dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2020

Karanina Çelıncı - 21-22-23-24

Çelınca karşı çok ayıp etmişim gerçekten. Bu kadar gün geçtiğinin farkında değildim. Halbuki pazartesiden cumaya geldiğimin gayet de farkındaydım ama gün dediğimiz şeyin göreceli olduğuna inanıyormuşum demek ki. İşgünü olarak 3 gün geçmiş de, çelınc günü olarak o kadar da geçmemiştir diye düşünmüşüm. Yanlış olduğunu şimdi kavradım. Önemli olan eninde sonunda kavramış olabilmek. Bi aferini hak ettim bence.

Ya bu pazartesi çalışmadım ben, Paskalya ya, u. çalışmıyordu, dedim ben de tatil modunda olayım da bi şeye benzesin... Diğer günlerde de bi türlü yetiştiremedim günlük bitirmem gereken işi, gün sonunda hep bi sırt-boyun ağrısı çektim, bilgisayar başına oturacak halim kalmadı. Bugün gittim teslim ettim, rahatladım. Haftaya pazartesi kesinkes iş günü, lamı cimi yok, dengem bozuluyor yoksa.

Bu arada geçen yazıda bahsettiğim ikinci kez regl olma hali sebebiyle doktoru aradım, asistanıyla konuştum, uzun uzun bir sürü soru sordu tarihlerle ilgili, iyi ki her şeyi kaydetmişim. Bundan sonra karar verdim, Google Takvim hesabımda sağlık konulu bi etiket oluşturcam, her türlü notu buraya yazıcam. Bugün göz damlası kullanmaya başladım mesela, şişeyi açtıktan sonra en fazla 1 ay kullanmak gerekiyor, bunu oraya yazıcam. Buna karar verince içim rahatladı, kaosa son! He bu arada asistan durumu doktora sordu, doktor asistana cevap verdi, sonra söylenen saatte ben tekrar aradım, doktorun ne dediğini sordum. Şöyle demiş: Doğum kontrol haplarını kullanmaya devam etsin, önümüzdeki ay da aynı şey olursa tekrar arasın. Öyle yapıyorum ben de bakalım.

Kaç gecedir hapşurukla uyanıp duruyordum, biraz hapşurup, burnumu silip yatıp tekrar uyuyordum. Dün 3.30'da uyandım, yine aynı şeyi denedim, yok, durmadı şerefsiz. Gittim çeşmede burnumu sildim uzun uzun, yüzümü yıkadım falan, hala hapşuruk devam ediyor. Bi taraftan uyku haliyle "acaba hapşurukla burun silmem aynı ana denk gelir de ölür müyüm?" diye endişelendim. Hapşuruğunu tutmaya çalışırsan ölürsün, gibi iddialar hatırlıyorum küçüklüğümden ve tabi ki doğru olup olmadığını hep sorguladım ama hiç araştırmadım, e tabi bu bilgi bilinçaltıma girmiş, hapşuruğu durduramadığım, kafamın en işlevsiz olduğu saatte geldi beni buldu.

Bu arada yaklaşık bir aydır evde burun spreyi arayıp bulamıyordum. Aldım gibi hatırlıyordum ama almamışım demek ki diye bi sonuca varmıştım. Dün gece o kafayla bi daha aradım, dedim eskilerden, tarihi geçmiş falan ne varsa kullanırım, tuzlu su altı üstü... Derken açılmamış paketi buldum. Dalga geçer gibi karşıma çıkacağı tuttu. Daha önceki seferlerde neremle aradıysam artık... Tam da olması gerektiği yerde, ilaç kutusundaydı üstelik.

Neyse, onu sıktım, zamanla rahatladım, sabah çişine kadar gayet güzel uyudum. Bugün eczaneye gidip göz damlamı da aldım. Artık bu konuyla ilgili yazmam diye umut ediyorum, rahat bırakıciim sizi.

Eczanede veznelerin önüne plastik-cam gibi bi şey germişler, 1 adım ilerisine de kırmızı çizgi çekmişler, onun ötesinden konuşuluyor eczacıyla, öyle gidip cama yapışmak yok. Bekleme salonunda en fazla 4 kişi bekleyebiliyormuşuz, kalanlar dışarıda bekleyecekmiş. Bir de yazı asmışlar, maske, eldiven gibi şeyler satmıyoruz diye. Marketlerde filan zaten satılmıyor. Sokakta kimsenin maskesinin olmaması son derece normal yani. Birkaç gönüllü organizasyon var, sağlık çalışanlarına, huzurevi gibi yerlere maske dikip gönderen ama o maskelerin de koronadan korumadığı için gereksiz olduğunu ileri sürenler var. Maske karşıtlığı hala hakim bu ülkede kısacası. Ama gerçekten gereksiz olduğuna inanıldığı için mi, yoksa yetersiz olduğu için mi anlayamadım.

Bi de Glow izledim bu hafta. Netflix'te bi dizi, 80lerde geçiyor ama şimdilerde çekilmiş. Hollywood'un şimdiye kadarki erkek egemen sistemine isyan olsun diye yazılmış adeta senaryosu. Çok hoşuma gidiyor. Bir sürü kadın karakter var, dolayısıyla ideal kadın ya da olması gereken kadın gibi bi karakter göze sokulmuyor. Her birinin ayrı bi özelliği var ve hepsi kendince normal. Kim ne karışır? Normal ne? gibi soruları sorup duruyor adeta her sahnede. Senaryoda her cümlede geçmişe öyle bi isyan var ki, zevkten dört köşe oluyorum. Her bi sahneyi ayrı ayrı inceleyip bi şeyler yazmak isterdim hakkında.

İşte böyle, sevgilerle der, giderim,
Kanatlı Kedi

25 Temmuz 2018

iki standup üç dizi

Türkiye'de blogspot engellenmiş, ne kadar sürdü/sürecek bilmiyorum ama... Ne desem bilemiyorum. Çok sinir bozucu. 

Neyse, gündemden bahsetmek istemiyorum, artık beceremeiyorum da zaten. Kuracağım her cümle anlamsız geliyor. İyi değil ama şimdilik elimden gelen bu. 

Baktım yine unutkanlığım nüksediyor, son zamanlarda izlediğim standupları ve dizileri toparlayayım dedim, ondan geldim buraya. (Aslında son zamanlarda izlediğim her şeyi toparlayayım demiştim ama gazım anca bu kadarına yetti.)

Nanette: Hannah Gadsby'nin stand-up gösterisi. Gerçekten çok özel bi gösteri. Nerde bulursanız izleyin. Sadece komik değil, her türlü stereotiple bi derdi var. Kendisi lezbiyen bi komedyen ama lezbiyenlikle de, komedyenlikle de derdi var. Onur yürüyüşleri hakkındaki fikirlerini daha önce hiçbir lgbt üyesinden duymamıştım mesela. Stand-up izlemeye yeni yeni başladım, toplamda 15i geçmez heralde izlediğim ya da tadına bakıp sevmediğim için kapattığım gösteri sayısı, fakat Nanette gibisini görmedim. Spoiler vermemek için çok konuşmak istemiyorum ama O'nu farklı kılan komikliği değil. Her standupçı az buçuk komik, en azından benden komik ki karşısında kamera var, seyirci var. Gadsby'nin anlattıkları farklı. Şöyle diyeyim, sanat tarihinden bahsediyor, cahilliğiyle dalga geçerek değil (standupçıların kendisiyle dalga geçmesi çok kullanılan bi yöntemdir ya), bilgi vererek ve aynı zamanda güldürerek yapıyor bunu. Beyni uyuşturmadan güldürüyor. Güldürürken düşündürüyor değil, bi güldürüyor, bi düşündürüyor. Ne bileyim işte, saygı duyurtacak şekilde yapıyor her ne yapıyorsa. Ve kadının bi derdi var. Bi dinleyin işte.



Gad Elmaleh: Fransız komedyen. Fas asıllı. Bunu illa belirtmek gerekiyor çünkü bence bu bilmemne asıllı olma durumu standupları zenginleştiriyor. Standuplar (Nanette hariç) bir şeylerle dalga geçmek üzerine kurulu ya, standupçı ne kadar çok kültür görmüşse, bakış açısı o kadar geniş oluyor, o kadar dışlamaktan uzak hale geliyor, bayat stereotip espirileriyle dolu olmaktan kurtuluyor gösteri. Amerikalı pek çok komedyeni bu sebeple yarım bıraktım. Amerika'dan çıkmamış, kendinden başka bi derdi yok. Neyse efenim Gad Elmaleh'in Fransızca gösterisi, İngilizce gösterisinden daha iyi. Dil zorluğu olmadığı için daha akıcı. Bir de içeriği daha dolu, adam bütün yeteneklerini sergiliyor, yerinde durmuyor bi türlü. Buyrun aşağıya linki de koyuyorum, İngilizce altyazılı.




Devilman Crybaby: Japon çizgidizisi. Anime mi deniyor bunlara, yoksa animasyon mu, bilemedim, çizgidizi diyerek orta yolu bulmaya karar verdim. 10 bölümlük 1 sezondan oluşuyor. Karakterlerin çizimleri çok absürt değil, yani biri ağlayınca gözlerinden şelale fışkırmıyor. Çok fazla pornografik sahne var, Japon çizgidizilerinde bu sıradan bir şey mi, bilmiyorum. Tamam, çocuklar için yapılmadığı belli ama bu kadar çok pornografiyi bir arada en son Nymphomaniac'ta görmüştüm ki O'ndan beklentim zaten buydu, şok olmadım. İnsanların arasına iblislerin sızmasıyla ilgili bi filmden bu performansı beklemiyordum. Şaşırdım fakat çabuk alıştım, çünkü konu güzeldi, sürükleyiciydi, uzayıp durmadı, bi sonu vardı. Dizinin bi fikri, bi felsefesi vardı bi de, biri birine kızıp kavga çıkarmıyordu yani. Bİr şeyleri temsil ediyordu. Kimin neyi temsil ettiğini düşünmeyi seviyorum kurgu izlerken. İzlemeye değer bence.



New Girl: Amerikan dizisi, Friends tadı veriyor açıkçası bana. Öylesine, kafa dinleme yöntemi olarak izliyorum. Bir arkadaşımın önerisiyle başladım, konusunu hiç bilmiyordum, işe yeni başlayan bi kız hakkında sanıyordum ama alakası yokmuş. Yani arkaplanın işyeri olmasını beklemeyin benim gibi. 



The Good Place: Bence çooook iyi bi dizi. 20şer dakikalık bölümler ama konusu ve oyunculukları çok iyi. Bi kere olaylar öbür tarafta geçiyor. Ben daha ne diyeyim? Komik, ilginç, seyirciyi tembelleştirmiyor, ters köşe yapabiliyor. Ama sürekli yapıp tutarsızlık da yaratmıyor. Yeni sezonu heyecanla bekliyoruz kısacası.



%3: Brezilya dizisi ama distopya. İnsanların sadece %3'ü iyi bir yerde yaşamak hakkına sahip. Bu %3 de sınavlarla belirleniyor. İlk sezon çok sürükleyici. Sınav nasıl oluyor? Normalde nasıl yaşıyorlar? O iyi bir yer nasıl bi yer? Hepsini önce merak ettiriyor, sonra her bölümde bir karakteri inceleyerek merak edilenlere cevap veriyor dizi. İkinciyi daha tam izlemedim, büyük konuşmayayım. Ama Brezilya'nın, dizi konusunda artık çocukluğumdan hatırladığım Brezilya olmadığını iyice anladım.




24 Ekim 2017

Kitap: Seçme Hikayeler, Dizi: Havada Bulut (Sait Faik Abasıyanık)

Her kitabın bi zamanı var. Sait Faik'in Semaver'ini zar zor bitirmiştim. Sonra kurgu okuma modumda değilim diye uzun uzun romanlara cesaret edemeyip yine Sait Faik'in Seçme Hikayeler'ine dalmıştım. Aslında biraz da istemeye istemeye... Daha çok yazarla barışmaya kendimi zorlamak niyetiyle. Havada Bulut'taki Sait Faik'i duyumsayabilmek için...

Ve oldu. Son üç hikayeye geldim, çabuk bitmesin diye başından kalktım, gözlerimin yaşını sildim. Bi kahve yaptım kendime, önce sigara mı sarsam içsem, bu sırada yazıyı demlendirsem kafamda... derken kendime güvenemedim, ya hislerimi unutursam diye hemen buraya geldim.

Havada Bulut dizisinden daha önce bahsetmiştim. Çok kısaydı. Şimdi uzun uzun anmanın zamanı geldi. Sanırım Adalet Ağaoğlu güncelerinde ya da denemelerinde denk geldim bu diziye. Hatta tamamen kafamdan uydurmuyorsam, dizinin çekildiği ya da hazırlıklarının yapıldığı zamanlarda Ada'da, oyuncularla takılmış Ağaoğlu, Sait Faik metinleri okudukları sofraları anlatmış bize. O kadar belirsiz ki kafamda ve o kadar korkuyorum ki diyeceklerimi unutmaktan, sonra kontrol edeceğim kitaplarını. Aşağıya bi not düşerim.

Her neyse, nasıl olduysa Youtube'da işaretlemişim Havada Bulut'u, "Daha Sonra İzle" diye. Arada bi açıp bakıyorum bu listeme. Bi sürü yerli film var. Bizim filmler çıktıktan bi sene sonra hemen Youtube'a yükleniyor artık galiba. En akıllıca seçimlerimden biri bu dizi olmuş. Bi kağıda not etseydim kaybederdim, kitabın üstüne not alsaydım, kitap bitince unuturdum. İnternetin az sayıdaki faydasından biri olarak yer etti bu da kafamda.


Öylesine başladım diziye, Sait Faik'in tamam ama, dizi işte, ne kadar güzel olabilir ki, diye, çok beklentiye girmeden, örgüye eşlik etsin diye... Sonra bi sardı, bi sardı... Kulaklık falan takmadan izledim, u. da dinledi. Tiyatral konuşma biçimi başta tuhaf  gelse de insan azıcık alışınca, dizi izlerken kitap okuma hissine kapılıp şaşırıp kalıyor. Saatlerce dizi izleyince vakit kaybı diye üzülecek olan ben, ekstradan roman okuma ihtiyacı hissetmedim o günlerde. Bitince de üzüldüm tabi...

Dizinin Sait Faik'in bir öyküsünden uyarlandığını sanıyordum. En güzeli de bu cahillliğim oldu. Öyküleri okudukça, anladım ki, her bir karakteri alıp harmanlamışlar, yepyeni bi senaryo, romansı bi senaryo çıkarmışlar ortaya. Hatırladığım kadarıyla her öyküsünde bir anlatıcı var Sait Faik'in ve bu anlatıcı bir yazar, yani kendisi. Dizide de adada yaşayan bir yazar var, diğer karakterleri izliyor, yazıyor, dış ses olarak bize de dinletiyor yazdıklarını. Ve dizideki bu karakterler, kitabını okurken öykülerinde karşıma çıkıyor. Mesela Trifon. Geniş Aile'nin Zekaisi olarak tanıdığım Bora Akkaş oynuyor dizideki Trifon'u. Tabi o zamanlar daha çocuk, 2003'te çekilmiş dizi. (Yok yok, Ağaoğlu'ndan duymuş olamam o zaman, belki Onur Caymaz'dır.) Öyküyü okurken Trifon'un sesiyle, dedesi Stelyanos'un sesi konuşuyor kafamda. Gemisini deviriyorlar çocuğun...

Trifon
Lise kitaplarında yer alan "Son Kuşlar"da ökselerle minik kuşları avlayıp yiyen, sıradan, ekmeğinin peşinde bir adammış gibi görünen Konstantin Efendi de var dizide. Orda da tek cezası kuşsuz kalmak oluyor. Düşünüp duruyor niye gelmiyor artık kuşlar, diye.

Harita'da Bir Nokta'da yazmayı seven bir adamın köyüne dönüp, gerçek insanlar arasında yaşamaya niyetlenmesini anlatıyor Sait Faik, yine dizideki yazar canlanıyor gözümde. Kimse benimsemiyor O'nu, dışlamıyor da, ama sanki en ufak bir ters hareketinde üstüne çullanacaklar, öyle bir elektrik var bazılarıyla arasında. Balık tutmayı beceremiyor, elinden başka bir iş de gelmiyor. Tek bildiği yazmak, ona da tövbe etmiş, yazmayı ikiyüzlü hırslı bi iş görüyor. "Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim." diyor, köyün insanlarını namuslu kabul ediyor. Sonra bir gün, balıkçıların dışarıdan gelen bir balıkçıya ettiği haksızlığı ve bir kişi hariç kimsenin ses çıkarmadığını görünce,  dayanamıyor, bir kalem kağıt alıyor ve o meşhur cümlesini söylüyor elindekilerle: "Yazmasam deli olacaktım." Dizi de bu cümleyle bitiyor. 

Bu dediklerimin hiçbiri spoiler değil elbette. Sonunu söyledim diye Sait Faik okumaktan vazgeçecek değilsiniz, diye sanıyorum. O'nun öyküleri sonu merak edildiği için okunacak türden değildir, başlayınca anlıyor insan.

Daha bir sürü hikayesi var, diziyi hatırlatmadığı halde çok sevdiğim, gözümde canlandırmadan edemediğim.. Meseşa Eftalikus Kahvesi. Bir yazarın hayranıyla konuşurken aklından geçenleri hikayeye dökme çabası. Mesela bir öyküsünde (hadi ismini vermeyeyim bunun) bahsettiği ana karakterin aslında bir balık olduğunu geç anlayıp kendi kendime gülüşüm.... Benim gibi ömründe toplam 2 ay deniz görmemiş bir İç Anadoluluya balık hayal ettirdi, o balığı konuşturdu, oltaya gelirken aklından geçenleri benimsetti... Sait Faik'in neden Sait Faik olduğunu ikinci kitabın sonunda anladım sanırım. Bu kadar kısa, öz, tekrara düşmeyen, edebiyat yapmak için kasılmayan cümlelerle bu kadar güzel ve net anlatılır mı insanlık? Üstelik Trifon'un gemisi batırılırken de, dışardan gelen balıkçıya pay verilmezken de bi şekilde kabulleniyor insan, insan milletini. Tamam diyor, bu da böyle, n'apalım, yarın yine güneş doğar, yapacak bir şey yok...

Bi de tabi insanın edebiyata inancı artıyor, edebiyat yapası geliyor. Gaza gelip afilli cümle kurduysam affola. Bu hisleri unutmamak için aklıma geleni yazmam gerekirdi. Belki ilerde utanırım ama dursun şimdilik.

Not: Dizide, Nihat İleri, Nur Sürer, Özgü Namal, Ayla Algan, Nilüfer Açıkalın, Erdal Tosun, Berkun Oya, Ozan Güven yer alıyor... Hepsi tanıdık aslında da, isimlerini bildiklerim bunlar.

NOT: Cahilliğime doymayım, Havada Bulut diye ayrı bi öyküsü varmış Sait Faik'in! E o zaman, aynı karakterler, farklı öykülerde gezinip duruyor mu? O da güzel... Bi yazı boyunca laf kalabalığı etmiş oldum sadece, olsun, böylece kalsın n'apalım.




09 Ocak 2017

Filimlerden Bir Demet..

Yakın zamanda izlediğim filmleri buraya kısa da olsa not düşeyim dedim. Hafızama faydası oluyor:


Toni Erdmann: Alman dram-komedisi. Son yılların dillerden düşmeyen eylemi "başkası adına utanmak" hissini bol bol yaşatıyor. Salon kahkahalarla güldü bu hissin yaşandığı sahnelerde ama benim gülme kriterlerim farklı sanırım, daha çok içimi acıtıyor bu kısımlar.  Ayrıca iyice geri plana attığım sosyolojiyi aklıma sokan film. Zygmunt Bauman ve Richard Sennett'i hatırlattı. Bireyselleşme, takım çalışması, esnek ve çok çalışma, işten çıkarmalar, belirsizlik, gelecek korkusu, yaptığın işte anlam arayıp bulamama, nesiller arası kopukluk, basit hayata duyulan nefret, bunun getirdiği stres, paranın getirmediği mutluluğa nasıl ulaşacağını bilememek, globallik, "bu dünya bizim memleket" mottosunun getirdiği yurtsuzluk hissi, yalnızlık, yalnızlık...  Abartmış olabilirim ama herbiri bir diğerini çağrıştırdı. Lüks oteller arasında koşuşturan karakterlerin arkaplanında gösterilen gecekondu hayatı... İkilemler, alışkın olmadığım bi komedi anlayışıyla sunulmuş fakat iyi olmuş, çünkü aksi takdirde kör göze parmak olabilirdi.

Frantz: 2016 yapımı siyah-beyaz bir film. Konusu itibariyle de siyah beyaz, Birinci Dünya Savaşı sonrasını anlatıyor, Almanya ve Fransa'da geçiyor. Savaş karşıtlığı temel konu. Milliyetçi düşüncenin gaza getirilince, durup düşünmeyi bi kenara bırakınca nası da kendiliğinden körüklendiğini, işin öldürmeye vardığını görüyor insan. Evrensel, eşitlikçi değerlerin gün geçtikçe askıya alındığı bu zamanlarda çok daha anlamlı gelen, etkileyici ama ağlatmayan, bu yüzden çok daha vurucu olan bi film.

Queen: "Biraz da gülelim" deyince izlenmelik, feel good movie türünden bi Hint filmi. Geleneklerine, ailesine çok bağlı, genç bi kadının hayatın sillesini yemesi sonucu "ay iyi ki de yemişim silleyi, hayat aslında güzelmiş, geleneklerden ibaret değilmiş, ben varmışım" deyişini anlatıyor. Tabi bi yandan doğu batı ilişkisi kurcalanıyor çok derinlere inmeden. Batı insanı da insan, korkmanıza gerek yok, sadece biraz farklı, diyor, doğululara.

La La Land: ABD'de oyuncu olmak ve caz yapmak hakkında, romantik-komedi-müzikal karışımı. Yine feel good movie türünden. Dans sahnelerinde gözü dolan benim gibi manyaklar için muhteşem görüntüler içerse de, 20li yaşların sonundakiler için tehlikeli olabilir. Çünkü büyümek, hayallerden vazgeçmek gibi hassas konulara değiniyor. Ve isminin aksine, çok da laylaylom bi film değil. "İçi dolu romantik komedi" türünün karakterine uygun olacak şekilde gerçekçi ve yine de "hayat devam ediyo be hacı, napak, ölek mi?" dediği için ambale olmanıza, hangi ruh haline bürüneceğinize karar verememenize sebep olabilir.

Designated Survivor: Bu sene izlediğim en gereksiz şey. ABD dizisi. Konusu ilgimi çektiği için başlamıştım lakin bi konu bu kadar mı rezilce işlenir... Anneanne gibi "git koşsana peşinden", "tek başına oraya gitmesenee" diye ekrana bağırmama sebep olan mantıksız, sırf dizi uzasın, heyecan olsun, millet merak etsin diye yerleştirilmiş aptalca sahnelerle dolu, düşük bütçeli izlenimi bırakan yapım. Ben vakit harcadım başkaları harcamasın diye buraya yazmak istedim. Kötü, kötü, çok kötü.

I, Daniel Blake: Ken Loach'la tanışma filmim. Sıradan insanın büyük çaresizlikleri, ekonomik açıdan dibe batması, bürokrasi içinde boğulması gibi bunaltıcı konular işlese de hüngür hüngür ağlatmıyor. Seyirciye "bunlar ağlayıp unutuverecceğin büyük dramlardan değil, unutma, düşün, itiraz et" diyor. Bazı noktalarda (spoiler: annenin iş bulamayınca seks işçisi olması ve ana karakterimizin bu duruma gösterdiği tepkinin dozu gibi) arabesk görünse de, bunu arabesk olarak algılamak da kendimi sorgulamama sebep oldu.

Kes: Ken Loach'a devam filmim. 1969 yapımı. yine alt tabakadan bir kakhraman, bu kez ortaokul-lise çağlarında bir çocuk. Kendi kendine zaman geçirişine, bulduğu kuşu profesyonelce eğitmesine, istediği bilgiye ulaşmak için sınır tanımamasına, kuralları gözünde büyütmeyişine, sıradanlığına, farklı olmak gibi, kendini kanıtlamak gibi bi hayalinin olmayışına, anlaşıldığını hissettiğinde gözlerindeki heyecana hayran kalıyor insan. Sanki çocuk, oyuncu değil, sanki onun hayatı belgesel haline getirilmiş de diğer tüm karakterler oyuncuymuş gibi, o kadar gerçek oynuyor velet.

Rogue One: Star Wars filmi. Feel good movie olmasa da eğlencelik, bence güzel bi film. Aklımda nerdeyse hiçbi şey kalmamış. Amacına ulaşmış benim açımdan, bariz saçmalıklar yoktu. Star Wars çılgınları ne düşünür bilmiyorum.

Arrival: Sinemadan çıkınca tekrar izleme isteği uyandırdı bende, daha iyi sindirmem için gerekli gibi. Başkarakteri oynayan Amy Adams'ın bakışlarından hiç gitmeyen endişe duygusu beni yorsa da, sevdim filmi. Uzaylı filmi deyip geçmiştim afişi görünce fakat öyle değilmiş. Önyargılarımız, savunma refleksimiz, her yabancıyı masumiyetini kanıtlayana kadar düşman saymamız gibi tuhaflıklarımızı vurguluyor film.

Shindler's List: Evet, çok ayıp, ilk defa izledim bikaç hafta önce. Güzel filmmiş hakketen. Acı gerçekleri öğrenmeye alıştım son zamanlarda, yalama oldum ya da insanlıktan çıktım belki, sadece en sonunda gözlerim doldu. Kendime şaştım.

Hedi: Tunus'ta anasının dizinin dibinden ayrılmayan, yirmili yaşlarında bi oğlan çocuğu. Gelenekler, yapılması gerekenler, okumak, iş bulmak, evlenmek, çocuk yapmak, kendi keyfini düşünmemek, ailenin gurur duyacağı şeyler yapmak, aileye karşı gelmemek... Doğudan, aileden, batıya, Avrupa'ya kaçma isteği uyandıran şeyler kısacası. Bir de Arap Baharı'nın ardından hissedilen hayal kırıklığı, Gezi'yi hatırlatan diyaloglar...

Etat de Siege (Sıkı Yönetim): Costa Gavras'la tanışma filmim bu da. 1970 filmi. Devrim amaçlı uygulanan şiddeti ve sınırlarını sorgulatıyor insana. Örneğin birini kaçırıp devleti tehdit etmek ne zaman meşru sayılabilir? Devlet rehineyi gözden çıkarırsa ne olur? Baştan öldürürüz diye tehdit ettiyseniz fakat öldürmeye meraklı bi örgüt değilseniz ya? Öldürürseniz halktan aldığınız desteği kaybedebilirsiniz, propaganda dünyası "devrimci dedikleriniz aslında terörist" diye  çınlatır ortalığı. Öldürmezseniz bütün ciddiyetinizi kaybedersiniz. Emperyalizmin yaşaması üç beş insanın hayatına bağlı değil, der film, öldürmekle yenemezsin onu. Ya da ben bunu anladım.

Putin'in Rusyası:  2011 belgeseli. Putin öncesi, başa geçişi ve sonrası. Ne kadar tarafsız olduğunu bilemem ama yakın geçmiş olaylarına şöyle bi göz atmak için faydalı. Öte yandan Batıyla kavgası medeniyete gıcığı olan bünyeme haz vermedi değil.

Weiner: 2016 ABD yapımı belgesel. Hillary Clinton'ın ekibinden olan Weiner'in, seks içerikli fotoğraf ve yazışmalarının sosyal medyada yayılması üzerine ettiği kavgaları anlatıyor. Siyasetin nasıl ikiyüzlü bi şey olduğunu bu kadar net görünce kimseye oy vermeme isteği uyanıyor insanda. Bu da Amerikanın oyunu olsa gerek, oyuna gelmeyin, büyük resmi görüp oy verin yine de.

Bakur: PKK'da günlük hayat ve sıradan PKKlılar ne düşünüyor, konulu 2016 yapımı belgesel. Ayrıntılı olarak yazmıştım daha önce.


27 Temmuz 2016

Bir Kitapçı Dizisi: Black Books



Dükkanın sahibi Bernard, nalet bi  insan. İnsanlardan (müşterileri de dahil olmak üzere) nefret ediyor, daha doğrusu onlara tahammül edemiyor. Hiç müşteri gelmese, bütün gün dükkanda kendi halinde takılsa daha mutlu olacak. 30lu yaşlarında bi adamın para kazanmayı kafasına zerre kadar takmadan, sahaf açabilmesine, canı sıkılınca müşterileri kovalayıp dükkanı kapatmasına özeniyor insan biraz. 
Bernard'ın yan komşusu: Fran. Tuhaf tuhaf şeyler sattığı bir dükkanı var O'nun da. Gelen malların ne işe yaradığını anlamak için epey uğraşması gerekiyor. Abidik gubidik hediyelik ürünler işte. Canı sıkıldıkça Bernard'ın dükkana geliyor, sigaranın şarabın dibine vuruyorlar.

Bir gün hayatlarına Manny giriyor. Bi şirkette muhasebeciyken, kaderin cilvesiyle Black Books'ta çalışmaya başlıyor ve bu muhteşem üçlü sürekli didişen kankalara dönüşüyor. 

Bernard ne kadar suratsız, sandalyeden kalkmayan, yediğine içtiğine dikkat etmeyen, kimse dokunmasa aynı sandalyede uyuyup uyanıp kitap okuyup şarapla beslenip tekrar uyuyabilecek bi insansa, Manny de bi o kadar insan canlısı, muhabbeti seven, yardımcı olmayı seven, Bernard'a çeki düzen vermeye çalışan, sabitlikten canı sıkılan bi insan. Dolayısıyla bazen birbirlerini tamamlıyorlar, bazen ikisine de gına geliyor ama her seferinde Fran'in de araya girmesiyle dengeyi bulup tekrar bir araya geliyorlar. Yoksa biz niye izleyelim zaten, di mi?

Bence dizinin en güzel kısmı, bu üçlünün diğer insanlarla iletişimi. Manny'yi çok normallmiş gibi anlattım ama O da normal değil. Hiçbiri diğer insanların yanında rahat edemiyor. Sıradan insanların tuhaf davranışlarına anlam veremiyorlar. Ve bunları direk söyledikleri için başları derde giriyor. Dolayısıyla bu dükkan onların cenneti. Dışarıya uyum sağlamak zorunda kalmadıkları için hayattan soyutlanmış olsalar da, herkesin cenneti kendine. Ve onlarınki en güzeli. 

Çünkü kitapçılık değişik bi iş. Kitapçıda takılan her müşteri (ben de dahil olmak üzere) özel olduğunu, diğer insanlardan üstün olduğunu düşünür. Kitap, entellektüel bi üründür, zorunlu değildir ama lüks de değildir. Hele ki sahaftaki kitaplar, antika değeri yoksa ucuzdur, yani az parayla çok değerli şeyler almanın verdiği gururlu hazzı yaşatır. Kimi müşteri sadece kitap kokusu için gelir. Kimisi arkadaşlarıyla gelir, birbirlerine okudukları kitapları gösterip ne kadar güzel/kötü olduklarını anlatırlar. Niyetleri bu olmasa da birden kitap eleştirmeni  kesilirler, iticidirler dışarıdan bakan biri için. Ve bizim Bernard, dükkan sahibi olduğu için insanlara hep dışarıdan bakmaktadır, tiksinmekte haklıdır. 

Kimi müşteri gelip, raflarda arama zahmetine girmeden, nası bi kitap istediğini anlatır. Misal, "tatilde okuyacağım, uzayla ilgili bi kitap istiyorum ama sıkıcı olmasın", der. Acemi kitapçı bu tür soruları sever, bulmaca gibidir. Rafları ne kadar iyi tanıdığını kanıtlama imkanı sunar. Entellektüel zekasını kullanma fırsatı verir, ortalığı toplamanın dışında bir görevi daha olduğunu hatırlatır. Fakat yıllarca kitapçılık yapmış biri için bu artık sıkıcıdır. Bernard bu müşteride kötü bi okur görür. Raflardan korkan, kendi kendine kitap arayıp seçme yeteneği olmayan bir müşteri. Ve alabildiğine küçümser bu müşteriyi, bi an önce ondan kurtulmak ister. Yine haklıdır.

Misal bi keresinde bir kitap serisinin kaplarının gerçek deri olup olmadığını sorar müşteri, salonundaki mobilyalarla uyumlu olmasını istemektedir. Bernard tabi ki "gerçek Dickens" der ve kovalar adamı.

Sahaflarla büyük kitapçı zincirleri arasındaki farkı da gözümüze sokar dizi. Büyük kitapçılara yanlışlıkla yolunuz düşse bile bi şeyler alıp çıkarsınız. Bi taraftan bi şeyler yeyip kahvenizi içerken bi taraftan kitapları kurcalarsınız. Yeni çıkan kitaplar gözünüze sokulur. Kitabın değeri değil, arkasındaki pazarlama gücü rafta önlere çıkmasına sebep olur. Bi kitap vitrinde ne kadar çok sayıda yer alıyorsa, müşterinin de o kadar ilgisini çeker. Yani saçma sapan kitaplar da o vitrinlerde yer alabilir. Ve müşteri kıyafet alır gibi kitap alır. Büyük kitap zincirlerinde çok satanları almaya alışmış müşteri Bernardınki gibi bi sahafa gidince burun büker. Dağınıktır, etrafında dönüp duran görevliler yoktur, bilgisayar sistemi yoktur. (Şimdi çoğu sahafta bilgisayar sitemi var ama ikibinlerin başında geçiyor bu dizi. Ki şimdi çekilseydi bile bilgisayarın getireceği düzeni Bernard'a yakıştıramıyorum.) Kısacası Bernard bu tip müşteriden de tiksinir.

Sanmayın ki gerçek okurlara saygı duyar, hayır onlardan da tiksinir. Bernard'ı özel kılan da budur. Her yönden katlanılmaz, muhabbet tıkayan bir tiptir. Ama bi şekilde sevdirir kendini. 

Antidepresan etkisi yapıyor dizi. İzledikçe "aman be" diyorsun kendine, "rahatla, kasma bu kadar". Düzenli hayat, kariyer, insan ilşkileri... normal görünen her şeyde bi tuhaflık var. Uyum sağlayamayışını o kadar da takma kafana. Ve çocukluk hayallerine geri dönüyor insan, sahaf açmak, dünyayı boşverip dört duvar arasında kendi cennetini yaratmak... Gerçekler kafaya üşüşmeden önceki hayallerle dalga geçerek hayal kurulan 3-5 dakika...


- İngiliz yapımı
- 2000-2004 arası çekilmiş, 3 sezon, 18 bölüm
- Bi bölümde Simon Pegg barındırıyor.
- Bernard'ı oynayan Dylan Moran'ın stand up gösterileri var youtubeda. Güzel ama ingiliççe.
- Manny'yi oynayan Bill Bailey'nin bi youtube kanalı var. Stand up parçacıkları da var burda.
- Fran'i oynayan Tamsin Greig'in de dizileri varmış, birini buldum, izlemek niyetindeyim: Episodes






09 Nisan 2013

İYİ DİZİ: MISFITS

bir dizi izlemeye başladım: misfits.

ilk üç bölümü izledim henüz. vize zamanı, oturup ardarda 3-5 bölüm izlemek zor şimdilik. sanırım 4 sezon çekilmiş vuuu. oraya kadar gelemem büyük ihtimalle. bir bölüm 40 dk. bir yerden sonra sıkılıyorum. himym'ı, friends'i bile o kadar sezon takip edemedim. hevesimi alıp bırakıyorum, kullanıp buruşturup atıyorum, işimi görüp sırtımı dönüp yatıyorum. dizilerle ilişkim bu düzeyde. ben de böyle bi insanım.

öhm... sadede geleyim:

burdan

dizi daha çok geyik içeriyor.

özetle: ingiltere'de, çok büyük suçları olmayan gençler, belli bi süre topluma hizmet etmek şartıyla serbest bırakılıyorlar. orda tanışıyorlar ilk kez. tam anlamıyla uyumsuzlar, toplum açısından sorunlular. bunlar ne bi okula girip bitirebilir, ne bi işe girip tutunabilir, ne evlenip düzgünce çoluk çocuk yetiştirebilir... öyle tuhaf yaratıklar toplum için. bir gün ne idüğü belirsiz bi doğa olayı gerçekleşiyor. bunlar kaçmaya çalışırken yıldırım çarpıyor gibi bi şeyler oluyor. ve garip güçler ediniyorlar. süperkahraman gücü sayılabilecek güçler.

işte ilk 3 bölümde birbirlerini tanımalarını, güçleriyle tanışmalarını ve onları kontrol etme çabalarını görüyoruz. tabi bi de olaylar olaylar...

bu eğlencelik kısmın içine girersek, daha başka sorular sordurtuyor dizi. burdan sonrası spoiler içerebilir:

---spoiler---(ekşi havası)

şimdiye kadar anladığım kadarıyla kişiliklerine uygun güçler ediniyor karakterler:

seksi olan ve seksi görünme ustası biri, dokunanda sevişme isteği uyandırır hale geliyor.
geçmişindeki bi hatayı yok etmeyi çok isteyen biri, zamanda geri gitme gücü kazanıyor.
başkalarının kendisi hakkındaki düşüncelerine kafayı takmış biri, düşünce okuyor.
kimsenin umursamadığı biri, görünmez oluyor.
diğerini henüz keşfetmeye çalışıyoruz.

- şimdi gerçekten bu insanlara karakterlerine göre bi güç mü verildi, yoksa verilen güçler sebebiyle mi karakterlerini öyle algılıyorum?

- aşık olduğun kişinin geceleri köpeğe dönüştüğünü, sokaklarda başka köpeklerle fingirdediğini öğrensen, sevmeye devam edebilir miydin?

- sevdiğin kızın 82 yaşında olduğunu öğrensen napardın?

- kimsenin seni görmediğini fark etsen ne yapardın?

- herkes seni görmezlikten gelse, nasıl bi suç işlerdin? suç işlemeden durabilir miydin? sesini duyurabilmek, değerli olduğunu göstermek için suç işlemek zorunda hissetmez miydin kendini?

- zamanı geri almak ister miydin? ne zamana alırdın?

- zamanı geri alabilen insanlar gerçekte var olsaydı, dünya nasıl etkilenirdi? düzen bozulur muydu? yoksa yeni bi düzen mi oluşurdu?

- büyük bi sırrın olsa, ama gerçekten büyük bi sır, bunu en yakınına bile söylemeden durabilir miydin?

- kimseye zarar vermeden, kuralları nereye kadar delebilirsin? son noktan ne olur? kuralların mantıklı olduğu sınır, senin için nerede başlıyor?

---spoiler---(ekşi havası)

şimdilik bu kadar.