19 Şubat 2018

8. Haftanın Sorusu ve Motiflerde 4. Hafta

Ne diye başlık atacağımı şaşırdım yine. Motifler hakkında da numaralarla konuşmam gerektiğini fark ettim, yoksa ne kadar yol katetmişim falan bilemiyorum. 4. hafta bittiyse, nerden baksan 28 motif olmuş bile! Vuhu! Normalde hayatta girişmeyeceğim bi işti bu. Blogculuk, sen nelere kadirsin!


Bu haftanın şaheserleri de bunlar. Soldan sağa, yukardan aşağı sıralama şöyle:

1. Simple rows and rounds
2. Iced pie
3. Bunu kaydetmemişim yav, bulamadım kaynağı.
4. Paint splatter
5, 6, 7. Aşağıdaki kitaptan. Merak eden olursa model çizimlerinin fotoğrafını çekip mail atabilirim.


Gelelim bu haftanın sorusuna: Hayatını etkileyen bir kitap? 

Düşündüm, hayatımı etkilemesi için, küçükken okumuş olmam gerekir gibime geldi. Zaman sınırı koymak içimi rahatlattı, derken, tek bi kitap ismi verme işi gerdi bu sefer de. Aklıma gelenleri süzgecimden geçirip sıralayacağım bu yüzden:

1. Çocuk Kalbi (Edmondo de Amicis): Okurken çok zevk almamıştım, sanırım geç okumuştum, çok çocuksu gelmişti. Fakat günlük yazma fikrini çok sevmiştim. Beni bu yazma işine bulaştıran kitap bu olabilir. Emin değilim tabi, şimdi hatırlayamadığım başka kitaplar varsa kalplerini kırmayayım.

2. Yeşil Kiraz (Gülten Dayıoğlu): İpek Ongun kitapları TVdeki kızları anlatıyordu da, Yeşil Kiraz benim gibileri anlatıyordu sanki, öyle bi bağ kurmuştum bu kitapla. Konusunu çok hatırlamıyorum fakat çok gerçekçi olduğu için acı verdiğini çok iyi hatırlıyorum.

3. Huzur Sokağı (Şule Yüksel Şenler): Ortaokulda okumuştum. Hayatımı kesinlikle etkiledi. Bi döneminin içine sıçtı. Şu an en çok nefret ettiğim kitaplar arasında. Dizisi çekildi bi de, tam bu dönemin burnu havada ahlak anlayışına uygun olarak.

Büyüyünce, okuyacağım kitapları arayıp bulduğum zamanlarda ise Tutunamayanlar ve Mülksüzler'i takmıştım kafama. Hala hafızamın en güzel yerinde saklıyorum onları. Mülksüzler ideal, mükemmel bi toplum tipinin olmadığına ikna etmişti beni. Tutunamayanlar ise asosyalliğime edebi bi anlam katıyordu sanırım, yalnızlığımı alıyordu, en yakın arkadaşım olmuştu. Tekrar okumak gerek ikisini de.

Zihnimi zehirleyen çok fazla kitap okudum. Dini romanlar, Kemalettin Tuğcu romanları gibi. Hep kahır hep kahır hep kahır... Bıktım be! Ama ah o dini romanlar... Onların öyle her kelimesinden fışkıran ahlakçılıkları, zihnime ördükleri duvarlar... Her sayfada yeni bir tuğla koyarken bi taraftan da kendi kendime isyan edişim, duvarın üstünden atlayıp kaçmak isteyişim... Sırf roman okumayı seviyorum diye ordan burdan elime tutuşturulan iç karartıcı, saçma sapan kitaplar... Şimdi çocuk kitaplarına bakıyorum da, ne güzellikler varmış da haberim yokmuş. Sahaf diye bi şeyin varlığından beni haberdar eden lise arkadaşıma hala minnettarım.

İşte böyle, nefretimi iyice kusmadan gideyim.

Selamlar efenim,
Kanatlı Kedi

16 Şubat 2018

Boş konuşma zamanı

Güneş soldan soldan vuruyor. Az önce duştan çıktım, bugünkü ilk sorumluluğumu yerine getirdim. Diğeri de asık suratımı düzeltmek. Klavye başına oturmamın amacı bu. Bakalım becerebilecek miyim?

Güneş soldan soldan vuruyor evet. Kah ekrana yansıyıp bana kendimi gösteriyor, kah bulutların arkasına saklanıp nanik yapıyor, "Ben geldim diye sevinmiştin di mi, ahaha, ben aslında yoğum!" diyor. Acı, şekersiz neskafe yaptım kendime, keyfi tamamlamak için. Tabi şekersiz olunca ya da yanında şekerli bi yiyecek, hiç olmazsa bir iki hurma olmayınca keyif tam tamamlanmıyor. Yarım yamalak, acınası bi keyiflenme çabası...

Büyük bi derdim olmadığını baştan söyleyeyim de, yazıdan ümidinizi kesin. Böyle, bu enerjisizlikte devam edecek kendisi.

Dün akşam bi film izledim, içimi allak bullak etti. Çekmeceler. Yerli film. Taner Birsel filan oynuyor. Cinselliğin bastırılması, psikolojik gerilimler, neler gerçek neler değil, yok artık bu kadar da olmaz denecek olaylar. Gerçekçi ama bi taraftan da "kim yaşıyo lan bu hayatları?" dedirtiyor. Anlamadım zaten bazı yerlerini de... Yine konusunu okumadan izlediğim ve allak bullak olduğum bir Türkiye filmi. (Geçen gün burda tanıştığım, Türkçe konuşan birine, Türk müsünüz diye sordum. Saçma bi soruydu evet ama işte ayaküstü edilen muhabbetlerde bu kadar kötüyüm. Ama diğerlerinde... ohooo o... süperimdir. Neyse, adam "Türkiyeliyim diyelim" diye cevap verdi. Uzun zamandır pratik hayatta da politik görüşünü yaşamaya çalışan insanlarla takılmadığımı fark ettim. Özledim mi? Hayır. Belki biraz. Öte yandan haklı adam. Ben de Müslüman mısın, diye sorulunca ne diyeceğimi şaşırıyorum. Keşke hiç sorulmasa böyle sorular. Ya da ne cevap vereceğimizi şaşıracak kadar şaşkın, özgüvensiz, tartışmadan kaçınan, korkak tipler olmasak... Peki sırf bi soru soruldu diye fikrimizi açıklamak zahmetine katlanmak zorunda mıyız ki? Bu da saçma. Neyse, Türkiye filmi deyişim bundan yani. Sosyoloji hocalarım duysa kızardı... Çok da tın.)

Eskiden çok izlerdim böyle ağır filmleri. Ağırdan kastım psikolojik şeyleri, bilinçaltını kurcalayan filmler. Ardarda bikaç tane izlerdim. Sonra günlerce çıkamazdım etkilerinden. Ne kadar etkilendiysem o kadar güzel bi film olduğunu düşünürdüm. Şimdi sürekli filmdeki yalanları arıyorum. Filmlerin hepsi yalan söylüyor doğal olarak. Yönetmenin görmemizi istediği şeyleri görüp, onun istediklerini hissediyoruz, anlıyoruz. Aksini iddia etmek, yaratıcının oyunlarını anladığını iddia etmek gibi bi şey olur ki asla emin olamayız gerçekten anlayıp anlamadığımızdan.

Filmlerin hepsinin yalan söylediğini kabullenmem zaman aldı, itiraf edeyim. Her filme saf saf inanmaya bi meylim vardı eskiden. Hal böyle olunca, vurucu, sarsıcı sahnelerden eskisi kadar hoşlanmıyorum. Hele ki ağlatan filmlerden -ağlanması gereken her sahnede istisnasız hep ağlasam da- tiksiniyorum. Sakin sakin vuran filmlere daha çok saygı duyuyorum artık.  Çekim teknikleriyle, aniden alevlenen tartışma, buhran sahneleriyle filan kafamızı bulandırıp etkilemek kolay, sıkıysa sadece oyunculuklarla ve sözlerle yap bu işi, diyorum yönetmenlere artiz artiz.

Demem o ki, eskiden çok izlerdim böyle vurucu filmleri. Fakat sonuç pek hoş olmazdı, günlerce o buhranlı karakterlerin dertlerini çekerdim, Yeşil Yol'daki başroldeki mahkum gibi, karakterlerin acılarını küçük sinekler halinde içime çekerdim. Neden? Çünkü acılarının ufacık da olsa bi parçasında kendimi bulurdum da ondan... Dünkü filmden sonra da öyle bi ruh halindeyim. Farkında olmadan kendimi o karakterlerle birleştirmeye çalışıyorum, senaryoya itiraz ediyorum, bazı karakterleri öldürmek istiyorum... Ama film bu, geldi geçti. Oyuncular bambaşka filmlerde oynadılar, kendi hayatları devam ediyor. Sen de devam etsene çocuğum hayatına? Alemin manyağı sen misin? Aaaa...

Kendi kendine konuşmak gibisi yok.

Başkalarının dertleri demişken, Dünyanın Sefaleti'ni bitirdiğimi de söyleyeyim. 17 Şubat 2017'de elime geçmiş kitap. Kısa bi süre sonra heyecanla başladığımı hatırlıyorum. Yaklaşık bir senede bitirdim. Üçte birini bu sene içinde okuduğum için 2018 kitap çelıncıma O'nu da dahil ediyorum. Banane ya, edicem tabi, o kadar emek verdim, iki sene arasında kaynayıp gitmesine izin veremem!

Bu kitapta sosyologların röportaj yaptığı her bir karakterin hayatı ayrı ayrı filme çekilse keşke. Düzgün çekilirse, gönlümdeki bütün ödülleri onlara verirdim. Çekmeceler'deki marjinal hayatların saçma sapan dertlerine değil. Bak yine sinirleniyorum. Kim yaşıyo lan bu hayatları? Yaşamayın oğlum, dert edinmeyin kendinize! Sonra bize anlatıyonuz.

Bir film hakkında yapılabilecek en sığ yorumu yaptığıma göre, bu konuya artık bi son vereyim bence, evet. Resmini de koyayım şuraya, ayıp olmasın. Film Netflix'te var bu arada, ordan takıldım zaten.



Beyaz yakalı çalışanlar yine günlük göç yolundalar. Akın akın marketin olduğu meydana gidiyorlar. Öğle arası. Normal insanlar. Normal şeyler konuşuyorlar giderken. Öyle olduğunu tahmin ediyorum en azından. İnsan ne konuşur ki iş arkadaşlarıyla, grup halinde yürürken? Ve insan nasıl normal olur? Normal insan nasıl insandır? Neden hem normal olmaya çalışıp hem normal olana tepki duyarız?Bunlar hep soru. Cevaplamaya gerek olmayan türden.


Dün örgü kitabı aldım kütüphaneden. Bu haftaki motiflerim o kitaptan olacak hep. Kitabı rafta görünce içim kıpırdadı, "kütüphane ne güzel bi şey!" diye bağırdım kendi kendime. Satın almana gerek olmayan, ömür boyu saklamak istemeyeceğin kitapları al, işini bitirince geri ver. Bi sürü şey öğrenebilirsin bu sayede, kitabı bitirme takıntısı yapmadan. Kocaman bi ansiklopedi sanki. Ya da google'ın basılı hali. Misal karnabaharın tarihini ve ne tür yemekler yapılacağını mı merak ediyorsun, illa bu konuyla ilgili bi şeyler bulabilirsin orda. Müthiş.


Bi de bu sıralar Hollandaca çengel bulmaca çözüyorum. Her karede bir numara var. Her numara bir harfi temsil ediyor. Birkaç harf de baştan veriliyor. Kelime öğrenmek için iyi bi yöntem. Marketlerde kocaman bi bulmaca bölümü oluyor burda. Alzheimer'la savaşmak için midir nedendir bilmem, bulmaca kitapçığı satın alma alışkanlığı var insanların.

Bu kadar olsun, yetsin gali. Motifimi örerken Kültür Tarih Sohbetleri'ni dinleyeyim.



Boş konuşmalarınız bol, marjinal dertleriniz az olsun,
Kanatlı Kedi


13 Şubat 2018

7. Hafta ve Motifler

Stres olduğum bir şey hakkında yazacakmışım bu hafta. Bir şey deyince işler karışıyor. Hangisini yazsam? Derdim çokmuşcasına bissürü stresim var. Çoğu da kendi kendime ürettiğim şeyler. Mantıksız, dolayısıyla çözümü de olmayan, sadece rahat ve sabırlı olmamı gerktiren şeyler. Hadi birini seçeyim: İlk defa bir ortamın içine girmek, bir insanla ilk tanışma, kısacası "ilk" defa başıma gelen her şey. Misal komşumuz kahveye çağırır, 2 hafta önceden planlamışızdır, o olay gelip geçene kadar stres olurum. Sonra onlar bize gelecektir, en sonuncusu evin dışına adımını atana kadar stres olurum. Ama ikinci seferde bu kadar olmam. O yüzden yeni bi şey yapılacağı zaman çevremdekilere işkence ediyor olabilirim. (Niye yapıyoruz ki bunu, ne gerek var, ya şöyle olursa, ya böyle olursa...) Yeni yeni kabulleniyorum bu durumumu. Eskiden o an yaşadığım endişenin mantıksız olmadığını iddia eder, yanımdakiyle tartışır, daha da gerilirdim. Burda kendi kendime kalınca anladım ki ben de böyle bi insanım, kabul edince gelip geçici olduğunun farkına varıyor insan hiç olmazsa, hayatının meselesi haline getirmiyor ufacık şeyleri.

Bunun dışında Fermina'ya katılıyorum. Türkiye'de ve genel anlamda dünyada olup bitenlerden stres olmak... Şimdi bi de Hollanda var benim için. Aynı sebepten Twitter'ı kapatmıştım ben de. Evrensel'in haber bültenine üye olmuştum, sabah-akşam iki mail geliyor şimdi. Hızlıca bi göz atıyorum, çoğu zaman linke tıklayıp ayrıntıları okumuyorum bile. Günler sonra haberim oluyor büyük olaylardan. Hiç haberim olmuyor da olabilir, bunu bilemem tabi. Kendime bi film seti yarattım, orada yaşıyorum gibi geliyor bazen, bi haber duyduğumda... İç huzurum arttı bu sayede ama yapmacık bi huzurla yaşamak da hoş değil tabi. Ortasını bulabilmek gerek evet. Bu konuyu daha önce yazmıştım, tekrara düştüm yeterince, susayım.

Bu sıralar ödevler filan sebebiyle mi neden bilmem, çok hızlı geçiyor zaman. Yetişmiyor hiçbi şey. Geçen haftanın motiflerini dün tamamladım. Çok zor geldi yapması ama yapınca da hoşuma gidiyor. Gözlerimi ve kafamı yormasa ve 1 saat kadar bi vaktimi almasa keşke... Yarıda bıraksam mı diye düşündüm, sonra kendimi ikna ettim. Motifler değil aslında gün içinde vaktimi çalan, ne yapsam, hangisini önce yapsam diye saf saf düşünüp durmasam her şey yetişecek! Acil olanları önce yap (ödev gibi), sonra da ilk aklına geleni yap. Mükemmel planlamaya gerek yok, sadece aklındaki listeye tik atmak senin istediğin.

Evet, kendi kendime konuşmayı bırakıp, motifleri şuraya bırakıp gideyim. Önce ödevi bitireyim, sonra kim bilir n'aparım...


Üstteki altı tanesi şurdan: Mes Favoris 
Alttaki mor olan da şu: Criss-Cross Bunun ortasının artı şeklinde olması gerekiyordu, benimki daha çok yel değirmenine benzedi. Zaten aynısını yaparsam ne anlamı kalır di mi? Esere kendimden bi şeyler katamadıktan sonra... Hiç...

Saygılarımlan, 
Kanatlı Kedi

05 Şubat 2018

6. Hafta ve Motifler

Bu haftanın sorusu: "Bu hafta başına gelen en güzel şey neydi?"

Çok basit oldu bu soru. Hemen söylüyorum, şu yandaki arkadaşı bulmamız: 

Tek kişilik koltuk almak istiyordum uzun zamandır. Neden? Nostalji merakımdan tabi ki, filmlerde filan oluyor ya, ondan. Çocuk işte, özeniyor. Fakat bi türlü hayallerimdekine benzer bi şey bulamadım (ya da çok pahalıydı). Meğer benim istediğim şey ikinci elmiş, zamanda geriye gitmekmiş, tabi ki yeni dükkanlarda, ikeyalarda bulamazmışım. Minderi biraz yıpranmış, o yüzden üstüne örtü ayarladım. 

Bu arada nostalji merakı ile falan başladım ama alınca fark ettim ki çok mantıklı bi istekmiş bu. Normal üç beş kişilik koltuklar/çekyatlar insanı mayalı hamur gibi mayıştırıyor (Mayışmak maya'dan mı geliyor yoksa!) ama bu öyle değil. Dik oturmanı sağlıyor ama bunu arkadan kazık gibi ittiren tekerlekli çalışma sandalyeleri gibi de yapmıyor. Sırtındaki boşlukları yumuşak yumuşak dolduruyor, başını arkaya yaslamana izin de veriyor. En güzeli de ayağa kalkacağın zaman koltuğun kollarının ucundan tutup kendini yukarı itebiliyorsun ki böylece kalkman kolaylaşıyor. 

Yani bu koltuğa oturup kalkarken kendimi yaşlı gibi hissediyorum ama ne gam! Yok böyle bi huzur, bi rahatlık... Evin en mayıştırmayan rahat köşesi... Sanırım ördüğüm motiflerle de ufak omuz ve diz battaniyeleri yapıp sandalyenin yanında bulunduracağım ki iyice ihtiyar moduna girebileyim. He bi de orda burda denk gelirse önüne ayak uzatmalık bi puf almayı düşünüyorum ama bu asilzadeye uygun olmalı, öyle sıradan bi puf olmaz. Bi de kendilerini 15 euroya aldım, pufa da daha fazlasını vermem. Kriterlerim var evet.

Resmen ikinci el, güzel ve ucuz bi şey alınca çılgınlar gibi seviniyorum. Birinci el, güzel ve ucuz bi şey alınca da seviniyorum ama o kadar değil.

Gelelim motiflere... Aşağıdaki görsele bakınız efem. Üst-sol baştan sayıyorum motif isimlerini, bazılarına link de ekledim.


2. Lydia
3. Kaydetmemişim yav bulamadım şimdi ama sanırım Ezgissimo'dan görmüştüm.
4. Sırf motif doldurmak için kendim yaptım, 3 dolgu, 2 zincir...
6. Granny square'in dc değil de hdc versiyonu. Farklı bi motif sayılır bence. Banane banane sayılsın...


Muhabbetle kalınız efem, 
Kanatlı Kedi

31 Ocak 2018

Sinema ve Ben

Blog dünyasında mim diye bi şey olduğunu duyardım da, ne olduğunu bilmezdim. Çok şükür ölmeden onu da öğrendim, başım göğe erdi. Benim gibi cahiller için açıklayayım: Birisi diyor ki "ben şu soruları hazırladım, aha kendim de cevapladım, şunlara şunlara da diyorum ki 'bak bu sorular sizin de ilginizi çeker gibi, siz de cevaplasanıza...' " İşte bu cevaplasanıza dediği kişileri mimlemiş oluyor burda kuyuya ilk taşı atan kişi. O da sourları cevaplayıp başkasını mimliyor. Derken, ilk defa ice bucket challenge'da gördüğüm bu yöntemle ordan oraya atlıyor bloggerlar. Bilmediğin bloglarla tanışmış oluyorsun filan...

Öneri Makinesi'nin başlattığı Sinema Mimi'ne iştirak eden Saçaklı da beni mimlemiş savolsun. Hadi o zaman, ne duruyoruz?



1. Sinemada izlediğin ilk film? 


Babe. Dayım en küçük oğluyla beni sinemaya götürmüştü. Nerden esmişti bilmiyorum. Böyle bi gelenek yoktu sülalemizde ve bi daha da yaşanmadı zaten. 101 Dalmaçyalı'ya gideceğimizi sanıyorduk ama onda yer mi yoktu, yoksa seansı mı uygun değildi, yoksa vizyondan mı kalkmıştı niyeyse Babe'e girdik. Böyle hafiften mızıkladığımızı hatırlıyorum. Ama ilk defa sinemaya gittiğim için çok da sesimi çıkarmamıştım. Sinema salonuna, karanlığa, kocaman ekrana uzuuuun süre bakmaya alışkın olmayan bünyem filmden hiçbi şey anlamadı, hatta uyuyakaldı. Ama şimdi hatırlıyorum da, ya filmin ses sistemi kötüydü ya da film altyazılıydı. Hiçbi şey duyamadığım ya da anlayamadığım için sinirleniyordum. Sonunda çabalamaktan vazgeçip kendimi uykunun tatlış kollarına bırakmıştım.

Filme de ayıp olmuş, şimdi fragmana bakınca hoşuma gitti. İzleyeyim bari de gönlünü alayım.



2. Film en güzel ...de/da izlenir.

Sinemada. Hatta evet, diğer bloglarda okuduklarıma katılıyorum, mümkünse açık hava sinemasında. Açık hava sinemasına ilk defa bikaç sene önce gittim, Atina'da. Baya merkezde bi yerde. Çok güzeldi. Ah... ah...

3. Film izlerken olmazsa olmazın var mı? Varsa nelerdir?

Olmazsa olmazım yok sanırım. Ama gıcık olduklarım var: Gürültü, fısıltı, telefon kurcalanması, bıt bıt sesi, ışığı... He bi de "Cast"in C'sini görür görmez ayağa fırlayan tipler. Bazen Cast akarken arkaplanda film oynamaya devam ediyor, ekstra sahneler oluyor, onlarda bile hemen koşa koşa salonu terk etme derdinde bazıları. Hadi bikaç kişi olur, anlarım, tuvaleti, sigarası gelmiştir ne bileyim... Ama işte bu salonu terk etme arzusu bulaşıcı sanırım, bikaç kişi kalkınca, herkes kalkıyor,, çıkmaya çalışıyor, filmi izlemek için benim de ayağa kalkmam gerekiyor, derken filmin sonundaki ekstra sahnelerin içine sıçıp batırıyoruz topluca. Çok ayıp oluyor.

4. Tek başına mı, kalabalık mı?

Tek başına ya da o filmi uyum içinde izleyeceğim biriyle başbaşa. Hadi üç kişi olalım ama fazlası zarar. Geyik yapmaktan filmi izleyemiyoruz. 

5. Mısır mı, cips mi?

İkisine de gerek yok bence. Hem içerden gürültü yapıyor, çiğneme sesimden filmi duyamıyorum, hem dışarıya da çok gürültü gidiyor. Ben yemesem bile başkalarınınkini duyuyorum. (Bu anket sayesinde ne kadar problemli bi insan olduğumu hatırladım, tişkirlir öneri makinesi.)

6. İki boyutlu mu üç boyutlu mu? 

İki boyutlu. Gözlüklüyüm. Gözlüğün üstüne 3D gözlük takmak pek eğlenceli olmuyore.

7. Avm sineması mı sokak sineması mı?

Sokak sineması. Tabi ki daha konforlu olsalar daha iyi olur ama bu halleriyle de onları tercih ederim. Koltukların çok rahat olması gerekmiyor benim için. Zaten oturduğum şekilde 2 saat sabit duramıyorum. Koltuk rahat da olsa da, olmasa da 30 pozisyon değiştiriyorum. Rutubet kokusuna da burun alışıyor bi yerden sonra. Fekat mesela uzun boylu ya da daha kilolu insanlar için o eski model koltuklara sığmanın zor oluşunu da anlayabiliyorum. N'apalım, herkes rahat ettiğine gidecek tabi. Fakat İstanbul'dayken arada bir Yeşilçam Sineması'na giderdim, kafesinde oturup tek başıma beklerdim. 1 kişi için de olsa filmi oynatırlardı, ki genelde çok kalabalık olmazdı. Güzeldi. 

8. Filmden önce filmin fragmanını izlemek mi, yorumları okumak mı?

Fragmana şöyle bi göz atmak. Fragmanda bütün filmi anlatmasalar bi de, çok güzel olacak. Sonrasında filmi anlamadığımı hissediyorsam ya da çok sevdiysem ya da çok gıcık olduysam  yorumları okurum.


Bitti. Ne kadar takıntılı bi insan olduğumu hatırlatması dışında, zevkliymiş:) Ben de Macera Kitabım'ı mimleyeyim o zaman. Kimsede görmedim O'nu sanırım. Bi de tabi "filmlerle ilgili olsun da ne olursa olsun" diyen herkesi de davet edeyim ayrıca. 

30 Ocak 2018

Kitap: Suikast (Harry Mulisch)


Orjinal Adı: De Aanslag

Orjinalinin ilk baskısı: 1982
Doğan Kitap Yayınevi
Almanca'dan çeviren: Ahmet Arpad

Evet, ne yazık ki, Hollandaca aslından çevrilmemiş. Yine de çeviri güzel, su gibi akıp gidiyor en azından. Fakat burada bir Hollandalı, bu kitabı okuduğumu duyduğunda, "Oo.. Harry Mulisch çok zor, çok entelektüel bir yazar, ben hiçbir kitabını okuyamadım..." deyince bi şüphelendim. Acaba düzgün çevrilememiş olabilir miydi? Cümleleri basitleştirerek mi çevirmişti acaba ilk çeviren? Çünkü benim elimdekini okuması son derece basit. Fazla entelektüel bi okur olduğumdan falan değil, gerçekten basit... Bu kitabı orjinalinden okuyacak seviyeye gelirsem bir gün, belki tekrar kurcalarım Mulisch'i, zor muymuş, kolay mıymış... Belki de o yorum yapan kadınla kitap zevklerimiz, zor kitap anlayışımız farklıdır... Bilmiyorum.

Neyse efenim, bu kitap, 80lerde basıldıktan sonra filmi de çekilmiş ve film, 1986'da yabancı film dalında Oscar kazanmış. Filmi henüz izlemedim, bulmak zor. Netflix'te -tabi ki- yok. Bulup izleyeceğim bi şekilde. Youtube'da orjinal dilinde var, güzel görünüyor. 

Konu kısaca şöyle: İkinci Dünya Savaşı'nın son zamanları. Dünya Nazilerden kurtulduğu için kutlama yapmaya başlamışken, Hollanda'nın Haarlem şehrinde Nazi yönetimi hala devam ediyor.  Açlık var, kış var, karartma var, akşamları sokağa çıkma yasağı var... Direnişçiler de var. Suikast düzenliyorlar Nazi askerine, polisine... Sessiz, kendi halinde, dört evlik bir sokakta bir polis öldürülüyor. Ve sonuçları o civarda yaşayanlar başta olmak üzere pek çok insanı etkiliyor.

Kitabı farklı kılan şey, Naziler deyince artık klişe sayılabilen konulardan uzak durması. Yahudileri öldürüyorlar, gaz odaları var, bazı Hıristiyanlar ispiyonlamış komşularını, vay pislikler, falan filan, tamam. Ders kitaplarında öğretilebilecek versiyon bu. Mulisch ise o günleri gerçekten anlamak isteyenler için evdeki ve sokaktaki hayatı en ince ayrıntısına kadar anlatmış. İnsanlar neden sesini çıkartamazdı? Çıkartanların yaptıkları eylemlerin sonucu ne olurdu? Günler geceler nasıl geçerdi? Peki sonrasında, Nazi yandaşlarıyla, onların aileleriyle, savaş mağdurları birbirlerinin yüzüne bakmayı nasıl başardılar? Ne zaman unutulmaya başlandı o günler? Direnişçiler ne yaptı savaştan yıllar sonra? Delirmeden nasıl yaşadı bunca insan?

Böyle büyük toplumsal deliliklerin ardından insanlar nasıl başarıyor delirmeden kalmayı? Adeta evrime bir kanıt daha bulduğumu hissediyorum şimdi. Kesin ilk ben bulmuşumdur evet: Unutabilen veya ayak uydurabilen, yaşıyor, gerisi nanay...

Kısacası Mulisch, Hannah Arendt'in yaptığı gibi, dinleyenin işini kolaylaştıracak hazır cevaplar, sosyal mesajlar vermeden, kamu spotuna dönüşmeden anlatıyor o günleri. Bir de kitabı okumayı kolaylaştıran tekniklerden birini kullanmış yazar: Aynı karakterlerin gelecekteki hallerini de gösteriyor bize. Muhtemelen yazarın amacı kitabı kolaylaştırmak değildi, zaten asıl derdi savaş zamanındaki kötülüklerin dışına çıkıp, bunların uzun vadedeki etkisini incelemekti. Fakat okur açısından, savaş zamanında tanıştığı çoğu karakterin gelecekteki halini de görmek tatmin duygusu yaşattığı için, okumayı kolaylaştırıyor.  

Bir de olayların Haarlem'de, Amsterdam'da geçmesi benim için ekstra bir etki yaptı. Şimdi dört mevsim turistlerle dolup taşan Museumplein o zamanlar işgal altındaymış. Yazarın çocuk karakterinin gözlerinden bakıp savaş sokaklarında gezdim. Dahası, orda burda karşılaşılması kolay olmayan tarihi olayların da ipuçlarını verdi kitap. 1960larda Amsterdam'da yapılan eylemler, kraliyet ailesine karşı yapılan protestolar... İpuçlarını takip edip gerçeklere ulaşmak da bana düşüyor bi zahmet. 


Şimdi alıntılar:

1945

17 - Fotoğrafta, bir grup karnı doymuş, şişman Amerikalı...

19 - Savaş yıllarında faşistler oğullarına çoğunlukla Anton ya da Adolf adını takardı. Gazetelere büyük gururla verdikleri doğum ilanlarını da SS veya NSB'nin simgeleriyle süslerlerdi. Hatta bazıları çocuklarına Anton Adolf adını takardı. Savaş sonrası yıllarda, Anton, adı Adolf ya da Anton olan biriyle tanıştığında, ona doğum tarihini sorar, savaş sırasında doğup doğmadığını bilmek isterdi. Yoksa onun annesi ile babası da savaş yıllarında Führer yandaşı mı olmuştu? Savaştan on beş yıl sonra anne babalar çocuklarına yine Anton adını takmaya başlamıştı.  Adolf adı ise günümüze kadar sorunlu bir ad olarak kalmıştır. Yeni doğan çocuklara yine Adolf adı verilebildiğinde, insanlık İkinci Dünya Savaşı'nı artık tamamen unutmuş demektir.

34 - Anton bunun ne demek olduğunu, yıllar sonra üniversite öğrenimi sırasında bir rastlantı sonucu öğrenecekti. Sivil polis, annesinin yürüyüşünden, onun Yahudi olup olmadığını anlamak istemişti.

37 - Babası şapkasını çıkarmak zorunda kalmıştı... (...) Yaşamında hiç melon şapka kullanmayacaktı. Savaştan sonra da hiç kimse şapkalı gezmesindi!

51 - Fakat bizim işimiz kolay değil. Onlarınki ise çok kolay. Başedebilmemiz için az da olsa onlara benzemek, kendimizden bazı şeyler vermek zorundayız. Onlar için bu söz konusu değildir, hiç vicdan azabı çekmeden bizi yok edebilirler. (Bir direnişçinin düşünceleri)

64 - Biraz sonra Rijks Müzesi'nin arkasından geçtiler. Buraya babasıyla gelmiş olduğunu anımsadı. Kocaman bir alana vardılar. Ortasında, dört köşe, oldukça büyük iki barınak durmaktaydı. Alanın bir bölümü tel örgülerle kapatılmıştı. İlerde, Rijks Müzesi'nin tam karşısındaki yapının çatısında kocaman bir lir vardı. Yapı, bir Yunan tapınağını andırıyordu. Alınlık tablasının tam altında da iri harflerle "CONCERTGEBOUW" yazmaktaydı. Hemen önünde, tabelasında "Ordu Yurdu" yazan küçük bir yapı gözüne çarptı. Sağında solunda büyük villlalar vardı. Almanlar galiba bazılarını büro olarak kullanıyordu.

65 - Cebinden çıkardığı sigara kutusundan yassı bir Mısır sigarası aldı. Anton, kutusunda "Stambul" yazdığını gördü.


1952

72 - İngilizce bilenler kendilerini onlardan biri sanıyordu. Hediye edilen sigarayı sevinçle alıyorlardı. Öteki dünyadan gelmiş kurtarıcılardı o insanlar!

72 - Pantolonunun sağ paçasında, bisiklete binerken taktığı mandal hala durmaktaydı.

73 - Ocak 1945 ile haziran 1945 arasındaki beş ay, haziran 1945 ile bugün arasından çok daha uzundu Anton için. Zamanın böylesine şekil yitirmesi, anıların bulanıklaşması, ileriki yıllarda çocuklarına savaştan söz ederken Anton'u hep zorlayacaktı.

74 - Nazilerin vurulduğu yerlerin yakınındaki evlerin ateşe verilmesi o günler için olağandı. Ancak bu evlerde yaşayanların da kurşunlanarak öldürülmesi terörizmdi. Savaş yıllarında, sadece Polonya ve Rusya'da bu gibi davranışlara rastlanırdı. O ülkelerde olsaydı, Anton'u da kurşuna dizerlerdi, beşikteki bebeği de...

77 - ...eğer biraz yürekli olsaydın, değil askere, gönüllü olarak Kore'ye gitmek için de müracaat ederdin. Orada neler olduğundan haberiniz yok sizin. Barbarlar Hıristiyan medeniyetinin kapısını kırmaya uğraşıyor! (...) Faşistler Kore'dekilerin yanında kimsesiz çocuklardır. Koestler'i okumalısınız hepiniz. (Kore Savaşı'nın Hollanda üzerindeki etkisi de Türkiye'dekiyle aynıymış demek ki. ABD komünistlere karşı, biz de öyleyiz, o zaman ne duruyoruz?)

78 - Eski SS'ler Kore'de savaşmakla günahlarını affettirecek. Ne var bunda?

79 - Kısa paçalı pantolonu, o yıllarda, toplumun varlıklı kesiminde pek modaydı.

89 - Peter, o akşam kafasına koyduğunu yapmış olsaydı, oturduğum bu tabure çoktan kül olup gitmişti. 

90 - Peter on yedi yıl yaşamıştı. Onun şimdiki yaşından üç yaş daha genç. Fakat yine de hala onun ağabeyi sayılıyor. Düşünmesi zor şeyler...

93 - "Kraliçemiz ve vatanımız için şehit oldular."

93 - Belki de Şehitler Anıtı Yüksek Komisyonu'nda uzun süre, karı koca Steenwijk'lerin adlarının bu tabelaya yazılıp yazılmayacağının tartışması yapılmıştı. Komisyon üyelerinden bazıları, onlar savaş esiri olarak kurşuna dizilmedikleri, bambaşka bir nedenle hayvan gibi öldürüldükleri gerekçesiyle karşı çıkmış olabilirdi. Bunun üzerine üst komisyondaki üyeler de, "Steenwijk" adının tabelada yeri olup olmadığını tartışmışlardı belki. Ancak yerel komisyonun, tabelaya Peter'in  adını koymama teklifi üzerine, babası ile annesi anıtta yer almış olabilirdi. Ne de olsa ağabeyi, savaşta ölmüş silahlı direnişçilerden biri sayılırdı. Ve onlar için başka anıtlar dikilmişti. Tutuklular, direnişçiler, Yahudiler, Çingeneler, eşcinseller... Tanrı korusun hepsini birbirine karıştırmamalıydı. Yoksa tam bir karışıklık yaşanırdı.


1956

101 - Bir defasında bu düşüncelerini, devamlı yelkenli yatlardan söz eden arkadaşlarına açmak istemişti. Suratına öyle bakmışlardı ki, hemen susmuş, düşündüklerini kendisine saklamaya karar vermişti.

102 - Anton, çoğu insanın, oyunu kullanmadan önce uzun uzun düşünmediğini, pek bilinçli hareket etmediğini, aradan yıllar geçtikten sonra kavradı. Çoğu seçmenin, ya kişisel çıkarları ya o partiyi kendine yuva saydığı ya da adayın çok güvenilir bir kişiliği olduğuna inandığı için o partiye oy verdiğini fark etti. (Burda da yokmuş. Nerede yaşanıyor bu sıçtığımın ideal demokrasisi?)

105 - (1956'nın ikinci yarısı) Amsterdam'da, kitapçılardan evlere kadar, komünistlere ait ne varsa saldırıya uğramıştı. Ve kimi adresleri yayımlayan basın da onlara bir güzel destek olmuştu. Tarafsız habercilik adı altında, şurada oturan şu parti yöneticisinin evinin dünkü saldırıda az bir zarar gördüğü bildirilmişti. (Daha geçen hafta Hollanda'da basın özgürlüğü üzerine bi şeyler anlattı okuma kulübündeki hocamız. Özgürlük, göreceli ne yazık ki.) 

113 - ...ses tonundan, bu cevabı pek çok kez tekrarlamış olduğu belliydi.

113 - Seninle aynı sınıftaydık. Babanı ve anneni vurdular, sen tıp öğrenimi görüyorsun. Babam öldürüldü ve ben şofben tamir ediyorum.

117 - Hitler'in savaşı kaybedeceği belli olduğunda bir sürü insan direnişçi pozuna girivermişti. Lanet olası o palavracı kahramanlar!

118 - Evinizin yandığını duyduğumda, babamın öldürülmüş olduğu haberini henüz getirmişlerdi. Bir an olsun bizleri düşündün mü? Ben seni düşünmüştüm, 'acaba ona bir şey oldu mu?' diye sormuştum kendi kendime. Sen beni o anda aklından geçirmiş miydin?


1966

125 - Tevrat'ta sözü edilen, Yakub'un uyurken yastık diye başını koyduğu taştı bu. (Kutsal hırka, kutsal taş, ne zaman bırakacak insanlar nesnelerle kurduğu bu gereksiz saygı dolu muhabbeti?)

133 - Nasıl oluyordu da, Vietnam Kurtuluş Ordusu'nu Nazilerle karşılaştırabiliyordu. Amerikalıların eski Amerikalılar olduğuna inanması da yanlıştı. Savaştan yıllar sonra değişen onlardı. Bir karşılaştırma gerekiyorsa, şimdiki Amerikalıları Nazilere benzetmek yerinde olurdu.

136 - Hindistan'dan kurtulduktan sonra Hollanda'nın durumu düzeldi. Öyle değil mi? (Bu cümle neden bahsediyor? Öğrenmem lazım.)

136 - Bize borçluydular, teşekkür etmemize hiç gerek yok. Amerikan İhtilali de Amsterdamlı bankerlerin parasıyla finanse edilmişti. Hem o senin Marshall Yardımını da son kuruşuna kadar geri ödüyoruz, sevgili Gerrit. On sekizinci yüzyılda buradan Amerika'ya gitmiş olan paraların ise ömür boyu geri gelmeyeceğine eminim.

136 - Kimin için yaptı bütün bunları? Prensesimiz için... Son kelimeyi söylerken midesi bulanıyormuş gibi yüzünü ekşitti.

136 - Sen basit bir saray faşistisin, başka hiçbir şey.

137 - Monarşinin o gizli çekiciliğinden sizin hiçbirinizin haberi yok! (...) İnsanın ruhu için Soestdijk Sarayı'nda bir akşamdan daha güzel, daha asil ne olabilir? Işıl ışıl pencereler, arka arkaya girişe yanaşan siyah limuzinler, göz alabildiğine merasim üniformalı, bellerinden kılıç sallanan beyler, takıları parıldayan uzun tuvaletli hanımlar...(...) Tanrı izin verirse, majestelerini bile görebilirsiniz! Ve ötelerde, çok ötelerde, tel örgüler ardında, yağmurun altında, jandarmanın korumasında basit halk...

138 - Senin basit dediğin halk...geçenlerde Amsterdam'da kraliyet ailesinin üzerine bir güzel sis bombaları yağdırdı. (1966'da, Provo hareketi)


144 - Yaptığınıza değdi mi? diye Anton birden sözünü kesti.


145 - Eğer senin annen ve baban, dedi Anton ağır ağır, o evlerden birinde yaşıyor olsaydı, yine de orada vurur muydun Ploeg'u?

(...) Hayır, lanet olsun! ... Tabii vurmazdım.

158 - Çocuğuna, yemek istediği şeye pomfrit dendiğini öğretemez misin? (kızartılmış patatesten bahsediyor)

160 - Biz yıllar boyu kimi şeyleri hiç çözmeden erteledik durduk. Fakat şimdi sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Çevremdekilerden çok şey duyuyorum. Hastalık yirmi yıl gizli kaldı. Belirtilerini şimdi fark ediyoruz.

176 - Daha on bir-on iki yaşlarında bir çocukken, Hollanda haritasını mikroskobun altına koyarsa, Haarlem'de oturan insanları göreceğini sanırdı...

176 - Çok eski olduğu selesinden belliydi. Amsterdam sokaklarında böyle bisikletlere artık rastlamak mümkün değildi. (Amsterdam'da her yıldan bisiklet bulunduğunu düşünürdüm. Hem sele yıldan yıla değişen bi şey miymiş ki?)

178 - Fakat o geçmişini kimya yoluyla deşmek, gizli kalmış kimi şeyleri gün ışığına çıkarmak niyetinde değildi. Belki de deneyler sonucunda, istediği değil de, kontrol edemeyeceği bambaşka bir şey ortaya çıkardı. Bu tehlikeli olabilirdi.

179 - İşte yıllar boyu direnişten geriye kalan bu... Darmadağınık, bakımsız, mutsuz, hep yarı sarhoş gezinen, bodrum katında yaşayan, odasını belki de sadece eski dostlarını son yolculuklarına uğurlamak için terk eden adamın biri. O böyle yarı sürünür yaşarken, savaş suçluları affedilirken, o artık sözü geçmeyen bir seyirci...

181 - ...beş paranın da artık geçerliliği kalmadı ya...

182 - Bisikletlerimize binmiş ilerliyorduk kanal kıyısındaki yolda. Sevgililer gibi el ele. (Bu moda ya da bu kültür o zamanlar da varmış demek...)

184 - Kızı toplumun kurbanı olmamıştı ki. O adam tarafından öldürülmüştü. Bunu yapmayan, toplumda en kötü şartlar altında yaşayanların her an için suç işleyebileceğini kabul eder. O zaman bu insanların ırza geçme suçu işlemesini, adam öldürmesini de kabulleniyor demektir.


1981

195 - Eskiden bu gibi deyimlerle arası iyi değildi, kullanmazdı onları. "Olan oldu" veya "Mükemmel iyinin düşmanıdır"... Ancak şimdi bu gibi sözler kimi düşüncelerini yansıttığı için kullanmaya başlamıştı. Onları klişe olarak kabul etmiyordu. Nesillerin toplu hayat deneyimi vardı bu sözlerde. Hüzünlü gerçekler gizliydi onlarda, idealistlerin bilgelikleri değil.

208 - Silahlar dağ gibi yığılıyor. Günün birinde ateşlenecek, buna eminim. Çünkü kaçınılmaz. Adem ile Havva'nın dayanamayıp elmayı bir gün yemeleri gibi. Fakat biz bu gibi "elmaları" yok etmeliyiz.

227 - Kimseyle görüşmedikleri için kimsenin sevmediği Aarten'ler savaşta üç insanı ölümden kurtarmıştı. (Kimseyle görüşmeyen, içe dönük insanları sevmemiz, koruyup kollamamız, en önemlisi de onlara saygı duymamız ve onları rahat bırakmamız için bi neden daha...Hiç...)


29 Ocak 2018

5. Hafta ve Motifler

Çelıncımızın bu haftaki sorusu: A quote to live by. Kendi kendime anlayabileceğim bi cümle değil bu. Neyse ki Fermina çevirmişti soruların hepsini. Hayatına yön veren bi alıntı, gibi bi şeymiş.

Durup dururken kitaplardan ya da filmlerden alıntı yapabilen biri değilim. Öyle net hatırlayabildiğim üç beş cümle var, dur yazayım, çok canım çekti:

- Kelimeler albayım, kelimeler, hiçbir anlama gelmiyorlar. (Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay)
- Para nerde? Araba nerde? (Organize İşler)
- Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten! (Şiiri bildiğimden değil, Polis filmi sahnesi, Haluk Bilginer sesiyle...)
- Beni siz delirttiniz evet, evet evet siz! (Cem Karaca sesiyle)
- Çay yok, bok için! (Kemal Sunal'ın Yoksul filmindeki repliği)

Bunların hiçbiri hayatıma yön vermedi tabi ki. Laf arasında söylediğim için aklımda kalan cümleler bunlar... Sonuncusunun hayatıma yön vermesini çok isterdim, uğraşıyorum hatta fakat ne yazık ki o derece öküz olamadım henüz. Zamanla olur bence. 

Fakat özellikle ciddi sevgilim olduktan ve evlendikten sonra, yani "canım istese de istemese de, yapılması gerekenler" hakkında daha ciddi düşünmeye başladıktan sonra babamın bi sözünü çok fazla tekrarlamaya başladım. Özellikle u.ı teselli etmem veya rahatlamam gerektiği zamanlarda. "Tespihin tanelerini teker teker çek." Yani her şeyi birden düşünüp panik yapma, bunu böyle yaparsam, şöyle olursa, diye taa ileriki aşamaları boş yere düşünme. Ne yapman gerekiyor şu an? Onu yap, gerisi için endişelenme, hiç düşünme.

Listeleme manyaklığım da belki babamın bu tespih nasihatinden geliyordur. Yeni bi şey için adım mı atıcam, mutlaka her adımı kağıda yazmam, görmem gerekiyor. Yaptıkça her adımın üstünü çizmem filan. O her gün yenilenen listeler olmasa hayatımın en gereksiz harcaması olan düğün organizasyonunu nasıl tamamlardık bilmiyorum. Nasıl kafayı yemeden sağlam kalabilirdik? İnsanlarla uğraşmamak için doğumgünü organizasyonlarına yardım etmeyi bile reddeden ben... Neyse, evet, sakin olmamı sağlıyor bu alıntı, babam gözümün önüne geliyor bi de her seferinde, elleri... Sigara ve makine yağı karışımı baba kokusu... 

Anne-babaların gittikçe küçülmesi de çok acı değil mi? Bu konuda ayrı bi yazı yazılmasını talep ediyorum. Biz büyüyoruz, onlar gittikçe küçülüyor. Halbuki bi zamanlar kocamanlardı. Annem güçlü kuvvetliydi. Şimdi şöyle bi sarıldım mı bitiveriyor. Babamın en küçük parmağını tutardım eskiden, şimdi elleri yine büyük ama vücudu... Otuzlara girişimin etkisi midir nedir, annemin babamın yaşlanması hüzünlendiriyor artık beni. Zamanın geçmesi de öyle, hatta kızıyorum farkında olmadan geçen zamana. İnsan bi haber verir! Ayıp. Her şey olağan giderse, annem-babam ölecek mesela benden önce. Çok tuhaf. Aramız mükemmel olduğundan değil. Ama onların yok olması, çok tuhaf. Üzülmek değil bu. Onlar gidince n'aparım korkusu da değil. 5 yıl önce hiç aklıma gelmeyen şeyler bunlar. Bendeki bu değişiklik korkutuyor belki de beni.

Neyse, bu yazı da babama gelsin madem. Hayatımda en çok kızdığım ve beni en çok etkilemiş üç beş kişiden biri. 

----------

He bi de motif çelıncımız var artık, 200 günde 200 motif. Ezgissimo başlattı. Her gün yeni bi motif örmekmiş çelıncın amacı. Ben sadece her gün bi motif örmek, diye anlamıştım. O yüzden acı gerçeği öğrenince kendime güvenim azaldı. Çünkü 1) her gün yeni bi modeli nasıl bulacağım? 2) yeni bi modeli öğrenmek epey vaktimi alıyor. Sıkılıp bırakabilirim bi yerden sonra. O yüzden arada bi tekrara düşme izni verdim kendime müsaadenizle. Kendime kaçacak bi delik ayarlamam lazım yoksa süreklilik sağlayamıyorum :)

İlk hafta elimden gelen budur: 


Minikleri en başta deneme olarak yapmıştım. Elbet bi yerlere sokuştururum onları da. Küçüklerin hepsini bir sayıyorum. Bu durumda şimdiye kadar 6 tane yapmışım. Bugün 7.günmüş mesela, öyle diyelim yani. Bundan sonra düzenli ilerleyeceğime namusum ve şerefim üzerine yemin billah olsun.

Şimdilik bu kadar efem.
Saygılar, sevgiler, 
Kanatlı Kedi



28 Ocak 2018

Dil öğrenmek ile evden çıkmak arasındaki müthiş bağ

Bu sene bu dili ya öğreneceğim, ya nalet olsun deyip ayrılacağım kendisinden. O kadar çok dil kursuna yazıldım ki, ödevler yap yap bitmiyor. Lise hazırlıktaki gibiyim, kafamda yabancı dilde bi şeyler yankılanıyor. Okuduğum son iki roman da Hollanda sokaklarında geçiyordu. Şikayetçi değilim, kendim kaşınıp başvurdum bütün kurslara, kitapları kendim aldım... Zevkli de geliyor şimdilik. Ama bi yerden sonra bıkıp soğur muyum sorusu geldi bugün aklıma. Amaan onu da o gün düşünürüz, di mi?

Normal dil kursuna devam ediyorum. Onun dışında bir konuşma grubum var ki, geçen dönem başlamıştım. Ücretsiz. Bir de okuma kulübüne katıldım bu dönem, yaklaşık 1,5 saat bir kütüphane görevlisi veya gönüllü kişi okuyor, biz de kitaptan takip ediyoruz. Arada durup anlamadığımız yerleri soruyoruz filan. Çok verimli. Ve bu da ücretsiz.

Geçen dönemden beri aklımda olan ama erteleyip durduğum taalcoach (dil partneri) olayına da başvurdum sonunda. Yine gönüllü bir organizasyon. Haftada 1-2 saat biriyle buluşup konuşmak için. En fazla 1 sene faydalanabiliyoruz bundan ki zaten 1 senenin sonunda artık ihtiyacım kalmaz diye umuyorum. Başvuru için 30euro ücreti var bunun. Bugün biri aradı, yarın buluşacağız bakalım nasıl geçecek. Yaşlı bi teyze gibiydi sesi.

Saçma sapan bi gerginlik var bu sebepten üstümde. Ne soracak kadın bana? O, o yaşında gönüllü olup çalışırken, benim bu yaşımda evde oturduğumu duyunca ne tepki verecek? Yargılayacak mı? Üretmeyeceksen ülkeme niye geldin, bakışı atacak mı? Kendimi açıklamak zorunda hissedecek miyim?

Peki ben bu konuları ne zaman aşacağım, sevgili insan kardeşlerim? Olacak olacak, insan içine karışmak zorunda bırakıyorum kendimi, karıştıkça olacak...

Bi de üst komşumuz var ki, çözemedim. Ya aşırı sıcakkanlı (ki "bir Alman ne kadar sıcakkanlı olabilir?" gibi bi önyargım -asla, kat'a ve haşa- olduğundan değil, ben o kadar sıcakkanlı olmadığımdan) olduğunu , ya da çözemediğim bi çıkarı için beni kullandığını düşünüyorum. Dil partnerim olmayı teklif edip duruyor. Birincide ayak üstü söyledi, olur, çok güzel olur, dedim. İkincide mail attı. Hala istiyor musun, vaktin var mı, falan diye. Çalışmadığımı biliyor, laf mı soktu acaba zaman falan diyerek? Şaka bi yana, hakketen sen ne kadar da iyi bi insansın mı acaba ya? Aslında kadına ben de tekrar sormak istemiştim ama Avrupalı açıksözlülüğü dediğimiz huydan yoksun olduğum için, çekindiydim.

Yani özetlersek, çok yakında
iki dil partnerim,
bir dil kursum
bir konuşma kulübüm,
bir de okuma kulübüm olacak. Bu dönem bu dili sular seller gibi öğrenmezsem zeka piroblemim var demektir. Kendimden proje çocuk yaptım resmen.

Bence tüm bunların asıl güzel yanı dil öğrenmek değil, topluma dahil olmak. Hollanda'yı turuncunun, peynirin, yeldeğirmenlerinin, kanalların, otun ve Red Light'ın ötesinde görebilmek. Evden çıkmak yav işte! Çıkıp tek başına müze gezmek değil de, insanlarla görüşmek.

Bi taraftan da kendimden korkuyorum, ne zaman bıkıp kabuğuma çekileceğim bakalım, diye. Belki bu kez hiç olmaz. Çünkü aslında bildiğim sular bunlar, spor yapmak gibi değil. Okumak, yazmak, ödev yapmak... Bunlar bebek işi. Sadece sohbet etmek zorlayıcı. Onu da alıştırma olarak görür, kişisel algılamazsam, tamam işte...

Amaan neyse, böyleyken böyle. Daha bi sürü yazacağım var da toparlayamadım bi türlü. Yarın, çelıncın altına eklerim belki.

Selamlar efem,
Kanatlı Kedi


22 Ocak 2018

4. hafta, komşularla sıfır sorun ve fakat kabuslar

Çelıncımızda bu haftanın sorusu: Şu an pencerenden gördüğün manzara ne?

Fotoğraf koymak yerine betimleme yeteneğimi geliştirme çalışması olarak kullanıciim bu soruyu. Ne kadar olacak bakalım... Hadi bism...

Sol tarafta bizim oturduğumuz apartmanın benzeri, abidik gubidik pencereli, dört katlı bir apartman var. Birinci kattakilerin ufak bi bahçesi, ikincilerin balkonunda bahçe tadında bolca yeşillik ve çiçek, dördüncünün balkonunda ise bahçe olmaya çalışan ama başarısız sonuçlanmış boş saksılar var. Üçüncüde ise ayırt edilebilecek değişik bi şey yok. Bizim gibiler sanırım. Balkonu güzelleştirmek gibi bi çabaları yok. Sigaraya çıktıklarını da görmedim. Metrekare israfı. Apartmanlarımızın önünde 10-15 arabalık bi otopark ve aralara serpiştirilmiş ağaçlar var. Şu sıralar hepsi kuru, yapraksız. Bugün hava az gri ve rüzgarsız. Güzel yani, iç açıcı. He bu arada sağ tarafta da sıra sıra dizilmiş birbirine yapışık bahçeli evler var. Görünürde insan yok. Öğle arasında az ilerideki iş binalarında çalışan insanların bizim mahallenin meydanına yaptığı büyük göç dışında genellikle insanla dolup taşmıyor burası zaten. Pencerenin önünde dikiş makinası ve kitaplar dizili olduğu için manzaranın yarısını göremiyorum aslında. Ayağa kalkarsam da tam şu anki manzarayı anlatıyor sayılmam. O yüzden yarısını anlattım, gerçekçilik çok önemliymişçesine.

Bu çelınc sayesinde bir senenin haftalarını sayıyorum ilk defa. Sevdim bunu. Bu hafta ne yaptım, ne yapmadım hesabı yapıyorum. Belki daha az boşa zaman geçiririm. Umut...

Bu hafta pek kitap okumadım sanırım. En son Tirza'yı bitirmiştim, yenisine başlamadım. Sonsuza giden kitaplarımdan da pek okumadım. N'aptım? Bilmiyorum. 

Haftasonu komşularımız geldi misafirliğe. Hepsi yabancı. Üst komşuya gitmiştik aylar önce, iade-i ziyaret babında bize geldiler. Tabi haftalar öncesinden randevulaştık, öyle çat kapı değil. Öyle olunca bi gerildik biz. Acaba ne yerler, ne içerler? Bizim hep aldığımız pilsener tadındaki blond birayı severler mi? Sevmezler büyük ihtimal. O zaman başka her çeşitten bikaç bira alalım ki beğendiklerini içsinler. Şarap işine hiç girmeyelim, güzelinden anlamayız. Gelenlerden birinin İtalyan olacağını sanıyorduk bi de, o yüzden şarap işinden kaçmıştık fakat Romanyalı çıktı. Neyse, bira içtiler. Bi gün önceden poğaça yapmıştık, beğendiler, hepsini yidiler. Tarifi de istediler. Vuhu... Yine Türk milletini iyi temsil ettik ve yabancıların gönüllerini yemekle fethettik! 

Alt komşumuzun balkonu da bahçe gibi. Beklediğimiz üzre hediye olarak çiçek getirdi. Burda her köşe başında bi çiçekçi olmasının, marketlerin kocaman çiçek reyonu olmasının sebebi bu, ev ziyaretine gittiklerinde illa çiçek götürüyorlar. Tabi bizde vazo yok. Çiçekleri nereye koyacağımızı şaşırdık başta. Sonra atmaya kıyamadığım, ben bunlarla bi şey yaparım ki, dediğim kavanozlara paylaştırdık. Bi de suya koymadan önce çiçeklerin saplarını azıcık ucundan kesmek gerekiyormuş. Bunu öğrendik sayelerinde.

Acemilikleri ya da kültürel farklılıkları tuhaf karşılamayan insanlar. Rahatladık bunu fark edince. Halbuki niye rahatlıyoruz ki, diye düşündüm sonradan, daha doğrusu niye geriliyoruz? İşte bunlar hep eziklik. Batıya karşı duyulan eziklik. Bi de tabi yabancı bi kültürde kendini azınlık hissetme duygusu. İkincisi daha hoşgörülebilir fekat birinciden -milliyetçi safsatalara kapılmadan- kurtulmak lazım. Nasıl olacak bilmiyorum. 

Duydum ki feysbuklar yine bu safsatalarla dolmuş. Gazamız mübarek oluyormuş. Sağcısı solcusu birleşip vatan millet sakarya edebiyatına sarılmış. İçim sıkıldı yine arkadaşlardan öğrenince. Onun etkisiyle sanırım, bi kabus gördüm sabah: 

Dersane arkadaşlarımdan biriyle görüşmüşüm nedense. Harry Potterla ilgili bi etkinlik varmış. Ailesi ayarlamış. Böyle kapalı bi etkinlik. Harry Potter gelmiş, bi de yönetmen mi yapımcı mı artık her kimse, kamera arkasındaki önemli adamlardan biri. İkisi de Türkçe konuşuyor. Konuşma yapıyorlar küçük bi salonda, çok duygulanmışlar ilgimizden filan... İçiyoruz, dans ediyoruz, ortalıkta çoluk çocuk, yaşlı genç koşturuyor... Etkinlik bitiyor, dışarı çıkıyoruz binadan. 10-15 merdivenden çıkıp kapısına varılan, eskiden resmi amaçlarla kullanıldığı belli olan binalardan biri. Şimdi sanki belediyenin bedava resim kursu filan verdiği bi yer gibi. O büyük merdivende ayaküstü muhabbet ederken uzaktan polisin geldiğini görüyoruz. Dağılın, diyor. Bizi kalabalık görünce eylem yaptığımızı sanmışlar. Anlatmaya çalışıyoruz, "ya hiç alakası yok, Harry Potter vardı vallaha bak aha burda" diye ama hemen başlıyorlar binanın içine bizi tıkıştırmaya. O sırada fark ediyorum ki Harry Potter ve birlikte geldiği bikaç kişi bizi tanımıyormuşçasına götüm götüm uzaklaşıyor. Gencin biri peşlerinden yetişiyor "iki dakka durun da açıklayın polise durumu, size inanırlar" falan derken, biri sessiz silahını çıkarıp vuruyor o genci. Ben şok. Çevreme bakıyorum, benden başka kimse görmüyor. Anlatmaya çalışıyorum, "Harry Potterlar da işin içindeymiş, silahlıymış onlar, bak kaçıyorlar" diye... Kimse dinlemiyor. Hala gülüp eğleniyorlar. Bi sürü yaşlı, çoluk çocuk. Tanıdığım kimse yok.

Sonra fark ediyorum ki kimliğim üstümde değil. Dans ederken çantayı bi yere atmışım. Ödüm daha da karışıyor bokuma. Çaktırmadan o eğlenceyi yaptığımız salona gidiyorum. Kapının arkasında asılı buluyorum çantamı, içinde kimliğim de var, oh şükür. Polis varsa kimlik sorar, kimliğin yoksa iyice süründürür. Niyeyse böyle işlemiş kafama. O an aklıma bi fikir geliyor. Çaktırmadan çıkabilirim belki burdan. Binadan bi çıksam, sokaktan geçen biri gibi davranabilirim. Fakat ihanet etmiş olmaz mıyım içerdekilere? Ama onların zaten kafalar bi dünya, Harry Potterların ihanetini anlattığımda dinlemediler ki beni, onlar için kendimi tehlikeye attığıma değer mi? Hem dışarda neler olduğunu anlamak için daha çok fırsatım olur, belki  yardım bile edebilirim onlara... Kapının arkasında kimliğime bakıp bunları düşünürken uyandım. Kalbim küt küttü hala, epey bi bekledim geçsin diye. 

Polisli kabuslar da bizim coğrafyamızın kaderi sanırım. Bi sürü anlam çıkartırım bu kabustan ama yapmıycam. Misal son sahne, ülkeden uzaklaşmanın vicdan azabı olabilir. İnsanlara bi şeylerin yanlış gittiğini anlatmaya çalıştığımda verdikleri apolitik "amaaan bi şey olmaz yeaaa" cevaplarına hala kızgın olduğumu gösteriyor da olabilir. Peki neden Harry Potter? Hadi diyelim "Batı eğlence sektörüne kapılıp beynimizi uyuşturduğumuz için gerçekleri göremiyoruz" demek istiyor burada şair, fekat Potter ekibinin ajanımsı silahlı kişiler olmasına ne demeli?

Bilinçaltım boktan. Kabusları çözmeye uğraşmak zevkli gelse de, sizi daha fazla yormıyciim, korkmayın. Sadece, çok canım sıkılıyor. Öyle konuşuyom işte.




17 Ocak 2018

Kitap: Tirza (Arnon Grunberg)

Hollanda edebiyatını okumaya, Türkçe'ye çevrilmişlerden seçtiklerimle başladım. İlki, Cees Nooteboom'un Mokusei'siydi. Fazla kısa olduğundan mı, üslubuna ısınamadığımdan mı bilmem, pek içim ısınmadı. Çok soyut gelmişti anlatım. Şu an konusunu zar zor hatırlıyorum.

İkincisi Arnon Grunberg'in Tirza'sıydı ki, işte bundan epey bi etkilendim. Sevdim veya sevmedim demek zor. Rahatsız ediciydi diyeyim. Yazarın amacı da öyle olmakmış gibi, dolayısıyla işini iyi yapmış. Doğru neydi, yanlış neydi, sorgula babam sorgula... Yazarın medeniyetle bi alıp veremediği var. Karmakarışık olaylar ve duygular içinden en iyi anladığım bu. Batı medeniyetinde özgürlükler, aile hayatı, çocuk yetiştirme yolları, sınırlar, konuşulması/konuşulmaması gerekenler, toplum içinde nasıl davranılması gerektiği, girilen roller, bunlardan çıkılması gereken zamanlar, ötekiler ve bunların ne derecede hayatımıza dahil olabileceği, biz'im kim olduğumuz, siz'in kim olduğunuz...

Edebiyatı neden sevdiğimi hatırlattı: Hiçbir soru sormadan tüm bunlar hakkında düşündürtebilir yazar bizi, sadece olayların gidişatını anlatarak.

Buraya ilk geldiğimde, kütüphaneye ilk üye olduğumda Herman Koch'un Akşam Yemeği isimli kitabını alıp okumuştum. Kapağını sevmiştim. Yazarın Hollandalı olduğundan filan haberim yoktu. Niyeyse Hollandalı bir yazarın kitabının Türkçe'ye çevrilebileceğini düşünemiyordum. Hollandalı yazar diye düşününce kimse gelmiyordu aklıma. Fakat çevrilmiş bi şekilde. Ve kitap, Forbrydelsen'le aynı dönemde okuduğumdan mıdır nedir, bu masal ülkesinin sevimli yüzünün arkasında bi şeyler gizlendiği hissi uyandırdı. Ülkenin çok satan kitaplarından biri olan Akşam Yemeği'nde yazarın en büyük derdi; orta sınıf vatandaşın medeni olmak uğruna içine attığı vahşi duygular, içgüdüleri, bastırdığı çağdışı sayılan fikirler ve bu bastırılmışlığın suça dönüşme ihtimali. Ve bu suçun yine medeni yollardan aklanmaya çalışılması. Kısaca Batılı insanın takmak zorunda hissettiği maskeler. Üçüncü dünya ülkelerinde her gün sürüyle insanlık dışı suçlar işlenirken burada bunların engellenmesine rağmen bi terslik olduğu hissiyatı... Şimdi hatırlaldığım kadarıyla böyle yani.

Tirza'da da benzer dertleri hatırlatan bi hava vardı bana kalırsa. Afrika'da, hatta Türkiye'de "kendine dert arıyor pezevenk" deyip geçeceğimiz dertler. Fakat gerçek. Dünyanın bir yerinde dert varsa, diğer tarafının hiçbir zaman gerçek anlamda günlük güneşlik olamayacağını düşünüyor insan.


O zaman, alıntılar:

19 - ...Hofmeester hayatı boyunca kendine en uygun duruşu aramıştı, şimdi hayatının son dönemlerinde bile hala kendine uygun bir duruş bulabilmiş değildi. Duruş yerine elinde tuttuğu kurulama bezini bulmuştu.

57 - Neden her şey açıkça konuşulmak zorunda? Neden bazı konuları kendi haline bırakmıyorsun? Neden sessizliğe saygı göstermiyorsun? Neden sessizlik seni bu kadar tehdit ediyor ve dayanılmaz geliyor?

145 - Aynanın karşısında durup kendine baktı ve yüzünde yakaladığı hüzünlü ifadeye kendisi de şaşırdı. Bu hüzün bazen içinden giderek yükselen duyguların hepsini bastırırdı. Utanç, korku, yüzkarası olmanın, farkına varmanın getirdiği hüzündü bu.

148 - Jörgen Hofmeester gelişme gösteriyordu. Daha sosyal olmuştu. Daha müsamahakar, daha ulaşılabilir. Ne olursa olsun o en çok Tirza'nın babasıydı ve bu rolü içinde olabildiğince babacandı, sınır tanımıyordu. Ne olursa olsun onda bir kusur bulunamayacaktı.

150 - Aklına ilk tanışmaları, ilk günleri, ilk haftaları geldi. Karşındaki için beyaz, boş bir sayfa olduğun günler, özgürlüğün beraberinde getirdiği mutluluk.

155 - Öğretmenin dostane tavrı Hofmeester'a hasmane görünüyordu. Başkasının mutluluğu onun için tehdit taşırdı.

157 - Kimilerinin yabancı dil ya da çizim konularında beceriksiz olduğu gibi Hofmeester da arkadaşlık konusunda beceriksizdi. Tam da bu nedenle bir müzik aleti çalabilmek isterdi. İnsanlarla konuşmak yerine onlara müzik icra etmek isterdi. Düşüncelerini karşındakine iletmek için konuşursun, oysa Hofmeester'ın düşünceleri genellikle karşısındakine iletilmemesi gereken, gizli olan ve her iki tarafın iyiliği için gizli kalması gereken düşüncelerdi.

162 - Kadın da onun kadar üzgündü konuşmasında sık sık "dünya ekonomisi" ifadesi geçiyordu. Bu ifade kulağına Dünya Yahudileri gibi geliyordu ama daha masumdu ve o nedenle sanki daha korkunçtu.

163- Yenilenler birbirlerini tanıyabilir miydi? Yoksa sonsuza kadar anonim mi kalıyorlardı?

164 - Korkunç bir utanç duyuyordu, hissettiği bütün duygular bir araya gelerek üzerinde, bu halimle insanların karşısına çıkamam, düşüncesini hakim kılıyordu. Bu şekilde artık sokakta yürürken yere bakan, süpermarkette arabasını iterken ayaklarına bakan, geçmişini yüzünden okuyacaklar diye başkalarının bakışlarından korkarak kaçan bir adam olmuştu. Uyuzlu bir geçmişi vardı, damgalanmıştı.

173 - Çocuklarında, kendi duyduğu korkuyu görüyordu... çocukları onun nasıl biri olacağını, kim olduğunu belirliyordu...

235 - İnsanlara yaklaşmasındaki amaç daha az pislenme çabasından başka bir şey değildi.

245 - Kağıt para, sahip olduğu başka bir şeyin olmadığını örtbas etmeliydi. Ödüyordu. Ödemek özgürlük anlamına geliyordu. Ödemek değer kazandırır.

294 - Hofmeester başını ellerinin arasına aldı. Ona iyi gelmeyecek kadar çok şey hatırlıyordu. Hatırladıkları birbirine karışıyor ve aklını karıştırıyordu.

298 - Hayatının bu döneminde müşfik bir dokunuş onda şok etkisi yapıyordu.

306 - Melez her zaman melezdi.

307 - ...sonra da ona bir lütufta bulunulmuş gibi, "teşekkürler," diye ekledi.

310 - İbi ya da karısı olsa farklı yaparlardı. Utanmadan, çekingen davranmayarak. Bilinçsizce.

324 - Utancın ne olduğunu biliyor musun? Medeniyet.

328 - Annemle babam hasta değildi. Ancak tamamen sağlıklı oldukları da söylenemezdi. Ya da belki söylenebilir, süper sağlıklıydılar, fazlasıyla. Dini elden bırakmışlardı ve köy halkının bunu öğreneceğinden korkuyorlardı. Aslına bakarsan onlar hiçbir zaman...inançlı olmamışlardı. Fakat bunu kimse öğrenmemeliydi. Zaten kimse bilmiyordu. Farklı olmaktan, dikkat çekmekten korkuyorlardı. Önce sayfiye evinde sonra da esas evlerinde bu korkuyu yaşadılar. Onunla bütünleştiler. Farklı olmaktan nefret ediyorlardı. Anlıyor musun? Beyaz olmayan her şeyden. Farklı olan her şeyden, alışılmışın dışındaki her şeyden nefret ediyorlardı. Alışılmışın dışındaki her şey onlar için hastalıktı. Hastalıktan nefret ediyorlardı. Annemle babam için psikiyatrik hasta, Yahudi, zenci ya da homoseksüel arasında bir fark yoktu. Hiçbirine çare yoktu. Oysa kendileri iyileşmişti ama yine de üzerlerinde bir iz, bir kalıntı, her an iltihap kapabilecek bir kabuğun kalmış olabileceğinden korkuyorlardı. Bunun için babam bir gün dükkanının önünde bir Yahudiyi öldüresiye dövdü. Kürekle. Bu şekilde köyde kimse onun iyileşmiş olduğundan şüphe duymayacaktı. İyileşmeyi çok ciddiye alıyorlardı.

342 - Tirza doğduğundan beri her yerde, bir anlık dikkatsizliğin yol açtığı kazalar, felaketler gördüm. Bir ömür boyu ceza çekmek için daha fazlası gerekmez. Tirza sayesinde dünyanın asıl yüzünü gördüm. Tehlikeli, tamamıyla tehlikeli. Sevgisiz ve mantıksız. Kalorifer borusu, asansör kapısı, banyo küveti, her yer tehlike dolu. Her yerde acı var. Küçük çocuklar korku bilmez. Bunu onlara öğretmen gerekir. Korkuyu onların içine sokmak gerek, 'uf' demesini öğrenmeliler. Burası, 'uf,' bu da 'uf.' Küçük çocukları korkutmak gerekir yoksa ölürler.

344 - ...gidecek bir yerin olmayınca senden nefret edilmesine de katlanabilirsin.

351 - Turistler için Afrika buyuduç Dünya turistler ve personel olarak bölünebilirdi. Her an her yere hareket edebilen turistler ile onlara hizmet edenler. Onları eğlendirenler. Meşgul edenler. Bir yere gidemeyenler.

351 - Kahve molası vermiş bir yaşlı gibi konuşuyordu ama elinde değildi, sakinleştirmek istiyordu. Sakinleştirmesi gerekiyordu.

352 - Hofmeester kültüre inanmazdı, inançtan söz edilebilirse tabii. Kültür nedir? İnsanın hayatta kalma stratejisi; uyum sağlama ve kendini görünmez hale getirmeye muktedir olması. Yoksa buna da mı kültür deniyordu? Ne kadar görünmez olunursa o kadar iyiydi. Görünmez olan yaralanmazdı.

Çocuklarını, toplumu kurtarma ağı olarak değil, bir kafes olarak gören, eleştirel bakışa sahip bireyler olarak yetiştirmişti. Yüzme havuzunda, müzik okulunda, Latince, Yunanca, matematik ve biyoloji derslerindeki başarılarından sonra para kendiliğinden gelirdi. Gerçek özgürlük paradır, eğer parayla özgürlük satın alınamıyorsa, yeterli para yok demektir. Onun özgürlüğü gördüğü yerde Tirza ile İbi kapitalist bir komlo ile karşı karşıya olduğunu söylüyorlar. Bu yaklaşım yine moda oldu. Her ne kadar Hofmeester bunun bir komplo olmadığını, buna özgürlük dendiğini iddia etse de ona inanmak istemiyorlardı.

354 - Yetişkinler arasında seks aşağılamaktan ibarettir.

355 - Siz kurtuldunuz...Siz Afrika'da, nefes almaya devam ederken ölmüş durumdasınız. Size bir şey olmaz. Siz yara almazsınız, yaralanmaz bir makine, bir ürün, bir...şeysiniz. Tüm geleceği kaçırdınız ve bu sayede çaresizlikten de kurtuldunuz.

357 - Başkasının acı çekmesinden hoşlanırız demek istemiyorum, tam tersi. Genellikle başkalarının gerçekten acı çektiğini görmek istemeyiz.

368 - Seks sevgisizdir. ... Hayvan sevgi tanımaz, demek istiyorum, en fazla azgınlık bilir. Açlık, susuzluk, yorgunluk.

373 - Senin için geleceğim yok, geçmişim yok, kağıt para kadar tarafsızım. Birçoğu gibi kendi hayatı içinde yolunu kaybetmiş bir Batılıyım. Hepsi ruhsal huzuru, sakinliği ya da başka bir şey aradığını söyler, oysa hepsi aynı şeyi ister Kaisa, kaybolmayı.

377 - Ben medeniyetin ürünüyüm... Medeniyeti hayvanın üstüne saldığında ortaya çıkan şeyim. Ben buyum. Her zaman medeni olmaktan başka bir şey istemedim.

383 - Afrika'ya gelen bazı Batılıların delirdikleri biliniyordu. Geri gitmiyorlar, buharlaşıp yok oluyorlar, çevrelerindeki renklere bürünüyorlardı.

391 - Başkasının hayatında, hatta kendi hayatında bile hiçbir rolünün olmadığını fark ettiğinde nasıl ölüneceğini bilmiyorum. Bunu nasıl yapman gerekiyor, kimsenin umurunda olmadığın ihtimalini ciddi olarak göz önünde bulundurduğunda, kimse için önemli olmadığını anladığında nasıl ölmelisin bilmiyorum.