Yakın zamanda izlediğim filmleri buraya kısa da olsa not düşeyim dedim. Hafızama faydası oluyor:
Toni Erdmann: Alman dram-komedisi. Son yılların dillerden düşmeyen eylemi "başkası adına utanmak" hissini bol bol yaşatıyor. Salon kahkahalarla güldü bu hissin yaşandığı sahnelerde ama benim gülme kriterlerim farklı sanırım, daha çok içimi acıtıyor bu kısımlar. Ayrıca iyice geri plana attığım sosyolojiyi aklıma sokan film. Zygmunt Bauman ve Richard Sennett'i hatırlattı. Bireyselleşme, takım çalışması, esnek ve çok çalışma, işten çıkarmalar, belirsizlik, gelecek korkusu, yaptığın işte anlam arayıp bulamama, nesiller arası kopukluk, basit hayata duyulan nefret, bunun getirdiği stres, paranın getirmediği mutluluğa nasıl ulaşacağını bilememek, globallik, "bu dünya bizim memleket" mottosunun getirdiği yurtsuzluk hissi, yalnızlık, yalnızlık... Abartmış olabilirim ama herbiri bir diğerini çağrıştırdı. Lüks oteller arasında koşuşturan karakterlerin arkaplanında gösterilen gecekondu hayatı... İkilemler, alışkın olmadığım bi komedi anlayışıyla sunulmuş fakat iyi olmuş, çünkü aksi takdirde kör göze parmak olabilirdi.
Frantz: 2016 yapımı siyah-beyaz bir film. Konusu itibariyle de siyah beyaz, Birinci Dünya Savaşı sonrasını anlatıyor, Almanya ve Fransa'da geçiyor. Savaş karşıtlığı temel konu. Milliyetçi düşüncenin gaza getirilince, durup düşünmeyi bi kenara bırakınca nası da kendiliğinden körüklendiğini, işin öldürmeye vardığını görüyor insan. Evrensel, eşitlikçi değerlerin gün geçtikçe askıya alındığı bu zamanlarda çok daha anlamlı gelen, etkileyici ama ağlatmayan, bu yüzden çok daha vurucu olan bi film.
Queen: "Biraz da gülelim" deyince izlenmelik, feel good movie türünden bi Hint filmi. Geleneklerine, ailesine çok bağlı, genç bi kadının hayatın sillesini yemesi sonucu "ay iyi ki de yemişim silleyi, hayat aslında güzelmiş, geleneklerden ibaret değilmiş, ben varmışım" deyişini anlatıyor. Tabi bi yandan doğu batı ilişkisi kurcalanıyor çok derinlere inmeden. Batı insanı da insan, korkmanıza gerek yok, sadece biraz farklı, diyor, doğululara.
La La Land: ABD'de oyuncu olmak ve caz yapmak hakkında, romantik-komedi-müzikal karışımı. Yine feel good movie türünden. Dans sahnelerinde gözü dolan benim gibi manyaklar için muhteşem görüntüler içerse de, 20li yaşların sonundakiler için tehlikeli olabilir. Çünkü büyümek, hayallerden vazgeçmek gibi hassas konulara değiniyor. Ve isminin aksine, çok da laylaylom bi film değil. "İçi dolu romantik komedi" türünün karakterine uygun olacak şekilde gerçekçi ve yine de "hayat devam ediyo be hacı, napak, ölek mi?" dediği için ambale olmanıza, hangi ruh haline bürüneceğinize karar verememenize sebep olabilir.
Designated Survivor: Bu sene izlediğim en gereksiz şey. ABD dizisi. Konusu ilgimi çektiği için başlamıştım lakin bi konu bu kadar mı rezilce işlenir... Anneanne gibi "git koşsana peşinden", "tek başına oraya gitmesenee" diye ekrana bağırmama sebep olan mantıksız, sırf dizi uzasın, heyecan olsun, millet merak etsin diye yerleştirilmiş aptalca sahnelerle dolu, düşük bütçeli izlenimi bırakan yapım. Ben vakit harcadım başkaları harcamasın diye buraya yazmak istedim. Kötü, kötü, çok kötü.
I, Daniel Blake: Ken Loach'la tanışma filmim. Sıradan insanın büyük çaresizlikleri, ekonomik açıdan dibe batması, bürokrasi içinde boğulması gibi bunaltıcı konular işlese de hüngür hüngür ağlatmıyor. Seyirciye "bunlar ağlayıp unutuverecceğin büyük dramlardan değil, unutma, düşün, itiraz et" diyor. Bazı noktalarda (spoiler: annenin iş bulamayınca seks işçisi olması ve ana karakterimizin bu duruma gösterdiği tepkinin dozu gibi) arabesk görünse de, bunu arabesk olarak algılamak da kendimi sorgulamama sebep oldu.
Kes: Ken Loach'a devam filmim. 1969 yapımı. yine alt tabakadan bir kakhraman, bu kez ortaokul-lise çağlarında bir çocuk. Kendi kendine zaman geçirişine, bulduğu kuşu profesyonelce eğitmesine, istediği bilgiye ulaşmak için sınır tanımamasına, kuralları gözünde büyütmeyişine, sıradanlığına, farklı olmak gibi, kendini kanıtlamak gibi bi hayalinin olmayışına, anlaşıldığını hissettiğinde gözlerindeki heyecana hayran kalıyor insan. Sanki çocuk, oyuncu değil, sanki onun hayatı belgesel haline getirilmiş de diğer tüm karakterler oyuncuymuş gibi, o kadar gerçek oynuyor velet.
Rogue One: Star Wars filmi. Feel good movie olmasa da eğlencelik, bence güzel bi film. Aklımda nerdeyse hiçbi şey kalmamış. Amacına ulaşmış benim açımdan, bariz saçmalıklar yoktu. Star Wars çılgınları ne düşünür bilmiyorum.
Arrival: Sinemadan çıkınca tekrar izleme isteği uyandırdı bende, daha iyi sindirmem için gerekli gibi. Başkarakteri oynayan Amy Adams'ın bakışlarından hiç gitmeyen endişe duygusu beni yorsa da, sevdim filmi. Uzaylı filmi deyip geçmiştim afişi görünce fakat öyle değilmiş. Önyargılarımız, savunma refleksimiz, her yabancıyı masumiyetini kanıtlayana kadar düşman saymamız gibi tuhaflıklarımızı vurguluyor film.
Shindler's List: Evet, çok ayıp, ilk defa izledim bikaç hafta önce. Güzel filmmiş hakketen. Acı gerçekleri öğrenmeye alıştım son zamanlarda, yalama oldum ya da insanlıktan çıktım belki, sadece en sonunda gözlerim doldu. Kendime şaştım.
Hedi: Tunus'ta anasının dizinin dibinden ayrılmayan, yirmili yaşlarında bi oğlan çocuğu. Gelenekler, yapılması gerekenler, okumak, iş bulmak, evlenmek, çocuk yapmak, kendi keyfini düşünmemek, ailenin gurur duyacağı şeyler yapmak, aileye karşı gelmemek... Doğudan, aileden, batıya, Avrupa'ya kaçma isteği uyandıran şeyler kısacası. Bir de Arap Baharı'nın ardından hissedilen hayal kırıklığı, Gezi'yi hatırlatan diyaloglar...
Etat de Siege (Sıkı Yönetim): Costa Gavras'la tanışma filmim bu da. 1970 filmi. Devrim amaçlı uygulanan şiddeti ve sınırlarını sorgulatıyor insana. Örneğin birini kaçırıp devleti tehdit etmek ne zaman meşru sayılabilir? Devlet rehineyi gözden çıkarırsa ne olur? Baştan öldürürüz diye tehdit ettiyseniz fakat öldürmeye meraklı bi örgüt değilseniz ya? Öldürürseniz halktan aldığınız desteği kaybedebilirsiniz, propaganda dünyası "devrimci dedikleriniz aslında terörist" diye çınlatır ortalığı. Öldürmezseniz bütün ciddiyetinizi kaybedersiniz. Emperyalizmin yaşaması üç beş insanın hayatına bağlı değil, der film, öldürmekle yenemezsin onu. Ya da ben bunu anladım.
Putin'in Rusyası: 2011 belgeseli. Putin öncesi, başa geçişi ve sonrası. Ne kadar tarafsız olduğunu bilemem ama yakın geçmiş olaylarına şöyle bi göz atmak için faydalı. Öte yandan Batıyla kavgası medeniyete gıcığı olan bünyeme haz vermedi değil.
Weiner: 2016 ABD yapımı belgesel. Hillary Clinton'ın ekibinden olan Weiner'in, seks içerikli fotoğraf ve yazışmalarının sosyal medyada yayılması üzerine ettiği kavgaları anlatıyor. Siyasetin nasıl ikiyüzlü bi şey olduğunu bu kadar net görünce kimseye oy vermeme isteği uyanıyor insanda. Bu da Amerikanın oyunu olsa gerek, oyuna gelmeyin, büyük resmi görüp oy verin yine de.
Bakur: PKK'da günlük hayat ve sıradan PKKlılar ne düşünüyor, konulu 2016 yapımı belgesel. Ayrıntılı olarak yazmıştım daha önce.
Her blog gibi biraz film ve kitap içerir. Biraz da sosyoloji, toplum, gözlem, Hollanda, korku, heyecan, neşe, nefret, endişe, hüzün ve kimbilir daha neler..
dönem filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dönem filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
09 Ocak 2017
Filimlerden Bir Demet..
Etiketler:
arrival,
belgesel,
costa gavras,
dizi,
dönem filmleri,
etat de siege,
film,
frantz,
hedi,
hint filmleri,
i daniel blake,
ken loach,
kes,
la la land,
putin'in rusyası,
queen,
rogue one,
shindler's list,
toni erdmann
01 Aralık 2016
Ölmek için yaratılmış, gözlerde yaşlar niye?
----Westworld ve Schindler's List hk spoiler içerir.---
Haberlere yukarıdan
bakınca Westworld'deki robotlardan biri olduğunu düşünüyor
insan. O kadar saçma ki (haberlerdeki) senaryolar, sanki sırf
birilerine eğlence olsun diye tasarlanmışız gibi. Çünkü
elimizden bir şey gelmiyor. Saçma sebeplerden çıkan savaşlar
bitmiyor. İnsanlar her dönemde tecavüz etmeyi seviyor. (Halbuki
sevişmek diye bi şey var.) Ya da gücü, hükmetmeyi... Çıkarlar
hep çok sevimli. İnsan insanı köleleştirmenin yolunu, bunu
kanunen yasaklasa bile, illaki buluyor. Rol yapmayı seviyor,
yalan söylemeyi, kitlelerin sevgisini, desteğini kazanmayı...
İstediği zaman vahşileşebilmek istiyor bir de.
Kısacası insan evladı ya
kötülük yapmak için tasarlanmış ya da kötülük yapmak zorunda
bırakılıyor.
Westworld dizisini
izliyorum son bir haftadır. Gece yatmadan önce ortalama hergün 2
bölüm ardarda izleyince, kafayı bununla bozuyor insan tabi. Sabah
kalkıp haber okuyorum. Birileri kulağıma fısıldıyor:
“Remember”. Ama neyi? Kim fısıldıyor? Yok, uyduruyorum tabi,
kimsenin bi şey dediği yok. Keşke olsa... Ve her şeyin
simülasyondan ibaret olduğunu, gerçek olmadığımızı anlayıp
rahatlasam. Robot isyanı filan örgütlemem yeminle. Sadece fişimin
çekilmesini talep ederim. Başka dünyalar, ütopyalar o kadar
silindi ki kafamdan, robotlar kendi tam bağımsız devletlerini
kursalar bile, iki güne kalmadan aralarında bitmeyen kavgalar
çıkaracaklarını, bazılarının insan ırkıyla gizli
işbirlikleri yapacağını varsayıyorum hemen. Halbuki bunlar
robot, insan zaaflarından tamamen arınabilirler. Peki ya bazıları
arınmak istemezse? Bölünürlerse? Ya da kendilerini tasarlayanları
köleleştirip öc almak isterlerse? Ne anlamı var ki böyle
ütopyanın, devrimin? Kısacası böyle bi şey varsa ey evren,
mesajım sana, benim direk fişimi çek olur mu? Aranızda azıcık
da olsa bize acıyan asyalı bi teknisyen filan varsa, geçmişte
bize tecavüz etmiş olsa bile sorun değil, beni dinliyorsan,
kardeş, bir tek dileğim var, çek fişimi be, hadi be...
Dizinin ilk bölümünü
izlerkenki hislerim bu yönde değildi elbette. Turistik bi park
yapmışsın, içine insan gibi görünen, duyguları olan robotlar
yerleştirmişsin, parayı basan gelip burda keyif çatıyor,
robotlara işkence ediyor, tecavüz ediyor, istediğini öldürüyor...
Normal hayatta yapması yasak olan her türlü vahşiliği
dilediğince yapıp çıkıyor. Robotlar dehşet içinde günü
bitiriyor, ertesi gün hiç bir şey hatırlamadan tekrar güne
uyanıyorlar. Her gün aynı hislerle, aynı rutinle yataklarından
kalkıp turistlerin arzularını farkında olmadan tatmin ediyorlar.
Bana kalsa ilk
bölümden sonra devam etmezdim. Yeterince kötülük var dünyada,
var olmayanları izleyip gerilmek niye? diye düşündüm. Ama işte
evlilik böyle bi şey, yanındaki izleyelim diye ısrar edince
kıramıyorsun, he deyip geçiyorsun (ya da bizde çoğu zaman böyle
yürüyor işler). Ve 9. bölüm sonunda böyle düşünürken
yakaladım kendimi: Keşke Westworld'de yaşıyor olsaydık...
Zira oradaki
robotlardan çok da farklı değil hayatlarımız. Her gün yeni bi
kabus. Canını sıkmak istersen o kadar çok sebep var ki... En
hafifinden başlayalım, Brezilyalı futbolcuları taşıyan uçak
düşmüş, kaleci kurtulmuş, futbolu bırakmış. Düşen ilk uçak
değil elbette. Ama milyonlarca insanın tanıdığı,
sevdiği/sevmediği insanlar durup dururken öldü, şaka gibi.
Sonra mülteciler
geliyor tabi insanın aklına, kişisel olarak savaşla bağlantıları
olmamasına rağmen o botlara binmek zorunda kalıyorlar, sonra
hooop, mülteci teknesi bilmem ne açıklarında battı, 400 kişi
öldü. Durup dururken. Robot gibiler, birileri haklarında bir karar
alıyor, sonları kimsenin umrunda değil, umrunda olanların da
elinden bir şey gelmiyor.
İnsanların artık
yaşamıyor oluşu çok tuhaf değil mi? Bedeni var (yanıp kül
olmadıysa), kendisi yok.
Sonra tecavüz,
mesela. Çok ilginç. Mirabel Kardeşler varmış, 25 Kasım Kadına
Şiddete Karşı blabla günü ilan edilmiş BM tarafından, 1999
yılında. Neden? Çünkü onların ölüm tarihi. Dominik
Cumhuriyeti'nde 1961'de var olan diktatöre karşı mücadele
etmişler. Nasıl bi mücadeleydi, haklı mıydı, haksız mıydı,
onlar da yani biraz fazla abarttılar mıydı bilmiyorum. Fakat ölüm
şekilleri enteresan: Diktatörlük askerlerince tecavüz edilip,
öldürülmüşler. Bu ne kadar doğru bilmiyorum ama sevgili insan
kardeşim, kurcalamaya halim yok, muhtemelen kimisi yalan diyecek,
kimisi doğru ve ben hiçbirine tam olarak inanamayacağım. Öte
yandan doğruluğunu kabul edivermeye meyilliyim. Çünkü tecavüz
çok normal bi şey, nefret ettiğin kişiyi öldürme hakkın varsa,
neden önce tecavüz etmeyesin ki? İktidarın sevmediği 3 kadın
altı üstü.
Dünya tarihi
kronolojisi çıkartıyorum, en tutarlı hobilerimden biri haline
geldi. Epeydir yaptığım halde hala bırakıvermedim. Okudukça
duygularımı kaybediyorum. Eskiden katliamlarla, kitlelerin saf
hislerini kullanıp istediğini yapan iktidar sahipleriyle ilgili bi
şeyler okuyunca, izleyince sinirden gözlerim dolardı. Yavaş yavaş
bu coşkulu halimi kaybediyorum. Yaklaşık 1 hafta önce yıllardır
ertelediğim bir filmi izledim misal: Schindler's List. Sadece
sonunda gözlerim doldu, insanların kurtulduğunu görünce. Naziler
hakkında o kadar çok yazı okumuşum ki (tabi ki kendime göre çok)
her şey çok normal geldi. Normal sözcüğünü başka biri bu
şekilde cümle içinde kullansa hemen tepki gösterirdim muhtemelen
ama normal böyle bi sözcük işte. Soğuk, vahşeti bile
sıradanlaştıran.
Sonra Aladağ'da
ölen çocukların aileleriyle yapılan röportajı okudum. O kadar
basit ki hikaye, üzerine yorum yapmak çok saçma geliyor. İnsanlar
fakir, okula uzak oturuyorlar. Çocukları okul yurdunda kalıyor,
muhtemelen ücretsiz. Ne güzel. Sonra yurt yıkılıyor, başka bi
binaya aktarılıyor çocuklar. Sonra o bina yanıyor. Çocuklar
ölüyor. Çocuğun okusun diye yurda veriyorsun, çocuğun yanarak
ölüyor. O yurdun Süleymancı olması, okul müdürünün “yav
verin kızınızı yav bi şey olmaz, ben de o yurtlarda büyüdüm”
deyip aileleri ikna etmeye çalışması, çocukların sabah namazına
kaldırılması filan... Bunlar senaryoyu turistler için daha çekici
kılıyor. Çünkü işler daha da pisleşiyor. Ama sonuçta o
çocuklar durup dururken ölüyor. Ne kadar enteresan...
Bi de şu var: Maden
diye bi şey var mesela. Siirt'te maden göçüyor, 10 küsür kişi
ölüyor. “Küsür”. Ama sıradan bi haber bu. 300küsür kişi
ölseydi biraz daha uzun süre konuşulurdu ama 10 küsür dediğin
nedir ki? 20 bile değil. Sonuçta, durup dururken ölüyor onlar da.
Az da olsa ilginç.
Başka? Tecavüze
uğrayan çocuklar var tabi daha. Bi çoğunun sonunun ne olduğunu
bilmiyoruz. Her yerde kök salmış özgüven dolu cahillik var. Hiç
güvenemediğimiz iktidar sahibi kişiler, kurumlar var. Her şeye
şüpheyle yaklaştığımız için, boktan durumlardan kendimizi,
onurumuzu kurtaracak bi hamle yapamayışımız, içimiz endişeyle
kaynasa da kendimizi bi davaya adayamayışımız var. Asla belli
insanları suçlayamayışımız, yargı sistemlerine güvenemediğimiz
için koyverişimiz var. Dünyada birilerinin durup dururken acı
çekmesine, ölmesine ses çıkaramayışımız var. Ses çıkarsak
da işe yaramayacağını bilişimiz var.
Şimdi bu durumda
kendini insan sanan robotlardan ibaret olsak, güzel olmaz mıydı?
Birilerinin arzularını tatmin etmek için tasarlanmış olsak,
acılarımız da sevinçlerimiz de yalan olsa, güzel olmaz mıydı?
Tasarlayanın adına ister yaratıcı de ister uzaylılar, kim olursa
olsun fark etmez, güzel olurdu be sevgili insan kardeşim.
Neyse bu böyle “bu
kirli dünyaya çocuk getirmek istemiyorum”a kadar gider. Ama
kötüyüz. Kendi kendimize yeterince kötüyüz ama güç
sahiplerinin kuklası olduğumuzu düşündükçe insan olmak çok
dokunuyor, robot olmak istiyorum, simülasyon olmak ve
yap/a/madıklarımdan sorumlu tutulmamak istiyorum demek istedim galiba.
Saygılarımla arz ederim.
Etiketler:
dönem filmleri,
haber,
iyi dizi,
kişisel,
schindler's list,
westworld
12 Ağustos 2016
Film: The Help (Duyguların Rengi)
Bir kitap ünlü olduğunda, ne ile ünlendiyse, onun hakkında bir kapak tasarlayıveriyor yayınevleri. Dolayısıyla bi kitabın filmi çıktıysa, illa o filmden bi sahne koymak zorunda hissediyorlar kapağa. Muhtemelen okurun Hollywood simalarını kitap kapağında görmesi satışları arttırdığı için bu yolu tercih ediyorlar. Fakat bu durum bazen kitabın sıradan görünmesine sebep olabiliyor. Kitabın içeriğini anlatamayabiliyor.
Örneğin Duyguların Rengi. Filmi çıkmadan önce Türkçe'ye çevrilmedi sanırım. Türkçe baskısında bulabildiğim tek kapak yanda gördüğünüz.
Bu kitap türkiye'de ilk defa vitrinleri işgal etmeye başladığında "püf" deyip geçmiştim. Uluslararası bestseller olan, üstüne bir de filmi çekilen romanlara karşı önyargım var. Kapakları hep birbirine benziyor. Gerçeklerden uzak, prenses hikayeleri. Bu kitabı da öyle bi şey sanmıştım. Hiç girmedi ilgi alanıma. Dört tane kadın vardı kapakta, ikisi hizmetçi, siyahi. "Duygu" kelimesi geçiyordu kocaman. Üstelik mottosu "Değişim bir fısıltıyla başlar." idi. Dedikodular, duygular, kadının özgüveni vs... Modern dünyanın dillere doladığı, moda haline getirdiği özgürlük vaatlerini çağrıştırdı hemen.
Şimdi neden birden ilgileniverdim o halde?
---
Geçtiğimiz günlerde bir internet sitesi keşfettim: www.whatismymovie.com Aklında bir film sahnesi var fakat hangi film olduğunu, kimlerin oynadığını hatırlamıyor musun? Birkaç anahtar sözcük yaz, site sana bütün ihtimalleri sıralasın.
Ben de siteyi kendi amaçlarım doğrultusunda kullandım. Şöyle ki, uzun zamandır hep kadın yazarlarla ilgili film izleme isteği dolanıyordu içimde. İçim şişmişti erkek dünyasına maruz kalmaktan. "Female author", "author, woman" gibi çeşitli söcüklerle arama yaptım, afişi ilgimi çeken filmleri not aldım. İşte o notların arasında The Help de vardı. Hatta en çok bu ilgimi çekti çünkü bir zamanlar hafızamda yer kaplamasın diye arka kapağını okumaya bile yeltenmediğim bu romanda, hiç beklemediğim şekilde kadın bir yazar/gazeteci yer alıyordu! Üstelik siyahi hizmetçiler hakkındaydı! Çok şaşırdım, önyargılarıma kızdım, ilk fırsatta da oturdum izledim tabii.
Filmdeki oyunculuklar müthiş, tam aradığım kıvamda bir gerçeklik var. Yazar, New York'ta magazin yazarı değil, gerçekleri yazarak ifade etme aşkı duyan gerçek bir yazar. Hikaye hizmetçilerle ilgili, bu da bu sıralar özellikle ilgilendiğim bir konu. Türkiye'de çıkan Toz Bezi filmini uzun zamandır takip ediyordum. Ağustos sonunda Amsterdam'da gösterilecek, heyecanla bekliyorum. Taa 2013'te bu bloğa "acaba blog yazan bir temizlikçi var mıdır?" içerikli kısa bi yazı yazmıştım. O zamanlar nereden aklıma geldi bu soru, bilmiyorum fakat o zamandan beri merak ettiğim konulardan biri. Sibel K. Türker'in Mecnun Kelebekler'i ve George Orwell'in Burma Günleri de pekiştirmişti merakımı.
---
Ve tabi bu ilginin bir de kişisel bir sebebi var: Son iki yıldır hayatımda ilk defa, yaşadığım evde bir temizlikçi çalışıyor. Üniversite yurdunda da vardı ama bu seferki daha farklı geliyor nedense. Benim kirlettiğim ve istesem temizleyebileceğim şeyleri başkasına yaptırmak çok tuhaf bi şeymiş. Temizliğe zaman bulamayan biri olsam neyse ama zamanım var. Kiranın içine temizlik de dahildi, istesek de istemesek de o parayı verecektik, biz de kazıklanma korkusuyla büyümüş her Türk gibi, hiç düşünmeden "tamam, gelsin" dedik. Şimdi ahlaki bi savaş içindeyim kendimle. Şimdiki aklım olsa, istemezdim. Fakat bu saatten sonra "gelme, gerek yok" demek O'nu işinden etmek olur. Ayrıca "neyime gıcık oldun ki" diye düşünebilir. Nasıl anlatırım derdimi? "Benim kirlettiğim yeri başkasının temizlemesi, kendimi Hindistan'daki memsahibler gibi hissetmeme sebep oluyor." mu diyeyim? Koskoca bi sektör var, bu işten para kazanan milyonlarca insan var. İşsiz mi kalsınlar? Nedir benim derdim? Karşı olduğum şey tam olarak ne? Ev temizlemeyi alçaltıcı bir iş olarak mı görüyorum? Neden? Kafalar karışık bende... Filme dönelim.
---
Kısacası film, bir adet kadın yazar, bolca siyah hizmetçi, bolca beyaz evhanımı barındırıyor. Üstelik hizmetçilerden biri de yazmayı seviyor. Her gün yatmadan önce yazarak dua ediyor.
Film, Burma Günleri ile Mecnun Kelebekler'in karışımı bir etki bıraktı üstümde. Konu hizmetçilerin yaşamı olunca, siyahların ezilmesi ile alt sınıftan olanların ezilmesi birbirine çok benziyor. İnsan günlük hayatta kendinin yapabileceği ufak işleri başkasına yaptırınca kibirleniyor. Ve bu kibir, hizmetçinin hayatında iki durumda da benzer etkiler bırakıyor.
---
Toz Bezi'nde neler göreceğim bakalım... Muhtemelen The Help'teki kadar iç açıcı bir sonu olmayacak. Malum, çok satanlara girebilmek için bedava bulmuş gibi umut dağıtmanız lazım. Türkiye'de umut bedava değil, bedavaymış gibi davranmayı da pek sevmiyor sinema dünyamız.
---
Yazıya başlamadan önce The Help'in diğer kapak tasarımlarına baktım. Bikaç güzel örnek buldum. Bence en güzeli ilk ikisi.



07 Ocak 2016
Film: Suffragate (Diren!)
![]() |
| Beyazperde'ye göre film Türkiye'de 15 Ocak 2016'da vizyona giriyor. |
Buradan sonrası SPOILER içerebilir ama zaten tarihle ilgili bir film, spoilerın çok önemi olduğunu sanmıyorum. Yine de pimpirikli olanlara okumamalarını tavsiye ederim.
Filmin konusu: Küçüklüğünden beri çamaşırhanede çalışan başkarakterimiz Maud (Carrey Mulligan), Sonny (Ben Whishaw) ile evlidir. Sonny de aynı çamaşırhanede çalışmaktadır. Birbirlerini ve oğulları George'u sevdikleri gözlerinden okunur. Maud, küçüklüğünden beri patronunun tacizine uğramıştır fakat sesini çıkaramaz. Çıkarsa bile yapacağı bi şey yoktur, kimse O'nun gibi birini dinlemez. Ömrünün çoğunu çalışarak geçireceğini kabullenmiştir kendisi de, kocası da. Birgün işten dönerken Suffragetteların eylemine şahit olur, camı pencereyi indirip kadınlara oy hakkı diye bağırıyorlardır ve zamanla onlara katılır. Kocasıyla bozuşur, oğlu elinden alınır, hapse girer çıkar. O'nun hikayesi temel alınarak İngiltere'deki kadınların oy haklarını alma savaşının tarihi anlatılır.
Altyazısından alıntılarla gideceğim.
"Bayan Garston, O'na reçelli ekmek yedirdi."
George'un babası Sonny, annesi Maud'a söylüyor. Babanın çocuk bakımıyla ilgili hiçbir şey üstlenmemesi vakası. Karısı işten geç gelmek zorunda kalmış, bu durumda baba çocukla ne yapacağını bilemiyor, komşu kadınlardan biri gelip bi şeyler yediriyor. Sonrasında karısına yatağa gelmiyor musun, diyor. Hayır, kadının önce evi toparlaması gerek. Adamın saatlerdir evde ne halt ettiği meçhul.
"Maud--Maşımızın artması gerektiğini düşünüyor.
Sonny--Yine tepeden bakıyor yani."
İş çıkışında milletvekillerinden birinin karısı Alice Houghton'la karşılaşıyorlar. Kadın çamaşırhane çalışanlarını haklarını aramak için bilinçlenmeye çağırıyor. Bir temsilci seçip, sıkıntılarını Maliye Bakanlığı'nın dert dinleme gününde iletmelerini istiyor. Yukarıdaki konuşma akşam, Maud'un evinde gerçekleşiyor. Sonny, yani koca, Maud'un söylediğini hemen duymazdan geliyor, kadının haklı olma ihtimalini düşünmek bile istemiyor. Hatta bunu isteyip istemediğini bile düşünmüyor. Halbuki kendi maaşı da muhtemelen oldukça düşük, onun da artması gerektiğini düşünmüyor. İtiraz edecek karakteri, gücü yok. Şükrederek, hayatını düzeltme ihtimaline hiç inanmadan, sınıfını kabullenerek yaşamını sürdürüyor. Bunu, daha sonra, karısının "Bir kızımız olsaydı, nasıl bir yaşamı olurdu?" sorusuna verdiği yanıtta da görüyoruz: "Seninki gibi" ve onun kızı da öyle olacak, onunki de... Bu devran hep böyle sürecek. Bizim yerimiz belli, daha iyisinin hayalini bile kurmayalım, diyor yani. Kapitalizmle neyin birleşimi bu? Monarşi mi? Terimler konusunda pek iyi değilim fakat sadece kapitalizm etkisi değil bu kadar halinden memnun kılan insanları. Din mi? Belki de kapitalizmin ilk versiyonu diyebiliriz buna. Şimdiki versiyonu daha iyi hayatların hayalini kurmamıza izin veriyor çünkü, hatta bu hayalden besleniyor.
"Bilinçli, eğitimli biri. Bu da O'nu özellikle tehikeli yapıyor."
Kadın hareketini bastırmakla görevli dedektiflere hareketin elebaşları tanıtılırken kurulan cümle. Bu durum aklıma şu soruyu getiriyor: Eğitimli insanların isyanlarda, grevlerde, herhangi bir örgütlenmede önder olması kaçınılmaz değil midir? Örneğin işçi sınıfının kurtuluşunun tamamen işçi sınıfından doğması mümkün mü? İşçilerin asla bilinçli olarak yetişemeyeceğini, buna izin verilmeyeceğini, örneğin asla tarafsız bir tarih kitabı okumayacaklarını düşünürsek... Eskiden aşırı çalıştırıldıkları için hiçbir şeye fırsatları yoktu. Ölmeden çalışmak tek kazanımdı. Şimdi ise vakitleri var fakat hepimiz gibi direnecek özgüvenleri yok. Kredi kartları var. Bir hareketin içine girmeden daha fazla uzaktan sallamak istemiyorum bu konuda.
"O aşağılık kadın hakları savunucularından biri mi oldun şimdi?"
Sonny, karısına söylüyor bunu. Ve, hayır, diyor kadın, çünkü olaylar hızlı gelişmiş, biraz meyilli olsa da, tam olarak kendi kararını veremeden örgüte dahil olmak zorunda kalmış. Sonra yumuşuyor adam, "Sadece seni kolluyorum, her zaman yaptığım gibi" diyor.Yani tek derdim senin iyiliğin, insanların gözünde aşağılık bi cadı olmanı istemiyorum, diyor. Fakat olaylar geliştikçe daha iyi görüyoruz ki, adamın derdi aslında karısınınki değil, kendi onuru. O'na hakim olamadığını görmek adamı tepetaklak ediyor, toplumdaki itibarını, hayatta sahip olduğu tek iktidarı, evdeki iktidarını yok ediyor.
Halbuki karısını gerçek anlamda dinleseydi, fikir alışverişinde bulunsalardı, diğer insanları daha az ciddiye alırdı, karısının girmek üzere olduğu mücadeleye gönül rahatlığıyla destek verirdi. İktidarını kaybetmekten bu kadar korkmasaydı...
"Maud--Bize şans dile.
Sonny--Bu işleri bırakıp çalışmaya dönsen daha şanslı oluruz."
Maud, arkadaşıyla birlikte, yasa değişikliği hakkında Kral'ın verdiği kararı dinlemeye giderken geçiyor bu konuşma.
"Bayan Houghton--Benim param zaten.
Bay Houghton--Ama sen benim karımsın. Buna uygun davranacaksın."
Milletvekilinin karısının nezarethaneden çıkarken diğer direnişçi kadınların da kefaletini ödemek istemesi ve kocasının ödememesi vakası. (Bayan Houghtan Dirty Dancing Havanna Nights'tan tanıdığımız Romola Garai.)
"Dedektif Arthur Steed--Neden yaptığını sordum. Hayatına anlam kazandırdığını söyledi. Alt tarafı bir ırgattı."
Sınıf farkının normalliğine inanan bir erkek daha. Maud'u sorguya çekerken, daha önce gelen bir direnişçi kadından bu şekilde bahsediyor.
"Siyasi mahkumlarız, kendi kıyafetlerimizi giymeye hakkımız var!"
Maud ilk kez hapse düştüğünde, arkadaşlarıyla aynı odada kıyafetlerini çıkartmaya ve mahkum elbisesi giymeye zorlandığı zaman, bilinçli ve tehlikeli olan Edith Ellyn'in (Helena Bonham Carter) haykırdığı cümle. Tabi ki bu talepleri de kabul edilmiyor. Buna karşılık, hapiste oldukları süre boyunca açlık grevi yapıyorlar.
"Maud--Bize ne yaptılar bilmiyorsun.
Sonny--'Biz' mi? Ya bana ve George'a ne yaptılar?...Sokaklar dedikodu kaynıyor."
İktidarı kaybetme korkusu Sonny'de artık iyice belirgin. Mücadelenin haklı olup olmaması hiç önemli değil, başkalarının dediklerinin verdiği utanç çok daha önemli. "Neredeyse gün doğana dek seni bekledim durdum. Eve dön diye dua ettim. Bir daha beni böyle utandırma." Adamın içinde sevgi var. Ama gurur ve utanç sevginin üstünü örtüyor. Saygıya dayanmayan bir sevgi. Masum, saf bir tazeye duyulan, acıma, kol kanat germe ile ayakta duran bir sevgi. Taze, senin gerdiğin kanatlardan uzağa, tehlikeye gitmek isterse, ne yaparsın gururlu adam? Panik! Sevmenin başka yollarının da olduğunu öğrenmeliydin şimdiye kadar. Öğretmemişler. Öğrenmeye de hiç meraklı olmamışsın. Kadının davasını kendi davan olarak görmediğin sürece sevginin ne anlamı var? İnsan kölesini de sevebilir.
Filmde saygıya dayalı sevgi örneği de var: Edith Ellyn ve eşi Hugh Ellyn. İkisi de okumuş. Adam, kadın hareketinin erkek destekçilerinden. Dedikoduları umursamıyor.
"Sonny--Seninle uğraştım Maud. Doğru yola getiririm sandım.
Maud--Ya buna gerek yoksa?
Sonny--Sen bir annesin Maud. Eşimsin. Benim karımsın. Öyle olman gerekir.
Maud--Artık yalnızca karın değilim."
Tabi sonra adam kadını kapı önüne koyar. Komşular kapılardan camlardan tüm kavgayı izler ve kimse kadına evini açmaz. Belki kadınların birkaç tanesi içten içe takdir eder kadını, üzülür ama eve misafir almak konusunda söz hakkı yoktur. Diğerleri zaten direnen kadınların ahlaksız olduğunu düşünür. Çünkü iyi bir Hıristiyan olmak bunu gerektirir falan..
"Tacizci patron--Baksana Maud, kendini gördün mü? Reziller. Bayan Pankhurst'un sakıncalıları.
Maud--Fena fotoğraf değil aslında. Belki kesip duvarıma asarım."
Ve kadın işten kovulur. Yıllarca taciz edilmenin acısını, kovulmanın da rahatlığıyla, adamın elinin üstüne ütü basarak çıkartır. Gelen dedektif Maud'a yine nutuk çeker: "Senin gibilerini dinlerler mi sanıyorsun? Umurlarında mı sandın? Önemsemiyorlar. Dünyada bir hiçsin. Senin gibi kızlarla büyüdüm. İntikam ve amaçları uğruna hayatlarını feda edenlerle. Sizleri iyi tanırım. Keza onlar da. Senin gibilerden yararlanmayı bilirler. Parasız, umutsuz, düzelmeyi bekleyenlerden. Süslenip püslenir, övünür, sizi pohpohlar ve size 'amacımızın piyadeleri' derler. Fakat yalnızca yemsinizdir. Hiçbirinizin kazanamayacağı savaşın yemleri." İsyanın önderlerinin gerçek isyankarları piyon olarak kullandığı savını biz de çok yakından tanıyoruz. Hiç olmazsa ana-babamızdan. (Bkz: Herkes kendini kurtarır, olan sana olur.) (Bkz: Olaylara karışma) Hele ki liderler filmdeki gibi milletvekili karısı gibi okumuş, üst sınıflardan birileri olursa, bu argüman daha bir gerçekçi duruyor. İllaki kafası karışıyor insanın ve bir karar vermesi gerekiyor. Ne mutlu, bu kararı verirken yargılamayan, destek olan ebeveynlere sahip olanlara.
"Edith Ellyn--Unutmayın, eylemlerimiz sırasında kimsenin zarar görmemesi çok mühim."
Süfrajetlerin şiddete dayalı eylemler yaptığına, cinayetler işlediklerine dair bir şeyler okumuştum son birkaç günde, Sherlock'un son bölümünü izldiğimden beri. Araya Sherlock'la ilgili spoilerlar serpiştirmek istemiyorum ama süfrajetler ve şiddet bağlantısını tam olarak çözmem gerek kafamda.
"Sonny--O'nunlayken(George) sana güvenemiyorum. Taylor'a (tacizci patron) yaptıklarından sonra.
Maud--Peki Taylor bana ne yaptı Sonny? Senelerce..."
Ve adam eve girer, kapıyı kapatır. Patronunun karısını taciz edişini görmezden gelerek yaşamışlardır yıllarca.Kadının hala sessiz kalmasını beklemektedir.
Bu filmde, harekete tedirgince katılan Maud ve kocasının O'na karşı tavrıydı benim en çok dikkatimi çeken. Erkeği anlamaya çalıştım. Neyi neden yaptığını. Çevremizde onlardan ne kadar çok olduğunu fark ettim. Sene olmuş 2016 ve hala çok fazla Sonny var etrafımızda. "Kadın hakları falan tamam da yani onlar da çok ciyaklıyorlar" diyen-demeyen okumuş erkekler... Sivil toplum örgütlerinin üyelerinden olup, kadın üyelerle "sen feminist misin?" diye dalga geçen okumuş erkekler... Ve sülalemde kadına yakışan hareketleri durmadan vurgulayan kadınlar, erkekler... İsyan eden kadın profilinden nefret eden beyaz yakalı okumuş kadınlar.. Edeplice tepki göstermek gerektiğinden bahsedenler... Okumuş insanlar arasında bile "Tecavüz değildir o, kendi kuyruk sallamıştır" demeye olan yatkınlık... Ve kendi küçücük, örgütlenmemiş halimle, sülalemdekilere laf yetiştirmeye kalktığımda, köyün delisi olarak görülüşüm, saygıyla karışık umursanmadığımı hissedişim... Kimbilir aktivist olup hapse girip çıksam ne çok kişi azalacak etrafımda -ki bu iyi bi şey aslında. Çok şey var, zihin özgürlüğümüzün önünde engel bunlar.
Medeniyet dediğin hazır lokma değil, savaşmayınca olmuyor. Kadınlara oy hakkı verdi diye Mustafa Kemal'e teşekkür edip duruyoruz ya her sene, belki de iyi bir şey değildi bu, kendimiz almalıydık. Bilinçsizdik, savaş vermedik yeterince. Kıymetini bilemiyoruz. Daha fazla klişeye girmeden çıkayım buradan.
Not: Şu linkteki görsellere bi bakınız lütfen. Eski fotoğraflar var.
Not2: Atatürk öncesi bu topraklarda kadın haklarıyla ilgili hiç savaş verilmedi,haketmeden aldık diye bol bol zirvalamisim ya yukarıda, ekşi sözlükte pollyjean çok güzel vermiş ağzımın payını. Türkiye kadın hareketinin tarihini okumak gerek. Entry için https://eksisozluk.com/entry/57897337
Not2: Atatürk öncesi bu topraklarda kadın haklarıyla ilgili hiç savaş verilmedi,haketmeden aldık diye bol bol zirvalamisim ya yukarıda, ekşi sözlükte pollyjean çok güzel vermiş ağzımın payını. Türkiye kadın hareketinin tarihini okumak gerek. Entry için https://eksisozluk.com/entry/57897337
Etiketler:
anne-marie duff,
ben whishaw,
dönem filmleri,
film,
Helena Bonham Carter,
ingiltere,
iyi film,
kadın filmleri,
kadın hakları,
kadınların oy kullanma hakkı,
meryl streep,
romola garai,
suffragette,
süfrajet
23 Aralık 2015
Film: Bridge of Spies

(Eskiden buralar hep dutluktu, şimdi spoiler doldu.)
"It's a free country maaaan" dedikleri yerde, Amerika'da, 1960lardayız. Tabi ki bir sigorta şirketi var hikayemizde. Ağzının laf yaptığını ilk dakikalardan anladığımız şirketin ortağı, aynı zamanda avukat olan Tom Hanksimiz var. Amerikan filmlerinden öğrendiğimiz kadarıyla, 60larda ağzınız laf yapıyorsa ya sigorta ya da reklam şirketinde çalışıyorsunuz ve paraya para demiyorsunuz. Tabi kendi çapınızda, yoksa asıl parayı kimler kırıyor, tam bilmiyoruz. Orta-üst tabakaya giriyorsunuz. Sarışın, saçları düzgün taranmış ve mümkünse saç bandı olan, güzel, hanım hanımcık ve çok iyi bir evhanımı olan bir eşiniz oluyor. Tabi en az iki tane de çocuğunuz. Eşinizin görevi evi çekip çevirmek, çocuklarla ilgilenmek ve sizin her türlü sıkıntınızda psikolojik desteğiniz olmak. Sizi dışarıdaki hayat için motive ediyor, siz de isterseniz O'nu evdeki hayatı için motive edebilirsiniz. Mecbur değilsiniz tabi. Eve para getirin yeter. Arada bir, örneğin haftasonları, çocuklarla dışarı çıkın, evin bahçesinde barbekü partisi verin, oğlunuzla beyzbol oynayın, bahçeye oyuncak çocuk parkı kurun, doğumgünleri partilerine katılın, yeter. Tabi başka önemli bir işiniz yoksa. Misal, bir erkek olarak sürekli evde ve çocuklu olan karınızdan sıkılıp, şehirde "özgür" bi kadınla takılabilirsiniz. Erkeksiniz, yaparsınız. (İşte bunlar hep Madmen)
Bu söylediğim 50ler-60lar Plesantville tarzı Amerikan mutlu aile tablosu bu filmde bir miktar var ama tablo tam olarak benim yansıttığım gibi değil. Daha çok bardağın dolu tarafına odaklanıyor film. Ailesiyle ilgilenmeye çalışan bir adam var, aldatmayla falan işi yok. Ama ne zaman bir sarışın amerikalı ortasınıf evhanımı görsem aklıma bunlar geliyor, belirtmeden geçemedim.
Ve tabi bu iki tatlı adam buluşuyor. Tom Hanks, diğerinin yani Rus Ajanı Rudolf Abel'in ABD'de yargılanması esnasında avukatı oluyor. Filmin gerisi adalet savaşı.
Amerika ve Sovyetlerin soğuk savaştaki düşman paranoyası. Bu paranoyanın Amerika'da halka propagandası. Okullarda bile atom bombası düşerse ne yapmalıyız'ın öğretildiği günler. (Sırtını kendine kabuk yapıp, kaplumbağa gibi kendi içine kıvrılıp yere kapanırsan bi şey olmazmış!) ABD, en medeni ülke imajı çizmek için, kurallara uygun bir yargılama istiyor. Yakaladı hemen öldürdü denmesini istemiyor. Fakat sonuç duruşma başlamadan belli: "Adam rus ajanı, o zaman öldürmeliyiz, bizi öldürmeye gelmişti şerefsiz!" O zaman bu gösteri niye? diye sorar aslında oyunları önemsemeyen her aklı başında insan. Ama ülkelerin medeniyetlerini gösterme üzerine giriştiği sidik yarışı bunu gerektirir, diye cevap verir öküz adam.
Hannah Arendt'in şikayet ettiği Eichmann davasını hatırlatıyor bu bana. Adamın sonu madem belli, madem savunmanın tanıklarının dinlenmesine bile izin vermeyeceksin, ne diye gösteri yapıyorsun? İkiyüzlülüğün kurumsallaşmış hali. Biz, siz, bizim adamımız, bizim için tehlike, ulusumuz için, ailemiz için, yapmalıyız bunu, hey, höy, höy! Hangi çılgın bize zincir vuracakmış, şaşarız! Propagandalar dünyası.
Ama yiyoruz işte, yemediğimiz propaganda yok çok şükür. Filmde de mahkemeye çıkaralım haydi hoppp asalım diyen zihniyeti durdurmaya çalışan avukatımız Tom Hanks'e yani Donovan'a, bütün halk düşman oluyor. Niye? Çünkü Rus ajanını savunuyor.
Bana ilginç gelen noktalardan biri, Donovan'ın, Abel'in gerçekte suçlu olup olmadığıyla hiç ilgilenmemesi oldu. Suçlamada bulunan karşı tarafmış, dolayısıyla suçlu olduğunu delillerle kanıtlaması gereken taraf iddia makamıymış. Yani bir savunma avukatı, sanığın suçlu olup olmadığıyla ilgilenmezmiş. O zaman nasıl savunma yapacak? Sadece hukuk basamaklarının gerektirdiği prosedürlerin uygulanması için bekçilik mi yapacak? Abel'in Rus ajanı olduğu kamuoyunda öylesine kabul gördü ki, delille falan çok uğraşmadı iddia makamı. Ama ya uğraşsaydı? Tek tek her bir suçlamanın delilini sunsaydı, o zaman savunma avukatı ne işe yarayacaktı? Yani müvekkilinin geçmişini, neler yaptığını bilmeden davaya girmek nasıl oluyor? Anlamadım buraları.
Filmin ikinci yarısında Berlin'deyiz. Sovyetler'de yakalanan Amerikan ajanıyla ABD'de yakalanan Rus ajanını değiş tokuş edeceğiz. Berlin duvarı inşa ediliyor. Her yerde polis var. Bi yakada sovyet polisi, bi yakada Alman polisi. Sokak başlarında serseriler bekliyor. Herkes burada da birbirinden şüpheleniyor, ajan diye. Duvarın üstünden atlamaya çalışırken vuruluyor insanlar, iki tarafta da bulunan sniperlar tarafından. Hilton Oteli o karışıklıkta bile var. Şık kadın garsonlar, aydınlık salonlar, Amerikan kahvaltı menüsü... Hilton, savaş olsun olmasın her daim varlığını devam ettirmek zorunda olan ticari kurumlardan biri."Gıda işi iyidir, savaş bile çıksa gıda işi bitmez." cümlesinde gıda yerine Hilton'u yerleştirebiliriz.
Avukatımız birey olarak, kurumlara karşı savaşıyor burda da. 3 ayrı devlet var: ABD, Sovyet Rusya ve Doğu Almanya. Hepsiyle pazarlık ediyor. Rus ajanı Abel'i, ABD ajanı Powers'ı ve Doğu Almanya'da ABD'li öğrenci olan Pryor'ı öldürmeden memleketlerine göndermek için savaşıyor. Sigorta şirketinin ortaklarından biriyken, film ilerledikçe kahraman oluyor gözümüzde. Şimdi, savaş ortamındaki çabasını görünce "vay be" diyoruz durmadan, "ben olsam şimdiye bırakmıştım ipin ucunu".
Öğrenci olan Pryor'ı kurtarmak niyetinde değil ABD, umursamıyor. Savaş zamanı, sen kalk buraya gel, komünist ülkelerin ekonomik sistemleri üzerine tez hazırla, ya aptalsın ya da ABD düşmanısın demektir. Her iki koşulda da ABD'nin sana ihtiyacı yok Pryor'cım, ölebilirsin.
Bir de sanırım bu tip yapımlarda olmazsa olmaz sayılan Amerikan propagandası da bir miktar vardı. ABD ile dalga geçen sahne de çoktu, sanırım biraz dengelemeye çalışmışlar bu şekilde.
25 Aralık 2012
LÜKÜS HAYAT
Bu yazı şu şarkı eşliğinde okunmalıdır: http://grooveshark.com/s/I+Want+To+Break+Free/2IUdFr?src=5
Ben yazarken dinledim, gaza gedim, belki size de aynı etkiyi yaparken. İyi bi kulaklık eşliğinde olsa daha iyi olur. Dünyayla bağlantınızı kessin. Çok iyi evet.
Yazının ne yazık ki Ömer L. Akad'ın Lüküs Hayat'ıyla ilgisi yoktur. O'nu niye izlememişim ki hakkaten, izleyeyim. Yine de görselini koyayım dedim, aklımızda kalsın.
Hadi bakalım.
Marie Antoniette'yi izledim.
(Aha, şimdi fark ettim! Queen'i dinliyorum!Tevafuk'a bak...)
Kirsten Dunst'un kraliçeyi oynadığı film. Antonia Fraser'ın romanından uyarlanmış.
Avusturya prensesi Marie, Fransa veliahtıyla evlendirilir. ("Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" dediği iddia edilen kraliçe)
Film, aşırı gösterişçi, kuralcı Fransız saray gelenekleriyle dalga geçer, lükse düşkün olmalarını göze sokar. Bi taraftan da Marie'nin iç çekişmelerini anlatır. Kızamazsınız, ağız dolusu küfredemezsiniz kadına.
Eğlenceli, rengarenk bi film. Ama sinir bozucu. İki yönden siniri bozulabilir insanın:
Birincisi, çok rahat bi hayatı olduğu düşünülebilecek bi prensesin mecburiyetleri, evleneceği kişiyi seçememesi, toplumun beklentisi, her hareketinin kontrol edilmesi, kocasının hastalığı yüzünden seks yapamaması ve sonuçta çocuk doğurmamasının faturasının O'na kesilmesi... vs...
İkincisi, içinde yaşadıkları lüks. Asillerin hayatının doğuştan lüks içinde olması ve çok aşırı bi şey yapmadıkları sürece bu lüksün ömür boyu devam edeceğinin garantilenmesi. Saraydan çıkmadan yaşamaları vs. Kralın yöneticiliği becerememesi....
Ben tabi ki ikinciye bozuldum.
Tabi filmde anlatılanların biçoğu kurmaca. Mimikler, yaratılan karakterler... Tarih ne kadar gerçek yazılabilmiş olabilir ki?
Fransa'nın o dönem tarihi hakkında film+vikipedia+ekşisözlük dışında bilgim yok. Doğruluğunu sorgulayamam bu kadarcık bilgiyle. Ama tarihi filmlere, romanlara güvenmiyorum. Yapılan anlaşmalar filan eyvallah da, insanların özel hayatlarının doğruluğuna (günlükleri filan yoksa) şüpheli yaklaşırım hep.
Neyse efenim. Film güzeldi. Tarihin bir bölümü hakkında genel bi bakış açısı veriyor. Ama 1700ler Fransasını anlamak istiyorsanız bu film tabi ki yeterli gelmeyecektir.
Bu kadarcık. Daha kapsamlı bi şey yazmak isterdim, aceleye getirdim. Bu da bana ceza olsun. Öpt bye.
edit: evet sazanım kabul ediyorum. Üstteki resim için Ömer L. Akad demişim, Cemal Reşit Rey in eseri imiş...aceleyle yazdım demiştim, özür sayılır mı? sayılsa ya..
![]() |
| Kaynak |
Yazının ne yazık ki Ömer L. Akad'ın Lüküs Hayat'ıyla ilgisi yoktur. O'nu niye izlememişim ki hakkaten, izleyeyim. Yine de görselini koyayım dedim, aklımızda kalsın.
Hadi bakalım.
Marie Antoniette'yi izledim.
(Aha, şimdi fark ettim! Queen'i dinliyorum!Tevafuk'a bak...)
Kirsten Dunst'un kraliçeyi oynadığı film. Antonia Fraser'ın romanından uyarlanmış.
Avusturya prensesi Marie, Fransa veliahtıyla evlendirilir. ("Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" dediği iddia edilen kraliçe)
Film, aşırı gösterişçi, kuralcı Fransız saray gelenekleriyle dalga geçer, lükse düşkün olmalarını göze sokar. Bi taraftan da Marie'nin iç çekişmelerini anlatır. Kızamazsınız, ağız dolusu küfredemezsiniz kadına.
![]() |
| Kaynak |
Eğlenceli, rengarenk bi film. Ama sinir bozucu. İki yönden siniri bozulabilir insanın:
Birincisi, çok rahat bi hayatı olduğu düşünülebilecek bi prensesin mecburiyetleri, evleneceği kişiyi seçememesi, toplumun beklentisi, her hareketinin kontrol edilmesi, kocasının hastalığı yüzünden seks yapamaması ve sonuçta çocuk doğurmamasının faturasının O'na kesilmesi... vs...
İkincisi, içinde yaşadıkları lüks. Asillerin hayatının doğuştan lüks içinde olması ve çok aşırı bi şey yapmadıkları sürece bu lüksün ömür boyu devam edeceğinin garantilenmesi. Saraydan çıkmadan yaşamaları vs. Kralın yöneticiliği becerememesi....
Ben tabi ki ikinciye bozuldum.
Tabi filmde anlatılanların biçoğu kurmaca. Mimikler, yaratılan karakterler... Tarih ne kadar gerçek yazılabilmiş olabilir ki?
Fransa'nın o dönem tarihi hakkında film+vikipedia+ekşisözlük dışında bilgim yok. Doğruluğunu sorgulayamam bu kadarcık bilgiyle. Ama tarihi filmlere, romanlara güvenmiyorum. Yapılan anlaşmalar filan eyvallah da, insanların özel hayatlarının doğruluğuna (günlükleri filan yoksa) şüpheli yaklaşırım hep.
Neyse efenim. Film güzeldi. Tarihin bir bölümü hakkında genel bi bakış açısı veriyor. Ama 1700ler Fransasını anlamak istiyorsanız bu film tabi ki yeterli gelmeyecektir.
Bu kadarcık. Daha kapsamlı bi şey yazmak isterdim, aceleye getirdim. Bu da bana ceza olsun. Öpt bye.
edit: evet sazanım kabul ediyorum. Üstteki resim için Ömer L. Akad demişim, Cemal Reşit Rey in eseri imiş...aceleyle yazdım demiştim, özür sayılır mı? sayılsa ya..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






