24 Temmuz 2026

Kitap: Persepolis (Marjane Satrapi)


Yıllar önce bu kitabı ilk duyduğumda, muhtemelen filmi çıktığı sıralardaydı, kitabın sadece İran'daki baskı rejiminden bahsettiğini, "Doğu kültürü ne kadar da kötü, Batı ne kadar da iyi" dediğini sanıyordum.  Bu fikre o zamanlar içten içe katılsam da, bir yandan da bu propagandaya maruz kalmaktan rahatsız oluyordum. O yüzden ciddiye almamıştım, sonrasında da unuttum gitti.

Bu sene anadili İngilizce olmayan yazarları okumaya karar verince tekrar karşıma çıktı, aldım.  Hiç de öyle düşündüğüm gibi "Batı medeniyeti gibi olmalıyız" propagandası yapan basit bir içeriğe sahip değilmiş meğer.  Yine bir kitaba sırf çok popüler olduğu için önyargılı yaklaşmışım, utandım. Kitabı bitirdiğimde yakın İran tarihi, İslam devriminin nasıl gerçekleştiği ve halkın gündelik yaşamına etkisi üzerine daha çok bilgim vardı.

Otobiyografik bir çizgi roman. Üst orta sınıf bir aileden gelen yazar kendi anılarını anlatmış. Savaş ortamından ve gittikçe daha da radikalleşen İran'dan uzakta olsun diye daha çocukken Viyana'ya yollamış ailesi. Viyana anıları kültür şokunu ve göçmen yalnızlığını çok güzel anlatıyor. Geri döndüğünde artık genç bir kadın olmuşken tekrar İran'ın baskıcı yönetimine uyum sağlamak zorunda kalmış. Ve sınıfının getirdiği maddi avantajdan da faydalanarak, olabildiğince direnmiş. Yirmi beş yaşındayken daha fazla dayanamayıp Fransa'ya göçmüş. 

Kitap boyunca insan "neden hala orada yaşamaya çalışıyorsunuz, neden imkanınız varken yurtdışına  gitmiyorsunuz?" diye soruyor. Sebep bir yandan memleket sevgisi evet, ama bir yandan da Avrupa'ya göçen bir İranlının sosyal sınıfını kaybedeceği gerçeğini kabul etmek zorunda olması. Bir noktada yazarın annesinin "Biz de mi göçsek?" sorusuna, mühendis olan babası "Gidersek ben taksi şoförü olurum, sen de temizlikçi" diye cevap veriyor. Viyana günlerinde tanıdığı İranlı göçmenlerin hali de öyle zaten. Kısacası "Avrupa ya da ABD cennet değil," diyor yazar, hele ki "üçüncü dünya ülkesi" diye adlandırılan ülkelerden gelenler için hiç değil. 

Muhafazakar çevrelerde İranlı kadınlarla dalga geçilir, yurtdışına çıkarken uçak kalkar kalkmaz başörtülerini çıkarmaları, saçın yarısını açıkta bırakan baş örtme biçimleri ve ağır makyajları hakkında.  Bunları duyduğumda küçüktüm, ve aklım ermeye başladığında kendiliğimden "demek ki zorla kapatıyorlar" sonucuna da varmıştım. Ama "daha inançlı" olduğuna inanan bu Müslümanlar işin bu kısmını hiç düşünmüyorlardı. Müslüman bir kadının ya da Müslüman bir ülkede yaşayan herhangi bir kadının başını kapatmak istememesini anlayamıyorlardı muhtemelen. Bu kitabı okuduktan sonra her şey daha da netleşti kafamda. Aile baskısıyla baş kapatmak yeterince zor, bir de devlet zoruyla kapatmak? Korkunç bir şey. 

sayfa 75

Kitabın yarısının altını çizmek istediğim için bir noktadan sonra kalemi bıraktım. Yukarıdaki görselde kıyafetin nasıl üniformaya dönüştüğü gösteriliyor. Konuyla ilgili bir alıntı daha ekleyeceğim aşağıya. İran usulü örtünme konusunu bence çok iyi açıklıyor: 

*****

[1990 yılında büyük devrimci fikirler ve gösteriler dönemi sona ermişti. 1980 ile 1983 yılları arasında hükümet o kadar çok lise ve üniversite öğrencisini hapse atmış ve idam etmişti ki artık siyasetten bahsetmeye cesaret edemiyorduk. Mücadelemiz daha gizliydi. Küçük ayrıntılara dayanıyordu. Liderlerimiz için en küçük şey bile bir sabotaj konusu olabilirdi; bileğinizi göstermek, yüksek sesle gülmek, walkman kullanmak... Kısacası her şey bizi tutuklamak için bir bahaneydi. Hatta bir çift kırmızı çorap yüzünden bir günümü karakolda geçirdiğimi hatırlıyorum.

Rejim, evden çıkarken kendine şu soruları soran bir kişinin 

- Pantolonum yeterince uzun mu?
- Peçem yerinde mi?
- Makyajım görünüyor mu?
- Beni kırbaçlayacaklar mı?

artık şu soruları sormayacağını anlamıştı:

- Özgür müyüm?
- İfade özgürlüğüm var mı? 
- Hayatım yaşanabilir halde mi?
- Siyasi hapishanelerde neler oluyor?

Bu çok doğal! Korktuğumuzda, analiz ve düşünme yeteneğimizi tamamen kaybederiz. Korkumuz bizi felç eder. Ayrıca, korku her zaman tüm diktatörlerin baskısının arkasındaki itici güç olmuştur. Dolayısıyla saçını göstermek veya makyaj yapmak doğal olarak birer isyan eylemi haline geldi.] (sf. 304)

*****

Tabi ki İslamcı bir diktatörlükle kıyaslanamaz ama muhafazakar ailede yetişen biri için bu problem çok da yabancı değil. Pantolonum çok dar mı, popomun şekli çok belli mi, gömleğimin yakası yeterince kapalı mı, oturuşum düzgün mü, ses tonum çok mu yüksek, fikrimi söylesem, ya da bir soru sorsam ayıp olur mu... Bu soruları sürekli kafada dönüp dururken aynı zamanda spor yapmak, kamburunu çıkartmadan dikilebilmek, kıyafet seçmek, arkadaş seçmek, özgüven sahibi olmak, hangi mesleği istediğine karar verebilmek, duygusallaşmadan fikirlerinin arkasında durabilecek ses tonunu koruyabilmek... Tüm bunlar ve daha fazlası imkansız değil evet, ama çok zor. Herkesin başarabileceği şeyler değil. Kitap bu yönden de bam teline dokunuyor. 

Bu kitap sayesinde öğrendiğim tarihsel bilgileri not ederek bitiriyorum. 

İyi okumalar, 
Kedi

*****

Meraklısına kronoloji:

MÖ 2. binyıl: Medler ve Perslerin soyundan gelen Hint-Avrupalı istilacılar, yerleştikleri İran platosuna kendi adlarını verdiler. ("İran" kelimesi "Aryanların kökeni" anlamına gelen "Ayryana Vaejo"dan türetilmiş.) (Giriş)

MÖ 7. yüzyıl: Medler ilk İran ulusunu kurdu. Bu ulus daha sonra Büyük Kiros tarafından yıkıldı. (Giriş)

MÖ 6. yüzyıl: Kiros, Pers İmparatorluğu'nu kurdu. (Giriş)

1905-1911: İran Anayasa Devrimi. Kaçar (Türk) Hanedanlığı sırasında gerçekleşti. Meclis kuruldu. (Wikipedia)

1921: İngilizlerin desteğiyle yapılan darbe sonucu Rıza (Pehlevi) Şah liderliğinde Pehlevi Hanedanlığı kuruldu. (sf.20)

1935: Rıza Şah ülkenin adının "İran" olmasına karar verdi. (Öncesinde Pers olarak anılıyordu.) Ülkeyi batılılaştırmaya da karar verdi. Ancak petrol olduğu keşfedildi. (Giriş)

İkinci Dünya Savaşı: İngilizler, Sovyetler ve ABD, Rıza Şah'tan Almanya'ya karşı onlarla ittifak kurmasını istediler. Ancak Almanlara sempati duyan Rıza Şah, İran'ı tarafsız bölge ilan etti. İran müttefikler tarafından işgal edildi. Rıza Şah sürgüne gönderildi. Yerine oğlu Muhammed Rıza Pehlevi geçti, O da kısaca "Şah" olarak biliniyordu. (Giriş)

1951: Başbakan Muhammed Mossadeq ulusal petrol endüstrisini millileştirdi. İngiltere İran'dan petrol ihracatına ambargo uyguladı. (Giriş)

1953: CIA, İngiliz istihbaratının da yardımıyla Mossadeq'e karşı bir darbe düzenledi. Mossadeq devrildi ve daha önce ülkeden kaçmış olan Şah iktidara geri döndü. (Giriş)

1979: Şah İslam Devrimi'nden kaçmak için İran'ı terk edene kadar tahtta kaldı. (Giriş)

1980: Okullarda başörtüsü zorunlu hale geldi. (sf. 3)

1980 - 1988: İran-Irak Savaşı (sf. 79)

1983:  Ailesi yazarı Viyana'ya, Fransız okuluna yollamış. (Goodreads)

Yıl (?) - Viyana'dan İran'a geri dönmüş.

1994: Yazar Fransa'ya göçmüş. (Goodreads)

2000: Kitabın (Fransızca) ilk baskısı

2003: İngilizce ilk baskı

15 Temmuz 2026

Kitap: Yanlış (Andonis Samarakis)

Aiorabooks


Bu kitabı Kalamata'da bir kitapçıda, modern Yunan edebiyatından bazı eserlerin İngilizce çevirilerinin olduğu bir rafta buldum. Nikos Kazancakis ve Kavafis dışında pek seçenek yoktu ne yazık ki. Konusu da ilgimi çekince hemen aldım. 

Duyduğum kadarıyla Yunanistan pek çok yönden olduğu gibi yakın siyasi tarih yönünden de Türkiye ile benzeşiyor. En azından onlar da darbe yönünden zengin bir geçmişe sahipler. Yazar Andonis Samarakis 1919'da Atina'da doğmuş, 2003'te ölmüş. Yunanistan'da olan -şu listede görebileceğiniz-  darbelerin ve darbe girişimlerinin çoğuna şahit olmuş yani. Kitaptaki kısa biyografisine göre, İkinci Dünya Savaşı'nda da Naziler tarafından yakalanmış ve ölüm cezasından kılpayı kurtulmuş. Soğuk bir "Rejim" hakkında yazmak için pek çok sebebi var kısacası. 

Bu romanda da adı geçmeyen bir ülkede bir Rejim var ve bu Rejim diyor ki: "Rejim'i aktif olarak desteklemiyorsan, bu, kendi halinde bir vatandaş olduğunu değil, Rejim'e karşı olduğunu gösteriyor demektir." Dolayısıyla herkes potansiyel suçlu. Ve Rejim'in gizli servisinden birileri bir şüphelinin suçunu itiraf etmesi için kusursuz bir Plan yapıyor. Konuyu bilmesi gereken her gizli servis çalışanı bu Plan'a hayran kalıyor. Daha önce hiç duymadıkları bir yöntemle suçlunun suçunu itiraf etmesini sağlayacaklar, görev aşkıyla yanarken, bir yandan da heyecanlılar. 

Fakat tabi ki her kusursuz planda olduğu gibi bunda da -kitabın İngilizce ismine adını veren bir "flaw"-, beklenmedik bir "kusur" çıkıyor karşılarına. Bunu ancak kitabın sonunda öğreniyoruz, o yüzden ne olduğunu söylemeyeceğim. 

Ama şunu söyleyebilirim: 

Kitapyurdu
Kitap tam olarak bir dedektiflik romanı değil, daha çok kitaptaki üç ana karakterin aklından geçenleri okura göstermek üzerine kurulu. Diyaloglar, iç konuşmaları, bir diğerinin tepkisini tahmin etmeye çalışmaları... Hatta kitabın başlarında bu "hiçbir şey olmamasına" o kadar şaşırdım ki, Godo'yu Beklerken'de olduğu kadar olmasa da, O'nun yaşattığı "e hadi ne olacaksa olsun artık" ya da "Yav ben şimdi ne okuyorum, ne anlatıyor yazar, neden bunları anlatıyor?" gibi düşüncelere dalmama sebep oldu. Ama bir noktadan sonra bu üsluba alıştım, bir olay olmasını beklemeden okumam gerektiğini anladım, zevk almaya başladım. 

"Rejim" soğuk bir tabir. "Rejimi desteklemek" veya "rejimin karşıtı olmak" deyince ise işin içine insan faktörü giriyor. Çünkü bir insan sadece "rejim destekçisi veya karşıtı" olarak tanımlanamaz, daha başka bir sürü özelliği vardır: Sıcakkanlı, içe kapanık, dışa dönük, futbolu seven, bulmaca çözmeyi seven, çok güzel türkü söyleyen, çok güzel ilahi söyleyen, ya da Coca Cola'nın iftar reklamlarında bile gözleri dolan biri olabilir. "Rejim" konusunda aynı fikirde olmadığın biriyle bir tam gün geçirmek zorunda olmak demek, bu diğer insan özelliklerine maruz kalmak demektir illaki. İşte kitap bunun üzerine diyebilirim. Kör göze parmak olmayan bir üslupla, kah komik, kah nötr, sıradan hayatların absürtlüğünü çok güzel gösteren bir roman. 

Kitapyurdu



Yazarın diğer kitaplarını da okumak isterim. 

Ve kitabın sonlarına doğru uzun bir Çehov alıntısı var. Hiç Çehov okumadığımı fark ettim, okumak istedim. 

Kitap Türkçe'de önce İletişim Yayınları, sonra da Kanyon Yayınevi tarafından "Yanlış" adıyla yayınlanmış. İkisinde de çevirmen: Ari Çokona. 






09 Temmuz 2026

Kitap: Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa (Noor Naga)

Goodreads'ten

Selam selam*, 

Kitabı ne yazık ki sesli kitap olarak dinlediğim için buraya aktarabileceğim bir alıntı yok bu sefer. Kitabı seveceğim en başından belliydi, neden bırakıp basılı kitabına geçmedim bilmiyorum, bekleyemedim sanırım. 

Yazar Noor Naga ABD doğumlu, yedi yaşında Dubai'ye, on sekiz yaşında Kanada'ya taşınmış. Şimdi ise Mısır'da yaşıyor. Arapça biliyor ancak bu kitabı İngilizce yazmış. Ben İngilizcesini dinledim, Türkçe'ye Livera Yayınevi tarafından çevrilmiş. Çevirinin iyi olduğuna dair yorumlar okudum.


Kitap Mısırlı ama ABD'de doğup büyümüş orta-üst sınıf bir aileden gelen genç bir kadının Kahire'ye yerleşmesiyle başlıyor. Tabi ki kültür şoku yaşıyor, Arapçası iyi değil, öğrenmeye çalışıyor, dalga geçiliyor. Ne tam olarak Mısırlı olabiliyor, ne de Amerikalı. Arkadaşlar ediniyor, normalde itiraz edeceği ayrımcılıklara edemiyor. Batı dünyasıyla alışması gereken dünya farklı toplumsal kurallara sahip. Kimisi her fırsatta Batıyı suçlarken, kimisi de her fırsatta Batı gibi olamamanın utancını yaşıyor. Birey olmak imkansız. 

Kurgusuyla ilgili ağzımdan bir şey kaçırmamak için konusunu daha fazla didiklemeyeceğim. Hissettirdikleriyle devam edeyim: 

Çok tanıdık bir konuydu. Batılı huzurunu tatmamış her ülkede az buçuk olduğunu tahmin ettiğim bir özenme senaryosu: Toplumun bir kısmı Batıyı, özellikle de Amerika'yı çektikleri acının tek sorumlusu olarak görürken, diğer bir kısmı da bir Batılı gibi yaşamak için elinden gelen her şeyi yapar. Bu arada elinden gelse birinci grup da Batı imkanlarından yararlanmak ister, özenir, ama o hayatı kopyalayacak maddi ya da manevi imkanı yoktur. O yüzden dine, milliyetçiliğe, solculuğa, ya da başka ideallere sığınır kendini onurlu hissedebilmek için. Gördükleri Batı, Batı'nın onların görmesini istediği Batı'dır. İki taraf da Batı'yı aslında tam olarak bilmiyordur, her şeyiyle özenilecek, ya da her şeyiyle kötülenecek tek bir Batı olmadığını düşünmek istemezler, buna vakitleri de yoktur zaten, başka şeylerle mücadele ediyorlardır.

Kitapta tek bir iyi/kötü karakter yok. Her karakterin iyi ve kötü yanları var. Yazar sürekli diyalogların, tavırların etik değerlendirmesini yapmak zorunda bırakıyor bizi. Taraf tutmaya zorluyor ama hangi tarafı tutacağınızı şaşırıyorsunuz, ki bu bir romanda en sevdiğim etkilerden biri. Zor ve rahatsız edici bir kitap. Zorluğu tetikleyici sahnelerin çok görsel anlatılmasından değil, böyle sahneler var ama Kemalettin Tuğcu usulü ağlatmak üzere yazılmamış. Üstelik ben çok kolay ağlayan biriyim, ona rağmen bu kitapta hiç ağlamadım. Zorluğu daha çok bu sahneleri okurken aklımızdan geçenleri, daha doğrusu, günümüz Batı kültürünün aklından geçenleri tahmin edip, bu düşünceleri metne yedirmesinden, onlara da dışarıdan bir gözle bakmaya zorlamasından, o ezberlediğimiz doğru ve yanlışları tekrar süzgeçten geçirmek zorunda bırakmasından kaynaklanıyor. 

Livera'dan

Özellikle son bölüm bir sürü soru sormama sebep oldu: 

- Ana karakterin eleştirilere cevabını neden bir türlü duyamadık? "Kitabını yayınlamak isteyen bir yayınevi buldun işte, daha ne istiyorsun?" mu dedi Batı dünyası?

- Batı'nın Doğu'yu asla anlayamayacak olması mı anlatılıyor burada? 

- Başkarakter neden gitti Kahire'ye? Evinde hissetmek umuduyla mı? İngiltere'de bulduğunu sandığı evindelik hissinin yanılsama olduğunu, aslında oraya o kadar da ait olmadığını ve asla olamayacağını mı fark etti? Ailesinin beyazlaşmış Arap olmasına bir tepki miydi gidişi? 

- Kitabın ismi nereden geliyor? İngilizce konuşmayan bir Mısırlı, bir Türk, bir İranlı, bir Perulu, Özbek vs... ancak İngilizce konuşanlar tarafından anlatılabilir, kendi sesini duyuramaz, kendini savunamaz, dünya O'nu umursamaz, eşiti olarak görmez mi demek oluyor bu başlık? İki dili de bilen biri de o İngilizce bilmeyen kişiyi tam olarak anlatamaz, çünkü zaten sınıf farkı girmiştir aralarına, zaten başka bir dünyaya ait olmuştur...

Tüm bunlar dil emperyalizmine yapay zekanın etkisinin nasıl olacağını düşündürdü bana. Çeviri gittikçe daha ulaşılabilir hale gelirken, anadili İngilizce olan, ya da diğer Batı ülkelerinde doğup büyüyenler, bilmedikleri dillerdeki medya ürünlerine daha çok maruz kalacak mı? Bu sayede farklı kültürler hakkındaki cahilliğimizi biraz da olsa giderebilecek miyiz? İngilizce konuşulmayan kültürler de anlaşılabilecek mi yavaş yavaş? 

Yoksa tam tersi mi olacak? İngilizce konuşmayanlar İngilizce konuşulan medya ürünlerine daha kolay ulaşabilir hale gelecek ve İngilizce'nin yarattığı kültürün hakimiyeti daha mı çok güçlenecek? İçimdeki karamsar bu olacak diyor. Göreceğiz bakalım.

Kısacası kitapta kültür farklılıkları, dil ve kültür emperyalizmi, 2011 Arap Baharı ve eylemcilerin sonrasında yaşadıkları hayal kırıklığı, sınıf farkı, Batı'nın yukarıdan bakışı, anlamaya çalışırken yargılaması, bir yere, bir topluma ait olma ihtiyacıyla birey olma ihtiyacı arasında gidip gelme hali, kadınlık konuları zamanla başka bir şeye dönüşen romantik bir ilişki etrafında işleniyor. Sosyoloji sevenlerin sevme ihtimalinin yüksek olduğu, günümüzü anlatan, çok iyi bir eser.

Yazarın güzel bir röportajına denk geldim, buraya ekliyorum:


Selamlar, 
Kanatlı Kedi


*Deniz Göktaş'ın Youtube'da yayınlanan ilk stand up gösterisinin adı. Ses Tiyatrosu'nda, 2023'te çekildi. 

 




03 Temmuz 2026

Kitap: In My Mother's Footsteps-A Palestinian Refugee Returns Home


Mona Hajjar Halaby'nin, 2021'de basılan bu kitabını yeni okudum sayılır. Bir önceki yazımda belirttiğim gibi, yazarın üslubuna alışamadım ama bu büyük ihtimalle tamamen kişisel tercih, takılmıyorum. Kitabın içeriği değerliydi, iyi ki okumuşum, çok şey öğrendim. 

Kitaptan aldığım kronolojik notlarla başlayalım: 

1897: Avusturya Macaristanlı Yahudi bir gazeteci olan Theodor Herzl siyonizmin siyasi biçimini kurdu: Bir Yahudi ülkesi kurma ideali. Avrupa'daki Yahudi karşıtı ve dışlayıcı milliyetçi hareketlere karşı bir fikirdi. - sf.21

1909: Siyonizm ve sosyalizm etkisiyle Filistin'de kibbutz (İbranice "topluluk" veya "birlikte") denen tarım komünleri kuruldu. - sf.229

1916:  Sykes Picot Anlaşması - Osmanlı'nın Arap topraklarının İngiltere ve Fransa arasında gizlice paylaşımı - sf.21

2 Kasım 1917: Balfur Deklarasyonu - İngiliz dış işleri sekreteri Arthur Balfour, İngiliz hükümetinin Yahudilerin Filistin'de bir devlet kurmasını desteklediğini duyurdu. - sf.22

1.Dünya Savaşı (1914-1918): Kahire'deki İngiliz siyasi temsilciler, Osmanlı Devleti'ne karşı bir Arap direnişi örgütledi (Lawrence of Arabia). Araplara savaşta İngiltere'ye destek vermeleri karşılığında Osmanlı'dan bağımsızlık vaad etti. - sf.22 (Necip Mahfuz'un Kahire Üçlemesi serisinin birincisi olan Saray Gezisi'nde o günlerin Kahiresi anlatılıyor.)

1922-1948: Filistin'de İngiliz Mandası yılları

Temmuz 1946: Kudüs'te İngiliz mandasının askerlerinin kaldığı King David Oteli'nin güney kanadı Irgun adlı siyonist organizasyon tarafından patlatıldı, yüze yakın kişi öldü. - sf.178

Kasım 1947: Birleşmiş Milletler Filistin'i Arap ve Yahudi olmak üzere iki devlete ayırmayı teklif etti. Filistinliler kabul etmedi. - sf.178

15 Mayıs 1948: İngiltere Filistin'den çekildi. İsrail "İngilizlerden bağımsızlık günü" olarak kutlarken, Filistinli Araplar Nakba "felaket" günü olarak anıyor. "O yıl nüfusun yarısı evinden oldu ve günümüzde hala geri dönemediler... Bu çok eski bir öfkeye ya da dine dayanan bir çatışma değil, toprak ve o toprak üzerinde kimin yaşayacağına dair modern bir mücadele" diyor yazar.  - s.22

1950: İsrail'de "Absentees' Property Law" uygulamaya kondu. "Bu, İsrail'in savaş nedeniyle ülkeden sürülen veya kaçan Filistinlilere ait toprakları ele geçirmek için kullandığı başlıca yasal araçtı." (Bu sayfalarda yazarın annesinin mahallesinin nasıl yavaş yavaş insansız evlerle dolduğunu ve evlerini nasıl kaybettiğini de açıklıyor.) s.24

Yazarın hikayesi:

Filistinli bir Hıristiyan olan, 1920lerde doğan annesi Zakia mülteci olarak 1948'de Mısır'a gittikten sonra evlenmiş, yazar doğmuş. 1960larda ise Mısır'dan kaçmak zorunda kalmışlar, İsviçre'ye gitmişler.  Yazar artık ABD'de yaşıyor, okullarda çocuklara çatışma çözümü konulu eğitimler veriyor, bu konuda başka kitapları da var. Filistin'e de bu uzmanlığı sebebiyle davet ediliyor. Tabi ABD'de çocuklara çatışma çözümünü öğretmekle, Filistin'de öğretmek arasında fark var. 2007 yılında gidip, bir sene orada kalıyor, ABD pasaportu sayesinde sınır kontrollerinden kolayca geçebiliyor, Kudüs'te turist gibi gezerken, annesinin çocukluk evini, ve O'ndan dinlediği diğer binaları buluyor tek tek. En sonunda annesi de geliyor ve birlikte ziyaret ediyorlar aynı yerleri. 

İnternette yolculuk:

Yazar gezerken sokakları öyle bir betimliyor ki, bende Google Haritalar'da aynı sokakları bulma ihtiyacı doğuruyor. İsrail ve Filistin deyince gözümün önüne hep savaş alanı, yıkık dökük binalar, ve duman geldiği için, ve bu cahilliğime şaşırarak, adı geçen sokak isimlerinin, mekanların hep altını çizdim, bu yazıyı yazarken bakıyorum. Kudüs'te Old City, Damascus Gate, Dome of the Rock (Kubbetü's-Sahre), Mescid-i Aksa Camisi, Ermeni St. James Katedrali, Ramban Sinagogu, Musrara mahallesi, karlı yollar, sebze meyve satıcıları, taş binalar, hepsinde hem tarih hem hayat var. Toprak rengi binalar, arada ağaçlar, çiçekli saksılar, ufak dükkanlar, büyük dükkanlar, trafik sesi, daha uzaklarda siteler, parklar... Sıradan bir şehir işte. Gerçekte de sıradan bir şehir olsaydı, eminim çoğu insan bir İtalyan ya da Yunan şehriymişçesine sırf tarihi güzellikleri için olsun ziyaret etmek isterdi. Ben isterdim. 

"Google'dan bak, Gazze'den Kudüs'e nasıl gidiliyor?" diye not almışım. Baktım. Google Haritalar Gazze'nin kendi içinde bir noktadan bir noktaya rotayı, restoran, alışveriş merkezi yorumlarını filan gösteriyor, ama Gazze'ye giriş çıkış söz konusu olunca şu hatayı veriyor: 




"Sorry, we could not calculate walking directions from "Jerusalem, Israel" to "Gaza Strip" 

Kudüs değil, başka her hangi bir yeri seçtim, mesela Türkiye, o da olmadı. Ne toplu taşıma, ne otomobil, ne bisiklet, ne yaya... Hiçbir seçeneği göstermiyor. Savaş alanı diye mi acaba diye düşünüp Kiev-Moskova arasını denedim, bir sıkıntı çıkmadı, toplu taşımada aynı hatayı veriyor ama arabayla 13 saatte, yürüyerek 196 saatte gidilebildiğini gösteriyor hemen. 

Kısacası Google Haritalar'da da sınırlarının dışına bağlanamıyor Gazze. Gemini'a sordum, şu yanıtı verdi: 



Bu bilgi ne kadar güvenilir, tabi ki bilemiyorum, daha derin bir araştırma yapmak lazım. Google'ın AI Mode'u farklı bir şeyler daha söyledi. 

Kitap 7 Ekim 2023 ten önce basıldığı için o zamandan bugüne bölgedeki hayat hakkında bilgi veremiyor. Ama yazar Instagram hesabında hala aktif. 7 Ekim öncesi hayatı, bölgenin tarihini, orta-üst sınıf bir mültecinin hayatını anlamak için iyi bir kaynak. 

****

Türkiye gündemi hakkında pek fikrim yok, yazmayacağım demiştim ama Deniz Göktaş'ı yıllardır severek takip ettiğim için bu konuda bilgiliyim. Bugün tutuklandı. Tutuklamaya gerekçe gösterilen gösterisi Ölü Deniz'i buraya ekliyorum. Transkriptini yeni bir post olarak yayınlayacaktım ama vazgeçtim, sonuçta stand-up deyince görsellik, seyircinin tepkisi vs de önemli. Ama çok güzel bir metin. Açıp okunabilir. Kimsenin milli ve dini duygusunu incittiğine inanmıyorum. Olsa olsa benim gibi sosyal anksiyetelileri incitmiş olabilir, "bu adam bizdendi, nasıl bu kadar iyi göz teması kurdu, nasıl vücut dilini iyi kullanmayı başarabildi" gibi sebeplerden (daha önceki gösterilerinde anksiyetelerinden bahsediyordu da). Kısacası nalet gelsin. 








24 Haziran 2026

Dönmek... mümkün mü artık dönmek?*

Ses deneme bir ki bir ki... 

Naber dünya? Ben buraya geri dönmeye karar verdim. Yıllarımı vermişim buraya, başka bloglarda, hatta afedersin wordpresslerde sürttüm, dönüp dolaşıp buraya geldim. 

Dünya değişti, e tabi Blogger da değişmiş. Notepad gibi, daktiloda yazılmış gibi görünüyor post yaratma sayfası. HTTPsel kodlar yazmak için mi böyle? Ben mi bir şekilde ayarlarını bozdum bilmiyorum. Neyse hayırlısı, buluruz alışmanın ya da bir sorun varsa çözmenin bir yolunu. 

Geldim ama ne kadar kalacağım bilmiyorum. Gönülden geçen haftada en az bir yazı yazmak tabi. Çünkü ilerde dönüp bakınca okumak güzel oluyor, hele ki içeriği böyle boş laf kalabalığı değil de belli bir konu hakkındaysa, böyle ağzıma geldiği gibi değil de, terleyerek yazdıysam... Niyetim daha çok öyle yazmak. Ama tabi insan bilemiyor. İllaki bir şeyler oluyor. Son yazımın üstünden dört sene geçmiş. Ondan önce de en son 2020'de düzenli yazıyormuşum. Toplamda altı sene diyebiliriz. Çok değişti her şey. Ben değiştim, haberler değişti, blogger'da takip ettiğim birçok kişi benim sustuğum zaman civarında susmuşlar, ne oldu o sıralar? Çok mu sosyalleştik acaba, sıkıldık mı? Çok fazla yorumlaşmak beni yormuştu, ondan eminim. Yorumları kapatmıştım. Normalde insanlarla görüşünce nasıl yoruluyorsam, yazışmaktan da yorulmaya başlamıştım. O yüzden yorumları kapatmıştım. Birisi yorum yazınca cevap vermek zorunda hissediyordum çünkü kendimi, onun düşüncesi bile yoruyordu. Şimdi yine öyle olmasından korktuğum için yorumları hemen açmayacağım. 

Ben sosyal bir insan değilim. Yazı yazarken çenemin düşmesine bakmayın lütfen, konuşmayı beceremiyorum, çok konuşulunca anlayamıyorum, anlayamadıkça sinirleniyorum, sinirlendikçe kendime kızıyorum, sonunda ilk fırsatta kaçıp cenin pozisyonuna sığınıyorum. Bir zaman sonra tekrar insan içine çıkıyorum, bu döngü böyle kısır kısır devam ediyor. Allah baba beni de böyle yaratmış.

Türkiye gündemi hakkında 2020 yılındakinden de az bilgim var. O konulara giremem muhtemelen. Hangi konulara girerim? Niyetim okuduklarım izlediklerim hakkında oturup bir şeyler yazmak, eski günlerdeki gibi. Arada bir yaptığım elişlerinden de bahsederim. Bir de Yunanca ve Hollandaca şarkılardan bahsedesim var ama onu belki 90lar bloğuma ayırırım. 

Hatta lafı uzatacağıma hemen başlayayım: Bu sene ABDli ya da Batı Avrupalı olmayan yazarları okuma kararı aldım. Mümkün olduğunca hiç okumadığım ülkelerin romanlarını bulup okuyacağım. Bir koleksiyon oluşturdum, yavaş yavaş gidiyorum. Son zamanlarda okuduklarımdan en etkileyici olanlardan biri Mona Hajjar Halaby'nin "In My Mother's Footsteps: A Palestinian Refugee Returns Home" idi. Yazarın üslubu çok Amerikanca geldi (kendisi uzun yıllardır orada yaşıyor) ama tam olarak neden rahatsız olduğumu anlatmakta zorlanıyorum. Sanırım her şeyde olumsuz bir taraf bulma yeteneğim (!) olduğu için, memleketini cennetmiş gibi anlatması rahatsız etti, sevdiği yerin, sevdiği insanların bir şeylerinden şikayet etmesini bekledim. Çok mantıklı bir istek değil, kadın nasıl isterse öyle yazar, ayrıca herkes benim gibi olumsuzluk avcısı değil. O yüzden üslubu atlayıp içeriğe odaklandım, ve kitabı sevdim. Notlar aldım epey bi. Cadde isimlerini Google Haritalarında aratıp sokak fotoğraflarına bakmak istedim, hayalimdeki savaş Filistin'iyle, Kudüs'üyle, kadının anlattığı, gündelik hayatın devam ettiği sokaklar bambaşka şeylerdi çünkü. Onlara bakmak ve altını çizdiğim notlar üzerine düşünebilmek için bloga ihtiyacım var. Projeleştirmem gerekiyor. Yoksa gündelik işlerin arasında vakit ayırmak istemiyor beynim.
Şimdilik bu kadar olsun. 
Kısa zaman sonra tekrar görüşmek üzere, 

Kanatlı Kedi

26 Şubat 2022

Yine o günlerden biri. Depresif başladı, maillerde geçmişe gittim, Youtube karşıma yeni bir Netflix standupı çıkardı, 8Mart'ta gelecekmiş,ilgimi çekti, aynı kadının eski bi standupını izledim, iyi geldi, allaan amerikalısında kendimden parçalar buldum, güldüm (aynı şeyleri kendim düşünsem ağlardım, bir standupçı anlatınca güldüm, iyi ki varsınız komedyenler!), sıradan bir dertli günde iptal etmeyi tercih edeceğim bir görüşmeyi iptal etmedim, yani içime kapanmadım, akşam arkadaşımla görüştüm, rol yapmadım elimden geldiğince kendim oldum, kendimden tiksinmedim ve bu görüşme de iyi geldi, sonra Mor ve Ötesi'nin yeni şarkısını, İstiklal'i dinledim, ekşisözlük röportajlarını izledim... Ve sonunda, geçmişteki güzel günlerin, İstiklal Caddesi'ndeki, Ayasofya'daki güzel günlerin hatrına oturup blog yazmaya karar verdim. Üstelik alakasız bir konuda, okuduğum Hollandaca bir kitap hakkında. Çünkü blog bu demek. Günlük gibi dertli değil, giriş gelişme sonuç olma zorunluluğu yok, kimin okuduğunun okumadığının önemi yok (çoğu zaman), edebi derdi stresi yok... Kısacası geçmişin güzelliklerine dönünce blogun da güzelliklerini hatırladım ister istemez. 

Ama kitaba başlamadan önce, yine çığlıklar atmak istiyorum takıntı yaptığım konular hakkında:

Mor ve Ötesi'ni çok seviyorum! Bunca yıla rağmen hala piyasaya ayak uydurma derdine kapılıp kendi tarzlarından vazgeçmediler. Sözlerinde hala göze sokulan mesajlar yok, "şair burada ne demek istemiş?" diye düşünüp düşünüp bi sonuca varamadan ama sonuçsuzluktan da keyif alarak içimden çığlıklar atarak eşlik ediyorum şarkılarına. Ve röportajda öğrendim ki, hazirandan itibaren Avrupa'da turne yapma ihtimalleri varmış. Muhtemelen Almanya'nın bi yerlerine gelirler ve bit korona, bit! Nereye gelirlerse oraya gitmek istiyorum! Uzun zamandır hiç evden çıkmak için bu kadar istek duymamıştım, diyeyim de siz anlayın ne kadar gitmek istediğimi. Yolculuk, bilmediğim şehirde gece dışarda takılmak, havanın soğuk olması, Almanya'nın hissettirdiği ekstra soğukluk tüm anksiyetelerimi, konserde Mor ve Ötesi'ni hiç tanımadan gelip çevresine (şarkılara bağıra bağıra eşlik eden bana dik dik bakan) ya da sürekli kameraya çekip sahneyi görmeme engel olan seyircilere sinirlenme ihtimalimi bi kenara bırakıp orda olduğumu hayal ediyorum... Bir elimde bira, bir elim havada, çevremdekilerin ne düşündüğünü normalden %500 daha az salladığım, kendim olduğumu en çok hissedebildiğim, zıplaya zıplaya, birayı üstüme döke döke şarkılara eşlik ettiğim o anları hayal ediyorum. Artık eski coollukları da bıraktım, konser sonrası gidip fotoğraf da çektiririm mümkünse. Çünkü ilerde, içimin kapkara olduğu bi günde bakınca hatırlayabileceğim bi an olur böylece. Fotoğrafların gücüne inanıyorum artık. Çirkin de çıksam fark etmez. Güzel anları hafızamın bir köşesinde güzelce saklamayı beceremiyorum. Bu yüzden fotoğraflar önemli. (Aynı andan yüz tane fotoğraf değil ama, bulanık da olsa, yamuk da olsa, bi tane olsun). Ama kötü anılar öyle mi? Online film izlemeye çalışırken porno ya da kumar reklamlarına maruz kalır gibi, her fırsatta çıkıyorlar karşıma. 

Benim için İstiklal bitmedi. Bitmesi de mümkün değil. Dönüp İstanbul'da yaşamaya başlarsam belki... Nostaljiyse nostalji, İstanbul'da yaşayanlara sinir bozucu gelebilir bu dediklerim ama İstiklal başka bi şey benim için. Özgür ve kendimi ve hayatın gerçekliğini hissettiğim ilk yer. Şu an nasıl olduğunun önemi yok. 

Kitaptan bahsedecektim, vazgeçtim. 

20lerimin başındaki halimden parçalar eklemek istiyorum şu anki hayatıma. kitaplar, posterler, karakalem karalamaları, çıkıp sokaklara atmalar kendini, yine introvert olmak ama tadını da çıkarmak, ortamını bulunca kendini koyvermek, aklını, hislerini... O kadar. Her şeyini değil. Parasızlığın getirdiği dertleri, aile beklentilerini, hesap sormalarını, köşeye sıkışmışlık hissini, o bitmeyen öfkeyi değil.

Ben otizm spektrumunun kıyısındaymışım. Spektrumda olan özellikler bende varmış. Başlarda çok sorguladım. Koskoca spektrum, bi yerinden girememiş miyim? Orda da mı dışarda kalmışım? E şimdi biz spektrumla neyiz? Acaba terapist uyduruyor mu? Bu soru işaretlerinin üzerinden bolca seans, bolca ağlama , aydınlanma, isyan, halledicem ben bu işi gazı, sonra tekrar dibe vurma, o kadar da kolay değilmiş deyip daha bi ağlama... geldi geçti. Şimdi daha iyi anlıyorum spektrumla ilişki statümüzü. Anksiyete, hatta sosyal anksiyete hayatımı en çok etkileyen şey. Ömrüm boyunca çektiğim ben niye diğerleri gibi olamıyorum, hissinin bi sebebi varmış. Bi adı varmış bunun, aynı şeyleri yaşayan bissürü insan varmış. Bunu ilk defa duymak müthiş bi şey. Ağlatıyor, güldürüyor, tüm tanıdıklarına sesli mesaj atıp coşkuyla anlatma ihtiyacı yaratıyor. Sanki "ben otizm spektrumum kıyısındaymışım, ondan böyleymişim" deyince herkes anlayıverecekmiş gibi... Halbuki gerçek hayatta hiç de öyle olmuyor. O ne demek, nasıl bi şeymiş o, diyor Rainman izlemeyenler. İzleyenler de hadi canım, hiç benzemiyorsun sen, diyor. İşte o zaman daha önce hiç tatmadığım bir sıçış başlıyor: Terapistin dediklerini , okuduklarımı, izlediklerimi birkaç cümleyle özetlemeye çalışıp beceremiyorum. Ve "aman zaten terapiste gitsek hepimizde bi şey çıkar" diyen bakışlarla karşılaşıyorum ya da direk bu cümleleri duyuyorum Instagram'da psikolog takip etmiyorsa karşımdaki kişi. 

Benim için büyük aydınlanma demek olan bu önemli konu, karşımdaki kişi için kocamın çoraplarını ortalığa atmasından farklı bi haber değil. "Ay aman hepsi aynı bunların" benzeri bi cevap veriyor. 

Bu da normal tabi. Muhtemelen ben olsam ben de aynı cevabı verirdim. Ama insanı üzmüyor mu, üzüyor. 

Şimdi insanlara anlatma coşkusunu geçtim. Çünkü başka şeylerin farkına vardım: Başkalarının anlaması önemli değil. Benim belli dertlerim var diye tüm dünyanın bana olan tavrını değiştirmesini bekleyecek değilim. (Tabi sürekli dip dibe olduğum insanın, yani u.ın derdimi tam anlaması önemliydi, o hariç). Ayrıca bi tanı konması hayatımdaki sorunların çözüldüğü anlamına da gelmiyor. Çözmek için bol bol çabalamak gerekiyor. ÖSS'ye hazırlanır gibi hatta, 7/24 bunu düşünmem gerekiyor. Bi deneme sınavında başarısız oldum diye pes etmemem, ertesi gün aynı şevkle dolup yeniden çalışmaya başlamam gerekiyor. Önceden problemin farkında olmamanın verdiği koy götüne rahvan gitsinlik hali o kadar da rahat sığınılan bi yer olmuyor. 

Spektrumla ilgili şeyler okudukça gereksiz strese girdiğim anlarda beni rahatlatabilecek şeyler olduğunu fark ettim: Mesela metro kompartımanlarındaki körükleri izlemek, bir böcek varsa ortamda onu takip etmek, kafamda sudoku kareleri oluşturmak... Bunlar bana iyi geliyormuş. Daha önce gerildiğim konu neyse onun önemli olduğuna o kadar ikna ediyormuşum ki kendimi, bu tip şeyler düşünmek aklıma bile gelmiyormuş. Ama otistiklerde pattern görmenin yaygın olduğunu duyunca, benim patternlerle ilgili ne hissettiğimi düşününce...Evet duvar boyasındaki fırça izlerinde istesem, kendimi koyversem kaybolabilirmişim hakkaten. Seccadede gördüğüm hikayeler yüzünden acaba namazım kabul olmadı mı, acaba bi daha kılmam gerekir mi diye düşündüğüm zamanları söylemiyorum bile. Pek çok insan herhangi bir desende, objede yüz ifadesi görüyordur sanırım. Ama mesela sudoku hayal ederek rahatlama işini ilk kez son bir iki ayda denedim ve çok sevdim. Ve bu fikri bana veren spektrumun kıyısında olmam. 

Kısacası artık spektrumun içindeymişim, değilmişim, kıyısındaymışım, yok efendim traitleri varmış, yok hiç benzemiyormuşum, insanlara nasıl anlatacakmışım...Umrumda değil. Spektrumla ilgili edindiğim bilgi gerçek hayatta işime yarıyor mu, ben ona bakarım, yarıyor netekim. Bilgi edinmek isteyen de bana sormasın, googleda her şey var. Ha ama biri kalkıp "sen hiç sosyal anksiyeteli görünmüyosun bence (abartıyosun)" derse alnını karışlarım. O var. Allahına kadar var (ne demekse). En çok kavga ettiğim spektrum özelliği de o zaten. 

Neyse, bu da böyle karışık bi yazı olsun. Eski günlerdeki gibi. 

MOR VE ÖTESİ!!!!!!!!!!!!!SİRENLER ALBÜMÜNÜ DİNLEYİNİZ. SEVİNİZ. NEDEN SEVMEYESİNİZ Kİ  (İŞTE BUNLAR HEP TAKINTI)

18 Ocak 2022

yalnizyurumeyeceksin.com

Kırk yılda bir, güne haber okuyarak başlayayım dedim, Enes Kara'nın intihar haberini gördüm. Daha doğrusu Bahçeli'nin verdiği tepkiyi görünce anladım tıp öğrencisi bir gencin cemaat ve aile baskısı yüzünden intihar ettiğini. Video çekmiş, tabi haber yasağı getirilmiş. Ki doğru bir karar bence, sırf videoda söylediklerinin metnini okuyunca bile derin kederlere düştüm, videoyu izlemek çok daha büyük etki bırakırdı, özellikle o girdaptan henüz kurtulamamış olan gençlerin üzerinde.

Farkında olmadan din baskısı yapan aileme içimden teşekkür ettim hemen, beni zorla cemaat yurduna gönderecek kadar gözleri kör olmadığı için. Gerçi abimin çektiği sıkıntılardan dolayı derslerini almışlardı, çok şükür ki abim o günleri atlattı. Tabi bunda hala Müslüman olmasının etkisi de olabilir. Ya inanmamaya başlasaydı benim gibi? 

İtü'ye kayda gittiğimiz gün, babam abim ve ben sırada beklerken, cemaatçi tarzı kapalı birinin yanımıza yanaşıp İtü yurtlarında alkol ve fuhuş partilerinin yapıldığını, gelip onların yurtlarında iyi bir Müslüman'a yakışacak şekilde kalabileceğimi söylediğini hala unutamıyorum. Babam da abim de bir an düşünmüştü, tamam biz size döneriz demişti babam. Sonra hayır diye yalvaran gözlerle bakmıştım babama , hemen ikna olmuştu. Dediğim gibi abimin yaşadığı sıkıntıların ne kadar etkisi vardı bilmiyorum ama hala minnet duyarım babama beni o an ailemle savaşma yoluna itmediği için. Çünkü o an emindim artık kendimden, kesinlikle dindar bir gruba, arkadaş çevresine dahi dahil olmak istemiyordum. İtü yurtlarında kalınca bir kez bile alkol içildiğini, yurda tamirci amcaların dışında bir kez bile bir erkeğin girdiğini görmedim. Böyle kolayca yalan atabiliyor işte bazı insanlar, son derece dindar oldukları halde.

Enes Kara'ya çok üzüldüm tabi. Akrabalarım benzeri ailelerle dolu. Ben kendimi kurtardım, hala baskı altında kalıp başımı kapattığıma dair kabuslar görmeme, aileme Müslüman olmadığımı söylediğim halde ısrarla iyi bir Müslüman kadının nasıl olması gerektiğine dair Watsap mesajları attıklarında elim ayağım titremesine rağmen, ben bu toplum baskısından kendimi kurtardım, zaten yurtdışında yaşıyorum. Ama akrabalarımı ve çocuklarını gördükçe düşünüyorum. Liseye başlar başlamaz imam hatipe gitmemelerine rağmen başını kapatan çocukları görünce içim sıkılıyor. 

Liseye giden bir çocuğun başını kapatması nasıl kendi tercihi olabilir? Hadi diyelim kendi tercihi, ergenlik sonuçta, çevresinde gördüğüne özenmiştir, sonra bi gün geri açmak isterse, kapattığı zamanki kadar destek görecek mi ailesinden? 

Enes Kara da kızkardeşlerinden bahsetmiş, zorla imam hatipe yollandıklarından, başlarını kapattıklarından... Bir gün açmak isterlerse ne olacak, diyor. Ne olacak hakkaten? Benim gibi üniversiteden arkadaşıyla evlenmesine izin verecek mi ailesi? Cemaat dışından biriyle evlenebilecek mi? Yurtdışına kaçabilecekler mi benim gibi? Umarım ölmeden hayatlarını yaşamanın bir yolunu bulurlar.  

Ailesi açıklamalar yapmış. Kendilerinden, hata yapma ihtimallerinden bahsettikleri tek bir cümle yok. Oğullarının lise arkadaşlarını suçluyorlar. Onların yüzünden inancını kaybetmiş, o yüzden boşluğa düşmüş de kendini öldürmüş. İnancını kaybettiği halde zorla cemaat yurduna gönderenlerin hiç mi suçu yok? Gerçekten bu körlük karşısında ne diyeceğini bilemiyor insan. Ama suçlusunuz, oğlunuzun mutluluğuna, ne istediğine zerre önem vermediğiniz için suçlusunuz. Benim ailem de dindar ama bi cemaatin kölesi haline gelmedikleri, akrabalardan gelen baskılara da direndikleri için sizden farklılar, o sayede yaşıyorum ben şu an. Yeterince desteklerseniz, baskı yapmayı bırakırsanız inançsız insanların boşluğa düşmesi şart değil, mutlu mesut yaşayabilirler. Hem belki ilerde geri Müslüman olacaktı, nerden biliyorsunuz? Bıraksaydınız da bunu kendi aklıyla yapsaydı...

Aileme artık Müslüman olmadığımı söyledikten sonra da annem vakit namazlarımı hatırlatmaya devam etmişti bi süre. Bi gün dedim, anne niye böyle yapıyorsun, bu konuyu konuşmadık mı? İnanmadığım halde sırf seni memnun etmek için namaz mı kılmalıyım sence? Utandı, "ama kızım bir Müslüman olarak çocuğumun da cennete gitmesini desteklemek benim hala görevim," dedi. Enes Kara'nın annesinin söylediği sözlere çok benziyor. Bu sözlerden, hatırlatmalardan ancak evlenince kurtulabildim. Nedense ancak evlenince benim de aklımın olduğunu, düşünebildiğimi hatırladı. Hala gelen watsap mesajlarınınsa anlamını hala çözemedim, topluca gelen mesajları topluca birilerine gönderiyor muhtemelen... Neyse ki uzağım.. 

Neyse, sevgili Enes Kara'nın ailesi, bari bu konudan bir ders çıkarın, diğer çocuklarınızı koruyun, baskı yapmayın. Cemaat yurduna göndermeyin. Dertleri olunca size anlatabilsinler. Siz baskıcı değil de, sıcak, samimi, yargılamayan bir Müslüman profili çizerseniz, isterlerse yine Müslüman olurlar, emin olun. En azından benim ailem gibi yapın, namaz kıl diye ısrar edin illa istiyorsanız, ama namaz kılmamanın, Risale-i Nur kitaplarını düzenli okumamanın yasak olduğu bir yere göndermeyin çocuklarınızı. 

Bu tip acılar çeken insanlar için kurulmuş bir websitesi varmış: https://yalnizyurumeyeceksin.com/

Ben bi şekilde kurtuldum ama toplum ve din baskısı içinde olanlar, lütfen bu siteye bi göz atın. Hiç olmazsa yalnız hissetmezsiniz belki, bir umut olabilir. Karanlıklara daldıkça dalıyor insan, biliyorum, bi duvar çekmeyin etrafınıza. Özgürlüğünüz için maddi destek gerekiyorsa, burs veriyor bu site, ona başvurabilirsiniz. Ya da psikolojik destek alabilirsiniz o parayla, bilmiyorum... Umarım herhangi bi yönden de olsa bi faydası olur...

17 Mart 2021

Duymayan kaldı mı? "Sahneden Naklen"

Uzuuuuun bir aradan sonra geri geldim. Bu sıralar ne oldu bilmiyorum ama tekrar blog yazasım gelir oldu. "Benim neyi-neden-nasıl düşündüğümün kimin için, ne önemi var ki?" diye düşünmekten bir anda vazgeçer oldum. Daha önce de oldu bende blogla ilgili bu gidiş gelişler. Bir mantığı yok. Bir süre herhangi bir şeyi internette paylaşmak son derece anlamsız gelirken, bir anda "aaa bunu daha fazla kişi duymalı!" dediğimi fark ediyorum. Bir süre bloga dönmeye yüzüm olmuyor ama eninde sonunda bi bahane bulup geri geliyorum. 

Bugün de bir e-bülten vesile oldu geri dönmeme. Daha önce bahsetmiştim aslında: Gıda mühendisliği öğrencisiyken bölümden bir arkadaşımın zeytin sevgisine maruz kaldım uzun süre. Maruz kaldım diyorum çünkü Eskişehirliyim, yani bozkırlıyım, her sene yazlığa gidilen bir çocukluk da geçirmedim. Denizle ya da zeytin ağacıyla ilişkim, evlendikten sonra Yunanistan'a gidip gelmemle başladı diyebilirim. Fakat bu arkadaşım her konuyu zeytine ve denize getirmekle kalmadı, bölümde her proje ödevini bi şekilde zeytine bağladı, tezini de bu konuda yaptı. Sonunda hayalini gerçekleştirdi, ailesinin işini markalaştırdı: Olea Aera çıktı ortaya.

https://www.oleaaera.com/

Genel olarak karamsar, negatif, umutsuz bi insan olarak bilinsem de, böyle insanların çevremde olması bana büyük enerji veriyor. Yıllardır çok istediğine şahit olduğum bir şeyi gerçekleştirdi Bahar. Kendi halinde yuvarlanıp giden zeytinliklerini Türkiye'nin her yerinden ulaşılabilir hale getirdi. Bu ne büyük cesaret isteyen bir iş, hayal edebiliyor musunuz? Kendi ürettiği bir şeyi satmayı aklından hiç geçirmemiş olan biri, bunun ne büyük bir deli cesareti olduğunu anlayamayabilir. Ben anlıyorum, sürekli yeni işler kurmaktan bahseden bir babam olduğu için mi, yoksa kendim denediğim için mi bilmiyorum ama anlıyorum. Kendinden bir parçayı topluma sunmak kolay iş değil.

https://www.oleaaera.com/
O yüzden elimden geldiğince destek olmak istedim. Yurtdışına satış yapmıyor Olea Aera henüz, o yüzden satın alamıyorum. Bari dedim burdan paylaşayım. Bahar'ın da izniyle sitesinin linkini sayfamın sol üst köşesine sabitledim. Ne yazık ki sadece web sürümünde görünüyor sabitlenen kısımlar. Telefonunuzda web/masaüstü görünümüne geçerseniz görebilirsiniz. Göremezseniz buyrun burdan yakın: www.oleaaera.com

İşte bu gazla bloga geri döndüm. Bahane oldu aslında dediğim gibi, zaten dönesim vardı. 

------------

Veeee duymayan kaldı mı bilmiyorum ama Sahneden Naklen diye bi güzellik var, haberiniz var mıydı?

Moda Sahnesi tiyatrolarını internetten yayınlıyor, canlı olarak. Bilet alıyorsunuz, maille canlı yayın linki yolluyorlar, yayın başlamadan kısa bir süre önce link aktif hale geliyor. Tam saatinde oyuncular sahneye çıkıyor, izliyorsunuz. Bazen sonunda kısa bir konuşma yapıyor oyuncular, çok güzel oluyor. Eğer o akşam bi şekilde müsait değildiniz de izleyemediniz diyelim, bant yayınını 24 saat içinde izleyebiliyorsunuz. 

Bence muhteşem bi hizmet. Epey bi oyun izledim. Misal son izlediğim "Sen Balık Değilsin Ki" gibi bir oyun daha önce hiç izlememiştim. Ve Dirmit, mükemmeldi... Ve Füruğ... Ve Babamı Kim Öldürdü... İstanbul'da yaşarken öğrencilikten ve dolayısıyla parasızlıktan özel tiyatrolara pek gidemedim, sonra da yurtdışında yaşadığım için tabi... Hep içimde kalmıştı. Son yıllarda hele, tiyatroyu deli gibi özlemiştim. Bu Sahneden Naklen, pandeminin bana getirdiği güzelliklerden biri oldu. Harika bi şey. 

Tekrar görüşürüz sanırım yakında, gazım böyle devam eder bi süre diye umuyorum. 

Selamlar!

Kedi




24 Temmuz 2020

Ayasofya vs

Bu aralar diyecek çok şey var. Haberleri artık ciddi ciddi okumamama, şöyle bi göz atmama rağmen, benim bile diyecek çok şeyim var... gibi. Bi taraftan da şaşkınlıktan diyecek şey bulamamak var. Klişe laflar edip kendinden tiksinme endişesi var. İnsanın bi de kendiyle derdi var çünkü. Konuşmak manasız geliyorsa yazmaya da yüz vermiyor insan. Hayat, bizi neden yoruyosun? 

Ayasofya diyeceğim ben bi tek. Siyasetiyle ilgili diyecek bi şeyim yok, umrumda değil. Bence son derece önemsiz. Şuna çok benziyor bu konudaki fikrim: Yaratıcı varmış yokmuş, bu konuda da fikrim yok. Çünkü umrumda değil. Varsa kendi kendinin belasını versin, öbür tarafta sorguya çekilecek olan kendisi olmalı , ha eğer yoksa zaten n'apsın? Olmayan n'apsın? Hiç olanla olmayan bir olur mu?

Ayasofya'ya birkaç defa gittim. Her defasında mozaiklerle Allah, Muhammed yazılarının yan yana olması manevi gözyaşlarımı akıttı, belki maddi olanlar da akmıştır, emin değilim şimdi. Ama her seferinde çok etkilendim ve gurur duydum Türkiye'yle, burayı bu halde, müze olarak saklayabildiği için. Bi taraftan da endişelendim alttan alttan, camiye çevrilmesi ihtimali çok uzak gelmiyordu çünkü. Sonunda oldu, çoğunluklar muradına erdi, hiç düşünmeden, yine. İnsanlık bi kez daha kaybetti. 

Şimdi bundan sonra bu devran döner, Tayyipgillerin devri geçer de tekrar müzeye çevrilir mi? Belki olur. Ama bu leke sürüldü bi kere insanlığın alnına, utanmak için bi sebep daha. Ömrümüz Ayasofya'nın tekrar müze olduğunu görmeye yetecek mi? Bilmiyorum. Burdan yaşamak için bi sebep çıkarıp acık iyimser bitireyim bari. 

Ayasofya'nın durumunu çok iyi açıklamış Youtube'un Dilozofu. O'nu izleyince diyeceklerimi cümleye dökme cesareti buldum. Burdan başka da paylaşacak sosyal medyam yok, döndüm geldim yine buraya. 

Buyrun, 



Ayasofya'nın hemencecik güncellenen Vikipedi sayfasına göre Ortodoksluk'ta "Tanrı'nın üç niteliğinden biri" olan "kutsal bilgelik anlamına geliyormuş aya sofya. Yani Hıristiyanlıktan alınan bir ismi var bu yeni yetme caminin. Bu konuda da bi şeyler yapar heralde çok aşırı yetkililer. 

Diyeceklerim bu kadar. Hayırlı cumalar diler, giderim, 
Kanatlı Kedi

14 Temmuz 2020

Ölüm gelmiş...

Adalet Ağaoğlu ölmüş a dostlar. İçim bi tuhaf oldu. Uzun zamandır ilk defa birinin ölümüne içim bu kadar yandı sanırım. 91 yaşındaydı, hastaymış da, belki kendisi sevinmiştir öldüğüne (nasıl olacaksa) ama benim içimde kaldı bi şeyler. Kendisine kaç defa mektup yazdım yazdım sildim. Bi şekilde gönderse miydim? Ne değişirdi? Hislerimi düzgünce ifade edemediğimi düşündüm her seferinde. Cümleye döktükçe anlamsızlaştı her biri. Hem ne önemi vardı? Kadın kitabı yazdı, belki O'nun için olay bitti, benim ne düşündüğümün kime ne faydası var? Ama yine de, bi kere tanışsaydım, bi kere konuşabilseydim pişmanlığı içimi yakıyor şu anda. Muhtemelen "kitaplarınızı çok seviyorum"dan öteye geçmeyecekti konuşmamız ama olsun. Olsun mu gerçekten? Bilmiyorum. 

Dünyadan bir de Adalet Ağaoğlu geldi geçti. Başımız sağolsun, edebiyatımız bol olsun, ne diyeyim. Hem bizi, hem dünyayı anlayan, anlatan nice yazarlarımız olsun, nicelerimizin içine empati tohumları eksinler. Avrupa'da gezerken O'nun ayakizlerini arayayım ben de.