hollanda sömürgeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hollanda sömürgeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2018

Kitap: Max Havelaar (Yazar: Multatuli)

Kitabın özgün adı: Max Havelaar, of de koffie-veilingen der Nederlandsche Handel Maatschappy
Aylak Adam Yayınevi
1. Basım: 2015
Hollandaca'dan çeviren: Erhan Gürer
Alt başlık: Hollanda Ticaret Şirketinin Kahve Borsaları

Kitabın girişindeki Hendri de Pene alıntısı, yayımlanmamış olduğu belirtilen oyun parçası, kitabın gidişatı, ve sonu hakkında uzun uzun yazmak isterdim. Karakterleri tek tek incelemek, yazarın hayatıyla ilişkilerini bulup çıkarmak, kitabın basılma serüvenini uzun uzun anlatmak, sonrasında Hollanda'da ne kıyametler kopardığını bir çırpıda özetleyivermek isterdim. Fakat biliyorum ki; güvenilir kaynaklara ulaşmak, bilgileri iyice anlayıp, bağlantı kurup özetlemek hayal ettiğimden uzun sürecek.

Bu adamla, yani Multatuli'yle yıllar önce, Amsterdam'a gezmeye geldiğimde karşılaştım. Dam Meydanı'na bağlanan sokaklardan biri bir köprüye varıyordu. Bu köprünün üstünde bir adem kafası vardı ki "Ben yazarım, hatta düşünürüm, bi şeyler için mücadele ettim. Bilmem ne kilisesinin papazı ya da bilmem ne savaşının kumandanı değilim!" der gibiydi. Tabi telefonda internet yoktu o zamanlar, hemen açıp bakamadık.

Sonra buraya taşınınca, Hollanda'nın büyük yazarlarını ve sömürgecilik geçmişini kurcalamaya başlayınca tekrar çıktı karşıma. Max Havelaar'ın Türkçesini sipariş ettim. O günlerde öğrendim ki, Amsterdam'da Multatuli Müzesi varmış. Hemen gittim tabi. Şimdiye kadar duymamamın sebebi Müzekart'ın geçmediği küçük bi müze olmasıymış.

Müze o kadar küçük ve az popüler ki, sadece bir görevlisi var ve her gelene müzeyi gezdirip anlatıyor. Gitmek isteyenler için söyleyeyim, çok fazla görsel malzeme beklemeyin. Müzenin amacı Multatuli'nin hayatını derleyip toparlayıp insanlara duyurmak, malzeme sergilemek değil. Dolayısıyla hayatını öğrenmekle yetinmek gerekiyor. Bir de müze görevlisiyle uzun uzun sohbet etme imkanı var ki bence asıl bu fırsat değerlendirilmeye değer.

Bu müzeden sonra iyice merak saldım Multatuli'ye ve kitabına başladım. Romanın 1800lerde yazıldığını bilerek okumaya başlamak önemli çünkü günümüzün kurgu alışkanlıklarına epey ters bir yöntem izlemiş yazar. Çat diye hikayeyi bölüp okurla konuşuyor mesela. Bir de, çeviriyle mi yoksa kitabın eski dönemlerde yazılmış olmasıyla mı ilgili bilmiyorum ama bazı cümleleri anlamak zor geldi bana. Özne hangisi, yüklem neyden bahsediyor, anlamak için cümleyi öğelerine ayırmaya çabaladığım oldu.

Kitabın edebi incelemesi yapılabilir tabi ama yazarın asıl derdi bu değil. Sadece kendi yaşadıklarını, Hollanda sömürgelerinde olan ve o günlerde görmezden gelinen olayları duyurmak istiyor. Mümkünse Kral'ın dahi kulağına gitsin ki böylece bir şeyler değiştirilebilsin istiyor. Çünkü kendisi devletin bir memuru iken bir şeyleri değiştirmeye çalışmış, başaramamış, artık dışarıdan müdahale etmekten başka şansı kalmamış.

Şöyle ki, esas adı Eduard Douwes Dekker olan Multatuli, 1838'de Hollanda'nın Endonezya'daki sömürgelerine Hollanda Sömürge Hükümeti'nin muhasebe bölümünde memur olarak atanmış. 18 yaşındaymış. Başlangıçta gezmiş tozmuş, kumar masalarında takılmış. Zamanla sıkılmış bu yaşamdan, aklı başına gelmiş ve yerlilerin yaşadığı sıkıntıları fark etmeye başlamış. Evlenmiş, çoluğa çocuğa karışmış fakat en büyük derdi yerliler için mücadele etmek olmuş. Devlet memuru iken devletle mücadele edince, doğal olarak, epey sefalet çekmiş, sonunda yolsuzlukla suçlanmış, istifa etmiş ve Avrupa'ya gelmiş. Kitabını yazmış, bastırmaya çalışmış. İlk baskısında sansüre uğramış fakat telif hakkını sattığı için bi şey yapamamış, sonrakileri istediği gibi bastırabilmiş. Falan filan. Kitap Hollanda'da ve diğer Avrupa ülkelerinde büyük fırtına koparmış. Pek çok dile çevrilmiş. Türkçeye ise sanırım ilk defa 2015'te çevrilmiş. (En azından Multatuli Müzesi'nden edindiğim bilgi bu.)

Kitabın ve Multatuli'nin Endonezya'nın bağımsızlığını kazanmasına ve yerlilerin hayatlarının iyileşmesine nasıl ve ne kadar katkısı olmuş? Bilmiyorum. Fakat müzedeki amcanın anlattıklarından hatırladığım kadarıyla olumlu yönde etkilemiş, hemen olmasa da, uzun vadede.

Kitaptan anladığım kadarıyla Multatuli'nin Hollanda ile asıl derdi ise özetle şöyle: Kalkıp dünyanın öbür ucundaki toprakları işgal etmişsin, hadi neyse ama yalan söylüyorsun ve bu yalan sayesinde değirmenini döndürüyorsun. (Ve kitap boyunca bu yalanın işleyiş mekanizmasını anlatıyor.) Yerlilerin cahil olduğu için kendilerini yönetmeyi, haklarını savunmayı bilmediklerini, toprak ağası konumundaki Naiplerine kölelik ettiklerini, putperest oldukları için cennete gidemeyeceklerini, doğru yolun gösterilmesine ihtiyaçları olduğunu söylüyorsun. Naip'in üssü olan Hollanda'dan atanan Kaymakam ve Vali'nin halkı Naip'in gazabından koruması gerektiğini, -isyan çıkmaması amacıyla da olsa- haksızlıkları engellemesi gerektiğini söylüyorsun, gönderdiğin her Hollanda memuruna böyle öğütlüyorsun. Fakat yerli halkın ücretsiz çalıştırılmasına, mallarının çalınmasına göz yumuyorsun. Hem büyük ahlaksızlıklar yapıp, hem de Hollanda'da kiliselerde misyoner derneklerine gönderilmek üzere yardım topluyorsun. "Çalışan, hak eden, dua eden, imanlı olan kazanır" deyip dururken, adaletin tecelli etmesi için çaba göstermiyorsun. Hollanda'da sen rahat yaşa diye Endonezya'da insanlar ölüyor, umursamıyorsun. Bi de kalkıp ahlak bekçiliği, medeniyet öncülüğü taslıyorsun. Hadi ordan!

Kitabın 1800lerde, bu haksızlıkların yaşandığından Avrupa'da pek çok kişinin haberinin olmadığı veya olsa bile göz ardı edildiği bir dönemde yazıldığını bir kez daha vurgulayım. Ayrıca, Amsterdam'a gelip Hollanda sömürgecilik tarihiyle ilgili bir şeyler öğrenmek isteyenler için Multatuli Müzesi'nin ideal olduğunu da belirteyim. Diğer müzelere kıyasla çok ucuz, 3 euro. Merkez istasyona da çok yakın. Bence günübirlik Amsterdam turlarına eklenmesi gereken bir etkinlik. Toplamda en fazla 1 saatte gezilir ki o da görevli amcayla derin muhabbete dalarsanız...

Kitapla ilgili belirtmem gerektiğini hissettiğim son ayrıntı da şu: Multatuli kitabı karısına ithaf ediyor. Kitapta çizilen vefakar, kocasının yüce fikirlerine her daim destek çıkan kadın profili biraz komik. Yazar kendi kendine mi laf sokuyor diye düşünüyor insan. Ama hayır, sanırım gerçekten karısına duyduğu vefayı kitapta yarattığı karakterle göstermeye çalışıyor. Karısının kafasını kullandığını, diğer Hollandalı zengin kadınlardan farklı olarak paraya pula ve süse değil, adalet gibi gerçekten değerli olan şeylere kıymet verdiğini vurgulamaya çalışıyor. Fakat anlatım tarzı beni biraz rahatsız etti. Bu denli adanmışlık mıdır nedir bilmiyorum beni rahatsız eden... O kısımları tekrar okumam lazım.

Şimdi alıntılar:

18 - Parası olan biri, iflas etmiş bir ailenin kızını neden alsın? Bunun sahnede istisnai bir hadise olabileceğini düşünüyorsanız bile istisnayı bir kural olarak kabul eden halkın hakikat duygusunu bozmu ve ona gerçek hayatta her dürüst borsacı veya tüccarın bir çılgınlık olarak göreceği bir şeyi sahnede alkışlamayı öğreterek adab-ı umumiyeyi zayıflatmış olursunuz demekte ısrar ederim.

19 - Erdemi mükafatlandırdık diyelim, peki meziyeti nereye koyacağız?

34 - Fakir olan fakirim diyebilir! Fakirlerin de var olmaları gerekiyor, toplum için bu gerekli ve de Tanrı'nın takdiri. Sadaka istemedikçe ve kimseyi rahatsız etmedikçe fakir olmasında bir beis görmüyorum...

66 - Masanın altına bir şey saklamaya, sandalyelerin yerini değiştirmeye falan çalışmamıştı ve saygın görünümlü bir yabancının geldiğinde yapılması gereken hiçbir şeyi yapmamıştı.

72 - Herman Willem Daendels (1762-1818); Hollandalı general. 1807'de Hollanda Doğu Hint Adaları'na Genel Vali olarak atandı. Hollanda'nın Asya sömürgelerini İngilizlere karşı korumak için orduyu yeniden yapılandırdı. Hızlı asker sevkiyatını mümkün kılmak için Cava adasını bir ucundan diğer ucuna bağlayan tanınmış Anyer-Panarukan posta yolunu yaptırdı. (çevirenin notu)

77 - Adanın eski naip ve beylerinin torunları Hollanda memurlarıdır. Genel Vali tarafından Hollanda Kralı adına alınırlar, atanırlar ve terfi ettirilirler. Suçlular, Lahey'de çıkarılan yasalarca mahkum edilirler ve hüküm giyerler. Bir Cavalının verdiği vergi doğrudan Hollanda hazinesine girer.

79 - Kayser'in emirlerinin yerine getirilmesini kendi hükümdarları emrettiğinde yerel halk egemen ülkenin kanunlarına daha çabuk uyacaktı.

82 - Cavalı asilzadelerin doğuştan gelme nezaketleri -sıradan bir Cavalı dahi Avrupalı mevkidaşından çok daha nezaketlidir- bu görünüşte zor ilişkiyi beklenildiğinden daha kolay bir hale getirmektedir.

84 - Cava beylerinin gelirleri dört kalemden oluşmaktadır. İlki, sabit aylık gelirlerinden ibarettir. İkincisi, Hollanda idaresine geçmiş, satın alınmış haklarından doğan sabit tazminat bedelinden oluşmaktadır. Üçüncüsü, kendi naipliğinde üretilen kahve, şeker, çivit, tarçın gibi ürünlerin karşılığından ibarettir. Ve sonuncusu kullarının işgücü ve mülklerini keyfi tasarruflarından oluşmaktadır.

105 - Bilmediği bir şeyi sezinlerdi, bildiği az şeyi (...) bilgi seviyesini çoğaltacak şekilde kullanma yeteneğine sahipti.

124 - Oysa Havelaar yemin için havaya kaldırdığı parmaklarıyla, yüz ifadesiyle, sesiyle ve duruşuyla "Söylemeye gerek var mı? Yüce Rabbim'siz de bu benim görevimdir," der gibiydi...

127 - ...iyi kalpliliğinin aslında bir zafiyet, kendini beğenmişlik, tebdili kıyafet dolaşan bir prens olma arzusu olduğuna...

128 - Fakat neredeyse gurura varan bir çekingenlik onu engellediğinden aklından geçenlerden hiçbirini bastıramamıştı daha.

134 - ...Lebak'taki Cavalılar ise -başlarına ne gelirse gelsin, daha da fakir duruma düşemeyecek olduklarından- önemsenmeyecek kadar fakirdi.

163 - Ve sağ başparmağınızın altındaki sayfa hacmi inceldikçe kucaklaşma ümidim azalıyor.

163 - Fakat bilmez misiniz ki siz hilkat garibesi, sırtlan, Avrupalı okur; bilmez misiniz ki tam bir saatinizi bir diş çöpünü çiğner gibi benim ruhumu çiğnemekle geçirmiş olduğunuzu? (...) Ben işte bunları feda ettim ve siz birkaç kuruşa satın aldınız... ve sadece bir "Hım!" dediniz.

166 - ... genel olarak Hollanda, özel olarak da kahve tüccarlarına karşı  ve hatta ya o toprağı değiştirmeyerek ya da eğer bunu yapamayacaklarını ileri sürüyorlarsa, bu bölgede yaşayan insanları toprağın kahve kültürüne elverişli olduğu başka bölgelere göndermeyerek affedilmez bir görev ihmalkarlığı suçu işliyorlar.

174 - ...ruhunun cehennem ateşinde yanmasını istemeyen Cavalıyı çalışmaktan mahrum etmeye hakkımız var mıdır?

174 - ...her ne kadar dini bütün olduklarına inanmasam da... çünkü Katolik bir hizmetçi çalıştırıyorlar.

195 - Cevap vermedi. Tuhaf da görünse, tuhaf da olsa... evet, kızmıştı! Tuhaf da olsa, Tine, eşinin kendisine kızmasına sevinmişti ve bu yüzden de Max, eşinden burnuyla övünmek için bir sebebi olmasa da Arles'ın Foçalı kadınlarından daha fazlasını talep ediyordu.

235 - Doğu Hint Adaları'ndaki evler tek katlıdır. Bu Avrupalı okurlara tuhaf gelebilir, çünkü doğal olan her şeyi tuhaf bulmak medeniyetin -veya medeniyet denen şeyin- bir tuhaflığıdır.

244 - ... din değiştiren kişiler genelde bağnaz olurlar.

252 - loi Grammont: Hayvanlara işkenceyi yasaklayan 1859 tarihli Fransız kanunu. (çevirenin notu)

258 - Önemsiz bir suçtan mahkum edilen bir kişiye bahçesinin bakımını yaptırmak tabiatına aykırıydı ve birçok kez Hükümet'in, memurunu, küçük, affedilebilir suçları, suçun ağırlığına değil de yerleşkesinin durumu veya çapına göre cezalandırmaya teşvik edecek uygulamaların hayatta kalmasına nasıl müsaade ettiğini kendi kendine sormuştu!

283 - Harcanan parayla ortaya çıkan arasındaki fark, ödenmemiş malzeme ve ödenmemiş iş gücüyle kapatılmaktadır.

293 - Kahretsin, neden hep hicvin paçavralarına bürünmek zorunda kalır kızgınlık ve üzüntü? Neden gözyaşları anlaşılmak için hep bir sırıtışla gizlenir?

313 - Hollanda refah içinde değil midir? Bu, dinden ileri geliyor. Fransa, cinayet ve ani ölümlerle boğuşup durmuyor mu? Bu, onların Katolik olmalarından kaynaklanıyor. Cavalılar, fakir değil midirler? Neden? Putperest oldukları için. Hollandalılar, Cavalılarla alakadar oldukça zenginleşecekler, Cavalılar ise fakirleşecektir. Tanrı'nın takdiri böyle!

313 - Yakınlarda, putperestlerin temin ettiği ürünlerden yine net otuz milyon kazanıldığı anlaşıldı. (...) Bunda, adil kulunu yaşatmak için kötü kulunu çalıştıran Tanrı'nın parmağı bariz değil midir? Bu, doğru yolda devam etmemiz gerektiğine; oralarda çok üretim yaptırıp burada hakiki dinden taviz vermememize bir ima değil midir? Tam da bunun için "çalışmak ibadettir" demiyor mu atalarımız bize; ibadet etmemiz ve "Göklerdeki babamız"ı bilmeyen siyahileri çalıştırmamız emredilmiyor mu?

314 - ...çok az şeye sahip biri sadaka verirse günah işlemiş olur. Üstelik ben sokakta hiçbir şey vermem -prensibimdir- ve böyle fakir insanlar gördüğümde her zaman derim: kendi suçları olup olmadığını nasıl bileceksiniz?  Sapmalarını pekiştirmekle hata ederim. Pazar günleri çift sadaka veririm; bir fakirlere bir de kiliseye. Doğrusu budur zaten!

345 - Kısa süre sonra, Hollanda Doğu Hint Adaları ordusunun şanına yeni şanlar katan bu zafer, Batavya'da büyük bir sevince yol açmıştı. Genel Vali anavatana, Lampong bölgesindeki asayişin tekrar sağlandığını yazmıştı. Nazırlarından tavsiyeler alan Hollanda Kralı, bir kez daha, bunca kahramanlığı birçok madalyayla ödüllendirmişti.

Şüphesiz Pazar ayinlerinde ve dua meclislerinde, 'Orduların Efendisi'nin  yine Hollanda bayrağı altında savaştığını duyan dindarların kalplerinden şükranlar yükselmiştir göklere...

'Fakat bunca gamdan teessür eden Tanrı,
Geri çevirdi o günün adaklarını!'

346 - Zulümden dolayı ülkelerinden kovulan, Saijah ve Adinda'nın anne babalarına benzeyen birçok şahsın ismini verebileceğimi söylemiştim.

399 - Bir Ekselans daha Anavatana dinlenmeye çekilmişti!

403 - Kitabımı size atfediyorum, Üçüncü William, Kral, Grandük, Prens... Prensten, Grandükten ve Kraldan ziyade... hattı istivanın etrafında zümrüt bir gerdanlık gibi kıvrılan muhteşem Insulinde İmparatorluğunun İmparatoru... Affınıza sığınarak sormak cüretini görüyorum kendimde; Sizin irade-i şahaneniz midir:

Havelaar'ın, Slymeringlerin ve Droogstoppellerin çamurlarına bulanması?

Ve uzak diyarlarda otuz milyondan fazla kulunuzun sizin adınıza zulüm görmesi ve istismar edilmesi?











21 Mart 2017

Güney Afrika tarihinden bi kuple (Rijksmuseum'da sergi var)

Amsterdam'ın meşhur gez gez bitmez müzesi Rijksmuseum'a yeni bi geçici sergi açılmış: Good Hope: South Africa and the Netherlands from 1600. Güney Afrika'nın Hollanda'yla ilişkisi, birbirleri üzerindeki etkileri hakkında. Şu sıralar orda burda afişleri var. 21 Mayıs'a kadar devam edecekmiş sergi, meraklısına duyurayım..

Tanıtım filmi şu:

           

Sergi, Güney Afrika'nın tarihini anlatma iddiasında değil, sadece Hollanda ile olan bağını inceliyor. 

1648'de 60 Hollandalı gemi kazasında Cape kıyılarına vurmuş. Kamp kurmuşlar. Bir senenin sonunda anlamışlar ki yerliler (Khoekhoeler) adam yemiyor. Hindistan ticaret yolu üstündeki bu topraklara yerleşmenin çok iyi bi fikir olduğunu keşfetmişler. 

Sonra 1652'de Jan van Riebeeck gelmiş, yerleşmiş. Riebeeck uzun süre Güney Afrika'ya medeniyeti getiren adam olarak anılmış. (Son yüzyılda ise heykelleri parçalanmış.)

Sergide olmasa da, sergi kitabında, dilin değişiminden ve öneminden bahsediliyor uzun uzun. Çünkü toplumlar değiştikçe diller de değişmiş. Örneğin başlangıçta sadece yerli dilleri konuşulurken, Hollandalılar bölgeye girince Hollandaca yerlice karışımı bir dil çıkmış ortaya. Sonra İngilizler işgal edince, İngilizce, Hollandaca, yerlice karışımı bir şey olmuş. Ortalığı çok garıştırmışlar.

Bir de sömürgeciliğin olmazsa olmazı renk-ırk ayrımı olduğu için, insanları rengine, kökenine göre sınıflandıran bi sürü terim üretilmiş: Coloured, mixed-race, multiracial, biracial, white, person of colour, black, non-white... Bunlar daha önce duyduklarımız. Hollandalıların yerlilere taktıkları isimler ise şöyle:

Bosjesmannen (Bushmen): Sanlar, yani avcı-toplayıcı olan yerliler. bu takma isim günümüzde hakaret kabul ediliyormuş.
Hottentotten: Khoikhoiler, yani tarımla uğraşan yerliler. Bu da hakaret sayılırmış.
Xhosa: Kafirler, inançsızlar. Arapça kökenli bir kelime. Hakaret.

Hollandalılara da Hollandalı denmez olmuş artık. Kendilerine başka başka isimler vermişler:

Afrikaner: Avrupa (daha çok Hollanda) kökenli Güney Afrikalılar. 18.yy başlarında kendilerine Afrikaanders veya Afrikaners demeye başlamışlar. Burda doğup büyüdükleri için, kendilerini Hollanda'dan, Avrupa'dan ayrı görüyorlarmış, vatan bellemişler yani burayı. Dilleri, şu an Güney Afrika'da konuşulan 3. dil olan Afrikaansca imiş. Yani Felemenkçe, Malayca, Khoesanca, Sothoca, Xhosaca, Zuluca ve Portekizce karışımı bir dil. 
Boer: Kelime anlamı "çiftçi".
Burgher: Vatandaş, kasabalı, varlıklı vatandaş vb.
Trekboer: Boer "çiftçi", trek "çekmek" demek ama tam karşılığını hayal gücümüze bırakayım, ben tam çıkaramadım.
Voortrekker: Öncü, piyon demekmiş.

1884'te Boerlerin başkanı Paul Kruger Hollanda'ya, gençleri kendi ülkesine çekmeye gitmiş. 6500 Hollandalı okullarda, demiryollarında, bankalarda, kiliselerde vb yerlerde çalışmak uzak diyarları medenileştirmek için, Güney Afrika'ya gelmiş. The Netherlands Bank ve Credit Union kurulmuş. (NedBank hala Güney Afrika'nın en büyük bankalarındanmış.) Fakat her Boer, gelen Hollandalılardan hoşnut değilmiş, onların kibirli, kötü alışkanlıkları olan ve çok içen kişiler olduklarını düşünürlermiş. 

[Bu ilişkiden, Orwell'in Burma Günleri kitabında da bahsediliyordu. Yıllarca sömürge topraklarında yaşayan sömürgeciler, kendi ülkelerinin insanına hem özenir, hem de onlardan nefret eder. Tıpkı bizim şu an Batıyla olan ilişkimiz gibi. Anavatanda yaşayanlar daha elitlerdir çünkü. Orası kültürel gelişimin merkezidir ve ancak kültürel ürünlerin ithal edilenleri sömürge topraklarına gelebilir. Bu da gerçek yerleşimcilerin toplumsal statüsünü düşürür.]

Ve İngilizler çıkmış meydane, iki sömürgeci de birbirinden şahane!

1880-81 yılları arasında İngilizlerle Boerler (yani Hollandalılar) arasında ilk savaş çıkmış. 1899-1902 arasında da ikincisi. Bu savaşın adlandırılmasında da anlaşmazlıklar varmış. Afrikanerler "1. and 2. Freedom Wars" demiş, İngilizler "Anglo-Boer War" demiş Modern tarihçilerden "South African War" diyen olmuş, iki tarafta da binlerce yerli öldüğü için. (Şu son cümleyi kurmak çok tuhaf geliyor. Adamlar gelsin topraklarına yerleşsin, bi de onlar için savaş... Binlerce diyo yav, binlerce! Hey gidi koca dünya, gam yükü müsün?)" Kimisi de "Transvaal Rebellion" dermiş. 

Kitapta denmiş ki, "Biz birincisine Transvaal Rebellion, ikincisine de Anglo-Boer War diyeceğiz." Sebep? O kısmı atlamışım ne yazık ki, bilmiore.

Neyse, mühim değil Batılıların ne dediği. Sonuçta İngilizler yerleşmiş. Yerliler için aynı tas aynı hamam, köleliğe tam gaz devam. Hollandalılar kaçıp, Afrika'da başka yerleri işgal etmişler. Orange Free State ve South African Republic gibi yeni devletler kurmuşlar. (Alttaki resimdeki gibi.) 


Zamanla buraları da İngilizler almış. Hollanda, uzak topraklardaki kuzenleri için yardım kampanyaları başlatmış, Caddelerine Boer generallerinin isimleri verilmiş. Fakat hükümet ve Kraliçe Wilhelmina tarafsız kalmış bu savaşta, İngiltere ile dostane ilişkiyi sürdürmekten yanaymış. 

1910 yılında The Union of South Africa kurulmuş, İngiliz Krallığı'na bağlı olarak tabi. Pragmatist ülke Hollanda bükemediği bileği öpmüş, dost olmuşlar. Hollanda'dan Güney Afrika'ya turlar başlamış. Rengarenk turistik poster örnekleri var sergide. 

Tam olarak kaç yılına ait olduğunu hatırlamıyorum bu posterin ama konu itibariyle örnek olsun dedim.

1952'de Güney Afrika'da düzenlenen festival dostane ilişkilerin zirvesi olmuş. Jan van Riebeeck'in işgalinin üçüncü yüzyılı kutlanmış bu festivalde.

Apartheid dönemi başlamış. Beyaz olmayanların oturacağı bank, gireceği tuvalet, alışveriş yapacağı dükkan, yüzeceği plaj, otobüste oturacağı koltuk filan hep tabelalarla belirtilmiş. Bunu zaten biliyoruz. Sergide de tabela örnekleri asılmış bi odada duvarlara. Ne yazık ki fotoğrafını çekmemişim. Ama yanındaki açıklamayı çekmişim, şöyle diyor: "Alenen ırkçı olan bir toplumdaki gündelik aşağılamayı bi müze salonunda gösterivermek mümkün değil, en fazla, adaletsizliğin ve şiddet sisteminin kanıtları olarak, bu ayrımcılığın fiziksel emareleri sergilenebilir." Çok etkileyici bi odaydı burası. Yüzyıllar süren aşağılamanın tabelalara sıkıştırılmış hali adeta. Üstelik medeni dünya, insan hakları beyannamesiyle birbirine hava atarken.



1954'te Hollanda Prensi Bernhard ilişkileri sağlamlaştırmak için Güney Afrika'yı ziyaret etmiş. Fakat Kraliçe Juliana'nın apartheidin ve eşitsizliğin sürdüğü bir ülkeyi ziyaret etmeyi reddetmesiyle ilişkide çatırdamalar olmuş. Protestan lider Jan Buskes "Güney Afrika'nın Apartheid rejimi: Kabul edilemez!" adlı kitabı yayınlatmış. Bir sonraki yıl Hollanda'nın Apartheid'le kavgası başlamış. 

Boykot çağrıları, barışçıl/şiddet içeren protestolar... Özellikle 60ların özgürlükçü düşüncelerinin de etkisiyle... Sergi, "Ne oldu da Hollandalılar birden Afrikalısever oldu?" diye soruyor. İddiasına göre, pek çok Hollandalı geçmişten utanç ve pişmanlık duyuyor. Bu özgüven çökertici duyguların üstüne Apartheid uygulamalarının getirdiği isyan binince, protestolar kaçınılmaz oluyor. Benim de naçizane bir ek yapasım var bu noktada. Bir, insanların eşitliğinden bahsetmek, o yıllarda medeni ülkelerde moda haline gelmiş. İki, teknoloji. Apartheid bölgesine giden gazetecilerin ya da gezginlerin çektikleri fotoğraflar, her şeyi aynı zamanda hem daha inanılır, hem de daha inanılmaz kılmıştır sanırım. Bu görsellere 1700lerde ulaşsaydı dünya, belki çok daha hızlı tükenirdi eski model sömürgecilik anlayışı. (Yenisine geçiş daha erken olurdu., ne güzel, ehi) Artık görsellerin eski etkiyi bırakmaması ise çok fazla maruz kalışımızdan sanırım. Sürekli işkenceye uğrayan insan fotoğrafı görüyoruz. "Ne önemi var ki herhangi birinin? Zaten kazanılan tüm haklara rağmen hala dünya boktan, hala elden bi şey gelmiyor," umursamazlığı..

19 Ocak 1984. Amsterdam'daki the Netherlands South Africa Association (NZAV) saldırıya uğramış. Kitaplar, arşivdeki belgeler parçalanmış, kanala fırlatılmış. Saldıranlar ırkçılık karşıtıymış, NZAV'ın Apartheid yanlısı olduğunu düşünüyorlarmış. Fakat işin kötüsü, parçaladıkları materyaller arasında anti-apartheid olanlar da varmış.

Neyse efenim, halk arasında patlayan isyanlara ve Kraliçe'nin Güney Afrika'ya gitmeme kararına rağmen Hollanda hükümeti başka bir ülkenin iç işlerine karışmamak için nötr kalmış, boykotlara katılmamış. Bu da Apartheid karşıtlarını çok sinirlendirmiş. 

Aşağıdaki, kaç yılının posteri bilmiyorum ama o zamanlar henüz Kraliçe olmadığını tahmin ettiğim Beatrix baloncuk içinde şöyle diyor: "Shell'e milyonlarca yatırım yapışımı utanç verici bulmuyor musun?" Shell, İngiliz-Hollanda ortak şirketi, hatta Dutch Royal Shell diye biliniyor. 1950lerde Güney Afrika'da petrol kuyusu çalışmalarına başlamış. Buna tepki olduğunu tahmin ettim ama kesin bilgi değil.


Büyük Hollanda şirketlerinden Philips de eleştirilerden nasibini almış. Aşağıdaki görselde "Anti-Apartheid Hareketi Destekle!" çağrısı altında Philips şöyle şikayet ediliyor: 
"Philips yine iyi bi anlaşmaya imza atar." 
"Ucuz işgücünden yararlanır." 
"Alan coşkusu içinde (?) (Görselde, Beyaz Alan-Siyah Alan ayrımı var)." 
"Beyaz ve siyah maaşlar öder."
"Aynı zamanda daha fazla televizyon yapar"
"Ve.. silah parçaları.."

En altta da Philips Apartheid'i destekliyor yazıyor adamın üstünde. Çok kızdırmışlar, çok...



16 Haziran 1990. Nelson Mandela, Amsterdam'da Leidseplein'de 20binkişiye hitaben bir konuşma yapmış. Neden? Hapisten yeni kurtulmuş. Hollanda'ya gelmek gibi bir planı yokmuş aslında. Çünkü Hollanda hükümeti Apartheid'e karşı gelişen uluslararası boykot süresince resmi olarak tarafsız kalmış. Nasıl olduysa Hollanda Başbakan Yardımcısı Wim Kok, Mandela'yı gelmesi için ikna etmeyi başarmış. 

1994'te Mandela Güney Afrika'nın ilk siyahi başkanı olmuş. 

Sene 2015, Başkan Zuma, "Jan van Riebeeck'in gelişi, Güney Afrika'nın sorunlarının başlangıcıdır." demiş. Bir ay sonra bir aktivist, Riebeck heykelinin üstüne "Toprağınızı çaldım, eee?" diye bi pankart asmış. Sömürgeci liderlerin heykellerinin kaldırılması için çağrıda bulunmuş pek çok kişi. Mandela'nın partisi de eleştiriliyormuş artık.


Dünyanın başka nerelerinde neler dönüyor kim bilir? 

Bedavaya sergi gezdirdim size, hadi yine iyisiniz.