KANATLI KEDİ
Her blog gibi biraz film ve kitap içerir. Biraz da sosyoloji, toplum, gözlem, Hollanda, korku, heyecan, neşe, nefret, endişe, hüzün ve kimbilir daha neler..
24 Haziran 2026
Dönmek... mümkün mü artık dönmek?*
26 Şubat 2022
Yine o günlerden biri. Depresif başladı, maillerde geçmişe gittim, Youtube karşıma yeni bir Netflix standupı çıkardı, 8Mart'ta gelecekmiş,ilgimi çekti, aynı kadının eski bi standupını izledim, iyi geldi, allaan amerikalısında kendimden parçalar buldum, güldüm (aynı şeyleri kendim düşünsem ağlardım, bir standupçı anlatınca güldüm, iyi ki varsınız komedyenler!), sıradan bir dertli günde iptal etmeyi tercih edeceğim bir görüşmeyi iptal etmedim, yani içime kapanmadım, akşam arkadaşımla görüştüm, rol yapmadım elimden geldiğince kendim oldum, kendimden tiksinmedim ve bu görüşme de iyi geldi, sonra Mor ve Ötesi'nin yeni şarkısını, İstiklal'i dinledim, ekşisözlük röportajlarını izledim... Ve sonunda, geçmişteki güzel günlerin, İstiklal Caddesi'ndeki, Ayasofya'daki güzel günlerin hatrına oturup blog yazmaya karar verdim. Üstelik alakasız bir konuda, okuduğum Hollandaca bir kitap hakkında. Çünkü blog bu demek. Günlük gibi dertli değil, giriş gelişme sonuç olma zorunluluğu yok, kimin okuduğunun okumadığının önemi yok (çoğu zaman), edebi derdi stresi yok... Kısacası geçmişin güzelliklerine dönünce blogun da güzelliklerini hatırladım ister istemez.
Ama kitaba başlamadan önce, yine çığlıklar atmak istiyorum takıntı yaptığım konular hakkında:
Mor ve Ötesi'ni çok seviyorum! Bunca yıla rağmen hala piyasaya ayak uydurma derdine kapılıp kendi tarzlarından vazgeçmediler. Sözlerinde hala göze sokulan mesajlar yok, "şair burada ne demek istemiş?" diye düşünüp düşünüp bi sonuca varamadan ama sonuçsuzluktan da keyif alarak içimden çığlıklar atarak eşlik ediyorum şarkılarına. Ve röportajda öğrendim ki, hazirandan itibaren Avrupa'da turne yapma ihtimalleri varmış. Muhtemelen Almanya'nın bi yerlerine gelirler ve bit korona, bit! Nereye gelirlerse oraya gitmek istiyorum! Uzun zamandır hiç evden çıkmak için bu kadar istek duymamıştım, diyeyim de siz anlayın ne kadar gitmek istediğimi. Yolculuk, bilmediğim şehirde gece dışarda takılmak, havanın soğuk olması, Almanya'nın hissettirdiği ekstra soğukluk tüm anksiyetelerimi, konserde Mor ve Ötesi'ni hiç tanımadan gelip çevresine (şarkılara bağıra bağıra eşlik eden bana dik dik bakan) ya da sürekli kameraya çekip sahneyi görmeme engel olan seyircilere sinirlenme ihtimalimi bi kenara bırakıp orda olduğumu hayal ediyorum... Bir elimde bira, bir elim havada, çevremdekilerin ne düşündüğünü normalden %500 daha az salladığım, kendim olduğumu en çok hissedebildiğim, zıplaya zıplaya, birayı üstüme döke döke şarkılara eşlik ettiğim o anları hayal ediyorum. Artık eski coollukları da bıraktım, konser sonrası gidip fotoğraf da çektiririm mümkünse. Çünkü ilerde, içimin kapkara olduğu bi günde bakınca hatırlayabileceğim bi an olur böylece. Fotoğrafların gücüne inanıyorum artık. Çirkin de çıksam fark etmez. Güzel anları hafızamın bir köşesinde güzelce saklamayı beceremiyorum. Bu yüzden fotoğraflar önemli. (Aynı andan yüz tane fotoğraf değil ama, bulanık da olsa, yamuk da olsa, bi tane olsun). Ama kötü anılar öyle mi? Online film izlemeye çalışırken porno ya da kumar reklamlarına maruz kalır gibi, her fırsatta çıkıyorlar karşıma.
Benim için İstiklal bitmedi. Bitmesi de mümkün değil. Dönüp İstanbul'da yaşamaya başlarsam belki... Nostaljiyse nostalji, İstanbul'da yaşayanlara sinir bozucu gelebilir bu dediklerim ama İstiklal başka bi şey benim için. Özgür ve kendimi ve hayatın gerçekliğini hissettiğim ilk yer. Şu an nasıl olduğunun önemi yok.
Kitaptan bahsedecektim, vazgeçtim.
20lerimin başındaki halimden parçalar eklemek istiyorum şu anki hayatıma. kitaplar, posterler, karakalem karalamaları, çıkıp sokaklara atmalar kendini, yine introvert olmak ama tadını da çıkarmak, ortamını bulunca kendini koyvermek, aklını, hislerini... O kadar. Her şeyini değil. Parasızlığın getirdiği dertleri, aile beklentilerini, hesap sormalarını, köşeye sıkışmışlık hissini, o bitmeyen öfkeyi değil.
Ben otizm spektrumunun kıyısındaymışım. Spektrumda olan özellikler bende varmış. Başlarda çok sorguladım. Koskoca spektrum, bi yerinden girememiş miyim? Orda da mı dışarda kalmışım? E şimdi biz spektrumla neyiz? Acaba terapist uyduruyor mu? Bu soru işaretlerinin üzerinden bolca seans, bolca ağlama , aydınlanma, isyan, halledicem ben bu işi gazı, sonra tekrar dibe vurma, o kadar da kolay değilmiş deyip daha bi ağlama... geldi geçti. Şimdi daha iyi anlıyorum spektrumla ilişki statümüzü. Anksiyete, hatta sosyal anksiyete hayatımı en çok etkileyen şey. Ömrüm boyunca çektiğim ben niye diğerleri gibi olamıyorum, hissinin bi sebebi varmış. Bi adı varmış bunun, aynı şeyleri yaşayan bissürü insan varmış. Bunu ilk defa duymak müthiş bi şey. Ağlatıyor, güldürüyor, tüm tanıdıklarına sesli mesaj atıp coşkuyla anlatma ihtiyacı yaratıyor. Sanki "ben otizm spektrumum kıyısındaymışım, ondan böyleymişim" deyince herkes anlayıverecekmiş gibi... Halbuki gerçek hayatta hiç de öyle olmuyor. O ne demek, nasıl bi şeymiş o, diyor Rainman izlemeyenler. İzleyenler de hadi canım, hiç benzemiyorsun sen, diyor. İşte o zaman daha önce hiç tatmadığım bir sıçış başlıyor: Terapistin dediklerini , okuduklarımı, izlediklerimi birkaç cümleyle özetlemeye çalışıp beceremiyorum. Ve "aman zaten terapiste gitsek hepimizde bi şey çıkar" diyen bakışlarla karşılaşıyorum ya da direk bu cümleleri duyuyorum Instagram'da psikolog takip etmiyorsa karşımdaki kişi.
Benim için büyük aydınlanma demek olan bu önemli konu, karşımdaki kişi için kocamın çoraplarını ortalığa atmasından farklı bi haber değil. "Ay aman hepsi aynı bunların" benzeri bi cevap veriyor.
Bu da normal tabi. Muhtemelen ben olsam ben de aynı cevabı verirdim. Ama insanı üzmüyor mu, üzüyor.
Şimdi insanlara anlatma coşkusunu geçtim. Çünkü başka şeylerin farkına vardım: Başkalarının anlaması önemli değil. Benim belli dertlerim var diye tüm dünyanın bana olan tavrını değiştirmesini bekleyecek değilim. (Tabi sürekli dip dibe olduğum insanın, yani u.ın derdimi tam anlaması önemliydi, o hariç). Ayrıca bi tanı konması hayatımdaki sorunların çözüldüğü anlamına da gelmiyor. Çözmek için bol bol çabalamak gerekiyor. ÖSS'ye hazırlanır gibi hatta, 7/24 bunu düşünmem gerekiyor. Bi deneme sınavında başarısız oldum diye pes etmemem, ertesi gün aynı şevkle dolup yeniden çalışmaya başlamam gerekiyor. Önceden problemin farkında olmamanın verdiği koy götüne rahvan gitsinlik hali o kadar da rahat sığınılan bi yer olmuyor.
Spektrumla ilgili şeyler okudukça gereksiz strese girdiğim anlarda beni rahatlatabilecek şeyler olduğunu fark ettim: Mesela metro kompartımanlarındaki körükleri izlemek, bir böcek varsa ortamda onu takip etmek, kafamda sudoku kareleri oluşturmak... Bunlar bana iyi geliyormuş. Daha önce gerildiğim konu neyse onun önemli olduğuna o kadar ikna ediyormuşum ki kendimi, bu tip şeyler düşünmek aklıma bile gelmiyormuş. Ama otistiklerde pattern görmenin yaygın olduğunu duyunca, benim patternlerle ilgili ne hissettiğimi düşününce...Evet duvar boyasındaki fırça izlerinde istesem, kendimi koyversem kaybolabilirmişim hakkaten. Seccadede gördüğüm hikayeler yüzünden acaba namazım kabul olmadı mı, acaba bi daha kılmam gerekir mi diye düşündüğüm zamanları söylemiyorum bile. Pek çok insan herhangi bir desende, objede yüz ifadesi görüyordur sanırım. Ama mesela sudoku hayal ederek rahatlama işini ilk kez son bir iki ayda denedim ve çok sevdim. Ve bu fikri bana veren spektrumun kıyısında olmam.
Kısacası artık spektrumun içindeymişim, değilmişim, kıyısındaymışım, yok efendim traitleri varmış, yok hiç benzemiyormuşum, insanlara nasıl anlatacakmışım...Umrumda değil. Spektrumla ilgili edindiğim bilgi gerçek hayatta işime yarıyor mu, ben ona bakarım, yarıyor netekim. Bilgi edinmek isteyen de bana sormasın, googleda her şey var. Ha ama biri kalkıp "sen hiç sosyal anksiyeteli görünmüyosun bence (abartıyosun)" derse alnını karışlarım. O var. Allahına kadar var (ne demekse). En çok kavga ettiğim spektrum özelliği de o zaten.
Neyse, bu da böyle karışık bi yazı olsun. Eski günlerdeki gibi.
MOR VE ÖTESİ!!!!!!!!!!!!!SİRENLER ALBÜMÜNÜ DİNLEYİNİZ. SEVİNİZ. NEDEN SEVMEYESİNİZ Kİ (İŞTE BUNLAR HEP TAKINTI)
18 Ocak 2022
yalnizyurumeyeceksin.com
Kırk yılda bir, güne haber okuyarak başlayayım dedim, Enes Kara'nın intihar haberini gördüm. Daha doğrusu Bahçeli'nin verdiği tepkiyi görünce anladım tıp öğrencisi bir gencin cemaat ve aile baskısı yüzünden intihar ettiğini. Video çekmiş, tabi haber yasağı getirilmiş. Ki doğru bir karar bence, sırf videoda söylediklerinin metnini okuyunca bile derin kederlere düştüm, videoyu izlemek çok daha büyük etki bırakırdı, özellikle o girdaptan henüz kurtulamamış olan gençlerin üzerinde.
Farkında olmadan din baskısı yapan aileme içimden teşekkür ettim hemen, beni zorla cemaat yurduna gönderecek kadar gözleri kör olmadığı için. Gerçi abimin çektiği sıkıntılardan dolayı derslerini almışlardı, çok şükür ki abim o günleri atlattı. Tabi bunda hala Müslüman olmasının etkisi de olabilir. Ya inanmamaya başlasaydı benim gibi?
İtü'ye kayda gittiğimiz gün, babam abim ve ben sırada beklerken, cemaatçi tarzı kapalı birinin yanımıza yanaşıp İtü yurtlarında alkol ve fuhuş partilerinin yapıldığını, gelip onların yurtlarında iyi bir Müslüman'a yakışacak şekilde kalabileceğimi söylediğini hala unutamıyorum. Babam da abim de bir an düşünmüştü, tamam biz size döneriz demişti babam. Sonra hayır diye yalvaran gözlerle bakmıştım babama , hemen ikna olmuştu. Dediğim gibi abimin yaşadığı sıkıntıların ne kadar etkisi vardı bilmiyorum ama hala minnet duyarım babama beni o an ailemle savaşma yoluna itmediği için. Çünkü o an emindim artık kendimden, kesinlikle dindar bir gruba, arkadaş çevresine dahi dahil olmak istemiyordum. İtü yurtlarında kalınca bir kez bile alkol içildiğini, yurda tamirci amcaların dışında bir kez bile bir erkeğin girdiğini görmedim. Böyle kolayca yalan atabiliyor işte bazı insanlar, son derece dindar oldukları halde.
Enes Kara'ya çok üzüldüm tabi. Akrabalarım benzeri ailelerle dolu. Ben kendimi kurtardım, hala baskı altında kalıp başımı kapattığıma dair kabuslar görmeme, aileme Müslüman olmadığımı söylediğim halde ısrarla iyi bir Müslüman kadının nasıl olması gerektiğine dair Watsap mesajları attıklarında elim ayağım titremesine rağmen, ben bu toplum baskısından kendimi kurtardım, zaten yurtdışında yaşıyorum. Ama akrabalarımı ve çocuklarını gördükçe düşünüyorum. Liseye başlar başlamaz imam hatipe gitmemelerine rağmen başını kapatan çocukları görünce içim sıkılıyor.
Liseye giden bir çocuğun başını kapatması nasıl kendi tercihi olabilir? Hadi diyelim kendi tercihi, ergenlik sonuçta, çevresinde gördüğüne özenmiştir, sonra bi gün geri açmak isterse, kapattığı zamanki kadar destek görecek mi ailesinden?
Enes Kara da kızkardeşlerinden bahsetmiş, zorla imam hatipe yollandıklarından, başlarını kapattıklarından... Bir gün açmak isterlerse ne olacak, diyor. Ne olacak hakkaten? Benim gibi üniversiteden arkadaşıyla evlenmesine izin verecek mi ailesi? Cemaat dışından biriyle evlenebilecek mi? Yurtdışına kaçabilecekler mi benim gibi? Umarım ölmeden hayatlarını yaşamanın bir yolunu bulurlar.
Ailesi açıklamalar yapmış. Kendilerinden, hata yapma ihtimallerinden bahsettikleri tek bir cümle yok. Oğullarının lise arkadaşlarını suçluyorlar. Onların yüzünden inancını kaybetmiş, o yüzden boşluğa düşmüş de kendini öldürmüş. İnancını kaybettiği halde zorla cemaat yurduna gönderenlerin hiç mi suçu yok? Gerçekten bu körlük karşısında ne diyeceğini bilemiyor insan. Ama suçlusunuz, oğlunuzun mutluluğuna, ne istediğine zerre önem vermediğiniz için suçlusunuz. Benim ailem de dindar ama bi cemaatin kölesi haline gelmedikleri, akrabalardan gelen baskılara da direndikleri için sizden farklılar, o sayede yaşıyorum ben şu an. Yeterince desteklerseniz, baskı yapmayı bırakırsanız inançsız insanların boşluğa düşmesi şart değil, mutlu mesut yaşayabilirler. Hem belki ilerde geri Müslüman olacaktı, nerden biliyorsunuz? Bıraksaydınız da bunu kendi aklıyla yapsaydı...
Aileme artık Müslüman olmadığımı söyledikten sonra da annem vakit namazlarımı hatırlatmaya devam etmişti bi süre. Bi gün dedim, anne niye böyle yapıyorsun, bu konuyu konuşmadık mı? İnanmadığım halde sırf seni memnun etmek için namaz mı kılmalıyım sence? Utandı, "ama kızım bir Müslüman olarak çocuğumun da cennete gitmesini desteklemek benim hala görevim," dedi. Enes Kara'nın annesinin söylediği sözlere çok benziyor. Bu sözlerden, hatırlatmalardan ancak evlenince kurtulabildim. Nedense ancak evlenince benim de aklımın olduğunu, düşünebildiğimi hatırladı. Hala gelen watsap mesajlarınınsa anlamını hala çözemedim, topluca gelen mesajları topluca birilerine gönderiyor muhtemelen... Neyse ki uzağım..
Neyse, sevgili Enes Kara'nın ailesi, bari bu konudan bir ders çıkarın, diğer çocuklarınızı koruyun, baskı yapmayın. Cemaat yurduna göndermeyin. Dertleri olunca size anlatabilsinler. Siz baskıcı değil de, sıcak, samimi, yargılamayan bir Müslüman profili çizerseniz, isterlerse yine Müslüman olurlar, emin olun. En azından benim ailem gibi yapın, namaz kıl diye ısrar edin illa istiyorsanız, ama namaz kılmamanın, Risale-i Nur kitaplarını düzenli okumamanın yasak olduğu bir yere göndermeyin çocuklarınızı.
Bu tip acılar çeken insanlar için kurulmuş bir websitesi varmış: https://yalnizyurumeyeceksin.com/
Ben bi şekilde kurtuldum ama toplum ve din baskısı içinde olanlar, lütfen bu siteye bi göz atın. Hiç olmazsa yalnız hissetmezsiniz belki, bir umut olabilir. Karanlıklara daldıkça dalıyor insan, biliyorum, bi duvar çekmeyin etrafınıza. Özgürlüğünüz için maddi destek gerekiyorsa, burs veriyor bu site, ona başvurabilirsiniz. Ya da psikolojik destek alabilirsiniz o parayla, bilmiyorum... Umarım herhangi bi yönden de olsa bi faydası olur...
17 Mart 2021
Duymayan kaldı mı? "Sahneden Naklen"
Uzuuuuun bir aradan sonra geri geldim. Bu sıralar ne oldu bilmiyorum ama tekrar blog yazasım gelir oldu. "Benim neyi-neden-nasıl düşündüğümün kimin için, ne önemi var ki?" diye düşünmekten bir anda vazgeçer oldum. Daha önce de oldu bende blogla ilgili bu gidiş gelişler. Bir mantığı yok. Bir süre herhangi bir şeyi internette paylaşmak son derece anlamsız gelirken, bir anda "aaa bunu daha fazla kişi duymalı!" dediğimi fark ediyorum. Bir süre bloga dönmeye yüzüm olmuyor ama eninde sonunda bi bahane bulup geri geliyorum.
Bugün de bir e-bülten vesile oldu geri dönmeme. Daha önce bahsetmiştim aslında: Gıda mühendisliği öğrencisiyken bölümden bir arkadaşımın zeytin sevgisine maruz kaldım uzun süre. Maruz kaldım diyorum çünkü Eskişehirliyim, yani bozkırlıyım, her sene yazlığa gidilen bir çocukluk da geçirmedim. Denizle ya da zeytin ağacıyla ilişkim, evlendikten sonra Yunanistan'a gidip gelmemle başladı diyebilirim. Fakat bu arkadaşım her konuyu zeytine ve denize getirmekle kalmadı, bölümde her proje ödevini bi şekilde zeytine bağladı, tezini de bu konuda yaptı. Sonunda hayalini gerçekleştirdi, ailesinin işini markalaştırdı: Olea Aera çıktı ortaya.
Genel olarak karamsar, negatif, umutsuz bi insan olarak bilinsem de, böyle insanların çevremde olması bana büyük enerji veriyor. Yıllardır çok istediğine şahit olduğum bir şeyi gerçekleştirdi Bahar. Kendi halinde yuvarlanıp giden zeytinliklerini Türkiye'nin her yerinden ulaşılabilir hale getirdi. Bu ne büyük cesaret isteyen bir iş, hayal edebiliyor musunuz? Kendi ürettiği bir şeyi satmayı aklından hiç geçirmemiş olan biri, bunun ne büyük bir deli cesareti olduğunu anlayamayabilir. Ben anlıyorum, sürekli yeni işler kurmaktan bahseden bir babam olduğu için mi, yoksa kendim denediğim için mi bilmiyorum ama anlıyorum. Kendinden bir parçayı topluma sunmak kolay iş değil.
O yüzden elimden geldiğince destek olmak istedim. Yurtdışına satış yapmıyor Olea Aera henüz, o yüzden satın alamıyorum. Bari dedim burdan paylaşayım. Bahar'ın da izniyle sitesinin linkini sayfamın sol üst köşesine sabitledim. Ne yazık ki sadece web sürümünde görünüyor sabitlenen kısımlar. Telefonunuzda web/masaüstü görünümüne geçerseniz görebilirsiniz. Göremezseniz buyrun burdan yakın: www.oleaaera.comİşte bu gazla bloga geri döndüm. Bahane oldu aslında dediğim gibi, zaten dönesim vardı.
------------
Veeee duymayan kaldı mı bilmiyorum ama Sahneden Naklen diye bi güzellik var, haberiniz var mıydı?
Moda Sahnesi tiyatrolarını internetten yayınlıyor, canlı olarak. Bilet alıyorsunuz, maille canlı yayın linki yolluyorlar, yayın başlamadan kısa bir süre önce link aktif hale geliyor. Tam saatinde oyuncular sahneye çıkıyor, izliyorsunuz. Bazen sonunda kısa bir konuşma yapıyor oyuncular, çok güzel oluyor. Eğer o akşam bi şekilde müsait değildiniz de izleyemediniz diyelim, bant yayınını 24 saat içinde izleyebiliyorsunuz.
Bence muhteşem bi hizmet. Epey bi oyun izledim. Misal son izlediğim "Sen Balık Değilsin Ki" gibi bir oyun daha önce hiç izlememiştim. Ve Dirmit, mükemmeldi... Ve Füruğ... Ve Babamı Kim Öldürdü... İstanbul'da yaşarken öğrencilikten ve dolayısıyla parasızlıktan özel tiyatrolara pek gidemedim, sonra da yurtdışında yaşadığım için tabi... Hep içimde kalmıştı. Son yıllarda hele, tiyatroyu deli gibi özlemiştim. Bu Sahneden Naklen, pandeminin bana getirdiği güzelliklerden biri oldu. Harika bi şey.
Tekrar görüşürüz sanırım yakında, gazım böyle devam eder bi süre diye umuyorum.
Selamlar!
Kedi
24 Temmuz 2020
Ayasofya vs
14 Temmuz 2020
Ölüm gelmiş...
29 Mayıs 2020
Mayıs'ın Son Haftası
Ekşisözlük'te molosztash yazmış, üstelik yıldızlı yerleri de açıklamış, şurada , büyük hayır işlemiş. Çünkü sözleri okuyunca göreceksiniz, Türkçe diye anladım sanıyorum ama bir sürü yerini anlamıyorum aslında. Çünkü Çingenece.
- her kime?
- istanbul'un pahasını, isini pisini, selini çekenlere!
çal bana çakır gaydayı
oyna oyna, çal gaydayı
habe* yoksa, ye yorganları
gel bize keriz edelim
bugün de perhiz edelim
gel bize, keriz edelim*
levan da nanay*, koy movasta*
yetmedi, kalmadı, yetmedi
yağmur ötelere yapar
bizim mahaleyi sel basar
hıdrellezgeldi, geçer
soske be burda çoro kaldık*
eyüp'te, balat'ta, gültepe'de
so tekera*, işler nanay!
24 Mayıs 2020
Mayıs'ın Üçüncü Haftası
Neyse, bayram seven herkesin bayramı kutlu olsun, sevmeyenlere de kolay gelsin diyeyim. Çünkü zor, sevmeyene çok zor. Gerçi bu bayram sadece bir günden ibaret, o açıdan iyi.
Ayrıca mantıksız bir isyanım daha var. Neden küçükler büyükleri aramak zorunda? Ben mi seçtim küçük olmayı, omuzlarıma bu sorumluluğu yüklerken bana soran oldu mu "küçük olmak ister misin" diye? Olmadı. Ah bu bayramlar, gelenekler, öyle yapılırlar, yapılmazlar... Çok isyanım var ama sıkıldım isyan etmekten, kaçmayı ve kaçamadığım durumlarda da he deyip geçiştirmeyi tercih ediyorum artık:) Gerçi bana kalsa hala sabahlara kadar şikayet ederim de, büyümem ve bu ergenlik isyanlarını atlatmış olmam bekleniyor, sıkıyorum insanları, çok konuşamıyorum, tutuyorum kendimi. Peki ergenlik sivilcelerim hala devam ediyor, ona ne diyeceksiniz çok bilmiş aşırı yetişkin kişiler? Hı?
Aman neyse, madem bugün bayram, bugünün Kardeş Türküler şarkısı da bayramlı olsun ama tabi ki annemgillere değil de günün sonunda artık bana bayram olsun (şeytani gülüş emojisi):
Ramazan bayramlı değil ama bayramlı sonuçta. Ne demiş atalarımız, bayram coşkusu Kürtçe de olsa, Newroz'da da olsa alınız, demiş.
Sözlerini doğrudan Kardeş Türküler kaynaklarından bulamadım. Muhtemelen albüm içindeki kağıtlarda yazıyordur ama elimde albüm yok ne yazık ki. Şu kaynaktan bulduğumu aynen paylaşıyorum.
Bayramın kalanında ve devamında, bol sağlıklı, huzurlu mutlu bir haftanız olsun,
Selamlar
Kanatlı Kedi
ser da bazdin, agirê har kin
sabahın seher vaktinde
yana döne, yana döne
aşk ile yanıp dönmeye
çağlayıp nefes nefese
mîna peşkên barane
tev belav bûn li kolanan
dora me tije însane
agirê Newroz ê
li her derê pîroz kin vê cejnê
bi tirsa rojê direve
tev xelas bû mij û dûman
hukma rojê çi xweş ê
xwişk, brazî û hevalan
li bajaran û gundan
çalı çırpıyı toplayıp yakalım
atlayalım üstünden ateşin, harlayalım
sabahın seher vaktinde
yana döne, yana döne
aşk ile yanıp dönmeye
çağlayıp nefes nefese
yağmur taneleri kadar...
doldurdular sokakları
her taraf insan...
Newroz ateşini
kutlayalım her yerde bayramımızı
korkusuyla güneşin
yok artık toz, duman,
güneşin hükmü ne hoş...
kızkardeşler, yeğenler, arkadaşlar...
şehirden kimi, kimisi köyden...
17 Mayıs 2020
Mayıs'ın İkinci Haftası - II
tatlı tebessümün bana ulaştığında göğsüm aydınlanıyor güneş gibi bir bakışın bana değdiğinde yüreğim kanatlanıp uçmak istiyor gerçek sevgi budur işte umutlardan kurulu budur işte gerçek sevgi çiçek demetlerinden yapılmış hayat dayanılmaz olduğunda katlanabiliyorum, sen yanımdaysan uzun yollara düşmüşsem eğer ulaşıyorum istediğim yere, sen uğurladıysan
13 Mayıs 2020
Kardeş Türküler (Mayıs İkinci Hafta)
Ne anlatsam diye düşündüm. Haklarında internette bulabileceğinizden fazlaca bir şey bilmiyorum. Grubun biyografisini özetlemek manasız geldi, kendi internet sitelerinde, vikipedi'de vs var zaten. O yüzden daha çok bana ne ifade ettiklerini anlatayım istiyorum. Sonra sevdiğim şarkıları ve tabi arada grupla ilgili az biraz bilgi. Çok uzun tutmayacağım yazıyı, bol bol şarkı paylaşasım var aslında ama bu iş için Spotify gibi uygulamalar var tabi, işi erbabına bırakacağım.
Şimdi efem, ben bu grubu ilk ne zaman nasıl nerde dinledim, hatırlamıyorum ama tahminim ilk Vizontele müzikleri sayesinde farkında olmadan dinlediğim yönünde. Yani isimlerini cisimlerini, diğer şarkılarını bilmeden uzunca bi süre dinledim sanırım. Ki Vizontele bence harika, başka dillerde altyazılarla dünyanın her yerine yayılması gereken bir film, çok severim. Şimdiki BKM filmlerini düşününce... Kıyaslamanın mümkün olmadığı bir film. Ve filmi bu kadar güzel kılan etmenlerden biri de müzikleri. Mesela Denize Yakılan Türkü (Vizontele Tuuba'dan). Dinlerim dinlerim doyamam. O zaman o videoyla başlayalım:
Öncesinde çok fazla türkü dinlemezdim. Hem ailemde çok dinlendiği için, bana gelenekleri ve dolayısıyla muhafazakarlığı çağrıştırdığı için isyankar tarafım ağır basardı (ergenlik), dayanamazdım. Sonra türkülere bayılan bir sevgilim oldu, mecburen sevmeye çalıştım. Öyle çok da sevemedim yine sanırım. Yani durup dururken açıp da türkü dinlemezdim ama sevgilim yani u. açınca güzel gelirdi. Yani u. yanımda değilken pek bi şey hissetmemi sağlayamıyordu türküler.
Derken, sanırım bu sıralarda Vizontele müziklerinin Kardeş Türküler'e ait olduğunu öğrendim ve diğer şarkılarını dinlemeye başladım. Emin değilim bu süreçten, belki de şimdi hafızamdaki boşlukları dolduruyorum. Ama zamanı önemli değil, birden aydınlandım, türküleri sevebileceğimi gördüm! Çünkü aynı türküleri çok farklı bi şekilde sunuyorlardı. Bolca vurmalı çalgı ve bolca coşku. Aman orjinali bozulmasın diye aynı usulle bin farklı kişinin aynı şekilde söylediği Neşet Ertaş türkülerini bile, hem değiştirip hem de ruhunu bozmadan dinletebiliyorlardı.
Bi de evde kendi kendime şekilsiz şekilsiz dans etmeyi çok sevdiğimden, Mirkut'u, Şah-ı Merdan'ı, Şukar Şukar'ı, Anako'yu çevirip çevirip dinler oldum. Ve bu arada anladım Kardeş Türküler'in isminin anlamını. Türkiye ve civarı coğrafyalardaki farklı dillerdeki halk şarkılarını söylüyorlarmış meğer.
Şimdi bu yazıyı yazmadan önce araştırınca öğrendim ki, 93'te BGST'nin (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu) müzik birimi olarak kurulmuşlar ve başlangıçta 4 dil varmış repertuarlarında: Kürtçe, Türkçe, Azerice, Ermenice. Yıllar içinde Lazca, Gürcüce, Arapça, Çerkesçe ve Çingene, Makedon, ve Alevi halk şarkıları da eklenmiş.
Sonra 2013 oldu, Gezi şarkıları çıktı piyasaya. Ve Tencere Tava Havası geldi. Tencereyle tavayla rendeyle sokakta oturup şarkı söylediler, bıktık valla dediler:
Artık Kardeş Türküleri hafızamdan silmemin imkanı yoktu. Sözlerini buraya yazayım dedim ama "Tencere Tava Havası sözleri" diye aratınca gogıl'da, en üstte bir şerefsizin yazdığı şu sözler çıktı:
Gogıla geri bildirim yolladım hemen ama ne zaman düzelir bilmem. Doğrusunu yazmam şart oldu:
TENCERE TAVA HAVASI
Bir öyle bir böyle kelamlardan, yasaklardan
İllallah
Başına buyruk kararlardan, fermanlardan
İllallah
Aman aman bıktık valla
Aman aman şiştik valla
Bu ne kibir, bu ne öfke
Gel yavaş gel, yerler yaş
Satamayınca gölgelerini
Sattılar ormanları
Devirdiler, kapadılar
Sinemaları, meydanları
Her tarafın AVM'den
Geçesim yok bu köprüden
N'oldu bizim şehre n'oldu
Hormunlu bina doldu
Aman aman bıktık valla
Aman aman şiştik valla
Bu ne kibir, bu ne öfke
Gel yavaş gel, yerler yaş
Gel yavaş gel, yerler yaş...
Hüsnü perişan oldu bibaht kaldı aziz İstanbul
Bu gam, bu gaz bu kederle
taş kalmadı taş üstünde
Ne oldu sana böyle, söyle söyle söyle....
Seni böyle istemem, istemem
Ammaan...
Aman aman bıktık valla
Aman aman şiştik valla
Bu ne kibir, bu ne öfke
Gel yavaş gel, yerler yaş
Trol biter mi, bitmez. Bu grubu dinleyince normalde zihnim trollerden, dünyanın pisliğinden arınıyor. Yani şarkılarında pisliklerden bahsediliyor tabi ki ama adaletin, sevginin, eşitliğin gözünden anlatılıyor her şey. Dolayısıyla içimdeki insan sevgisi daha bi güçleniyor dinledikçe. Ama işte her şeyi kirletmeye pek bi meraklı insanlar var. Müzik ıslah etsin, ne diyeyim...
Bu grubu sırf Kürtçe, Ermenice şarkılar, Alevi deyişleri söyledikleri için bile asla sevmeyecek ve dinlemeyecek bir kitle var. Bu kitlenin içinde büyüdüm ama çok şükür ki artık onlara kesinlikle katılmıyorum. Bunu açıklamaya çalışmak bile çok saçma geliyor artık. Nereden başlayacağımı bilemiyorum. İnsan insandır, nerde, hangi toplumun içinde doğacağını seçebiliyor musun? desem, yetecek gibi geliyor ama yetmiyor işte onlara göre. Tarih okumak ve farklı bakış açılarından okumak gerekiyor, diyorum... Belki bu okumamışlıklarından dolayı utanıp düşünürler diyorum, çoğu zaman işe yaramıyor.
Neyse, devam edeyim. Bu grup çok kalabalık, kaç elemanı var bilmiyorum. İsimlerini bildiğim solistler: Feryal Öney, Vedat Yıldırım ve Fehmiye Çelik. Üçünün de sıradışı sesleri var. Özellikle Feryal Öney'in yırtıcı sesinin hastasıyız. Enstrüman çalanlarda da cinsiyet eşitliği göze çarpıyor. Perküsyon kadın dolu. Bir konserlerinde baş gitaristlerden biri başı kapalı bir kadındı, düzenli olarak grupla birlikte mi, bilmiyorum. BGST'nin Youtube kanalında konser görüntülerini bulabilirsiniz. İçimi açıyor bu görüntüler.
Son zamanlarda karantina sebebiyle video yayınlıyorlar. Ben de Ahmet Kaya'nın Ağladıkça'sını 4 farklı dilde söyledikleri videoyu buraya bırakıp gideyim artık. Grubu hiç tanımayanlara bi şans vermelerini sağlayacak kadar anlatabilmişimdir umarım. Anlatamadıysam da ben de yıllardır biriktirdiğim sevgimi biraz boşaltmış oldum, iyi oldu:)

