kenneth lonergan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kenneth lonergan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2017

Film: You Can Count On Me

Adalet Ağaoğlu'nun Geçerken isimli kitabını okuyorum şu sıralar. Kitapta, "Edebiyatın Kendi Olayı" makalesinde bir Amerikan filmi olan Avcı (The Deer Hunter) ile edebiyat arasında bağlantı kurarken şöyle diyor Ağaoğlu:

"Büyük, olağanüstü olayların desteğini seçmeden izleyiciyi kendine çekebilen, onunla ortaklaşalık kurabilen yapıtlar, yaratılmaları en güç yapıtlardır."

Bu cümleyi okuyunca son günlerde zihnimde yankılanan Lonergan filmleri geldi gözümün önüne. Evet, dedim, o yüzden büyük fırtınalar koparmamasına rağmen derin izler bırakıyor bu tür filmler. Büyük felaketlerin, kahramanlıkların, acıların ya da iyimserliklerin desteğini almadan, olduğu gibi anlatıyor hayatımızı bize. Bu yüzden sinemayı sadece kafa dağıtma aracı olarak görmeyen izleyici bir türlü vazgeçemiyor onlardan.

Yönetmen Kenneth Lonergan'ın Manchester By The Sea filmini izledikten sonra diğer filmlerini izlemeyi kafaya koymuştum. You Can Count On Me'yi izledim haftasonunda. Richard Linklater filmlerini hatırlattı bana. İki filminden çıkardığım sonuçlarla bi karşılaştırma yapacağım.

Lonergan, alışkın olduğumuz Amerikan sinemasının aksine süper kahraman veya tüm dünyayı etkileyecek bir felaket koymuyor filmlerine. Mutlaka mutlu sonla biten romantik komedilerden de yapmıyor. Sıradan insanların hayatlarındaki küçük görünen ama özünde büyük etkiler bırakan felaketleri anlatıyor.

Örneğin Manchester By The Sea'de içe kapanık bir adam var. İnsanlarla iletişimini olabildiğince kesmiş, ailesinden uzakta, ölümü bekler gibi yuvarlanıp gidiyor. Mümkünse hiç gülmüyor. İntihar edecek de etmeye hali yok gibi. Zamanla bunun sebebini anlıyoruz. Yıllar önce yaptığı bir hata yüzünden kendini affedemiyor. Fakat abisinin ölümüyle yeğeninin sorumluluğunu almak zorunda kalınca işler değişiyor. Tek başına ölümü beklemek kolay fakat birilerinin sorumluluğu varsa üstünde, her sabah uyandığında yaşama sevinci yüklemek zorundasın bünyeye. Karakterin bu durumla savaşmasını görüyoruz. Kendini affetmesi gerek.

Romantik komedi olsaydı eninde sonunda bunu başarırdı. Ama hayır, gerçek hayatta işler öyle yürümüyor işte. Sonunda işler çözülüyor fakat ne çok mutlu ediyor bizi, ne de daha büyük bir felaket eşliğinde drama sürükleniyoruz. Olması gerektiği gibi bitiyor.

You Can Count On Me'de ise iki tane başkarakterimiz var, yine iki kardeş. Erkek olan (Terry) dinden ve doğup büyüdüğü yerden uzaklaşmış. Abd'nin küçük kasabalarındaki tutucu hayattan nefret ediyor. Dünyayı geziyor, dikiş tutturduğu bir iş yok, para kazanıp kazanıp harcıyor. İnandığı gibi yaşıyor fakat bu, toplumu karşısına almayı gerektirdiği için zorlanıyor. Tarifi belirsiz dertleri var. Örneğin para sıkıntısı çektikçe ablasından borç istiyor. Çünkü ablası (Sammy) bankada çalışıyor, düzenli geliri var. Toplumla uyum içinde. Pazarları kiliseye gidiyor, iyi bir Hristiyan olmak istiyor. Doğup büyüdüğü yerden uzaklaşmak istemiyor. Fakat bayan mükemmel olmak da o kadar kolay değil. Öte yandan O'nun geleneklerine yani topluma yani düzene bu kadar bağlı olmasının sebeplerinden biri, belki de en büyüğü, tek başına büyütmek zorunda kaldığı bir oğlunun olması. Üstelik oğlunun babası kazada falan ölmemiş, bunları terk etmiş. Yani sevginin verdiği güçle tekrar hayata tutunma şansı yok. Dolayısıyla topluma sarılması, O'nu tanıyan, kollayan insanların desteğinden uzaklaşmak istememesi, yabancılardan korkması son derece anlaşılabilir. Çünkü hayata tutunmak zorunda, koyverme şansı yok.

Ayrıca bu iki kardeşin anne-babası bunlar küçükken bir kazada ölüyor. Bu yüzden birbirlerine, tüm zıtlıklarına rağmen çok bağlılar. Bir arada yaşama ihtimalleri yok fakat birbirlerinden kopamazlar da. Hatta bu bağ, toplumda dahil olmadıkları gruplara karşı yumuşamalarını sağlıyor. Onlar tartışıp tartışıp tekrar birbirlerine sarıldıkça sanki onlarla birlikte siyasi gruplar da birbirine sarılıyor. Sanki dünya bir dakikalığına güzelleşiyor. (!)

Richard Linklater filmleri de benzer etkiyi bırakmıştı bende. Before Sunrise/Sunset/Midnight serisi örneğin. Romantik bir aşk hikayesinden ibaret görünmesine karşın, sanki filmin asıl söylemek istediği hep arada geçen konuşmalarda gizliydi. Dünyanın tğm dertlerinden bahsediyordu karakterler. Savaşlar, çevre sorunu, önyargılar, dinler, aileler, özgürlük... Fakat her şeyi diyaloglarla ifade ediyordu Linklater. film yerine kitap yazsa yeri var gibiydi. (Senaryonun kitabı çıktı nitekim.)  O'nun -bu bağlamda- Lonergan'dan ayrıldığı nokta bu bence. Lonergan'ın sözsüz, bakışmalarla ya da kısa cümlelerle ifade ettiklerini, O altyazısını takip etmeyi zorlaştıracak kadar uzun cümlelerle ifade ediyor.

Tekrar izlemem gerekiyor ama hatırladığım kadarıyla Linklater'ın Boyhood'u hem konu yönünden, hem de diyalogların azlığı bakımından Longerman'la daha çok benzeşiyordu. Dağılmış bir aileyi, maddi sıkıntıların ve çocuk bakımının getirdiği sorumlulukla hayata tutunmak zorunda olan karakterleri kullanarak toplumu betimliyordu bize. Neyi neden hissettiğini uzun cümlelerle değil, bakışlarıyla anlatıyordu süper olmayan kahramanlar.

Bence bu müthiş bi yetenek. Ayrıca yönetmenin dert edindiği konuyu izleyicinin daha derinlerine işlemesini sağlıyor. Filmlerde ne kadar büyük felaketlerle anlatılırsa konu, o kadar "yok canım, olur mu öyle şey" deyip geçmesine sebep oluyor izleyicinin. Ciddiye alınmıyor ya da o kadar ciddiye alınıyor ki asla çözülmeyeceği için boşveriliyor. Bu yüzden Mustang'a çok kızmıştım. Sorunun gerçek haliyle bağlarını yıpratmış, dolayısıyla sorunu değersizleştirmişti.

Selam ederim, güneşli pazartesiler..

21 Ocak 2017

Film Raporları - 2

Önce siyah beyazlar:


Sherlock Jr.:


1924 ABD yapımı film. Buster Keaton başrolde ve yönetmen koltuğunda. Film, "iki işi birden süper idare edebileceğini düşünen kişi, ikisini de beceremez" manasında bir atasözüyle başlıyor çünkü baş kahramanımız ekmeğini kazanmak için film makinistiği yapsa da, okuduğu kitapların etkisiyle, aslında dedektif olmak istiyor. Boş kaldığı her anda "Nasıl Dedektif Olunur?" adlı kitabı cebinden çıkarıp okumaya başlıyor. Öte yandan elbette y,ne beş parasız ve saf. Kötü bir adamın kendisini hırsızlıkla suçlamasına karşı koyamıyor. Dedektiflik yaparak kendini aklamaya çalışsa da beceremiyor. En sonunda pes edip film makinesinin başına geçiyor. Oynattığı filmde izliyoruz bu kez hayallerindeki kendisini. Ne kadar karizmatik, ne kadar düzgün giyimli, ne kadar da gerçeğinin tam tersi... Bu sırada sevdiceği de inanamıyor O'nun suçlu olabileceğine, dedektiflik yapıp suçsuzluğunu öğreniyor. Gelip özür diliyor O'ndan şüphelendiği için. Mutlu sonla bitiyor film. Karakterler o kadar saf ki, kötü adamı cezalandırmak akıllarına bile gelmiyor. Ne önemi var ki artık?

Seven Chances: 

1925-ABD yapımı film yine Buster Keaton'a ait. Bu kez Keaton öyle ezik büzük, beş parasız biri değil, önemli bir işadamı. Fakat iflas etmek üzere. Bu yüzden amcasının vasiyetinde kendisine miras bıraktığını öğrendiğinde çok seviniyor. Fakat amcanın bir şartı var: Keaton, 27. yaş gününde akşam 7'ye kadar evlenmiş olursa, bu mirası alabilecek. 2 senedir aşkını ilan etmeye çalışıp bi türlü beceremediği Mary'nin yanına koşuyor hemen. Kız çok seviniyor fakat sırf mirası alabilmek için teklif ettiğini öğrenince kızıp reddediyor. Keaton üzülüyor, "lanet olsun böyle paraya, daha elime geçmeden en değer verdiğim insanı aldı benden", diye dertleniyor. Fakat iş ortağının iflas ettiklerini hatırlatması ve ısrarı üzerine evlenecek başka bir kadın bulmaya karar veriyor. Üst sınıf kadınların takıldığı bir kulüpte gördüğü her kadına teklif ediyor, reddediliyor. Yolda gördüğü kadınlardan da red cevabı alıyor. Sonunda ortağı gazeteye ilan veriyor. İlanı gören nikahın kıyılacağı kiliseye koşuyor. Kiliseye sığamıyorlar. Keaton kaçmaya başlıyor.

Anladığım kadarıyla bu eski filmlerde, en azından Keaton filmlerinde kaçma sahneleri olmazsa olmaz. Fakat bu seferki fena, onlarca kadın Keaton'ı kovalıyor. Potemkin Zırhlısı'ndaki kalabalık sahneler kadar olmasa da, amatör izleyiciyi teknik yönden etkileyen sahneler var. Örneğin tepeden aşağı koşarken, kovalayan kayaları nasıl çektiler acaba? Kayalar elbette gerçek değildi ama yine de tehlikeli görünüyor. Zaten eski filmlerde ne kadar çok canını tehliye atarsan o kadar seviliyorsun durumu var galiba. Yoksa bu kadar tehlikeli sahneler akıl karı değil.

Neyse efem, sonuçta tabi ki kahramanımız tüm gelin adaylarını atlatıyor, Mary'sinin fikir değiştirdiğini öğrenip yanına koşuyor. Evlenip mutlu oluyorlar.

Filmin iki sahnesinde Keaton'ın ırkçılığa bakışı hakkında  fikir edinebiliriz. Misal, yolda kadının birine evlenme teklif etmek amacıyla yanaşınca kadının siyahi olduğunu fark edip korkup geri dönüyor. Kapıda siyah bir adamla karşılaşınca da aynı tepkiyi veriyor. Siyahların canavarlaştırılmasına değil de, ırkçılığa dikkat çektiğini filan düşünmek istiyorum ama bi mantık oturtamıyorum açıkçası.

Not: Chaplin'le KEaton'ın aynı filmde oynadığını öğrendim az önce. Merak ettim ama sırayla..

Das Cabinet des Dr. Caligari:

1920 Alman yapımı film. Yönetmeni Robert Wiene. İlk korku filmi mi? Belki. Değilse de ilklerinden. Arkaplanlara ve mimari tasarımlara hayran olmamak elde değil. Hikaye de sürükleyici. Küçük bir şehre panayır kurulduktan sonra ard arda cinayetler işlenir ve karakterlerimiz çözmeye çalışır. Sonuç da tatmin edici bence. Sadece oyunculuklar alışkın olmadığım derecede abartılı. Hele o esas oğlan, en ufak bi duygu değişimini bile sinir krizi geçiriyormuş gibi yaşaması insanı biraz sıkıyor ve itiraf edeyim, sıkılınca 1-2 saniye ileri aldım.



Şimdi renkliler:



Manchester by the Sea: 


Bu kez 2016 ABDsindeyiz. Topluma uyum sağlamakta zorlanan bir tamirci. 30larında olmasına rağmen çok yaşlıymış gibi hayata boşver, insanlara karşı kibar olmak gibi dertleri yok. Hep böyleymiş gibi geliyor insana ama arada bi geçmişine dönünce anlıyoruz hep öyle değilmiş. Geçmişte yaptığı hatalar sonrasında kendini öldürmeyi becerememiş ya da artık üşenmiş mi nedense, öylesine yaşamaya devam ediyor sadece. Sonra ergenlik çağındaki yeğenine göz kulak olması gerekiyor. Kendinden başka insanların sorumluluğu olunca omuzlarında, hayatı boşveremiyor, tutunamıyor da sorumluluklarına... Debelenip duruyor.

Güzel olan, ABD'den böyle bir filmin çıkmış olması. ABD'den daha çok süper kahraman/komedi filmi çıktığını duyduğumuz için, böyle insani filmlerin de yapılabildiğini görünce seviniyorum. Son zamanlarda iyi denk geldi. Son zamanlarda izlediklerimden I, Daniel Blake'i hatırlattı bana. Ne de olsa ikisi de gündelik hayatı yaşanmaz kılan ama küçük görünen dertlerimize değiniyor.

Yönetmen Kenneth Lonergan'ın diğer filmlerini de izlemek lazım gibi, güzel görünüyor.