptallaşıyor. Masallara geri dönüyoruz. Piremsesler kurtarılmak için piremslerini bekliyor. Tabi hepsi namuslu.

- Publieke Werken diye bir Hollanda filmi seyrettim. Amsterdam Merkez İstasyon'un ve karşısındaki Victoria Otel'in yapılışının hikayesi. Aslında o dönem Amsterdamının atmosferini, Amerika'ya göç furyasını, Hollanda'da Yahudilere bakışı görmek açısından güzel bir film. Tabi konu otel yapımı olunca, büyük şirketler ve onlara karşı savaşmaya çalışan küçük adamlar başrole oturuyor ki bence film sırf bu yüzden bile önemli. Oyunculuk, senaryo vs yönünden ise çok şey beklememekte fayda var.



- OnzeTaal diye bi derginin e-bültenine üye oldum. Haftada iki kere Hollandaca hakkında mail geliyor. Dili bilenlere yönelik bi dergi normalde ama çoğu zaman mailde paylaşılan yazıların konusunu anlıyorum ya yetiyor. Bugün misal, resmi maillerde "... belgesi ektedir." demenin yollarını anlatmışlar bi yazıda. Durup dururken yeni bi şey öğrendim. Şu an hatırlamıyorum ama bi daha karşıma çıktığında hatırlarım. Bi kelimeyi tam olarak öğrenmem için illa 3-5 kere karşılaşmam gerektiğini fark edince oturup kelime çalışmaktan vazgeçtim. Okumaya, tv izlemeye zorluyorum kendimi. Demem o ki, Hollandaca öğrenmek isteyenlere iyi gelebilir bu OnzeTaal bültenleri.

Şimdilik bu kadar olsun. Derse gideyim gali.

Selamlar,
Kanatlı Kedi

08 Ocak 2018

Kitap: Damla Damla Günler IV 1990-1996 (Adalet Ağaoğlu)

1990

Yılmaz Güney'liler Paris'i

9 - Milletin kuyularda, dehlizlerde, çıkmaz sokaklarda birbirine toslayarak, çarpıp ederek yolunu bulmaya çalıştığı bir yıl daha bitti. Yeni biçim genç yazarların, toplum kurtarıcılarından yılıp kendilerine adadıkları, kendisi olmayı, 'ötekini unutmak' sandıkları, birey'i bireysellik, bencillikle aynı kefeye koymalarının ateşi yükseldikçe yükselmekte. Buna karşı ya da buna tepki, aydınlık, güzel, solun sanal populizmini bir yana koyarak, bilimsel akıllarını cilalama yolunu seçmiş görünen gençler, ender olsalar da, bütünlüklü bir hayat adına sorumluluk duygumu ayakta tutmaya beni zorlamaktalar.

12 - Hele adamın bir dergide Göç Temizliği'nde geçen '...bir şey elde edeyim diye kimsenin sırtını okşamadım,' cümleme parmak basarak: "Ya nerelerini okşadınız hanım?" diye yazabilmesi, bunun basılabilmesine karşı Zeynep Avcı'dan başka kimsenin, hele 'feministlerimizin' gıkının bile çıkmaması... 'Aydınlarımızı' ölçüp biçmenin peşine gel de düşme!

14 - Adana doğumlu, güneydoğu iklimli Yılmaz, Ankara'nın Telsizler semtini, burada olup bitenleri nasıl böyle bir duyarlıkla anlatabiliyordu. (Yılmaz Güney'in Boynu Bükük Öldüler kitabından bahsediyor.)

15 - 'Faili meçhul'lerce vurulup da aylar aylar boyu ameliyat, tedavi, bakım altında kalan, tekerlekli koltuğa mahkum kılınmış Server Tanilli...

19 - Otellerde kendimi daha bağımsız, çok daha özgür hissediyorum, demeliydin. Demedin.

20 - Eve vardık ki eşi Gülay yemek hazırlığında, iki küçük oğulcukları televizyon başında, yere uzanmış seyirdeler. İlahiii Yılmaz'lar e mi, ne diye kucaklar götürürsünüz çocukları, ağlata falan yatırmaya kalkarsınız. Sofra kuracaklarmış da... İşte tam bize özgü, misafiri ille de evde yatırmak, ille de yedirip içirmek töresi.

27 - Oturup dır dır ötmemin altında Batı'ya karşı her zamanki aşağılık duygumuzun rolü bulunduğunu düşünmekteyim. "Ben şuyum, buyum..."ları o kadar öne çıkarmam gereksiz.

27 - ...duşun tavanı beni iki büklüm durularak da içine alacak gibi değil. Ancak çömelerek yıkanabilirim, o da pek mümkün görünmüyor.

31 - Kadın günü yaklaşırken yazarlığına gösterilen ilgi öyle çoğalır ki, ayıp olmasın diye yaşayamadığın gibi, ölemezsin de...

32 - Bir hastaya nasıl bakılacağını bilmemekten doğan üzüntüsü ve telaşı kötü bir gerilim yaratmakta.

32 - Farz et ki annen ölmedi. Say ki yanıbaşında. Demli akşam çayı, yanı sıra ince gümüş ağızlığına takılı Gelincik sigarası elinde; tıpkı çocukluğunda olduğu gibi şööyle her zamanki soylu edasıyla azarlamakta seni: Kendini yorma, her şeye koşturma, boğazını sarmayı unutma, dedim durdum; dinlemiyorsun ki... Bir an sessizlik olur;  çilli yanakları pembeleşmeye başlamıştır; (ağzının sol yanını şöyle bir kıvırarak kabahat sende anne, desene. Beni böyle yetiştiren sen değil misin?) Hafifçe doğrulursun; çayından bir yudum alıp sorar: Nereye kalkıyorsun öyle? Baksana anne, şu perdenin kıyısı kıvrılmış, gözüme batıp durmakta, düzelteyim... Kıs kıs kıs gülüşürsünüz. En büyük şifreniz karşılıklı göz kırpmanız... Annem ölmemiştir.

34 - Bizde kadının üstü peşinen dibine kadar örtülü olduğundan yeteneklerinin yaratıcı erkek gücü altında peyderpey ezilip kalması sözkonusu olmamıştır.

35 - Karısı bahçeye suyu akan çamaşırları asarken... (Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ndeki kapıcıyı ve karısını hatırla)

EŞİK
Bükmekle Kırmak

41 - Tarih bir dekor olarak da kullanışlıdır pekala! Geçmişe kaçanların bugünün yaygın kültürü dışında ve bunlardan farklı görünme lüksü. Yarı aydının tam aydınmış gibi görünme manevrası. Anlayışlı olalım. Her şey olması gerektiği gibi olmaktadır. (Sahi, bu benim Yazsonu'mda geçen bir lafım mıydı, yoksa Marx'a mı aitti?)

42 - 18 Mart'ta Şişli Abide-i Hürriyet'te miting var. Orda yürüdükten sonra Cemal Reşit Rey'de oturarak konser dinlemeye gitmek de var ki, bu da tam tamına benim hayatım: Haksızlıklara karşı dur, uysal-ince otur konser dinle. Doğrusu, sekter yani 'kötü' solculara göre bu küçük burjuvalığımı değiştirmeye hiç de niyetli değilim. Sanki Marx büyük burjuva babasına karşı gelen bir küçük burjuva değilmiş gibi! Sözü meclisten dışarı kıldın mı, her şey iyi ve güzeldir. Şimdi saçımı boyatmaya berbere, sonra da Metropolis filmini görmeye gideceğim!

44 - ...akıllı, bilgili, hayatın güzel değerlerini, anlamını korumakta sessizce direnç göstermiş ender kadınlarımızdan. Şatafatsız, üretken, hiçbir şey yapmıyormuş gibi durup eşlerine omuz veren saygıdeğer kişiler.

46 - Halim tarafından büyük torpil. Kendimi koca parası yiyen bir kadın olacakmışım gibi hissediyorum.

49 - Kadına bağımsızlık-özgürlük ise işte böyle: Şırınga şırınga üstüne genlerimize işlemişlikle kendimizi kendimiz mahkum ettiğimiz tutsaklıktan, tayin eylediğimiz 'ev kadınlığı' makamından istifa!.. Sen böyle çarçabuk hevese kapılmaz, ufku pembelere boyamazdın. Ne oluyorsun böyle? Seni ödüllendiren imkan sahibi okurun seni korumaktan cayar mı cayar. Kimse senin keyfinin kahyası değil ki...

51 - Bu mahallede biri olacak da, benim okurum çıkacak.

56 - Ben de özendim; ezberlediğimi sandığım Sandılar'ını okumaya kalkıştım, elime yüzüme bulaştırdım. Oysa işte, şurda hep elimin altında durup durmakta Behçet Necatigil'den BEYLER'i. İçinden içinden oku oku unut.

Viyana Kuşatması

67 - Sorumluluklar, bağlılıklar, alışkanlıklar, anlayışlı olmalar, 'kocaları yalnız bırakmayın'lar, bırakıp bırakamamalar, iki arada bir derede kalmalar, bencilliklerin üstesinden gelmeler: İkilemler, ikilemler...

67 - /ayıp olmasın diye yaşayamayıp ayıp olmasın diye ölemeyenlere/ ithaf edilmiştir bu kitap.

68 - Yarından sonra ayın 11'i. Bülbül Sokak'taki alt komşunun pazarlama kahramanı olan Ettora Scola'nınViyana-Lugano ortakları seni o gün aramayacaklar mıydı? Saat 17.00'de idi, değil mi? Öyleydi ya. 11 Haziran PAzartesi, yürüyüşe bile çıkamazsın artık.

69 - Yazdığımı, gece gündüz iyi çalışabildiğimi söyledim dilim dolanarak. Bunu, yine oradaki gibi gelip geçici bir 'heves' sandı galiba. Fakat öyle değil. Biliyorum, değil. Su çalkantılarının duyargalarda yarattığı ürpertileri bestelemekteyim: Atılım ve kaçış. Bağımsızlık ve korku. Gel ve git. Bütün ve yarım. Telefon konuşmamız bitti bitmedi, ben benim kulağıma şunu da fısıldadı: Sen bu 'oda-roman'ını Halim yanıbaşındayken yazamıyormuşsun meğer! Ya hani böyle ister istemez gözüne çarpar da, ne yaptığını, iştah açıcı biçimde 'sekse kaydığını' görüverirse diye... Ya, çok okunur olmak üzere kendini pornografiye verdiğini düşünürse, diye!!!

71 - Gönüllü kulluk ürünü olan ezginliğin bitti gitti.

72 - ...yaazr eşine hiç baskı yapmayan eş'le karışık arkadaş tonunu takınıp sordu: "Romantik Viyana nasıl gidiyor, çalışabiliyor musun?"

80 - İlk defa tek başına bir 'adam'la gece çıkışı yapıyorum, bu da kendi karısına asla böyle bir şeye izin vermeyeceğini sandığım Atilla Bey'e rastlıyor!..

81 - Yahu niye bu kadar ezilmiş, suçlu mu suçlu'ymuşun gibi duydun ki kendini, niye, niye? Keşke aşki bir şey olsaydı be!

82 - Asıl üzüntüm de, Tunç'u bağımsızlığıma inandıramamış olmam üstüne güçlü mü güçlü sezgim.

83 - İyi bilgi: Muziplik etmek, zeka gösterisine sıvanmakla eşek şakası yapmak arasındaki farkı çok hassas terazilerde tartmayı unutma.

83 - Bu sabah onunla (Hannayla) mahalle kilisesine gittik.

85 - Sadece gözleri açıkken gördükleri var, kapalıyken daha iyi görülebilecekler yok. Hayallemeler eksik. Ayrıntılar hazinesi kuru.

87 - İstanbul'a dönünce, burda temellerini attığım kitapların inşaatını ve dekorasyonunu tamamlamak için daha bir iki yıl aralıksız çalışman gerekecek.

88 - Öyle ki, ben çalışırken bir yandan da karşılıklı oyun oynayıp durmaktayız. Başımı ikide bir merakla sallamakta, önüme arkama eğip doğrultmaktayım: Şıngıırt o yana, tıngıırt bu yana yuvarlanmakta... Hani sanki kafatasım kurukafa. Bu duyguma kendi kendime güldüğüm bile oluyor.

89 - Berlin'in iki yakası Doğu'su ile Batı'sı arasındaki 'Duvar' yıkıldı. Bu ne demek? Bu ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaşın sonu mu demek? İki süper güç arasındaki şiddetli gerilimin 'duracağı' (?) mı demeye gelmekte, yoksa bu Almanya Berlin'inin Avrupa Birliği kucağını Amerika iştahına gepgeniş açmasının ilk adımı mı demek? "Bizim Ortadoğu'ya İsrail'i dikmemiz yetmez, siz de şöyle bir gelin bakalım Rusya, gelin de, nükleerleri(nizi) paylaşalım; çoklarını bize verin, azları sizde kalsın" mı demek?

90 - Tuhaf bu yai "Keşke ben de 'orada' olsaydım da bu insanları kucaklasaydım!" gibi coşkun bir hisse kapılmadım. Tıngırdayan beynim hala daha 'Tarih Tekerrürden İbarettir' ezberiyle kuşatılmış durumda demek ki.

Viyana Valsi

93 - Viyana dünyada kendimi beğenir gibi olduğum tek yer.

94 - Fakat barok mimari, diyeceksen ve romanında böyle bir 'bilgi'ye selam çakacaksan...

98 - Teması erotizm olan sergi nasıl sergiymiş, bakalım. (...) Neler mi sergilenmekte Halim? Hiç de senin Playboy dergilerindeki gibi şeyler değil.

'Yazara Bakmak'

101 - 'Evin erkeği' sabahtan akşama Rumeli Hisarüstü, köprü şantiyesinde iş gördüğü için 'ev kadını' denen evin kadınının ne hallerde olduğunu görecek gözü kalmamıştı. Pazar günü çamaşır bir yandan, ütü, yemek, musluk, banyo ovmak bir yandan derken...

102 - 'Benimki'nin katkısıyla temizlik sorunu çözüldü gibi. Dayanışma buna denir işte!

110 - Hani sanki geçmişin kokusu kekikmiş, yalnız öyle gelmekteymiş gibi.

119 - 'Sokak ressamlarından', dediydi. Ne olursa olsun, 'bilinmeyen' bu ressamın telif hakkı ne olacak?


1991

Sınırlarda

123 - Nasıl kurulup edildiğini, ilkin silah yapacak silah fabrikası parçalarının Akdeniz üstünden ve 'gizlice' armağan edildiğini Kudüs Ey Kudüs adındaki belgesel romandan dudağım uçuklayarak öğrendiğim İsrail devleti, yakıldıkları fırınların ,ntikamını ABD'ye maşalık ederek mi alacak? Yoksa Arap dünyasında olmayan demokrasi namına onları İslam kıyımına mı tabi tutacak?Osmanlı'nın topallamasından bilistifade onları Ortadoğu'dan boşaltan Batı yayılmacılığının, şu dominyonseverlerin canlanışı mı bu?

124 - Onu geç, seni asıl dehşete düşüren Hitler mezalimine uğramış olanların savunusuz insan kıyımına hiçbir şeyi hiç yaşamamış gibi, göz kırpmadan kalkışabilmiş olmaları değil mi?

124 - ...akıl çağının peygamberlerini de kendileriyle hesaplaşmaya çağırıyorum... (...) Engin, kuzeyli ruh doktorlarından Bernt'le konuşmaları sırasında ona bir insanın parmağını bir düğmeye basıvereceği çılgınlık anından dem vurmaktaydı. Saddam'la Bush dalaşmaları: Çılgınlık zamanı.

125 - Hele şu ayrıntıya bak sen: "...Pijama lastiği. Çengelli iğneye takılan lastiği bir el usul usul iterken bel kanalında..." Sanki o el, senin elin.

126 - Hoş zaten erkek cinsinden kim Sevgi'yle 'arayı yapmak' istememiştir ki?..

127 - Saddam, nükleer silah kullanacağım, atom bombası atacağım diyor; atamaz, diyorlar. Nerden biliyorlar ki?

129 - Biri kadın, biri erkek olması şartı var; biz iki kadın bir erkek halinde gittik, Batılı sayıldık. Cumhuriyet'imize saygı duyuldu.

135 - Birinin 'devrimciliği' çeşitli önyargılar vasıtasıyla gözden düşünce yanından kaçan kaçana.

Büyükada İşgali

163 - Şurası apaçık, bu anma gecesinde biz sanatçı Yılmaz Güney'e kavuşmuyoruz; 'Kürt ırkçıları' Güney'i kullanıyorlar. 80'lere doğru ve sonrasında Güneydoğu Anadolu'da devletimizin ayrımcılığı, şiddet terörü, terör şiddeti çağırır kuralını doğrulamış bulunuyor. Açıkhava Tiyatrosu'nda Arkadaş'ın gösterimi, biz solcuların süreklilikle sempatizanı olduğumuz Kürt yurttaşlarımızın nasıl 'Kürt ırkçısı'
 kesilip Güney'e bağlılığı kullandıklarına bir tanıklığımız sayılmalı.

164 - Halim'in 'gelecek hayatımız' bağlamında benimkine karşı kayıtsızlığını epey önceleri anlamış bulunmaklığım aramızdaki bütünlükte bir çatlak açmadı değil. Ne kopabiliyor, ne birlikte olabiliyoruz. Son bir-iki yıldır birbirimizi çok yorduk; yoruyoruz, ama birbirimizden başka içinde dinlenilecek temiz bir köşe yok.

167 - Aradaki çatlağa uhu sürdüm; belli değil gibi; hoşnut kalsa bari.

O zamanlar-Bu Zamanlar

180 - 'Güneydoğu krizi' namı altındaki terör: PKK. Dün Bakırköy'de bir eylem. Çetinkaya mağazası içine fırlatılan molotof kokteylleri = 11 ölü. (PKK "eylemler yakında İstanbul'a taşınacak" demişti iki gün önce Diyarbakır'da köyler 'kazındığında', güvenlik güçleri vurulduğunda; Diyarbakır ve çevresinde insanlar korku içinde kıvranıp durduğunda, 'memleketi savunmaya' her daim hazır, insanı korumaya hep sağır güçlerin kendilerine güvenleri sonsuz. Biz haklarız, biz haklarız!..)

Yirmi yıldır, beri gel, eğil, eğil, yap, yapsana kaz yürüyüşü... Dün, İstanbul'un göbeğinde de göçüp giden 11 can daha! On bir yerim birden sancıyor. Kürt yurttaşlarımız, Kürt kardeşlerimiz, ne güzel dostumuzdunuz siz bizim. Terör size göre değil. İnsan sevginize, memlekete vefanıza ters düşen bir yoldayız birlikte. Hakkını savunmak masumlara saldırmak demeye gelen terör harekatıyla olamaz.  Yokluk yoksunluk derdiyle teröre teslim olmayın! Beni sizden, Halim'i Maraş şantiyesinde karayol yapımları için birlikte çalıştıklarından ayırmayın!

182 - Basın, tabii ki 'İstanbul'a da taşınmış' 11 ölümlük bu kıyıma büyük ağırlık vermekte. Bu olay Kürt-Türk meselesindeki yumuşama umutlarını kökünden kazıyıp bitirdi gibi.

183 - Her yazıyı bir-bir buçuk sayfaya sığdırmak Milliyet'teki ilk zamanlarımda bana zor geliyordu, ama artık alıştığımı biliyorum: Kötü bilgi.

185 - Böylece biten yıl içinde edindiğim unutulmaz bilgilerden biri de şu oldu: Ben, tanıtımın değil, okurunun var ettiği yazarlardan biriyim.


1992 

Yeni Tanışmalar 
Yazılı Rüyalar

192 - '68 gençliğinin memleketi ilericilik, devrimcilik adına 'kurtarmaya soyundukları' bir dönemde, bir müzikçimizin kollarını sıvayıp 'klasik müziğimizi' bugüne kabul ettirmeye sıvanması ne demek?

195 - ...Cemil Meriç'in Sosyalizmin Şer Çiçeği başlıklı yazısındaki çokboyutluluğu 'hissedemeyenler' de bulunacaktır. Fakat Haziran 1987'de ölümünden az önce -hele şükür- onun 'hayatını' resmen ve resmedilmiş görenler, onu Kaplan'larla kurtların arasında saymak cürümünün bedelini 'hiçlenerek' ödeyeceklerdir.

196 - (İşte Cemil Meriç'le Tanpınar arasındaki fark! İlkinde günlük hayatı gelecek adına sorgulamak var; Tanpınar iyi gelecek umudunu 'tesadüfe'terk ediyor. Tesadüf: Kendi yükünü hafifletmek, günlerin arasında bir tesadüf olabilene kadar sabırla beklemek.)

197 - "Şair kendini dinleyeceği yerde, etrafının dedikodusunu dinliyordu. Onun içindir kö sözü, ruha hitap edebilmek kudretini kaybediyordu."

204 - Annemle babamı, mezarlarının başında, dönüşüm döneminin bireyler üstündeki etkilerini, iki kültür arasında kalmışlığın iç dünyalarında yapıp ettiklerini, çelişkileri ilk defa baştan sona bir dram okur gibi okudum: Çocukları, Cumhuriyet'in ilk kuşakları tarafından haksızlığa uğratıldı onlar...

Küçük Notlar

205 - Van 100.Yıl Üniversitesi'nden Seyit Ali, yazarlığım üstüne tez hazırlıyormuş. İstanbul'a gelmiş; Taksim, Gezi'de buluştuk. Sorularını yanıtladım.

211 - Halim bu haftasonu buraya gelmedi. Aramız oldukça nahoş: Seni 'yokmuş' saymasına alınmıştın; epey oluyor, fakat sen bir türlü düzelemiyor, düzelemedikçe de savunu oklarını 'ben varım'lara hedefleyip hedefleyip fırlatıyorsun.

217 - "Arkanızdan ağıt yakmak isteyenlerin kalemleri ellerinde kalmış, bekliyorlardır: Be birader, gideceksen git de, yazımızı yazalım." (Cevdet Kudret Bey)

220 - Sanat Dünyamız dergisi son sayısında "Roman Krizde Mi?" diye bir dosya açmış. Roman bu sıralarda Eco ve Orhan Pamuk'tan sorulduğuna göre dosyada adımın A'sının geçmemesi bir yana, Tempo da "Dinozor Edebiyatçılar" listesinin başköşesini bana ayırmış bulunmakta. Besbelli: Naftalinlenip sandığa kaldırılmak istenmiyorsa her yılbaşı bir roman armağan edilecek memlekete. Eco dillerden düşmezken Orhan yine iyi başardı ayakta kalmayı...

Bana ben: Dur bakalım, Tempo, adın soyadın A ile başladığı için, alfabetik sıraya göre koymuştur seni belki dinozor yazarlar listesinin en başına.

223 - Nedim Gürsel'e neredeyse 'şair' payesini verecekler. Varlık dergisinde 'Hakkı Yenenler' arasında gösterilmiş. Oysa Nedim Bey cırt dese, her yanda yankılanmakta. Hiç hakkı yenilmiş gibi bir durumu yok. Dünyaca tanınmışlığa aday tek yazarımız nerdeyse o. Kitabına soruşturma açılanlar arasındaysa eğer, bundan en iyi bal süzen, bunu kendi hayrına çevirme hüneri gösteren dehamız o değil mi sanki?

223 - O: "Canım ne olacak. Vakit kazanırız; siz seçiverin işte Adalet Hanım." Ben: "Neden ama?" O: "Dışarda tanınmanız için bir şans bu. Başka şansınız pek yok ki Adalet Hanım..." Ben: "Yoksa yok. Siz fazlasıyla varsınız ya, yeter!" O: "Yani istemiyor musunuz?" Ben: "İstemiyorum! Evet, istemiyorum! Pazara sizin elinizden sürülmek pek bana göre değil, efendim!...."

Hayatın Cilveleri

227 - "Askeri darbe anayasası yerini demokratik bir anayasaya bırakmış değil. Bu gerçekleşene kadar, bürokrasiye ilişkin her sorun ve soruya yanıtımız geçersiz, anlamsız olacak, MG en hafifinden 'yokmuşa' getirilecektir. Hala daha sıkıdüzen yasalarının altında, özgür düşünceye, yaratma hürriyetine kapalı böyle bir velayetin kültürü, eğitimi, talim ve terbiyesi bize kucak açsaydı bu, birbirimizi oyaladığımız, birbirimizden hoşnut kaldığımız anlamına gelmez mi? Darbe anayasası yürürlükteyken okul kitaplarına girmek, darbe talim terbiyesinin kullanımına sokulmak, itilip yasaklanmaktan daha çok düşündürmeli bizi..."

231 - Acaba başka dillerde rüya anlatımının fiil çekimi ne, üslupları nasıl?

21 Eylül-1 Ekim 1992
Londra

234 - ...Mısır'dan Naval El Saadavi'nin Müslüman kadın ezilmişliği üstüne konuşması var, fakat gitmeye niyetli değilim. Kitabını okudum. Batı'nın hevesle kucak açtığı 'İslam kültürünün gaddar yanı'...

235 - Okurlarından birnin Orhan'a: "Sizin romanlarınızda neden hiç 'kadın kahraman yok?' " demesi, benim yaratıcılık damarıma basmaya yetti.

"Ne kadar azsan
O kadar çoksun"
E.Fromm, Marx'ın İnsan Anlayışı

255 - Yaa, evlilik denen iki kişilik hayat budur işte: Canın istiyor diye kapuska bile yiyemezsin. Fakat ötekine haftanın üç günü kırmızı şarap ilavesiyle 'a la Adalet' sosu haiz spagetti yapabilirsin.


1993-1996

Sahnede Olmak/Veeee/Perdeee!

262 - Son zamanlarda 'yaşam'ı bütünüyle terk etmiş, 'hayat'ı baş tacı etmiş bulunuyorsun. Neden? Şundan: Eskiden yaşamı çok, hayatı az tanıyordum.

263 - Burada, bu zamanda Türkiye denen bu tımarhanede, işte şu şantiyeden tımarhanedeki meslektaşlarım arasında ben, onların beni neden sevdiklerini, neden nefret ettiklerini bilemeksizin söz-kelime manyağı olarak yaşamayı hala sürdürebilmekteyim. Ayıp olmasın diye yaşayamayıp ayıp olmasın diye ölemeyen garibanlardan biri.

265 - (Oyunu yukardan kaçak seyrettim ve seyircinin, olabilecek en doğal biçimde, bu sahnenin usulca gözaltlarını silmeleriyle verdiklerini gördüm. Duygu sömürüsü mü? Asla! Çünkü hayatın katı kaba gerçeği de şööyle çat diye düşmekte ortalığa... Kara kedeerle ak sevinç birbirinin içinde tam olması gerektiği gibi erimekte.)

267 - 'Ana fikir değiştirilemez' şartının yerine getirilip getirilmediğine kim karar vermiş? Vizyona çıkmadan önce yazara neden gösterilmemiş? Karar verme makamı neresiymiş, neymiş, nasılmış? Film görücülere sunulduktan sonra sinemacılarımızın dehşet bir narsistlikle 'film başka-roman başka' fetvalarına ne demeli? Sanki yazar bunu bilmiyor. Biliyor ve hepsinin yakasına yapışıyor: Anlaşma maddelerine uyulmaması, yazarın fikirleriyle oynanması da mı 'sinema sanatı'nızın keyfine kalmış?.. (Sarı Mersedes'ten bahsediyor.) 

270 - Emil'i gömdük. Teşvikiye Camisi'nde onu alkışlarla gönderen bizlere homurdanan dincileri de gördük.

271 - "Fikrimin İnce Gülü" filminin Sarı Mersedes, Arabam vb. adlarıyla dolaşmaya başlaması üstüne üstlük. Avukatım Sayın Haluk İnanıcı film şirketine (Cengiz Tuncer???) karşı dava açmıştı. Tedbir kararı için 4 Mart'ta Sultanahmet Adliyesi'ne beraber gittiydik. Tedbir kararı reddedilmiş! Fikir-Sanat Eserleri yasası, yargı organlarının bu konudaki tutumları, eserlerin kullanımlarından doğacak haklar üstündeki vurdumduymazlıkları, hatta yasaların dile getirilişindeki 'cehalet' kimin umurunda? "Sinema dili başka, roman dili başka," ya!

ROMAN-Tik'ten Madrid'e
Madrid. 7-13 Mayıs 1993

284 - Kah kah kah, kih kih kih! (Müfettişim: Bak gördün mü, Sivas'ı, otel katliamını unuttun gitti..)

285 - Örgütlü olmak iyi de, yazar ancak 'örgüt' ve 'parti' bayrağı altında yazardan sayılıyor ki; kötü. Kötü bilgi. "Fikrimin İnce Gülü" mahkemeye verilip de toplatıldığı zaman Güner'ciğimin bana: "Hadi sen de yazardan sayılırsın artık!" demesi geliyor aklıma.

286 - "...Aziz Bey'in üstüne 'suç' gibi yanlış cetveller çıkarılarak devletsiz bir düzende ve sahte, ikiyüzlü bir laiklik altında yaşadığımız gerçeğinin üstü örtülemez..." Sivas olayları hakkındaki bu demecim üstüne az önce telefonda kendilerinin 'İslamcı Gençlik' takımından olduğunu söyleyen birinin tehdidiyle karşılaştım. Adını sordum, mırın kırın bir şey söyledikten sonra, "Adımı boşverin, evinize grup halinde geleceğiz zaten, gün verin hele," Güler misin, ağlar mısın? "Beni basmanız için bir de randevu mu vereceğim?" İster verseymişim, ister vermeseymişim, "Biz sizi buluruz nasıl olsa"ymış.

291 - "...If you are not pleased with your lover, you can always get rid of his bed, but what can you do if your own country fucks you over and over?"

293 - ...Pınar Kür (beni hep görmezden gelir)...

299 - Sürekli yağmur yağıyor. Sis de yoğun. Hoşuma gidiyor. Çoluk çocuk sokağa fırlayamıyor.

304 - İşin acı yanı, son yirmi yıldır adım adım bir zamanlar saygıyla anılan 'aydın'ların artık 'entel/dantel' diye alaya alınması.


1994

Sisifos Söylemi

306 - Az önce bunu yazı makinesine takılı kağıttan okumuş olan Asistan Üner kendini pencereden aşağı attı ya? Yok canım! Bu mesele aslında romanın başka bir kahramanı olan Yaşlı Yazar'ın hayali... Kendine kıyamıyordur, 'öteki'si, kendinden bir başkası yapsın bari: Kaçamak. Fare deliği, fare deliği... Kendinden kaçan böyle bir kaçamak deliği bulur.

314 - İstanbul şehri hayatımız RP'nin 'adil düzen'ine tevdi edilmiş bulunuyor.

315 - Seçimlere hile karıştı, deniyor. Millet elleri, parmakları vıcık vıcık çöpler arasında 'atık oy'ları aramakta...

320 - Akşamüstü Bülbül mahallesinin kıytırık 'asi gençliği', özentilerin özentisi mahlukatın pencerelerimizin altına toplanıp dırıltılarına, bağırıp çağrışmalarına karşı itirazıma yanıtları: "Sana ne ulan?" "Biz yaparız, sana ne?"

324 - Okur-yazar sınıfımızda daha değişik bir gürlük var: Hemen her gün ortaya birkaç tane yeni yazar çıkmakta. Birinci hamur kağıtlara basılıyorlar; tanıtımları da, "kör gözün parmağına" şöyle ışıl ışıl... Bu yeniler biz eskilere dudak büküyor; yetmedi 'dinozor sınıfından bunlar' yaftası yapıştırıyorlar. Kendilerinden memnunların 'fetret' dönemindeyiz. Cezaevlerinde işkence görenler, çocuklarının ölü mü, diri mi olduğunu hala bilemeyen ana babalar umurlarında değil. Artık bu devir, tez elden köşeyi dönme devri! Kapitalizmin ana şartı tüketim ekonomisi de böyle böyle becerilecek demek ki... Al/Sat. Kullan/at, kullan/köşeyi acilen dönemeyenler sınıfı aşağılık sınıftır. Hiç'tirler. Silinmelidirler. 'Bari kalabalık etmesinler'. Bunları besleyip duracağımıza asılmalıdırlar!.. 12 Eylül'den bu yana 'meçhul katiller' memleketi...

5 Ağustos-4 Eylül
Reims Günleri

337 - Çünkü anlamıştım; buralarda 'yazarım'dediniz mi, çok, çok kıymetlisiniz. Avrupa'ya çıkışlarımda bu bana hep kendisiyle övünmek gibi gelmiş, Paris'ten verilmiş Societe Des Auteurs'e üyelik kartımı bile yanıma almamışımdır, ama artık öğrendim. İyi bilgi: Efendim ben yazar şu, Türkiye'den geliyorum deyiveriyorum. Hele şu son niteleme yok mu, karşınızdaki bir 'mucize' görüyormuş gibi oluyor. Tabii 'kadın' cinsindenseniz. Hem Müslüman, hem kadın, hem başı açık, hem yazar! 'Mucizeler' önünde eğilinir ya, genellikle öyle yapılmakta. Üstelik burası gibi 'kutsal bir din yeri'ndeyseniz; Jeanne d'Arc'la kardeşsiniz.

339 - Tarihçilerin geçmiş zamanı eşeleyip bulması, bulduğu 'tabletleri' okuması iyidir, güzeldir de aslolan 'şimdi'nin ruhunu okuyabilmek. Geçmişe hayat içre şimdi'siz yaklaşmak fenersiz dolaşmaya benzer.

344 - Birbirimizi severiz. Fakat 12 Eylül sonrası yazarlığıma çamur atılması, hem de bunun toptan üyesi bulunduğumuz TYS yayını maşasıyla olması, kitabımın toplanması sırasında sevgili Yaşar'ımızın sessiz kalmasından çocuksu bir kırgınlık duymadım değil.

345 - Romanlarımız 'tanıtım' namı altında sadece 'alatılıyor'. Oysa 'anlaşılması'na çalışılmalı. Konuları değil, kurgunun bütün kanalları tartışmaya açılmalı.


1995

Damlıyor Güneş
Bilinmez Yerlere

352 - Yazdıkalrım da kendim gibi, yersiz. Yayınevlerinin değerli ilgilerine karşın bu duygum çok güçlü.

357 - Türkiye Cumhuriyet'i DEvleti, hadi toptan Batı diyelim, Batı'ya çok hizmet etti. Onun açık pazarı, şusu busu da oldu. Bu hakkın kabulü gecikmiş bir kabuldür. Bari biz kendi kendimizi onarsak da, AB'ye böylece 'kabul edilsek'; hiç değilse bir oy hakkımız olur; kalenin dışını da içi gibi yakından görürüz; şu olsun, bu da böyle olmasın, deme hakkımız doğar. Tek yanlı 'küçümsenme' yerine, karşılıklı hesaplaşma hakkımız doğar. Brüksel'de olup biten, şimdilik şatonun kapısı önünde durmamızın kabulüdür. Bakalım sofraya kabulümüz ne zaman mümkün olacak. Elimizi yüzümüzü temizlemeyi; 'onlar için' olamktan önce 'kendimiz için'...

358 - (Eski kuşak-yeni kuşak edebiyatçı arasındaki farkları anlatıyor.) Genç edebiyat yazarı kendisinden öncekinin önünde artık öyle yaprak gibi titremiyor. Kendine güveniyor. İç dünyalardan çok dış görünüme, 'görünmeye' çok daha istekli. Genel olarak 'çok satma'nın 'çok iyi yazar' demeye geldiğine inanıyor olmalı ki, bu yolda rahatlıkla zaman harcayabiliyor. Bu da yayınevlerinin hoşuna gidiyor. Mal'a yapay değer biçmek için birbirlerini tamamlıyor gibiler. Aslında eski kuşakla yeniler arasındaki hiyerarşinin silinmesi, ilişkilerin demokratikleşmesi iyi bir şey. Ama eşitlikle terbiyesizlik, kendine güvenle topluma ve gelecek zamanlara karşı sorumluluk arasındaki çizgi çok ince. Yeni kuşağın, ne olacaksa çarçabuk olsun isteğinden doğma gözü kara bir yarış, bence hayli tehlikeli. Bireyciliğin, ben ben'ciliğin hakimiyeti demeye geleceği için. Yeni kuşak, kendinden öncekileri bilmemekten, eskilerin duyduğu eksiklik kadar bir eksiklik duymuyor gibi... Kendisini 'bu ve böyle yapan' koşullarla bir sorunu yok sanki.

362 - Aferin Can Dündar! Milliyet'e 'Romantik devrimci' diye ışıldak reklamlarla o getirilmişti; şimdilik yalnızca Ahmet'in çıkarılışını protesto ederek gazeteden istifa etti. Tevekkeli hep gözüm tutmuş, pek sevip durmuşumdur bu çocuğu! Solcuysan çalışacak, üreteceksin vee üretimin dört başı mamur olacak. Öperim seni Can Dündar.

369 - Ben bu romanımda Hayır... 'başkaldırısının' yanına özellikle ad olarak üç nokta yan yana koydum; sloganvari bir ünlem sanılmasın diye... Çünkü bu roman kahramanları yoluyla kişinin kendine başkaldırmasının, kendisiyle barış sağlama çabasının romanı. Elbette 'o kişi'leri 'bu kişi' yapan dışarısıyla keçiler gibi alın alına toslaşarak...

372 - (Aziz Nesin'den bahsediyor.) Bari istediği dilediği biçimde gömülmesine yol versinler de, vicdanlarının karasından birazcık kurtulsunlar. (Bir bilgi: Aziz Nesin'in isteği yakınlarınca -el altından- yerine getirilecektir. Kimse duymasın.)

375 - (Pavese'nin Yaşama Uğraşı'ndan alıntı yapıyor.) Ben en az sekiz yıl daha gerideyim çağdaşlarımdan. Onların yirmi iki yaşındayken emin oldukları konularda, ben otuzumda hala kararsızım...

377 - Sen böyle yazarken bir şeyler anlatabilirsin de, konuşurken sıfırsın. Bu sefer ne yapacaksın bakalım.

22-29 Ağustos:
Londra'ya Gidiş-Dönüş

384 - Alev Alatlı adındaki zihni keşküllü 'roman yazarı' bir 'eser'inde okuruna Adalet Ağaoğlu'nu adıyla sanıyla Devlet Tiyatrosu kapısındaki mafya çetelerinin bir üyesi olaraktan burada durmadan, hiç durmadan oyunlarını oynatıp duran biri diye sunmuş bulunsa bile... (Düşünce özgürlüğü böyle 'aydın'lara bol gelmekte...)

386 - Ne diyeceğimi bilemedim. Resmi ideoloji ile benim kadar çok hesaplaşmış edebiyat yazarı az. Ölmeye Yatmak'la böyle bir hesaplaşmayı ilk başlatanlardan biriyim, diyebiliyorum. Muhalifim. Yazar olarak beni ben yapan, devlet biçiminin cumhuriyet olması, ama asla ve kat'a demokrat olamaması görüşümdür. Atatürk başkanlığı çok kısa sürdü, onun Cumhuriyet ideolojisi altı ok toplumsal değişimlere dar gelmekte. İdeolojinin karar verme makamı TBMM'nin elinden alınıp gizli bir güç gibi  TSK'ya devrolmuş bulunmakta... Haksızlıklar işlendi. İşleniyor. Ben Cumhuriyet'İn uslu çocuğu olamadım; 12 Eylül Anayasası'nda da açıkça "Hayır" dedim. Genelgeçerle uyumlu değilim. Çevremle dahi uyumlu olamamaktayım. Şimdi Cumhurbaşkanlığı Kültür Ödülleri seçici kurulu böylece bu yaramazlıkları ve eleştirel uyumsuzlukları sevdiğini mi göstermek istemekte acaba? Devletin sanki bir çeşit 'özür dileme' gibi giriştiği bu işi reddetmek de anlamsız. Hükümet değil, partiler değil bu girişimi yapan Cumhurbaşkanlığı. Bunu reddedeceksem nüfus kağıdımı, T.C. vatandaşlığını da reddetmeliyim. Tam bu noktada boynum kıldan ince. Çünkü benim dilim olan memleketimden başka dışarda sırtımı dayayacağım bir yerim yok. Örgütüm, etik kulübüm, alışveriş mağazalarım falan yok. 1953'lerin bütün Paris'i yayan yaşamış Adalet'i gibi fiziksel güce de sahip değilsin be Fatma İnayet! Söylesene, başka ne düşünmeliyim? Tıssss.

389 - Halim İTÜ'den sınıf arkadaşı Süleyman Bey'le buluştu. Evliliğini Ankara'da yakından bilip tanıdığımız Nazmiye Hanım da her zamanki sessizliği, içine kapalı ama insani yakınlığı ile resmi görevinin başındaydı.

393 - (Hiçbir şey bilmesen, derinlerde olup bitenleri sezerken sezmemişe getirsen de, okurunun yazarı olduğunu pek güzel biliyorsun. 'Halka göre' bir edebiyat yapmadığın, onun keyfi için seviye düşürmeye yanaşmadığın halde...)

394 - Cumhurbaşkanlığı Kültür Ödülü'nünbana verilmesi üzerine PEN Yönetim Kurulu'nda gazetelere bunun PEN'le hiçbir ilgisi yoktur, ilanları verilmesi görüşülmüş. Sonradan vazgeçilmiş. Neden acaba? PEN'in üyesi bile değilken, onlarla ne ilgisi olabilirmiş ki?

Bence gazete ilanı çok az. Beni Petitbüro'ya da gammazlamalılar ve Olcas Süleymanof'lar gibi edebiyat dünyasından sürdürmeliler mesela. İyi olur. Böylece bu kadar mankafa bir 'aydın' ortamındaki iç sürgünlüğü maddeten de tamamlanmış olur. Zarf kapanır. Kırmızı mumla yapıştırılıp mühürlenir. 'Görülmüştür' dahi yasaktır.

396 - Leyla Erbil (Yazar): "Ağaoğlu'nun Çankaya'da T.C. yazarlığının simgesi olarak bütün yazarlar adına yaptığı ve gerçeklerden bütünüyle kaydırılmış konuşmasının tek bir satırına bile katılmıyorum... Böyle bir yazarla PEN gibi bir derneğin çatısı altında bulunmak ilk kez rahatsızlık veriyor bana.

Beni PEN'den 'elbirliği ile' kovdurmaya kalkışılmışsa da, çok yazık. Adalet Ağaoğlu PEN, Onur Kurulu üyelik şartlarından biri olan 'ahlaken yazar kalitesi'ne sahip bulunulmasını sağlayamadığı için istifa etmiş bulunmaktaydı. Onlar ise hem 'müfteri' hem bir meslektaşına, kadınlığından ötürü, "Ya nerelerini okşadınız hanım?" diye alenen yazıp yayımlatan biriyle aynı çatı altında bulunmaktalar.

398 - Ölmeye Yatmak'ın Salim Efendi'sinin daralmalarına şöyle bir değinip geçmek yetmezdi. 'Aydın romanı' denilen o romandaki yazarlık tutumumun, 1968'lerde bile hala daha laiklik koltuğuna yangelip yatmaktan, Batılılık demenin toptan bu demekten ibaret kaldığını, 'özgürlük' kavramını didiklemekten öteye geçemediğimi düşünüyorum. Bu bile ilaç gibi ne kadar iyi gelmişti okur-yazar takımımıza...

398 - Ben, Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin kurucu üyelerinden biri olarak da AB'ye girmemizden yanayım. 80 yıllık laik Batılılaşma hareketini artık geri çeviremeyiz, ABD gibi emperyalist ve silah taciri, dolayısıyla savaş yanlısı bir ekonomiye git gide köle olmuş bulunmaktayız. AB'ye üyeliğimiz bize Avrupa'da bir oy sahibi olmamızı sağlayacak: Orayı eleştirimizi de yüz yüze dile getirebileceğiz. Dışarda, kapı önlerinde sızıldanıp durmak yerine insan ve toplum haklarını oylarımızla arayacağız.

399 - Christoph diyor ki: "Demokrasi deniyorsa, RP'nin seçimleri kazanması halinde bunu hazmetmek zorundasınız." Hüsam da: "Canım gürültü patırtı istemem ben de, ama gitmezler sonra," diyor. Christoph tarih bilincimiz ise bizim demokrasi noksanlığımıza uzun be uzun değinerek kendisine baştan taraftar ettiyse de, Hüsam'ın 'hazmetmek gerekir, bunu biliyorum ama, bir geldiler mi, bir daha gitmezler' sancısı havaya hakim olmaya başlayınca Christoph kestirip attı: "O da sizlerin bileceği bir şey!.." Besbelli, o zaman da gitmelerini sağlarsınız, demeye getiriyor. Kim, nasıl sağlayacakmış bunu?


1996

Eksik Günler
Yaban ve Yalan Zamanlar

406 - Halim evde. Bir aralık bana: "Git gide tatsızlaşıyorsun," dedi. "Kan şekerimi ölçtürdüm, sınırda çıktı," dedim ben de ona. Tatlılık matlılık bir yana da şu 'git gide' meselesi bütün gün yordu bitirdi beni.

408 - (Enis Batur'dan alıntı) "...Adalet Ağaoğlu ile konuşuyorduk geçenlerde. Son zamanlarda hiçbir yazarımızda rastlamaz olduğumuz bir özeleştirel yaklaşımla, kendisini de suçlayarak, artık kimsenin ötekinin haklı davasına arka çıkmadığını söylerken hüzün içindeydi. Gerçekten de simgesel çıkışlar bir yana, kimse haklı davasında başkasına sahici bir destek vermez oldu bu ülkede. Yorulduk, kanıksadık, çaresizlik kuyusuna mı düştük, yoksa adamsendecilik mi iliklerimize işledi, kestiremiyoruz..."

İktisatçılar Haftası

414 - Güneydoğu'da işsizliğin, yoksulluğun önlenmesinde silaha sarılmak yerine hükümetin yapacağı çok şey varsa da, söyler misiniz bana, bundan önceleri bölgede on köyün sahibi ağalar vardı ve onlar hakkında çok konuşuldu, yazıldı, çizildi ya, onlar şimdi nerdeler? Irgatlarından derledikleri servetleriyle aynı bölgeye yatırım yapmadan nereye, neden çekip gittiler acaba? Neredeler? Şehirlerdeler ve özellikle Marmara çevrelerinde; sözümona fabrikacılık, aslen de yap-satçılık etmedeler...

420 - Şimdilerde toplumuna, insana sorumluluk duygusu yüksek olanlara, hafiften şöyle bir burun kıvırarak 'idealist' diyorlar.

Toplum ve Siyasa: Islıkla Kumar

422 - Halkından kopuksun, halkından kopuk! Bunların hiçbirini yapamıyorsun... Fildişi kuleleriniz yıkılmıştır. Ya Refah'lılara katılacak, ya mahallenin Ülkü Ocak'lı oğlanlarını seveceksin.

423 - Biz okur-yazar takımı böyleyizdir: Yaşar Kemal'in İnce Memed'i, hem de haklı haklı, dağ taş öç almaya çıktı da, Yaşar'ın ta kendisini birine yumruk atarken gören oldu mu? İyi yazar dediğin, kendi yapamadıklarını yazandır. (Hadi işte o günkü fasıldan çıkma aforizman da bu olsun bari de, teselli bul.)

426 - Sinekli Bakkal romanının Rabia'sını Doğu-Batı terazisinde tartmakla kalmayıp iki kültür arasında sıkışmış insanların dramını sanki bütün sahiciliği ile anlamlandırabilmem de babamı 'nihayet' anlayabilmeme bağlı... (...) Bu kuşağın orasına burasına dokunup geçmek yetmez. Kültürel değişime zorlukla morlukla ayak uyduranların 'yokmuşa' getirilişleri üstüne kitaplar yazılmalı. İTÜ'den çıkma "Bu Erbakan da nerden çıktı?" diye şaşıp düşmek de yetmiyor. Taşın bağrından sadece filizler fışkırmıyor, altından solucanlar, kurtlar murtlar da çıkıyor şöyle bir kaldırınca...


















29 Kasım 2017

Çok birikmiş

Şekersiz kahvemin yanına bi küçük kek aldım. Şekerli. Evet, epey oldu şekere tekrar başlayalı. ÇAya kahveye hala atmamaya çalışıyorum ama arada bi çikolataydı, kekti alıyorum artık. O askeri disiplinden bi kere uzaklaşıp, hadi ödül olsun, bi tanecik waffle yiyeyim dediğim günden sonra, sık sık ödüllendiresim geldi kendimi niyeyse. Yine önceki kadar çok yemiyorum gerçi ama anlayamadığım şey şu, diyete ilk başladığım günlerde hiç zorluk çekmedim. Hatta çay-kahve dışında epey bi süre gayet rahattım. Ama sonradan durup dururken canım tatlı istemeye başladı. Belgeselin etkisi geçti mi acaba, bi daha mı izlesem, n'apsam?

----


Leonard Woolf'un romanını bitirdim. The Village in the Jungle'ı. Virgina W.'un yazılarına göre çok daha kolay anlaşılır bir üslubu olduğu için, İngilizce olması da çok zorlamadı. Bu arada kitabın George Orwell'in Burma Günleri'yle benzerliğini fark ettim tabi başlar başlamaz. Çünkü bu da İngiltere sömürgesi olan bir ülkede, yerlilerin hayatını anlatıyor. Fakat farkı şu ki, L.W., Orwell'den tam 21 sene önce, yani 1913'te yazıyor bu konuyu. Daha Dünya Savaşı kopmamışken, ipler gerginken... Epey cesaret gerektiren bir iş olsa gerek, o zamanlar, İngiltere'de sömürgeciliği eleştiren bir kitap yazmak. 

Aslında Orwell'inki gibi açık açık eleştirdiği söylenemez. Hatta kitaptaki tek beyaz adam karakteri bir yargıç ve gerçekten adaleti sağlamaya çalışan biri yani iyi biri. Kitapta sömürgeciliği kötüleyen ya da L.W.'un fikirlerini açıkça belirttiği tek bir cümle yok -atlamadıysam-. Yani bu kitapta yazar olayları anlatıyor ve bir sonuca varma işini tamamen okura bırakıyor. Tabi bu benim için bir avantaj, olay anlatımı her zaman fikir anlatımınından daha kolay anlaşılabilir olduğu için, İngilizce olmasına rağmen rahatça anlayabildim. Öte yandan, belki de yazar, o günün şartlarında böyle sansürlü bir dil kullanmak zorunda hissetti kendini. Sonrasında bu konuyla ilgili başka şeyler de yazmış. Fakat bu ilk romanında, kendini yeterince güçlü hissetmediği zamanlarda ancak bu yolla fikirlerini açığa vurabilmiştir olabilir. Belki de üslubu hakikaten böyle, başka kitaplarını okumadan anlayamayacağım varsayımlar bunlar. 

----


Cevdet Kudret'in Dilleri Var Bizim Dile Benzemez'ine başladım. İnternetten almıştım. Elime ilk ulaştığında fark etmemiştim hemen rafa koyduğum için fakat bu kitap  bildiğin eskiymiş. Taa Aralık 1986'da basılmış! Çok enteresan, hiç düşünmemişim öyle uzak tarihlerde basılıp satılamayan kitapların ne yapıldığını, depolarda bekleme ihtimalini...

Neyse efenim açıkçası şu sıralar kurgu dışı okuduğum iki ciddi kitap var zaten. Biri ezelden ebede uzanan Dünyanın Sefaleti, diğeri malum, Nutuk. O'nun da sonunun birincisine benzemesini istemiyorum fakat üzgünüm, çok hızlı ilerlemiyor. O yüzden yeni başlayacağım kitabın roman olmasını istiyordum ama gözüm de bu Cevdet Kudret'e kayıp duruyordu. Günlerce kitaplık önünde oyalandım, bi kitap seçemedim. Sonunda eeeh be dedim, aldım bunu elime, şöyle bi göz atar bırakırım dedim. Fakat o da ne? Kurgu gibi akıp gitmesin mi? Gitsin. Gidiyor da netekim. 

Kitabın dil devrimiyle ilgili olduğunu biliyordum. Adalet Ağaoğlu'ndan duymuştum, çok severek, anlaşılmamasına üzülerek anlatıyordu Cevdet Kudret'i. Ben de açıkçası Nutuk'u okumak için çevirmene ihtiyaç duyuşumuza içerlemiş bi ruh halindeydim haftalardır. Sosyolojiye ilk başladığımda da Prof.Dr. Özer Ozankaya'nın Durkheim çevirilerine de epey sövdüğüm için dil devrimimizde bi problem olduğunu düşünüp dururdum. Zaten mühendislikten gelmişim, sosyal bilim diline alışmakta zorlanıyorum, bi de "yalınkat inançlar, onguncu inançlar" gibi Türkçe olduğu halde anlayamadığım kelimeleri gördükçe deliriyordum. Zamanla bütün sosyoloji kitaplarının böyle olmadığını öğrendim, rahatladım. Fakat bu dil devrimiyle ilgili kendimle olan kavgam bitmedi bi türlü. 

İşte Cevdet Kudret'i okudukça anlıyorum ki, dil devrimini savunanlar arasında da tartışmalar varmış meğer. Uyduralım ama ne kadar uyduralım? Yabancı sözcükleri atalım ama ne kadarını atalım? Hangi yazarlar neleri savunmuş? Uydurulan sözcüklerin hangileri tutmuş? Neden dil devrimine ihtiyaç varmış? Açı'ya açı denmeden önce ne deniyormuş?

Epey güzel gidiyor şimdilik kitap. Sanırım dil devrimimizle barıştım. Tarihte geçen bir olayı "iyi" ya da "kötü" diye etiketleyip geçmenin saçma olduğunu fark ettim yine. "Olaylar nasıl gelişti de öyle bir sonuca ulaşıldı?" diye sormak gerekiyor her seferinde.

-----

Dün Hollandaca kursunda sınıf arkadaşlarımın ve hocamın Türkiye'nin hala Arap alfabesi kullandığını sandığını öğrendim. Hadi Singapurluyu ve Somaliliyi geçtim ama Mısırlı ve Faslı sınıf arkadaşlarımla Hollandalı hocam nasıl bilmez? Çok şaşırdım niyeyse. Mısır ve Fasla aynı coğrafyada sayılırız, tarihimizin bi kısmı ortak. Hollandalılar da günümüz Türkiye'si hakkında her şeyi biliyor gibiler, gelip bana "Atatürk de diktatördü ama Erdoğan gibi değildi" demesini biliyorlar mesela... Türkiye hakkında en önemli bilgilerden biri bu, nasıl bilmezsiniz, diyecektim ki... tuttum kendimi. Her Hollandalı bir olmak zorunda mı? Belki o Atatürk-Erdoğan kıyaslaması yapan adam bu konulara özel olarak kafayı takmıştı. Tarihimiz ortak diye Mısırlı, Faslı bilmek zorunda mı?

Ayrıca sırf benim için önemli bi konu diye, tüm dünya insanlarının bunu bilmesini neden bekliyorum ki? Aslında bu son cümleleri kendimi sakinleştirmek için yazdım. Yani, ne yazık ki inanarak yazmadım. Gazetelerde sürekli Türkiye haberleri var, kitapçılarda yeni çıkanlar rafı Türkiye hakkında siyasi kitaplarla dolu. Nasıl bilmezler?
Bu muhabbetin üzerine şu hepimizin sinir olduğu, "deveye biniyorsunuz di mi, fes takıyorsunuz di mi, sen müslüman değil misin, niye başını örtmüyorsun?" gibi soruların gelmesini bekledim ama gelmedi tabi... Bi konuda fazla hassasım ama ne, bilmiyorum. Yabancıların arasında da kitap okumayan, farklı kültürleri çok da sallamayan insanlar var, tıpkı Türkler gibi. Bırak, millet olarak değerlendirme insanları, birey olarak gör biraz da...

Neyse bakalım, yavaş yavaş öğreniyorum.

----

Geçen gün u.la da konuştuk, çok milliyetçi olmak, sırf içine doğdun diye milletinle gurur duymak gereksiz tamam, ama bizde, yani Türklerde bildiğin aşağılık kompleksi var. Yabancıların yanında anlaşılıyor bu daha çok. Biri kalkıp bi Orhan Pamuk desin, Türk mutfağını/müziğini övsün, çok seviniyoruz. Sakince durup neyi neden sevdiğini sormak yerine saçma sapan bi gurur kaplıyor içimizi. Beklemiyoruz çünkü. Beğenilmeyi ummuyoruz. Üstelik özellikle Hollanda'da Türk mutfağının beğenilmemesi ihtimali çok düşükken...Yani hadi Yunanistan, İtalya, İspanya filan olsa neyse ama kendi mutfağı olmadığını itiraf eden, farklı mutfaklara kapıları açık olan insanlar bunlar... Daha da kötüsü, birisi Türk'e benzemiyorsun deyince ya da Leidseplein'deki "buyrun buyrun"cu garsonlar bizi İtalyan sanıp İtalyanca muhabbete girince seviniyoruz.

Kusurlarımız var tabi ki. Ama hangi milletin yok ki? Nedir bizdeki bu ekstra kambur? Sebebi çok. İrdeleme işine hiç girmeyeceğim şimdi. Fakat ilacının bilgilenmekte olduğunu hissediyorum. Bol bol öğren. Özellikle de kendi tarihin hakkında. Kimseye anlatmasan da olur. Kafanın içindeki içi boş bulutları yok et yeter, boşayer kaplamasınlar. Fikir bulutlarıyla doldur. (Emir kipi kendime tabi ki)

----

Ciddi konular bitti.
Niyazigül Dörtnala'yı izledim. Ben bu Ata Demirer'i niye bi kenara atmışım, unutmuşum, diye kızdım kendime. Özlemişim yahu! Eyvah Eyvah serisi var sırada, yaşasın...

----

Amsterdam'da Allard Pierson Müzesi'ne uğradım. Düşündüğümden büyükmüş, daha sonra, sakin kafayla gezmek üzere hızlıca turlayıp çıktım. Arkeoloji müzesi. Farklı ülkelerden getirilen kalıntılar var. Atina Acropolis'inin kadın şeklindeki sütunlarından ikisi de burada. Umarım yanlış anlamışımdır, taklidi falandır... Lan ne işi var onların burda, diye bağırası geliyor insanın. (Bendeki bu milliyetçiliği değil de, emperyalizm karşıtlığını bi dizginlemem lazım)

------

Geçen gün aklıma geldi: Adalet Ağaoğlu'nun günlüklerinde bahsettiği bir yardımcısı varmış Ankara'dayken. Sıkı bir okuruymuş, o yüzden gelip kendisi teklif etmiş "sizin için yapabileceğim bir şey varsa lütfen söyleyin yapayım..." diye. A.A. da o zamanlar temizlikçi arayışındaymış, başta tereddüt etse de, sonradan çok sevmiş. Kadının ismi Serap mıydı, Serpil miydi neydi...? Nasıl bi hayatı vardı acaba? Bir yazarı okuyup çok sevecek bir temizlikçi... Çok ilginç değil mi? Bu bloga ilk başladığımda temizlikçilerin blog yazma ihtimalini düşünüp heyecanlanmıştım, buraya da yazmıştım. Bu düşünce de öyle bi kıpırdattı içimi.

-----

Yemek defteri yaptım kendime. İnternetten tarif bulup bi şeyler yapıyorum, güzel oluyor ama sonra o tarifi ara ki bulasın... Hepsini not edicem artık. Kafadan yaptıklarım var bi de, onları da... Geçen sene sıcak şarap yapmıştım mesela, çok da güzel olmuştu ama bi daha aynı tarifi bulamadığım için aynı tadı yakalayamadım bi türlü. Halbuki ne kadar da kıymetli, sağlıklı, vitaminli bi içki. Denemelerimi kaydedicem, idealini bulunca elimden kaçırmıycam böylece.

----

Bugün u.ın kalın pijamasına cep diktim. Uzun zamandır el işi türü şeylere ara vermiştim, iyi oldu. Kesmek, makineyle kenarlarını kıvırmak, sonra elde dikmek toplam iki saatimi aldı. Bu ev işleri iyi hoş da, çok vakit alıyorlar işte.

----

Tam Hollandalı olduk artık: U.ın bisikleti çalındı. Yeniydi. Neyseki sigorta yaptırmıştık da, yenisine para ödememiz gerekmeyecek (Tabi kampanyalı aldığımız için, şimdi aynı özellikteki bisiklet daha pahalıya satıldığı için, mecburen üstünü tamamlamamız gerekecek ama ayrıntıya girmeyeyim dedim. Girmiş bulundum. Madem girdim şunu da ekleyeyim: Daha ucuz bi bisiklet de alamıyoruz. Yassah.). Polise şikayet ettik tabi hemen, internette form doldurduk. Fakat polis "yapacak daha önemli işlerimiz olduğu için, bisikletinizi aramayacağız" diye cevap verdi. Evden gelip çalsalarmış ya da  darp etme, gasp etme gibi bi şeyler olsaymış, soruşturma başlatılırmış ama şimdi yapacak bi şeyleri yokmuş. Ben şok tabi. Yav söylemeyin bari de aranıyor bilelim. Kısacası Amsterdam'da iş arayanlar için: Bisiklet hırsızlığı güzel bi meslek, geleceği parlak. O kadar sık oluyor ki, polis de koyvermiş.

----


Annie M.G. Schmidt'in Jip en Janneke'sine başladım bi de. Hollanda'nın nesilleri yetiştiren çocuk kitabı yazarı. Karakterleri çok seviyorum.  Feridun Andaç'ın "yaşadığın yerin edebiyatını oku" ödevini çocuk kitaplarıyla yerine getiriyorum. Yok yav, asıal amaç dil öğrenmek tabi ki... Dün öylesine test yaptılar kursta. Pek çalışmamıştım tamam ama bu kadar kötü geçmesini beklemediğim için çalışmamıştım. Benim götüm kalkmış sanırım, önce o götü yere indirip, bi güzel ineklemem lazım.

-----

Yaklaşık iki haftadır geceleri boğazım tırtıklanmaya başlıyor. Sabah uyandığımda acıyor, dişlerimi fırçalayıp balgam çıkarınca biraz rahatlıyor. Moğollar konserinde Cem Karaca edasıyla  Islak Islak'ı söylemeye çalışınca bu hale geldim. Sen kimsin? Hayır sen kimsin? Şurup, pastil kullandım, sigarayı azalttım, 4 gündür tamamen kestim, dün gece odaya tencereyle kaynar su koydum ki nem oranı artsın.... Değişiklik yok. Bıktım bu kulak burun boğaz işlerinden ya, doktora gitmek de istemiyorum. Termometre var odada, nemi de gösteriyor, baya düşükmüş, düzgün çalışıyorsa... Odadaki nemi yükseltmek için önerisi olan var mı? Bu arada burnumun içi de yara dolu. Yuvarlanıp gidiyoruz ama vücudum sürekli bi şeylere isyan edip dikkatimi çekmeye çalışıyor sanki. Tabi bu işler nefesimi iyice bozduğu için, bi de soğuk havada terleyip iyice hasta olmaktan korktuğum için koşuyu da bıraktım iki haftadır.

------


Yeter di mi? Susayım artık. Bence de.

Selamlar efenim,
Kanatlı Kedi



20 Ağustos 2017

Kitap: Üç Beş Kişi (Adalet Ağaoğlu)


İlk Baskı: 1984
Everest Yayınları
1. Basım: Ekim 2014



"Yeni bir şeye başlamak, yeni bir hayat mıdır?"

Her pazartesi diyete başlamak, yeni bi deftere başlamak, yeni bi bloğa başlamak, zumbaya başlamak, yeni bir dil öğrenmeye başlamak, yeni bir işe başlamak, yeni bir okula başlamak...

Ya da eskileri bırakmak?

Eski kıyafetlerden kurtulmak, eski yeme alışkanlıklarını bırakmak, pineklemeyi bırakmak, sigarayı bırakmak, şekeri bırakmak, eski arkadaşları bırakmak, eski hastalıklı ilişkiyi bırakmak, bi yazarı sevmeyi bırakmak...


----

Söğüt ağaçlarını niye sevdiğimi fark etmemi sağlayan kitap.


----


7 - "Her sabah erken kalkmalıyız. Yüzümüzü yıkar yıkamaz kültürfizik yapmalıyız. Uzun uzun koşmalıyız. Gülle atmalıyız, engeller aşmalıyız; derin derin soluk almalıyız... En önemlisi de, paçamıza mızmızca sarılıp duran şeylere sırt dönmeliyiz..."

9 - Sanki koşunun en hızlı anında önlerine bir atlıaraba hiç çıkmadı, sanki hiç aşık olmadılar, sanki çok saydıkları bir dayının ihanetine hiç uğramadılar, günün birinde almamış gibi yapamayacakları bir telgrafı hiç almadılar...

13 - Deniz, ortadan ayırıp ensesine sıkıca topuz yaptığı saçları, çok ustaca boyandığı için hiç makyajsızmış izlenimi veren yüzüyle çok hoştu. Yine de insanda çekinme duygusu yaratıyprdu. Kocası gibi o da "kendine güven" denen şeyin bir simgesi.

17 - Her şeyi yaşadığını sanıp da, özlemle ilk kez ve pek yaman biçimde tanıştığını ele veren bir yüz.

19 - İnsanın yaşamında, hoşnut edilmeye değer üç beş kişinin kalmış olması az şey midir?

Murat da onları sevindirebilirdi. Onlar ise, bir kez olsun kendisine güvenebilirler. İçlerinden "Ya Murat olmasaydı?" diye geçebilir. Böylece, Murat'ın da bu yeryüzündeki varlık nedeni anlaşılmış olur. Dünyaya salt hayal denizlerinde yüzmek, kimseleri sevindirememek, somut hiçbir şey yapmamak için gelmemiştir; otuzlarında, -biraz geç de olsa- olağanüstü bir buluşmayı gerçekleştirmek için gelmiştir.

20 - ...fakat Ufuk'un kimbilir anlatacak ne çok şeyi vardır. Bizi kendi gözümüzde küçültecek, minicik toz zerreleri haline getirecek kadar çok.

21 - Fakat, önünde sonunda işte herkesin bir evi, yuvası, çoluğu çocuğu oldu. -Felsefe okuyan toparlak delikanlı da... Doktora yapmış, Tarih asistanı hanım hanımcık bir kızla evlenmiş.Ören'de yazlık ev almışlar.- Herkesin bir işi, toplumda bir yeri var. Hepsi yirmi beşlerini de geçti artık. Otuzlarına merdiven dayadı. Ben de işte neredeyse otuzumdayım. Dün küçümseniyordum, bugün de küçümseniyorum. Hep o 'doğru yol'un dışında...

22 - Hiç harcamadı ki, hep biriktirdi.

32 - Kızılderililerden sağ kalanlar olabilirdi. Kendilerine geldiklerinde tüylerini arayabilirlerdi. Tüylerinin yitmesinden, Murat'ın şorlayan kanını sorumlu tutabilirlerdi. Gelgelelim Murat yine yanılmıştı. Kızılderili'nin biri, kendine gelince, tüylere saldıran Murat'ı görmüş, onu yengin zamanların bir fırsatçısı sanıp, okunu sırtına doğrultmuştu. Murat, elinde bir demet Kızılderili tüyüyle geri döndüğü zaman, okun ucu tam göğsüne nişanlanmış oldu.

47 - ...Kısmet bu kenti yaşamadı. Uzaktan baktı, şaştı, öfkelendi, kırıldı, en kötüsü bu kentten ürktü.

49 - Neden sonra karısını uyandıracak, emekli öğretmen sesiyle, "Çocukçağız tehlikede miydi acaba? Darda mı kaldı? Alsa mıydım içeri?" diyecektir. Alsa bir türlü, almasa bir türlü. Zaten, alsa / almasa, olsa / olmasa arasında iş işten geçti.

57 - İlkyaz. Porsuk'a değen, o kirli suyu bile usul okşamalarıyla güzelleştiren söğütlerin ince, gümüşssü yaprakları.

61 - Hala öğrenci Murat... Bir fakülteden cayıp ötekine giderek: Artık hangisine puan tutturursa. Zaten ne fark eder? Hangisinde doğru dürüst ders yapılıyor ki?

61 - Demek, halk uyanmış, kadınlar da özgürlüklerine kavuşmuşlardı?

80 - Fazla yumuşaksın. Gözgöze geldiğin hiçbir canlıyı yok sayamazsın.

85 - Ne tuhaf, karçiçeklerinden onca duyarlı bir sesle sözaçan adamın tetiğe dokunan parmağı hiç titrememişti.

94 - Kardelen, Tahir'le Ufuk arasında bir karşılaştırmayı neden yaptığına şaşıyor. Ufuk'u çok özlediğini anlıyor, bundan ötürü Tahir'e karşı bir suç işleyip işlemediğini düşünüyor, ama hayır; Murat'ı yüreğinde bir dinginlikle anımsarken de, Ufuk'a derin bir özlem duyarken de, Tahir'e sevgisinde hiçbir eksilme olmadığını biraz şaşırarak anlıyor. Babası, Özgür ve ötekiler, hepsi şimdi burada olsalar; kim arkadaş, kim kardeş,  kim sevgili, kim anı; aynı yürekte hepsine bol bol yer var... En gençleri Özgür. Onunla biraz uğraşmak gerekiyor. Sevildiğine inanması...

97 - Yanlış bir şey yapmaktansa, hiçbir şey yapmaz... Nasılsa şarkılar besteler... Onlar da ürkek... Bunca bir burnu büyüklük.

99 - ...babam bile kırk yıllık dostuyla, onun sokaktaki adamla olduğu kadar yakın değildi.

107 - Kısmet, acımayla sevmeyi birbirine karıştırır durur.

111 - Kocasının altı çizilmiş satırlardan nem kapıp, abuk sabuk laflar ederek sinirlerini yerinden oynatmasını istemiyormuş.

149 - Deniz güzel konuşur. Ama hep heyecanlıdır. Bütün çizgiler, renkler 'harika'dır onun için. Her şey 'harika'! Büyükbaba nasıl? Ama ne yapılabilir ki? Çok yaşlı. Yaşamsa sürüyor. Ateşi nasıl? Demek normal. Harika. Akşamüstü döndüm, istediğim renkleri tutturabildiler. Desenler bir harika!.. O mavileri, yeşilleri bir görsen Kısmet! Sana da bir örneğini getirdim. Bayılacaksın. Banyolar, hatta mutfaklar için bile nefis!.. Ferit'le konuştum. Zeynep'i yatırdım. Kendim de bir duş aldım. Biraz uzandım. Yorgunluktan bitmişim. Yolda, günbatımı bir harikaydı!.. Sahi, saat kaç kuzum?

158 - Kimse okuduğunu işe yaratamaz, bu yaratıyor maşallah...

161 - "Siz köylüyü yerinde tutmak istersiniz, şehirde de kendiniz oturursunuz. Ben, köylüyü şehirli edeceğim"...

167 - ...Hacı Süleyman Çakır Caddesi...

183 - Noo, no efendim, bunlar sohbet için içmioorlar, içmek için sohbet eder görünüoorlar!..

188 - Batılılaşmayacak mıydı? İşte, yeni Türkiye Cumhuriyeti için, hazırına, sözde Batılılaşmış saray çevresi artıkları... Yabancı devlet adamlarının ziyaretlerinde, onlar onuruna verilen şölenlerde, balolarda bu topluluk gerekliydi. Uygarlık yarışının yüzakı topluluğu.

202 - ...büyük kentlerde bu türden kadınlarla 'aşk hayatı yaşamak', geçmişte gizlilikle yürütülen bu türden ilişkileri bu kentte, özellikle açık biçimde yaşayabilmek, en büyük özlemleriydi. Sanki bu, politik güçlerinin olduğu kadar, işadamlıklarının da zorunlu kıldığı bir şeydi, yeni konumlarının gereğiydi. Anneler, karıları, bıraktıkları yerde, başlarında kar gibi tülbentleri, sabah akşam, ölenler ve günahlar için dua etmeli, erkeklerinin yeni gömleklerini kolalamalıydılar.

214 - İşte Azra, özgürlüğünü kanıtlamak için, kocasını buzluktan buz çıkarmaya koşturuyor.

220 - "Bir mektuptan medet umup alanlarda ölmeyi göze alma romantizmi ne işe yarayabilirdi ki? Hiç... hiç... hepsi hiç!..."

221 - ...arabanın radyosunda bir kez daha devletin ürkek, kararsız, ancak 'huzur' diye inleyebilen cılız sesi işitiliyordu. De Gaulle, Amerika'ya, NATO'ya ve Avrupa Birliği'ne karşı tavır almıştı. Yılların katı ve tutucu askeri, Komünist Çin'i tek başına tanımaya kalkmıştı. Nükleer denemeleri durdurma anlaşmasına katılmayı reddederek vatandaşlarının bile kendisini anlamasını güçleştirmişti. (...) devlet radyosu, hala, Başkan Kennedy'nin kurban gittiği suikastı, hiç yorumsuz, bir polis olayı gibi veriyor; Kruşçev'in birdenbire düşürülüp tarihin karanlık sayfalarına sımsıkı kilitlenişi ardından, yedi sekiz yüz milyonluk Komünist Çin'in ilk atom bombasını patlatmasını, Kayseri Cezaevi'ndekilerindekilerin bir gecede boşaltılmasını ne kadar önemsiyorsa, o kadar önemsiyordu. NATO'ya, CENTO'ya nasıl olsa sımsıkı bağlıydık ve nasıl olsa ABD dış politikada izleyeceğimiz yolu bize gösterirdi. (...) Yeni anayasanın getirdiği bir takım yeni özgürlükler, ilkağızda, Kayseri Cezaevi'ne kapatılanların salıverilmeleriyle sonuçlanmıştı. Arabanın radyosunda spikerin nekadar şaşkın bir sesi vardı!

225 - Zengin bir adamın karısı olmaktan gelen özgürlük lüksü.

234 - İşte şimdi Kısmetçikten ne ayrımı kaldı Sedat'ın? Çok yetişmiş, çok ayrı yerlerde iki kişi, nasıl oluyor da aynı noktada buluşuyorlar!..

236 - -Hem Murat beni istemez ki. Onun...- Bir defasında gözleri dolmuş, "Murat'a ayak bağı olurum dayı" demişti inlercesine.

241 - Onun, kendini çeviren sınırları bir türlü aşıp dışına çıkmayacak ezik, küskün dünyası...

242 - Ferit, onun bu evecen açıklamalarda bulunurken şişen boyun damarlarına bakıyor: Bazı kadınlar güzel bir çilekli turta yapabilmiş de olmaktan acaba neden hep böyle korkarlar?

243 - İlk defa bu türden şakalaşmalarda bir tatsızlık, anlamsızlık; dayanılması güç bir yüzeysellik buluyor.

244 - Cinsel özgürlüğüne sahip çıktığını kanıtlamak adına, içine düştüğü çocuk beceriksizliği. Kafasındakiyle gövdesi, geçmişle şimdi arasında bir uyum sağlayabilmek için verdiği savaş.

244 - O ise fazla istekli, ha desen boşalacak da, benim gelmemi beklediği için boşalamıyormuş, boşalınca da bir daha duramayacakmış, hiç doyamayacakmış gibi; sözümona böyle azgın kadın rolüyle hep sahnededir.

245 - ...ne eksik, ne fazla; yeterince etli bir kadın gövdesi.

250 - Dostlarını olduğu gibi kabul edebilen, benim kendisine yapışıp durmama da hep saygı göstermiş olan Ferit, bakarsın bununla yetinmez, "Hepinizin canı cehenneme!" diye haykırabilir. Kapıyı vurup çıkabilir. Böylece o hoşgörülü, ozan yapılı Ferit efsanesi de sona erer. Denesem mi? Biraz daha dürtsem mi?

252 - Hiçbir şey yapmadığı halde, pek çok şeyi kötü yapan yalnız kendisiymiş, bundan ötürü de, bütün o kötü şeylerin hesabı kendisinden sorulacakmış gibi bir ürküntü, çekiniklik içinde yaşamıştır. Kendi bunalımını başkasının bunalımı gibi sunmamıştır.

261 - Ona, yeni anayasamızın bireye verdiği özgürlük benzeri özgürlükler öneriyorum. Gücünü kandan almayan... Kısmet'e tek başına kişi özgürlüğü uzatıyorum. Onu kullandığı zaman çekeceklerini de ben ödemeyeceğim üstelik.

262 - siz öyle dediniz, diye değil... Ben bazan böyle ağlarım... Neden, bilmiyorum...

264 - ...burada o kadar çok ayna var ki, gövdemi bir türlü bulamıyorum anne!..

268 - "Niçin sanayileşmek istedik? Ferit bu kadar yıl neden bunları anlatmaya çalıştı? Devlet eliyle kalkınmanın daha kötü bir yol olduğuna inandığı için mi, yoksa gerçekçi olduğu, sermaye işbirliğindeki devlet ayıbını örtmek için mi?"

269 - Başkentte, şimdi burada, toplumdaki konumları başkalarını aydınlatmak olan bütün bu eski okul arkadaşları, asıl onlar, sanki yabancı bir ülkede, bilmedikleri bir evde, pek çok ayna arasında gövdelerini yitirmiş de bulamıyor gibiler.

269 - Soluk renkler böyledir. Kendilerini gözümüze gözümüze sokmazlar. Arıçiçeklerini biz seçemeyiz, karçiçeklerini de. Azralar... Onlar ararsa, hemen koşarız. Pastelleri seçmekten nekadar uzağız.

271 - "Solcular vatan evlatlarımızı, adamlarımızı, işçilerimizi vuruyor" diye orada burada yaygarayı bastı şekerci de.

271 - Güç olan, bu zifir karanlıkta, elyordamıyla katilin tam kendisini bulmak.

276 - Gecenin sonuna doğru, oracıkta Selmin'i elinden tutup kaldırışım... Murat'ın şaşkın, yıkkın bakışları önünde, "Sonra görüşürüz" diye çekip gidişim. Selmin, sürükleniyordu. En küçük bir direnme göstermeksizin. Sonra Murat'ı alkol komasından hastaneye kaldırmışlar.

276 - Ben sadece insanım, diyor, gerçekçi bir insan!

306 - Bana gülmesini de göze almıştım. Yakın görünüşü altındaki uzaklığını...

306 - Beni aramadı. Benim de onları aramam gerekmiyor işte. Merak ederler, diye üzülmem, geri dönmem gerekmiyor. Dayım merak bile etmedi, beni aramadı. Hem sürekli unutlmak, hem sürekli göz önünde tutulmak. En kötüsü bu. Evet efendim, hiçbiri yoklar! Murat yok, dayım yok, eşim yok, annem de yok, halam, eniştem de yoklar... Evim yok, namusum...

310 - Beklemek. Eskişehir'de beklemek. Hep, yeni bir şey oldu, olacak umuduyla otuzuna gelmek ve geçmek.

319 - Ferit Dayı'mla ne hoş itişip kakışır. Her konuda ona laf yetiştirir. Düşüncelerini birbirlerine anlatabilmek için gerekirse horoz gibi dövüşürler. Onlara imrenirim. Ben hiçbir düşüncemi dışa vuramam, vursam da kimse dinlemez. O zaman böyle, hep içimden konuşa konuşa...

322 - Murat konuk mu? Yabancı mı? Gözümün bebeği. Asıl konuk, Orhan...

323 - ...sarışın teni renksiz, kupkuru, tozlu bir bozkır.

323 - Neden en sevinilecek anlarımızda bile sevinemedik?

325 - Kendisini çocukken sevdiğim, uğrunda ölebilecek kadar sevdiğim gibi sevmemem gerektiğini bilemezdi.

329 - Kendilerine gösterdikleri özen, orada ya fazla, ya eksikti sanki. Olmayan, tutmayan bir şey vardı.

331 - Oysa sabah olup ortalık aydınlanınca, günlük yaşam patlayınca, insan cayıyor, erteliyor. Yeniden 'yarın sabah' diyor; sabahla yüzyüze gelinince de geceleyin alınan kararlar uygulanamıyor.

331 - Gerçekte benim de bir süre yalnız kalmam gerekirdi. Kendi başıma bakalım, ne yapıyorum, ne yapamıyorum; elimden ne geliyor, ne gelmiyor; görmeli, öğrenmeliydim. Ben neyim? Gücüm ne? Bunu öğrenemedikten sonra, ha binmişim bu trene, ha binmemişim.

331 - Benim kendi gücüm ne? Bunu hiçbir zaman tam bilemeyeceğim demek?

332 - Ufuk, nekadar ayıplamıştı beni, "Kardeşin bile çok daha anlamlı bir şey yapıyor; sevdiği kadının peşinden gidiyor. Sen böyle bir şeyi de beceremeyeceksin Kısmet. Hep işin kolayına kaçacaksın. Yaşamak yürekliliğini gösteremeyeceksin. Evet, çünkü yaşamak zor zanaat. Bunu sonuna dek göze alamıyorsun. Zaten sevdiğinle de sonuna dek gidemiyorsun" demişti.

333 - Zaten benim bir işe girmem, gerçekten muhtaç birinin işsiz kalması demek değil midir? Ama herkes pasta yapamaz, ilik açamaz. Ben de onların işini yapamam... Fakat benim ardımda geçindirilecek kimsem yok, kimse bana muhtaç değil!..

334 - Kaç muhtaç insan varken iş aramaya, iş istemeye utanmıyor musunuz? Evlilik takılarınızı da çantanıza atıp nereye kaçıyorsunuz bakalım? O kadar aç, işsiz insan varken, sizin derdinizle uğraşacak değiliz. Dön geri!.. Duydunuz mu memur bey, kendini tanımak istiyormuş, anlamlı bir hayat istiyormuş; bu nerede bulunur, yenilir mi, içilir mi? Hah hah hah!..

334 - Okumalıymışım, ama okuduklarımı unutup gitmeliymişim! Üstümde hiç izi kalmamalıymış. O zamanlar da haykırmak isterdim: Dolmayı doldur, tatlıyı yap, salatayı hazırla, fakat yenmesin, öyle mi? Yemesene!..

339 - Çocuklar, Çıplak Kral'a ve terzisine çok güldükleri halde sevinçleri nekadar çabuk tükeniyor! -az sonra yine birbirleriyle itişip kakışmaya başlamışlardı...

346 - Kocaman bir akkuş olsa, kanatlarına binip gitsem! Ya Ufuk birlikte olduğumuzu, ona kendimi öptürdüğümü herkese söylerse?

349 - "Benimle gelsene. Yaşamın çok daha anlamlı olur."

349 - Şimdi otuz üçümdeyim ve iki yanımda hiç açılmamış kanatlarım.

350 - Beni hoş, temiz, fazla titiz ve uysal buluyorlar. Sonra çarçabuk unutuyorlar. Benim şarkım yok. Karçiçeklerim de yok.

351 - Kısmet o gün, kendisinin de bir işe yaradığını, hayatın bir anlamı olduğunu düşünmüştü. Mutluluğa benzer bir şey duymuştu yine. Bu duyguyu, yakaladığı her anda hemen yitiriyordu. Güven sürmüyordu. Ne kendisine, ne başkalarına.

351 - Azra Hanım, omlet sarmalı pilavın nasıl yapıldığını sormuştu Kısmet'e. Tarifini bir köşeye yazmıştı. Yazdığı kağıdı masada unutup gitmişti sonra.

352 - Ferit Dayısının biraraya getirdiği bütün bu insanlar da birbirlerine güvenmiyorlardı. (...) Ortak noktada birleşen iki kişi bile yoktu sanki.

355 - Kimini de yazarı elinden tutup çıkarırdı kuyusundan. Galiba tek başına kurtulanlar da hep yazarı tarafından kurtarılanlardı. Onlara fazla inanmadım. Ben en çok yeni hayatına ölümle başlayan roman kahramanlarını sevdim. İnsanın kendi kendine yeni bir hayatın içine doğru yürümesini, ölüme yürümekle eşdeğer, onun kadar gözüpeklik isteyen bir iş olarak gördüm. En fazla da bunları inandırıcı buldum.

356 - Yeni bir şeye başlamak yeni bir hayat mıdır?

356 - Trene, üç beş saatlik bir yolculuğa, geçmişteki üç beş kişiye belbağlayarak mı yeni bir hayatım olacak?


07 Ağustos 2017

Bu sıralar...

 - Son günlerde Hollanda kültürüyle ilgili yeni bir şey öğrendim: Puzzle yapmak yaşlı insanlar için bir aktivite sayılıyormuş. Neden bu kadar dışa dönük insanlar olduklarına şaşmamalı. Halbuki tek başına oturup parçaları birleştirmek zihni dinlendirmenin bir yolu bence. Örgü örmek gibi. Hadi kabul, örgü örmekten çok daha az yaratıcı bir eylem. Sadece parçaları birleştirmekten ibaret. Sonuçta oluşturduğun ürün sanatı geçtim, zanaatın da bir sonucu değil. Fakat Türkçe'deki karşılığı olan "yapboz" sözcüğünün anlamına tam da uygun olarak, bu aktivitede önemli olan bir şey yaratmak yani sonuç değil ki, sadece yapmak, parçaları birleştirmek ve bunun getirdiği dinginlik, tatmin hissiyatı. O yüzden yapıp çerçeveleyip asmak değil aslında beklenen, yapıp bozmak, sonra tekrar yapmak. İnsan, sanki yapbozda resmedilen tablo ya da fotoğraf kendi eseriymişçesine, çoğu zaman bozmaya kıyamasa da, aslında amaç bu, yani bozmak. Çerçeveleyip asmak insanın kendini şımartma, kendini sevme yollarından biri sadece.

- Zamanın birinde Youtube'da "Daha sonra izle" diye işaretlediğim videolardan birini izledim geçen hafta: "Havada Bulut". Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden birinin TRT tarafından 2002 yılında dizileştirilmiş hali. İnsanı okumaya teşvik eden diziler varmış eskiden. Edebiyat televizyon denen aptal kutusuna ancak bu kadar yakışabilirdi. Keşke benzerlerini bulsam da izlesem. Sait Faik'i yeterince okumamış olmanın pişmanlığı düştü içime. Ülkemin en güzel yanı, edebiyatı. Çok özlüyorum, bu yaşıma kadar uzak kaldığımız her an için kendisinden özür diliyorum, arayı elimden geldiğince kapatmaya çalışıyorum.


- Ve yine Adalet Hanım'la içli dışlıyız bu aralar. Günlüklerinin (Damla Damla Günler) ilkini okumuştum. İnternetten sipariş verip arkadaşlarıma aldırttığım ikincisi ve dördüncüsüne başlayayım dedim bir iki hafta önce (üçüncüsü yoktu piyasada). Baktım ikincisi yerine yine birincisini ama bu kez Everest yayınlarından çıkan son baskısını aldırtmışım. İnternet alışverişinin zararları. Yine de iyi oldu, Everest'teki önsözünde günlükleri basıma hazırlama sürecini anlatmış, "Bir insan yaşadığı sırada neden günlüklerini yayımlatır ki?" sorularıma cevap buldum. Neyse, sonuç olarak ben de dördüncüye başladım, 1990-96 arası olana. Günlük okumaktan bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum. Doksanlara nasıl baktığını hep merak ediyordum, öğrendim. Sanırım, kim ne derse desin, hatta kendisi ne derse desin, bu yazarla aramızdaki ilişki hiç bozulmayacak. Günlükleriyle tanımaya başladım O'nu, (sonradan edebiyatıyla haşır neşir oldum), bundan mıdır, nedendir bilmem, kendi kendiyle konuşmalarını, kendine kızmasını, eleştirmesini, arada bir şımartmasını, haklı çıkarmasını, yaşadıklarıyla fikirlerinin çelişkisiyle mücadele etmesini, her şeyini olmasa da pek çok kavgasını gördüm kitaplarında. Romanlarında da eksik kalan yerleri tamamlıyorum yavaş yavaş. Asla tamamen tanıyamam elbette O'nu, kimseyi, en yakınımı bile. Bir insan bir insanı ne kadar tanıyabilir, bir insan kendini dışarıya, hatta kendine bile ne kadar tanıtabilir ki? Yine de Adalet'i (yaşına ya da tanışmayışımıza hürmeten Hanım demem gerekiyor ama içimden gelmiyor. Yazarlarla kankiymişiz gibi konuşulmasından da hoşlanmam halbuki. Sonuna bir şey getirip isminin karizmasını çizmek istemiyorum sanırım..) öyle bir benimsedim ki, bir yazarı ne anne, ne abla, ne arkadaş, ne kadın olarak değil, sadece yazar olarak da yürekten bir yakınlıkla benimseyebileceğimi öğrendim. İnsanı durmadan okumaya ve sakince, koşturmadan, kendi kendine mırıldanır gibi yazmaya teşvik ediyor. Bir yerlerde yayımlatma telaşına girmeden yani... Daha ne olsun ki?

Şimdi elimde günlük kalmadı. Eskişehir'de geçen romanı Üç Beş Kişi'ye başlayacağım. Belki de biraz ara verip Füruzan'ın Parasız Yatılısı'na girerim.

- Hamamböceklerimiz bitti. Evi beş defa ilaçlatmak, sonuncusunda bütün binayı ilaçlatmak işe yaradı demek ki. Artık gerçekten yerim yurdum varmış gibi hissediyorum. Uzak kaldığımda özlediğim bi kapalı kutum var. Kendi evinde misafir gibi hissetmek bi tuhaftı. Hayatta daha derinlere kök salabiliyorum sanki artık, o zamanlar hep misafirdim dünyada. Tam olarak ancak bu cümleyle anlatabilirim böceğin ruh halime etkisini. Küçücük yaratıkların iğrenmek dışında böyle duygular uyandırması saçma ama yaşayan bilir ki, gerçek.

- Burada her ayın ilk pazartesi öğlen 12'de bir dakika boyunca siren çalıyor. Doğal felaketlere ya da savaş durumuna karşı tatbikat amaçlı. Çok enteresan. Yakınlarımızda mültecilerin kaldığı bir yer var. Acaba oradakiler bu felaket tellalı sesi duyunca ne düşünüyorlar? Ben ilk duyduğumda tırsmıştım mesela. İnsan merak ediyor. Ama gidip soramıyor. Neden? Bir, yapı meselesi, her merak ettiğini soran biri değilsin, hele ki hiç tanımadığın insanlara, röportaj yapar gibi yanaşıp konuşamazsın. İki, ki içini asıl kurcalayan bu, mesafe yakın ama aslında uzak.

- Kendi kendine konuşarak, hatta çekişerek yazmak, Adalet Hanım'dan kalan hatıra. 

Şimdilik bu kadar...