Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2026

Ordan burdan...

Naber dünya?

Uzun bir aradan sonra bir kez de mektup/günlük usulü blog yazayım dedim. 

Türkiye'ye gidip geldim, aile ziyaretine. Kırkıma yaklaştığım için annemin babamın fiziksel olarak gittikçe çökmesine belki şaşırmamam lazım ama şaşırıyorum. Bu sefer epey iyi anlaştık, nazar değmesin. Onlarda kendimi gördüm, hangi huyumu annemden, hangisini babamdan almışım, biraz daha iyi anladım. Sanırım eskisi kadar öfkeli de değilim. Ayrılmak zor geldi. Neden yurtdışında yaşadığımı sorguladım: Kaç günlük ömürleri/ömrüm kaldı ki senenin neredeyse tamamını ayrı geçiriyoruz? Öte yandan benim yaşımda kaç kişi annesinin dizinin dibinde yaşıyor? Ayrıca evliyim, kocamın annesinin yanına mı dönelim kendi annemin mi? Evlilik kurumunu sorguladım; tamam eski zamanlarda, herkes kendi köyünden evlenip ömrünü aynı yerde geçirdiğinde mantıklıymış bu düzen ama şimdi? Bekar olsaydım bir şekilde annemlere yakın mı yaşardım acaba? İşsiz olduğumu düşünürsek, muhtemelen evet. Peki bunu tercih eder miydik? Şüpheliyim, çünkü dürüst olalım, sayılı gün olduğunu bildiğimiz için birbirimize karşı böyle anlayışlı ve sevgi dolu davranabiliyoruz. Ayrıca evlendiğim için bazı konularda özgür olma hakkı kazandım onların gözünde. Kısacası, olmaz o iş. Yine de kafamda deli sorular durmuyor. 

Bu kez ilk defa aile ziyareti sonrası birkaç günlüğüne Ege kıyılarına da gittik. Orası gerçekten başka bir Türkiye'ymiş, sanki Yunanistan'ın Türkçe konuşulan, ve kafelerinde Türk çayı bulabildiğim versiyonundaydım. Bir sahafı ziyaret edebildim, birkaç kitap aldım tabi ki ama asıl sürpriz imzalı bir Ruhi Su plağı bulmam oldu. Sahafın sahibi biliyor muydu imzalı olduğunu bilmiyorum, ama aşırı uygun bir fiyata aldım. Üstelik çalışıyor, arka plandan yağmur sesi gibi çıtırtılar da geliyor.

Geleli iki gün olmadı, Hollanda'ya adapte olmaya çalışıyorum. Yeni başladığım online Hollandaca kursuna katıldım, gönüllü işe gittim. İkisi de güzel geçti. Rutinler güzeldir. Kendimi zorlayıp GGZ'yi aradım, sonunda yüzyüze otizm öngörüşmesi için Kasım ayına randevu alabildim, geçtiğimiz Ekim'den beri bekliyordum. Gideceğim kurumun Google yorumlarına baktım, kimse memnun değil. Pek bir beklentim yok artık bu otizm var mı yok mu netleşsin davasından. Daha senelerce sürebilir belli ki... Oradan çıkacak sonuca göre anksiyete ilacına başlayacaktım ama benim kadar acele edemiyor sistem, o yüzden yuvarlanıp gideceğim. 

Dün Hollanda'nın yeniden Eurovizyon'a katılacağını öğrendim. Yayıncı şirket AVROTROS İsrail'in katılmasını protesto edip katılmamaya karar vermişti son seferde, şimdi NPO devralmış görevi ve katılmaya karar vermiş. Ne değişti bilmiyorum. Bir imza kampanyası yok mu diye internette arattım, şuna denk geldim: NPO, stop de Songfestivaldeelname van Nederland! Sosyal medyam yok bari burada paylaşayım dedim, belki Hollanda'da yaşayan bir iki okurum vardır diye...

Anadili Hollandaca olmayan Hollandalılar için bir yazı yarışması varmış. Kurgu ya da kurgu dışı, İngilizce ya da Hollandaca metin yollamak mümkün. Son başvuru tarihi 1 Ekim, ilgilenenlere duyurayım: Palabra Prijs

Daha denecek çok şey var gibi ama toparlayamadım, en iyisi burada bırakmak. 

Ha bir de P!nk ne yaptı öyle ya? Ergenlikten kalma bir sevgim vardı O'na karşı, artık o zamanki kadar saf değildi sevgim ama yine de... Free Palestine diyen birinin (Macklemore'muş) Ed Sheeran turundan atılması için çabalamak yetmezmiş gibi , yaptığı açıklama da açıklama değil. Tekrar tekrar okudum sözlerini, bir türlü O'nu haklı çıkaracak bir sonuca varamadım. Hayal kırıklığına uğradım evet, ama daha çok hayal kırıklığına uğradığım için kendimden rahatsız oldum. Çok ünlü ve popüler birinden bu kadar ümit beklemek niye? Bu kadar saf mıyım gerçekten?

Selamlar, 
Kedi


17 Mayıs 2020

Mayıs'ın İkinci Haftası - II

Selam dünyalı,

Bu kez not almamıştım hiç, oturup düşünmem gerekti bu yüzden. Şimdi notlar aldım, bakalım nereye varacak bu yazı...

- TRT spikeri Jülide Sönmez'in @kidegitim isimli bir instagram hesabı var, Türkçe'yi düzgün kullanmakla ilgili bir şeyler paylaşıyor arada bir. Bu hesapla tanıştığımdan beri daha bir dikkatimi çekti, Türkçem zaten çok iyi değildi, gittikçe de kötüleşiyor sanırım. Çok az Türkçe duyuyorum, duyduklarımın çoğu da benimkinden daha iyi değil. U.la aramızda geyik yaparak konuşuyoruz sürekli, filmlerde vs gördüğümüz karakterlerin taklidini yapıyoruz, kendi normal konuşmamı unutuyorum bazen. Neyse, bu hesap sayesinde hatırladım, daha çok farkındayım artık. belki düzeltirim de bir gün. Yoksa 3 dil bilip, üçünü de "derdimi anlatacak kadar" biliyor olacağım, çok saçma, ayıp, elalem ne der, ben ne derim?

- Yarın ve ertesi gün işe gidiyorum, yihhhuuu! Tabi ki burda ironi var, bu duruma sevinecek kadar işime bayılmıyorum ya da evden o kadar nefret etmedim henüz. Hatta hala yüksek sesle söylemeye utanıyorum ama çok memnunum evdeki hayatımdan. Ne kadar asosyal olduğumu bu karantina sürecinde daha iyi anladım. Bir kere bile evde olmaktan dolayı sıkılmadım. Tabi bizde hiçbir zaman tam bir karantina olmamasının da etkisi büyük bunda, istediğim zaman yürüyüşe çıkabiliyordum ama insanların şikayetçi olduğu şey sadece o değil, hiç sosyalleşemedikleri için de sıkılıyorlar. Nazar değmesin, tahtaya vurdum, hiç öyle bi sıkıntım olmadı. Hatta Hollanda'da yavaş yavaş normale dönme denemeleri başlıyor, "ben n'apcam" diye bi korku sarmaya başladı beni... Aman, her şey düzelsin de, ben tekrar alışırım, 30 yıldır nasıl yaşıyorsam, hallederim bi şekilde. 

Bugün bi maske diktim ve taktım ilk defa. Ne kadar rahatsız bi şey! Cepli yaptım ki içine filtre koyabileyim dedim ama o zaman da iki katlı yapmak gerekti, tabi daha sıcak oldu. Bi de gözlük buğulanıyor tabi.. Tüm gün maske takıp çalışmak zorunda olmak çok zor şeymiş,  hep tahmin ediyordum da, şimdi daha net anladım.

- İşe geçici olarak geri dönüyorum sanırım. Yetişmesi gereken bi model varmış. O yüzden, yani sıradışı bir durum olduğu için gideceğim. Bu arada diğer elemanlar çoğunlukla atölyeden çalışıyor sanırım, beni neden çağırmadılar hala? Bilmiyorum, kimseye de sormuyorum. Eşeğin aklına karpuz kabuğu koymaya gerek yok.

- Bu hafta bi kez daha anladım ki, Hollanda'da küçük şirketlerde çakallık temel yönetim prensiplerinden. Yani işçi olarak haklarını savunmazsan kimse gelip sana hakkını vermiyor. Çok sıradan şeylerde bile öyle. Çok ayrıntıya girmek istemiyorum ama benim gibi "Avrupa'da işçi hakları süper gelişmiş, doğu kurnazlığı yok, adil vs" diye düşünerek buraya gelenlere fikir olsun: Her zaman öyle değil. Ben bunu öğrendiğimde şok oldum, "iş ahlakı bu değil ulen!" diye bağırasım geldi ama kim iddia etti ki iş ahlakı sahibi olduğunu? Bu sadece bizim yakıştırmamız. Bi de Hollandalıların çok açıksözlü olmasıyla ilgili bi efsane var, bu huylarıyla ünlüler. Birçok Avrupalıya bile kaba geliyor bu huyları. Günlük hayatta çok rahatsız olmadım henüz bu huylarından (muhtemelen çok sosyalleşmediğim için) ama iş yerinde bu açıksözlülüğü herkes kendi lehine kullanma çabasında, özellikle de yöneticiler. Bi sorunuz varsa rahatça sorabilirsiniz, deyip duruyorlar ama aslında bu bi seçenek değil. Çoğu zaman sormazsanız, cevabın peşinden koşmazsanız cevabınızı alamıyorsunuz. Ve burda soru "ben ne zaman sözleşme imzalayacağım?" gibi son derece ciddi bir soru da olabiliyor. Saçmalığın alası, acayip sinir bozucu, ve bence hiç de etik değil ama "hakkını savunmazsan tabi ki düdüklenirsin" gibi kabul görmüş bi zihniyet var burda. Zihni bu savaşa hazırlayıp işe girince insan daha az kazık yiyebilir, o yüzden buraya yazmak istedim. 

Öte yandan soru sorunca patronun sana kafayı takması gibi bir şey de pek olmuyor sanırım, en azından ben öyle bi hikaye duymadım henüz. İşi iyi yapıyorsan patron senle iyi anlaşmaya devam ediyor, hiçbi şey olmamış gibi. Yani patronun gururuna dokunmuyor aranızdaki çekişme, ki Türkiye'de muhtemelen öyle bi durum daha yaygın olurdu.

- İlk defa burdaki bi tuhafiyeden sipariş verdim. bol.com gibi sitelerden de alabilirdim ama dedim hem destek olayım, hem de bakayım tam olarak neleri varmış. Tüm stoklarını inceledim, normalde nasıl arayacağımı bilemediğim ürünleri buldum. İyi oldu. Dükkan şu: https://jandegrotekleinvakman.nl/
Şimdi küpe kancası, silikon tabancası , elyaf gibi birbiriyle alakasız şeyler kaldı alınacak, onları nerden alacağımı bilemiyorum şimdilik. Bulurum elbet. 

- Düşününce, elişi bakımından normalden daha verimli geçmiş günlerim. Bugün maske diktim. Sonra dikiş makinesine doyamadım, uzun zamandır ertelediğim şeyi yaptım, kendisine bir örtü diktim, çünkü pakette gelen dandik plastik örtüsü bi işe yaramıyor, her yerine toz giriyor. (Evde niye bu kadar toz var? O ayrı bi konu tabi.)  Tarif bulmaya üşendiğim için kafama göre diktim örtüyü, sonuç idare eder, çok incelemezsen hatalar anlaşılmıyor ama dikerken bu kadar sorun çıkacağını hiç düşünmemiştim. Ölçüleri belli olan şeyi düzgünce kesemediğim için dikerken parçalar tam  eşit denk gelmedi, dolayısıyla köşelerde kat kat diktiğim yerler oldu ama neyseki çok önemli bir şey değil. Daha çok çalışmam lazım. Sadece ya makine çok dandik (epey ucuza almıştım) ya da ben çok temel bir şeyi yanlış yapıyorum ki şöyle bir problem oluyor: Dikişi bitirince kumaşı kaldırıp ipi kesme aşamasında kumaşı uzaklaştıramıyorum bi türlü çünkü alttaki ipin olduğu haznede iki ip biribirine dolaşmış oluyor. Sık sık bu düğümü çözmem gerekiyor, bu da baya bi heves kırıcı bi şey. 


Bi de bozuk para cüzdanı ördüm. Burdan bi arkadaş ailesinin evine dönecek memleketine, ona küçük bi hatıra vermek istemiştim, ordan aklıma geldi böyle pratik bi hediye fikri. Daha da örerim ben bundan, çok sevdim. Hatta unutmadan pratiğe devam etsem iyi olur. Şimdi de bi cüzdan yapmak var aklımda, ya eski kotlardan (daha sağlam olur diye) ya da örgüden bi cüzdan... Henüz uygun bi tarif bulamadım, kafamda da oturtamadım fikri. 

 

He bi de 500lük puzzle tamamladık u.la birlikte. 


İşte böyle. 

O zaman Kardeş Türküler'in Seteney'iyle veda edeyim, Çerkes şarkısı. Sözleri de videonun altında. 

Selam ederim,
Kanatlı Kedi




tatlı tebessümün bana ulaştığında göğsüm aydınlanıyor güneş gibi bir bakışın bana değdiğinde yüreğim kanatlanıp uçmak istiyor gerçek sevgi budur işte umutlardan kurulu budur işte gerçek sevgi çiçek demetlerinden yapılmış hayat dayanılmaz olduğunda katlanabiliyorum, sen yanımdaysan uzun yollara düşmüşsem eğer ulaşıyorum istediğim yere, sen uğurladıysan

09 Mayıs 2020

Mayıs'ın Birinci Haftası II

Selamlar efem,

Burda korona kuralları biraz gevşemeye başladı. Geçtiğimiz haftaiçinde yeni kurallar açıklandı. Haftaya okullar açılacak, yarı zamanlı olarak. Yani çok kalabalık olmayacak şekilde düzenlenecek sınıflar. Liselerle ilkokullarda uygulama farklı olacak sanırım. Küçük çocukların taşıyıcı olmadığı sonucuna varmışlar burda yaptıkları istatistiki araştırmalarda. O yüzden bu rahatlık.

11 Mayıs'tan itibaren kütüphaneler (ki burda önemli sosyalleşme merkezi buralar), 1 Haziran'dan itibaren de kafeler, sinemalar vs mesafeli olarak açılacak. Müşteri kısıtlaması olacak yani. Mekan içinde olur ama dışında nasıl olacak? Bu havalarda hep barların, kafelerin teras dedikleri kapı önleri tıklım tıklım olurdu. Göreceğiz.

Şöyle bir görsel hazırlamış devlet, yeni kurallarla ilgili:



1 Eylül'den itibaren ot satan dükkanlar yani coffeeshoplar açılacak ve seks işçileri tekrar çalışabilecek. Başbakanın bu cümleyi basın toplantısında kurması bi tuhaf geldi dinlerken. :) Tabi bundan bahsetmesi şarttı. Amsterdam'ın en önemli turist çekme sebebi bu iki iş kolu, üzgünüm ama Van Gogh Müzesi değil:) Vergisini ödeyen bu çalışanlardan bahsetmek zorunda eşek değilse. 

Ha bir de tüm bu yavaş yavaş rahatlamaya rağmen, 1 Haziran'dan itibaren toplu taşımada maske kullanmak zorunlu olacakmış. Neden o zamana kadar zorunlu değil? İnsanların maske edinmesine zaman tanımak istiyorlar. Çünkü Türkiye'deki gibi topluca ürettirmediler burda, insanlar hala Etsy'den, tanıdıklardan filan DIY yöntemiyle dikilmiş maskeler bulmaya çalışıyorlar. Türkiye'de meslek liselerinde filan dikildiğini okumuştum. Doğru haber galiba değil mi? Eğer öyleyse bu uygulama burda neden yapılmadı? Çok mu zor? Diktatörlük sayılır, piyasaya müdahale etmemeliyiz filan mantığıyla mı? Hala anlayamıyorum burada neler olduğunu, hangi eylemin ardında nasıl bi motivasyon olduğunu filan... Yorucu oluyor bazen ama uğraşıyorum işte bakalım... 

Benim işyerim de yakında atölyeden çalışmaya geri dönebileceğimizi bildirdi. Yaklaşık 30 kişilik atölyede 7-8 kişi olacağız, dolayısıyla sosyal mesafeyi korumamız çok da zor olmayacak ama isyanlardayım içten içe: İhtiyaç var mı cidden? Aynı işi yapıyordum evde ne güzel. Tamam kurallar biraz gevşiyor ama hala olabildiğince evden çalışın dendi. Ne gerek var şimdi toplu taşımaya filan binmeye... diye düşünüp düşünüp dünümü rezil edecektim ki... aklıma geldi: Daha ne zaman çağıracakları bile belli değil. Bi sakin ol. Çağırdıkları zaman düşünürsün. Böyle düşününce bi rahatladım! Oh be. Bi sürü düğme varmış meğer beynimde, birbirinin yolunu engelliyormuş. Misal stres düğmesini kapatınca hop gözüm daha bi başka görüyormuş. Bu kadar basit bi şeyi niye bu yaşımda anladım, onu ben de bilmiyorum. Geç olsun güç olmasın.

Neyse Korona haberleri bu kadardı, güzel haberlere geçelim:

1. Ferhan Şensoy podcastleri: Sosyal medyada sorulan sorulara cevap veriyor. Kısa kısa üç kayıt var şimdiye kadar. Ama güzel haberler geliyor. Yeni oyunlarından birini radyo tiyatrosu şeklinde yapacaklarmış, ekip Zoom'dan filan prova yapıyormuş. Kısacası son derece aktif çalışıyor Ferhan Şensoy ve Ortaoyuncular Tiyatrosu, beklemedeyiz. Podcast şurda.

2. Jet Sosyete'nin karantinada evde çekilen final bölümünü izledim, duygulandım. Karakterleri şöyle bi tanırdım ama diziyi düzenli olarak izlemezdim. Baya güzel geldi yine de.

3. Nazlı Gürkaş'ın Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan kitabına başladım. Muhtemelen bunun hakkında uzun uzun yazmam gerekecek ama kısaca bi şeyler demeden duramadım: Yunanistan'ı niye bu kadar sevdiğimi hatırlıyorum her sayfada. Türk bir yazarın gözünden Yunanistan'ı görmenin anlamı benim için daha büyük. Çünkü burda diğer Avrupalılara anlatmaya çalışıyorum, anlatamıyorum neden sevdiğimi. Sadece deniz kum güneş sevgisi sanıyorlar ama bambaşka bi şey var aramızda. İtalya'nın denizinde aynı hisler uyanmıyor. Düşman diye öğrendiklerimizin bize ne kadar benzediğini 25 yaşımdan sonra fark etmiş olmam mı etkiledi beni bu kadar? Bilmiyorum. Analiz etmek niyetinde olmuyorum pek bu konu üzerine düşündüğümde, o farklılıkları, benzerlikleri, dertleri, sevinçleri, her şeyi gözlemlemek istiyorum sadece ve bunun keyfini çıkarmak... Ah be, ne çok özledim...

Bu arada kitapla tanışmamı sağlayan Sezer'e, blogundaki yazıya teşekkür etmeliyim: https://sezer-eser.blogspot.com/2019/06/sevdigim-seyler.html İyi ki almışım. Daha önce hiç bu tatta bi gezi kitabı okumamıştım. 

4. Şimdi etiketlerde arattım da, ben hiç Kardeş Türküler hakkında yazı yazmamış mıyım gerçekten? Nasıl yapmış olabilirim bunu? Çok seviyorum, öyle böyle değil. Lisede  platonik aşık olduğum çocuklardan biri şimdi grup üyesi diye değil, hayır, alakası yok:) Gerçekten yok. Sevdiğim şarkılarının çoğunun sözlerini anlayamıyorum, bu da benim ayıbım, oturup araştıramamışım. Bu çelıncın sonuna kadar görev edineyim o zaman kendime: Her yazıda bir Kardeş Türküler şarkısının sözleri ve Türkçe değilse çevirisi paylaşılacak burda. 

Gülsüm diye bi türkü var, bilmem bilir misiniz? Sanırım Burdur civarlarından bi türkü. Güssüm evlenecekmiş de "sen buralardan gidince bizim koyunları, sığırları, davarları kim gütsün" diye bi ağıtla yakılıyor sonra da göbek atılıyor arkasından. Güssün adeta bi süper kahraman, her işi yapıyormuş meğer. Komiklik olsun diye söyleniyor muhtemelen ama özellikle köylerde son derece gerçeği yansıttığı için beni acayip sinirlendiriyor-du. Kardeş Türküler versiyonunu dinledim, içimin yağları eridi. Buyrun onu buraya bırakayım, sözlerini de altına kopyalayıp gideyim. Kardeş Türküler'i ayrı bir yazıda uzun uzun yazmam lazım.



Gülsüm, A Gülsüm,
Sen Buralardan Gittiğinde
Davarları, Koyunları, Sığırları,
Sıpaları, Tavukları, Köpekleri Kim Gütsün?
İnek Sağdırı, Odun Kıydırı, Südün Pişiri, Kaymağı Taşırı,
Ocakta Yemek, Öğlene Pişcek, Tarlaya Gitcek
Anası, Atası, Danası, Sıpası…
Atıyo Tepesi, Atıyo Tepesi
Öffffff Beeeeee!
Kınamızı Soldurana
Gülümüzü Kurutana

Ömrümüzü Çürütene
Öfff Be Diyelim Hele….
Gülsüm, Kız Gülsüm,
Gelin Olup Gittiğin Evde Ahıra Avluya,
Çalıya Çırpıya, Tarlaya Oduna Da Sen Koşma Gari
Kız Gülsüm….

Gülsüm Yolun Açık Olsun
Gurbet Elde Başın Bahtın Gülsün
Gözünden Yaş Döktürenin
Yollarına Duman Çöksün..

Kaynak


10 Mart 2020

Kitap: Gezginin Oteli - Zamanda ve Mekanda Yolculuklar (Cees Noteboom)


Hollandalı yazar Cees Noteboom'un bir kitabını daha okudum. (Diğeri burada: Mokusei) Yıllar içinde tuttuğu gezi notlarından seçmelerden oluşuyor. Hakkını vereyim, gerçekten zor bir yazar. Bazı şeyler çeviride kaybolduğundan mıdır nedendir bilmem, bu yazarı sanırım her daim uyanık bi zihinle okumak gerekiyor. Yoksa o kadar çok gönderme, o kadar çok -daha önce hiç duymadığım- özel isim geçiyor ki, dalıp gidiyorum başka düşüncelere. Ama dalmadığım zamanlarda hep severek okudum. Diğer kitaplarını da okuyacağım kesin. Keşke orjinalinden okuyabilsem ama henüz Hollandacama o kadar güvenmiyorum. Yazarı niye sevdiğimi şöyle bir not alarak özetlemişim: "(Kitaplarında) insanı anlama çabası, tarih bilgisi, batılı bakış açısı ve batılı bakış açısına dışardan bakış... hepsi bir arada." Evet hepsine katılıyorum yine ama eksik bu. Yazar gezgin, dünyayı gezip gezip yazıyor. Ama "görülmesi gereken yerler" gibi listeler yapmıyor. İnsanları izliyor, aralarına karışıyor, asla tam olarak karışamayacağının, hep bir gözlemci olacağının farkına varıp hüzünleniyor, fakat bu hüzün öyle bir kıvamda ki, gereksiz bir drama tadı bırakmıyor ağızda... Tüm bunlar bende, Noteboom'un Sait Faik'in daha karmaşık cümleler kuran versiyonu olduğu izlenimi uyandırıyor. Birisi öykücü, birisi gezgin elbette, edebi dillerinin hiç alakası yok birbirleriyle elbette ama sanki insanlara baktıkça hissettikleri hep benzermiş, gibi. 

Neyse, öyledir, değildir, bilmem, bana düşmez ama bende uyandırdıkları böyle, birbirine benziyor. 

Altını çizmeye üşenmediğim kısımları not ettim buraya, buyrunuz: 

133 - Bu tür yerlerde daima çok mutlu olduğumdan, nedenini hiç sormadım kendime. Mutluluk hakkında düşünmeye, mutsuzluktan daha az zaman harcıyoruz sanki. 

134 - Hiçbir şey, ilerlemeden daha sıkıcı değil, diye düşünüyorum mantıksal yönden ileri ama duygusal yönden geri olan ve kendi anavatanında, benzer bir sofulukla kiliseden çıkan bir grup kara giysili Hıristiyan herifi her gördüğünde bir kasvet ürpertisi hisseden ben. 

136 - İran'a, körleşmiş bir Batı kibiriyle yaklaşıyor ve kendinizi hiçbir nirengi noktası bulunmayan, binlerce yıllık bir tarihle karşı karşıya buluyorsunuz. Bugüne dek son öğrendiğiniz şey Xerxes'ti, peki ondan sonra gelen bütün o yüzyıllar ne olacak? Fransa'ya Fransız Devrimi hakkında bir şey bilmeden, Napoleon hakkında mümkün olan en muğlak düşünceyle ve Charlemagne, Hıristiyanlığın yayılışı ve Katoliklikle Protestanlık arasındaki fark konusunda hiçbir fikriniz olmadan gitmeye benziyor bu.

137 - Halife Ömer ülkeyi 642 yılında fethediyor ve İranlılar gerçekten, bugüne dek Müslüman kalıyor ama Müslümanlıktan çok daha eski bir tarihe sahip olduklarının ve bir zamanlar Araplara yenildiklerinin olağanüstü bilincindeler. İranlıların uyguladığı, Şiilik denen ayrılıkçı Müslümanlık biçiminde Muhammet'in halefleri farklı ve diğer Müslümanlar tarafından sapkınlık olarak görülüyor bu.

143 - Nihayet burada, insan biçimlerini simgeleyen resimler yapılmış duvarlar görüyorum bari. İnsan!Bütün o geometriden sonra bir rahatlama geliyor...

150 - Bu kabartmalara insan figürlerinin ya da daha doğrusu, insan imgeleminden çıkan figürlerin oyulmuş olması bile, sizin onlara yakınlığınızın, onlardan sonra, sizden önce gelen İran sanatının yakınlığından çok daha fazla olduğu anlamına geliyor; o insan biçiminden yoksun, aşırı geometrik süslemeler...

151 - Beraberimde götürdüğüm şey, başkalarında belki bir kayak tatilinden sonra kalan duygular; rafine ve temiz bir şeyle temas etmiş olmak.

173 - Çok zaman önce kızkardeşimle ben savaş zamanı, Lahey'den boşaltıldıktan sonra, yönetimsel bir hata yüzünden, doğu Hollanda'daki School met den Bijbel (Kutsal Kitap okulu) dediğimiz bir yere yerleştirildik. Bu pek uzun sürmedi, çünkü diğer çocuklar daha ilk gün bizim 'pis katolar' olmamıza sardırıp oyun alanında bizi kovaladılar ve köşeye sıkıştırıp suratımıza tükürdüler. Bu bende bir travma yarası bırakmadı fakat unutmadım da. Bunu o bölgelerde, 'zwartekousenkerk' (kara çoraplar kilisesi) olarak hüküm süren katı ortodoks tipte Protestanlığa bağladık. Bildiğim kadarıyla, bu kilisenin üyelerine bugün bile televizyon izlemek yasaktır, çoğunluk oldukları semtlerde Pazar günleri yüzmek yoktur ve hatta bunların bazıları çocuklarına çocuk felci aşısı yaptırmayı bile reddediyor, çünkü bunu yaptırmak Tanrının esrarengiz işlerine karışmak demektir. 

173 - (Kilisede) Işıksız bir Noel ağacı, yerinden edilmiş kişidir; orada dururken, bir ağaç olmak için elinden geleni yapıyor, ama herhalde bunu bir ormanda yapmayı tercih ediyordur. 

181 - Yapraksız bir akçaağacı nasıl tanıyacağım? 

183 - Homo sapiensin çeşitli biçimlerinin konduğu bir kafes olursa belki o zaman kendimizi daha iyi anlayabiliriz. 

206 - ... ama bana anlatmak, açıklamak, tanımlamak istediği daha çok, çok şey var ve ben anladıkça, nasıl da hiç anlayamadığımı fark ediyorum sadece ve sonunda vazgeçiyoruz... (çevirinin bazı durumlarda işe yaramaması hakkında...)

206 - O ses, iki yahut üç kuşak sonra artık hiçbir anlamı kalmayan, tam bir antika haline, UNESCO fonuyla kurulmuş bir müzenin, yani görkemli günlerin, değerli kahramanların, tarihin anısına kurulmuş bir yerin bir rafında duran, konserve kutusuna konmuş bir mit haline gelecek ve sonunda MacLuhan'ın köyü (global köy kavramı) her şeyi tamamen eşdit kılmayı başardığında, bir zamanlar 'insanlarla ilgili her şey', her şey, her yer bundan sonraki kuşaklar için pahalı bir oyuncak haline gelecek. (Gittikçe daha az konuşulup kaybolan diller, kültürler hakkında)

217 - ... bireyleri hep birlikte yaşayan ve dolayısıyla tek başına ölmeyen bir toplumun son perdesidir bu.

217 - Dünyamız onların varlığına daha ne kadar izin verecek? Onların toplumunun 'bütünlüğünü' bozan tek şey, bizim tarafımızdan görülebilmesidir ve bozulmanın bizim görmemizle başlaması dünyada ilk kez olmayacak. (...) Bunun hakkında yazı bile yazamadığımı fark ediyorum; onların 'toplumu'  hakkında bir şeyler söylemeye çalıştığımda, en hor görücü türden bir neo-Hıristiyan terminolojisinin içinde bocalayıp duruyorum ve seçim zamanı, Hıristiyan Demokratların daha radikal kanadına hizmet eden birinin sözleri gibi geliyor sanki bunlar. Bizim bir topluluk hakkında konuşmaya hakkımız yok, çünkü bizim gerçek anlamda bir topluluğumuz yok artık. Aynı kavramları, tümüyle farklı anlamlartaşıdıkları bir topluma uygulamak olanaksızdır. Biz yalnız yaşıyoruz, onlar birlikte yaşıyor ya da başka bir şekilde söyleyecek olursak, yaşlı bir kadının pencerenin önünde, ölmüş halde üç gün oturması diye bir şey orada olamaz, her ne kadar bunun, onlarda önünde oturacak pencerenin olmamasından kaynaklandığını söyleyecek kişilerin çıkması kaçınılmazsa da.

219 - Timbuktu'nun adını duyunca tüm Avrupa ve Magrip'in özlemle titrediği zamanlar varmış. (Songhai İmparatorluğu)

222 - Beyaz adamlar Afrika'yı kendilerini şımarıkça soyutlayarak, kendi rahatlarına düşkünlükleri yüzünden asosyalleşerek gezer ve hiçbir şeyi görmezler. Ve gittikçe daha çok sayıda gelip, tuhaf vahşi hayvanların, parayla tutulmuş dans eden maskların yanından geçer ve yine hiçbir şey görmezler. Ve ama... ve ama... Levi Strauss bunu daha net bir şekilde dile getiriyor: 

Etnologlar, bizim yaşam tarzımızın tek tarz olmadığını, insanların mutlu bir şekilde yaşamasını sağlayan başka tarzların da varlığını göstermek için vardır. Etnologlar bizi kendini beğenmişliğimizi biraz yumuşatmaya, farklı yaşam biçimlerine saygı göstermeye çağırır. Etnologların incelediği toplumlarda kulak vermeye değer dersler vardır. bunlar insanoğluyla doğal çevresi arasında bir dengeyi sırrını ve amacını bizim artık anlayamayacağımız bir dengeyi kurabilmiş toplumlardır.

229 - ...insanlar... denizlere çıkan her geminin, limandan ayrılırkenkinden farklı bir haritayla döndüğü zamanları hep özleyecektir.

238 - ...şimdi kendi başıma dediğim bir yaşamı, yazmakla ve görünür dünyayı kaydetmekle geçen bir yaşam tarzını seçtim, ama tek bir sözcüğü okuyabilmek için kaç tane sözcük yazmanız gerek? 





25 Nisan 2018

17. Hafta

Kısa kısa keserek uzun uzun uzun yazdım...

-----

Hollandaca'da son durum

Bu dille başım dertte. Şimdiye kadar gittiğim, arkasından atlı koşturan kursların hiçbirinde dilin temellerini, yani okumaya yeni başlayan çocuğa öğretilen şeyleri öğrenmemişim. Misal, harfler nasıl okunur? Kelimeler hecelerine nasıl ayrılır? İki harften oluşan uzun seslerin birbirinden farkı nedir? Ya bunlar çocuk oyuncağı diye hızlı geçmişler, ya ben umursamamışım, bi şekilde arada kaynamış. Hollandaca öğretmenliğinden emekli olan dil koçum sayesinde her pazartesi bebek işi gibi görünen şeyleri bilmediğimi fark edip panikliyorum. Aslinda nasıl çalışacağımı bilemiyorum, paniğin asıl kaynağı bu.

İlk defa duyduğum Hollandaca bir kelimeyi, tane tane okunmuş olsa bile, yazarken zorlanıyorum. Çünkü benim "i" deyip geçtiğim harf meğersem uzun i'ymiş (yani "ie"ymiş). Yav n'olcak bi harften, demeyin, çünkü kelimeler hep birbirine benziyor, kelimeyi yanlış anlayınca cümleyi, her şeyi yanlış anlamış oluyorum.

Kısacası Hollandaca'da neyin nasıl okunduğu çok önemliymiş. Listening deyince sadece verilmek istenen mesajı anlamak yetmezmiş, doğru yazabilmek de gerekliymiş. İşte son zamanlarda bunu keşfettim bu dille ilgili. Hemen gelip buraya yumurtlayayım dedim.

----

Vay başıma gelen:

Geçenlerde yaşlı, takım elbiseli, kırmızı fularlı bi amcadan laf yedim. Önce Hollandaca bi şeyler söyledi, sonra anlamadığımı görünce İngilizce'ye çevirdi sağolsun. Okumuş etmiş bi sapık olsa gerek ki, daha önce hiç duymadığım bi kalıp kullandı, az önce gogıllayınca anlayabildim ne demek istediğini. (Şimdi buraya yazmayayım, hiç istemediğim anahtar kelimelerle aranıyor sonra blog). Adam deli gibi bi şeydi, ciddiye almamak lazım muhtemelen, kendi kendine konuşurken arada ben de kaynadım. Ama insan bi tuhaf oluyor. Laf mı attı, kendi kendine mi konuştu, iyi bi şey mi dedi, arkamı dönüp gitmekle ayıp mı ettim... diye düşünüp duruyorsun. Dil bilmemek bi taraftan komik, bi taraftan mide bulandırıcı.

------

Film: Claire Obscure (Tereddüt):

Filmi izleyince "Hiçbirimizin psikolojisi sağlam değil." diyesi geliyor insanın. Yeşim Ustaoğlu yönetmiş. Ağlama krizlerine girmeden, psikolojimin içine etmeden izlemeyi başardım. Nasıl oldu bilmiyorum. Belki kendimi hazırladığım için, belki de film sakin kalmamı sağladığı için. Aslında senaryo ve sahneler gayet zorlayıcıydı. Ay acaba ben de soğukkanlı bi insan mı oluyorum artık kız? Ay hadi inşallah...

Jet Sosyete'nin Alarası olan Ecem Uzun başrollerden birinde bu arada. Birbirinden bu kadar farklı iki rolü kotardığı için saygı duydum kendisine...

Son not: Film Netflix'te var ama Claire Obscure adıyla. Türk filmleri vs diye aratınca da çıkmıyor sanırım, şans eseri denk geldi bana.

----

Hollanda'dan haberler:

Hollanda'da expatlara  sağlanan %30 vergi indiriminin süresi 8 yıldan 5 yıla düşürülecek. Hollanda'ya özellikle Avrupa'dan, ABD'den gelen expat sayısını etkileyecek büyük ihtimalle bu. Anca ikinci, üçüncü, beşinci dünya ülkelerinden insanlar gelmeye ya da burda kalmaya devam edecektir, diye düşünüyorum şimdilik. Tabi bi de bizim gibi zaten burda olanlar, 8 yıla güvenip yatırım yapmış olanlar var. Kazanılmış haklar için dava açan birileri çıkar gibime geliyor ama göreceğiz bakalım. Çok önemli değil fakat Hollanda yüksek eğitimli yabancılara doymuş gibi davranıyor. Şirketler buna itiraz eder mi? Kişisel olarak dava açan çıkar mı? Bu durum sokakları nasıl etkiler? Merak ediyorum. Amstelveen'deki okulların expatlarla dolup taşması, Hollandalı öğrencilerin azınlık haline gelmesiyle ilgili haberler de çıkmıştı son zamanlarda. Sanki expatlara tepki artmaya başladı gibime geliyor. Belki de benim yeni yeni dikkatimi çekmeye başlamıştır. Göriciiz.

----

17. haftanın sorusu: Kendinle ilgili neyi seviyorsun?

Çakırkeyifken datlış, eğlenceli bi insan oluyorum bence, bi de yorulana kadar gerzekçe dans etmekten çok zevk alıyorum. Böyle topluma kendimi beğendirmeye çalışmadığım hallerimi seviyorum.





13 Mart 2018

Kitap: Max Havelaar (Yazar: Multatuli)

Kitabın özgün adı: Max Havelaar, of de koffie-veilingen der Nederlandsche Handel Maatschappy
Aylak Adam Yayınevi
1. Basım: 2015
Hollandaca'dan çeviren: Erhan Gürer
Alt başlık: Hollanda Ticaret Şirketinin Kahve Borsaları

Kitabın girişindeki Hendri de Pene alıntısı, yayımlanmamış olduğu belirtilen oyun parçası, kitabın gidişatı, ve sonu hakkında uzun uzun yazmak isterdim. Karakterleri tek tek incelemek, yazarın hayatıyla ilişkilerini bulup çıkarmak, kitabın basılma serüvenini uzun uzun anlatmak, sonrasında Hollanda'da ne kıyametler kopardığını bir çırpıda özetleyivermek isterdim. Fakat biliyorum ki; güvenilir kaynaklara ulaşmak, bilgileri iyice anlayıp, bağlantı kurup özetlemek hayal ettiğimden uzun sürecek.

Bu adamla, yani Multatuli'yle yıllar önce, Amsterdam'a gezmeye geldiğimde karşılaştım. Dam Meydanı'na bağlanan sokaklardan biri bir köprüye varıyordu. Bu köprünün üstünde bir adem kafası vardı ki "Ben yazarım, hatta düşünürüm, bi şeyler için mücadele ettim. Bilmem ne kilisesinin papazı ya da bilmem ne savaşının kumandanı değilim!" der gibiydi. Tabi telefonda internet yoktu o zamanlar, hemen açıp bakamadık.

Sonra buraya taşınınca, Hollanda'nın büyük yazarlarını ve sömürgecilik geçmişini kurcalamaya başlayınca tekrar çıktı karşıma. Max Havelaar'ın Türkçesini sipariş ettim. O günlerde öğrendim ki, Amsterdam'da Multatuli Müzesi varmış. Hemen gittim tabi. Şimdiye kadar duymamamın sebebi Müzekart'ın geçmediği küçük bi müze olmasıymış.

Müze o kadar küçük ve az popüler ki, sadece bir görevlisi var ve her gelene müzeyi gezdirip anlatıyor. Gitmek isteyenler için söyleyeyim, çok fazla görsel malzeme beklemeyin. Müzenin amacı Multatuli'nin hayatını derleyip toparlayıp insanlara duyurmak, malzeme sergilemek değil. Dolayısıyla hayatını öğrenmekle yetinmek gerekiyor. Bir de müze görevlisiyle uzun uzun sohbet etme imkanı var ki bence asıl bu fırsat değerlendirilmeye değer.

Bu müzeden sonra iyice merak saldım Multatuli'ye ve kitabına başladım. Romanın 1800lerde yazıldığını bilerek okumaya başlamak önemli çünkü günümüzün kurgu alışkanlıklarına epey ters bir yöntem izlemiş yazar. Çat diye hikayeyi bölüp okurla konuşuyor mesela. Bir de, çeviriyle mi yoksa kitabın eski dönemlerde yazılmış olmasıyla mı ilgili bilmiyorum ama bazı cümleleri anlamak zor geldi bana. Özne hangisi, yüklem neyden bahsediyor, anlamak için cümleyi öğelerine ayırmaya çabaladığım oldu.

Kitabın edebi incelemesi yapılabilir tabi ama yazarın asıl derdi bu değil. Sadece kendi yaşadıklarını, Hollanda sömürgelerinde olan ve o günlerde görmezden gelinen olayları duyurmak istiyor. Mümkünse Kral'ın dahi kulağına gitsin ki böylece bir şeyler değiştirilebilsin istiyor. Çünkü kendisi devletin bir memuru iken bir şeyleri değiştirmeye çalışmış, başaramamış, artık dışarıdan müdahale etmekten başka şansı kalmamış.

Şöyle ki, esas adı Eduard Douwes Dekker olan Multatuli, 1838'de Hollanda'nın Endonezya'daki sömürgelerine Hollanda Sömürge Hükümeti'nin muhasebe bölümünde memur olarak atanmış. 18 yaşındaymış. Başlangıçta gezmiş tozmuş, kumar masalarında takılmış. Zamanla sıkılmış bu yaşamdan, aklı başına gelmiş ve yerlilerin yaşadığı sıkıntıları fark etmeye başlamış. Evlenmiş, çoluğa çocuğa karışmış fakat en büyük derdi yerliler için mücadele etmek olmuş. Devlet memuru iken devletle mücadele edince, doğal olarak, epey sefalet çekmiş, sonunda yolsuzlukla suçlanmış, istifa etmiş ve Avrupa'ya gelmiş. Kitabını yazmış, bastırmaya çalışmış. İlk baskısında sansüre uğramış fakat telif hakkını sattığı için bi şey yapamamış, sonrakileri istediği gibi bastırabilmiş. Falan filan. Kitap Hollanda'da ve diğer Avrupa ülkelerinde büyük fırtına koparmış. Pek çok dile çevrilmiş. Türkçeye ise sanırım ilk defa 2015'te çevrilmiş. (En azından Multatuli Müzesi'nden edindiğim bilgi bu.)

Kitabın ve Multatuli'nin Endonezya'nın bağımsızlığını kazanmasına ve yerlilerin hayatlarının iyileşmesine nasıl ve ne kadar katkısı olmuş? Bilmiyorum. Fakat müzedeki amcanın anlattıklarından hatırladığım kadarıyla olumlu yönde etkilemiş, hemen olmasa da, uzun vadede.

Kitaptan anladığım kadarıyla Multatuli'nin Hollanda ile asıl derdi ise özetle şöyle: Kalkıp dünyanın öbür ucundaki toprakları işgal etmişsin, hadi neyse ama yalan söylüyorsun ve bu yalan sayesinde değirmenini döndürüyorsun. (Ve kitap boyunca bu yalanın işleyiş mekanizmasını anlatıyor.) Yerlilerin cahil olduğu için kendilerini yönetmeyi, haklarını savunmayı bilmediklerini, toprak ağası konumundaki Naiplerine kölelik ettiklerini, putperest oldukları için cennete gidemeyeceklerini, doğru yolun gösterilmesine ihtiyaçları olduğunu söylüyorsun. Naip'in üssü olan Hollanda'dan atanan Kaymakam ve Vali'nin halkı Naip'in gazabından koruması gerektiğini, -isyan çıkmaması amacıyla da olsa- haksızlıkları engellemesi gerektiğini söylüyorsun, gönderdiğin her Hollanda memuruna böyle öğütlüyorsun. Fakat yerli halkın ücretsiz çalıştırılmasına, mallarının çalınmasına göz yumuyorsun. Hem büyük ahlaksızlıklar yapıp, hem de Hollanda'da kiliselerde misyoner derneklerine gönderilmek üzere yardım topluyorsun. "Çalışan, hak eden, dua eden, imanlı olan kazanır" deyip dururken, adaletin tecelli etmesi için çaba göstermiyorsun. Hollanda'da sen rahat yaşa diye Endonezya'da insanlar ölüyor, umursamıyorsun. Bi de kalkıp ahlak bekçiliği, medeniyet öncülüğü taslıyorsun. Hadi ordan!

Kitabın 1800lerde, bu haksızlıkların yaşandığından Avrupa'da pek çok kişinin haberinin olmadığı veya olsa bile göz ardı edildiği bir dönemde yazıldığını bir kez daha vurgulayım. Ayrıca, Amsterdam'a gelip Hollanda sömürgecilik tarihiyle ilgili bir şeyler öğrenmek isteyenler için Multatuli Müzesi'nin ideal olduğunu da belirteyim. Diğer müzelere kıyasla çok ucuz, 3 euro. Merkez istasyona da çok yakın. Bence günübirlik Amsterdam turlarına eklenmesi gereken bir etkinlik. Toplamda en fazla 1 saatte gezilir ki o da görevli amcayla derin muhabbete dalarsanız...

Kitapla ilgili belirtmem gerektiğini hissettiğim son ayrıntı da şu: Multatuli kitabı karısına ithaf ediyor. Kitapta çizilen vefakar, kocasının yüce fikirlerine her daim destek çıkan kadın profili biraz komik. Yazar kendi kendine mi laf sokuyor diye düşünüyor insan. Ama hayır, sanırım gerçekten karısına duyduğu vefayı kitapta yarattığı karakterle göstermeye çalışıyor. Karısının kafasını kullandığını, diğer Hollandalı zengin kadınlardan farklı olarak paraya pula ve süse değil, adalet gibi gerçekten değerli olan şeylere kıymet verdiğini vurgulamaya çalışıyor. Fakat anlatım tarzı beni biraz rahatsız etti. Bu denli adanmışlık mıdır nedir bilmiyorum beni rahatsız eden... O kısımları tekrar okumam lazım.

Şimdi alıntılar:

18 - Parası olan biri, iflas etmiş bir ailenin kızını neden alsın? Bunun sahnede istisnai bir hadise olabileceğini düşünüyorsanız bile istisnayı bir kural olarak kabul eden halkın hakikat duygusunu bozmu ve ona gerçek hayatta her dürüst borsacı veya tüccarın bir çılgınlık olarak göreceği bir şeyi sahnede alkışlamayı öğreterek adab-ı umumiyeyi zayıflatmış olursunuz demekte ısrar ederim.

19 - Erdemi mükafatlandırdık diyelim, peki meziyeti nereye koyacağız?

34 - Fakir olan fakirim diyebilir! Fakirlerin de var olmaları gerekiyor, toplum için bu gerekli ve de Tanrı'nın takdiri. Sadaka istemedikçe ve kimseyi rahatsız etmedikçe fakir olmasında bir beis görmüyorum...

66 - Masanın altına bir şey saklamaya, sandalyelerin yerini değiştirmeye falan çalışmamıştı ve saygın görünümlü bir yabancının geldiğinde yapılması gereken hiçbir şeyi yapmamıştı.

72 - Herman Willem Daendels (1762-1818); Hollandalı general. 1807'de Hollanda Doğu Hint Adaları'na Genel Vali olarak atandı. Hollanda'nın Asya sömürgelerini İngilizlere karşı korumak için orduyu yeniden yapılandırdı. Hızlı asker sevkiyatını mümkün kılmak için Cava adasını bir ucundan diğer ucuna bağlayan tanınmış Anyer-Panarukan posta yolunu yaptırdı. (çevirenin notu)

77 - Adanın eski naip ve beylerinin torunları Hollanda memurlarıdır. Genel Vali tarafından Hollanda Kralı adına alınırlar, atanırlar ve terfi ettirilirler. Suçlular, Lahey'de çıkarılan yasalarca mahkum edilirler ve hüküm giyerler. Bir Cavalının verdiği vergi doğrudan Hollanda hazinesine girer.

79 - Kayser'in emirlerinin yerine getirilmesini kendi hükümdarları emrettiğinde yerel halk egemen ülkenin kanunlarına daha çabuk uyacaktı.

82 - Cavalı asilzadelerin doğuştan gelme nezaketleri -sıradan bir Cavalı dahi Avrupalı mevkidaşından çok daha nezaketlidir- bu görünüşte zor ilişkiyi beklenildiğinden daha kolay bir hale getirmektedir.

84 - Cava beylerinin gelirleri dört kalemden oluşmaktadır. İlki, sabit aylık gelirlerinden ibarettir. İkincisi, Hollanda idaresine geçmiş, satın alınmış haklarından doğan sabit tazminat bedelinden oluşmaktadır. Üçüncüsü, kendi naipliğinde üretilen kahve, şeker, çivit, tarçın gibi ürünlerin karşılığından ibarettir. Ve sonuncusu kullarının işgücü ve mülklerini keyfi tasarruflarından oluşmaktadır.

105 - Bilmediği bir şeyi sezinlerdi, bildiği az şeyi (...) bilgi seviyesini çoğaltacak şekilde kullanma yeteneğine sahipti.

124 - Oysa Havelaar yemin için havaya kaldırdığı parmaklarıyla, yüz ifadesiyle, sesiyle ve duruşuyla "Söylemeye gerek var mı? Yüce Rabbim'siz de bu benim görevimdir," der gibiydi...

127 - ...iyi kalpliliğinin aslında bir zafiyet, kendini beğenmişlik, tebdili kıyafet dolaşan bir prens olma arzusu olduğuna...

128 - Fakat neredeyse gurura varan bir çekingenlik onu engellediğinden aklından geçenlerden hiçbirini bastıramamıştı daha.

134 - ...Lebak'taki Cavalılar ise -başlarına ne gelirse gelsin, daha da fakir duruma düşemeyecek olduklarından- önemsenmeyecek kadar fakirdi.

163 - Ve sağ başparmağınızın altındaki sayfa hacmi inceldikçe kucaklaşma ümidim azalıyor.

163 - Fakat bilmez misiniz ki siz hilkat garibesi, sırtlan, Avrupalı okur; bilmez misiniz ki tam bir saatinizi bir diş çöpünü çiğner gibi benim ruhumu çiğnemekle geçirmiş olduğunuzu? (...) Ben işte bunları feda ettim ve siz birkaç kuruşa satın aldınız... ve sadece bir "Hım!" dediniz.

166 - ... genel olarak Hollanda, özel olarak da kahve tüccarlarına karşı  ve hatta ya o toprağı değiştirmeyerek ya da eğer bunu yapamayacaklarını ileri sürüyorlarsa, bu bölgede yaşayan insanları toprağın kahve kültürüne elverişli olduğu başka bölgelere göndermeyerek affedilmez bir görev ihmalkarlığı suçu işliyorlar.

174 - ...ruhunun cehennem ateşinde yanmasını istemeyen Cavalıyı çalışmaktan mahrum etmeye hakkımız var mıdır?

174 - ...her ne kadar dini bütün olduklarına inanmasam da... çünkü Katolik bir hizmetçi çalıştırıyorlar.

195 - Cevap vermedi. Tuhaf da görünse, tuhaf da olsa... evet, kızmıştı! Tuhaf da olsa, Tine, eşinin kendisine kızmasına sevinmişti ve bu yüzden de Max, eşinden burnuyla övünmek için bir sebebi olmasa da Arles'ın Foçalı kadınlarından daha fazlasını talep ediyordu.

235 - Doğu Hint Adaları'ndaki evler tek katlıdır. Bu Avrupalı okurlara tuhaf gelebilir, çünkü doğal olan her şeyi tuhaf bulmak medeniyetin -veya medeniyet denen şeyin- bir tuhaflığıdır.

244 - ... din değiştiren kişiler genelde bağnaz olurlar.

252 - loi Grammont: Hayvanlara işkenceyi yasaklayan 1859 tarihli Fransız kanunu. (çevirenin notu)

258 - Önemsiz bir suçtan mahkum edilen bir kişiye bahçesinin bakımını yaptırmak tabiatına aykırıydı ve birçok kez Hükümet'in, memurunu, küçük, affedilebilir suçları, suçun ağırlığına değil de yerleşkesinin durumu veya çapına göre cezalandırmaya teşvik edecek uygulamaların hayatta kalmasına nasıl müsaade ettiğini kendi kendine sormuştu!

283 - Harcanan parayla ortaya çıkan arasındaki fark, ödenmemiş malzeme ve ödenmemiş iş gücüyle kapatılmaktadır.

293 - Kahretsin, neden hep hicvin paçavralarına bürünmek zorunda kalır kızgınlık ve üzüntü? Neden gözyaşları anlaşılmak için hep bir sırıtışla gizlenir?

313 - Hollanda refah içinde değil midir? Bu, dinden ileri geliyor. Fransa, cinayet ve ani ölümlerle boğuşup durmuyor mu? Bu, onların Katolik olmalarından kaynaklanıyor. Cavalılar, fakir değil midirler? Neden? Putperest oldukları için. Hollandalılar, Cavalılarla alakadar oldukça zenginleşecekler, Cavalılar ise fakirleşecektir. Tanrı'nın takdiri böyle!

313 - Yakınlarda, putperestlerin temin ettiği ürünlerden yine net otuz milyon kazanıldığı anlaşıldı. (...) Bunda, adil kulunu yaşatmak için kötü kulunu çalıştıran Tanrı'nın parmağı bariz değil midir? Bu, doğru yolda devam etmemiz gerektiğine; oralarda çok üretim yaptırıp burada hakiki dinden taviz vermememize bir ima değil midir? Tam da bunun için "çalışmak ibadettir" demiyor mu atalarımız bize; ibadet etmemiz ve "Göklerdeki babamız"ı bilmeyen siyahileri çalıştırmamız emredilmiyor mu?

314 - ...çok az şeye sahip biri sadaka verirse günah işlemiş olur. Üstelik ben sokakta hiçbir şey vermem -prensibimdir- ve böyle fakir insanlar gördüğümde her zaman derim: kendi suçları olup olmadığını nasıl bileceksiniz?  Sapmalarını pekiştirmekle hata ederim. Pazar günleri çift sadaka veririm; bir fakirlere bir de kiliseye. Doğrusu budur zaten!

345 - Kısa süre sonra, Hollanda Doğu Hint Adaları ordusunun şanına yeni şanlar katan bu zafer, Batavya'da büyük bir sevince yol açmıştı. Genel Vali anavatana, Lampong bölgesindeki asayişin tekrar sağlandığını yazmıştı. Nazırlarından tavsiyeler alan Hollanda Kralı, bir kez daha, bunca kahramanlığı birçok madalyayla ödüllendirmişti.

Şüphesiz Pazar ayinlerinde ve dua meclislerinde, 'Orduların Efendisi'nin  yine Hollanda bayrağı altında savaştığını duyan dindarların kalplerinden şükranlar yükselmiştir göklere...

'Fakat bunca gamdan teessür eden Tanrı,
Geri çevirdi o günün adaklarını!'

346 - Zulümden dolayı ülkelerinden kovulan, Saijah ve Adinda'nın anne babalarına benzeyen birçok şahsın ismini verebileceğimi söylemiştim.

399 - Bir Ekselans daha Anavatana dinlenmeye çekilmişti!

403 - Kitabımı size atfediyorum, Üçüncü William, Kral, Grandük, Prens... Prensten, Grandükten ve Kraldan ziyade... hattı istivanın etrafında zümrüt bir gerdanlık gibi kıvrılan muhteşem Insulinde İmparatorluğunun İmparatoru... Affınıza sığınarak sormak cüretini görüyorum kendimde; Sizin irade-i şahaneniz midir:

Havelaar'ın, Slymeringlerin ve Droogstoppellerin çamurlarına bulanması?

Ve uzak diyarlarda otuz milyondan fazla kulunuzun sizin adınıza zulüm görmesi ve istismar edilmesi?











17 Ocak 2018

Kitap: Tirza (Arnon Grunberg)

Hollanda edebiyatını okumaya, Türkçe'ye çevrilmişlerden seçtiklerimle başladım. İlki, Cees Nooteboom'un Mokusei'siydi. Fazla kısa olduğundan mı, üslubuna ısınamadığımdan mı bilmem, pek içim ısınmadı. Çok soyut gelmişti anlatım. Şu an konusunu zar zor hatırlıyorum.

İkincisi Arnon Grunberg'in Tirza'sıydı ki, işte bundan epey bi etkilendim. Sevdim veya sevmedim demek zor. Rahatsız ediciydi diyeyim. Yazarın amacı da öyle olmakmış gibi, dolayısıyla işini iyi yapmış. Doğru neydi, yanlış neydi, sorgula babam sorgula... Yazarın medeniyetle bi alıp veremediği var. Karmakarışık olaylar ve duygular içinden en iyi anladığım bu. Batı medeniyetinde özgürlükler, aile hayatı, çocuk yetiştirme yolları, sınırlar, konuşulması/konuşulmaması gerekenler, toplum içinde nasıl davranılması gerektiği, girilen roller, bunlardan çıkılması gereken zamanlar, ötekiler ve bunların ne derecede hayatımıza dahil olabileceği, biz'im kim olduğumuz, siz'in kim olduğunuz...

Edebiyatı neden sevdiğimi hatırlattı: Hiçbir soru sormadan tüm bunlar hakkında düşündürtebilir yazar bizi, sadece olayların gidişatını anlatarak.

Buraya ilk geldiğimde, kütüphaneye ilk üye olduğumda Herman Koch'un Akşam Yemeği isimli kitabını alıp okumuştum. Kapağını sevmiştim. Yazarın Hollandalı olduğundan filan haberim yoktu. Niyeyse Hollandalı bir yazarın kitabının Türkçe'ye çevrilebileceğini düşünemiyordum. Hollandalı yazar diye düşününce kimse gelmiyordu aklıma. Fakat çevrilmiş bi şekilde. Ve kitap, Forbrydelsen'le aynı dönemde okuduğumdan mıdır nedir, bu masal ülkesinin sevimli yüzünün arkasında bi şeyler gizlendiği hissi uyandırdı. Ülkenin çok satan kitaplarından biri olan Akşam Yemeği'nde yazarın en büyük derdi; orta sınıf vatandaşın medeni olmak uğruna içine attığı vahşi duygular, içgüdüleri, bastırdığı çağdışı sayılan fikirler ve bu bastırılmışlığın suça dönüşme ihtimali. Ve bu suçun yine medeni yollardan aklanmaya çalışılması. Kısaca Batılı insanın takmak zorunda hissettiği maskeler. Üçüncü dünya ülkelerinde her gün sürüyle insanlık dışı suçlar işlenirken burada bunların engellenmesine rağmen bi terslik olduğu hissiyatı... Şimdi hatırlaldığım kadarıyla böyle yani.

Tirza'da da benzer dertleri hatırlatan bi hava vardı bana kalırsa. Afrika'da, hatta Türkiye'de "kendine dert arıyor pezevenk" deyip geçeceğimiz dertler. Fakat gerçek. Dünyanın bir yerinde dert varsa, diğer tarafının hiçbir zaman gerçek anlamda günlük güneşlik olamayacağını düşünüyor insan.


O zaman, alıntılar:

19 - ...Hofmeester hayatı boyunca kendine en uygun duruşu aramıştı, şimdi hayatının son dönemlerinde bile hala kendine uygun bir duruş bulabilmiş değildi. Duruş yerine elinde tuttuğu kurulama bezini bulmuştu.

57 - Neden her şey açıkça konuşulmak zorunda? Neden bazı konuları kendi haline bırakmıyorsun? Neden sessizliğe saygı göstermiyorsun? Neden sessizlik seni bu kadar tehdit ediyor ve dayanılmaz geliyor?

145 - Aynanın karşısında durup kendine baktı ve yüzünde yakaladığı hüzünlü ifadeye kendisi de şaşırdı. Bu hüzün bazen içinden giderek yükselen duyguların hepsini bastırırdı. Utanç, korku, yüzkarası olmanın, farkına varmanın getirdiği hüzündü bu.

148 - Jörgen Hofmeester gelişme gösteriyordu. Daha sosyal olmuştu. Daha müsamahakar, daha ulaşılabilir. Ne olursa olsun o en çok Tirza'nın babasıydı ve bu rolü içinde olabildiğince babacandı, sınır tanımıyordu. Ne olursa olsun onda bir kusur bulunamayacaktı.

150 - Aklına ilk tanışmaları, ilk günleri, ilk haftaları geldi. Karşındaki için beyaz, boş bir sayfa olduğun günler, özgürlüğün beraberinde getirdiği mutluluk.

155 - Öğretmenin dostane tavrı Hofmeester'a hasmane görünüyordu. Başkasının mutluluğu onun için tehdit taşırdı.

157 - Kimilerinin yabancı dil ya da çizim konularında beceriksiz olduğu gibi Hofmeester da arkadaşlık konusunda beceriksizdi. Tam da bu nedenle bir müzik aleti çalabilmek isterdi. İnsanlarla konuşmak yerine onlara müzik icra etmek isterdi. Düşüncelerini karşındakine iletmek için konuşursun, oysa Hofmeester'ın düşünceleri genellikle karşısındakine iletilmemesi gereken, gizli olan ve her iki tarafın iyiliği için gizli kalması gereken düşüncelerdi.

162 - Kadın da onun kadar üzgündü konuşmasında sık sık "dünya ekonomisi" ifadesi geçiyordu. Bu ifade kulağına Dünya Yahudileri gibi geliyordu ama daha masumdu ve o nedenle sanki daha korkunçtu.

163- Yenilenler birbirlerini tanıyabilir miydi? Yoksa sonsuza kadar anonim mi kalıyorlardı?

164 - Korkunç bir utanç duyuyordu, hissettiği bütün duygular bir araya gelerek üzerinde, bu halimle insanların karşısına çıkamam, düşüncesini hakim kılıyordu. Bu şekilde artık sokakta yürürken yere bakan, süpermarkette arabasını iterken ayaklarına bakan, geçmişini yüzünden okuyacaklar diye başkalarının bakışlarından korkarak kaçan bir adam olmuştu. Uyuzlu bir geçmişi vardı, damgalanmıştı.

173 - Çocuklarında, kendi duyduğu korkuyu görüyordu... çocukları onun nasıl biri olacağını, kim olduğunu belirliyordu...

235 - İnsanlara yaklaşmasındaki amaç daha az pislenme çabasından başka bir şey değildi.

245 - Kağıt para, sahip olduğu başka bir şeyin olmadığını örtbas etmeliydi. Ödüyordu. Ödemek özgürlük anlamına geliyordu. Ödemek değer kazandırır.

294 - Hofmeester başını ellerinin arasına aldı. Ona iyi gelmeyecek kadar çok şey hatırlıyordu. Hatırladıkları birbirine karışıyor ve aklını karıştırıyordu.

298 - Hayatının bu döneminde müşfik bir dokunuş onda şok etkisi yapıyordu.

306 - Melez her zaman melezdi.

307 - ...sonra da ona bir lütufta bulunulmuş gibi, "teşekkürler," diye ekledi.

310 - İbi ya da karısı olsa farklı yaparlardı. Utanmadan, çekingen davranmayarak. Bilinçsizce.

324 - Utancın ne olduğunu biliyor musun? Medeniyet.

328 - Annemle babam hasta değildi. Ancak tamamen sağlıklı oldukları da söylenemezdi. Ya da belki söylenebilir, süper sağlıklıydılar, fazlasıyla. Dini elden bırakmışlardı ve köy halkının bunu öğreneceğinden korkuyorlardı. Aslına bakarsan onlar hiçbir zaman...inançlı olmamışlardı. Fakat bunu kimse öğrenmemeliydi. Zaten kimse bilmiyordu. Farklı olmaktan, dikkat çekmekten korkuyorlardı. Önce sayfiye evinde sonra da esas evlerinde bu korkuyu yaşadılar. Onunla bütünleştiler. Farklı olmaktan nefret ediyorlardı. Anlıyor musun? Beyaz olmayan her şeyden. Farklı olan her şeyden, alışılmışın dışındaki her şeyden nefret ediyorlardı. Alışılmışın dışındaki her şey onlar için hastalıktı. Hastalıktan nefret ediyorlardı. Annemle babam için psikiyatrik hasta, Yahudi, zenci ya da homoseksüel arasında bir fark yoktu. Hiçbirine çare yoktu. Oysa kendileri iyileşmişti ama yine de üzerlerinde bir iz, bir kalıntı, her an iltihap kapabilecek bir kabuğun kalmış olabileceğinden korkuyorlardı. Bunun için babam bir gün dükkanının önünde bir Yahudiyi öldüresiye dövdü. Kürekle. Bu şekilde köyde kimse onun iyileşmiş olduğundan şüphe duymayacaktı. İyileşmeyi çok ciddiye alıyorlardı.

342 - Tirza doğduğundan beri her yerde, bir anlık dikkatsizliğin yol açtığı kazalar, felaketler gördüm. Bir ömür boyu ceza çekmek için daha fazlası gerekmez. Tirza sayesinde dünyanın asıl yüzünü gördüm. Tehlikeli, tamamıyla tehlikeli. Sevgisiz ve mantıksız. Kalorifer borusu, asansör kapısı, banyo küveti, her yer tehlike dolu. Her yerde acı var. Küçük çocuklar korku bilmez. Bunu onlara öğretmen gerekir. Korkuyu onların içine sokmak gerek, 'uf' demesini öğrenmeliler. Burası, 'uf,' bu da 'uf.' Küçük çocukları korkutmak gerekir yoksa ölürler.

344 - ...gidecek bir yerin olmayınca senden nefret edilmesine de katlanabilirsin.

351 - Turistler için Afrika buyuduç Dünya turistler ve personel olarak bölünebilirdi. Her an her yere hareket edebilen turistler ile onlara hizmet edenler. Onları eğlendirenler. Meşgul edenler. Bir yere gidemeyenler.

351 - Kahve molası vermiş bir yaşlı gibi konuşuyordu ama elinde değildi, sakinleştirmek istiyordu. Sakinleştirmesi gerekiyordu.

352 - Hofmeester kültüre inanmazdı, inançtan söz edilebilirse tabii. Kültür nedir? İnsanın hayatta kalma stratejisi; uyum sağlama ve kendini görünmez hale getirmeye muktedir olması. Yoksa buna da mı kültür deniyordu? Ne kadar görünmez olunursa o kadar iyiydi. Görünmez olan yaralanmazdı.

Çocuklarını, toplumu kurtarma ağı olarak değil, bir kafes olarak gören, eleştirel bakışa sahip bireyler olarak yetiştirmişti. Yüzme havuzunda, müzik okulunda, Latince, Yunanca, matematik ve biyoloji derslerindeki başarılarından sonra para kendiliğinden gelirdi. Gerçek özgürlük paradır, eğer parayla özgürlük satın alınamıyorsa, yeterli para yok demektir. Onun özgürlüğü gördüğü yerde Tirza ile İbi kapitalist bir komlo ile karşı karşıya olduğunu söylüyorlar. Bu yaklaşım yine moda oldu. Her ne kadar Hofmeester bunun bir komplo olmadığını, buna özgürlük dendiğini iddia etse de ona inanmak istemiyorlardı.

354 - Yetişkinler arasında seks aşağılamaktan ibarettir.

355 - Siz kurtuldunuz...Siz Afrika'da, nefes almaya devam ederken ölmüş durumdasınız. Size bir şey olmaz. Siz yara almazsınız, yaralanmaz bir makine, bir ürün, bir...şeysiniz. Tüm geleceği kaçırdınız ve bu sayede çaresizlikten de kurtuldunuz.

357 - Başkasının acı çekmesinden hoşlanırız demek istemiyorum, tam tersi. Genellikle başkalarının gerçekten acı çektiğini görmek istemeyiz.

368 - Seks sevgisizdir. ... Hayvan sevgi tanımaz, demek istiyorum, en fazla azgınlık bilir. Açlık, susuzluk, yorgunluk.

373 - Senin için geleceğim yok, geçmişim yok, kağıt para kadar tarafsızım. Birçoğu gibi kendi hayatı içinde yolunu kaybetmiş bir Batılıyım. Hepsi ruhsal huzuru, sakinliği ya da başka bir şey aradığını söyler, oysa hepsi aynı şeyi ister Kaisa, kaybolmayı.

377 - Ben medeniyetin ürünüyüm... Medeniyeti hayvanın üstüne saldığında ortaya çıkan şeyim. Ben buyum. Her zaman medeni olmaktan başka bir şey istemedim.

383 - Afrika'ya gelen bazı Batılıların delirdikleri biliniyordu. Geri gitmiyorlar, buharlaşıp yok oluyorlar, çevrelerindeki renklere bürünüyorlardı.

391 - Başkasının hayatında, hatta kendi hayatında bile hiçbir rolünün olmadığını fark ettiğinde nasıl ölüneceğini bilmiyorum. Bunu nasıl yapman gerekiyor, kimsenin umurunda olmadığın ihtimalini ciddi olarak göz önünde bulundurduğunda, kimse için önemli olmadığını anladığında nasıl ölmelisin bilmiyorum.






29 Kasım 2017

Çok birikmiş

Şekersiz kahvemin yanına bi küçük kek aldım. Şekerli. Evet, epey oldu şekere tekrar başlayalı. ÇAya kahveye hala atmamaya çalışıyorum ama arada bi çikolataydı, kekti alıyorum artık. O askeri disiplinden bi kere uzaklaşıp, hadi ödül olsun, bi tanecik waffle yiyeyim dediğim günden sonra, sık sık ödüllendiresim geldi kendimi niyeyse. Yine önceki kadar çok yemiyorum gerçi ama anlayamadığım şey şu, diyete ilk başladığım günlerde hiç zorluk çekmedim. Hatta çay-kahve dışında epey bi süre gayet rahattım. Ama sonradan durup dururken canım tatlı istemeye başladı. Belgeselin etkisi geçti mi acaba, bi daha mı izlesem, n'apsam?

----


Leonard Woolf'un romanını bitirdim. The Village in the Jungle'ı. Virgina W.'un yazılarına göre çok daha kolay anlaşılır bir üslubu olduğu için, İngilizce olması da çok zorlamadı. Bu arada kitabın George Orwell'in Burma Günleri'yle benzerliğini fark ettim tabi başlar başlamaz. Çünkü bu da İngiltere sömürgesi olan bir ülkede, yerlilerin hayatını anlatıyor. Fakat farkı şu ki, L.W., Orwell'den tam 21 sene önce, yani 1913'te yazıyor bu konuyu. Daha Dünya Savaşı kopmamışken, ipler gerginken... Epey cesaret gerektiren bir iş olsa gerek, o zamanlar, İngiltere'de sömürgeciliği eleştiren bir kitap yazmak. 

Aslında Orwell'inki gibi açık açık eleştirdiği söylenemez. Hatta kitaptaki tek beyaz adam karakteri bir yargıç ve gerçekten adaleti sağlamaya çalışan biri yani iyi biri. Kitapta sömürgeciliği kötüleyen ya da L.W.'un fikirlerini açıkça belirttiği tek bir cümle yok -atlamadıysam-. Yani bu kitapta yazar olayları anlatıyor ve bir sonuca varma işini tamamen okura bırakıyor. Tabi bu benim için bir avantaj, olay anlatımı her zaman fikir anlatımınından daha kolay anlaşılabilir olduğu için, İngilizce olmasına rağmen rahatça anlayabildim. Öte yandan, belki de yazar, o günün şartlarında böyle sansürlü bir dil kullanmak zorunda hissetti kendini. Sonrasında bu konuyla ilgili başka şeyler de yazmış. Fakat bu ilk romanında, kendini yeterince güçlü hissetmediği zamanlarda ancak bu yolla fikirlerini açığa vurabilmiştir olabilir. Belki de üslubu hakikaten böyle, başka kitaplarını okumadan anlayamayacağım varsayımlar bunlar. 

----


Cevdet Kudret'in Dilleri Var Bizim Dile Benzemez'ine başladım. İnternetten almıştım. Elime ilk ulaştığında fark etmemiştim hemen rafa koyduğum için fakat bu kitap  bildiğin eskiymiş. Taa Aralık 1986'da basılmış! Çok enteresan, hiç düşünmemişim öyle uzak tarihlerde basılıp satılamayan kitapların ne yapıldığını, depolarda bekleme ihtimalini...

Neyse efenim açıkçası şu sıralar kurgu dışı okuduğum iki ciddi kitap var zaten. Biri ezelden ebede uzanan Dünyanın Sefaleti, diğeri malum, Nutuk. O'nun da sonunun birincisine benzemesini istemiyorum fakat üzgünüm, çok hızlı ilerlemiyor. O yüzden yeni başlayacağım kitabın roman olmasını istiyordum ama gözüm de bu Cevdet Kudret'e kayıp duruyordu. Günlerce kitaplık önünde oyalandım, bi kitap seçemedim. Sonunda eeeh be dedim, aldım bunu elime, şöyle bi göz atar bırakırım dedim. Fakat o da ne? Kurgu gibi akıp gitmesin mi? Gitsin. Gidiyor da netekim. 

Kitabın dil devrimiyle ilgili olduğunu biliyordum. Adalet Ağaoğlu'ndan duymuştum, çok severek, anlaşılmamasına üzülerek anlatıyordu Cevdet Kudret'i. Ben de açıkçası Nutuk'u okumak için çevirmene ihtiyaç duyuşumuza içerlemiş bi ruh halindeydim haftalardır. Sosyolojiye ilk başladığımda da Prof.Dr. Özer Ozankaya'nın Durkheim çevirilerine de epey sövdüğüm için dil devrimimizde bi problem olduğunu düşünüp dururdum. Zaten mühendislikten gelmişim, sosyal bilim diline alışmakta zorlanıyorum, bi de "yalınkat inançlar, onguncu inançlar" gibi Türkçe olduğu halde anlayamadığım kelimeleri gördükçe deliriyordum. Zamanla bütün sosyoloji kitaplarının böyle olmadığını öğrendim, rahatladım. Fakat bu dil devrimiyle ilgili kendimle olan kavgam bitmedi bi türlü. 

İşte Cevdet Kudret'i okudukça anlıyorum ki, dil devrimini savunanlar arasında da tartışmalar varmış meğer. Uyduralım ama ne kadar uyduralım? Yabancı sözcükleri atalım ama ne kadarını atalım? Hangi yazarlar neleri savunmuş? Uydurulan sözcüklerin hangileri tutmuş? Neden dil devrimine ihtiyaç varmış? Açı'ya açı denmeden önce ne deniyormuş?

Epey güzel gidiyor şimdilik kitap. Sanırım dil devrimimizle barıştım. Tarihte geçen bir olayı "iyi" ya da "kötü" diye etiketleyip geçmenin saçma olduğunu fark ettim yine. "Olaylar nasıl gelişti de öyle bir sonuca ulaşıldı?" diye sormak gerekiyor her seferinde.

-----

Dün Hollandaca kursunda sınıf arkadaşlarımın ve hocamın Türkiye'nin hala Arap alfabesi kullandığını sandığını öğrendim. Hadi Singapurluyu ve Somaliliyi geçtim ama Mısırlı ve Faslı sınıf arkadaşlarımla Hollandalı hocam nasıl bilmez? Çok şaşırdım niyeyse. Mısır ve Fasla aynı coğrafyada sayılırız, tarihimizin bi kısmı ortak. Hollandalılar da günümüz Türkiye'si hakkında her şeyi biliyor gibiler, gelip bana "Atatürk de diktatördü ama Erdoğan gibi değildi" demesini biliyorlar mesela... Türkiye hakkında en önemli bilgilerden biri bu, nasıl bilmezsiniz, diyecektim ki... tuttum kendimi. Her Hollandalı bir olmak zorunda mı? Belki o Atatürk-Erdoğan kıyaslaması yapan adam bu konulara özel olarak kafayı takmıştı. Tarihimiz ortak diye Mısırlı, Faslı bilmek zorunda mı?

Ayrıca sırf benim için önemli bi konu diye, tüm dünya insanlarının bunu bilmesini neden bekliyorum ki? Aslında bu son cümleleri kendimi sakinleştirmek için yazdım. Yani, ne yazık ki inanarak yazmadım. Gazetelerde sürekli Türkiye haberleri var, kitapçılarda yeni çıkanlar rafı Türkiye hakkında siyasi kitaplarla dolu. Nasıl bilmezler?
Bu muhabbetin üzerine şu hepimizin sinir olduğu, "deveye biniyorsunuz di mi, fes takıyorsunuz di mi, sen müslüman değil misin, niye başını örtmüyorsun?" gibi soruların gelmesini bekledim ama gelmedi tabi... Bi konuda fazla hassasım ama ne, bilmiyorum. Yabancıların arasında da kitap okumayan, farklı kültürleri çok da sallamayan insanlar var, tıpkı Türkler gibi. Bırak, millet olarak değerlendirme insanları, birey olarak gör biraz da...

Neyse bakalım, yavaş yavaş öğreniyorum.

----

Geçen gün u.la da konuştuk, çok milliyetçi olmak, sırf içine doğdun diye milletinle gurur duymak gereksiz tamam, ama bizde, yani Türklerde bildiğin aşağılık kompleksi var. Yabancıların yanında anlaşılıyor bu daha çok. Biri kalkıp bi Orhan Pamuk desin, Türk mutfağını/müziğini övsün, çok seviniyoruz. Sakince durup neyi neden sevdiğini sormak yerine saçma sapan bi gurur kaplıyor içimizi. Beklemiyoruz çünkü. Beğenilmeyi ummuyoruz. Üstelik özellikle Hollanda'da Türk mutfağının beğenilmemesi ihtimali çok düşükken...Yani hadi Yunanistan, İtalya, İspanya filan olsa neyse ama kendi mutfağı olmadığını itiraf eden, farklı mutfaklara kapıları açık olan insanlar bunlar... Daha da kötüsü, birisi Türk'e benzemiyorsun deyince ya da Leidseplein'deki "buyrun buyrun"cu garsonlar bizi İtalyan sanıp İtalyanca muhabbete girince seviniyoruz.

Kusurlarımız var tabi ki. Ama hangi milletin yok ki? Nedir bizdeki bu ekstra kambur? Sebebi çok. İrdeleme işine hiç girmeyeceğim şimdi. Fakat ilacının bilgilenmekte olduğunu hissediyorum. Bol bol öğren. Özellikle de kendi tarihin hakkında. Kimseye anlatmasan da olur. Kafanın içindeki içi boş bulutları yok et yeter, boşayer kaplamasınlar. Fikir bulutlarıyla doldur. (Emir kipi kendime tabi ki)

----

Ciddi konular bitti.
Niyazigül Dörtnala'yı izledim. Ben bu Ata Demirer'i niye bi kenara atmışım, unutmuşum, diye kızdım kendime. Özlemişim yahu! Eyvah Eyvah serisi var sırada, yaşasın...

----

Amsterdam'da Allard Pierson Müzesi'ne uğradım. Düşündüğümden büyükmüş, daha sonra, sakin kafayla gezmek üzere hızlıca turlayıp çıktım. Arkeoloji müzesi. Farklı ülkelerden getirilen kalıntılar var. Atina Acropolis'inin kadın şeklindeki sütunlarından ikisi de burada. Umarım yanlış anlamışımdır, taklidi falandır... Lan ne işi var onların burda, diye bağırası geliyor insanın. (Bendeki bu milliyetçiliği değil de, emperyalizm karşıtlığını bi dizginlemem lazım)

------

Geçen gün aklıma geldi: Adalet Ağaoğlu'nun günlüklerinde bahsettiği bir yardımcısı varmış Ankara'dayken. Sıkı bir okuruymuş, o yüzden gelip kendisi teklif etmiş "sizin için yapabileceğim bir şey varsa lütfen söyleyin yapayım..." diye. A.A. da o zamanlar temizlikçi arayışındaymış, başta tereddüt etse de, sonradan çok sevmiş. Kadının ismi Serap mıydı, Serpil miydi neydi...? Nasıl bi hayatı vardı acaba? Bir yazarı okuyup çok sevecek bir temizlikçi... Çok ilginç değil mi? Bu bloga ilk başladığımda temizlikçilerin blog yazma ihtimalini düşünüp heyecanlanmıştım, buraya da yazmıştım. Bu düşünce de öyle bi kıpırdattı içimi.

-----

Yemek defteri yaptım kendime. İnternetten tarif bulup bi şeyler yapıyorum, güzel oluyor ama sonra o tarifi ara ki bulasın... Hepsini not edicem artık. Kafadan yaptıklarım var bi de, onları da... Geçen sene sıcak şarap yapmıştım mesela, çok da güzel olmuştu ama bi daha aynı tarifi bulamadığım için aynı tadı yakalayamadım bi türlü. Halbuki ne kadar da kıymetli, sağlıklı, vitaminli bi içki. Denemelerimi kaydedicem, idealini bulunca elimden kaçırmıycam böylece.

----

Bugün u.ın kalın pijamasına cep diktim. Uzun zamandır el işi türü şeylere ara vermiştim, iyi oldu. Kesmek, makineyle kenarlarını kıvırmak, sonra elde dikmek toplam iki saatimi aldı. Bu ev işleri iyi hoş da, çok vakit alıyorlar işte.

----

Tam Hollandalı olduk artık: U.ın bisikleti çalındı. Yeniydi. Neyseki sigorta yaptırmıştık da, yenisine para ödememiz gerekmeyecek (Tabi kampanyalı aldığımız için, şimdi aynı özellikteki bisiklet daha pahalıya satıldığı için, mecburen üstünü tamamlamamız gerekecek ama ayrıntıya girmeyeyim dedim. Girmiş bulundum. Madem girdim şunu da ekleyeyim: Daha ucuz bi bisiklet de alamıyoruz. Yassah.). Polise şikayet ettik tabi hemen, internette form doldurduk. Fakat polis "yapacak daha önemli işlerimiz olduğu için, bisikletinizi aramayacağız" diye cevap verdi. Evden gelip çalsalarmış ya da  darp etme, gasp etme gibi bi şeyler olsaymış, soruşturma başlatılırmış ama şimdi yapacak bi şeyleri yokmuş. Ben şok tabi. Yav söylemeyin bari de aranıyor bilelim. Kısacası Amsterdam'da iş arayanlar için: Bisiklet hırsızlığı güzel bi meslek, geleceği parlak. O kadar sık oluyor ki, polis de koyvermiş.

----


Annie M.G. Schmidt'in Jip en Janneke'sine başladım bi de. Hollanda'nın nesilleri yetiştiren çocuk kitabı yazarı. Karakterleri çok seviyorum.  Feridun Andaç'ın "yaşadığın yerin edebiyatını oku" ödevini çocuk kitaplarıyla yerine getiriyorum. Yok yav, asıal amaç dil öğrenmek tabi ki... Dün öylesine test yaptılar kursta. Pek çalışmamıştım tamam ama bu kadar kötü geçmesini beklemediğim için çalışmamıştım. Benim götüm kalkmış sanırım, önce o götü yere indirip, bi güzel ineklemem lazım.

-----

Yaklaşık iki haftadır geceleri boğazım tırtıklanmaya başlıyor. Sabah uyandığımda acıyor, dişlerimi fırçalayıp balgam çıkarınca biraz rahatlıyor. Moğollar konserinde Cem Karaca edasıyla  Islak Islak'ı söylemeye çalışınca bu hale geldim. Sen kimsin? Hayır sen kimsin? Şurup, pastil kullandım, sigarayı azalttım, 4 gündür tamamen kestim, dün gece odaya tencereyle kaynar su koydum ki nem oranı artsın.... Değişiklik yok. Bıktım bu kulak burun boğaz işlerinden ya, doktora gitmek de istemiyorum. Termometre var odada, nemi de gösteriyor, baya düşükmüş, düzgün çalışıyorsa... Odadaki nemi yükseltmek için önerisi olan var mı? Bu arada burnumun içi de yara dolu. Yuvarlanıp gidiyoruz ama vücudum sürekli bi şeylere isyan edip dikkatimi çekmeye çalışıyor sanki. Tabi bu işler nefesimi iyice bozduğu için, bi de soğuk havada terleyip iyice hasta olmaktan korktuğum için koşuyu da bıraktım iki haftadır.

------


Yeter di mi? Susayım artık. Bence de.

Selamlar efenim,
Kanatlı Kedi



11 Ekim 2017

Barış Sarayı'nda Dilek Ağacı



Vredes Paleis, yani Barış Sarayı. Bina aslında bu ama giriş sadece belli zamanlarda, rehber eşliğinde mümkün. Bizim asıl girebildiğimiz kısım, bahçe kapısının hemen girişindeki güvenlik kulübesi görünümlü yer. Fotoğrafta solda, bahçe kapısının hemen yanında beyazımsı çatısı görünüyor. Hemen önünde bi dilek ağacı var, çok komik geldi, barış için ağaçtan medet ummak:)

"Imagine Peace Wish Tree" yazıyor soldaki metal levhada


Tabi müze küçük bi kulübecikten ibaret olduğu için, giriş ücretsiz. Belgeden ziyade bilgi var burada. Bu binanın ve kurumun tarihini ses kayıtlarıyla ve bir videoyla özet geçmişler. Yazılı bi şey koymamışlar, ses kayıtlarını da kaydedemediğim için bilgileri kaydedemedim. Hatırladığım kadarıyla not düşeceğim, bi de internetten yardım alırım. 

Birinci Dünya Savaşı'ndan önce düşünülmüş barışı amaçlayan uluslararası bir kurumun kurulması.  1899'da, Rus Sir Nicholas'ın öncülüğünde Birinci Den Haag Barış Konferansı, Hollanda Krallığı'na ait Huis ten Bosch'ta toplanmış. 26 ülkeden 100 kadar diplomat, asker, hukukçu, politikacı bir araya gelmiş. Pasifist yazarlar ve bilim insanları da gelmiş Den Haag'a ve toplantılar yapmışlar. Özellikle Bertha van Suttner'e değiniyor sergi. Bu kadın yazarın "Silahları Bırakın" adlı kitabı epey ilgi görmüş. 

Permanent Court of Arbitraiton (PCA) kurulmuş. Google "Daimi Tahkim Divanı" diye çeviriyor, tahkim ise "anlaşmazlıkların hakem yoluyla çözülmesi yöntemi" demekmiş.

1907'de ise İkinci Barış Konferansı düzenlenmiş yine Den Haag'da, 44 ülke katılmış. Şu anda Barış Sarayı olarak bilinen bina ise 1913'te açılmış. Sponsoru Andrew Carnegie, sergide özel bir yer veriliyor kendisine. 


Carnegie bir İskoç, Amerika'ya göç etmiş ailesi, O da orada büyümüş. Çocukluğundan itibaren çalışmış, girişimci olmuş, çelik işine girmiş, milyoner olmuş. "Tam bir Amerikan Rüyası örneği" diye bahsediliyor kendisinden. Paraya para demez olunca, "savaşmayalım konuşarak anlaşalım" diyenler grubuna katkıda bulunmak istemiş, binada bir de kütüphane olması şartıyla, Barış Sarayı'na 1,5 milyon dolar bağışlamış. O zamandan beri dünyanın en geniş kapsamlı hukuk kütüphanelerinden biri buradaymış. Şu anda kütüphane bu saray görünümlü binada değil, aynı bahçe içinde başka bir binada.

Saray'ın mimarı Louis M. Cordonnier Fransız olduğundan, memleketinin etkisini yansıtmış tasarımına. Anladığımdan konuşmuyorum, öyle diyolla.

 Günümüzde Barış Sarayı'nda sadece PCA değil, International Court of Justice de var. Birleşmiş Milletler'in temel hukuk kurumu. Bu iki kısaltmanın farklı görevleri var ama fazla hukuki bi bilgi, orda dinlerken bile kafam basmadı. 

Sergideki en etkileyici belgelerden biri, Birinci Dünya Savaşı'nda Fransız bir askerin eşiyle, ailesiyle mektuplaşmalarıydı. Mektupların hepsini şuradan okuyabilirsiniz: My Dearest Emma - Reymond Molle

Bir de şu iki resim dikkatimi çekmişti: 
Eskilerden kalma bi çizim, tarihini, çizilme amacını not etmemişim. Sol köşedeki fesli Osmanlı padişahı olsa gerek, yanındaki eski püskü kıyafetler içindeki kızın önündeki kutuda "Papier Armenie" yazıyor. 1900lerin başında Ermeni soykırımı haberleri Batı'yı epey sallamış çünkü.

Başlıkta "Bunca masrafa gerek var mı?" benzeri bi şey yazıyor, Google'a göre.

Aklıma gelenlerle, internetten hızlıca edindiğim bilgiler bunlar. Gerekirse güncellerim. 

Saygılar efem, 

Kanatlı Kedi 
(Sona böyle Kanatlı Kedi yazmak çok hoşuma gidiyor)





09 Haziran 2017

Film Raporları - 8

            Uzun zaman oldu film raporu yazmayalı. Baktım son zamanlarda izlediğim filmler birbirine girmeye başladı, zamanım da var, hemen koştum geldim buraya.

1. Fanfare (1958)

                 Yönetmen: Bert Haanstra

           Siyah beyaz bir Hollanda filmi. Ülkenin kuzeyindeki Giethoorn köyünde geçiyor. Yakın zamanda gezmeye gittim bu köye. Epey turistik bi yer. Çinliler çok geliyormuş. Hatta o kadar çok geliyormuş ki, restoran menülerinde Çince seçeneği var, belediye garsonları Çince kursuna göndermiş, az buçuk konuşabiliyorlarmış. Çok küçük bi yer, masalsı küçük evler arasına köprüler kurulmuş. Neredeyse her evin bi köprüsü var. Çünkü evlerin etrafı kanallarla çevrili, yürüme yolu yok denecek kadar az. Yürüme yollarından bisikletle giden yerliler var, araba giremiyor. Köyün hemen yanında bir de göl var. Bu kanallarda ve gölde tekne turu düzenleniyor. Hatta Hollandalılar genellikle tekne kullanmayı bildiği için tekne kiralayıp gezilebiliyor da. Tekneden kastım kayık gibi bi şey ama elektrikli motoru var, belki ismi tekne değildir. Benim gibi isminden bile emin olmayanların şoförüyle birlikte kiralaması daha mantıklı zira usta bi şoför olmadan sürekli oraya buraya çarpmak mümkün. Filmden önce de turistler geliyormuş ama asıl filmden sonra ünlenmiş köy. Dolayısıyla filmin ana mekanlarından olan bir bar da turist çeken yerlerin başında geliyor. 

           Giethoorn'la ilgili internette araştırma yaparken filmle karşılaştım. Konusu şöyle: 1950lerde köy civarında bir orkestra yarışması düzenleniyor. Tabi bu köyün de bir orkestrası var, katılmak istiyorlar. Fakat köydeki iki büyük barın sahibi de bu orkestranın içinde ve bi türlü anlaşamıyorlar. Biri bi notayı yanlış bastı mı öbürü gülmekten kırılıyor ve kavga patlıyor. Sonunda tartışma o kadar büyüyor ki orkestra ve dolayısıyla köy ikiye bölünüyor. Köyün polisi kavgacılardan birinin otelinde kalıyor ve diğerinin kızına aşık. Dolayısıyla orta yolu buldurmak zorunda bu genç çift, birleşebilmek için. Belediye başkanı ve orkestra şefi de sürekli aralarını yapmaya çalışıyor iki tarafın. Derken komiklikler, şakalar, rezillikler... Komedi filmi olunca tabi ki eninde sonunda mutlu sona bağlanıyor.

           Hollanda sinemasına, diline, coğrafyasına, kültürüne ilgi duyanlar için eğlencelik bir film. Youtube'da İngilizce altayazılı olarak mevcut: 



2. Gadjo Dilo (1997)

             Yönetmen: Tony Gatlif

          İsmini çok duymuştum ama filmin başına asıl oturma sebebim ekşisözlük'te "en güzel dans sahneleri" benzeri bir başlıkta filmin isminin bol bol geçmesi oldu. Müzikal falan değil ama çingene filmi, müzikalden daha müzikal sayılabilir. Yıllar önce Çingeneler Zamanı'nı izlemiştim, o zamanlar sinemaya bu kadar aşina değildim, çok tuhaf gelmişti. Çingeneliğe değil de filmin çekim tarzına alışamamıştım. O film hakkında yorum yapabilmek için tekrar izlemem gerektiğini düşünürüm hep. Gadjo Dilo ise öyle değil. Çekim tekniklerini bilmem ama seyirciye her şeyin doğal olduğunu hissettiriyor. Sanki yönetmenin üslup süzgecinden geçip karşımıza gelmemiş gibi. Sanki yönetmen filmle seyirci arasına girmemiş gibi...

            Fransız bi genç, Romanya'ya gider. Nora Luca isimli çingene bi şarkıcıyı aramaktadır. Romence bilmez, Çingenece de bilmez, tabi o zamanlar Google Translate de yok, Fransızcasını el kol işaretleriyle birleştirip anlaşmaya çalışır insanlarla. Gitmeden önce üç beş kelime öğrensene be adam, dedirtir. Yolda bi köyde geceyi geçirmek ister, kalacak yer bulamaz, bi çingene grubuna dahil olur. Turist gibi, sosyal bilimci gibi aralarına karışır, onları izler, onlarla birlikte eğlenir, hüzünlenir. Sonrası spoiler. 

          Zamanla dillerini öğrenir, onlara Fransızca öğretir. Zamanında Belçika'ya gidip gelmiş, az biraz Fransızca öğrenmiş olan Sabina'yla yakınlaşır. Fransız, ordaki ortama alıştıkça, bize de çingenelerin poposunu açıp gösterivermesi, çadırda, derme çatma evlerde yaşamaları, bol küfürlü konuşmaları, çalgıcılığı ve göbek atmayı meslek edinmeleri, konuşurken yanındakini sık sık ittirip kaktırmaları normal gelmeye başlar. Umursamazlıktan gelen özgürlüklerine özenmedim bu kez. Eskiden hep bu tip filmler özgürlükle ilgili ilham verirdi bana. Artık 30 yaş civarına gelmenin etkisi midir, yoksa pes etmekten midir bilmem, filmlerden çok fazla ilham almıyorum bu konularda. O yüzden ekşisözlük'te bazılarının son sahne için "kasetleri parçalayarak gerçekten bi çingene oldu, tüm bağlarını kopardı, özgür oldu" demelerine katılmıyorum. Bence o sahne özgürlüğün değil, çingenenin hayatına dışardan bi gözle bakmaktan vazgeçmenin simgesiydi. Bundan sonrası yeni bi paragrafı hak ediyor: 

            Düğünde acı içindeki babanın çingene olmayan zenginlerin karşısında çalıp söylemeye devam ettiği sahneydi bence en etkileyici olan. Çünkü burda düzenli ve zengin hayatın, dağınık ve fakir hayat kültürüne, müziğine, ruhuna ihtiyaç duyduğunu gördük. Dağınık ve fakir hayat da diğerinin parasına muhtaç, o yüzden canı isteyince bırakıp gidemedi acılı baba. Ne kadar özgür ve kurallara karşı olursa olsun, acısını içine atıp, karşısındakilere göbek attırmak zorunda. Gadjo bunu görüyor ve tiksiniyor bu insanların, asla tasvip ve takdir etmediği insanların kültürünü sömüren hayattan, zengin olmasa da kendi hayatından, onların türkülerini kaydetmeye çalışan, birikirmeye dayanan düşünce yapısından. O yüzden kasetleri parçalayıp gömüyor, kendini engellemek için. Asla onlar kadar anı yaşayamayacağını biliyor ama elinden geleni yapıyor. Kasetlerin mezarının üstünde dans ederken de aslında onları taklit ediyor, saygısını gösteriyor. Fakat bu, bundan sonraki hayatını onların yanında devam ettireceğini göstermiyor.

           Bir şey daha: Sabina'yla Gadjo'nun seviştiği sırada Sabinayı arıyor diğer çingeneler, çünkü düğüne gidecekler, işe, eğlenmeyi bilmeyenleri eğlendirmeye. Bulamıyorlar ama kimse takılmıyor buna. Aynı şey Zorba'da olsaydı. Girit'te, dindar bi köyde... Sırf güzel ve dul ve köydeki erkekleri koynuna almıyor diye bir kadına katlanamayan o kuralcı, dindar ve asla poposunu açıp göstermeyen kültürde, Sabina ne bu kadar özgür olabilirdi, ne de o yaşına kadar canlı kalabilirdi... İşte insan asıl bunu düşünüp özeniyor Çingeneliğe.

           
            Şimdilik bu kadar olsun.