28 Ekim 2019

Düşündüm de...

Son yazdığım Reşat Nuri ile ilgili yazıdan sonra kadın olmak hakkında fazlaca düşündüm. Yorumlarda tanıştığım Naciye'den başka feminist yazar isimleri aldım. Youtube'da bol bol video buldum, çalışırken dinledim, düşündüm.

Sanırım kendimi bildim bileli bu konularla ilgiliyim, çünkü dertliyim. Küçüklüğümden beri. Bi kız çocuğunun nasıl davranması, ne giymesi, neleri öğrenmesi gerektiği konusunda kesilen pek çok ahkama maruz kaldım. Benim gördüğüm ahkamlar daha çok muhafazakar bakış açısındandı. Kadınlık derdinin sadece muhafazakarlıkla ilgili olduğunu düşünürdüm ama zamanla öğrendim ki, dindar/muhafazakar olmayan çevrelerde de toplumun illaki kadınlarla bi derdi var, yöntemleri farklı.

Hala aileme kızgınım beni benden uzaklaştırdıkları için. Ama çocuk yetiştirmeye çalışırken topluma uyum sağlamasını sağlamak üzere onu eğitmeye çalışmamak da pek kolay iş değil. Hele ki ailemin entelektüel bilgi birikimi buna yetecek düzeyde değilken... Yetiştikleri çevreyi düşününce bu konuda sadece onları suçlamak da işin kolayına kaçmak oluyor.

Bu kadınlık meselesiyle küçüklüğümden beri bi derdim var derken abartmıyorum yani. Ortaokulda basketbol kursuna gitmek isteyip babamdan bi türlü izin koparamadığımda ısrar edince gerçek sebebi söylemek zorunda kalmıştı babam, kızının o kıyafetler içinde başkalarının içinde hoplayıp zıplamasını istemiyormuş. Kadınlıkla ilgili hatırladığım ilk net olay bu ve hala bunun için kızgınım babama. Ama bu kızgınlığın şu anki bana faydası yok, o yüzden sakinleşmeye, o günden bugüne çok değişmiş olan babamı affetmeye çalışıyorum.

Daha öncesi de vardı tabi ki. Sokakta abimin arkadaşlarıyla top oynamamam gerektiğine dair uyarılar almıştım. Şort değil, pantolon, hatta uzun etek giymem gerekiyordu. Üniversitede kendi kıyafetlerimi ikincielciden kendim almaya başladığım zamanlara kadar kıyafetlerim içinde kendimi hep uzaylı gibi hissettim. Arkadaşlarımdan hep farklıydım, özgüvenim dışgörünüş bariyerini aşıp başka şeylere odaklanmış gibi yapıyordu ama aslında yalandı. Daha akıllı uslu, daha büyümüş de küçülmüş biri gibiydim arkadaşlarımın yanında. Halbuki çocuk/genç olmak istiyordum. İpek Ongun kitaplarını bu yüzden çok seviyordum, başka hayatları anlatıyorlardı bana ama onlarda kendimi bulamıyordum. Şule Yüksel Şenler'in Huzur Sokağı gibi romanları geliyordu önüme, içimi daha da karartıyorlardı. Oralarda çizilen portre geleceğimin portresiydi ve hiç hoşuma gitmiyordu.

Dış görünüşü bi kenara bıraksam bile yetiştiğim çevredeki cinsiyet problemimden kurtulmam mümkün değildi. Hepimiz eşit şekilde yorgun olmamıza rağmen evişleri konusuna annemize yardım etmesi gerekenler hep ablamla bendik, abim hiç sorumlu değildi. Abim üniversite için şehir dışına çıkmıştı ama ablam çıkamamıştı. Abim geceleri eve geç saatlerde gelebiliyordu ama ablam hakkında böyle bir şey tartışma konusu bile olmuyordu. Lisede tüm sınıf tiyatroya giderken, oyun 22.00da bittiği için ben gidemiyordum.

Doğrudan beni etkileyen konularda küçüklüğümden beri itiraz etmeye başladım.

Evlenince baskılar birden azaldı, hatta yok oldu. Artık tartışmalarda daha bir dikkatle dinleniyorum, insan yerine konuyorum. Çünkü evlendim, topluma uyum sağlayabileceğimi kanıtladım. Artık ailem benden sorumlu değil. Bu beni epey rahatlatsa da bir taraftan da sinirimi bozuyor tabi. U. sayesinde saygı görüyorum. Beni destekleyen bir erkek bulabildiğim için de ayrıca saygı duyduklarını hissediyorum. Demek ki yıllardır söylediklerim çok da yanlış şeyler değilmiş, bir erkek de bunları onaylayabiliyorsa demek... Referansım var artık.

Benim için aile ziyareti demek, her an bu tip olaylarla mücadele  etmek demek. Dolayısıyla kadınlıkla ilgili bir şeyler izlemeyi, konuşmayı, tartışmayı, en önemlisi de okumayı seviyorum. Sinirimi paylaşabiliyorum böylece. Bir sorun var ortada, şizofren değilim, diyorum kendime. Çünkü babamla, abimle bu konularda tartışıp, ertesi sabah kahvaltıyı annemle birlikte hazırlamak biraz kafa karıştırıcı oluyor.

Aklımın bir köşesinde hep bu kavga var. Bugün yine feministlikle ilgili bir video dinlerken aklıma yine ailemle olan bir tartışmam geldi. Yıllar önce ölmüş anneannemi sülalede sevmeyen yoktur. Beni bir kere bile azarladığını hatırlamam, torunlarının gönlünü etmeye çalışırdı. Çok severdim. Ölürken de yanındaydım, asla unutmayacağım, güzel bir deneyimdi. Sayesinde ölümü gördüm. O da benim gibi içe kapanık bir insandı (sanırım), dolayısıyla başbaşayken durup dururken muhabbet açmaz, kişisel diyaloglara girmezdi. Dolayısıyla özünde nasıl bir insandı, içinden ne geçerdi, hiç bilmiyorum. Fakat kendisinden "onun gibi bir kadın bi daha gelmez, neslinin son örneğiydi" diye bahsedildiğinde, ne kast edildiğini bildiğimden, sinirlenmeden edemiyorum. Çünkü dedemin bağırıp çağırmalarına, maçoluğuna, hatta gençliğinde dayağına katlanmasından, kendini, hayatını ailesine adamasından ve çalışkanlığından bahsediliyor, eminim. Türkiye'ye son gidişimde bu söze cevap verebildim sonunda. Sinirliydim, sesim titriyordu ama durmadım. Bunlar yüceltilecek değerler değil, kadının başka şansı yoktu, gençliğinde dedeme rest çekip boşanmaya karar verse ne yapabilirdi? Parası yok, işi gücü yok, destek olacak bir sosyal kurum yok, ailesi de dahil tüm toplumu karşısına alacaktı. Ölüm döşeğinde yatarken, henüz bilincini kaybetmediği zamanlarda hayatıyla ilgili neler düşünüyordu acaba? Bunları düşünmek yok, kadının cefakarlığı göklere çıkarılıyor.

Buna sesimi gayet mantıklı gerekçelerle çıkarabildim ya, o zamandan beri gurur duyuyorum kendimle. Hep boşverir, he deyip geçerdim eskiden. (Hatta daha önceleri, bu laflara hak vermeye çalışırdım, sorgulamamaya zorlardım kendimi.) Ne kadarı anlaşıldı dediklerimin, ailemin erkeklerinin zihninde bi kıvılcım çaktı mı, bilmiyorum.

Gerçi bu yıllar içinde, hem bu tip tartışmalar sayesinde, hem de kendi hayatlarında şahit oldukları sebebiyle ailemin erkekleri de değişti elbette. Artık onları daha iyi anlıyorum. Beni etkileyen eril düzen, onları da etkiliyordu. Onlar kötü adam, ben masum kurban değildim aslında, onlar da kurbandı çoğu zaman. Konuşmak, tartışmak önemli. Onlar da beni ve yıllardır demeye çalıştıklarımı daha iyi anlıyorlar. Yeterli değil, ama daha iyi anladıkları kesin.

Asıl diyeceğim şu ki, yıllardır bu konulara bunca kafa yormama rağmen, sırf aktivist gruplara üye değilim, aktif olarak bir şeylere karşı çıkmıyorum diye, teorik olarak desteklememe rağmen "feministim" diyemezdim. O aktivistlere haksızlık olur ya da omuzlarıma sokaklara çıkıp eylem yapma yükü biner diye korkuyordum sanırım. Ya da ciddiye alınmamaktan korkmuş olabilirim. Evet bu daha etkindi büyük ihtimal. Fakat bugün fark ettim ki, tüm ömrüm, kendi küçük dünyamda da olsa, kadın-erkek eşitliğini savunmakla geçmiş. Bunu baya temel derdim yapmışım, kavgasını vermişim. Ben baya baya feministmişim.

Sanırım artık bunu daha rahatça söylememin zamanı geldi.

Artık kafamdaki mücadele sadece muhafazakarlık kaynaklı eşitsizlik de değil, geç de olsa fark ettim ki, modern dünyada da eşitsizlikler var. Güzellik dayatması gibi.

Hala sokaklara çıkıp haykıracağımı sanmıyorum. Gerçekten insan içine çıkmak benlik bi şey değil. Ama bu konulara daha fazla kafa yoracağım kesin.

Bi zamanlar bi yerlerde şuna benzer bir iddia duymuştum: Kadınlar edebiyatta iyi olsaydı, isimlerini daha çok duyardık, gibi bir şey. Tanıdığım biri mi kustu bu iddiayı, yoksa feminist bi yazıda eleştirilen eril bakış açılarından biri miydi, emin değilim. Fakat beni paniğe sürüklediğini net bir şekilde hatırlıyorum. Tanıdığım kaç tane kadın yazar vardı? Nerdeyse hiç. Doğru olabilir miydi bu iddia?! Aksini kanıtlamaya çalışmama rağmen inanıvermiştim duyduğuma. Çünkü duyduğum kaynağa güveniyordum. İşte en çok bu saflığıma üzülüyorum.

Daha çok araştırmak, öğrenmek ve konuşmak gerek. Özgüven gerek, geç olsun güç olsun, bizim olsun özgüveni. O zamanlar basket kursuna gitmedim diye, bugünkü vücudumla kavgamın suçunu babama yüklememin manası yok. Hem artık bikaç bira içince toplum içinde dans edebiliyorum. Zerre suçluluk hissetmeden. Şerefine baba, şerefine anneanne, şerefine dünya!







23 Ekim 2019

Reşat Nuri ve Suat Derviş ve demek istedikleri üzerine...

Son zamanlarda, aslında belki de son 2 yıldır, çok fazla sesli kitap dinliyorum. Gün içinde zamanımın çoğunu elişiyle geçiriyorum, bu da epey zaman tanıyor kitap dinlemeye. Eskisi gibi oturup uzun uzun, satırların altını çize çize kitap okumayışımın vicdan azabını azaltıyor bu bir nebze de olsa. Şimdi yazarken bile Akın Altan'ın sesi yankılanıyor hatta kafamda. (Takip ettiğim Youtube kanalı). 

Dinlediklerimin çoğu yabancı yazarların eserleri, çünkü onlar daha kolay bulunuyor çevirimiçi dünyada. Fakat az sayıda yerli yazar bulmak da mümkün. Reşat Nuri Güntekin de onlardan biri. 

Yaprak Dökümü'nü ve Acımak'ı dinledim. İkisinde ortak bazı noktalar olduğunu hissettim ve bu hisleri buraya kaydetmek istedim. 

Çocukken Çalıkuşu'nu okumuş, çok etkilenmiştim. İdealist bi genç olmama katkı sağlayan/sebep olan kitaplardan biri olmuştu. İdealist bir kadının Anadolu'nun ücra bir yerine öğretmen olarak atandığını hatırlıyorum, bir de bir aşk hikayesi vardı tabi. Öğretmen olmak istediğim zamanlarda okumuştum sanırım. Belki de bu kitap etkisiyle öğretmen olmak istemiştim, hatırlamıyorum. Ama bu kadına karşı büyük saygı, sevgi ve yakınlık duyduğumu çok net hatırlıyorum. Geleneklerle savaşması, erkeklerden oluşan tarihimizde bir kadının yer aldığını görmek, bunu ilk defa olarak görmek, karakterle kendimi bütünleştirmek istememe yol açmıştı doğal olarak.

Sonra, yıllar sonra, Yaprak Dökümü dizisi çıktı. Pek dizi izlemiyordum o zamanlar, dolayısıyla bunu da izlemedim, Reşat Nuri'nin olduğunu bilmeme rağmen. Zaten pek çekici bir yanı da yoktu, sadece çok dertli bir dizi olduğundan bahsediliyordu orda burda. Bir aile var, sürekli sıkıntı çekiyorlar, o kadar. Bildiğim bundan ibaretti. Gündelik hayatın nasıl işkenceye dönebileceğini, hayal gücüne, bilgi dağarcığına hiçbir olumlu katkı sunmadan, uzata uzata anlatmanın kime ne zevk verebileceğini hala anlayamıyorum. Bir edebiyat eseri olarak var olmaları gerekir, amenna...Ama sonu henüz yazılmamış, seyircilerden ilgi gördükçe yeni felaketler eklenerek uzatılan bir dizi şeklinde piyasa sunulması... İlgimi çekmemenin ötesinde, sinirimi bozuyordu, hala da bozuyor. 

Dizinin üstümde bıraktığı bu kötü izlenimleri sonunda bir kenara bırakıp sesli kitabını dinlemeye karar verdim, dinledim. Sonra üstüne Acımak'ı da dinledim. 

İkisinde ortak olan şeyler fark ettim demiştim, ona geleyim artık. 

İkisinde de idealist karakterler var. Dürüst olmaya, işini düzgün yapmaya çalışan birer memur. Hatta Acımak'ta bu şekilde iki memur. Biri Çalıkuşu'ndaki gibi Anadolu'da yaşayan genç bir kadın öğretmen. Memurluğun kutsal olduğuna, halkın daha iyi yaşaması için var olan kutsal devletin birer neferi olarak bu işi yaptıklarına inanmışlar. Böyle düşünmeyen, el altından kendi işini halletme derdinde olan diğer memurların gazabından kendilerini korumaya çalışırlarken idealleri sarsılıyor. Dolayısıyla kendilerine yeni idealler arıyorlar. Büyük bir toplumu iyileştirme hayalinin gerçekçi olmadığına hükmedip, kendi küçük topluluklarını yaratmaya ve onu mükemmel ve mutlu kılmaya adıyorlar kendilerini. Yani bir aile kurmaya karar veriyorlar.

Bu yeni kutsal amaç için birer kadın gerekiyor bu erkek memur karakterlerimize. Kendilerine yakıştığını düşündükleri, ahlak seviyeleri, hayattan beklentileri kendilerininkine yakın birer eş buluyor, evleniyorlar ve bir aile kurmanın gereği, olmazsa olmazı çocuklar üretiyorlar hemencecik (doğum kontrolü yok tabi). 

Bir süre hayatlarının en mutlu günlerini yaşıyorlar. Aileleri için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Bol bol para gerekiyor tabi. Bekarken memuriyetin ahlaksız ortamlarına kolayca rest çekebilirken, artık çekemez oluyorlar, bir ikilem başlıyor içlerinde. Ailemi korumak, onları aç bırakmamak benim görevim, fakat kendi işyerimde bu yozlaşmaya göz yummam da doğru değil, gibi en masumane ikilemlerle başlayan felaketler eserlerdeki felaketler zincirlerine sebep olacak kötü karakterlerin ortaya çıkmasıyla devam ediyor: Kadınlar.

Çok ahlaklı, namuslu, tutumlu olduklarını sandıkları için toplumda gözlerine kestirip seçip evlendikleri kadınlar, bu zavallı namuslu adamların hayatını karartıyor. Ve aşama aşama gittikçe kötüleşerek devam ediyor pislikler, şerefsizlikler, namussuzluklar... Yaprak Dökümü dizisinin ünü, uzayıp gitmesi, bu yönden gayet haklıymış meğer. Romanın temel olayları bu dramatik anlar. Ufacık bir mutluluk, iyilik emaresi görünse, hemen ardından insan denilen şeyin, özellikle de kadın denilen yaratığın ne kadar şeytanlaşabileceğini hatırlatan olaylar akın ediyor.

İki kitapta da bu böyle. Acımak'ta neyse ki bu idealizme ulaşabilen bir de kadın karakter var da, yazarın kadınlardan nefret ettiğini düşünme gafletinden kurtuluyoruz.

Yazarın anlattığı dönemle ilgili kanıtlar sunuyor bu romanlar bize.

Kadınların çalışması toplumca henüz benimsenmemiş. Bir kadının iyi bir evhanımı ve anne olmak dışında bir görevi yok. Bu durumun iki sonucu var:

Birincisi, evin tüm ekonomik yükü erkeğin omzuna biniyor, işini kaybetme ihtimali olmaması gerekiyor. İş de öyle kolay bulunan bir şey değil zaten. Dolayısıyla erkeğin ahlaklı olma ayaklarını bir kenara bırakıp para kazanmaya devam etmek için ne gerekiyorsa yapması gerekiyor. İşinde olanları gelip evde anlatması da gerekmediği için, tüm sıkıntıyı kendisi yaşayıp, karısının ve çocuklarının hala masumane yaşamalarını sağlayabilir. Yani Türk toplumunda çok önemli olan helal/haram kavramı burda şaşalıyor. Haram para kazanıp, ailesini eve helal para getirdiğine inandırırsa mükemmel baba ve erkek oluyor. Tabi bu durumda psikolojisi çorbaya dönüyor.

İkincisi, kadının çalışması gerekmediği için, resmi bir okula gitme zorunluluğu da yok. Dolayısıyla ahlakı da, parayla, dış dünyayla kurduğu ilişki de, insan ilişkileri de tamamen ailesinin vereceği eğitime bağlı kalıyor. Tüm sorumluluk ailede olduğundan, iyi niyetli aileler, aman kızım ahlaksız olmasın, iyi bi koca, hatta iyisini kötüsünü geçtim, bi koca bulabilsinl, diye kızlarını eve kapatıyorlar. El değmemiş olanın makbul olduğu ve aksinin iddia dahi edilemediği o günlerde oldukça mantıklı bir çözüm. Fakat gizlenen şey her zaman merak edilir, kafadan silinip atılamaz. Tabi dış dünyadan, sosyal topluluklardan, alışverişten, paradan, iş dünyasından bihaber yetişen bu kızların da hayal dünyaları tamamen bu bilmedikleri dış dünya üzerine gelişiyor. Bolca paraları olduğunu, istediklerini giyip, istedikleri gibi gezebildiğiklerini hayal ediyorlar sürekli. Zengin koca en temel ihtiyaçları. Tüm eğitimleri bir koca bulmak üzerine. Ahlakları da, öğrendikleri ev işleri de, hepsi, yakında ailelerine yük olmayı bırakıp bu evden ayrılmaları gerekeceği için, kendilerine başka bir ev bulma ihtiyacından besleniyor. 

Yaprak Dökümü'ndeki çilekeş baba, kızlarından birinin yüzü çocukluktan yaralı olduğu için, yani toplum standartlarında çirkin sayıldığı için, ona, yani Fikret'e başka şeyler öğretmeye karar veriyor. Mesela kitap okumak, ahlaki değerler, insanlık, bahçecilik vs. Ve bunlar, düşününce, günümüz toplumunda, zorda kalınınca illaki paraya dönüştürülme ihtimali olan, sırf bu ihtimalin bile kişiye özgüven verebileceği özellikler. Fakat diğer iki kızına (Necla ve Leyla'ya), koca bulmaya yetecek kadar güzel oldukları için, bu tip eğitimler vermeyi gereksiz buluyor. Onlar da sürekli yeni kıyafetler istiyor, gezip tozmak istiyor ve bunları da sürekli normal karşılıyor o çilekeş baba. 

Şimdi burda bi terslik var. Bu kızları neden -toplum standartlarına göre- güzel sayıldıkları için cezalandırıyorsun be adam? İyiliklerini düşündüğünü sanıyorsun ama insani değerler herkese lazım değil mi? Böyle yaparak çok erdemli olduğunu düşündüğün yaşam biçiminle çelişkiye düşmüyor musun?

Neyse, kadınların sadece estetik güzellikten, evhanımlığından ve annelikten ibaret sayıldığı bir dönemde, felaketlerin sorumlusu bu kadınlar sayılıyor kısacası. Fakat bu kadınların neden bu kadar arsız olduklarını da irdelemek gerek bence. Satır aralarında yapmış tabi ki yazar, hele ki Peyami Safa'ya kıyasla çok çok iyi yapmış. Fakat kendisinin niyeti neydi bilmiyorum ama kitabın Youtube videosunun altındaki yorumları okuyunca, okura giden mesajın şu olduğu anlaşılıyor: Kitaptaki kadın karakterler hep pislik, zavallı namuslu adamı ne hale getirdiler. Yazarın niyetini kurcalamak, bir şeyler sallamak doğru değil ama demek ki bi terslik var. 

Sessiz kalamadım, buralara geldim ben de.

Suat Derviş geldi yine aklıma. Çılgın Gibi adlı kitabını okumuştum. Orda erdemli fakat yine çalışma ihtimalini aklına dahi getiremeyen, birine, bir eve ait olma ihtiyacı hisseden, aksini hayal dahi etmeyen zengin bir kadın karakter vardı. Ve kadının para kazanmasıyla ilgili tek cümle etmeden ve Reşat Nuri'ye göre çok daha az bir edebi yetenekle ne de güzel anlatmıştı asıl problemin bu olduğunu... Onunla ilgili de şuraya bir şeyler yazmıştım.

Reşat Nuri Güntekin 1889-1956 yılları arasında yaşamış. Suat Derviş ise 1905-1972 arasında. İllaki bazı kitaplarında aynı dönemleri anlatmışlardır. Aradan çok zaman geçmemiş. Bir de Peyami Safa filan var tabi. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte toplumu gözlemlemeye çalışıp, kendi fikirleriyle, deneyimleriyle harmanlayıp sunmaya çalışmışlar hepsi. Edebi yetenekleri diğerleriyle eşdeğer olmasa da, kim ne derse desin, Suat Derviş olmasa, pek çok şey eksik kalırmış Türkiye edebiyatında, Türkiye tarihinde. (Bu arada bilmeyenler için ismi yanıltıcı olabilir, Suat Derviş bir kadın.) Reşat Nuriler tamam önemli de, asıl aydınlatanlar Suat Derviş gibiler gibi geliyor bana. Bilmemiz şart. İsmini 30 yaşımdan sonra ancak kendi çabamla duymuş olmam da bilmemizin pek istenmediğini gösteriyor.

O yüzden bu yazıyı yazarken kendimi önemli bir şey yapıyormuşum gibi hissediyorum. Suat Derviş'i okuyunuz lütfen. Hatta O'nun gibi karakterleri, yazarları da burdan ya da başka yerlerden paylaşınız ki eninde sonunda öğrenelim, bilelim. İnternet çocukları bizden daha erken duysun bunları.

Türk edebiyatı dinlemenin ve kafamda yankılanan Akın Altan'ın etkisiyle siz bizli konuşan, değişik bir yazı dilim ortaya çıktı bu yazıda. Artık idare edin. 

Selamlar, 
Kanatlı Kedi













14 Eylül 2019

Hollanda'da Sait Faik'le karşılaşmak...

Uzun zamandır aklımdaydı; bu ülkenin Sait Faik'ini bilmeden, okumadan, burayı tam olarak benimsemem mümkün değil, diyordum. Çünkü Sait Faik, iyi-kötü insan ayrımı yapmadan, gördüğü herkesi karakterleştirip sunan, kör göze parmak yapmadan hepsine karşı biraz sevgi, biraz saygı duyan, duymanızı sağlayan bir yazar, en azından benim gözümde. İnsan işte, diyor kısaca, ne melek, ne şeytan! Dünyanın her yerinde aynı değil midir bu? Ben de buranın Sait Faik'ini arayıp duruyorum o zamandan beri. Ama işte dil engeli, bulsam bile okuyamam ki düşüncesi, kafamdaki bu bariyer, her seferinde kendi yarattığım arayışı duymazdan gelmeme sebep oluyordu.

Ta ki bugüne kadar. Her sene yapılan bir etkinlik var: Open Monumentendag. Normalde kapalı olan tarihi binaların bazıları ziyarete açılıyor, etkinlikler düzenleniyor. Her sene gideyim diyorum gitmiyorum. Bu sene gideyim demedim yine gitmeyip kalbimi kırmamak için. Programda mahallemizin büyük kilisesinde ikinciel kitap satışı yapılacağını gördüm. Eve bu kadar yakın bi ikinciel kitap etkinliği olacak da gitmeyeceğim, olacak iş değil. Üstelik ikinciel eşya satışı da olacakmış. Diğer etkinliklere bakmadım bile, buna yollandım. 

Kilisenin yanında, küçük bir odada yapılıyormuş satış. Kitaplar hep Hollandaca tabi, Almanca Fransızca, İspanyolca ve İngilizce de üç beş kitap vardı ama çok ilgimi çekmedi. Hollandacalara daha bi dikkatli baktık sonra. Aslında odaya girer girmez bir kitap dikkatimi çekti: Kees de Jongen. Kees adında bir çocuğu anlatıyor. Theo Thijssen'in kitabı. 1879'da Amsterdam'da doğmuş bir yazar. Hollanda'da eğitim reformu yapan ya da başlatan adam. Hani 40-50 çocuk bi arada, bol dayaklı, çocukların evde ayak altında dolaşmasın diye okula gönderildiği, uyum sağlamayan çocuğun salak kabul edildiği eski kafalı eğitim vardır ya, ona karşı savaşmış bir öğretmen. Amsterdam'ın Jordaan bölgesinde müzesi var, gitmiştim, hatta hakkında yazı da yazacaktım ama erteledim durdum. Şurda kısaca değinmişim. Tüm bilgiler Hollandaca'ydı. Şimdi gitsem muhtemelen daha iyi anlarım. 


Kısacası kitabını görünce hemen dikkatimi çekti, elime aldım, gezinmeye devam ettim. Sonra yaşlı bir amcanın masanın o tarafında görevliyle konuştuğunu, buralarda Kees de Jongen vardı, gibi şeyler dediklerini fark ettim. Kırık dökük Hollandaca'mla seslendim, "Bu kitabı mı arıyorsunuz?" Tabi U.la kendi aramızda Türkçe konuştuğumuzdan, esmerliğimizden, ve Hollandaca'mın da kötü olmasından buralarda yeni olduğumuz hemen anlaşıldı, elimde tüm Hollandalılar tarafından çok sevildiğini tahmin ettiğim bir kitabı tuttuğumu görünce yaşlı amca ve görevli kadın çok sevindiler, sempatiyle gülümsediler, bi muhabbet başladı. Burada yaşlılarla muhabbetim genelde gençlere göre daha iyi. Hollandaca öğrenmeye niyetli olmayan o kadar çok insanla karşılaşıyorlar ki (özellikle expatlar), bir yabancının dünyada çok az kişinin konuştuğu kendi dillerini öğrenmeye çalışması sevindiriyor onları, doğal olarak. Sonra bi de yavaş konuşuyorlar. Sıkılıp İngilizce'ye dönüvermiyorlar. Bazılarının İngilizcesi de çok iyi değil. Bu ülkede çoğu genç ve orta yaşlı insanın İngilizcesinin bu kadar iyi olmasının sebebi nedir, nasıl başlamıştır, tarihi nedir, çok merak ediyorum. Gençlere sorunca küçüklüğümüzden beri altyazılı izliyoruz filmleri, gibi cevaplar veriyorlar ama bu cevap beni tatmin etmiyor. Filmler Tv'de ne zamandan beri altyazılı yayınlanıyor, ilk ne zaman başladı, vs... Öğrenince yazarım buralara. Bilen varsa söylerse sevinirim:)

Uzun zamandır bu kadar Hollandaca konuşmamıştım. İşyerinde de arkadaşlar Hollandaca konuşsa bile, anlasam bile, muhabbet hızlı ilerlesin diye İngilizce cevap veriyorum. Onların memnun olduklarını gördükçe bu yöntemi iyice benimsedim. Çok saçma ama böyle işte. Bugün güzel pratik yaptım yani. 

Yaşlı amca ve ordaki diğer insanlar Theo Thijssen'den bahsetti, müzesi var dediler, gittim deyince tekrar sevindiler. Kitaptaki Kees'in bi koşması var meşhur, şu videonun başında görebilirsiniz, ondan bahsettiler, evet dedim, kollarımla gösterdim, tekrar sevindiler. Sonra coştu amca, başka bir Hollandalı yazarın, Jan Wolkers'ın kitabını gördü masada, bu da çok iyi bir yazardır, dedi, alıp bana hediye etti! Nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim, papağan gibi dankuwel deyip durdum durmadan. 
Tam artık ayrılalım derken başka bir kitap daha gösterdi, Geert Mak'ın De Brug'ü. Kapakta Galata Köprüsü var. Tabi bu sırada Türkiye'den geldiğimizden bahsetmiştik. 


Muhabbetin etkisiyle sırıta sırıta eve gelip aldıklarımızı incelerken şununla karşılaşmayayım mı... 


Hollandalı bir yazar, İstanbul hakkında bir roman yazmış, ilginç, güzel ama sıradan. Kitapçıda görsem, bu insanlar önermiş olmasa, şöyle bir bakar geçerdim, hatta oryantalist bi bakış açısıyla yazılmıştır deyip hızla uzaklaşırdım. Ama Sait Faik'ten alıntı yapması... Kitapçıda o insanlarla konuşurken anlatasım gelmişti de anlatamam diye susmuştum, "Edebiyatı çok severim, Hollanda'nın Sait Faik'ini arıyorum, Sait Faik şöyle şöyle bir yazardır bana göre, sizde onun mukabili kimdir?" diye sormak, Türkçe'de bile zor. Edebiyatı bir başka dilin insanına anlatmak çok zor bence. Sait Faik'in Köprü şiirinin son iki satırı  olduğunu az önce öğrendiğim bu alıntıyı görünce, tuttum kendimi ama gözlerim doldu. Utanmıyorum ulen! Edebiyat için duygulanmayacaksak neye yarar bu göz pınarları?

O zaman bugünün ve edebiyatın şerefine o şiirle bitireyim yazıyı, selamlar...

------

Köprü

İnsanlar köprüden geçmediği zaman
Acaba köprü düşünür mü?
Çamaşır mandalını gözlerinde allayan meczubun geçtiğini
Üsküdar iskelesinin kanapelerinde güneş banyosu yapanı
Üsküdar kıyılarının ötesindeki
Kastamonu, Sivas, Safranbolu… Erzurumu.
Burada insanların içinde büyük dürbünler.
Güller gibi açmıştır.
Yufkacılar burada açarlar, koskocaman oklavalarla
-İçlerindeki hamurdan-
Şeffaf ve titrek memleket rüyalarını.
Alyanaklı, beyaz, kalın şekerciler;
Akide ve bergamutlarını mermer tezgâhlara
vurdukları zamanki kasvetsiz hallerini burada
kaybeder, burada şairleşirler
hışırtı ile ve kocaman bıçaklarla kesilen tahan
helvalarının kokusu ellerinde
Askerî müzedeki, balmumundan yeniçeri heykelleri gibi, güzel, büyük insanlar
Burada omuz omuza;
Kötü yağlarla yaptıkları börekten şişmanlamış, iyi insanlarla
Dalgıcı seyrederler.
Onlar ki küçük parmaklarını birbirine vermişlerdir.
Onlar ki sarı elbiselerinin içinde
Kazsız köyün sıcak gecelerini
Kırağıları ve zelzeleleri, fezeyanları ve harbleri görmüşlerdir:
Onlar ki yağsız köpüklü ayranlar içmiş, taşlı bulgur pilâvı yemişlerdir:
Küçük parmaklarını birbirine vererek…
Bazen birdenbire sarası tutup düşerek..
Nereden gelir, nereye giderler?
Küçük parmaklarını birbirine vererek…
Bunlardır köprünün sairfilmenamları.
Hepsi yirmişer, otuzar yaşında ihtiyar rüyaları görmüş;
Aşağıda, İstanbul bıçkınlarının söğüştüğü sandallarda.
Balıkçıların torik yakaladığına onlardan daha çok memnun;
Çifti altmış paraya satılan bayat simitlerden hoşlanırlar.
Onlarda her şey bir derin uykudadır
Kahramanlık, dostluk, sevgi ve müsamaha…
Bütün lüzumlar ve lâzımlar.
Şu ensesi dümdüz ustura ile alınmış
Saçları arkaya taranmış.
Bol elbiseli, altın bakışlı, sarışın, uzun bacaklı adam
Kimdir biliyor musunuz?
Onu köprüden başka, bir de eski polisler tanır:
-Ulan sen yine buralarda mısın? derler.
Omuzlarını kısar, ellerini cebinden çıkarır, atar ağzından cigarasını
- Gidiyoruz be muavin bey ağabey, der.
Bu meşhur yankesici, Yedikuleli İstavrodur
Ve hoş çocuktur.
Bir başkası gece saat ondan sonra vapurları ve ışıkları
seyreder, güler.
Ah ona bir bilet alan olsa dünyayı dolaşmak işten değil;
Onun yanındaki gitmemeyi, gitmek isteyerek düşünmekte
Yalnız bu sonuncuda her şey yalancı, hülya, ve melânkolidir.
Her kim ki bir arkadaş bulmak için dolanmakta ise
Ondan çekinmeli..
Köprüde arkadaş olunmaz;
Köprüden seyredilir.


30 Temmuz 2019

Yaş otuzbir, yolun neresi eder?

Melabaaa,

Nabersiniz?

İş arkadaşlarımdan birinin blog yazdığını öğrenip bloğunu okuyunca benim de yazasım geldi. Blog yazmak ne güzel şey, hangi dilde olursa olsun (Google Çeviri sağolsun), içten gelerek yazılmış bi bloğu okumak ne güzel şey...  30 yaşına yaklaşmış bu arkadaş, doğum günü öncesi kafa karışıklıklarını, paniklerini, düzgün sayılan o hayatı kuramayışını, yirmili yaşlardaki arkadaşlarının gelecek hakkında büyük büyük laflar edişini, otuz yaş üstü arkadaşlarının o yüksek standartlı hayatlardan uzak oluşlarını ve bunların kendisinde arada bir yarattığı panik duygusunu yazmış. Ben de yarın otuzbir olacağım. O büyük büyük hayaller kuran ilk kategoriye girmediğim kesin. Yaşımı ve yaşamımı söylediğimde insanların vaaaaoouv diye (niye öyle diyeceklerse) ya da hiç olmazsa takdir eden bir tepki vermedikleri de kesin. Misal yakında Türkiye'ye, akraba ziyaretine gideceğim. Lise, üniversite vs ile uğraşmaya başlamış yeğenler her gittiğimde benim hangi bölümü bitirdiğimi soruyorlar ve ne iş yaptığımı.  Hadi yetişkinler neyse de, (onlarla tartışabiliyorum ya da he deyip geçebiliyorum), çocuklara bi cevap verememek çok kötü. He deyip geçesim çoğu zaman gelmiyor da, geçsem bile peşini bırakmıyorlar, sormaya devam ediyorlar. Ulen ben sizin yaşınızdayken öyle miydim artisler, gidin odanızda oynayın, falan da diyemiyorum tabi. Sormasın mı çocuklar? Sorsunlar. Ama çocuk milletine "evet, mühendislik bitirdim ama sevmedim, sonra sosyolojiye başladım, yarım bıraktım, sonra dilini bilmediğim bi ülkede yaşadığım için amelelik yapıyorum ama sevdiğim işi yani elişi yapıyorum. Evet, ilkokul mezunu anneniz benden çok daha güzel yapardı bu işi, bunun için o kadar okumaya gerek var mıydı, yoktu, evet." demek de olmuyor...

Halbulki insanlara hesap verme kısmı olmasa, hayatımdan gayet memnunum. Otuzbir olmuşum. Sakinlemişim biraz. Paniklerim azalmış. Kendime uygun bi iş bulmuşum, olabildiğince az insanlı, elim de yatkın. El ağrısından haftaiçi kendi elişlerimi yapamıyorum ama şimdilik olsun, idare ediyor. İnsan tanıyorum. Hollandaca ve İngilizce duyuyorum, konuşuyorum. Bi sürü hikaye birikiyor, gelip geçiyor gözümün önünden. Sinirleniyorum, şirkete, sisteme... Konuşuyorum, kavga etmeden, istifa etmeden çalışmayı öğreniyorum. Sebzeye yoğurt kattığımı görüp şaşıran Hollandalılara gülüyorum, onlar da bana gülüyor. Bana gülünmesi hoşuma gidiyor. Bol bol sesli kitap dinliyorum. Bisiklete biniyorum. Yargılayan insanlardan uzak duruyorum. Aslında olabildiğince az insan görüyorum, çok iyi geliyor. İnsanlarla düzenli, sürdürülebilir, sağlıklı ilişkiler kuramadığımı, kendi başıma takılınca daha huzurlu olduğumu kabulleniyorum. Hepimiz sosyal olmak zorunda mıyız? Değiliz. Çekingen/içe kapanık/hüzünlü/gerçekçi/sessiz sakin/konuşmayan insanları kendi haline bırakmak çok mu zor sevgili insan kardeşlerim?

İşte hiç konuşmasam bile insan görüyorum ya, bu bana yetiyor, "bugün de sosyalleştik çok şükür" deyip evime geliyorum, u. da geç kalacaksa, oh, ne güzel. Evet bazen o'nun bile etrafta olmaması çok iyi geliyor. Başlangıçta böyle değildim. O çevremde değilse eksiklik hissederdim. Ben sosyalleşmiyorum, o benden ayrı sosyalleşiyor diye, kıskanırdım. Kadın-erkek kıskanması değil bu. Daha sosyal olanı kıskanma hali. Şimdi, hem çalıştığımdan, hem de buna kafa yorup, kendimle uzun uzun dertleştiğimden olsa gerek, kendimi yeterince sosyal hissediyorum. Dolayısıyla kendimle takılmak daha bi tatlı, özlüyorum.

İşte çocuk, sen sen ol, genç yaşında olabildiğince alış sosyalleşmeye. İnsanların seni bastırmasına izin verme. Spor yap, vücudunla barış, ailenin, arkadaşlarının doğrularına bağlanıp kalma. Kıyafetlerinle barış, modayı boşver, özgürlüğün için, özgünlüğün için savaş. Ama en önemlisi, ne yapmak istediğini iyi düşün. Ailen istiyor diye, puanın da tutuyor diye kalkıp bilmediğin bi bölüme gitme. Matematiğin iyi diye gıda mühendisliğine girme, lanet olası biyoloji ve kimyadan ibaret o bölüm.

Ama bunların hepsini ta lisede görüp, doğru kararı vermek çok mümkün değil. Üniversiteye girdin, e bu olmamış, mı dedin, olsun, her şeyin sonu değil. Kendi yolunu bi şekilde çizersin. Tek yol üniversite değil. Kesin bildiğim iki şey var: 1)Ailenin yanında kalma üniversitede, İstanbul'daysan da başka bir şehre git. Biliyorum, ailen benimki gibi, asla özgür ve kendinden sorumlu olamazsın. 2) Mümkünse üniversitedeyken yurtdışına çık, gezmeye olsun, Erasmus'a olsun... Domuz yiyen insanlara karşı olan korkunu yen. Al bu da bonus: Özgüvenin olsun, altı dolu olsun. Boşa sallama.

Nerden nereye geldim... Çocuğa karşı kendi hayatımı savunurken nasihat vermeye başladım. İşte bu noktada bir ebeveyn gelip çocuklarını kışkırttığımı düşünür diye rahatça konuşamıyorum da. Ki kışkırtıyorum evet, çünkü bu gerekiyor. Kendimden ve benimkine benzer ailelerden biliyorum.

Otuzbir oluyorum, yine ve hala geçmişi kurcalıyorum. Geçmişimi geride bıraktığım bi sene olsun dilerim bu sene. Geçmişteki herkesi affedeyim, hoşgöreyim artık. Bu suçlamalar omzumda yük, kendime bahane...

Ayrıca son zamanlarda kafamın içinde dönüp duruyor: Zamanın geçmesi ne güzel şey değil mi? Ya geçmeseydi? Her şey geçmişte kalıveriyor. Ayrıca bulutlar ve yapraklar da çok güzel. Bi ağacın gövdesinin dibinde durup, kafamı kaldırıp yapraklarına doğru bakıyorum, en kötü havada bile bi şeyleri anladığımı hissediyorum. Anlamak için doğmuşum gibi geliyor. Hepimizin tek bir amacı varmış, anlamak. Koştururken hep unutuyormuşuz da, durup, telefon kurcalamayı bırakıp, gözlerimizi yaprakların arasından bulutlara doğru dikince anlamaya başlıyormuşuz gibi...

14 Temmuz 2019

Kitap: Çılgın Gibi (Suat Derviş)





Suat Derviş'i ilk nerde duydum, hiç hatırlamıyorum. Belki Adalet Ağaoğlu'nun kitaplarında görüp not almışımdır. İkinci el bir kitabına denk geldim, İstanbul'a son gidişimde, hemen aldım. İthaki Yayınları da basıyormuş, yeni öğrendim. 

Yazar 1905 doğumlu, Türkiye'nin ilk kadın yazarlarından. Fosforlu Cevriye'nin yazarı. Çılgın Gibi'yi 1940larda yazmış.  Yüzeysel bakınca sıradan bir aşk romanı gibi görülebilir ama karakter analizleri güzel (özellikle dönemine göre düşününce). Temelde kadın meselesi var aslında. Güzellikten, estetikten başka bir değer olarak görülmeyen başkarakterin, Celile'nin, iki erkek arasında sürüklenişi, kendi hayatının, kendine ait bir odasının olmayışı, dönemin gerekleri ve yetiştirilme şekli yüzünden kendi hayatının, karakterinin olması gerektiğini bile düşünemeyişi...

Kitabı okuyalı çok oldu. Genel olarak sevmiştim. Sadece o zamanlar moda mıydı bilmiyorum, üslubunda sevmediğim bir nokta vardı: Karakterin hissettiğini  tam olarak anlatabilmek için aynı içeriği farklı sözcüklerle cümleye dökmüş durmuş.. Kitabın sonlarına doğru bu iyice yorucu olmaya başladı, tamam anladık yahu, deyip durdum içimden. Muhtemelen günümüzün edebiyat gözünden baktığım için bu kadar uzak geldi. Konu genel olarak ilgimi çektiği için bu noktaya çok takılmıyorum, hakkım da yok diye düşünüyorum, zaman değişti çünkü. Diğer kitaplarını da okumaya niyetliyim kısacası.


Suat Derviş'in hayatı da oldukça ilginç. Okumak isteyenler vikipedi'ye buyursun. Pek çok roman yazmış, gazetecilik yapmış, bitmekte olan Osmanlı'da da, Cumhuriyet'te de kadının sorunlarından bahsetmiş, solcu olduğunu açıkça belli edince gazeteci olarak iş bulamaz olmuş, mahlaslarla yazmaya devam etmiş, hapse girmiş, birkaç defa evlenmiş boşanmış, tekrar hapse girme ihtimali olunca yurtdışına yerleşmiş, geri gelince Devrimci Kadınlar Birliği'ni kurmuş, tabi kapatılmış, 72'de ölmüş. Bu sırada onlarca kitap yazmış. 

Osmanlı zamanında da aktif olarak yazarlık yapan çok fazla kadın yazar tanımıyorum. Hatta Halide Edip dışında hiç. Onu da en son ilkokulda okumuştum, hatta belki özetin özeti olan o incecik kitaplardandı. Bu konuya eğileyim bi ben. Önerisi olan varsa duymak isterim, pek güzel olur.

Alıntılara geçeyim, şimdilik selam edip çekileyim...

Kanatlı Kedi

Alıntılar


54 - ... dudaklarında Galatasaray Lisesi öğrencilerinden nesilden nesile intikal eden nükteleri ve neş'eli konuşuş tarzı olan tabii ve sportmen bir delikanlı idi.

58 - Celile hiçbir zaman bir diğer insanla arasındaki münasebetin onun fikirlerine itiraz edecek derecede laubalileşmesine müsaade etmiyordu.

78 - Daima ve her zaman kendisine hak verilmiş, uzun zamandan beri bu böyle olduğu için buna alışmış ve buna doymuş insanların kendi kudretlerini her göze göstermek istemeyen tevazuu onda da vardı...

100 - O, her zaman imkanlarının sağlam duvarlarına sırtını dayayarak rakipleriyle, dostlarıyla ve düşmanlarıyla açık konuşmuştu.

101 - Ticaret muhitinden yetişmediği için kendisine hala mütevazı bir memur ailesinin mütevazı bir memur olan çocuğunun terbiyesi mevcut bulunduğu için paraya karşı olan hırsını ilk üç dört görüşmelerinde gizleyebilmişti.

230 - Çünkü onun aldığı terbiyeye göre kadın hayatın bu cihetleri ile hiç meşgul olmazdı. Meşgul olması yemek mevzuu değildi. Daima kadınla, baba gibi, ağabey gibi, kardeş gibi, amca, dayı, koca gibi yakın bir erkek, hayatla kadın arasına bir duvar gibi girer ve kadın hayatla temasını onun vasıtası ile yapardı. 



13 Temmuz 2019

Yeni blog geliyoooor



Melabaaa, 

Nasılsınız? 

Ben iyiyim, hatta heyecanlıyım. Elişiyle ilgili bi blog açtım: coloroclock.wordpress.com. "About me" yazısını da kondurdum. 

Uzun zamandır aklımdaydı da cesaret edemiyordum bi türlü; devamı gelmez, diğer "konulu bloglarım" gibi bi kenarda atıl durur diye... Sonunda kendimi yendim. Ne kadar sürecek bilmem ama açtım gitti işte. Hem bu diğerleri gibi değil. 90lar ve kronoloji blogları bir yerlerden bir şeyler okuyup, izleyip çıkardığım notları oraya yazmaktan ibaretti. Bu sefer gerçek bir üretim var ortada. Ve bana neşe veriyor. Blog olsa da olmasa da yapacağım zaten. Sadece fotoğrafla da olsa onları dünyayla paylaşmak istiyorum. Neden bilmem...

Kısacası elişiyle ilgili her şeyi orda paylaşmayı düşünüyorum. Wordpress'i de ilk kez kullanacağım. Domain de aldım da, onu wordpress'e aktarmak için beklemem gerekiyormuş. Aktarınca coloroclock.com olacak bakalım becerebilirsem. 

İngilizce yazmaya alışmak istiyorum, onu da denemiş olacağım. Her yazının hem İngilizcesini hem Türkçesini koyarım belki diye düşünüyorum. Zamanla belli olur. 

Önerileriniz olursa çok sevinirim, 

Selamlar, 
Kanatlı Kedi

08 Temmuz 2019

Kitap: Burada Kalmak (Sibel K. Türker)


Sibel K. Türker'in daha önce iki kitabını okudum: Öykü Sersemi ve Mecnun Kelebekler. Özellikle ikincisinden çok etkilenmiştim. Haklarındaki yazılarımı şuradan okuyabilirsiniz: Öykü Sersemi - Mecnun Kelebekler

Burada Kalmak, yanlış bilmiyorsam, yazarın son kitabı, 2018 Nisan'da basılmış. Yazarın şimdiye kadar okuduğum üç kitabında da, baş karakterlerinden naiflik akıyor. Belki de o yüzden bu kadar seviyorum... Bu kitaptaki naifimiz bir liseli. Aklından geçen ne var ne yoksa şahit oluyoruz. Ailesindeki her bir karakter ayrı bir dünya. Çok fazla arkadaşı yok ama bu çok içe kapanık ya da anlaşması zor biri olduğu için değil. Mütevazı, dış dünyaya çok ses çıkarmayan ve sırf bu yüzden itilip kakılan, hor görülen, halbuki kafasında düşünceler uçuşan, hiçbir şeyden emin olunamayacağını baştan kabullenmiş, bu yüzden hayata karşı hep korunmasız, güçsüz kalan, daha doğrusu öyle görünen ama genel olarak halinden memnun, hatta çevresindeki herkes her şeye lanet okurken, o çevresindeki mucizeleri, ağaçları, toprağı görebilen, insanları iyi-kötü huylarıyla kabul edebilen biri. Öyle çok sıradışı, travmatik ya da mutluluk böceği bi karakter yok aslında karşımızda. Dolayısıyla, ota boka kolaycacık ağlayabilen ben bile, ne neşe ne de hüzün kaynaklı bir duygu seline kapılmadan okuyup bitirmeyi başardım. Yazar sanki bu karakteri anlamamızı istemiş ve oturup olabilecek en iyi şekilde anlatmış. Bu yazarın kitaplarında sanırım her şey anlamak üzerine kurulu. O yüzden hem son derece gerçekçi, hem de bu kadar naif olabiliyor.

Bu kez çok fazla alıntı yok. Kitabı tatilde okuduğum için satırların altını çok çizemedim. Ama tek sebep bu değil. Hani bazı kitaplar vardır, bir şeyleri not etmek istersiniz ama anlaşılması için bir önceki cümleyi de yazmak gerekir, sonra bir öncekini de, bir öncekini de... Derken bir bakarsınız ki satırlara altçizgi ekleye ekleye gidiyorsunuz, bi yerden sonra vazgeçersiniz... İşte bu kitabın da öyle olduğunu ilk sayfalardan hissettim ve koyverdim. İyi de oldu. Bu sıralar bloga yazmayı düşündüğüm o kadar çok konu var ki, bu sayede bu çabuk bitti. Alıntıları yazmak kitabı sindirmek için iyi ama bazen o kadar uzun sürüyor ki kitaptan soğuyorum:)

Neyse efenim, şimdilik bu kadar, saygılar, sevgiler,
Kanatlı Kedi


Alıntılar


25 - Kendimi dünyanın en yalnız insanı gibi hissettim. Dünyanın en yalnız insanı kimdir, onu da bilmem. Ka. yaşındadır, nerede yaşar. Adı sanı nedir bilmem. Ama işte ben kendimi ondan da yalnız hissettim. Yani sanki annemin karnında bir cenindim de annemin karnı çekip gitmişti.

86 - Ağaçlar ne kadar şanssız yaratıklardı. İnsanlar onlara hep boş boş bakarlar. Bambaşka şeyler düşünürken. Hayaller ve planlar kurarken. En beteri hiçbir şey düşünmezken. Biri baktıkları ağacı kesip sırtlayıp götürse haberleri olmaz çoğunun. Ama ağaçların yokluğu da eninde sonunda fark edilir. Böyle ağırlıksız bir tamamlayıcı olmak kötü.

135 - İnsanların mucize merakı zaten saçmaydı ama yanı başlarındaki mucize kabilinden olay ve kişileri görmemeleri de hepten körlüktü. Mucize hep yukarıda, göklerde olmalıymış gibi oralarda aranırlardı. Abartıdan ve gösterişten hoşlandıkları için tanrı yukarıdan yediği meyvelerin çekirdeklerini tükürse bunu mucize saymaya meyilliydiler. Bizimle aynı yer düzleminde yaşayanlara karşı da kayıtsızldılar. Arzda parıltılı şeyler olmazdı.





07 Temmuz 2019

Kitap: Günaha Son Çağrı (Nikos Kazantzakis)




Geri dönüşüm aylardır taslaklarda bekleyen bir kitapla olsun dedim. Kazancakis'in okuduğum ikinci kitabı, Günaha Son Çağrı. Zorba'yı izlediğimden beri bu yazara ilgim var. Önce Zorba'nın İngilizcesini okudum, illaki kaçırdığım noktalar vardır ama çok sevdim. Filmi de sevmiştim zaten, her cümlede Anthony Quinn canlandı gözümde. Yazarın her dediğine katıldığımdan değil, ama Yunanistan'ı, insanlarını, Avrupa'dan farkını, entellektüel insanın halkla kaynaşamayışını anlatışına bayıldım. Bir sürü soru işareti doğurdu kafamda. Yazarla anlaşamadığımız kısımlar da oldu, özellikle cinsiyet konusunda. Ama kesin yargılara varmama izin vermiyordu kitap, varmadım ben de. Ama öyle çok çalıştırdı ki zihnimi, diper kitaplarını da okumak istedim.

Günaha Son Çağrı'ya başlarken Hıristiyanlık eleştirisi, hatta ateist bakış açısı bekliyordum. Neden? Bilmiyorum, net bi delilim de yoktu elimde ama bunu yakıştırmıştım yazara. Başlayınca hayal kırıklığına uğradım hemen tabi. İsa'nın hayatını anlatıyor gibiydi. Mucizeler, havariler filan... Peh dedim, dini propaganda... Hem yazara saygımdan, hem de dilinin bolca soru işaretini kafama boca etmesinden dolayı okumaya devam ettim. Götümle değil de gözümle okudukça anladım ki yazarın derdi propaganda değil, İsa'yı insan olarak anlamak, peygamber-kusursuz olarak değil de, endişeleriyle, korkularıyla görmek, göstermek... Ayrıca yazar, hakim Tanrı algısının çelişkilerini de kurcalamış. 

Kısacası kafasına göre bir hayat yazmış İsa'ya. Annesiyle ilişkisinden tutun da, toplumdaki yerine, sevilmeyişine, kadınlarla ilişkisine, Tanrı'dan kaçmasına, havarileriyle tanışmasına, onlarla tartışmalarına, havarilerin kendi aralarındaki koltuk kavgalarına kadar her şeyi kurgulamış. Belki Hıristiyan kaynaklarda vardır bu diyalogların benzerleri ama önemli olan yazarın bunları yorumlamış olması. Ki, yazar bunu çok yapıyor, şu sıralar okuduğum El Greco'ya Mektuplar kitabında da Buda ile takipçileri arasında geçen bir diyalog yazmış misal. Ya da çocukluğunda komşu kızıyla oynadığı oyunları Günaha Son Çağrı'da İsa'ya oynatmış mesela. Yani karakterleri kafasında konuşturup bize aktarıyor. Benim gibi saf saf inanıp, bu konuşmaların gerçekten yaşandığını düşünmeye gerek yok. 

Neyse. Kısacası kitap güzel. Yine şaşırttı ve sorudan soruya zıplattı beni Kazancakis. Arkaplanın Yunanistan olmaması biraz üzdü tabi, çünkü o topraklarla ilgili bir şeyler okumaktan ekstra zevk alıyorum, ama İsa'dan bahsediyoruz, tabi ki oralarda olmayacak. 

Tek bir nokta var ki, sinirden aynı cümleyi tekrar tekrar okumama, sonra kitabı kapatıp sakinleşince devam etmek istememe, yanlış mı anlıyorum diye U.a okuyup ona uzun uzun konuşmama sebep oldu: Kadınlar. Kitapta kadınların yeri ikide bir gözüme battı. bu yazarın kadınlarla bi derdi var ama ne, henüz anlayamadım. Erkeklere saygısından, evine, erkeğine bağlı olmaktan, çocuk doğurmaktan başka derdi yok kadın karakterlerin. Ve arada da büyük büyük cümleler geçiyor, kadınlar şunu ister, bunu ister, gibi... Neden? Ne kadarı yazarın gerçek fikri, ne kadarı karakterlerinin fikri? Ayırt edemedim. Kitap 1955'te yayınlanmış ama anlattığı tarih Milat. Dolayısıyla içeriğin eski fikirli olması normal, diyebiliriz belki. Fakat şu sıralar okuduğum El Greco'ya Mektuplar'da kendi hayatını anlatıyor ve bu sefer kendi ağzından konuşuyor. Sanki kadınlara verilen yer İsa'dakinden çok farklı değil gibi geliyor hala. 

Fakat bu adama bu sığ bakış açısını yakıştıramadığım için şüphelenmekten vazgeçemiyorum. Bu Mektuplar da bitsin, alıntılara göz atayım, sonra daha kesin bi sonuca ulaşırım, gibi. Bir de makale araştıracağım, başkaları ne düşünmüş bu konuda bakalım.

Şimdilik burada bitireyim, 
Kanatlı Kedi


Not: Kadınlarla ilgili dikkatimi çeken kısımları aşağıda italik olarak not ettim.

Not 2: Günaha Son Çağrı'nın filmi de çekilmiş 1988'de, Scorsese tarafından, henüz izlemedim.


Alıntılar


94 - Omzundaki çarmıh değildi herhalde, diye düşündü, bir çift kanattı mutlaka!

104 - İhtiyar haham biliyordu onu, İsrail'in şu tek Tanrısını. Merhametli değildi, kendine göre yasaları vardı, on emri, kendisine göreydi. Verdiği sözü tutuyordu tutmasına, ama acelesi yoktu. Zamanı kendi ölçüsüyle ölçüyordu. Kuşaklar boyunca, kelam havada askıda kalacak, yeryüzüne inmeyecekti. Sonunda geldiğinde de, o kelamın emanet edileceği kimsenin vay haline. Kutsal Kitap'ın bir ucundan öteki ucna, nice Tanrı elçisi öldürülmemiş miydi, Tanrı'nın onları kurtarmak için parmağını oynatmış olduğu vaki miydi? Niçin böyleydi, niçin? İradesine uymuyorlar mıydı? Yoksa bütün elçilerin öldürülmesi onun iradesi miydi? Haham kendi kendine bu soruları sorup duruyor, ama düşüncelerini daha ileri götürmeyi göze alamıyordu. Tanrı bir uçurum, diye düşünüyordu, uçurum. Yaklaşmasam daha iyi ederim!

209 - Hani, hani o İnsan'ın Oğlu? Onu bize vaat ettiğine göre, senin değildir artık, bizimdir o! Hani, hani nerde? Senin ulusunun, İsrail ulusunun, bütün evreni yönetebilmesi için, hakimiyeti, ululuğu ve melekleri neden vermiyorsun? Boyunlarımız göğü gözlemekten, açılmasını beklemekten kaskatı kesildi. Ne zaman? Ne zaman gelecek? Evet, niye durmadan aynı şeyi söyleyip duruyorsun, biliyoruz, pekala, senin bir saniyen biz insanlara göre bin yıl. Eğer adilsen kendi ölçünle değil, bizimkiyle ölçersin, budur Adalet!

212 - Biliyorum dinlemediğini ya da dinlememezlikten geldiğini, ama sen açıncaya kadar vuracağım kapına, açmazsan (burada kimse yok, rahat konuşabilirim) kapını kıracağım!

216 - ...bu özgürlük meleği neden yapılmıştır dersiniz? Tanrı'nın tenezzülünden ve acımasından mı? Sevgisinden mi? Adaletinden mi? Hayır, melek, insanlığın sabır, sebat ve mücadelesinden yapılmıştır!

229 - Elbette güvenirsin, Zebedi, Tanrı karnını tok, sırtını pek yapmış, işlerini de tıkırında yürütüyor; elli balıkçı kölen var, işleri için yeterince kuvvet sağlayacak, açlıktan ölmelerini engelleyecek kadar besliyor onları, bu arada zatıaliniz sandığınızı, kilerinizi ve karnınızı tıkabasa dolduruyorsunuz. Böyleyken, elini göğe kaldırıp, "Tanrı adildir, O'na güveniyorum," diyorsun! Dünya güzel, dilerim hiç değişmesin!..Geçen gün çarmıha gerilen Partizan'ın, bizi özgürlüğe kavuşturmak için niye mücadele ettiğini neden sormuyorsun; bir yıllık buğday ikmalini Tanrı'nın bir gecede ellerinden aldığı köylülere niçin sormuyorsun, sorsana onlara. Şimdi çamur içinde debelenerek bir yandan tohumları tek tek topluyor, bir yandan da ağlıyorlar. Ya da gel bana sor: Köy köy dolaşıyorum ve İsrail'in çektiklerini görüyor ve duyuyorum. Daha ne kadar sürecek bu? Ne kadar? Bunu hiç sordun mu kendine Zebedi?

239 - "Sabredin. Gün gelecek yoksul yükselecek, zengin batacak. Budur adalet dediğin!"
"Olur mu dersin, o gün gelir mi?"
"Tanrı var ya, yok mu yani? Üstelik adil değil mi? Tanrı'ysa adil olması gerekmez mi?"

242 - Yakup'un haşin bir huyu vardı, yardım etmekten hoşlanmazdı. Ağzı kalabalıktı, tutkuluydu, acıma nedir bilmezdi, babasının bütün niteliklerini almıştı, ne melek annesi Salome'ye, ne de tatlı, sevimli kardeşi Yahya'ya benzerdi...

244 - Seli gönderen Tanrı. Benim suçum ne?

245 - "İlk yaratıkları baştan çıkartan ve Tanrı'nın bizi Cennet'ten kovmasına sebep olan bu yılan bu işte."
"Bu derken ne demek istedin?"
"Soru sormak."

253 - Peygamberlerin, güvenilmemesi gereken kaprisli insanlar olduğunu biliyordu. Havada, denizde ya da ateşte kayboluverirler, derken hiç beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkıverirlerdi!

288 - Topraksın, toprağa döneceksin, içindeki ruh uçup gitti, sana ihtiyacı yok artık, senin işin bitti. Beden, görevini tamamladın sen! Yeryüzüne sürgüne gönderilmiş ruhun inişine, birkaç güneş ve ay süresince kum ve taşlar üstünde yürüyüşüne, günah işlemene, acı duymana, vatanı olan cenneti ve babası Tanrı'yı özlemene yardım etti. Beden, başrahibin sana ihtiyacı yok artık, yok ol!

318 - Kahrolasıca! Sağ yanağına vurdular mı, solunu çeviriyorsun.

329 - Bir pire sıçradı diye herkesi yeryüzünden silmiş olan Tanrı bile, bu domuzu, bu asalağı, bu para düşkününü pohpohluyor, üstüne titriyor, burnunun bile kanamasını istemiyor, kışın yünden, yazın ketenden bir örtü gibi üstünü kaplıyordu. (...) Herif, servetini korudukları için Romalı canileri seviyordu. Tanrı korusun onları, diyordu, düzeni sağlayan onlar. (...) Tanrı'nın unutup yarı bıraktığını, partizanlar -Tanrı onlardan razı olsun- hatırlayacak ve tamamlayacaktır...

340 - Erkekler duymasın, araya girip de acının kadınlara verdiği derin kadınsı zevki bozmasın diye fısıltıyla konuşuyorlardı.

354 - Her yıl, hasat vakti, bağbozumunda, zeytin toplamada bu sürüler, Celile'nin dört bir yanından fışkırır, İsrail yasasının buyurduğuna göre, mal sahiplerinin yoksullar için bıraktığı mısır, üzüm ve zeytini toplarlardı.

355 - Bunların hepsi kardeş, her biri, ama bilmiyorlar, çektikleri acılar bundan... Bilselerdi, ne büyük kutlamalar, sarılıp öpüşmeler olurdu, ne büyük mutluluk!

360 - Hayır, kardeş değiliz hepimiz. İsrailliler ile Romalılar kardeş olmadıkları gibi, İsrailliler de kendi aralarında kardeş değiller. Roma'da kendilerini satan Sadukiler, köy ağaları, zorbaya kulluk edenler, kardeşlerimiz değil bizim... Hayır işe yanlış başladın Meryem'in oğlu. Dikkatli ol!

364 - Özgürlük ve açlığın sesini işitmiş, kıvanç duymuştu.

366 - ..."Ben senin annenim," dediği zaman, elini kaldırıp onu itmişti.

367 - Yorgun argın, alı al moru mor iki esmer amazon, her birinin başında içi üzüm dolu bir sepet, bağlardan dönüyorlardı.

398 - Yemek yemek, gülmek günah değildi artık; toprak ayağı altında daha sağlamlaşıyor, gök üzerine bir baba gibi eğiliyordu.

408 - İnsan bağışlar dedim kendi kendime. İnsan bağışladığına göre, nasıl olur da Tanrı bağışlamaz?

411 - İsrail neydi? Niçin sadece İsrail'di kurtulması gereken? Hepimiz kardeş değil miydik?

423 - Hala kendilerini çekip kurtaramadılar şu dünyadan.

452 - Samiriye ekmeği, Celileliler tarafından yenirse, Celile ekmeği olur, domuz da insanlar tarafından yenirse insan eti olur. Tanrı adına, başlayın!

463 - O da Tanrı'nın gönderdiği bir mesihti; halkın bütün günahlarını sırtında taşıyordu, çölde açlıktan ölmüş, günahlar da onunla silinmişti.

471 - Pisliğe, kana ve gürültüye dayanamıyor, diye düşünüyordu. Mesih olamaz.

474 - Cennetin, cehennemin göbeğinde olduğunu duymadın mı?

475 - Yolculuk etmek, karanlığın inişini seyretmek, bir köye varmak, ilk lambaların yanışını görmek, yiyecek bir şeyi olmamak, yatacak bir yeri olmamak, her şeyi Tanrı'nın esirgeyiciliğine ve insanların iyiliğine bırakmak, bence dünyadaki en büyük, en saf zevktir.

476 - Dindar kişi eğildiğinde, iki sefil orospunun, Sodom ile Gomorra'nın suyun dibinde sarılıştıklarını görürdü.

479 - Hayır Yahuda kardeşim, diye cevap verdi İsa, baltayı tutan ve mesih için yol açan konuşur böyle, Mesih böyle konuşmaz.

489 - Rabbin günü gelmekte. İlk ben farkına vardım. Bir çığlık atıp Tanrı'nın baltasını aldım, dünyanın köküne yerleştirdim. Çağırmaya başladım, seni çağırdım. Sen geldin, artık gidebilirim.

490 - Vaftizci, İsa'nın dudaklarından öptü.

491 - ...ilkin ateş vardı, sevgi sonradan geldi.

502 - Kardeşim, dedi, sen suçsuzdun, temizdin, bütün öteki hayvanlar gibi. Ama korkak insanlar, sana günahlarını taşıttılar ve seni öldürdüler. Huzur içinde etlerin çözülsün; onlara karşı kötü duygular besleme. İnsanlar, zavallı zayıf yaratıklar, kendi günahlarını günahsız biri üstüne yüklüyorlar. Kardeşim, öde onların günahlarını. (İsa, günah keçisine)

513 - Tanrı'nın gücü her şeye yetmez miydi ki? Niye bir mucize yaratmıyordu, insanların yüreklerine dokunup neden çiçek açtırmıyordu?

518 - Etiyle ruhu birleşmiş ve kaburga kemiğinden ona eşlik etmek üzere kadın meydana gelmişti.

529 - Bütün bunlardan bıktım artık. Açlıktan, alçakgönüllülük rolü oynamaktan, öteki yanağımı çevirip tokat yemekten bıktım. Daha nazik olsun diye, okşayayım diye Baba adlı şu insan yiyen Tanrı'ya yaltaklık etmekten bıktım; kardeşlerimin bana lanet okumasını duymaktan, annemin ağlamasından, yanlarından geçerken insanların gülmesinden, çıplak ayakla dolaşmaktan, çarşıdan geçerken bal, şarap ve kadın satın alamamaktan, boş havayı tadayım ve boş havaya sarılayım diye Tanrı'ya, onları bana sadece uykuda getirtebilmek için cesaret aramaktan bıktım usandım!

545 - Biliyorum, dedi İsa gülümseyerek, ben de bir zamanlar başka bir hayatta kadındım, ben de dokurdum.

555 - Çölün sesi susturuldu. Şimdi biz günahkarlar için kim seslenecek Tanrı'ya? (Lazarus)

557 - Sarhoşmuş, utanmaz üvey kızı SAlome de önünde çırılçıplak dans ediyormuş. Güzelliği kart zamparanın aklını başından almış. Kızı kucağına oturtmuş ve dile benden ne dilersen demiş. Ülkemin yarısını sana vereyim mi? Hayır demiş kız. Ne istemiş biliyor musunuz? Vaftizci Aziz Yahya'nın başını. O da, peki senin olsun demiş, bir gümüş tabak üstünde başını getirtmiş.

561 - Gönüllerimiz ne istiyorsa peygamberlerde onu buluyoruz, diye düşündü.

565 - ...ne güzeldi bu koku, fesleğen veya nane kokusu değildi, erkek kokusuydu! (Lazarus'un kız kardeşleri)

568 - Tanrı insanla karışırsa büyük şeyler olur. İnsan olmasaydı yeryüzünde, yaratıkları için akıllıca düşünmek ve onun korkunç ama küstahça bilge, her şeye yeter gücünü incelemek Tanrı'nın aklına gelmezdi. Bu yeryüzünde, başkalarının kaygılarına acımaya, Tanrı'nın, ya istemediği ya unuttuğu ya da biçimlendirmekten korktuğu erdemler doğurmak için çalışmaya gönlü olmazdı. (...)

Ama Tanrısız doğan insan silahsızdır, açlık, korku, ve soğuktan silinir gider yeryüzünden; bunları yense bile, aslanlarla bit arasında kabuksuzbir sümüklüböcekgibi sürünüp büyük çaba göstererek arka ayakları üstünde durmayı başarsa bile, annesi maymunun sıkı, sıcak ve yumuşak kucağından hiçbir zaman kaçamaz...

579 - İlkin onu iyi bir adam olarak ele almışlardı, dünyaya sevgi getiren bir aziz gibi. Sonra peygamber olarak düşünmüşlerdi, eski peygamberler gibi vahşi değil, yumuşak ve evcil bir peygamber olarak.

594 - Kahrolasıca, bir Tanrı olaydım ah... Dünya bir pamuk ipliğine asılı durmaktadır. O ipliği keserdim ben... (Meyhaneci)

598 - Ne zaman dönmeyi bırakıp duracaksın, yel değirmeni seni!

600 - O ölmedi. Ölenler, ölümsüzlüğe geç kalanlardır. O geç kalmadı. Tanrı ona zaman bıraktı.

607 - Hiç olmuş mudur, bir peygamber ulusunu kurtarmak için ortaya çıkmış olsun da, ulusu onu taşlayarak öldürmemiş olsun.

608 - Göklerin hakimiyetini elde etmek için ille de ölümden geçmesi mi gerekiyordu yolun? Yok muydu başka yol? Basit adamlardı bunlar, yoksul, okuma yazma bilmez, gündelikçi işçilerdi, dünyaysa zengin ve güçlüydü, onunla nasıl savaşabilirlerdi ki? Melekler gökten inip de onların yardımına koşsaydı bari! Ama havarilerin hiçbiri yeryüzünde yürüyen, yoksula ve horgörülene yardım eden bir melek görmemişlerdi.

633 - Evim yok benim, dedi, annem yok, sen kimsin? (İsa, Meryem'e)

646 - Roma... Hiçbir tanrıya inanmamasına rağmen, korkmadan ve alaylı bir tenezzül ile bütün tanrıları sarayında ağırlamaktadır...

652 - Baba ile oğul aynı kökten gelmektedir. Birlikte çıkarlar göğe, birlikte inerler cehenneme. Birine vurursan ikisi de yaralanır; biri bir yanlışlık işlerse, ikisi de ceza görür. Sen, yüzbaşı ava çıkıyor ve bizi öldürüyorsun, İsrail'in Tanrısı da senin kızına inme indiriyor.

655 - Mucize aramadan Tanrı'ya inananlara ne mutlu.

660 - Elini kızın sarışın saçları üstüne koydu, uzun bir süre öylece bıraktı. Gözlerini kapadı, başın sıcaklığını, saçın yumuşaklığını ve kadının tatlılığını duyuyordu. (küçük çocuk)

662 - Tanrı bu kutsal adamın söylediği sözleri, yaptığı mucizeleri bir bir yazsın diye, unutulmasın diye, gelecek kuşaklar onları bilsin, onlar da kurtuluş yolunu seçsinler diye, onu bu kutsal adamın yanına katmıştı. Bu Tanrı'nın ona verdiği bir ödevdi, şüphe etmiyordu. Okuma yazma biliyordu; bu bakımdan, ağır bir sorumluluk düşüyordu ona: Bütün kaybolmak üzere olanları yakalamak, sayfalara yazarak onları ölümsüz yapmak ödeviydi bu. Havariler, varsın ondan nefret etsinlerdi, bir zamanlar vergi toplayıcısı olduğundan varsın yanına gitmesinlerdi. Tövbe etmiş bir günahkarın, hiçbir günah işlememiş bir adamdan daha iyi olduğunu onlara şimdi gösterecekti. (Matta)

663 - Biz kendi tarafımızdan, siz zavallılar için çalışıyoruz, sizler kurtulasınız diye. Siz de kendinizce bize yardım edebilirsiniz, bizi açlıktan ölmeye bırakmayın. İnsanlığı kurtarmak için, azizlerinde dahi yemek yemesi gerektiğini unutmayın.

664 - Kurtarılırsanız, ey zavallı yaratıklar, bana verdiğiniz ekmek, zeytin ve yağ sayesinde kurtulmuş olacaksınız!

667 - Toprağı kazacağına, tahta oyacağına ya da balık avlayacağına hala gölgesiyle mi boğuşup duruyordu; bir eş alsaydı ya kendine (kadınlar da Tanrı'nın yaratıklarıydı), onunla yatsaydı ya!

668 - Başörtüsünü unutarak saçları omuzlarında darmadağın dışarı fırladı....mavimsi siyah saçları yere saçılmıştı, yine o eski lanetli koku duyuluyordu.

669 - Bütün günahların bağışlandı, çünkü çok sevdin.

670 - Sana bakıyorum, çünkü kadın erkeğin vücudundan çıktı, ama bedenini hala onunkinden ayıramıyor. Ama senin, göğe bakman gerek, çünkü erkeksin, erkek Tanrı tarafından yaratılmıştı. (Magdalena, İsa'ya)

677 - Bütün ruhlara üfleyebilseydim ah, ve bağırsaydım onlara, uyan, diye.

682 - Bedene dikkat etmen doğru bir şeydir. Beden, çölü geçmek için ruhun bindiği bir devedir. Bu yüzden ona bakmak gerekir...

686 - Tantana, yüksek rütbe, ipek, altın yüzükler, bol bol yiyecek ve dünyayı Yahudi topuğu altında duymak: Buydu göklerin hakimiyeti.

711 - Doğruyu yanlışı nasıl anlarsın sen, sen ki bir avuç toprak? Yedi katı vardır hakikatin. En üstte Tanrı'nın hakikati vardır ki insanların hakikatine hiçbir bakımdan benzemez. İşte bu hakikati bağırıyorum kulağına, ey İncil Vaizi Matta....

716 - O bir erkek değildi, sözlere ihtiyacı yoktu. Bir keresinde İsa'ya şöyle demişti: "Efendimiz, bana niçin gelecek hayattan söz ediyorsun? Biz erkek değiliz, başka, sonsuz bir hayat ihtiyacı duymayız, kadınız biz, bizler için erkeklerle geçirdiğimiz bir an sonsuz cennettir, sevdiğimiz erkekten uzak bir an ise, sonsuz cehennem. Biz yeryüzünde sonsuzluğu yaşıyoruz."

721 - Bazen bir kadının sözleri erkeğe sevinç verir, bazen de öfke. Magdalena bunu bildiği için susuyordu.

735 - Ne diye burada oturmuş, yiyor, içiyor, ateş yaktırıyor ve öğle akşam sofra kurduruyordu! Zamanını boşuna harcıyordu. Dünyayı böyle mi kurtaracaktı? Kendinden utanmıyor muydu?

760 - Ama Tanrı böyle kendine işkence etmesine izin veriyor, herhalde sevdiği için onu cezalandırıyor, yaşlı adam böylece avuntu buluyor, diye düşünüyordu.

762 - Kadınların önsezilerine inandığı için yüreği hop etmişti. 

787 - Sonra canlılarla ölüleri yargılamak için bütün ihtişamımla döneceğim.
Ne zaman?
Beni görmeden şimdiki kuşağın çoğu ölmeyecek.

792 - ...vergi toplayıcısını kucaklayarak dudaklarından öptü. (Petrus, Matta'yı)

798 - Kimi seçsin istiyordun Magdalena? Yel değirmeni Petrus'u mu, budala Yahya'yı mı, yoksa seni mi, seni, bir kadını?

800 - Kutsal yasa ile oraya erişemiyor musun peki? Kutsal yazılarımızın ne dediğini bilmiyor musun ki? Bu yasa, Tanrı dünyayı kurmadan dokuz yüz on dört kuşak önce konmuştu. Postunu verecek hayvan o sırada bulunmadığından, parşömen kağıdı üstüne yazılmamıştı; tahta üstüne de yazılmamıştı, çünkü ağaç filan yoktu; taş üstüne de yazılmamıştı: Henüz taş da yoktu. Rabbin sol kolu üstündeki  beyaz ateş üstüne kara alevlerle yazılmıştı.

810 - Havarilerin yemeği bitmişti. Söz dinlemek üzere gevezeliklerini kısa kestiler. Marta sofrayı temizledi; iki Maria İsa'nın ayakları dibine çöktüler. Ara sıra biri ötekinin kollarına, göğsüne, gözlerine, ağzına ve saçına bakıyor, hangisinin daha güzel olduğunu kaygı içinde hesaplıyorlardı.

843 - Sen yazasın diye konuşmuyorum Matta. Tevekkeli değil katiplere horoz demişler. Kalemini kağıdını alıp ateşe atasım geliyor.

867 - "Tanrı'nın ve efendimizin buyruğuna karşı gelemeyiz. Peygamberlerin dediği gibi senin görevin ölmek, efendimiz; bizimkiyse, yaşamak; yaşayalım ki, söylediğin sözler kaybolup gitmesin. Onları kutsal yazılara katacağız, yasalar yapacağız, kendi havralarımızı kuracağız, kendi yazıcılarımız ve Farisilerimiz olacak."

İsa dehşete kapılmıştı. "Sen ruhu çarmıha geriyorsun, Yakup," diye bağırdı. "Hayır, hayır, böyle yapmanızı istemiyorum!"

879 - ...Yahuda'nın ağır kokulu ağzı kendisininkine yapıştıktan sonra ancak...

881 - "Bıçağını kınına sok," diye buyurdu. "Bıçağa bıçakla karşı geleceksek, dünya ne zaman bıçaklamalardan kurtulur sonra?"

927 - Dünyada yalnızca bir kadın var, sayısız yüzlü bir tek kadın. Biri düştü mü biri çıkıyor. Maria Magdalena öldü. Lazar'ın kızkardeşi Maria yaşıyor ve bizi bekliyor, seni bekliyor. Magdalena'nın ta kendisi ama başka bir yüzü var. Dinle bak... Yeniden iç çekti. Gidip avutalım onu. Rahminde, senin için Nasıralı İsa, senin için sevinçlerin en büyüğünü saklıyor. Bir oğul, senin oğlunu.

931 - Böyle gelir Kurtarıcı dediğin: yavaş yavaş bir öpüşten ötekine, oğuldan oğula. Budur yol.

933 - Kadın cennetin kapısına gelince durup soracaktır, "Rabbim, dostlarım da girsin mi içeri?" diye. 
"Ne dostları?" diye soracaktır Tanrı.
"Yanımdakiler; hamur teknesi, beşik, lamba, testi ve tezgah. Onları almazsam yanıma ben de girmem içeri."
İyi yürekli Tanrı gülecektir:
"Siz kadınsınız, sizden lütuf esirger miyim? Girin hepiniz de." Cennet hamur tekneleriyle, beşiklerle ve tezgahlarla öylesine dolu ki, azizlere yer kalmadı."

936 - "Her kadının rahminde sessiz ve yumuşak bir bebek vardır. Açın kapıları, çıksın dışarı! Gebe kalmayan katildir... Ağlıyor musun Maria?"

"Ne diyebilirim ki efendimiz? Kadın başka nasıl karşılık verebilir ki?"
Marta kollarını iki yana açtı. "Biz kadınlar,"dedi, "kapanmayacak şekilde açılmış bulunan iki koluz. Gel efendimiz. Otur. Buyur. Evin efendisi sensin."

940 - Tanrı görmesin diye işli yorganın altına gizlendiler ve birbirlerini okşamaya başladılar.

947 - Adından ona neydi, nereden geldiği ve biçim olduğu, yüzünün rengi, güzelliği veya çirkinliği? Yeryüzünün kadınsı yüzüydü, işte o kadar. Rahmi onu boğuyordu; içinde sayısız oğullar, kızlar soluk alamadıklarından, dışarı çıkamadıklarından boğulur gibiydiler. Onlara yol açsın diye gelmişti erkeğine. 

948 - Marta ile Maria hangisi daha çok doğuracak diye yarışıyorlardı.

959 - Tarla fareleri ve sincaplar gibi avludaki ağaçlara, duvarlara tırmanacaklar neredeyse. Ölüme savaş açtık Maria. Kadınların uzuvları kutlu olsun. Belığınki gibi yumurtayla dolu, her bir yumurta bir insan. Ölüm bizi yenemez.

960 - Maria uzun saçlarını sallayarak güldü, "Onlar erkek kaygıları," dedi. "Hayır, Tanrı'nın rahmetini aradığım yok.Ben bir kadınım. Kocamda arıyorum rahmeti.Tanrı'nın kapısını da çaldığım yok, çalıp da dilenci gibi cennetin sonsuz renklerini aradığım yok. Sonsuz zevkleri erkeklere bırakalım!"

"Sonsuz zevkleri erkeklere mi?" dedi İsa çıplak omuzlarını okşayarak. "Sevgili karım, yeryüzü bir harman yeri. Burada kendini nasıl kilitlersin, kaçmak istemezsin?"

"Bir kadın ancak sınırlar içinde mutlu olur. Biliyorsun bunu efendimiz. Kadın bir haznedir, fışkıran kaynak değil."

969 - "Bu dünyanın pisliğinde, yoksulluğunda, çürümüşlüğünde Çarmıha Gerilen ve Dirilen İsa, namuslu, hakkı yenmiş olan kimselerin biricik avuntusu oldu. Doğru, yanlış ne fark eder! Dünya kurtulsun yeter!"

"Yalanla kurtulacağına, hakikatle yok olması yeğdir dünyanın."

970 - "Hayır susmayacağım. Hakikati aldatmayı umursamıyorum, onu görmüş olayım olmayayım, çarmıha gerilmiş olsun olmasın ne fark eder... Ben hakikati yaratıyorum, inat, özlem ve inanötan yaratıyorum onu. Onu bulmak için çabaladığım yok. Ben kuruyorum onu. İnsandan daha yüksek kuruyorum, böylece insanı büyütüyorum. Dünya kurtulacaksa. Senin çarmıha gerilmen -işitiyor musun- gerekli, ille de gerekli, sen ister ise, ister isteme, ben seni çarmıha gereceğim. Dirilmen ille de gerekli senin için, ister iste, ister isteme, ben seni dirilteceğim. Sen istersen burada sefil köyünde otur, beşik, tekne ve çocuk yap. Bilmek istiyorsan,  havaya senin biçimini zorla vereceğim. Vücudunu, dikenli tacını, çivilerini, kanı... Bütün bu işler kurtuluş mekanizmasının birer bölümü. Her şey gerekli. Yeryüzünün ta ucunda da sayısız gözler yukarı bakıp seni havada çarmıha gerilmiş görecekler. Ağlayacaklar, gözyaşları da ruhlarını günahlarından arıtacak. Ama üçüncü günü seni mezardan kaldıracağım, çünkü dirilme olmadan kurtuluş olmaz. En korkunç düşman ölümdür. Ölümü yok edeceğim. Nasıl mı? Seni, İsa, Tanrı'nın oğlu, mesih olarak dirilterek! (...) Artık asna ihtiyacım bile yok. Hareket ettirmiş olduğun çark hızını aldı. (...) Sevin, diyerek, insanlığın içinde yaşayan bütün meleklerle cinleri salıvermiş oldun. 'Sevgi' senin sandığın gibi basit, durgun bir söz değil. Sevgide katliama uğrayan ordular, yanan şehirler ve bol kan vardır. Kan dereleri, gözyaşı dereleri. Dünyanın yüzü değişti. Şimdi sen istediğin kadar bağır, bağırmaktan sesin kısılsın. 'Ben öyle demek istmedim. Sevgi değil bu. Birbirinizi öldürmeyin! Hepimiz kardeşiz! Durun!' diye bağr istediğin kadar... Nasıl dururlar! Olan olmuştur artık!" (Paul)

983 - "Sus, efendimiz!" diye bağırdı Maria. "Bizim kadın olduğumuzu unutuyorsun, zayıf olduğumuzu..."

"Bağışla beni Maria,"dedi İsa. "Unuttum. Yürek yokuş çıkarken unutur böyle, amansız olur."

994 - Gençliğimde dünyayı kurtarmaya çıktım. Sonradan kafam olgunlaştıktan sonra hizaya geldim. İnsanların hizasına. İş görmeye başladım: Toprağı sürdüm, kuyular kazdım, asma ve zeytin diktim. Kadın bedeni aldım kollarımın arasına, insanlar yarattım, ölümü yendim. 

997 - Böyle mi yenilir ölüm? Çocuk yaparak, Şaron için lokma hazırlayarak! Çocuk dediğin nedir ki, Şaron'a lokma! Et pazarı oldun onun için, yiyecek et verip duruyorsun ona. Hain! Kaçak! Korkak!

1004 - Matta inliyordu: "Bütün ekmeğim boşa gitti, boşa, boşa! Sözlerini ve hareketlerini peygamberlerinkiyle ne güzel uyuşturmuştum! Kolay iş değildi, ama başarmıştım. Kendi kendime geleceğin havralarında dindarların kalın altın kaplı kitapları açıp: Bugünkü dersimiz Matta'ya göre İncil'den, diyeceklerini umardım hep. Bu düşünce bana kanat verir, yazar dururdum. Ama şimdi bütün ihtişam duman oldu gitti. Nankör seni! Okuma yazma bilmez adam! Hain! Sende suç. Çarmıha gerilmen gerekti. Evet, sırf benim uğruma bile olsa, bu yazılar kurtulsun diye çarmıha gerilmen gerekti!"
















































05 Temmuz 2019

Geri geldim

Selam size insan kardeşlerim, ne yaptınız?

Uzun zaman oldu. Yazmanın saçma geldiği bi dönemdi yine. Kitap alıntıları hariç yazacağım her şey anlamsız olacak gibiydi. Aslında hala öyle geliyor da kurtlandım bi kere. Kendimi çok büyümsemezsem yazdıklarım daha katlanılabilir gelir belki. Bana. Gelmezse de onu o zaman düşünürüm. Şu an yazmak istedim işte.

Geçen sene goodreads'te kendime 40 kitap hedefi koyup tutturmayı becerince bu sene yeni Türkçe kitaplar aldım. Yıllardır okumayı düşündüğüm bir sürü kitap rafta duruyor. Yavaş yavaş, seve seve okuyorum. Hakedilmiş okumalarım. Rasgele değil, uzuun uzun düşünülüp seçilmiş, bu sene bunları okuyacağım diye kararı önceden verilmiş kitaplar. Yazarların çoğu kadın. Büyük büyük erkek yazarların iş kadınlara gelince saçmalamasına katlanamaz oldum iyice. E her romanda konu illa bi noktada kadına geliyor ister istemez. Kadının da insan olduğu gerçeği, yani estetikten, güzellikten, analıktan ya da şehvetten ibaret olmadığı gerçeği anca son yüzyılda keşfedilmiş. Yani pek çok insan yazar da olsa, anarşist de olsa, hümanist de olsa ya da ne bileyim toplumun ezilenlerini çok iyi anlayıp anlatabiliyor da olsa, kadını belli tanımlara hapsetmekten kurtulamamış çünkü öyle bi derdi olmamış. Sebebi hakkında pek çok tez üretebilirim ama gecenin üçünde daha fazla derinlere girmeyeyim. Kısacası demem o ki, küçüklüğümden beri kadın konusuna kafam takık. Sanırım bu hep böyle gidecek. Eve misafir gelince çayı kadının koymasının gerektiğini düşünen zihniyetle de asla barışamayacağım galiba. Kendimi bildim bileli bu durum zerre yumuşamadı çünkü. Daha kutsal dertlere kafamı takabilirim elbet; halkların kardeşliği, işçilerin birleşmesi, adalet, çocukların ölmesi, mülteciler vs. Ama içimdeki bu küçük çay kavgasını görmezden gelip onlara kafa yorarsam, o, duyar kasmak oluyor. İçten gelen bi davam var, görmezden gelemiyorum. "Neden geleyim?" sorusu gereksiz, gelemiyorum çünkü, imkansız. Derdim sadece çayla da değil. Güzellik standartlarına uymaya çalıştığımız kapitalizmle de. Bu devirde erkeklere rest çekmek kolay (görsel ve sosyal medyada) ama kapitalizme? Makyaja, markalara? Özgür olmak için ŞU rimeli kullanmam gerektiğini söyleyen reklamlara? Neyse, yine başladım büyük büyük konuşmaya. Aslında okuduğum kitaplarla ilgili yazmak istiyorum, diyecektim. Ama alıntıları buraya not etmeye başlayınca işin içinden çıkamıyorum, uzayıp gidiyor. Şimdilik geri döndüm, halledicem.

Örgü örüyorum. Bi set ipim vardı, renkli, onları birleştirip ilk defa hırka ördüm. Tarifi yanlış anlamışım, tunik , uzun bi hırka oldu, ama rengarenk, güzel. Fotoğrafını üşenmeyip koyucam sonra.Örgülere, el işlerine ayrı bi yazı hazırlıycam. (Vaat yazısı oldu mübarek). Yine çok sevmediğim, örmesi zor olan bi ip setim vardı, yazlık bluz örmeye çalışıyorum, biterse onu da koyarım. Ucuz diye ip almayı bıraktım, elimdekiler bitinceye kadar almıyorum. Sonra da ip tercihlerim daha bilinçli olacak. Yıkanabiliyor mu, ne tip şeyler örülüyor vs, hepsini düşüneceğim. Ben bunla bi şey yaparım  deyip almak yok artık. Fazla eşya dert. Mari Kondo işine ben de girdim bu arada. O kadının videosunu yıllar önce Youtube'da görmüştüm, katlama tekniklerini falan. Ama üşenmiştim uygulamaya. Netflix'le birlikte tekrar meşhur olunca gaza geldim denedim. Çekmecelerde çok işe yarıyor gerçekten, bir sürü yer açıldı, içim açıldı. Sürdürülebilirliği de o kadar sorun olmadı. En son çoraplarımı bile sırt sırta verip dizdim. Zaten bi şeyleri düzenlemek, hayata kitap rafı muamelesi yapmak huzur veriyor bana. Kendi dağınıklığı içinde huzur bulan insanlardan değilim. Düzenli deli manyaklar için gerçekten iyi bi yöntem, yaşam biçimi. Yoksa herkese göre değil kanımca.

Evde bir sürü yapılacak iş var, damlatan lavabonun tamiri, balkonun temizlenmesi, badana, kapılara kilit takılması, gibi... Lavabo hariç diğerleri olmazsa olmaz değil, o yüzden 2 yıldır öylece duruyor. Durduğu için durduğu yerde, çok da önemli olmadığı halde derde dönüşüyor. Hareketsiz yaşam biçimi ve bol yemek, sigara, alkol de ayrı bi dert. Kısacası hayatı bi toparlama ihtiyacı hissettiğim zamanlardayım. Belki de bu yüzden buralara geldim tekrar. Hareketlenme istediğim zaman takılıyorum genelde bu civarda.

O zaman, şimdilik iyi geceler yedi cüceler, yakın zamanda tekrar görüşmek dileğiyle...
Kanatlı Kedi

Ek: İzlediğim filmler, diziler de var, Netflix'i iptal edince özgürleşen film tercihlerim var, bunlar da hep birikti. Mutlaka döneyim ben buralara.