09 Temmuz 2026

Kitap: Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa (Noor Naga)

Goodreads'ten

Selam selam*, 

Kitabı ne yazık ki sesli kitap olarak dinlediğim için buraya aktarabileceğim bir alıntı yok bu sefer. Kitabı seveceğim en başından belliydi, neden bırakıp basılı kitabına geçmedim bilmiyorum, bekleyemedim sanırım. 

Yazar Noor Naga ABD doğumlu, yedi yaşında Dubai'ye, on sekiz yaşında Kanada'ya taşınmış. Şimdi ise Mısır'da yaşıyor. Arapça biliyor ancak bu kitabı İngilizce yazmış. Ben İngilizcesini dinledim, Türkçe'ye Livera Yayınevi tarafından çevrilmiş. Çevirinin iyi olduğuna dair yorumlar okudum.


Kitap Mısırlı ama ABD'de doğup büyümüş orta-üst sınıf bir aileden gelen genç bir kadının Kahire'ye yerleşmesiyle başlıyor. Tabi ki kültür şoku yaşıyor, Arapçası iyi değil, öğrenmeye çalışıyor, dalga geçiliyor. Ne tam olarak Mısırlı olabiliyor, ne de Amerikalı. Arkadaşlar ediniyor, normalde itiraz edeceği ayrımcılıklara edemiyor. Batı dünyasıyla alışması gereken dünya farklı toplumsal kurallara sahip. Kimisi her fırsatta Batıyı suçlarken, kimisi de her fırsatta Batı gibi olamamanın utancını yaşıyor. Birey olmak imkansız. 

Kurgusuyla ilgili ağzımdan bir şey kaçırmamak için konusunu daha fazla didiklemeyeceğim. Hissettirdikleriyle devam edeyim: 

Çok tanıdık bir konuydu. Batılı huzurunu tatmamış her ülkede az buçuk olduğunu tahmin ettiğim bir özenme senaryosu: Toplumun bir kısmı Batıyı, özellikle de Amerika'yı çektikleri acının tek sorumlusu olarak görürken, diğer bir kısmı da bir Batılı gibi yaşamak için elinden gelen her şeyi yapar. Bu arada elinden gelse birinci grup da Batı imkanlarından yararlanmak ister, özenir, ama o hayatı kopyalayacak maddi ya da manevi imkanı yoktur. O yüzden dine, milliyetçiliğe, solculuğa, ya da başka ideallere sığınır kendini onurlu hissedebilmek için. Gördükleri Batı, Batı'nın onların görmesini istediği Batı'dır. İki taraf da Batı'yı aslında tam olarak bilmiyordur, her şeyiyle özenilecek, ya da her şeyiyle kötülenecek tek bir Batı olmadığını düşünmek istemezler, buna vakitleri de yoktur zaten, başka şeylerle mücadele ediyorlardır.

Kitapta tek bir iyi/kötü karakter yok. Her karakterin iyi ve kötü yanları var. Yazar sürekli diyalogların, tavırların etik değerlendirmesini yapmak zorunda bırakıyor bizi. Taraf tutmaya zorluyor ama hangi tarafı tutacağınızı şaşırıyorsunuz, ki bu bir romanda en sevdiğim etkilerden biri. Zor ve rahatsız edici bir kitap. Zorluğu tetikleyici sahnelerin çok görsel anlatılmasından değil, böyle sahneler var ama Kemalettin Tuğcu usulü ağlatmak üzere yazılmamış. Üstelik ben çok kolay ağlayan biriyim, ona rağmen bu kitapta hiç ağlamadım. Zorluğu daha çok bu sahneleri okurken aklımızdan geçenleri, daha doğrusu, günümüz Batı kültürünün aklından geçenleri tahmin edip, bu düşünceleri metne yedirmesinden, onlara da dışarıdan bir gözle bakmaya zorlamasından, o ezberlediğimiz doğru ve yanlışları tekrar süzgeçten geçirmek zorunda bırakmasından kaynaklanıyor. 

Livera'dan

Özellikle son bölüm bir sürü soru sormama sebep oldu: 

- Ana karakterin eleştirilere cevabını neden bir türlü duyamadık? "Kitabını yayınlamak isteyen bir yayınevi buldun işte, daha ne istiyorsun?" mu dedi Batı dünyası?

- Batı'nın Doğu'yu asla anlayamayacak olması mı anlatılıyor burada? 

- Başkarakter neden gitti Kahire'ye? Evinde hissetmek umuduyla mı? İngiltere'de bulduğunu sandığı evindelik hissinin yanılsama olduğunu, aslında oraya o kadar da ait olmadığını ve asla olamayacağını mı fark etti? Ailesinin beyazlaşmış Arap olmasına bir tepki miydi gidişi? 

- Kitabın ismi nereden geliyor? İngilizce konuşmayan bir Mısırlı, bir Türk, bir İranlı, bir Perulu, Özbek vs... ancak İngilizce konuşanlar tarafından anlatılabilir, kendi sesini duyuramaz, kendini savunamaz, dünya O'nu umursamaz, eşiti olarak görmez mi demek oluyor bu başlık? İki dili de bilen biri de o İngilizce bilmeyen kişiyi tam olarak anlatamaz, çünkü zaten sınıf farkı girmiştir aralarına, zaten başka bir dünyaya ait olmuştur...

Tüm bunlar dil emperyalizmine yapay zekanın etkisinin nasıl olacağını düşündürdü bana. Çeviri gittikçe daha ulaşılabilir hale gelirken, anadili İngilizce olan, ya da diğer Batı ülkelerinde doğup büyüyenler, bilmedikleri dillerdeki medya ürünlerine daha çok maruz kalacak mı? Bu sayede farklı kültürler hakkındaki cahilliğimizi biraz da olsa giderebilecek miyiz? İngilizce konuşulmayan kültürler de anlaşılabilecek mi yavaş yavaş? 

Yoksa tam tersi mi olacak? İngilizce konuşmayanlar İngilizce konuşulan medya ürünlerine daha kolay ulaşabilir hale gelecek ve İngilizce'nin yarattığı kültürün hakimiyeti daha mı çok güçlenecek? İçimdeki karamsar bu olacak diyor. Göreceğiz bakalım.

Kısacası kitapta kültür farklılıkları, dil ve kültür emperyalizmi, 2011 Arap Baharı ve eylemcilerin sonrasında yaşadıkları hayal kırıklığı, sınıf farkı, Batı'nın yukarıdan bakışı, anlamaya çalışırken yargılaması, bir yere, bir topluma ait olma ihtiyacıyla birey olma ihtiyacı arasında gidip gelme hali, kadınlık konuları zamanla başka bir şeye dönüşen romantik bir ilişki etrafında işleniyor. Sosyoloji sevenlerin sevme ihtimalinin yüksek olduğu, günümüzü anlatan, çok iyi bir eser.

Yazarın güzel bir röportajına denk geldim, buraya ekliyorum:


Selamlar, 
Kanatlı Kedi


*Deniz Göktaş'ın Youtube'da yayınlanan ilk stand up gösterisinin adı. Ses Tiyatrosu'nda, 2023'te çekildi. 

 




03 Temmuz 2026

Kitap: In My Mother's Footsteps-A Palestinian Refugee Returns Home


Mona Hajjar Halaby'nin, 2021'de basılan bu kitabını yeni okudum sayılır. Bir önceki yazımda belirttiğim gibi, yazarın üslubuna alışamadım ama bu büyük ihtimalle tamamen kişisel tercih, takılmıyorum. Kitabın içeriği değerliydi, iyi ki okumuşum, çok şey öğrendim. 

Kitaptan aldığım kronolojik notlarla başlayalım: 

1897: Avusturya Macaristanlı Yahudi bir gazeteci olan Theodor Herzl siyonizmin siyasi biçimini kurdu: Bir Yahudi ülkesi kurma ideali. Avrupa'daki Yahudi karşıtı ve dışlayıcı milliyetçi hareketlere karşı bir fikirdi. - sf.21

1909: Siyonizm ve sosyalizm etkisiyle Filistin'de kibbutz (İbranice "topluluk" veya "birlikte") denen tarım komünleri kuruldu. - sf.229

1916:  Sykes Picot Anlaşması - Osmanlı'nın Arap topraklarının İngiltere ve Fransa arasında gizlice paylaşımı - sf.21

2 Kasım 1917: Balfur Deklarasyonu - İngiliz dış işleri sekreteri Arthur Balfour, İngiliz hükümetinin Yahudilerin Filistin'de bir devlet kurmasını desteklediğini duyurdu. - sf.22

1.Dünya Savaşı (1914-1918): Kahire'deki İngiliz siyasi temsilciler, Osmanlı Devleti'ne karşı bir Arap direnişi örgütledi (Lawrence of Arabia). Araplara savaşta İngiltere'ye destek vermeleri karşılığında Osmanlı'dan bağımsızlık vaad etti. - sf.22 (Necip Mahfuz'un Kahire Üçlemesi serisinin birincisi olan Saray Gezisi'nde o günlerin Kahiresi anlatılıyor.)

1922-1948: Filistin'de İngiliz Mandası yılları

Temmuz 1946: Kudüs'te İngiliz mandasının askerlerinin kaldığı King David Oteli'nin güney kanadı Irgun adlı siyonist organizasyon tarafından patlatıldı, yüze yakın kişi öldü. - sf.178

Kasım 1947: Birleşmiş Milletler Filistin'i Arap ve Yahudi olmak üzere iki devlete ayırmayı teklif etti. Filistinliler kabul etmedi. - sf.178

15 Mayıs 1948: İngiltere Filistin'den çekildi. İsrail "İngilizlerden bağımsızlık günü" olarak kutlarken, Filistinli Araplar Nakba "felaket" günü olarak anıyor. "O yıl nüfusun yarısı evinden oldu ve günümüzde hala geri dönemediler... Bu çok eski bir öfkeye ya da dine dayanan bir çatışma değil, toprak ve o toprak üzerinde kimin yaşayacağına dair modern bir mücadele" diyor yazar.  - s.22

1950: İsrail'de "Absentees' Property Law" uygulamaya kondu. "Bu, İsrail'in savaş nedeniyle ülkeden sürülen veya kaçan Filistinlilere ait toprakları ele geçirmek için kullandığı başlıca yasal araçtı." (Bu sayfalarda yazarın annesinin mahallesinin nasıl yavaş yavaş insansız evlerle dolduğunu ve evlerini nasıl kaybettiğini de açıklıyor.) s.24

Yazarın hikayesi:

Filistinli bir Hıristiyan olan, 1920lerde doğan annesi Zakia mülteci olarak 1948'de Mısır'a gittikten sonra evlenmiş, yazar doğmuş. 1960larda ise Mısır'dan kaçmak zorunda kalmışlar, İsviçre'ye gitmişler.  Yazar artık ABD'de yaşıyor, okullarda çocuklara çatışma çözümü konulu eğitimler veriyor, bu konuda başka kitapları da var. Filistin'e de bu uzmanlığı sebebiyle davet ediliyor. Tabi ABD'de çocuklara çatışma çözümünü öğretmekle, Filistin'de öğretmek arasında fark var. 2007 yılında gidip, bir sene orada kalıyor, ABD pasaportu sayesinde sınır kontrollerinden kolayca geçebiliyor, Kudüs'te turist gibi gezerken, annesinin çocukluk evini, ve O'ndan dinlediği diğer binaları buluyor tek tek. En sonunda annesi de geliyor ve birlikte ziyaret ediyorlar aynı yerleri. 

İnternette yolculuk:

Yazar gezerken sokakları öyle bir betimliyor ki, bende Google Haritalar'da aynı sokakları bulma ihtiyacı doğuruyor. İsrail ve Filistin deyince gözümün önüne hep savaş alanı, yıkık dökük binalar, ve duman geldiği için, ve bu cahilliğime şaşırarak, adı geçen sokak isimlerinin, mekanların hep altını çizdim, bu yazıyı yazarken bakıyorum. Kudüs'te Old City, Damascus Gate, Dome of the Rock (Kubbetü's-Sahre), Mescid-i Aksa Camisi, Ermeni St. James Katedrali, Ramban Sinagogu, Musrara mahallesi, karlı yollar, sebze meyve satıcıları, taş binalar, hepsinde hem tarih hem hayat var. Toprak rengi binalar, arada ağaçlar, çiçekli saksılar, ufak dükkanlar, büyük dükkanlar, trafik sesi, daha uzaklarda siteler, parklar... Sıradan bir şehir işte. Gerçekte de sıradan bir şehir olsaydı, eminim çoğu insan bir İtalyan ya da Yunan şehriymişçesine sırf tarihi güzellikleri için olsun ziyaret etmek isterdi. Ben isterdim. 

"Google'dan bak, Gazze'den Kudüs'e nasıl gidiliyor?" diye not almışım. Baktım. Google Haritalar Gazze'nin kendi içinde bir noktadan bir noktaya rotayı, restoran, alışveriş merkezi yorumlarını filan gösteriyor, ama Gazze'ye giriş çıkış söz konusu olunca şu hatayı veriyor: 




"Sorry, we could not calculate walking directions from "Jerusalem, Israel" to "Gaza Strip" 

Kudüs değil, başka her hangi bir yeri seçtim, mesela Türkiye, o da olmadı. Ne toplu taşıma, ne otomobil, ne bisiklet, ne yaya... Hiçbir seçeneği göstermiyor. Savaş alanı diye mi acaba diye düşünüp Kiev-Moskova arasını denedim, bir sıkıntı çıkmadı, toplu taşımada aynı hatayı veriyor ama arabayla 13 saatte, yürüyerek 196 saatte gidilebildiğini gösteriyor hemen. 

Kısacası Google Haritalar'da da sınırlarının dışına bağlanamıyor Gazze. Gemini'a sordum, şu yanıtı verdi: 



Bu bilgi ne kadar güvenilir, tabi ki bilemiyorum, daha derin bir araştırma yapmak lazım. Google'ın AI Mode'u farklı bir şeyler daha söyledi. 

Kitap 7 Ekim 2023 ten önce basıldığı için o zamandan bugüne bölgedeki hayat hakkında bilgi veremiyor. Ama yazar Instagram hesabında hala aktif. 7 Ekim öncesi hayatı, bölgenin tarihini, orta-üst sınıf bir mültecinin hayatını anlamak için iyi bir kaynak. 

****

Türkiye gündemi hakkında pek fikrim yok, yazmayacağım demiştim ama Deniz Göktaş'ı yıllardır severek takip ettiğim için bu konuda bilgiliyim. Bugün tutuklandı. Tutuklamaya gerekçe gösterilen gösterisi Ölü Deniz'i buraya ekliyorum. Transkriptini yeni bir post olarak yayınlayacaktım ama vazgeçtim, sonuçta stand-up deyince görsellik, seyircinin tepkisi vs de önemli. Ama çok güzel bir metin. Açıp okunabilir. Kimsenin milli ve dini duygusunu incittiğine inanmıyorum. Olsa olsa benim gibi sosyal anksiyetelileri incitmiş olabilir, "bu adam bizdendi, nasıl bu kadar iyi göz teması kurdu, nasıl vücut dilini iyi kullanmayı başarabildi" gibi sebeplerden (daha önceki gösterilerinde anksiyetelerinden bahsediyordu da). Kısacası nalet gelsin. 








24 Haziran 2026

Dönmek... mümkün mü artık dönmek?*

Ses deneme bir ki bir ki... 

Naber dünya? Ben buraya geri dönmeye karar verdim. Yıllarımı vermişim buraya, başka bloglarda, hatta afedersin wordpresslerde sürttüm, dönüp dolaşıp buraya geldim. 

Dünya değişti, e tabi Blogger da değişmiş. Notepad gibi, daktiloda yazılmış gibi görünüyor post yaratma sayfası. HTTPsel kodlar yazmak için mi böyle? Ben mi bir şekilde ayarlarını bozdum bilmiyorum. Neyse hayırlısı, buluruz alışmanın ya da bir sorun varsa çözmenin bir yolunu. 

Geldim ama ne kadar kalacağım bilmiyorum. Gönülden geçen haftada en az bir yazı yazmak tabi. Çünkü ilerde dönüp bakınca okumak güzel oluyor, hele ki içeriği böyle boş laf kalabalığı değil de belli bir konu hakkındaysa, böyle ağzıma geldiği gibi değil de, terleyerek yazdıysam... Niyetim daha çok öyle yazmak. Ama tabi insan bilemiyor. İllaki bir şeyler oluyor. Son yazımın üstünden dört sene geçmiş. Ondan önce de en son 2020'de düzenli yazıyormuşum. Toplamda altı sene diyebiliriz. Çok değişti her şey. Ben değiştim, haberler değişti, blogger'da takip ettiğim birçok kişi benim sustuğum zaman civarında susmuşlar, ne oldu o sıralar? Çok mu sosyalleştik acaba, sıkıldık mı? Çok fazla yorumlaşmak beni yormuştu, ondan eminim. Yorumları kapatmıştım. Normalde insanlarla görüşünce nasıl yoruluyorsam, yazışmaktan da yorulmaya başlamıştım. O yüzden yorumları kapatmıştım. Birisi yorum yazınca cevap vermek zorunda hissediyordum çünkü kendimi, onun düşüncesi bile yoruyordu. Şimdi yine öyle olmasından korktuğum için yorumları hemen açmayacağım. 

Ben sosyal bir insan değilim. Yazı yazarken çenemin düşmesine bakmayın lütfen, konuşmayı beceremiyorum, çok konuşulunca anlayamıyorum, anlayamadıkça sinirleniyorum, sinirlendikçe kendime kızıyorum, sonunda ilk fırsatta kaçıp cenin pozisyonuna sığınıyorum. Bir zaman sonra tekrar insan içine çıkıyorum, bu döngü böyle kısır kısır devam ediyor. Allah baba beni de böyle yaratmış.

Türkiye gündemi hakkında 2020 yılındakinden de az bilgim var. O konulara giremem muhtemelen. Hangi konulara girerim? Niyetim okuduklarım izlediklerim hakkında oturup bir şeyler yazmak, eski günlerdeki gibi. Arada bir yaptığım elişlerinden de bahsederim. Bir de Yunanca ve Hollandaca şarkılardan bahsedesim var ama onu belki 90lar bloğuma ayırırım. 

Hatta lafı uzatacağıma hemen başlayayım: Bu sene ABDli ya da Batı Avrupalı olmayan yazarları okuma kararı aldım. Mümkün olduğunca hiç okumadığım ülkelerin romanlarını bulup okuyacağım. Bir koleksiyon oluşturdum, yavaş yavaş gidiyorum. Son zamanlarda okuduklarımdan en etkileyici olanlardan biri Mona Hajjar Halaby'nin "In My Mother's Footsteps: A Palestinian Refugee Returns Home" idi. Yazarın üslubu çok Amerikanca geldi (kendisi uzun yıllardır orada yaşıyor) ama tam olarak neden rahatsız olduğumu anlatmakta zorlanıyorum. Sanırım her şeyde olumsuz bir taraf bulma yeteneğim (!) olduğu için, memleketini cennetmiş gibi anlatması rahatsız etti, sevdiği yerin, sevdiği insanların bir şeylerinden şikayet etmesini bekledim. Çok mantıklı bir istek değil, kadın nasıl isterse öyle yazar, ayrıca herkes benim gibi olumsuzluk avcısı değil. O yüzden üslubu atlayıp içeriğe odaklandım, ve kitabı sevdim. Notlar aldım epey bi. Cadde isimlerini Google Haritalarında aratıp sokak fotoğraflarına bakmak istedim, hayalimdeki savaş Filistin'iyle, Kudüs'üyle, kadının anlattığı, gündelik hayatın devam ettiği sokaklar bambaşka şeylerdi çünkü. Onlara bakmak ve altını çizdiğim notlar üzerine düşünebilmek için bloga ihtiyacım var. Projeleştirmem gerekiyor. Yoksa gündelik işlerin arasında vakit ayırmak istemiyor beynim.
Şimdilik bu kadar olsun. 
Kısa zaman sonra tekrar görüşmek üzere, 

Kanatlı Kedi