richard linklater etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
richard linklater etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Ekim 2017

8. Gün - Hangi Üniversite?

Sekizinci günün sonunda, yolculuğun bi gün öncesinde, yanımda biram, heyecanlı ve mutluyum. Neden bira? Çünkü Everybody Wants Some'ın ikinci yarısını izledik az önce. Öylesine bi üniversite komedisi deseler, izlemezdim. Ama olur da ısrarlara dayanamaz izlersem, oha, çok testesteronlu ama öte yandan da güzel ya, valla güzel, enterasan, ben bu filmi nasıl severim ya...diye düşünür dururdum. Sonra yönetmenin diğer filmlerini izleyince neden sevdiğimi anlardım. Ya da bilmiyorum, belki de Linklater'ı önceden tanıdığım için torpil geçiyorum. Özünde demek istediğim, film sanki diğer filmlerini tamamlıoyor. Sanki her filminde hayatın bi kesimini anlatıyor, o bi kesimi farklı gözlerden gösteriyor bize. Sanki kamerayla değil de, "farklı bakış açıları" adlı insanların gözleriyle çekiyor filmlerini. Everybody Wants Some gibi geyik bi filmde bile bi doyuma ulaşıyor insan. Karakterlerin hepsi tüm geyiklerine rağmen, gerçekten ayrı birer karakter. Hiçbirinin soyunu sopunu bilmiyoruz. Sadece ekran karşısındaki hallerini tanıyoruz, kendi başlarına neler düşünüyorlar? Yok. Yani yanlarındakine ne kadar açıyorlarsa içlerini, o kadar anlıyoruz. Başrolün bile derinine inmiyoruz çok fazla. Ve bu bizi rahatsız etmiyor. 

Neden? Çünkü orası üniversite.Sürekli birileriyle tanışırsın. Bi sürü kulüp vardır, yalnızsındır, arkadaş edinmek zorundasındır, ilk defa ailen yoktur akşamları yanında, ya yurt odasında, ya öğrenci evindesindir... Bambaşka, coşku dolu, önündeki 4 yıldan ötesini düşünmeyen bi sen vardır karşında. Her şeye el atabilirsin. Hayatının ileriki aşamalarında bolca diyeceğin gibi "daha önce denedim, başarısız oldum" demezsin, çünkü daha önce hiç denememişsindir, neredeyse hiçbi şeyi denememişsindir zaten. Ve bu karmaşada bi sürü insan girer çıkar hayatına. Çoğunu tam olarak tanımaya fırsatın olmaz. Bazılarıyla gereğinden fazla zaman geçirdiğini anlarsın sonradan, karakterleriniz hiç uyuşmuyormuştur meğersem... Falan filan.. Film bu karmaşayı hatırlattı bana. Son Felemenkçe dersinde de üniversite günleri, öğrenci evleri yad edildi. Herkes bi iç çekti. Üniversiteyi iç çekmeden hatırlamak mümkün mü? Yeni öğrenci olanlarla konuşmak istemiyorum bu yüzden; bi taraftan hoşuma gidiyor heyecanları, hayallerini anlatmaları, bi taraftan da büyünün etkisinin geçeceğini düşünüyorum içimden, gerçekleri söyleyip şap diye yere düşürüveresim geliyor. Gerçek hayata hazırlansın bi an önce diye... Ne saçmalıksa. Tutuyorum kendimi tabi ki.

Bi  de filmin afişinde çok güzel bi cümle var: "Here for a good time. Not a long time" Ne kadar da üniversiteyi tanımlayan bi söz. Fakat bazen, iyi zaman geçirmeye gelenler uzun süre orda kalıyor. Bu pek iyi bi şey değil tabi. Ya da belki de iyisiyle kötüsüyle geleni gideni kabul etmektir işin sırrı, Linklater'ın o kadar geyik arasında kulağımızdan içeri soktuğu o bikaç cümlede söylediği gibi. Yani öyle kabul edebilirsen, kendince belirlediğin hedefe doğru ilerlerken, okulu uzatma gibi ayrıntıları dert edinmezsen, günlük hayattan keyif almaya devam edebilirsen, sıkıntı yoktur... Ama daha yazarken sıkıldım bunaldım bu son cümleyi. Sanırım bu sadece belli karakterdeki insanların becerebileceği bi şey. Ya da ermek gerekiyor. Etrafındaki herkes okulu bitirsin diye gözünün içine bakarken boşverip hayatı yaşayabilen kaç insan vardır şu dünyada? Elbet herkesin bunaldığı bi an olur. Bırak bu boş mesajları Linklater!

Filmle ilgili diyeceklerim bu kadar. Tabi filmdeki her gece parti ortamlarını ben şahsen üniversitede yaşamadım. Ne sporcu, ne de oyuncu olmadığım, üstelik bi de teknik üniversitede okuduğum için olsa gerek, bu tür şeyler çevremde pek dönmüyordu. Gayet derslerine çalışan, onu da beceremeyen, arada bi örgütlenmeye ve kültürel aktivitelere katılmaya çalışan bi tiptim. Belki öyle filmdeki gibi bol seksli partiler dönüyordu da benim haberim yoktu yani, mümkün bu. Öte yandan üniversitenin başı olduğu için her gün yeni biriyle tanışma, hiçbirini tam olarak tanımama ve alakasız insanlarla uzun vakit geçirme olaylarını ben de yaşadım. O yüzden filmle aramızda hala bi bağ var, hiçbir zaman ortamın en popülerlerinden olmamama rağmen. 


Yeter. Bu yazı bitmeyecek belli ki. İçirip içirip yazdırıyosunuz bana. Alkol daha doğrusu bira eşiğim düştü sanırım. Üniversiteden uzaklaştıkça yaşlanıyoruz ey insan. Sağlıklı beslenmeye falan çalışıyorum artık. Nerde o 2 TL lik tavuk dönerlerle, helva ekmeklerle doyduğum günler... Ama şekeri bıraktım, valla bıraktım, dönüş yok. (Döndü...mü acaba?)


Tamam. Başka neler vardı yazacak? Bu günlüğe başladığımdan beri yaşadıkça, yaşadıklarımdan yazmaya değer olanları kafama not ediyorum. Kağıda not etmeyi bile düşündüm, dedim psikopatlaşma hemen.


Yarın yola çıkıyorum. Gençce bi heyecan var üzerimde. Sanki üniversitedeymişim de ilk defa tek başıma seyahat ediyormuşum gibi. O zamanlar hayalimdeki tatil böyle yalnız olanından değildi sanırım. İçten içe bunu istesem bile, izlediğim filmlerin etkisiyle hep arkadaş ortamında bi şeyler yapmayı hayal ederdim. Hep eğlenmek, eğlenceye dahil olmaktı hayalim, nasıl eğlenmeyi bilmeyen bi ortamda büyüdüysem... Şimdi ise, bunları az buçuk tattığımdan mıdır nedir -asla filmlerin ölçüsüne yetişemedim tabi ki- yalnız kalmanın hayalini kuruyorum. Nasıl bi şeydi yalnız ve halinden memnun olmak denilen şey? Nasıldı her dakka mesajlaşmamak? 


Yarın Den Haag'a gidiyorum. Buranın tarihi yönden idari başkenti, resmi değil. Her türlü hükümet binası orda. Aslında tarih öğrenmeye gidiyorum. Birleşmiş Milletler daha Milletler Cemiyeti'yken Den Haag'da Adalet Divanı gibi bi şeyleri kurulmuş. Nedir yani? diyebilirsiniz. Demeye de bilirsiniz (bu gramer yapısı gerçekten var mı Türkçe'de?). Düzen manyağı bi insan olduğum için bütün gezilecek yerleri not ettim. İçinden seçeceğim, gidince. O Adalet Divanı'msı bina gezilebiliyormuş. Ne varsa artık içerde, oraya mutlaka gitmek istiyorum. Benim şehir gezisi anlayışım bu, müze. Müzeler kapanınca n'apacağımı şaşırıyorum. İstanbul'dayken de böyleydi durum. Sokaklarda deli dana gibi dolaşırdım ama az buçuk bilmenin, güvenilirliğinden ziyade, hangi sokağın nereye çıktığını bilmenin rahatlığıyla. Güvenilmez diye bilinen sokaklarda gezmeyi de severdim ama oraya daha önce bi şekilde yanlışlıkla girdiysem... Misal, Tarlabaşı'na hiç girip dolaşmadım. Ama o büyük caddenin ötesinde Amsterdam'da olsa beğenirsiniz caddesi'ne girip kaç defa gezdim, kerhaneler sokağına. Bi zaman yanlışlıkla bi girmişim, sonra sıradanlaşmış benim için. Ama o ilk seferi hiç hatırlamıyorum. Sonrakilerde öyle rahat olmamın sebebi de, sokağın sonunun nereye çıktığını bilmemmiş, şimdi, yeni gittiğim şehirlerde korkaklaştıkça daha iyi anlıyorum bu sebebi. Sokağın nereye çıkacağını bilmeyince rahat edememek neyin göstergesi peki? İki buçuk bira içtim diye karakter analizi yapacak deyilim. Hayatta yapmam. Cık, işim olmaz. Ben öyle bi insan mıyım?


Emrah Serbes'e gıcık oldum bi de bu günlerde. Afilli Filintalar'ı takip eder, severdim bi aralar, Behzat Ç'den önce. Bu tarz edebiyatı sevişime şaşıyorum şimdi. Hiç okumadım üstelik kitaplarını, hiçbirinin. İnternette okuduğumuza edebiyat dememeliyiz belki de. Memeliyiz belki de.


İşte böyle. Daha başka bi sürü şey yazıcaktım ama unuttum. Not etseydim, liste, düzen manyaklığıma olur deseydim, böyle mi olurdu? Olmazdı. Şimdi mecbur yazmayı bırakmak zorundayım. Çünkü bi konu yok. Konu olmayınca yazılır mı? Yazılmaz, hiç.

Sustu, 
Kanatlı Kedi














04 Ekim 2017

7. Gün

Eveet. Dün derse gitmemek için kendime bahaneler ararken, son anda, bi şeyler atıştırmaya bile fırsat bulamadan fırladım evden. Son dakka yetiştim derse. Masanın üstünde Hollanda stroopwafellarından vardı, bi tanesinin yarısını tırtıkladım ders boyunca. Biliyorum, bol şekerli bi şey ve orucumu bozdum ama açlıktan nefesimin koktuğunu hissetmiştim, kafamın çalışmamasını geçtim, daracık odadan ibaret olan sınıfta insanlara işkence etmeyeyim dedim. O zamandan beri oruca devam zaten. Bi gün hunharca tatlı yemeye dönsem bile bu aradaki şeker detoksunun elbet bi faydası oluyordur vücuduma, üstelik gün geçtikçe daha bi hoşuma gidiyor şekersiz çay, kahve. En azından kısa orucun karı (şapkalı a) bu olacak.

Ders korktuğum gibi geçmedi. Metni okuduk, o nalet "sen neler yapıyorsun?" sorusunu ikili diyalog halinde sormamız gereken alıştırmayı atladı hoca. Yihhuuu dedim içimden, rahatladım. İnteraktif olmayan derslere bayılırım zaten, kafa buna alışmış. Aman da derste konuşmayayım, yaratıcı olmak zorunda kalmayayım. Öyle dil mi öğrenilir, hödük! dedi hoca da, geri döndü o alıştırmaya. Bi gerginlik tabi bende. Yanımdaki Alman ve gülünce yüzünde güller açan sarışın sınıf arkadaşımla eş olduk. Önce ben ona sordum, cevapları not aldım, çünkü özellikle istemişti hoca. İngilizce'de de yapardık bunu, konunun özünü anlayıp anlamadığını ölçmek için not aldırırdı hocalar. Neyse efenim, sonra o sordu bana. Bi an basitleşti kafamda cevaplar. Mühendisim ama şu an çalışmıyorum, deyiverdim. Yalan değil, diplomam var. İlla mesleği icra etmiş olmak mı gerek? Ya yeni mezun olsaydım? Ne kadar büyütüyorum bazen her şeyi. (Bazen mi?) Eş değiştirip diğerlerine aynı cevapları tekrarlama saçmalığına da düşmedik. 

Not almamız da sonrası içinmiş meğer, eşimiz hakkında öğrendiklerimizi paragraf haline getirip mail atıcaz hocaya, yanlışlarımızı düzeltecek. Dersin sonrası güzeldi, yüzüm gülmeye başladı. 

Kurs Amsterdam'ın merkezinde, Dam meydanı civarında, eski Amsterdam binalarından birinde. Daracık merdivenle 3-4 kat çıkıyoruz, her katta bir daire var. Kurs çatı katıyla bir alt katını kapsıyor. Bir evin odaları yani aslında. Odalar hep daracık. Bizim odada ufak bi mutfak tezgahı da var. Ders öncesi herkese çay/kahve ister misin diye soruyor, hazırlıyor falan... Üzülüyorum kadıncağıza, çünkü sanırım bizden önce ve sonra da dersi var. Arada bi de bu işleri yapıyor. En önemlisi ortam çok dar. Nasıl sığıyormuş koca koca Hollandalılar bu evlere?

Sanırım hocamız çok iyi. Her dersten doymuş bi halde ayrılıyorum. Ben bu kursun peşini bırakmam kanımca. Piyasadaki diğer kurslardan da en az yüz euro ucuz. Hafiften bi STK havası var zaten.

Akşam eve gelince Linklater'ın bi filmine başladık: Everybody Wants Some. 2016 filmiymiş. Sevdim. Yine büyük bi olay olmayan ama zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığımız filmlerden. Linklater, saygılar. Wyatt Russell'a kanım kaynadı bu filmde, sanırım diğer filmlerini de izleyeceğim. Ha bu arada tabi ki bitirmedik filmi, çok geç olmuştu. Haftaiçi öyle gece üçlere kadar film izleme çılgınlığına izin yok. Ben çalışmasam da eve para getiren birileri var, yazık. Bu arada biraseverseniz, evde bira varken izleyin derim, insanın canı çekiyor. Bizde yoğudu. İkinci yarıyı izleyeceğimiz zaman bu hataya düşmeyiz.

Ha, bi de, yıllar sonra ilk kez tek başıma tatile çıkıyorum. Nereye? Süprüz olsun. Kalacak yeri filan ayarladım. Son anda üşenip cayma hakkı tanımadım kendime. Hazır u. yokken bol bol yürüyüp ayaklarıma işkence edeceğim, gezebildiğim kadar müze gezeceğim. Akşamları da otelde günlük dışında da bi şeyler yazmaya çalışacağım. Bakalım ne kadarı gerçek olacak... Heyecanlıyım. Otel odalarına her girişimde, hele ki köşede bi yerde bi çalışma masası varsa, tek başıma gelmenin özlemini duyardım. Tamamen yalnız kalmanın bi yolu gibi gelirdi. İnsanın kendiyle, kafasıyla başbaşa kalabilmesi çok zor ya da ben beceremiyorum çift olduğumdan beri. Sanki içimde bi yerde beni bekleyen başka bi ben var. Bakalım bu defa kendisiyle buluşabilecek miyim? Görücez.

Bugün köşede duran dikilecekler serisinden birine girişmeye cesaret ettim. Bol cepli bi kot pantolon. Dizlerindeki cepler hem kullanışsız (ağzı kapanmıyor), hem de kumaş fazlalığından rahatsız ediyor. Cepleri kesilip delikler kapatılacak yani, iş bu. Makinede ilk defa kot dikeceğim, iğnesini ve ayağını değiştirmek gerekiyormuş. Kullanım kılavuzunu yanıma açarım, yavaş yavaş hallederim diye düşünüyorum. Fakat keserken fark ettim ki, diz kısmını makinede dikmem mümkün değil, şimdi nasıl anlatacağımı bilemedim ama iki kumaş üstüste gelecek filan, yapamayacağım. Elle dikeyim dedim. Nefret ederim el dikişinden fakat nası bi peygamberlik doğduysa içime, giriştim işe. Kot kumaşı ne kalınmış arkadaş, elim acıdı. Üstelik o kadar yavaş ilerledi ki, bi baktım saatler geçmiş, yarım bıraktım. Bi de ne kadar sağlam olduğundan şüpheliyim. Neyse, bugün, olmadı yarın kesin bitecek o, bu merakla duramam zaten.

İşte bugünkü şaheserim bunlar. Üstteki dikimi tam bitmemiş olan. Görüntü güzel ama bakalım kaç sefer dayanacak. Biterse tabi...



Balkona çıkınca yoldaki çöp kutusunun üstüne kitap gibi bi şey koyduklarını fark ettim. İşe yarar ikinci el eşyaları direk çöpe atmak yerine böyle yapıyorlar bazen. Güzel bi şey. Heyecanlandım, ya kitap, ya fotoğraf albümü ya da en kötü ihtimalle fotoğraf çerçevesi, dedim. Hatta fotoğrafını çekip yakınlaştırıp baktım ama yok, net görünmüyordu. İşin yoksa evden çık! Evde bekleyip duran çöpleri atmaya çıktım bu bahaneyle. Bi baktım, Loreal kitapçığı gibi bi şeymiş. Peh dedim. Hayal kırıklığı...



Felemenkçe çalıştım bi de. Bazen puzzle gibi, örgü gibi acayip zevkli geliyor bu dil. Hele önlerine gelen iki kelimeyi birleştirip tek kelime yapma alışkanlıkları var ki, karşılaştıkça hoşuma gidiyor.. Upuzun bi kelime görüyorum, gözüm korkuyor, sonra diyorum bu kesin bi şeylerin birleştirilmiş halidir, çözmeye çalışıyorum. Şu sıralar favorim ogenblikje... ogen; gözler, blikje; kırpmak... Yani "göz açıp kapayıncaya kadar". Ki bunu resmi dilde kullanıyorlar, çağrı merkezini aradığınızda, "sizi bi dakka bekleticem" niyetine. Çocuk gibiyim. Çocuklar da yeni kelimeler öğrendikçe böyle mi hissediyorlar acaba?

Bugün ablamla görüntülü konuştuk. Yeğenim teyzeye benzer bi şeyler söyledi. Neyne, dedi. Bence yeterli. Daha fazla konuşmasa da olur. Böyle datlışken, zamanla bilmiş bilmiş konuşan çocuklara dönüşecek mi bu da? Ona da hafiften gıcık olacak mıyım? Yoksa o zaman "yeğen başka olur" lafı doğru çıkacak mı? Çünkü bu çocuk bana karşılaştığım çoğu çocuktan daha datlı geliyor. Neyse nazarım değmesin. Zaten büyüdükçe çirkinleşir insan dediğin. Çok da şaapmamak lazım.

İşte böyle efenim, saygılar, sevgiler, hörmetler,

Kanatlı Kedi






23 Ocak 2017

Film: You Can Count On Me

Adalet Ağaoğlu'nun Geçerken isimli kitabını okuyorum şu sıralar. Kitapta, "Edebiyatın Kendi Olayı" makalesinde bir Amerikan filmi olan Avcı (The Deer Hunter) ile edebiyat arasında bağlantı kurarken şöyle diyor Ağaoğlu:

"Büyük, olağanüstü olayların desteğini seçmeden izleyiciyi kendine çekebilen, onunla ortaklaşalık kurabilen yapıtlar, yaratılmaları en güç yapıtlardır."

Bu cümleyi okuyunca son günlerde zihnimde yankılanan Lonergan filmleri geldi gözümün önüne. Evet, dedim, o yüzden büyük fırtınalar koparmamasına rağmen derin izler bırakıyor bu tür filmler. Büyük felaketlerin, kahramanlıkların, acıların ya da iyimserliklerin desteğini almadan, olduğu gibi anlatıyor hayatımızı bize. Bu yüzden sinemayı sadece kafa dağıtma aracı olarak görmeyen izleyici bir türlü vazgeçemiyor onlardan.

Yönetmen Kenneth Lonergan'ın Manchester By The Sea filmini izledikten sonra diğer filmlerini izlemeyi kafaya koymuştum. You Can Count On Me'yi izledim haftasonunda. Richard Linklater filmlerini hatırlattı bana. İki filminden çıkardığım sonuçlarla bi karşılaştırma yapacağım.

Lonergan, alışkın olduğumuz Amerikan sinemasının aksine süper kahraman veya tüm dünyayı etkileyecek bir felaket koymuyor filmlerine. Mutlaka mutlu sonla biten romantik komedilerden de yapmıyor. Sıradan insanların hayatlarındaki küçük görünen ama özünde büyük etkiler bırakan felaketleri anlatıyor.

Örneğin Manchester By The Sea'de içe kapanık bir adam var. İnsanlarla iletişimini olabildiğince kesmiş, ailesinden uzakta, ölümü bekler gibi yuvarlanıp gidiyor. Mümkünse hiç gülmüyor. İntihar edecek de etmeye hali yok gibi. Zamanla bunun sebebini anlıyoruz. Yıllar önce yaptığı bir hata yüzünden kendini affedemiyor. Fakat abisinin ölümüyle yeğeninin sorumluluğunu almak zorunda kalınca işler değişiyor. Tek başına ölümü beklemek kolay fakat birilerinin sorumluluğu varsa üstünde, her sabah uyandığında yaşama sevinci yüklemek zorundasın bünyeye. Karakterin bu durumla savaşmasını görüyoruz. Kendini affetmesi gerek.

Romantik komedi olsaydı eninde sonunda bunu başarırdı. Ama hayır, gerçek hayatta işler öyle yürümüyor işte. Sonunda işler çözülüyor fakat ne çok mutlu ediyor bizi, ne de daha büyük bir felaket eşliğinde drama sürükleniyoruz. Olması gerektiği gibi bitiyor.

You Can Count On Me'de ise iki tane başkarakterimiz var, yine iki kardeş. Erkek olan (Terry) dinden ve doğup büyüdüğü yerden uzaklaşmış. Abd'nin küçük kasabalarındaki tutucu hayattan nefret ediyor. Dünyayı geziyor, dikiş tutturduğu bir iş yok, para kazanıp kazanıp harcıyor. İnandığı gibi yaşıyor fakat bu, toplumu karşısına almayı gerektirdiği için zorlanıyor. Tarifi belirsiz dertleri var. Örneğin para sıkıntısı çektikçe ablasından borç istiyor. Çünkü ablası (Sammy) bankada çalışıyor, düzenli geliri var. Toplumla uyum içinde. Pazarları kiliseye gidiyor, iyi bir Hristiyan olmak istiyor. Doğup büyüdüğü yerden uzaklaşmak istemiyor. Fakat bayan mükemmel olmak da o kadar kolay değil. Öte yandan O'nun geleneklerine yani topluma yani düzene bu kadar bağlı olmasının sebeplerinden biri, belki de en büyüğü, tek başına büyütmek zorunda kaldığı bir oğlunun olması. Üstelik oğlunun babası kazada falan ölmemiş, bunları terk etmiş. Yani sevginin verdiği güçle tekrar hayata tutunma şansı yok. Dolayısıyla topluma sarılması, O'nu tanıyan, kollayan insanların desteğinden uzaklaşmak istememesi, yabancılardan korkması son derece anlaşılabilir. Çünkü hayata tutunmak zorunda, koyverme şansı yok.

Ayrıca bu iki kardeşin anne-babası bunlar küçükken bir kazada ölüyor. Bu yüzden birbirlerine, tüm zıtlıklarına rağmen çok bağlılar. Bir arada yaşama ihtimalleri yok fakat birbirlerinden kopamazlar da. Hatta bu bağ, toplumda dahil olmadıkları gruplara karşı yumuşamalarını sağlıyor. Onlar tartışıp tartışıp tekrar birbirlerine sarıldıkça sanki onlarla birlikte siyasi gruplar da birbirine sarılıyor. Sanki dünya bir dakikalığına güzelleşiyor. (!)

Richard Linklater filmleri de benzer etkiyi bırakmıştı bende. Before Sunrise/Sunset/Midnight serisi örneğin. Romantik bir aşk hikayesinden ibaret görünmesine karşın, sanki filmin asıl söylemek istediği hep arada geçen konuşmalarda gizliydi. Dünyanın tğm dertlerinden bahsediyordu karakterler. Savaşlar, çevre sorunu, önyargılar, dinler, aileler, özgürlük... Fakat her şeyi diyaloglarla ifade ediyordu Linklater. film yerine kitap yazsa yeri var gibiydi. (Senaryonun kitabı çıktı nitekim.)  O'nun -bu bağlamda- Lonergan'dan ayrıldığı nokta bu bence. Lonergan'ın sözsüz, bakışmalarla ya da kısa cümlelerle ifade ettiklerini, O altyazısını takip etmeyi zorlaştıracak kadar uzun cümlelerle ifade ediyor.

Tekrar izlemem gerekiyor ama hatırladığım kadarıyla Linklater'ın Boyhood'u hem konu yönünden, hem de diyalogların azlığı bakımından Longerman'la daha çok benzeşiyordu. Dağılmış bir aileyi, maddi sıkıntıların ve çocuk bakımının getirdiği sorumlulukla hayata tutunmak zorunda olan karakterleri kullanarak toplumu betimliyordu bize. Neyi neden hissettiğini uzun cümlelerle değil, bakışlarıyla anlatıyordu süper olmayan kahramanlar.

Bence bu müthiş bi yetenek. Ayrıca yönetmenin dert edindiği konuyu izleyicinin daha derinlerine işlemesini sağlıyor. Filmlerde ne kadar büyük felaketlerle anlatılırsa konu, o kadar "yok canım, olur mu öyle şey" deyip geçmesine sebep oluyor izleyicinin. Ciddiye alınmıyor ya da o kadar ciddiye alınıyor ki asla çözülmeyeceği için boşveriliyor. Bu yüzden Mustang'a çok kızmıştım. Sorunun gerçek haliyle bağlarını yıpratmış, dolayısıyla sorunu değersizleştirmişti.

Selam ederim, güneşli pazartesiler..