17 Temmuz 2018

Susunuz

Günün birinde bi tatil yerinde gaza geldim, çoğu kişinin ilk gençliğinde yaptırdığı bi şeye 30uma yaklaşırken giriştim, geçici dövmeye niyetlendim. Dövmeci çılgın görünümlü bi tipti. Herkesle tanışıyor gibi bi hali vardı. Arnavuttu, Türk olduğumuzu öğrenince bize kardeş muamelesi yaptı. Herkese dinletmek istercesine yüksek sesle durmadan konuşurken, derin muhabbetlere de girdi. Bizden çok tepki alamasa da bu işe hiç bozulmadı, hayat hikayesinden kesitler anlattı, sevmediği insan tiplerini sıraladı. Muhabbetiyle öyle bi sardı ki dört yanımızı, "vazgeçtik" deyip uzaklaşmayı beceremedik bi türlü. Ufak bi sol anahtarı deseni istedim. "Gerçekten böyle sıradan bi şey mi istiyosun?" dedi, müziğe ilgim olup olmadığını sordu, "sadece dinleyiciyim" deyince "hiç olmazsa bana bırak, daha özgün bi şey çizeyim," dedi. Tamam dedim.

Sonuçta benim bi sol anahtarının yanına bikaç nota ekledi. Düşündüğüm sade figür yerine bi sürü siyah çizgi kaldı ayak bileğimde. Üstelik hala müzikle dinleyici olmak dışında özel bi bağım yoktu.

Gördüğünüz üzre, tek bir insanın bana patronluk taslamasına izin verişimi anlatıyor bu hikaye.

O mecburen dinlediğimiz muhabbetinin bi yerinde "Ben kitap okumam, haberleri okurum, belgesel izlerim" dedi. Gözlerinde öyle bir ifade vardı ki, dünyanın en mantıklı, gerekli, olması gereken hareketi buydu sanki, bunun dışında herhangi bi şey yapan herkes yanlış yapıyordu. Biliyorum ki gözlerinde bu ifadeyle yaşayan tek insan bu değil. Çok şükür epey bi rastladım bu türe. Hep biraz çılgınlar, hep çok konuşuyorlar çünkü özgüvenleri havalarda uçuyor, bilgeliklerini yaymadan rahat edemiyorlar.

Fakat banane onlardan, mesele onlar değil. Mesele benim. Ben neden sessiz kaldım bu cümle karşısında? O'na katılmadığım halde neden sessizce durup zamanın geçmesini bekledim?

Bu soruya birinci cevap, konuşma Türkçe olmayınca doğru tepkileri verememekten korkuyor oluşum. Hele ki öyle ayarlı konuşmayı önemsemeyen biri için, yanlış kullanılacak bir kelime, yol ortasında bağıra çağıra tartışmak demek olacaktı ki, bundan korktum, yanlış anlaşılmaktan.

İkincisi, altı üstü iki gün sonra unutacağım bi şey yapmaya gelmişim, 2 dakika içinde olup biteceğini düşünmüşüm, kafam rahat, aptalca vakit harcamayı kendime yasaklamadığım tatil modundayım... Kimseyle tartışmak istemiyorum. Hele ki böyle bir konuda. Ne derse desin, ne düşünürse düşünsün, banane?

Fakat işte öyle olmadı, içimden sinirlendim adama. Unutulmaz bi anıya dönüştürdüm. Adamın biri bi gün bana böyle böyle demişti diye durup dururken aklıma geldi bugün. Sonra kızdım kendime, niye susturmadım o adamı o gün orada, niye düşüncelerini, yaşam biçimini üstüme kusmasına izin verdim? Niye başkalarının bana çöp kutusu muamelesi yapmasına müsaade ediyorum?

Bilmiyorum lakin eğri oturalım büğrü konuşalım: Aksinin nasıl yapılacağını hiç öğrenmedim ki! Hep aman saygılı ol, aman kimseye bulaşma, aman delidir ne yapsa yeridir, boşver, aman tatsızlık çıkmasın, aman surat asma, aman gülümse... Halbuki başkalarına değil de, asıl kendi başınayken gülümsemeli insan, kendi modunu yüksek tutmalı falan... Bense hep tam tersi, her yere gereksiz gülücükler dağıttım, kendime hep asık suratlı tarafımı gösterdim. Niye? Çünkü kendime karşı dürüst olmayı seçtim... Bak sen şu işe, aferin, alkış... Lan! Yazık değil mi bu çocuğa (yani kendime), her dakka benim kahrımı çekiyor!

Neyse, demem o ki, hayatta öğrenecek çok şey var. (Ne zaman bitecek bu 101 konuları? Ne zaman geçeceğim kuantum fiziğine falan?)

Susturmayı bilmek lazım.



12 Temmuz 2018

Haftalar birikti

52 haftalık çelıncımızda haftalar yine birikti bende. Bu sefer çok mantıklı bir bahanem var, Japonya'ya gittim geldim. Bi de bilgisayar mı taşısaydım dünyanın öbür ucuna? Hiç... Aslında canım çok istedi yazmayı çünkü aslında çelınc dediğimi şey amaçsızca yazıp, mantıklı görünmek için bahane. Bi başlık altına toplayamadığım, onun bunun hakkındaki gerekli gereksiz hislerimi aktarabilmek için bi yol. Telefondan yazmaya alışsam güzel olacak da bu teknolojik alışkanlıklar engel oluyor.



24. Hafta : Bir pişmanlığını yaz.

Pişmanlık çok enterasan bir konu. Pek çok konuda pişman olacak gibi oluyorum, sonra ama "o zaman onu yapmasaydım, sonra şunu yapamazdım," diyorum. Hiç adam öldürmedim ki, geçmişte kalan bir eylem için tek hissettiğim pişmanlık olsun... Lisede çevremin baskısına yenilmeyip, sınıf arkadaşlarımın da gazına gelmeyip sayısal yerine eşit ağırlığa geçebilirdim belki. Böylece yıllar sonra mühendisliği bırakmak zorunda kalmazdım. Fakat o zaman da yine edebiyata, sosyolojiye, yani gerçek ilgi alanlarıma girmezdim büyük ihtimalle çünkü bu alanlarda iş yok (en azından öyle diyorlardı). İlla avukat olayım (tanrı korumuş yarebbim, mühendislikten beter olurdum), illa psikolog olayım, hiç olmadı uluslararası ilişkilere gireyim diye uğraşırdım. Çevre etkisi bu yöndeydi zira üniversite zaten masraflı bir şeydi, bi an önce para kazanmamı istiyordu ailem doğal olarak. O yüzden pişman olmak saçma geliyor.

Ha kendimle ilgili keşkelerim var ama pişmanlık değil. Keşke geçmişin bugünüme engel olmasını engelleyebilsem, daha umursamaz, hayalci, umutlu ve neşeli bi insan olsam... Ama bu daha çok karakterle ilgili, insan karakterinden pişman olabilir mi? Keşke bu karakteri seçmeseydim doğarken bak, kötü oldu, denir mi? Böyle bi seçim hakkım olsaydı ohoooo, neleri değiştirirdim... (Değiştirmedi)

Kısacası pişmanlık yok, hayırlısı olsun var, önümüze bakalım var.



25. Hafta : Fermina'nın çevirisiyle; "Çok önem verdiğiniz, "Bu böyledir, başka türlü olamaz. OLMAMALI!" dediğiniz bir konu."

Bazı sorular çok afallatıcı. Ben şimdi buna ne diyem? Böyle kesin konuşmak çok alışkın olduğum bi şey değil. Düşünüyorum...

Adalet önemli olmalı mesela. Duruma göre değişen bi şey olmamalı. Ya da... Sevenleri sevdiğine vermeliler.. Aileler çocuklarının ayrı birer insan olduğunu kabul etmeli. Erkekler artık insan olmalı. İnsanlar bilgisi olmadan fikir sahibi olmamalı, her bok hakkında fikir yürütmemeli. Geçmişte yapılan haksızlıkların da bedeli ödenmeli. Bu çağda insanlar artık dünyaya açık olmalı. Milliyetçilik diye bi şey olmamalı. Dinler insanların beynini ele geçirmemeli. Ben böyle yaşıyorum sen de böyle yaşayacaksın deme cüreti, deme gereği duymamalı kimse. Herkesin yaşadığımız dünya ile, kapitalizm ile bi derdi olmalı, yaşadıklarımızın ideal ya da "olması gerektiği gibi" olduğuna inanmamalı. Survivor gibi gerzekçe programları kimse izlemek istememeli. Herkes dans edebilmeli, içinde bi kıpırtı olmalı. İnsanlar propagandanın kokusunu almalı, oyuna gelmemeli, öğrenmeye açık olmalı.

Ama yani... Olmuyor işte.



26. Hafta : Nasıl rahatlarsın?

Uyurum. Uyuyup uyanınca bazen nerde yaşadığımı bile unuturum. Konu kafamı rahatlatmaksa günlük yazarım, yazarken varsa alkollü bi şeyler içerim ki yazı bitince rahatça uyuyabileyim, düşünüp ne kadar saçma şeyler yazdığımı düşünmeye fırsat kalmasın:) (Buraya gülücük koymayınca çok ciddi bi cümleymiş gibi oldu, fekat aslında ciddi olmasını istememiştim. Gülücüksüz o espriyi nasıl ekleyeceğimi bilemedim. Türkçe ile aram yeterince iyi değil mi, yoksa artık emojisiz hislerimi anlatmayı unuttum mu?!)



27. Hafta : Seni mutlu eden birkaç küçük şey

Aklımdakileri yazıya döküp rahatlayabilmek. Her zaman mümkün olmuyor.
Giymediğim kıyafetleri dönüştürüp, giyebileceğim hale getirmek. Kullanmadığım eşyaları dönüştürmek de aynı şekilde.
İkincielciden ucuz ama işime yarayacak, seveceğim şeyler almak.
Yavru hayvanlarla oynaşmak.
Aradığım bi kitabı kütüphanede bulmak.
Posta almak.
Bi şeyleri keşfetmek, kafamda bağlantıları kurmak.
Mantıksız, kuralsız, estetik kaygısı olmadan dans etmek.
90lar müziği
Pişirdiğim yiyeceğin hayal ettiğim lezzette olması.
Uydurarak yaptığım yemeğin güzel çıkması.
.
.
.


28. Hafta (9-15 Temmuz) : Bu sene okuduğun en iyi kitap

Harry Muslisch'in Suikast'ı ile Adalet Ağaoğlunun Göç Temizliği arasında kaldım. A.A. hakkında artık tarafsız olduğumu sanmıyorum, her kitabını refleks olarak beğeniyor olabilirim. O yüzden Suikast diyorum.






11 Temmuz 2018

Kitap: Mokusei! (Cees Noteboom)

Noteboom, Hollandalı, daha çok gezi kitapları yazıyor. Ama Hollanda edebiyatı denince de bilinen isimlerden ki, Türkçe çevirisi basılmış.

İlk okuduğumda çok bi şey anlamadım kitaptan. Japonya ile ilgiliydi, şairane bir anlatımı vardı, çok fazla olay yoktu vs... Japonya'da okuyunca daha iyi anladım. Meğersem güzelmiş kitap. Öte yandan, kitabın çevirisiyle ilgili hala sorunlarım var. Sevemedim. Eleştirecek kadar çeviri işinden anlıyor değilim ama bazı yerlerde bir şeylerden rahatsız olmuştum ve inceleyince özne yüklem uyumsuzluğu olduğunu fark etmiştim. Yani böyle basit hatalar vardı sanki. Fakat hiçbirini işaretlememişim, kanıt gösteremiyorum. Bir yerde de kadın değil de "bayan" denmiş olması ciddi ciddi rahatsız etmiş, altını çizmişim. Kadın hakları savunucusu gözüyle baktığımdan değil (yani normalde de sevmiyorum bayan sözcüğünü ama bu kez derdim o değil), edebiyata "bayan" sözcüğünü yakıştıramadığımdan... Bakınız cümle şu:

"Tıklım tıklım kalabalık havaalanı ile dünyanın herhangi bir yerindeki bütün diğer otellere tıpatıp benzeyen oteli arasındaki sonsuz yolculuk sırasında dağınık sokakların sıkıcı kalabalığının verdiği kasvetle birlikte, bu düşüncelerle Fuji Dağı önünde kimonolu bir bayanın özellikle gösterilmesi istenen bu önemsiz gezi kitabı arasındaki çelişkiyi bir kenara atmıştı. "

Kitabın orjinali Hollandaca ise eğer, ki büyük ihtimalle öyle, "bayan" diye çevrilmeyi gerektirecek kelime "vrouw"dan başka ne olabilir? Bilmiyorum. Öğrenirsem yazarım. Eğer "vrouw" ise, "kadın" demeyi neden tercih etmemiş çevirmen? İşte bunlar hep soru... Şimdi biraz araştırınca çevirmen Şemsa Yeğin'in ABD'de Amerikan Edebiyatı eğitimi aldığını öğrendim. Hollanda'yla bir bağı yoksa, kitabı orjinalinden değil İngilizcesinden çevirmiş olma ihtimali yüksek. Belki o yüzden tuhaflıklar vardır. Ya da, 2015 yılında, 75 yaşında ölen çevirmenle aramızda nesil farkı olduğu için O'nu anlayamıyorumdur. O'na göre "bayan" demek daha çok yakışıyordur edebiyata.

Kitapla ilgili diyeceklerim bunlar. Güzeldi, turist kafasıyla çok güzel dalga geçiyor. Özellikle batılının Japonya'ya olan hayranlığıyla. "Onların da bi hayatı var yahu, manyak mısınız, sizin hayallerinizdeki gibi yaşamak zorundalar mı?" diyor. Tabi bi de daha insani hikayeler var ama benim ilgimi daha çok bu kısmı çekti.

Alıntılar:

6 - İki Japonya yok - hiç değilse Japonlar için iki Japonya yok kuşkusuz. Varlığı akıllarından geçiyorsa da göze görünmez bir şey bu onlar için. Sen, buraya herkes gibi kötü niyetlerle geldin. Bunun örneğini öyle çok gördüm ki. Tanizaki'den bir kitap okumuş, belki Shogun'ı ya da Ressam Hiroşige'nin bir resim sergisini görmüş oluyorlar, Zen hakkında yalan yanlış birkaç bilgi topluyorlar ve her şeyi bildiklerini sanıyorlar. Büyük bir yanlış anlama bu, kelimenin tam anlamıyla yanlış anlama. Bunları anında tanırım, yeter ki bir öğle yemeği yiyeyim bu insanlarla. Tam olarak böbürlendikleri söylenemez, ama daha buraya ayak basmadan her şeyi bildiklerini, eski tüfek olduklarını hissettirmek isterler. Saşimi, suimono, mizutaki sözcükleri, hayatlarında başka bir şey yememişlercesine tökezleye tökezleye yuvarlanır ağızlarından; bu yemekleri Amsterdam'daki Okura ya da Kyo restoranda tattıklarını duysam hiç şaşırmam. Genellikle buraya ilk gelişlerinde hayatlarından memnundurlar - tabii onlar adına sen her şeyi gerektiği gibi ayarladıysan. Estetik düşkünüdürler, dolayısıyla bütün Hondalar görünmez kılınmalıdır. Her yerde olduğu gibi burada da hayatın dörtte üçünü oluşturan bayağılığı ve kabalığı görmemeye kararlıdırlar - işte tam da bu konuda onlara yardımcı olmanız gerekir. Tokyo'da pek uzun kalmazlar, hemen süslü tapınaklarıyla ünlü Nikko'ya ya da hızlı trenle - ah, evet, pek sevdikleri hızlı trenle - Kyoto'ya koşarlar, hiç vakit kaybetmezler. Gerçek bir ryokan'da - bir geleneksel Japon otelinde uyumak, ailecek ahşap bir küvette yıkanmak isterler, Kabuki-za tiyatrosunda saatlerce kalır, oyunu anlıyormuş numarası yaparlar, mümkünse Japonya'nın tinselliği hakkındaki fikirlerini doğrulamak amacıyla bir manastırı ziyaret ederler. Aslında herkesin Lanceloet Şövalye Öykülerini ezbere bildiği bir Hollanda ya da ressam Memlinc'i, Bruges'in kent merkezi ve Ruusbroec'in derin dinsel bilgilerinden başka bir şeyi olmayan bir Belçika aramaktadırlar. Bu tür ülkeler sadece zaman içinde varlık gösterirler, uzamda kim bilir ne kadar uzun zamandır bulunmamaktadırlar.

10 - Ama sen saf ve temiz, kutsal gelenek olduğunu varsaydığın bir şeyi görüyorsun. Onlar da zaten sana onu böyle satmak istiyorlar. Bu kapılar sadece yılda bir kez açılır. O zaman normalde yalnızca İmparatorun yürüdüğü bahçe yollarında halkın yürümesine izin verilir. Ve bildiğin gibi İmparatorlar, bulanık, sisli geçmişlerden beri burada yaşamaktalar. İmparatorların son günleri! İsa'dan yüzlerce yıl öncesine uzanıyorlar. Sanıyorum şimdiki İmparator yüz otuzuncu oluyor. Üstelik bu doğrudan İmparatorluk soyundan geliyor. Böylece burada ilkçağlara bağlanmış oluyorsun, bu da pek çok kişi için mutluluk verici bir şey. Benim gördüğüm tek şey, en küçük bir doğallığa, kendiliğinden bir şeyler yaratmaya yanaşmayan bir askerci zorba sürüsü. Bu ulus itaat hastası. Sakın sırayı bozayım deme.

12 - Buraya gelen İngiliz ve Amerikalıların çoğu - sadece iş adamları demek istemiyorum, çünkü onlar çabucak uyanıyorlar - haydi diyelim sanatçı tipler, Japonya hakkında gerçek bilgilerden yoksunlar. Buranın farklı olduğunu biliyorlar, ama Vietnam da farklı, Fildişi Sahili de farklı. DEyiş doğruysa, farklı bir farklılık var Japonya'da. Ama bunu onlara nasıl anlatacaksın? Japonca konuşmazlar, çoğu durumda da hiçbir zaman konuşmayacaklar, bazıları Japon kültürü hakkında bir şeyler biliyor ki bu da aslında hiçbir şey - ama bu onları hiç rahatsız etmiyor, çünkü  Japonya hakkında bilgiden daha değerli bir şeyleri, fikirleri var yani. Bu fikir kesinlikle belli bir estetik form ya da saflık ya da adını ne koyarsan o konudadır. Kısacası, sonuçta, bu insanlar Japonların sanki bir tür saf, kirletilmemiş bir kültürde yaşıyorlarmışçasına geleneklerini olduğu gibi korumak için başka halklardan daha iyi başardığına inanıyorlar.

13 - Parola saflık. Yazı sanatının saf güzelliği. Çiçek yerleştirmenin, yemek yemenin, günlük yaşantının saf estetiği. Japonlar bizim toplu üretimi satın almak, gülünç ve saçma bir yozlaşma içine gömülmek gibi en kötü alışkanlıklarımızı, son derece çirkin, aptalca, köle gibi kopya ediyorlar, ama bundan haberleri yok. En kötüleri de romantikler - şairler. Durmadan bu şiirlerin bugün çevrildikleri dilin henüz ortaya çıkmadığı bir dönemde şiir yazan Samuraylardan - Japon soylularından söz ederler. Şairler askerlerden ve ticaretten konuşmaya başladılar mı, dikkatli olacaksın. Geçen gün şöyle bir cümle okudum: "Samuray sınıfı, Japonya'da günümüzde gerçekleşen ekonomik mucizenin beşiğinin yanıbaşında durmaktadır." Bunu senin yurttaşlarından biri yazmıştı. Adamlar yirmi sayfalık el kitabını okudular mı, dört dörtlük Budist olduklarına inanıyorlar, Batılı otel odalarında yazıp duruyorlar ama televizyonu açmak akıllarına gelmiyor, çeşitli dönemler arasındaki biçem farkını dikkate almadan birkaç dilde çalakalem yazılmış bir Seyahat Rehberiyle silahlanmış olarak Kyoto'daki tapınaklar bölgesinde dolaşıp duruyorlar. Sonradan da şaşıp kalıyor ve yüz seksen derece dönüyorlar. Sonra da gerçek Japon şiirine, haikuya hiç değinmeseler de durmadan yakınıyorlar: "Japonlar arkadaş canlısı değil, onlara ulaşamazsın, hiçbir şey anlamazlar, hiçbir dil konuşmazlar, sadece kibar kibar gülerler, bireysellikleri gelişmemiş, kendi ilkelerini hiçe sayıp Batıya yanaşıyorlar, ülkelerini hak etmiyorlar," falan filan...

14 - Şimdi sözünü ettikleri Japonya, başlangıçta etmiş oldukları Japonya bir zamanlar vardı bana göre. Bir zamanlar. Japonya'yı bize katılmaya zorlamamızdan önce. Ne çılgınlık. Asya'nın koca göbeğine bir karides gibi uzanmış duran bir adayı ne yapıp edip çekmek, hastalıklı gelişmemizin şafağına yanaştırmak istemek! Komutan Perry*. Küçük olaylar, kötü sonuçlar.

16 - ...sözcükleri bulunmayan bir deneyim yaşamışçasına sessizlik içinde çıkış kapısına doğru yürüyen insanlara baktı.

17 - Onlar hakkında ne garip düşüncelerim var, biliyor musun? Bütün büyük kahramanları başarısızlığa uğramış. İnsanların fark edilmeyi, gizlenmeyi yeğlediği bir ülkede, herkesin yaptığını yapmayan ve umutsuzca başarısızlığa uğrayan birkaç deli, kahraman oluyor. Yeter ki başarısız olsunlar, yeter ki sonları acımasız ve umarsız, yok olacakları baştan belli olsun. Bende bir kitap var bununla ilgili: Başarısızlığın Soyluluğu, mutlaka okumalısın.

21 - Utrecht'li otuz dört yaşındaki fotoğrafçının uzun yaşamı!

25 - ...doğayı simgelemekten çok çağrıştıran...

30 - Uzun zaman önce ve aynı zamanda dün gibi. Bu türden bir zamanı belirtecek bir zaman kipi yok.

31 - Otelinin, yemeklerin son derece pahalı olduğu Japon lokantasında yedi yemeğini ve garson bayanların kesik kesik seslerden oluşan konuşmalarıyla zarif hareketlerine hayran kaldı. İşlerini yaparken, her zaman için bir öncekinin tekrarı olan minik, hışırtılı adımlarda mekanik bir hava yarattıklarını görmezden geldi. Japonya'daydı. Ve bu olguyu kimsenin ondan çekip almasına izin vermeyecekti.

39 - ... az sonra kentten çıkmış olacaklardı. Ancak o zaman Japonya'da sayacaktı kendini.

50 - Bu tümcenin getirdiği sınırlama hoşuna gitti. İnsanlar ancak birkaç sözcük biliyorlarsa her şeyi anlayabilirler. Bu çok rahatlatıcıydı, paylaşılan bir dil, diye düşünüyordu, her zaman zararlıdır, çünkü sözcükler ağızdan çıkar çıkmaz yalanlar söylenir.









* Matthew C. Perry: 200 yıldır dış etkilere kendini kapatan Japonyayı 1850lerde ticarete ve diplomatik ilişki kurmaya zorlamak için görevlendirilen Amerikalı deniz subayı. 

10 Temmuz 2018

Japonya

Japonya'ya gittim geldim. Çıktığım en uzun tatil oldu, 3 hafta. Eve döndüğüm için mutluyum. Zaten Yunanistan dışında her tatilden eve dönüşte mutlu oldum şimdiye kadar. Ev gibisi var mı... Yunanistan gibisi de yok tabi. Bu sene 3 haftayı Japonya'da harcadığımız için az buçuk üzgünüm, müziğini sevdiğimin Yunanistan'ı varken... Tabi içimdeki çocuk böyle mızmızlanıyor, yoksa kıyaslanamaz ikisi. Dünyanın öbür ucuna bi daha gitmem büyük ihtimalle. Hatta öyle ki, bi çekilişten bedava seyahat kazandım diyelim, yine gitmem sanırım. Neden? Çünkü bu gezide kendimi biraz daha tanıdım.

Gezgin ruhlu bi insan değilim. Gezmenin belli tiplerini seviyorum. En birincisi, müze gezmek. Sanat müzesi değil, tarih müzesi olacak. Gittiğim yerin tarihini bana özet geçsin, yeter, çok fazla buluntu sergilemesine de gerek yok. Yani sergilerse güzel olur tabi ama şart değil. Sonra çıkıp şehirde gezinmek, meydanında oturup insanları izlemek. Gezinirken sokak sanatçılarına denk gelmek... He bi de çok pahalı bi yer olmazsa ekstra güzel bi gezi olur. Tabi bunlardan anladığımız üzre, şehir gezmeyi seviyorum, doğayla aram yok. Şehir de şehir olsun diyorum hatta, akşamları sokakları canlı olsun, meydanları olsun, hava müsaitse insanların para harcamadan vakit geçirebileceği meydanları, meydanlarında bankları olsun... Şehir içinde parkları olsun tabi bi de, ağacı bol olsun. Doğa gezmeyi sevmiyorum dediysem, doğa karşıtı da değilim. Doğada gezerken, el değmemiş güzelliğin hakkını veremiyorum. İnsan eli değmemiş yerlerin dilinden anlamıyorum. Şiir gibi, başka bir dilde konuşuyor, ben o dili henüz bilmiyorum gibi geliyor. Fotoğraf çekme alışkanlığım da yok ki güzelliklerin hakkını vermeye çabalarken vakit geçireyim...

Kısacası gezmek, benim için insan ve tarih demek. Orada yaşayanlar neyi neden ve nasıl yapıyorlar? Bu soruların cevabını aramak... Of ne güzel bi haz...

Japonya'ya geri dönersek; yukarıda anlattığım şekilde gezenler için 3 hafta fazla geliyor. Kendine has bi kültürü var, doğası çok güzel, modern dünyaya uyum sağlama yöntemlerini gözlemlemek çok güzel... Fakat, zaman geçtikçe fakatları hissediyor insan.

Birincisi, sokakta hayat yok. Yani Avrupa'daki kadar yok. Meydanları oturup vakit geçirmek için değil de, buluşmak için, geçip gitmek için tasarlanmış. Hatta çok fazla meydan yok görebildiğim kadarıyla. (Tokyo ve Kyoto'da kaldık, daha çok buralar için konuşuyorum.) Tapınakların olduğu yerler genellikle güzel parklar içinde. Gündüzleri bu parklarda takılmak güzel fakat mesela sokak sanatçıları yok buralarda. Bir de akşamları parkta vakit geçirilmiyor. (Ya da biz geçirmedik, alışkın olmadığımız için. Acaba akşamları mı coşuyordu parklarda hayat? Abbov, çok şey kaçırdık eğer öyleyse.) İnsanlar dışarı çıkınca restoranlarda, barlarda ya da Japonların deyimiyle izakayalarda takılıyor daha çok. Kapalı mekanlarda yani. Bu da para harcamayı gerektiriyor.

Para önemli. Japonya ucuz bi yer değil. Bira ucuz değil, ki bu da bi mekanda oturup uzun zaman geçirmemi engelliyor. Japonya'ya gidip bira içersen öyle olur, demeyiniz, yerel ve ucuz olan bi içki olsa, onu içecektik fakat menülerde öyle ucuz bi içki göremedik. Sake de çok ucuz değildi. İtalya'da mesela bira içmek aptallık oluyor, çünkü şarap çok daha ucuz ve güzel. Fakat Japonya'da öyle değil. Biz de çoğu zaman akşamlarımızı evde geçirdik. Yabancı bir ülkede evde oturmak insanı rahatsız ediyor. Sanki görmen gereken bir şeyler var da kaçırıyorsun gibi geliyor. Daha kısa süreliğine gitseydik, dışarda daha çok vakit geçirirdik. İşte bu yüzden 3 hafta fazla diyorum biraz da.

Bir de tapınaklar alışkın olduğum mimariden çok farklı, insanların dini alışkanlıklarını gözlemlemek güzel filan tamam da, bir yerden sonra hepsi birbirine benziyor gibi geliyor. Japonya'nın görülmesi gereken yerlerinin başında da bu tapınaklar geliyor. Dinlere özel bir merağım da yok, hatta benden uzak Allah'a yakın olsunlar felsefesiyle yaşıyorum daha çok günlük hayatımda. Böyle bi insan için tapınak ne anlama gelebilir? Tarih. O tapınakta neler yaşanmış, ne kadar inanan girip çıkıyor? Geçmişte bu bina ne ifade etmiş insanlara, şimdi ne diyor? Bu tip sorulara o turistik bölgelerde cevap bulmak zor. Birkaç cümlelik broşür bulabilirsen ne ala, yoksa hepsini tek tek internette araştırmak gerekiyor. Ben Avrupa tarzı gezmeye, her girdiğim tarihi binada uzun uzun tanıtım yazıları okumaya çok alışmışım galiba. Hollanda'da kiliselerin girişinde bile ayrıntılı bilgi içeren broşürler oluyor. Hele ki giriş ücretliyse epey bi bilgi bulunuyor. Fakat Japonya'da tapınaklar daha çok batı dünyasında bulunması  mümkün olmayan binalar olduğu için özel. Çevrelerini kaplayan parklar özenle düzenlenmiş. Fotoğraf çekmek, çektirmek, instagrama koymak için çok güzel. Onun dışında ya ben çok ruhsuzum ya da Avrupa tarzı gezmelere çok alışmışım. Hollanda'da 10 eurodan aşağı müze bulmak çok zor fakat genellikle o kadar çok bilgi ve eser sunuluyor ki, bir yerden sonra hepsini algılayamayacak kadar yoruluyor insan. Tapınak ise daha çok deneyim satıyor.

Bir de kaleler var. Geleneksel Japon kaleleri. Yine Avrupa'daki kale anlayışından çok farklı. Fakat yine, verdiği bilgi ile giriş ücretini kıyaslayınca tam tatmin olamıyor insan. O binalar Hollanda'da olsa piyuuuuuv... Neler neler anlatırlardı... Sanırım Hollanda müze konusunda fazla iyi, her yeri burayla kıyaslayasım geliyor. Ücretler de iyi olsa ne güzel olurdu. Burada yaşayanlar için iyi, Müzekart var çünkü ama turistler için fena.

Şimdi, Japonya'da 3 hafta geçirmenin benim için neden fazla olduğunu açıkladım. Aklımda kalan diğer noktaları dağınık dağınık yazayım unutmadan:

- Sokakta çöp kutusu yok denecek kadar az. Bazı yerlerde umumi tuvaletlerde bile çöp kutusu yok. Var ama sadece pet ve tampon için. Özellikle yazmışlar "lütfen bunlar dışındaki çöplerinizi evinize götürün" diye. Orada yaşayanlar için çöpleri, plastikti metaldi, ayrıştırıp atmak şart. Sanırım geri dönüşüm sağlanabilmesi için sokaklarda çöp kutusu yok. E o zaman herkes çöpü sokağa atar diye düşünüyor insan hemen, lakin ki öyle değildir. Çok turistik yerlerin dışında ortalıkta çöp yok. Alışmışlar. Biz de alıştık hemen. Zaten geri dönüşümün iyi işlediğini duymaktan ve nesneleri sınıflandırmaktan psikopatça bir haz aldığım için, uyum sağlamam hiç zor olmadı.

- Lakin ki sokakta sigara içilmesi de yasak. Özellikle Tokyo'da. Çoğu yerde "sigara içmeyin" işareti var. Aslında yürürken içmek yasakmış. Çok kalabalık olduğu için bu kuralı koymuş olabilirler. Belli sigara içme alanları var. Genellikle içecek veya sigara otomatlarının yanı veya metro durağı gibi insanların durmadan aktığı yerlerde sigara odaları ya da camla ayrılmış bölmeler var. Pek çok kapalı mekanda sigara içilebilen masalar var. Ama havalandırma öyle bir çalışıyor ki mekan duman altı olmuyor. İçmeyenler için illaki rahatsız edici olur ama içenler için güzel bi şey. Fakat restoranların, barların dışardaki masalarında da genellikle içmek yasak. Hadi burda diğer müşterileri rahatsız etmemek için diyelim. Fakat otellerde de balkonda içmek yasak. Bu neden? Sokakların temiz olmasına o kadar alışmışlar ki, müşterinin külünü balkondan aşağıya pıt pıt yapma ve komşuların rahatsız olması ihtimaline karşı yasaklamışlar. Ben yapmam öyle bi şey fakat illa çıkar bunu yapacak hayvan. O yüzden, buna da hak veriyor insan. Yıllardır böyle yaşıyorlar ve alışmışlar. Ama ben o güzelim sıcak havalarda bi mekanın bahçesine oturup, kahvenin ya da biranın yanında sigara tüttürmeyi çok istedim, içimde kaldı.

- Marketlerde damak tadımıza uygun ekmek bulmak zor. Sünger gibi, kalın dilimli tost ekmekleri var. Ki bazıları şekerli. Hangisinin şekersiz olduğunu tahmin edebilirsen ne ala. Çoğu ürünün üstünde sadece Japonca yazıyor, içindekiler filan da dahil. Google Translate de düzgün çalışmıyor Japonca'da. Market çalışanları da genellikle İngilizce bilmiyor doğal olarak. Dolayısıyla beklentiye girmeden yiyecek almak gerekiyor, yoksa çok fena hayal kırıklığına uğrayabiliyor insan. Beklentiye girmeyince zevkli. Sağlık sorunları sebebiyle beslenmesine dikkat edenler içinse epey zor bi gezi olabilir. Öte yandan çoğu restoranın camında menüdeki yemeklerin modelleri var. En azından görüntüsünden bi şeyler anlamak mümkün.



- Ayrıca beyaz peynir yok. Feta da yok. Hiç yok. Hiçbir markette yok. Türk marketi de yok. Dönercide ayran yok. Temel gıda maddesi karşim bunlar, nasıl olmaz! diye isyan etmedik tabi, süt ürünleriyle aralarının iyi olmadığını biliyorduk neyse ki önceden.

- Çalışanlar genellikle İngilizce bilmeseler bile yardımcı olmak için öyle çok çabalıyorlar ki insanın tutup sarılası geliyor. Hollanda uçağına biner binmez kültürel yedi farkı gördük. Bizim hosteslere soru sormaya çekiniyor insan. Yine güler yüzlüler ama öyle müşteri her zaman haklıdır mantığı yok. Meşgulse, araya girip bir şey sormaya çalışırsan azarı yiyebilirsin. Özgüven mi desem, işini kaybetme korkusu olmamasından mı desem, Hollanda'da müşteri birinci planda değil. Müşterinin kral olduğu yerlerde çalıştığım için seviyorum Hollandalının bu huyunu. Hala alışamadım, o ayrı.

- Japonya'da tanımadığın insana selam verme alışkanlığı yok. Mesela küçücük bi sigara odasında yalnızsın, sigaranı içip çıkacaksın. Biri daha geliyor, göz göze geliyorsunuz ama selam vermiyor. Soğuk nevale olduklarından değil. Mesela bi şey sorsan, mutlaka içten bi şekilde cevap verir, yardımcı olmaya çalışırlar. Bana tuhaf gelmesinin sebebi, burdaki durum. Burda az kişinin olduğu bir ortama girince, hiç tanımasa bile genellikle selam veriyor insanlar. Kültürel farklılığa bariz bir örnek daha.

- Japon tuvalet ve banyolarının hastası oldum. Tuvaletini duymuştum daha önce, taharet musluğu var (Avrupa için büyük devrim) ama sıradan bir musluk değil, akıllı. Tazyiğini, suyun sıcaklığını filan ayarlayabiliyorsun. Koltuğu ısıtmalı olanı var, masaj yapanı var, dışarıya ses gider diye endişelenenler için su sesi çıkaranı var...

Klozetin yanında böyle bi ekran var.

Bunları duymuştum daha önce, çok ilgimi çekmemişti, burda ıslak tuvalet kağıdı kullanmaya alıştım. Ama banyolarını çok sevdim. Bi kere banyo tamamen öyle bi malzemeyle kaplı ki, her yer rahatça ıslatılabiliyor. Yerler de öyle. Havalandırma sistemi aynı zamanda kurutma sistemi olduğu için hiçbi yer ıslak kalmıyor. Hatta çamaşırlar da banyoda kurutuluyor. Bununla ilgili ayrıntılı bi video var, daha iyi anlatır:




- Ayrıca bizim alaturka tuvaletlere benzer tuvaletleri de var. Eski tip Japon tuvaleti deniyor. Turistik yerlerde umumi tuvaletlerde Avrupalı turistler bunları kullanmadığı için genelde boş oluyor. Anadolu'nun bağrından kopup geldiğim için hemen koşuyorum. Tabi bunlarda akıllı taharet musluğu konforu yok.

- İnsanların giyim tarzı bizim oralardan ya da Avrupa'dan çok farklı. Güneşten korunmak için şemsiye taşıyorlar. Kadınlar parmaksız, dirseklere kadar uzun eldivenler takıyorlar, sanırım hem güneşten korunmak için, hem de geleneksel olduğu için. Erkekler mutlaka çanta taşıyor. Hatta çoğunlukla kadınlarda görebileceğimiz büyük çantalar. Sıcaktan olsa gerek, herkeste ya mendil ya da küçük havlular var. Sürekli terlediğim için bir yerden sonra ben de taşımaya başladım.

- Turistik yerlerde kimono kiralanabiliyor. Daha çok fotoğraf çekmelik bi yer dedim ya, insanlar kimonoyla poz veriyor. Bunu daha çok yerli turistler yapıyor. İlginç geldi bu bana. Türkiye'de geleneksel kıyafet kiralanacak olsa bile, yerli turistin bununla çok ilgileneceğini sanmam. Geçmişleriyle görüntüye bile yansıyan böyle bir bağları var. Arkaplanda ne kavgalar dönüyor, bilmiyorum tabi. Kraliyet karşıtı muhalifler varmış mesela bir belgeselden öğrendiğim kadarıyla ama halkın ne kadarını temsil ediyorlar bilemiyorum.

- Her şeyin yeşil çaylısını yapmışlar. Dondurma, kurabiye, Kitkat... Denemeye değer bence.

- Haziran sonu, temmuz başı Muson yağmurları zamanı. Her gün deli gibi yağmur yağmuyor ama bütün gün yağdığı için hiç evden çıkmadığımız iki gün oldu. Dinlenmeye ihtiyacımız vardı, iyi oldu. Fakat kısa süreliğine gidecekseniz, bu tarihlerde almamanız iyi olabilir.

- Biz ordayken 30 küsur yıldır yağmayan bi yağmur yağmış, seller, toprak kaymaları oldu özellikle Hiroşima civarında. Epey bi kişi öldü, hala haber alınamayan insanları arama çalışmaları da devam ediyor. Osaka civarında da deprem oldu, 2 kişi öldü. Zor bi coğrafya netekim. Depreme alışmışlar, çok sık oluyormuş fakat sel ve toprak kayması çok fena vurdu sanırım ülkeyi.

- Mutfaklı, çamaşır makineli odalarda kaldık. Odadaki aletlerin nasıl kullanılacağının uzun uzun anlatıldığı kitapçıklar vardı hep. Çünkü beyaz eşyaların üstündeki talimatlar hep Japonca. Dil bilmemek market dışında çok problem olmadı kısacası. (Sumimasen, Koniçiva ve Arigatomuzu eksik etmedik tabi.) İstasyonlarda da çoğunlukla İngilizce yönlendirmeler vardı. Ayrıca Google Maps toplu taşımada çok işe yarıyor, ücretleri de gösteriyor.

- Japan Rail Pass almak çok mantıklı. Tabi sadece Tokyo'da kalıp dönecekseniz gerek yok fakat birkaç şehre gidecekseniz mutlaka avantaj sağlıyor. Normalde tren biletleri, daha doğrusu genel olarak toplu taşıma çok pahalı. Kyoto içinde otobüse binecekseniz, tek bilet 230yen, günlük bilet 600 yen. Bu tip kampanyaları takip etmek gerekiyor. Genellikle her şehrin Tourist Info ofisinde bunlarla ilgili bilgi oluyor.

- Japan Rail Pass'ın geçmediği tren hatları var. Bunu biliyorduk ama Fuji Dağı'na giden trende geçmeyeceğini düşünemedik. Mutlaka göreceğim dediğiniz yerler varsa aklınızda, onların bilet fiyatını araştırıp, ona göre Japan Rail Pass almak mantıklı olabilir. Bilet fiyatları için burdan buyurun: http://www.hyperdia.com/

- Bu siteden de görebileceğiniz gibi, ülkede her yerden reklam ve yazı fışkırıyor. Kalabalık sokaklardan, binalardan, internet sitelerinden, dükkanlardan, TV programlarından... Çok fazla dikkat dağıtıcı şey var. Yollardan kamyonetler geçiyor, hoparlörle bağıra çağıra reklam yaparak. O kadar alışmışlar ki bu dikkat dağıtıcı şeylere, ambulansların da sesi yetmiyor, bi ses kaydı konuşuyor, "yolu açın" dediğini tahmin ediyorum.

- Hiroşima'dan bir resimle bitireyim yazıyı. Unuttuklarım varsa, sonradan eklerim.


Hiroşima'da atom bombası sebebiyle yerle bir olduğu için, görülmesi gereken tarihi bina yok (bildiğim kadarıyla). Fakat aynı olay bir daha yaşanmasın dileğiyle büyük bi park inşa etmişler. Parkın bi köşesinde bu fotoğraftaki kubbeli bina harabe halinde duruyor. Yıkıp yenilememişler ki sürekli hatırlansın. Ülkenin çeşitli yerlerinden öğrenciler origamiyle yaptıkları turnaları bu parka bağışlıyormuş, biri de turnalardan bu tabloyu yapmış. Eğer bağışlamak istersek dünyanın her yerinden gönderebiliyoruz.


Parkın içinde bir de müze var, oldukça ucuz (200yen) ve bolca bilgi var içinde. Öğrenciler okul gezisiyle gelip geziyorlar burayı. (Sadece burayı değil, tarihi tapınaklarda da bolca gördük öğrenci gruplarını.)


Şimdilik bu kadar,
Sevgilerimlen,
Kanatlı Kedi



08 Haziran 2018

21, 22 ve 23. Haftalar

21. Hafta: Geçen yıl içinde nasıl değiştin? Ne yönden?

Sanırım dil öğrenmeye olan meylim, ilgim arttı. Hollandaca konusunda cesaret geldi. Boyumdan büyük kitapları kurcalamaya, altyazısız videoları izlemeye çekinmiyorum eskisi gibi. İngilizce romanları daha bi istekle okuyorum. Dil öğrenme eyleminin kafamdaki yeri değişti.


22. Hafta: Şu an en sevdiğin filmler hangileri?

Vizontele ilk aklıma gelen. Biraz düşününce de Toz Bezi, Stranger Than Fiction, Lady in the Van ve La Veglio Gioventu canlandı gözümün önünde. İyi ki "filmler" demiş soru. Tek bir film sorulunca ne diyeceğimi bilemiyorum bi türlü.


23. Hafta: Gurur duyduğun bir şey...

Kitap okumayı sevişimle gurur duyabilirim sanırım. Pek çok insan sevmiyor. Şanslıyım bu yönden. Şansla da gurur duyulmaz ki, kendin başardığın bi şeyle gurur duyarsın. Gurur hakkında düşünmeyi çok sevdiğim bir konu değil. Derken buldum bi tane. İki tane bol pantolonu eteğe çevirdim. Eskiden giymiyordum çünkü küçük geliyorlardı bana, şimdi giyiyorum. Tamir edip kullandığım şeylerle gurur duyuyorum evet. Hikayelerini herkese anlatasım geliyor.


Bu sıralar pek bi şey yazasım gelmedi, ondan erteledim durdum. Arada da böyle olsun canım...

Hayırlı cumalar, haftasonları, haftaiçleri...
Kanatlıkedi

15 Mayıs 2018

20. Hafta

Bu haftanın sorusu güzel: Kurgusal bi kitap karakteri olsaydın, hangisi olmak isterdin? Soruyu ilk okuyunca bi tırstım, sevdiğim her kitapta benimsediğim bir veya birkaç karakter var, nasıl seçeceğim, diye. Sonra yavaş yavaş aydınlandım. Bu karakterlerden biri olmak ister miydim ki? Kesinlikle hayır! Çünkü zaten onlardan bi parça var içimde ve sırf bu parça diğer parçalarla birleştirilip çok güzel bir üslupla tarif edildiği için o kitaplara bayılıyorum.

Misal, Ölmeye Yatmak'ın Aysel'i... Niye O'nun yerine geçmek isteyeyim ki? İki yaşam biçimi arasında kalmış, ailesine de topluma da kendini kanıtlamaya çalışan, bi taraftan da kendisini bulmak için çabalayan zavallı bi kız çocuğu. Ölmeye yatacak kadar büyüdüğünde de işler güllük gülistanlık olmuyor üstelik.

Sonra aklıma Bülbülü Öldürmek'teki Scout geldi. Yine bir kız çocuğu. Çevresinde dönüp duran mide bulandırıcı olaylara rağmen, onun yerinde olmak isterdim sanırım. Çünkü babası melek gibi, tanrı gibi, ideal insan gibi bi şey. İnsan o adamın gölgesinde büyümek istemez mi? Abisi de öyle, bakıcıları da öyle... Evden huzur akıyor. Dönemin Amerikasının çirkinliğine rağmen o evde yaşamak, o mahkeme salonuna gitmek isterdim.

Goodreads'teki kitap listeme bakarken Kumkurdu'nu gördüm, ister istemez Zackarina da olmak istedim. Deniz kenarında anne-babasıyla yaşayan, hayali bi kumkurduyla kanki olan, derin muhabbetlere dalan bi kızçocuğu. Daha ne ister ki insan? Scout'unki gibi ciddi dert-tasa da yok bu kez...

Her zamanki gibi tek bi sonuca ulaşmakta zorlandığım için iki cevap veriyorum bu güzel soruya: Bülbülü Öldürmek'in Scoutu ve Kumkurdu'nun Zackarinası. Sizi seviyorum be ya...

02 Mayıs 2018

19. Hafta

Haftaya annemgiller geleceği için uzun uzun blog yazmaya fırsatım olmaz. Annem ilk defa yurtdışına çıkmış, kalkmış evlenmem deyip dururken, apar topar evleniverip yurtdışında yaşamaya başlayan kızının evine ilk defa gelmiş... Kadınceğizi evin bi köşesine oturtup bilgisayarla başbaşa kalabileceğimi pek sanmıyorum. Bir haftacık zaten. Gezelim mi, bazlama, poğaça yapmayı mı öğrenelim? Turşu mu kuralım, reçel mi yapalım? Anne geliyor sonuçta. Bi şeyler yaptırmak, yaptırırken de eşeklik etmeyip öğrenmek lazım. Yemeyi seviyorum çünkü. İnternetten tarif bulmak da her zaman işe yaramıyor. İlk anneminkini yemişim, daha güzel olsa bile o ilk yediğimle aynı tatta  değilse "tam olmamış" diyorum içimden. Mantıksız fekat koku ve tat hafızası giriyor işin içine, n'apayım?

Annem ve babam ilk defa evime geliyor. Bakalım nasıl geçecek... Beğenecekler mi kurduğumuz düzeni... Buradaki hayatımı onaylayacaklar mı? Onaylamasalar da bi şey değişmeyecek, bunu bildikleri için daha açıksözlü olabilirler. Hem iyi, hem kötü... Bütün gün ne yaptığımı soruyordu babam arada bir, bakalım tatmin olacak mı... Sınava giriyorum gibi hissediyorum. Sırf beni doğurup yetiştirdiler diye ölene kadar yaşadıklarımın hesabını vermek zorundaymışım gibi hissediyorum onlara karşı. Gerçi yok... sırf onlara karşı değil, tüm insanlığa karşı sürekli bi hesap verme halim var hala kurtulamadığım. Zamanla azalacak diye bekliyorum bakalım...

İnsan kendini beğendirmek isteyince böyle stres oluyor işte. Halbuki ne var? Ben burdayım, böyle böyle yaşıyorum, hayatımdan memnunum, mutluyum, beni düşünmeyin, içiniz rahat olsun desem, hatta demeden hissettirsem umurlarında olacak mı doğrular, yanlışlar? Hayır. Güle güle gidecekler. Hatta büyük ihtimalle böyle gelişecek olaylar. Fikir ayrılıklarımız, hayal kırıklıklarımız, çaktırmadan konuşulacak, anlaşılmasa da saygı duyulacak, Schipol'de el sallanırken gözler dolacak. Aile netekim, en azından bende böyle bi şey.

Neyse. Nerden nereye...

19. haftada sevdiğim birinden bahsetmem isteniyor. Hiç canım istemiyor. Kimi anlatayım? U.ı mı? Sevdiğim adamdan ele güne karşı bahsetmekten hoşlanmıyorum. Eskiden severdim, o ilk heyecanlardan olsa gerek. Artık istemiyorum. Ailemle ya da arkadaşlarımla ilişkim de zaten nanay. Sevgimi anlatmaktan hoşlanmıyorum sanırım. Ya da insanlardan bahsetmekten. Sebebi her neyse, bu soruyu pas geçiyorum efem,

Sağlıcakla kalınız,
Kanatlı Kedi

01 Mayıs 2018

18. Hafta

Bu haftanın sorusu: Something you are excited for? Beni heyecanlandıran bi şeyi anlatmamı istiyor yanlış anlamadıysam. Düşündüm düşündüm büyük bi heyecan bulamadım. Harry Potter okuduğum zamanlardaki heyecanı uzun zamandır duymuyorum sanırım. Sporla ilgim yok, sunumu sırasında çok heyecanlanacağım müzik, tiyatro gibi sanatsal işlerle de alakam yok. İnsan kendi halinde yaşarken ne kadar heyecanlanabilir ki?

Ama mesela aklımdaki tarihle ilgili soru işaretlerine cevap bulunca epey heyecanlanıyorum. İlk fırsatta bu yeni bilgiyi birilerine anlatmak istiyorum. Ya da tamamen içimin dışıma aktığını hissettiğim üç beş kelime bi şeyler yazabilince epey heyecanlanıyorum. Ya daaa ikincielciden güzel ve ucuz bi şeyler bulunca çok heyecanlanıyorum. Müze gezerken sorularıma cevap bulunca... Ya da Auguste Comte, Simon de Beavuoir ve Pierre Buordieu'nün mezarlarının yan yana olduğunu görünce saçma bi şekilde heyecanlanıyorum. (Soyadları doğru yazmışımdır inşallah, düzeltmeye üşeniyorum.)

Bi şeyleri içimde tutamayıp çevremdekileri bıktırana kadar bu konuda konuşma isteği duyuyorsam, heyecanlanmış sayıyorum kendimi. Genelde kalbim hızlı atıyor böyle zamanlarda, bundan da ölçebilirim aslında.

Tabi bunlar hep iyi heyecanlanmalar. Bi de kötüleri var. Sinirden ya da gerginlikten, korkudan doğan heyecanlar. Bunları hiç sevmiyorum, lunapark oyuncaklarında bile olsalar. Adrenalinle aram hiç iyi değil.

Bildiğin nerd, inek, sıkıcı bi profil.

Aman be, n'apalım beyamca, Allah baba bizi de böyle yaratmış. Hiç.

Selam eder, gözlerinizden öperim,
Kanatlı Kedi


25 Nisan 2018

17. Hafta

Kısa kısa keserek uzun uzun uzun yazdım...

-----

Hollandaca'da son durum

Bu dille başım dertte. Şimdiye kadar gittiğim, arkasından atlı koşturan kursların hiçbirinde dilin temellerini, yani okumaya yeni başlayan çocuğa öğretilen şeyleri öğrenmemişim. Misal, harfler nasıl okunur? Kelimeler hecelerine nasıl ayrılır? İki harften oluşan uzun seslerin birbirinden farkı nedir? Ya bunlar çocuk oyuncağı diye hızlı geçmişler, ya ben umursamamışım, bi şekilde arada kaynamış. Hollandaca öğretmenliğinden emekli olan dil koçum sayesinde her pazartesi bebek işi gibi görünen şeyleri bilmediğimi fark edip panikliyorum. Aslinda nasıl çalışacağımı bilemiyorum, paniğin asıl kaynağı bu.

İlk defa duyduğum Hollandaca bir kelimeyi, tane tane okunmuş olsa bile, yazarken zorlanıyorum. Çünkü benim "i" deyip geçtiğim harf meğersem uzun i'ymiş (yani "ie"ymiş). Yav n'olcak bi harften, demeyin, çünkü kelimeler hep birbirine benziyor, kelimeyi yanlış anlayınca cümleyi, her şeyi yanlış anlamış oluyorum.

Kısacası Hollandaca'da neyin nasıl okunduğu çok önemliymiş. Listening deyince sadece verilmek istenen mesajı anlamak yetmezmiş, doğru yazabilmek de gerekliymiş. İşte son zamanlarda bunu keşfettim bu dille ilgili. Hemen gelip buraya yumurtlayayım dedim.

----

Vay başıma gelen:

Geçenlerde yaşlı, takım elbiseli, kırmızı fularlı bi amcadan laf yedim. Önce Hollandaca bi şeyler söyledi, sonra anlamadığımı görünce İngilizce'ye çevirdi sağolsun. Okumuş etmiş bi sapık olsa gerek ki, daha önce hiç duymadığım bi kalıp kullandı, az önce gogıllayınca anlayabildim ne demek istediğini. (Şimdi buraya yazmayayım, hiç istemediğim anahtar kelimelerle aranıyor sonra blog). Adam deli gibi bi şeydi, ciddiye almamak lazım muhtemelen, kendi kendine konuşurken arada ben de kaynadım. Ama insan bi tuhaf oluyor. Laf mı attı, kendi kendine mi konuştu, iyi bi şey mi dedi, arkamı dönüp gitmekle ayıp mı ettim... diye düşünüp duruyorsun. Dil bilmemek bi taraftan komik, bi taraftan mide bulandırıcı.

------

Film: Claire Obscure (Tereddüt):

Filmi izleyince "Hiçbirimizin psikolojisi sağlam değil." diyesi geliyor insanın. Yeşim Ustaoğlu yönetmiş. Ağlama krizlerine girmeden, psikolojimin içine etmeden izlemeyi başardım. Nasıl oldu bilmiyorum. Belki kendimi hazırladığım için, belki de film sakin kalmamı sağladığı için. Aslında senaryo ve sahneler gayet zorlayıcıydı. Ay acaba ben de soğukkanlı bi insan mı oluyorum artık kız? Ay hadi inşallah...

Jet Sosyete'nin Alarası olan Ecem Uzun başrollerden birinde bu arada. Birbirinden bu kadar farklı iki rolü kotardığı için saygı duydum kendisine...

Son not: Film Netflix'te var ama Claire Obscure adıyla. Türk filmleri vs diye aratınca da çıkmıyor sanırım, şans eseri denk geldi bana.

----

Hollanda'dan haberler:

Hollanda'da expatlara  sağlanan %30 vergi indiriminin süresi 8 yıldan 5 yıla düşürülecek. Hollanda'ya özellikle Avrupa'dan, ABD'den gelen expat sayısını etkileyecek büyük ihtimalle bu. Anca ikinci, üçüncü, beşinci dünya ülkelerinden insanlar gelmeye ya da burda kalmaya devam edecektir, diye düşünüyorum şimdilik. Tabi bi de bizim gibi zaten burda olanlar, 8 yıla güvenip yatırım yapmış olanlar var. Kazanılmış haklar için dava açan birileri çıkar gibime geliyor ama göreceğiz bakalım. Çok önemli değil fakat Hollanda yüksek eğitimli yabancılara doymuş gibi davranıyor. Şirketler buna itiraz eder mi? Kişisel olarak dava açan çıkar mı? Bu durum sokakları nasıl etkiler? Merak ediyorum. Amstelveen'deki okulların expatlarla dolup taşması, Hollandalı öğrencilerin azınlık haline gelmesiyle ilgili haberler de çıkmıştı son zamanlarda. Sanki expatlara tepki artmaya başladı gibime geliyor. Belki de benim yeni yeni dikkatimi çekmeye başlamıştır. Göriciiz.

----

17. haftanın sorusu: Kendinle ilgili neyi seviyorsun?

Çakırkeyifken datlış, eğlenceli bi insan oluyorum bence, bi de yorulana kadar gerzekçe dans etmekten çok zevk alıyorum. Böyle topluma kendimi beğendirmeye çalışmadığım hallerimi seviyorum.





16 Nisan 2018

16. Hafta, Filmler ve Bir Kitap

Daha seyrek yapmak istediğim 5 şeyi soruyor bu haftanın sorusu. Çok düşünmeden yazacağım. Çok sıradışı cevaplar vereceğimi sanmıyorum.

1) Daha az pineklemek, daha az üşenmek isterdim.
2) İnternette vakit öldürmeyi bırakmak isterdim.
3) Başkalarının hakkımdaki düşüncelerini daha az umursamak isterdim.
4) Daha az sinirlenmek isterdim.
5) Daha az kontrolcü olmak isterdim. Çevremdekilerin neyi nasıl ve neden yaptıklarına daha az kafyı takmak isterdim.


Kitap: Acılar 

Agah Sırrı Levend'in Acılar'ını okudum bu hafta. 1928'de basılmış ilk olarak. Resim eğitimi almış olan Fikret hemen savaşa gidiyor. 1917'de İstanbul'a dönüyor fakat hiçbir şeyin bıraktığı gibi kalmadığını anlıyor. İşgal altındaki şehirde insanların huyları da değişmiş. Fikret bi türlü uyum sağlayamıyor, oradan oraya sürükleniyor. Biz de olayları O'nun yazdığı günlükten takip ediyoruz.

Kitap, o yıllardaki İstanbul'u anlamak için yardımcı olabilir. Tarihi bir belge sayılabileceği için de çok kıymetli. Fakat aşk hikayeleri etrafında çok fazla döndüğü için biraz sıktı beni. Kadının yerleştirildiği karakter içime afakanlar bastırdı. Özgür olmak istiyor ama olamıyor, ne istediğini bilmiyor, batı ile doğu arasında çırpınıyor, ne yapsa vicdan azabı duyuyor... Toplum tarafından da, baş kahramanımız okumuş etmiş Fikret tarafından da sürekli eleştiriliyor... Gerçi ben bu kez en çok kadın karakterlerin mızmızlığından rahatsız oldum. Hatta sadece kadınlar değil, erkekler de dönemin alışkanlıklarından mustaripti. Bi türlü içinden geleni söyleyemiyordu iki taraf da. Yersiz uzun yerli dizi izler gibi aaaaayh dedim durdum kendi kendime, "düzgün konuşsana ya çocukla!" Tabi romanın 20lerde yazıldığını hatırlayıp, haksızlık yapmamakta fayda var.

Kültürel bi hastalığı anlatıyor bu tür romanlar sanki. "Bu tür"den sanırım o dönemlerde veya biraz sonra yazılan romanları kast ediyorum, emin değilim. Fakat Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye'si ile Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur'u var aklımda. Muhtemelen çok münasebetsiz bir karşılaştırma yapıyorum çünkü Tanpınar'da karakterlerin iç dünyaları konusunda daha çok tatmin olduğumu hatırlıyorum. Karakterler sanki toplumun fikirlerini temsil etmek için yaratılmamıştı, kendi iç dünyaları, toplumla çelişebilen yönleri vardı. Yine de dönemin şartları gereği çekingenlerdi.

Bu yüzden olsa gerek, Acılar'ı okurken hem Peyami Safa'yı, hem de Tanpınar'ı hatırladım. Safa'nın kitabını şimdi uzun uzun anlatmayayım, anlatmıştım bi yazıda. Demem o ki, kültürel bir hastalığı anlatıyor bu tip romanlar sanki. Kadın da, erkek de bir kıskaca yakalanmış. Toplumun kontrolünde olduğunun bilincinde fakat buna isyan etmek, hatta şikayet etmek bile zerre kadar aklına gelmiyor. Kendini bulması, 'içinden geldiği gibi' davranması imkansız.

Filmler:

- Learning to Drive: Güzeldi. Romantik komedi desem değil, dram desem değil, komedi desem değil... İnsancıl bi film diyeyim siz anlayın en iyisi. Hintli bir taksi şoförü ile boşanmakta olan beyaz bir Amerikalı'nın arkadaşlığı. Kültürel farklılık, okumuşluk, göçmenlik, dil bilmemek, araba sürmekten korkmak vs... Spoiler: Annenin, kızının zor gününde ona "gel yanımda kal," deyivermeyişi çok hoşuma gitti. Ne kadar zor bi şey ama ne kadar güzel. Özsaygı her şeyden önemli mi ne?




- Jackie: Güzel bir Hollanda filmi. Birbirine karakter olarak da, tip olarak da hiç benzemeyen iki kızkardeş kendi hayatlarını kurmuşken, yıllar önce onları bırakıp giden annelerinin izinin peşine düşerler. ABD'de geçen bi yol filmine dönüşür hikaye. Kah İngilizce, kah Hollandaca değişir konuşmalar. Bol kadınlı, neredeyse erkeksiz bi film. Fakat Hollywood'un pompaladığı mıymıymıy piremses kadınlık değil konu. Gerçek ve güzel. Allahım yine konu özsaygıya geliyor ne güzel. "Hollanda'nın güzel filmi yok ki!" diyenlerin suratına şılap diye fırlatırım bundan sonra bu filmi... Aman ne fırlatıcam be, ben beceremem öyle pazarlamayı. Adını söyler susarım, kendi araştırsın. Evet.





- To Kill a Mockingbird (Bülbülü Öldürmek): Kitabını okumuştum. Biraz zaman geçti üstünden, kitaptan ne kadar farklı hikaye, bilemedim. Ama ana hatları, ana fikri gayet güzel yansıtılmış gibime geldi. Özellikle kızçocuğu tam hayalimdeki gibi canlandırılmış. Bi tek abisinin avukat olmayı açık açık istediğini hatırlıyorum, sanki bundan bahsedilmedi hiç filmde. Konuya gelirsek, ABD'de siyah beyaz ayrımı üzerine, çocuk gözünden anlatılan, etkileyici bir hikaye. Kitap okurken de çok ağlamıştım, filmde de ağladım. Harper Lee'nin kitabı 1960'ta basılmış, film ise 62'de çekilmiş.





- Ils Sont Partout (The Jews): 2016 Fransız yapımı komedi filmi. Yahudilerle ilgili genel geçer varsayımlar hakkında kısa filmlerden oluşuyor film. Hem siyasi, hem eğlenceli, güzel kısacası.


Bu haftalık olan biten bu sanırım. Ha bi de hayatımda ilk defa elmalı kurabiye yaptım, anneminkine benzedi, sevindim.

Bana müsaade, sevgilerle,
Kanatlı Kedi