hollandaca kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hollandaca kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 31-32-33-34

Merhabalar efem,

Yine dört gün için ardarda yazıyorum. Benim gibi çelınc başlatan olursa cemaat n'apmaz? Bilgisayarı açmak bile zor geliyor bazen. Neyse, hiç yoktan iyidir  deyip başlayayım. Sonra da sizin blogları turlayayım hazır bilgisayarı açmışken.

Burda havalar geç kararmaya başladı yine. Akşam 9 gibi çökmeye başlıyor karanlık. Dolayısıyla farkında olmadan akşam oluyor tabi. Bugün tatil burada, 27 Nisan, kral günü. Kralın doğumgünü. Şenliklerlen kutluyoruz. Bence en güzel tarafı sokakların ikinciel pazarına dönüşmesiydi. İsteyen istediğini satabiliyor, vergi ödemek, izin almak zorunda olmadan. Sadece yiyecek içecek alkol uyuşturucu gibi şeyler satmak yasak ama alkol ve yiyecek de satılıyor. En kalabalık olan yerlerde börek, kısır, simit vs satan Türk teyzelere rastlamıştık, baya kocaman tezgah kurmuşlardı (güzeldi:). Yani resmi olarak yasak sanırım ama çok da kontrol edilmiyor. Zaten öyle bi kalabalık oluyor ki, kontrol etmek pek de mümkün değil. Köşe başlarına da küçük sahneler kuruluyor, konserler oluyor gün boyunca. Amsterdamlılar ya evden çıkmıyormuş o günlerde ya da başka şehirlere tatile gidiyorlarmış. Biz de ilk birkaç sene kendimizi atmıştık Amsterdam merkeze, sonra kaçar olduk. Geçen sene ufak bi tezgah kurup bi şeyler satacak olduk, o gün de deli gibi soğuk ve yağmurlu olacağı tuttu, ben de hastaydım zaten, tadını çıkaramadan eve döndük. Evde duran elişlerimden satayım dediydim, olmadı, el emeği satmak için uygun bi pazar değilmiş. Birkaç euronun üstünde olan her şey pahalı görünüyor, uzak duruyor insanlar. Daha çok garaja falan atılan, hiç kullanılmayan eşyaların satıldığı bi pazar bu.. Misal ben dört beş etek askısını 30 sente almıştım sanırım. Gayet iyiydi.

Bu sene malum tabi, evdeyiz. Sabah kilise çanları çalıyordu, yine sağlıkçılara filan teşekkür manasında olabilir, bilmiyorum. Burası çan çalan bir ülke değil. Çok dindar da değiller. İtalya'daki gibi her sokak başında dinin bir işaretini göremiyoruz. Bu yüzden çan sesi duyunca şaşırıyoruz. Sabah 10da da marş söylenecek diye biliyordum. Sandım ki insanlar balkona çıkıp söyleyecek filan, olmadı öyle bi şey. Sanırım TVde bi kanal yayınlıyordu bi şeyler, program derken o kast ediliyormuş. Sokakta, komşularda hiçbi hareket görmedim, bikaç turuncu kıyafetli insan dışında. Herkeşler evinde kutladı sanırım. Herkes benim gibi düşünüyor da olabilir, ikinci el pazarı olmayacaksa ne manası var? He bi de websitesi kurmuşlar, internetten bi şeyler alıp satmak için, bugüne özel ama girip bakmadım bile.

Dün burdaki arkadaşımla buluştuk, mahallede turladık, sosyal mesafeli tabi. Onda da polen alerjisi varmış, rahatça burnumu sildim bu sayede. Güzeldi, baya bi konuştuk, eve geldiğimde epey yorulmuştum. Tabi Hollandaca konuşmaya çalıştığım için normalden iki üç kat fazla yoruluyorum. Çevremizi tanıyalım turu yaptırdı bana biraz. Çevrenin tarihi hakkında özel bi ilgisi ve dolayısıyla bilgisi var. Ha bi de Hollandalıların dedikodusunu yaptık biraz. Kendisi Alman. Doğu-Batı Almanya zamanlarını görmüş. Doğu Almanya mantığıyla yetişmiş. Dolayısıyla Hollanda'nın tüketici toplumuyla anlaşamadığı bazı noktalar var ve benim de hep aklıma gelen ama soracak kimse bulamadığım için içimde kalan sorular. O yüzden yıllardır burda yaşayan, Hollandacası çok iyi olan birinden de aynı soruları duymak hoşuma gidiyor. Yalnız değilim. Bi ara yine görüşiciiz. Bu arada Hollandaca derdimi anlatabildiğimi hep biliyordum ama onunla daha rahat konuşabilmemin sebebi
nin o olduğunu anladım bu görüşmemizde. Anlatmak istediğim şeyi çoktan anladığı halde hala cümle kurmaya çalışan bana öyle bir sabır gösterip cümlemi tamamlamamı bekliyor ki, konuşmaya devam edebiliyorum. Herkesten bunu bekleyemem, mümkün değil. O yüzden öğrenmeye devam etmem şart.

Bu gazla bugün Hollandaca A2/B1 seviye podcastleri dinledim: Learn Dutch with The Dutch Online Academy

He bi de Hollandaca genç kız kitapları da denen, basit aşk meşk romanlarından okumamı önerdi. Mantıklı geldi. Kütüphaneler kapalı ama marketlerde filan da satılıyor bu tip kitaplar. Deneyebilirim.

Elişi yönünden pek bir şey yapmadım bu arada.

He Glow'u bitirdim. Bu konuda konuşmak istemiyorum.

After Life'ın yeni sezonu gelmiş, sevindim.

Yine Yeni Yeniden Doksanlar podcastinin son bölümünde Sezen Aksu'nun şiirlerden uyarladığı şarkılar ve hikayeleri ve daha bir sürü şey var. Çok seviyorum bu ikiliyi. Geçmişimizle ilgili eksik kalan noktaları tamamlıyorlar adeta.

Bulmaca çözerken öğrendi u., sağolsun bana da söyledi: Çığır; keçiyolu, patika demekmiş. Yani çığır açmak, yeni bi yol açmak! Çok güzel bi aydınlanma değil mi?

Sanırım böyle. Korona durumuna alıştım mı? Sanırım baya baya alıştım. Başlarda belirsizliğin getirdiği bi endişe vardı içimde. Ne olacak? Felaket senaryoları yazıyordum sürekli kafamda. Şimdi biraz daha belli her şey. Belli şartlar sağlanırsa, geçebilen bir şey gibi görünüyor. Ölü sayısının her gün azaldığı ülkelerden bahsediliyor. Sanırım bu düşüş haberleri sebbeiyle, farkında olmadan azaldı endişelerim. Ya da şöyle diyeyim, eski apokaliptik bi gelecek gösteren endişelerim, daha mantıklı ayakları yere basan endişelere bıraktı yerini.

Yeter gali susayım,
Selamlar,
Kanatlı Kedi

15 Ocak 2018

3. hafta ve bağzı filmler

Çelıncta üçüncü soru:

3. Daha fazla yapmak istediğin 5 şey...

- Spor tabi ki. Oturmaktan bacaklarım ve götümün uyuşmadığı bi hayat. Mecburiyetten değil, sevdiğim için spor yapmak... Falan filan, bıdı bıdı... (Geç bunları, anam babam, geç bunları...)

- Hazır cevap olmak, aman tatsızlık çıkmasın diye susup insanlara içten içe sinirlenmek yerine, kavga çıkarmadan cevabımı verip rahatlamak. İçimde kalanlar yüzünden saatlerce o anı düşünmek yerine arkamı döndüğümde unutabilmek. Nalet olası insanları kafaya takmamayı öğrenebilmek.

- Zamanı yönetebilmek. Planladığım şeylerden son anda vazgeçmemek. Başkalarını kırmamak için programımı bozmamak.

- Gezi planı yapmak.

- Evden çıkmak. Evden çıkabilmek.


-----------
Bu hafta çok fazla, normaldekinden daha fazla boş vaktim var. İki gün müze gezmek niyetindeyim. Son dakka yok hava kötüymüş, yok efenim başım ağrıyomuş gibi bahanelerle vazgeçmek yok! Bi de bol bol film izlemek niyetindeyim. Acaba Saçaklı'nın bahsettiği Altın Küre çelıncına mı girsem, yoksa kenarda köşede beklettiğim birikmiş yerli filmleri mi azaltsam? Yoksa kronolojik sırayla izleme işine geri mi dönsem? Yerli filmler daha çekici geliyor ama bakalım... Bu akşam başlarım. Öncesinde hava hala grimsi aydınlıkken, kitap okumalı. Belki üstümdeki negatif elektrikleri unuturum okudukça.


Bu arada son zamanlarda Otje'yi bitirdim. Hollandalı yazar Annie M. G. Schmidt'in çocuk kitabı.  Benim seviyeme göre biraz ağırdı ama resimler ve hikaye o kadar zevkliydi ki anlamadığım kelimeleri boşvere boşvere devam ettim. Arada üşenmediklerime sözlükten baktım tabi. Hikaye de dolu doluydu. Kimliği olmayan bir baba-kız. Göçmen filan olduklarını sandım başta ama alakası yokmuş, devlet dairesinde bi şekilde kaybolmuş gitmiş kimlikleri, kendi suçları da değil yani. Kimliği olmayınca düzgün bir işte çalışamıyor baba, bi taraftan polisten kaçıyorlar çeşitli sebeplerden. Neyse ki hayvanlarla arkadaş oldukları için tanıdıkları tüm hayvanlar yardım ediyor ve her seferinde bi şekilde kurtuluyorlar. Kısa kısa bölümler, insan tam olarak anlamasa da bi sonraki bölümü merak ediyor, bi an önce geçmek istiyor. Şimdi yeni bi çocuk kitabı bulmam ve başlamam lazım. Hikaye okumak hem buranın kültürünü öğretiyor (misal; ısırganotu çorbası (brandnetelsoep) diye bi yemeklerinin olduğunu öğrendim), hem de illaki üç beş kelime katıyor hafızaya.


Bi de dün Tolga Örnek'in yönettiği Labirent'i seyrettim. İdare ederdi. Meltem Cumbul'a saygı duydum biraz daha. Şimdiye kadar harfleri bi tuhaf söylediği için hoşlanmazdım oyunculuğundan. Bi de ilk çıktığı zamanlar çok fazla televizyonda göründüğü için ekşici gençler gıcık olmuş, o negatif yorumları okuyup, videoları izleyip etkilenmiştim bi ara, ben de gıcık olmuştum hafiften. Ama bu filmde oyunculuğu güzel. Olağanüstü değil ama kötü de değil.* Ya ekşiciler (yine) abartıp haksızlık etmiş ya da Meltem Cumbul kendini geliştirmiş.


Gerçi yakın zamanda Kadın İşi Banka Soygunu filminde de izlemiştim kendisini. Yine o değişik konuşma şekli sebebiyle ısınamamıştım. Bi de bu film Labirent kadar ciddiye alınarak hazırlanmamış gibiydi. Ya da komedi arasına serpilmiş drama olduğu için insanın izlerken ciddiye alası gelmiyor. Seyirciye aptal muamelesi yapan filmlerdendi diyeyim kısaca en iyisi. Hani şu, espriyi göze sokan, neyi neden yaptığını açıklayan türden. Yine de senaryo, fikir orjinaldi. Yine çoğu yerli yapımda olduğu gibi, keşke güzelim konuyu böyle harcamasalardı, dedim. Konu şöyleydi (spoilersız): Çok yakın arkadaş olan 4 kadın. Hepsinin az-çok kendi derdi var. Önce hepsini tek tek tanıyoruz, karakterlerini öğreniyoruz. Sonra bunlar dertli bi akşam içerken, banka soymaya karar veriyorlar ve olaylar gelişiyor.** Elveda Rumeli'nin Zarife'si de oynuyor afişten görüleceği üzre. Hala çok seviyorum kendisini.

Bugün de filmler hakkında ahkam kestim di mi? Evet. Spoiler vermeyeyim diye kendimi kısıtlayınca sırf ahkam kesmekten ibaret oluyor yazı. Sebepleri sonuçları rahatça açıklayamıyorum. Ha, başında  "dikkat spoiler var" deyip, sonra rahatça, uzun uzun anlatabilirdim tabi derdimi, kimse beni tutmuyordu şüphesiz. Lakin üşendim. O kadar çaba gösterme isteği uyandırmadı iki film de bende. Bu kadarcığı da belirtmezsem rahat edemiyorum, hem hafızama da iyi geliyor.

Neyse efenim bugünlük bu kadar,

Mesut ve bahtiyar kalın,

Kanatlı Kedi






* Spoiler: Hatta kavga sahnelerinde gayet iyi, baya çalışmış belli ki.

** Spoiler geliyor: 2010lar filmi olduğunu da sokaktaki polisten, biber gazının vurgulanmasından anlıyoruz. "Gezi'den önce mi çıkmış, sonra mı?" sorusu geliyor hemen insanın aklına. Vikipedi diyor ki: 2013'te yapılmış, 2014 Ocak'ta çıkmış. Tam bir gezi sonrası filmi yani.