kadın oyuncu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın oyuncu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2016

Kadın Filmleri Listesi

Yine işim gücüm yokmuşçasına yaptığım, yaparken psikopatça zevk aldığım bir liste ile karşınızdayım sevgili insanlar. Kadınlarla ilgili filmleri araştırıp sonra izlemek üzere kendi kendime not ederken, neden izlediklerimin listesini yapmıyorum? dedim kendime. Hem yıllar önce izlediklerimi hatırlamış olurum...

Kadın filmlerinden kastım ne peki? "Başrolünde kadın olan, kadınlık konusuna değinen, ucundan kıyısından da olsa bu konuya değinmeyi dert edinen filmler" diyebiliriz. 

Aklıma geldikçe eklerim. Mutlaka izlenmeli dediklerinizi siz de belirtirseniz çok makbule geçer.

(Kadın yönetmenleri renkli yazdım ki gözümüze çarpsın, isimlerini öğrenelim.)

Film Yıl Yönetmen Anahtar Sözcükler
Volver (Dönüş) 2006 Pedro Almodovar Penelope Cruz, Estrella Morente
Sufragette (Diren!) 2015 Sarah Gavron Helena Bonham Carter, Meryl Streep, Carey Mulligan, dönem filmi
Obvious Child 2014 Gillian Robespierre Stand up
Pale e Tulipani (Ekmek ve Laleler) 2000 Silvio Soldini Licia Maglietta, Venedik
Hunger Games (Açlık Oyunları) 2012 – 2014 – 2015 Gary Ross Suzanne Collins, distopya
Papurika (Paprika) 2006 Satoshi Kon Japon, Animasyon
Et Maintenant on va ou? (Peki Şimdi Nereye?) 2011 Nadine Labaki Lübnan
Frances Ha 2012 Noah Baumbach Greta Gerwig
The Help 2011 Tate Taylor Emma Stone, Viola Davis, Kathryn Stockett, dönem filmi, ırkçılık
Agora 2009 Alejandro Amenebar Rachel Weisz, dönem filmi
Marie Antoinette 2006 Sofia Coppola Kirsten Dunst, dönem filmi, biyografi
Frida 2002 Julie Taymor Salma Hayek, biyografi, dönem filmi
Hannah Arendt 2012 Margerethe von Trotta Biyografi, dönem filmi, Naziler, Adolf Eichmann, Barbara Skowa
Out of Africa (Benim Afrikam) 1985 Sydney Pollack Meryl Streep, dönem filmi, sömürgecilik
Saving Mr. Banks (Mr. Banks) 2013 John Lee Hancock Emma Thompson, dönem filmi, biyografi, Disney, P.L. Travers, Mary Poppins
Nymphomaniac (İtiraf) 2013 Lars von Trier Charlotte Gainsbourg,
Blue is the Warmest Colour (Mavi En Sıcak Renktir) 2013 Abdellatif Kechiche Lea Seydoux, lezbiyenlik
Mustang 2015 Deniz Gamze Ergüven Türkiye
Amelie 2001 Jean-Pierre Jeunet Audrey Tautou
Coco Avant Chanel (Coco Chanel'den Önce) 2009 Anne Fontaine Audrey Tautou, biyografi, dönem filmi
Chocolat (Çikolata) 2000 Lasse Hallström Juliette Binoche
Sukkar Banat (Karamel) 2007 Nadine Labaki Lübnan
Dancer in the Dark (Karanlıkta Dans) 2000 Lars von Trier Björk, Catherine Deneuve
Violette

2013

Martin Provost

Simone de Beauvoir, Violette le Duc, dönem filmi, biyografi, edebiyat, yazar
Me and You and Everyone We Know

2005 Miranda July Çağdaş sanat

İncir Çekirdeği

2009

Selda Çiçek

Özgü Namal

Julie & Julia

2009

Nora Ephron

Meryl Streep, Amy Adams
Fried Green Tomatoes

1991

Jon Avnet

Kitap uyarlaması

The Proposal

2009

Anne Fletcher

Sandra Bullock

The Holiday

2006

Nancy Meyers



Toni Erdmann

2016

Maren Ade

Bireyselleşmek hk., Alman filmi
Queen

2013

Vikas Bahl

Hint filmi

























12 Ağustos 2016

Film: The Help (Duyguların Rengi)



Bir kitap ünlü olduğunda, ne ile ünlendiyse, onun hakkında bir kapak tasarlayıveriyor yayınevleri. Dolayısıyla bi kitabın filmi çıktıysa, illa o filmden bi sahne koymak zorunda hissediyorlar kapağa. Muhtemelen okurun Hollywood simalarını kitap kapağında görmesi satışları arttırdığı için bu yolu tercih ediyorlar. Fakat bu durum bazen kitabın sıradan görünmesine sebep olabiliyor. Kitabın içeriğini anlatamayabiliyor.

Örneğin Duyguların Rengi. Filmi çıkmadan önce Türkçe'ye çevrilmedi sanırım. Türkçe baskısında bulabildiğim tek kapak yanda gördüğünüz. 

Bu kitap türkiye'de ilk defa vitrinleri işgal etmeye başladığında "püf" deyip geçmiştim. Uluslararası bestseller olan, üstüne bir de filmi çekilen romanlara karşı önyargım var. Kapakları hep birbirine benziyor. Gerçeklerden uzak, prenses hikayeleri. Bu kitabı da öyle bi şey sanmıştım. Hiç girmedi ilgi alanıma. Dört tane kadın vardı kapakta, ikisi hizmetçi, siyahi. "Duygu" kelimesi geçiyordu kocaman. Üstelik mottosu "Değişim bir fısıltıyla başlar." idi. Dedikodular, duygular, kadının özgüveni vs... Modern dünyanın dillere doladığı, moda haline getirdiği özgürlük vaatlerini çağrıştırdı hemen.

Şimdi neden birden ilgileniverdim o halde?

---

Geçtiğimiz günlerde bir internet sitesi keşfettim: www.whatismymovie.com Aklında bir film sahnesi var fakat hangi film olduğunu, kimlerin oynadığını hatırlamıyor musun? Birkaç anahtar sözcük yaz, site sana bütün ihtimalleri sıralasın.

Ben de siteyi kendi amaçlarım doğrultusunda kullandım. Şöyle ki, uzun zamandır hep kadın yazarlarla ilgili film izleme isteği dolanıyordu içimde. İçim şişmişti erkek dünyasına maruz kalmaktan. "Female author", "author, woman" gibi çeşitli söcüklerle arama yaptım, afişi ilgimi çeken filmleri not aldım. İşte o notların arasında The Help de vardı. Hatta en çok bu ilgimi çekti çünkü bir zamanlar hafızamda yer kaplamasın diye arka kapağını okumaya bile yeltenmediğim bu romanda, hiç beklemediğim şekilde kadın bir yazar/gazeteci yer alıyordu! Üstelik siyahi hizmetçiler hakkındaydı! Çok şaşırdım, önyargılarıma kızdım, ilk fırsatta da oturdum izledim tabii.

Filmdeki oyunculuklar müthiş, tam aradığım kıvamda bir gerçeklik var. Yazar, New York'ta magazin yazarı değil, gerçekleri yazarak ifade etme aşkı duyan gerçek bir yazar. Hikaye hizmetçilerle ilgili, bu da bu sıralar özellikle ilgilendiğim bir konu. Türkiye'de çıkan Toz Bezi filmini uzun zamandır takip ediyordum. Ağustos sonunda Amsterdam'da gösterilecek, heyecanla bekliyorum. Taa 2013'te bu bloğa "acaba blog yazan bir temizlikçi var mıdır?" içerikli kısa bi yazı yazmıştım. O zamanlar nereden aklıma geldi bu soru, bilmiyorum fakat o zamandan beri merak ettiğim konulardan biri. Sibel K. Türker'in Mecnun Kelebekler'i ve George Orwell'in Burma Günleri de pekiştirmişti merakımı. 

---

Ve tabi bu ilginin bir de kişisel bir sebebi var: Son iki yıldır hayatımda ilk defa, yaşadığım evde bir temizlikçi çalışıyor. Üniversite yurdunda da vardı ama bu seferki daha farklı geliyor nedense. Benim kirlettiğim ve istesem temizleyebileceğim şeyleri başkasına yaptırmak çok tuhaf bi şeymiş. Temizliğe zaman bulamayan biri olsam neyse ama zamanım var. Kiranın içine temizlik de dahildi, istesek de istemesek de o parayı verecektik, biz de kazıklanma korkusuyla büyümüş her Türk gibi, hiç düşünmeden "tamam, gelsin" dedik. Şimdi ahlaki bi savaş içindeyim kendimle. Şimdiki aklım olsa, istemezdim. Fakat bu saatten sonra "gelme, gerek yok" demek O'nu işinden etmek olur. Ayrıca "neyime gıcık oldun ki" diye düşünebilir. Nasıl anlatırım derdimi? "Benim kirlettiğim yeri başkasının temizlemesi, kendimi Hindistan'daki memsahibler gibi hissetmeme sebep oluyor." mu diyeyim? Koskoca bi sektör var, bu işten para kazanan milyonlarca insan var. İşsiz mi kalsınlar? Nedir benim derdim? Karşı olduğum şey tam olarak ne? Ev temizlemeyi alçaltıcı bir iş olarak mı görüyorum? Neden? Kafalar karışık bende... Filme dönelim.

---

Kısacası film, bir adet kadın yazar, bolca siyah hizmetçi, bolca beyaz evhanımı barındırıyor. Üstelik hizmetçilerden biri de yazmayı seviyor. Her gün yatmadan önce yazarak dua ediyor. 

Film, Burma Günleri ile Mecnun Kelebekler'in karışımı bir etki bıraktı üstümde. Konu hizmetçilerin yaşamı olunca, siyahların ezilmesi ile alt sınıftan olanların ezilmesi birbirine çok benziyor. İnsan günlük hayatta kendinin yapabileceği ufak işleri başkasına yaptırınca kibirleniyor. Ve bu kibir, hizmetçinin hayatında iki durumda da benzer etkiler bırakıyor.

---

Toz Bezi'nde neler göreceğim bakalım... Muhtemelen The Help'teki kadar iç açıcı bir sonu olmayacak. Malum, çok satanlara girebilmek için bedava bulmuş gibi umut dağıtmanız lazım. Türkiye'de umut bedava değil, bedavaymış gibi davranmayı da pek sevmiyor sinema dünyamız.

---

Yazıya başlamadan önce The Help'in diğer kapak tasarımlarına baktım. Bikaç güzel örnek buldum. Bence en güzeli ilk ikisi.

 

  







27 Temmuz 2016

Bir Kitapçı Dizisi: Black Books



Dükkanın sahibi Bernard, nalet bi  insan. İnsanlardan (müşterileri de dahil olmak üzere) nefret ediyor, daha doğrusu onlara tahammül edemiyor. Hiç müşteri gelmese, bütün gün dükkanda kendi halinde takılsa daha mutlu olacak. 30lu yaşlarında bi adamın para kazanmayı kafasına zerre kadar takmadan, sahaf açabilmesine, canı sıkılınca müşterileri kovalayıp dükkanı kapatmasına özeniyor insan biraz. 
Bernard'ın yan komşusu: Fran. Tuhaf tuhaf şeyler sattığı bir dükkanı var O'nun da. Gelen malların ne işe yaradığını anlamak için epey uğraşması gerekiyor. Abidik gubidik hediyelik ürünler işte. Canı sıkıldıkça Bernard'ın dükkana geliyor, sigaranın şarabın dibine vuruyorlar.

Bir gün hayatlarına Manny giriyor. Bi şirkette muhasebeciyken, kaderin cilvesiyle Black Books'ta çalışmaya başlıyor ve bu muhteşem üçlü sürekli didişen kankalara dönüşüyor. 

Bernard ne kadar suratsız, sandalyeden kalkmayan, yediğine içtiğine dikkat etmeyen, kimse dokunmasa aynı sandalyede uyuyup uyanıp kitap okuyup şarapla beslenip tekrar uyuyabilecek bi insansa, Manny de bi o kadar insan canlısı, muhabbeti seven, yardımcı olmayı seven, Bernard'a çeki düzen vermeye çalışan, sabitlikten canı sıkılan bi insan. Dolayısıyla bazen birbirlerini tamamlıyorlar, bazen ikisine de gına geliyor ama her seferinde Fran'in de araya girmesiyle dengeyi bulup tekrar bir araya geliyorlar. Yoksa biz niye izleyelim zaten, di mi?

Bence dizinin en güzel kısmı, bu üçlünün diğer insanlarla iletişimi. Manny'yi çok normallmiş gibi anlattım ama O da normal değil. Hiçbiri diğer insanların yanında rahat edemiyor. Sıradan insanların tuhaf davranışlarına anlam veremiyorlar. Ve bunları direk söyledikleri için başları derde giriyor. Dolayısıyla bu dükkan onların cenneti. Dışarıya uyum sağlamak zorunda kalmadıkları için hayattan soyutlanmış olsalar da, herkesin cenneti kendine. Ve onlarınki en güzeli. 

Çünkü kitapçılık değişik bi iş. Kitapçıda takılan her müşteri (ben de dahil olmak üzere) özel olduğunu, diğer insanlardan üstün olduğunu düşünür. Kitap, entellektüel bi üründür, zorunlu değildir ama lüks de değildir. Hele ki sahaftaki kitaplar, antika değeri yoksa ucuzdur, yani az parayla çok değerli şeyler almanın verdiği gururlu hazzı yaşatır. Kimi müşteri sadece kitap kokusu için gelir. Kimisi arkadaşlarıyla gelir, birbirlerine okudukları kitapları gösterip ne kadar güzel/kötü olduklarını anlatırlar. Niyetleri bu olmasa da birden kitap eleştirmeni  kesilirler, iticidirler dışarıdan bakan biri için. Ve bizim Bernard, dükkan sahibi olduğu için insanlara hep dışarıdan bakmaktadır, tiksinmekte haklıdır. 

Kimi müşteri gelip, raflarda arama zahmetine girmeden, nası bi kitap istediğini anlatır. Misal, "tatilde okuyacağım, uzayla ilgili bi kitap istiyorum ama sıkıcı olmasın", der. Acemi kitapçı bu tür soruları sever, bulmaca gibidir. Rafları ne kadar iyi tanıdığını kanıtlama imkanı sunar. Entellektüel zekasını kullanma fırsatı verir, ortalığı toplamanın dışında bir görevi daha olduğunu hatırlatır. Fakat yıllarca kitapçılık yapmış biri için bu artık sıkıcıdır. Bernard bu müşteride kötü bi okur görür. Raflardan korkan, kendi kendine kitap arayıp seçme yeteneği olmayan bir müşteri. Ve alabildiğine küçümser bu müşteriyi, bi an önce ondan kurtulmak ister. Yine haklıdır.

Misal bi keresinde bir kitap serisinin kaplarının gerçek deri olup olmadığını sorar müşteri, salonundaki mobilyalarla uyumlu olmasını istemektedir. Bernard tabi ki "gerçek Dickens" der ve kovalar adamı.

Sahaflarla büyük kitapçı zincirleri arasındaki farkı da gözümüze sokar dizi. Büyük kitapçılara yanlışlıkla yolunuz düşse bile bi şeyler alıp çıkarsınız. Bi taraftan bi şeyler yeyip kahvenizi içerken bi taraftan kitapları kurcalarsınız. Yeni çıkan kitaplar gözünüze sokulur. Kitabın değeri değil, arkasındaki pazarlama gücü rafta önlere çıkmasına sebep olur. Bi kitap vitrinde ne kadar çok sayıda yer alıyorsa, müşterinin de o kadar ilgisini çeker. Yani saçma sapan kitaplar da o vitrinlerde yer alabilir. Ve müşteri kıyafet alır gibi kitap alır. Büyük kitap zincirlerinde çok satanları almaya alışmış müşteri Bernardınki gibi bi sahafa gidince burun büker. Dağınıktır, etrafında dönüp duran görevliler yoktur, bilgisayar sistemi yoktur. (Şimdi çoğu sahafta bilgisayar sitemi var ama ikibinlerin başında geçiyor bu dizi. Ki şimdi çekilseydi bile bilgisayarın getireceği düzeni Bernard'a yakıştıramıyorum.) Kısacası Bernard bu tip müşteriden de tiksinir.

Sanmayın ki gerçek okurlara saygı duyar, hayır onlardan da tiksinir. Bernard'ı özel kılan da budur. Her yönden katlanılmaz, muhabbet tıkayan bir tiptir. Ama bi şekilde sevdirir kendini. 

Antidepresan etkisi yapıyor dizi. İzledikçe "aman be" diyorsun kendine, "rahatla, kasma bu kadar". Düzenli hayat, kariyer, insan ilşkileri... normal görünen her şeyde bi tuhaflık var. Uyum sağlayamayışını o kadar da takma kafana. Ve çocukluk hayallerine geri dönüyor insan, sahaf açmak, dünyayı boşverip dört duvar arasında kendi cennetini yaratmak... Gerçekler kafaya üşüşmeden önceki hayallerle dalga geçerek hayal kurulan 3-5 dakika...


- İngiliz yapımı
- 2000-2004 arası çekilmiş, 3 sezon, 18 bölüm
- Bi bölümde Simon Pegg barındırıyor.
- Bernard'ı oynayan Dylan Moran'ın stand up gösterileri var youtubeda. Güzel ama ingiliççe.
- Manny'yi oynayan Bill Bailey'nin bi youtube kanalı var. Stand up parçacıkları da var burda.
- Fran'i oynayan Tamsin Greig'in de dizileri varmış, birini buldum, izlemek niyetindeyim: Episodes