hollanda filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hollanda filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2018

16. Hafta, Filmler ve Bir Kitap

Daha seyrek yapmak istediğim 5 şeyi soruyor bu haftanın sorusu. Çok düşünmeden yazacağım. Çok sıradışı cevaplar vereceğimi sanmıyorum.

1) Daha az pineklemek, daha az üşenmek isterdim.
2) İnternette vakit öldürmeyi bırakmak isterdim.
3) Başkalarının hakkımdaki düşüncelerini daha az umursamak isterdim.
4) Daha az sinirlenmek isterdim.
5) Daha az kontrolcü olmak isterdim. Çevremdekilerin neyi nasıl ve neden yaptıklarına daha az kafyı takmak isterdim.


Kitap: Acılar 

Agah Sırrı Levend'in Acılar'ını okudum bu hafta. 1928'de basılmış ilk olarak. Resim eğitimi almış olan Fikret hemen savaşa gidiyor. 1917'de İstanbul'a dönüyor fakat hiçbir şeyin bıraktığı gibi kalmadığını anlıyor. İşgal altındaki şehirde insanların huyları da değişmiş. Fikret bi türlü uyum sağlayamıyor, oradan oraya sürükleniyor. Biz de olayları O'nun yazdığı günlükten takip ediyoruz.

Kitap, o yıllardaki İstanbul'u anlamak için yardımcı olabilir. Tarihi bir belge sayılabileceği için de çok kıymetli. Fakat aşk hikayeleri etrafında çok fazla döndüğü için biraz sıktı beni. Kadının yerleştirildiği karakter içime afakanlar bastırdı. Özgür olmak istiyor ama olamıyor, ne istediğini bilmiyor, batı ile doğu arasında çırpınıyor, ne yapsa vicdan azabı duyuyor... Toplum tarafından da, baş kahramanımız okumuş etmiş Fikret tarafından da sürekli eleştiriliyor... Gerçi ben bu kez en çok kadın karakterlerin mızmızlığından rahatsız oldum. Hatta sadece kadınlar değil, erkekler de dönemin alışkanlıklarından mustaripti. Bi türlü içinden geleni söyleyemiyordu iki taraf da. Yersiz uzun yerli dizi izler gibi aaaaayh dedim durdum kendi kendime, "düzgün konuşsana ya çocukla!" Tabi romanın 20lerde yazıldığını hatırlayıp, haksızlık yapmamakta fayda var.

Kültürel bi hastalığı anlatıyor bu tür romanlar sanki. "Bu tür"den sanırım o dönemlerde veya biraz sonra yazılan romanları kast ediyorum, emin değilim. Fakat Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye'si ile Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur'u var aklımda. Muhtemelen çok münasebetsiz bir karşılaştırma yapıyorum çünkü Tanpınar'da karakterlerin iç dünyaları konusunda daha çok tatmin olduğumu hatırlıyorum. Karakterler sanki toplumun fikirlerini temsil etmek için yaratılmamıştı, kendi iç dünyaları, toplumla çelişebilen yönleri vardı. Yine de dönemin şartları gereği çekingenlerdi.

Bu yüzden olsa gerek, Acılar'ı okurken hem Peyami Safa'yı, hem de Tanpınar'ı hatırladım. Safa'nın kitabını şimdi uzun uzun anlatmayayım, anlatmıştım bi yazıda. Demem o ki, kültürel bir hastalığı anlatıyor bu tip romanlar sanki. Kadın da, erkek de bir kıskaca yakalanmış. Toplumun kontrolünde olduğunun bilincinde fakat buna isyan etmek, hatta şikayet etmek bile zerre kadar aklına gelmiyor. Kendini bulması, 'içinden geldiği gibi' davranması imkansız.

Filmler:

- Learning to Drive: Güzeldi. Romantik komedi desem değil, dram desem değil, komedi desem değil... İnsancıl bi film diyeyim siz anlayın en iyisi. Hintli bir taksi şoförü ile boşanmakta olan beyaz bir Amerikalı'nın arkadaşlığı. Kültürel farklılık, okumuşluk, göçmenlik, dil bilmemek, araba sürmekten korkmak vs... Spoiler: Annenin, kızının zor gününde ona "gel yanımda kal," deyivermeyişi çok hoşuma gitti. Ne kadar zor bi şey ama ne kadar güzel. Özsaygı her şeyden önemli mi ne?




- Jackie: Güzel bir Hollanda filmi. Birbirine karakter olarak da, tip olarak da hiç benzemeyen iki kızkardeş kendi hayatlarını kurmuşken, yıllar önce onları bırakıp giden annelerinin izinin peşine düşerler. ABD'de geçen bi yol filmine dönüşür hikaye. Kah İngilizce, kah Hollandaca değişir konuşmalar. Bol kadınlı, neredeyse erkeksiz bi film. Fakat Hollywood'un pompaladığı mıymıymıy piremses kadınlık değil konu. Gerçek ve güzel. Allahım yine konu özsaygıya geliyor ne güzel. "Hollanda'nın güzel filmi yok ki!" diyenlerin suratına şılap diye fırlatırım bundan sonra bu filmi... Aman ne fırlatıcam be, ben beceremem öyle pazarlamayı. Adını söyler susarım, kendi araştırsın. Evet.





- To Kill a Mockingbird (Bülbülü Öldürmek): Kitabını okumuştum. Biraz zaman geçti üstünden, kitaptan ne kadar farklı hikaye, bilemedim. Ama ana hatları, ana fikri gayet güzel yansıtılmış gibime geldi. Özellikle kızçocuğu tam hayalimdeki gibi canlandırılmış. Bi tek abisinin avukat olmayı açık açık istediğini hatırlıyorum, sanki bundan bahsedilmedi hiç filmde. Konuya gelirsek, ABD'de siyah beyaz ayrımı üzerine, çocuk gözünden anlatılan, etkileyici bir hikaye. Kitap okurken de çok ağlamıştım, filmde de ağladım. Harper Lee'nin kitabı 1960'ta basılmış, film ise 62'de çekilmiş.





- Ils Sont Partout (The Jews): 2016 Fransız yapımı komedi filmi. Yahudilerle ilgili genel geçer varsayımlar hakkında kısa filmlerden oluşuyor film. Hem siyasi, hem eğlenceli, güzel kısacası.


Bu haftalık olan biten bu sanırım. Ha bi de hayatımda ilk defa elmalı kurabiye yaptım, anneminkine benzedi, sevindim.

Bana müsaade, sevgilerle,
Kanatlı Kedi

10 Nisan 2018

15. Haftanın Sorusu

Bu haftanın sorusu çok erotik: Şu anda üstünde ne var?

Cevabı pek öyle değil tabi.

Sabah uyandığımdan beri üstümde bi halsizlik olduğundan, öğlenki kursa hazırlanmak amacıyla pijamalarımı çıkarmaya yeltenerek alt pijamamın yerine kot pantolon giymeyi ve kemeri dahi bağlamayı başarmış olmama rağmen, iş üst pijamayı değiştirmeye gelince ne kadar yorgun hissettiğimi fark edip, akşama kadar dinlenip akşamki kursa ayık kafa ve vücutla gidebilmek için öğlenki kursa gitmemem gerektiğine karar verdiğimden ötürü altı kaval üstü şişhane deyimine uygun olarak şu anda üstümde pijama, altımda ise kot pantolon bulunmakta efenim. Cümleyi daha da uzatabilir miydim acaba?

İki gün bahar havası gördü ya, hemen hastalık sinyalleri vermeye başladı bünye. Bi de sanırım benim bi şeylere alerjim var. Dışarda illaki bi sebepten gözlerim yaşarıyor, gözlerim yaşarınca da burnum akıyor. Rüzgardan olduğunu sanıyordum fekat dün fark ettim ki rüzgar olmadığında da yaşarabiliyor. Ama doktor daha geçen kan aldı, bi  şeye alerjim var mı diye kontrol etti, yokmuş. Bu alerji olayının bi tek kan almayla kontrol edilebildiğini bilmiyordum.

Bu haftanın sorusu fazla fiziksel geldi, kısa sürdü. Lafı uzatasım var. Bu sıralar n'aptığımı filan yazayım bari:

- Kendime ve kamuoyuna itiraf etmemin vakti geldi artık: Motif çelıncından ayrılıyorum. Arada bi estikçe kaydettiğim linklerden yeni motifler yaparım ama her güne bi motif bana uymadı. Zaten 200 gün boyunca bi şeyi düzenli olarak yapmak benim için fazla iddialıydı. Yine de iyi dayandım bence. Şu an elimdekileri de birleştirip tablo gibi bi şey yapmayı düşünüyorum. Bitince illaki dayanamam zaten burdan da duyururum.

- Adalet Ağaoğlu'nun Göç Temizliği denk geldi burdaki halk kütüphanelerinden birinde (OBA De Hallen). Hemencik aldım -hemencik olmasa da- okudum bitirdim. A.A.nu ne kadar yanlış tanıdığımı fark ettim. O'nu hep Atatürkçü, CHPli falan okumuş bi aileden geldiğini sanıyordum. Yani ailesi mutlaka O'nun okumasını desteklemiş olmalıydı. Onca kitabını neremle okumuşum bilmiyorum ama bu son kitapla anladım ki annesi babası bildiğin halk insanıymış. Özellikle babası...  Bildiğin Ölmeye Yatmak'taki Salih Efendi'ymiş. A.A. da bildiğin Aysel'miş. "Kendinden bu kadar farklı hayatları nasıl bu kadar güzel anlatabilmiş?" diye şaşırıp durmuştum Ölmeye Yatmak'ı okurken. Meğer kendisini anlatmış zaten. Üç günlüğünü, bilmemkaç romanını, bilmem kaç deneme kitabını okumama rağmen, nasıl bi aileden geldiğini daha yeni idrak ediyor olmamın iki sebebi var bence: 1) Kitap yazma zamanlarına geldiğinde ailesiyle ilgili sorunları kafasında çözdüğü, ailesini suçlamadığı, hatta onları anladığı için günlüklerinde ailesinden şikayet etmiyor. Geçmişi kurcalayıp durmuyor. Babasının O'nu okula yollamak istemeyişinden bahsetme gereği duymuyor. Dolayısıyla ben, A.A.nun ailesinin biraz sert fakat o zamanlar ne kadar olursa o kadar açık görüşlü, hatta batılı bi aile sanıyorum. 2) Hangisiydi hatırlamıyorum ama bir kitabında bayramlarda ailecek nane likörü içme gelenekleri olduğundan bahsediyor A.A. Bu gelenek de A.A. ile arama kalın bi çizgi çekmeme sebep oluyor hemen. Neden? Çünkü 90lar çocuğuyum ve hiç alkol girmeyen bir evde yetiştim. Televizyondaki evlerle bizimki hep çok farklıydı. Görsel farklılıkların büyük büyük sınırlar çizdiği düşüncesiyle büyüdüm. Alkol varsa bizden değil, şu şu kitaplar varsa bize benzemez, kıyafeti öyleyse böyle... Bayramlarda nane likörü içiliyorsa o ev benim evime benziyor olamaz... Lakin ki bi zamanlar benziyormuş işte. Neyse, bu kitapla ilgili ayrı bi yazı yazmam şart, şimdi susayım.

- İkinci Bahar'a başladım. Ne güzel diziymiş! Dakikalarca mal mal bakışmalar yok, yavaşlatılmış görüntüler yok, başarısız şiveler yok, bozuk Türkçe yok, kasıtlı bozulmuş Türkçe yok... Her karakter hem biraz iyi, hem biraz kötü... aşırılaştırma yok. Daha iki bölüm izledim ama olsun. Ve Türkan Şoray o yaşta hala ne kadar güzelmiş. He kadını erkeğine muhtaç göstermek gibi senaryo saçmalıkları yok... Sen Anlat Karadeniz dizisini görünce aydınlandım geçenlerde. Dizilerdeki rol modeller gittikçe aptallaşıyor. Masallara geri dönüyoruz. Piremsesler kurtarılmak için piremslerini bekliyor. Tabi hepsi namuslu.

- Publieke Werken diye bir Hollanda filmi seyrettim. Amsterdam Merkez İstasyon'un ve karşısındaki Victoria Otel'in yapılışının hikayesi. Aslında o dönem Amsterdamının atmosferini, Amerika'ya göç furyasını, Hollanda'da Yahudilere bakışı görmek açısından güzel bir film. Tabi konu otel yapımı olunca, büyük şirketler ve onlara karşı savaşmaya çalışan küçük adamlar başrole oturuyor ki bence film sırf bu yüzden bile önemli. Oyunculuk, senaryo vs yönünden ise çok şey beklememekte fayda var.



- OnzeTaal diye bi derginin e-bültenine üye oldum. Haftada iki kere Hollandaca hakkında mail geliyor. Dili bilenlere yönelik bi dergi normalde ama çoğu zaman mailde paylaşılan yazıların konusunu anlıyorum ya yetiyor. Bugün misal, resmi maillerde "... belgesi ektedir." demenin yollarını anlatmışlar bi yazıda. Durup dururken yeni bi şey öğrendim. Şu an hatırlamıyorum ama bi daha karşıma çıktığında hatırlarım. Bi kelimeyi tam olarak öğrenmem için illa 3-5 kere karşılaşmam gerektiğini fark edince oturup kelime çalışmaktan vazgeçtim. Okumaya, tv izlemeye zorluyorum kendimi. Demem o ki, Hollandaca öğrenmek isteyenlere iyi gelebilir bu OnzeTaal bültenleri.

Şimdilik bu kadar olsun. Derse gideyim gali.

Selamlar,
Kanatlı Kedi

09 Haziran 2017

Film Raporları - 8

            Uzun zaman oldu film raporu yazmayalı. Baktım son zamanlarda izlediğim filmler birbirine girmeye başladı, zamanım da var, hemen koştum geldim buraya.

1. Fanfare (1958)

                 Yönetmen: Bert Haanstra

           Siyah beyaz bir Hollanda filmi. Ülkenin kuzeyindeki Giethoorn köyünde geçiyor. Yakın zamanda gezmeye gittim bu köye. Epey turistik bi yer. Çinliler çok geliyormuş. Hatta o kadar çok geliyormuş ki, restoran menülerinde Çince seçeneği var, belediye garsonları Çince kursuna göndermiş, az buçuk konuşabiliyorlarmış. Çok küçük bi yer, masalsı küçük evler arasına köprüler kurulmuş. Neredeyse her evin bi köprüsü var. Çünkü evlerin etrafı kanallarla çevrili, yürüme yolu yok denecek kadar az. Yürüme yollarından bisikletle giden yerliler var, araba giremiyor. Köyün hemen yanında bir de göl var. Bu kanallarda ve gölde tekne turu düzenleniyor. Hatta Hollandalılar genellikle tekne kullanmayı bildiği için tekne kiralayıp gezilebiliyor da. Tekneden kastım kayık gibi bi şey ama elektrikli motoru var, belki ismi tekne değildir. Benim gibi isminden bile emin olmayanların şoförüyle birlikte kiralaması daha mantıklı zira usta bi şoför olmadan sürekli oraya buraya çarpmak mümkün. Filmden önce de turistler geliyormuş ama asıl filmden sonra ünlenmiş köy. Dolayısıyla filmin ana mekanlarından olan bir bar da turist çeken yerlerin başında geliyor. 

           Giethoorn'la ilgili internette araştırma yaparken filmle karşılaştım. Konusu şöyle: 1950lerde köy civarında bir orkestra yarışması düzenleniyor. Tabi bu köyün de bir orkestrası var, katılmak istiyorlar. Fakat köydeki iki büyük barın sahibi de bu orkestranın içinde ve bi türlü anlaşamıyorlar. Biri bi notayı yanlış bastı mı öbürü gülmekten kırılıyor ve kavga patlıyor. Sonunda tartışma o kadar büyüyor ki orkestra ve dolayısıyla köy ikiye bölünüyor. Köyün polisi kavgacılardan birinin otelinde kalıyor ve diğerinin kızına aşık. Dolayısıyla orta yolu buldurmak zorunda bu genç çift, birleşebilmek için. Belediye başkanı ve orkestra şefi de sürekli aralarını yapmaya çalışıyor iki tarafın. Derken komiklikler, şakalar, rezillikler... Komedi filmi olunca tabi ki eninde sonunda mutlu sona bağlanıyor.

           Hollanda sinemasına, diline, coğrafyasına, kültürüne ilgi duyanlar için eğlencelik bir film. Youtube'da İngilizce altayazılı olarak mevcut: 



2. Gadjo Dilo (1997)

             Yönetmen: Tony Gatlif

          İsmini çok duymuştum ama filmin başına asıl oturma sebebim ekşisözlük'te "en güzel dans sahneleri" benzeri bir başlıkta filmin isminin bol bol geçmesi oldu. Müzikal falan değil ama çingene filmi, müzikalden daha müzikal sayılabilir. Yıllar önce Çingeneler Zamanı'nı izlemiştim, o zamanlar sinemaya bu kadar aşina değildim, çok tuhaf gelmişti. Çingeneliğe değil de filmin çekim tarzına alışamamıştım. O film hakkında yorum yapabilmek için tekrar izlemem gerektiğini düşünürüm hep. Gadjo Dilo ise öyle değil. Çekim tekniklerini bilmem ama seyirciye her şeyin doğal olduğunu hissettiriyor. Sanki yönetmenin üslup süzgecinden geçip karşımıza gelmemiş gibi. Sanki yönetmen filmle seyirci arasına girmemiş gibi...

            Fransız bi genç, Romanya'ya gider. Nora Luca isimli çingene bi şarkıcıyı aramaktadır. Romence bilmez, Çingenece de bilmez, tabi o zamanlar Google Translate de yok, Fransızcasını el kol işaretleriyle birleştirip anlaşmaya çalışır insanlarla. Gitmeden önce üç beş kelime öğrensene be adam, dedirtir. Yolda bi köyde geceyi geçirmek ister, kalacak yer bulamaz, bi çingene grubuna dahil olur. Turist gibi, sosyal bilimci gibi aralarına karışır, onları izler, onlarla birlikte eğlenir, hüzünlenir. Sonrası spoiler. 

          Zamanla dillerini öğrenir, onlara Fransızca öğretir. Zamanında Belçika'ya gidip gelmiş, az biraz Fransızca öğrenmiş olan Sabina'yla yakınlaşır. Fransız, ordaki ortama alıştıkça, bize de çingenelerin poposunu açıp gösterivermesi, çadırda, derme çatma evlerde yaşamaları, bol küfürlü konuşmaları, çalgıcılığı ve göbek atmayı meslek edinmeleri, konuşurken yanındakini sık sık ittirip kaktırmaları normal gelmeye başlar. Umursamazlıktan gelen özgürlüklerine özenmedim bu kez. Eskiden hep bu tip filmler özgürlükle ilgili ilham verirdi bana. Artık 30 yaş civarına gelmenin etkisi midir, yoksa pes etmekten midir bilmem, filmlerden çok fazla ilham almıyorum bu konularda. O yüzden ekşisözlük'te bazılarının son sahne için "kasetleri parçalayarak gerçekten bi çingene oldu, tüm bağlarını kopardı, özgür oldu" demelerine katılmıyorum. Bence o sahne özgürlüğün değil, çingenenin hayatına dışardan bi gözle bakmaktan vazgeçmenin simgesiydi. Bundan sonrası yeni bi paragrafı hak ediyor: 

            Düğünde acı içindeki babanın çingene olmayan zenginlerin karşısında çalıp söylemeye devam ettiği sahneydi bence en etkileyici olan. Çünkü burda düzenli ve zengin hayatın, dağınık ve fakir hayat kültürüne, müziğine, ruhuna ihtiyaç duyduğunu gördük. Dağınık ve fakir hayat da diğerinin parasına muhtaç, o yüzden canı isteyince bırakıp gidemedi acılı baba. Ne kadar özgür ve kurallara karşı olursa olsun, acısını içine atıp, karşısındakilere göbek attırmak zorunda. Gadjo bunu görüyor ve tiksiniyor bu insanların, asla tasvip ve takdir etmediği insanların kültürünü sömüren hayattan, zengin olmasa da kendi hayatından, onların türkülerini kaydetmeye çalışan, birikirmeye dayanan düşünce yapısından. O yüzden kasetleri parçalayıp gömüyor, kendini engellemek için. Asla onlar kadar anı yaşayamayacağını biliyor ama elinden geleni yapıyor. Kasetlerin mezarının üstünde dans ederken de aslında onları taklit ediyor, saygısını gösteriyor. Fakat bu, bundan sonraki hayatını onların yanında devam ettireceğini göstermiyor.

           Bir şey daha: Sabina'yla Gadjo'nun seviştiği sırada Sabinayı arıyor diğer çingeneler, çünkü düğüne gidecekler, işe, eğlenmeyi bilmeyenleri eğlendirmeye. Bulamıyorlar ama kimse takılmıyor buna. Aynı şey Zorba'da olsaydı. Girit'te, dindar bi köyde... Sırf güzel ve dul ve köydeki erkekleri koynuna almıyor diye bir kadına katlanamayan o kuralcı, dindar ve asla poposunu açıp göstermeyen kültürde, Sabina ne bu kadar özgür olabilirdi, ne de o yaşına kadar canlı kalabilirdi... İşte insan asıl bunu düşünüp özeniyor Çingeneliğe.

           
            Şimdilik bu kadar olsun.