Her blog gibi biraz film ve kitap içerir. Biraz da sosyoloji, toplum, gözlem, Hollanda, korku, heyecan, neşe, nefret, endişe, hüzün ve kimbilir daha neler...
Dikiş dikmeyi seviyorum ama sıfırdan kıyafet dikecek kadar yetenekli ve bilgili değilim, uğraştım biraz, sabredemedim bıraktım. Daha çok kıyafetlerimi tamir ettikçe mutlu oluyorum diyelim. Geçen haftasonu başka tamir işleriyle uğraşırken bir anda ilham geldi, eski bir alt pijamamın ömrünü uzattım. İnternette denk geldiğim bir çözüm değildi, o yüzden burada paylaşayım dedim, belki birinin işine yarar.
Yıllar önce bir pijama beğendim, indirimdeydi, pijamaya ihtiyacım da vardı, bir beden küçük olmasına rağmen aldım. Sorun o noktada başladı. O günden beri hiç kilo vermedim, hatta tam tersine kilo aldım. Pijamanın beli de, kumaşı da yeterince esnekti, rahatça giyebiliyordum, ama düşük belli ve taytımsı bir pijama olarak giyiyordum. En sevdiğim pijamam olmadı hiçbir zaman, geceleri belimin açılmasından hoşlanmıyorum, yine de battı balık yan gider deyip kendimi zorladım.
Tabi maddenin belli bir dayanma gücü var, sonunda belinin kumaşı delik deşik olmaya başladı. Son yıkamadan sonra zavallıyı emekli etmeye karar verdim:
Başka bir tamir işi için kumaş lazım olduğunda bunu elime alıp inceledim, bacak kısımları, hatta bacak arası bile gayet sağlamdı, sadece belinde sorun vardı. Hatta lastiği bile sağlamdı, sadece onu saran kumaş yıpranmıştı, delinmişti. Yani sadece lastiği çevreleyen kumaşı değiştirip pijamayı kullanmaya devam edebilirdim! Hatta hazır başlamışken düşük gelen belini de yükseltebilirdim! Sadece benzer yapıda bir kumaş bulmam gerekiyordu.
"Emekli edilmiş kıyafetler" kutusuna bir göz atınca, aylar önce gözden çıkardığım gri tayt çarptı gözüme, kumaşı uygundu. Üstelik bel genişliği pijamanınkiyle yaklaşık aynıydı. Daraltmama gerek olmadan o kısımdaki kumaşı kullanabilirdim. Ne kadar kesmem gerektiğine karar vermek için taytı alta, pijamayı üste koyup şöyle bir baktığımda bir ampul yandı beynimde: Taytın beli sapasağlamdı (bacak dikişleri nanay olmuştu), ölçüleri birebir aynıydı, lastik söküp takmakla filan uğraşmak yerine, direk taytın belini kesip pijamanınkine dikebilirdim!
Ve diktim:
Sonuç son derece rahat. Pijama artık küçük gelmiyor. Bacakları idealde olması gerektiğinden biraz dar yine ama zaten o kısmı rahatsız etmiyordu, daha çok belimin açılmasıyla derdim vardı, çözmüş oldum. Çok şık değil sanırım, hatta hamile pantolonuna da benziyor biraz. Ama olsun, şık olması şart değil, hastane pijaması olmayıversin, ev pijaması olsun sadece.
Ha bu arada, acaba hamileler için de, eski pantolonların beline kalın lastik kumaşlardan alıp dikmek bir çözüm olur mu? Gerçi bacaklar da kalınlaşıyordur, işe yaramaz muhtemelen. Ama bacakların kalınlaşmadığı hamilelikler oluyorsa (filmlerde oluyor) muhteşem bir çözüm olabilir. Çocuk doğunca lastiği sök, eski pantolonuna geri dön. En azından teoride mükemmel bir fikir gibi :)
Bu kez not almamıştım hiç, oturup düşünmem gerekti bu yüzden. Şimdi notlar aldım, bakalım nereye varacak bu yazı...
- TRT spikeri Jülide Sönmez'in @kidegitim isimli bir instagram hesabı var, Türkçe'yi düzgün kullanmakla ilgili bir şeyler paylaşıyor arada bir. Bu hesapla tanıştığımdan beri daha bir dikkatimi çekti, Türkçem zaten çok iyi değildi, gittikçe de kötüleşiyor sanırım. Çok az Türkçe duyuyorum, duyduklarımın çoğu da benimkinden daha iyi değil. U.la aramızda geyik yaparak konuşuyoruz sürekli, filmlerde vs gördüğümüz karakterlerin taklidini yapıyoruz, kendi normal konuşmamı unutuyorum bazen. Neyse, bu hesap sayesinde hatırladım, daha çok farkındayım artık. belki düzeltirim de bir gün. Yoksa 3 dil bilip, üçünü de "derdimi anlatacak kadar" biliyor olacağım, çok saçma, ayıp, elalem ne der, ben ne derim?
- Yarın ve ertesi gün işe gidiyorum, yihhhuuu! Tabi ki burda ironi var, bu duruma sevinecek kadar işime bayılmıyorum ya da evden o kadar nefret etmedim henüz. Hatta hala yüksek sesle söylemeye utanıyorum ama çok memnunum evdeki hayatımdan. Ne kadar asosyal olduğumu bu karantina sürecinde daha iyi anladım. Bir kere bile evde olmaktan dolayı sıkılmadım. Tabi bizde hiçbir zaman tam bir karantina olmamasının da etkisi büyük bunda, istediğim zaman yürüyüşe çıkabiliyordum ama insanların şikayetçi olduğu şey sadece o değil, hiç sosyalleşemedikleri için de sıkılıyorlar. Nazar değmesin, tahtaya vurdum, hiç öyle bi sıkıntım olmadı. Hatta Hollanda'da yavaş yavaş normale dönme denemeleri başlıyor, "ben n'apcam" diye bi korku sarmaya başladı beni... Aman, her şey düzelsin de, ben tekrar alışırım, 30 yıldır nasıl yaşıyorsam, hallederim bi şekilde.
Bugün bi maske diktim ve taktım ilk defa. Ne kadar rahatsız bi şey! Cepli yaptım ki içine filtre koyabileyim dedim ama o zaman da iki katlı yapmak gerekti, tabi daha sıcak oldu. Bi de gözlük buğulanıyor tabi.. Tüm gün maske takıp çalışmak zorunda olmak çok zor şeymiş, hep tahmin ediyordum da, şimdi daha net anladım.
- İşe geçici olarak geri dönüyorum sanırım. Yetişmesi gereken bi model varmış. O yüzden, yani sıradışı bir durum olduğu için gideceğim. Bu arada diğer elemanlar çoğunlukla atölyeden çalışıyor sanırım, beni neden çağırmadılar hala? Bilmiyorum, kimseye de sormuyorum. Eşeğin aklına karpuz kabuğu koymaya gerek yok.
- Bu hafta bi kez daha anladım ki, Hollanda'da küçük şirketlerde çakallık temel yönetim prensiplerinden. Yani işçi olarak haklarını savunmazsan kimse gelip sana hakkını vermiyor. Çok sıradan şeylerde bile öyle. Çok ayrıntıya girmek istemiyorum ama benim gibi "Avrupa'da işçi hakları süper gelişmiş, doğu kurnazlığı yok, adil vs" diye düşünerek buraya gelenlere fikir olsun: Her zaman öyle değil. Ben bunu öğrendiğimde şok oldum, "iş ahlakı bu değil ulen!" diye bağırasım geldi ama kim iddia etti ki iş ahlakı sahibi olduğunu? Bu sadece bizim yakıştırmamız. Bi de Hollandalıların çok açıksözlü olmasıyla ilgili bi efsane var, bu huylarıyla ünlüler. Birçok Avrupalıya bile kaba geliyor bu huyları. Günlük hayatta çok rahatsız olmadım henüz bu huylarından (muhtemelen çok sosyalleşmediğim için) ama iş yerinde bu açıksözlülüğü herkes kendi lehine kullanma çabasında, özellikle de yöneticiler. Bi sorunuz varsa rahatça sorabilirsiniz, deyip duruyorlar ama aslında bu bi seçenek değil. Çoğu zaman sormazsanız, cevabın peşinden koşmazsanız cevabınızı alamıyorsunuz. Ve burda soru "ben ne zaman sözleşme imzalayacağım?" gibi son derece ciddi bir soru da olabiliyor. Saçmalığın alası, acayip sinir bozucu, ve bence hiç de etik değil ama "hakkını savunmazsan tabi ki düdüklenirsin" gibi kabul görmüş bi zihniyet var burda. Zihni bu savaşa hazırlayıp işe girince insan daha az kazık yiyebilir, o yüzden buraya yazmak istedim.
Öte yandan soru sorunca patronun sana kafayı takması gibi bir şey de pek olmuyor sanırım, en azından ben öyle bi hikaye duymadım henüz. İşi iyi yapıyorsan patron senle iyi anlaşmaya devam ediyor, hiçbi şey olmamış gibi. Yani patronun gururuna dokunmuyor aranızdaki çekişme, ki Türkiye'de muhtemelen öyle bi durum daha yaygın olurdu.
- İlk defa burdaki bi tuhafiyeden sipariş verdim. bol.com gibi sitelerden de alabilirdim ama dedim hem destek olayım, hem de bakayım tam olarak neleri varmış. Tüm stoklarını inceledim, normalde nasıl arayacağımı bilemediğim ürünleri buldum. İyi oldu. Dükkan şu: https://jandegrotekleinvakman.nl/
Şimdi küpe kancası, silikon tabancası , elyaf gibi birbiriyle alakasız şeyler kaldı alınacak, onları nerden alacağımı bilemiyorum şimdilik. Bulurum elbet.
- Düşününce, elişi bakımından normalden daha verimli geçmiş günlerim. Bugün maske diktim. Sonra dikiş makinesine doyamadım, uzun zamandır ertelediğim şeyi yaptım, kendisine bir örtü diktim, çünkü pakette gelen dandik plastik örtüsü bi işe yaramıyor, her yerine toz giriyor. (Evde niye bu kadar toz var? O ayrı bi konu tabi.) Tarif bulmaya üşendiğim için kafama göre diktim örtüyü, sonuç idare eder, çok incelemezsen hatalar anlaşılmıyor ama dikerken bu kadar sorun çıkacağını hiç düşünmemiştim. Ölçüleri belli olan şeyi düzgünce kesemediğim için dikerken parçalar tam eşit denk gelmedi, dolayısıyla köşelerde kat kat diktiğim yerler oldu ama neyseki çok önemli bir şey değil. Daha çok çalışmam lazım. Sadece ya makine çok dandik (epey ucuza almıştım) ya da ben çok temel bir şeyi yanlış yapıyorum ki şöyle bir problem oluyor: Dikişi bitirince kumaşı kaldırıp ipi kesme aşamasında kumaşı uzaklaştıramıyorum bi türlü çünkü alttaki ipin olduğu haznede iki ip biribirine dolaşmış oluyor. Sık sık bu düğümü çözmem gerekiyor, bu da baya bi heves kırıcı bi şey.
Bi de bozuk para cüzdanı ördüm. Burdan bi arkadaş ailesinin evine dönecek memleketine, ona küçük bi hatıra vermek istemiştim, ordan aklıma geldi böyle pratik bi hediye fikri. Daha da örerim ben bundan, çok sevdim. Hatta unutmadan pratiğe devam etsem iyi olur. Şimdi de bi cüzdan yapmak var aklımda, ya eski kotlardan (daha sağlam olur diye) ya da örgüden bi cüzdan... Henüz uygun bi tarif bulamadım, kafamda da oturtamadım fikri.
He bi de 500lük puzzle tamamladık u.la birlikte.
İşte böyle.
O zaman Kardeş Türküler'in Seteney'iyle veda edeyim, Çerkes şarkısı. Sözleri de videonun altında.
Selam ederim,
Kanatlı Kedi
tatlı tebessümün bana ulaştığında
göğsüm aydınlanıyor güneş gibi
bir bakışın bana değdiğinde
yüreğim kanatlanıp uçmak istiyor
gerçek sevgi budur işte
umutlardan kurulu
budur işte gerçek sevgi
çiçek demetlerinden yapılmış
hayat dayanılmaz olduğunda
katlanabiliyorum, sen yanımdaysan
uzun yollara düşmüşsem eğer
ulaşıyorum istediğim yere, sen uğurladıysan
Mart 2020'nin sonlarına doğru, Korona Türkiye'de de yayılmaya başlamışken düzenli blog yazmak için bi bahane olsun diye bi çelınc atmıştım ortaya. Bitiş tarihini kafadan salladım, Nisan sonu olsun dedim. Bu kadar çabuk geçeceğini düşünmemiştim. Bence çok iyi oldu. Pek çok kez bikaç günü bi arada yazdığım da oldu ama sıkıntı etmemeye çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü takmıycam takmıycam dememe rağmen illaki az biraz kafama taktım. Ama bu sıkıntı bile hiç yazmamaktan iyi geldi bana.
İnsan ilişkilerinin farklı farklı boyutları var. Blogda tanıştığım insanlarla kurduğum ilişki de bence çok kıymetli, hatta benim karakterime en uygun ilişki yöntemi bile diyebilirim belki biraz abartarak. Bu son bir ayda yeni bloglar tanıdım. Güzel oldu bence. Düzenli olarak okumaya çalıştım çelınca katılan herkesin yazılarını. Bir sürü şey öğrendim. Karantinada oyalanmalık izlemelik okumalık önerilere kulak verdim. Instagram'daki gibi bilgi bombardımanına da maruz kalmadım, o yüzden kaynakları sindire sindire kurcalama şansım oldu.
Sanırım en sevdiğim sosyal medya mecrası hala blog dünyası. Çok daha yavaş ve derinlemesine ilerliyor her şey, paylaşımlar, yorumlar, takip etmeler, edilmeler.
Kısacası benim hala yazasım var. Bu yüzden kendimi ve isteyen herkesi haftada en az bir yazı yayınlamaya davet ediyorum tekrar. Çelınca devam. Zaten takip ettiğim kişilerde de benzer şeyleri hissediyorum, sanki herkese iyi geliyor bu sıralar gelip bi köşede üç beş kelime bir şey yazmak. Dolayısıyla çelınc olsa da olmasa da herkes yazmaya devam edecek gibi hissediyorum. O yüzden, yeni katılanlar olur mu bilmem ama olsun olmasın, ben bi süre daha buralarda olacağım düzenli olarak, isteyen olursa beklerim, buyrun gelin. Ben haftada en az iki kez diye bi hedef koydum kendime ama daha kapsayıcı olsun diye minimum haftada bir kez diye genelleyeyim dedim.
Özetle: Yeni çelınc başlamıştır. Yazmalara doyamayanlar ama birazcık dürtme, az biraz motivasyon bekleyenler için gelsin: Mayıs sonuna kadar, haftada en az bir yazı yayınlamak isteyenler, buyrun gelin. Aşağıda yorumlarda belirtirseniz yine bi liste yaparım bu yazının altına. Birbirimizi takip ederiz böylece. ------
Gelelim bugünün haberlerine:
Ortaoyuncular Yayınları bir videoyla duyurdu: Spotify'da Ferhan Şensoy podcasti yayınlanacak. Soruları şu post'un altında soruyoruz, Mr Şensoy yanıtlıyor. Heycanlandım. Beklemedeyim. Spotify'da tam olarak hangi hesaptan yayınlanacak bilmiyorum, duyunca haber ederim.
Haberler bu kadar. Gereksiz bilgilere geçersek, bugün Instagram reklamlarında çıkan şeylerin çoğunu satın alasım geliyor, bunu fark ettim. Bir ara sütyen nasıl yapılır gibi aramalar yapmıştım internette, o yüzden olsa gerek, en rahat ve sağlıklısı olduğunu iddia eden sütyen reklamları çıkıp duruyor. Hepsi farklı marka, hepsi eski sütyenlerden şikayet ediyorlar (ki bu şikayetlerin aynılarından bende de var) ve ideal sütyene ulaştıklarını savunuyorlar. Bi ara boyun ve sırt ağrımdan bahsetmiştim u.a, az sonra telefonu aldım elime, hop omza takılan, kambur durmayı engelleyen, daha önce hiç görmediğim bi ürünün reklamı. Dinlendiğimizden hiç bu kadar şüphelenmemiştim. Saçma sapan patlamayan balonlar, ev içine asmalık salıncaklar, güneş enerjisiyle çalışan fıskiyeler, ayakları yıkamak ve nasır oluşumunu engellemek için banyo terlikleri... Takip ettiğim hesaplardan çok reklamlara bakıyorum bu aralar. Çok yaratıcı ürünler çıkıyor. Gecenin köründe canlı telefonlu satış yapan televizyon kanalları gibi.
Ha bir de highly sensitive person diye bi kavram ortaya atmış Elaine Aron adında bir klinik psikolog. Onu not ettim bi kenara, inceleyeceğim. Ne kadar güvenilir bir kavram henüz bilmiyorum. Şöyle bir sitesi var: https://hsperson.com/ Bi tane de test koymuşlar siteye, ona kalırsa ben de bir HSPyim. Öyle olsa ne rahatlıycam. Pek çok sorunuma ortak bi ad konmuş olacak ve belki bu sorunlarla barışmam gerekecek, "ay sen de çok kafana takıyosun, alıngansın, asosyalsin" gibi iddialara kapı gibi verecek bi cevabım olacak: "Cnm ksra bkma bn HSPyim de!"
Şaka bi yana böyle psikolojiyle ilgili bi şeylere kafa yormaya başlayınca insan kendine bi ad konulsun istiyor. Kendi kendime teşhis koyacak değilim ama o kadar yazmışlar, az buçuk okumam şart çünkü merak ettim.
Kendi psikolojimi anlama çabasına girdim ya bu ara, anladım ki çok fena derin bi kuyuya girmişim. Bi şey okurken yazar başka bi yerlere referans veriyor, o başka birine, o başka birine... Başlangıçta nerden başlayacağımı bilemezken şimdi okunacak bir sürü kaynak sırada bekliyor. Daha fazla kaynağa başlamadan, yarım kaldıklarımı bitirip diğerlerini kenara not alıyorum. Bi deftere not ediyorum negatif ruh hallerinde uygulanabilecek rahatlama yöntemlerini. Öyle içimin sıkıldığı anlarda akıl edip bu deftere göz atabilirsem, uygulamaya çalışacağım bakalım.
Bir de bi ara yaptığım örgü çiçek küpeyi paylaşayım, KuruksuzKedi'ye söz vermiştim.
Yüzümü paylaşmayayım diye saçma sapan bi şeye dönüştü ilk fotoğraf. Alttaki de en az onun kadar karanlık, tipsiz. Ama sevemedim hala bu fotoğraf çekme işlerini. Gündüz güzel ışıkta aklıma gelmiyor, gelse de üşeniyorum, akşam da ışık kötü diye erteliyorum. Kısacası bununla idare edin. Alttakinde köşeleri kıvrılmasın diye bloklama işlemi yapmaya çalışıyordum. Bilmeyenler için özet geçeyim: Normalde nasıl durması gerekiyorsa öyle sabitledim iğnelerle tutturarak. Sonra ütüyü fişe taktım, 1-2 santim yukarısından buhar üfürttüm. Epey bi süre yaptım bunu, 5-10 dk belki. Sonra yarım saat bekledim, idare edecek kadar düzgün oldu ama çok da sabit değil. 1 gece falan bekletmek daha iyi olabilir.
Çiçeklerin üç yaprağı aynı boyda, biri daha küçük, biri daha da küçük. Yıldızda da aynı şekilde.
İşte böyle, umarım dileyenlere ilham verebilmişimdir.
Selam eder, müsaitseniz ve isterseniz gelecek yazılarda görüşmekler dilerim,
Kanatlı Kedi
Sondan ikinci gün. Hafiften hüzünlendim. Sanırım yarından sonra da devam edeceğim yazmaya. Her gün olmasa da, haftada bir iki kesin yazarım. Hatta bunu da kendi kendime bi çelınc haline getiresim var. Çok iyi geliyor.
Bugün işten artan ipleri atmaya kıyamadım, şöyle saçma sapan bi şey yaptım:
Bence bu bir balık ama size nasıl görünüyorsa öyle olsun. Umut Sarıkaya usulü çemçük ağızlı bir balık. Akordeon gibi kıvrılıyor. Asınca da hafiften yamuluyor, şekli bozuluyor. Şekli bozulmadan asmanın bi yolunu bulmak lazım. Çeşitli teoriler var aklımda, yoruldum şimdi, yarın pratiğe dökmeye çalışacağım bakalım. Belki uzunlamasına asarım, evet bak çok mantıklı geldi şimdi. Şekli daha bi ortaya çıkar, ekstra malzeme kullanmama da gerek kalmaz.
Sabah Hollanda'nın Trt radyosunu, NPO1'i dinledim epey bi. Çoğu zaman konuyu bile anlamıyorum ama yine de "sen ne düşünüyorsun bu konuda" gibi konuşma cümlelerini sindirmek için iyi bi yöntem. Hem de Hollanda gündeminde neler varmış farkında olmak açısından iyi tabi. Bu saatlerde bu kanalda hep haber olduğu için, kullanılan cümleler de standart: "Şimdi hava durumu, evet şimdi olay yerine bağlanıyoruz" gibi. Tekrar edilen cümlelere bayılırım.
Öğleden sonra da nasıl olduysa Barış Manço dinlemeye başladım bi şekilde. Shuffle yaptım Spotify'da, bilmediğim şarkıları denk gelir ümidiyle. İngilizce ve Fransızca olanlar dışında bilmediğim bi şarkı çalmadı Spotify. Tek tek albüm dinlemem gerekiyor sanırım bu amaç için ama o kadar çok albüm var ki, hangisine başlayacağımı bilemiyorum. AYI şarkısında tam olarak kime laf soktuğunu anlamaya çalıştım yine ve yine bulamadım. İnternette ararken bu sorunun cevabını, alakasız bir röportajına rastladım, ilk defa dinledim. Şu:
Radyo röportajı. Siyasete girmekten neden vazgeçtiğine değiniyor azıcık. "Bizde cumhurbaşkanı olmak için iki şey gerekiyormuş, ben bilmiyordum" gibi bi şey diyor, anlamadım tam olarak ne kast ettiğini. Ben bu laf sokuşları bi türlü anlayamıyorum zaten. Bi de "cumhurbaşkanının siyasetle alakası olmamalı" diyor, günümüzü düşününce gülesim geliyor... Bu sosyal medya zamanlarında yaşasaydı ne derdi, neler düşünürdü acaba? Tivit atar mıydı? Başı belaya girer miydi? Başını belaya sokmayacak sanatçılardan gibi gelimiştir hep bana. Belli olmaz tabi.
Nostalji yapıyorum bu aralar. İki gün önce de lisede kendim aldığım kasetlerden biri olan Mor ve Ötesi'nin Dünya Yalan Söylüyor albümünü dinledim. Çok kasetim yoktu. Hatta sanırım sadece Nev ve Mor ve Ötesi'nin kasetleri vardı. Ortaokulda kuzenimin çekip doğumgünü hediyesi olarak vermek suretiyle beni havalara uçurduğu Atilla Taş kasedini saymazsak. Müzik zevkim böyle işte napak, Allah Baba beni de böyle yaratmış. İlk aşkım Redkit'ti, ikincisi de Çelik. Ateşteyim'deki kafa sallaması olmayan hormonlarımı coşturuyordu. Ordan Atilla Taş'a nasıl geçtim, bilmiyorum. O zamandan beri kafam hep karışık. Çocukluğuma inmek iyi oldu.
Tabi bu kadar az kaset olunca, çevirip çevirip dinleyince tüm şarkıları ezbere bilmemek namümkündü. Mor ve Ötesi'nin sözkonusu albümünde de tüm sözleri hala ezbere bildiğimi fark edip aferin dedim kendime. Bu grubun da (en azından o albümdeki ) tüm şarkıları siyasi gönderme doluymuş. O zamanlar da bu göndermelerin varlığının farkındaydım ama tam olarak nereye ne gönderdiklerini bi türlü çıkaramıyordum. Şimdi de çok net değil. Sadece Az Çok isimli şarkılarında minimalist yaşamı savunarak adeta "Mari Kondo yokken biz vardık" demişler, saygı duydum.
Ne habersiniz? Ben de iyi işte, bugün hiç haber okumadım. Yani sabah daha tam uyanamamışken bilinçsizce telefonu elime alıp haber sitelerine girişimi saymazsak, ki bence saymamalıyız çünkü hiçbir şey hatırlamıyorum.
Polen alerjisi başladı bende geçen sene. Gözlerim kaşınıyor, burnum akıyor ve sürekli hapşuruyorum bu aralar. İşe giderken zor oluyordu, bu sıralar evdeyim, çok önemli değil ama gece hapşurarak uyanmasam, hapşuruk krizine girmesem daha iyi olacak sanki. Gece çişe kalkmak vardı, bi de bu çıktı başıma. Bi de u.ı uyandırırım endişesi var ama neyse ki hiç duymuyor sağolsun. Eve hırsız falan girse hiç uyanmaz, iyi. Uyansa n'apacak zaten? En iyisi uyumak.
Bugün biraz bayram temizliğine giriş yaptık. Paskalya'ya denk gelmesi tesadüf oldu tabi. (Paskalyanız da kutlu olsun bu arada) Paskalya kutlayanlar da bi gün öncesinde çılgınlar gibi temizlik yapar mı? Annem bayram öncesindeki bir hafta boyunca evin her tarafını temizlemeyi amaç edinir (-di, artık hem daha çabuk yoruluyor, hem de eskisi kadar umursamıyor). Hep birlikte çalışırsak amacına ulaşacağını düşünürdü ama biz hep yan çizerdik gereksiz evlatlar ve gereksiz koca olarak. Bi de dalga geçerdik kadınla "ya anne ne gerekh var yhaaa, abartma biee" diye. Halbuki senede bi defa koltuğu, kapıları silmenin iyi bi fikir olduğunu düşünüyorum şimdi ben de. Tüm mutfak dolaplarını silmek, mutfak dolabının, gardrobun üstünde biriken tozları silmek... Gereksiz eşyalardan, orda burda bekleyen elektronik alet kutularından kurtulmak... Banyo-tuvalet duvarlarını silmek, sıcak su borularının üstünde biriken yarım santimlik toz tabakasından kurtulmak... Buzdolabının, fırının içini silmek...
Kısacası bahar temizliğinin çok güzel bir fikir olduğunu düşünüyorum artık. Tabi hepsi bir günde olmaz, dolayısıyla annem gibi bir haftaya yaysak ne güzel olur. Bugün u. da ikna oldu, yaptık birazını. Ellerim kurudu ama içim ferahladı. Kalanı da sonra artık. Sonra derken, en kısa zamanda. Hıhı evet.
Bugün son zamanlarda yaptığım elişlerimden biriyle ilgili bi yazı yazdım öbür bloga. Şurda: coloroclock.com . Tekrar uzun uzun yazmaya üşendim ama kısaca şapka diye başlayıp kırlent örtüsü olarak bitirdiğim bi iş diyebilirim. Fotraf da koyayım bi tane:
Selam ederim efenim, bugünlük haberler bu şekil,
Sevgilerlen,
Kanatlı Kedi
Bu haftanın kaytarmasını da dün yaptım, hayırlı olsun. Dün n'aptım bütün gün de, blog yazmadım? Valla düşünmem lazım, hatırlamıyorum. Çalışmadım, orası kesin. Yapılacaklar listesi yaptım, evi süpürmek vardı içinde, süpürmedim. Hah dur hatırladım: Elişi blogumun olduğu Wordpress'le boğuştum günün yarısında, hala öğrenemedim huyunu. Diğer yarısında duvar süsü gibi bi şey yapmaya çalıştım. Son halini veremeden de akşam oldu, yarım yamalak işler arasında yerini aldı. Şöyle bi şey:
Aralardaki parça pincik renkli kalın ipleri değerlendirmekti amacım ama beyaz ip çok baskın oldu, sevmedim. O kadar saat uğraştım diye içim yandı azıcık ama bunlar hep deneyim sonuçta.
Bugünse işgünüydü. Hollandaca öğrenmek için podcastler dinledim. Çok boktan bi seviyedeyim, anlayabildiğim, yani A2 seviyesinde ses kayıtları çok basit kalıyor, yeni bi şey öğrenmiyorum pe,k bi de sıkılıyorum artık, gerçek hayatta kimse öyle tane tane konuşmuyor. Hollandaca öğretme amaçlı olmayan kayıtların da büyük bölümünü anlamıyorum, dalıp gidiyorum. Her cümleyi odaklanıp dinlesem işe yarar mutlaka ama namümkün gibi. Seneye vatandaşlık sınavı için gerekli seviye B1 olacak sanırım, en son görüşmeler devam ediyordu. Belki bu sayede internetteki B1 seviye Hollandaca ses kayıtları çoğalır.
Neyse, işten sonra Mybluprint'ten 16 Nisan'a kadar olan ücretsiz derslerden birini dinledim, örgüyle ilgili. Örtmenin ismi Kim Werker, tatlı tatlı anlatıyor. Bilmediğim daha bir sürü şey varmış.
İşte böyle. Polen alerjim azmaya başladı evin içinde bile. Göz damlası vs için doktoru aramam lazım, erteleyip duruyorum... U.ın şirketinde de işten çıkarmalar olacağını duyduk bakalım, sakince her şeye hazırlıklı olmaya çalışıyoruz. Henüz başlamadı çıkarmalar, başlayınca iş ciddiye binecek büyük ihtimalle. Çok düşünmemek lazım.
Bu arada Süper Ay'ı gördünüz mü? Çok güzeldi diy mi?
Bir çalışan anne pazarının sonundan merhaba. Temizlikli, yemekli bi gün. Aylardır aklımda olan toz alma işinin bi kısmını yaptım. Evdeki tüm tozları tek seferde alamıyorum. Bissürü nesne var orda burda. Ki sırf böyle zor olmasın diye biblo falan alıp koyma alışkanlığı edinmedim yıllardır. Aldığım mobilyaların kapaklı olmasına özen gösteriyorum, toz alacak yüzey sayısı olabildiğince az olsun diye. Yine de birikiyor, nesneler kendiliğinden çoğalıyor. Üreme sistemi yok dersin, halbuki var. Tabi aldığın şeyi yerine koymayınca oluyor böyle şeyler. Misal aylar önce haftasonu için Almanya'ya gitmiştik, tuvalet masamsı masanın düzenini bozmuştum. Yolculuk için krem, deodorant, takmayacağım küpeler, tokalar, belki sürerim diye ama sürmeyeceğim göz kalemi, parfüm vs derken, bi de normalde kutu olarak kullandığım çantacığın içini hop diye tuvalet masamsısına boşaltıp yanıma alınca.... Her şeyin yeri değişmişti. Yolculuktan dönünce de insan gibi her şeyi yerine yerleştirmek yerine daha da dağıtınca... Böyle beklediler beni işte.
Sonuç olarak bugün tekrar sınıflandırdım her şeyi, kırık küpeleri, takıları tamir ettim. İnce lastikleri iyice erimiş, her an kopacak gibi olan boncuklu bilekliklerimi parçaladım. Renkli boncuklarını elbet bir gün bi şey için kullanırım. Ben bununla bi şey yaparım dedim. Kancası paslanmış küpelere yeni kancalar taktım. Bir gün bileklik yaparım diye aldığım metal parçalarının paslanmaya başladığını fark ettim, içim yandı. Boştaki kancalara taktım, bissürü tekli küpem oldu, ceylanlı, kedili, koyunlu. Ben onları birleştirir birleştirir takarım. Zaten evdeyim, deli manyak gibi gezmek serbest.
Bi de fark ettim ki, kapağı açık gardrop içi tozlanıyor a dostlar, açık bırakmamak ne kadar da kolay bi çözümmüş. Sürekli açık duran kapak / sürekli kapalı duran kapak testi yapmışım farkında olmadan. Neyse, bundan sonra aklımda olsun. (Olmadı)
Tek yumaklık, çok sevmediğim iplerden sepet örmeye başladım. Sepet illaki güzel görünüyor. Hem ufak proje, hemencik bitiyor, tatmin gibi tatmin.
Bi de mandala örmüştüm geçenlerde, elbet bi şey yaparım deyip. Sonra kırlent modeli olduğunu fark ettim, kenarları hafiften kıvrık, yani düz bi şekilde durmuyor, mecbur kırlent olacak. Ama fark ettim ki boşta kırlent yok evde. Onun için de dışarı çıkacak değilim. İşe yaramaz diye bi kenarda biriktirdiğim kumaşlardan, kısacık kısacık iplerden kırlent yapmayı düşünüyorum. Hadi hayırlısı.
Yemek olarak da terbiyeli havuç çorbasıyla börek tadında karnabahar yaptım. Çorbayı ilk kez yaptım, güzeldi. Karnabaharı geçen hafta yapmıştım daha önce, baya güzeldi. Bugünkünün tadına henüz bakmadım. (Yarın iş günü ya, yemek yapmaya fırsat olmaz diye bugünden yaptım. Bkz: Çalışan anne.) İçinde un var, yumurta var, kaşar var, ne kadar kötü olabilir ki, diye düşünüyorum, içim rahat. Yarın kahvaltıda yiycez, motoru bozmaz işşallah.
Sanırım bugün yoga yalan oldu. Gece yatmadan önce gaza gelip yapar mıyım ki? Sanmıyorum. Sabah kalkınca yaparım. Evet evet yapcam, vallaha. Bi de bi arkadaşım Türkçe bir yoga dersi önerdi. Şurda. Sanki daha bir anlaşılır yoga dili, O'nu denemeyi düşünüyorum. Çetin Çetintaş hocanın ismi.
Sofi'nin Dünyası'nı okuyorum hala. Çok seviyorum bu kitabı yav, bissürü şey öğrendim. Başka kitaplarını da okuyacağım bulursam.
Ben iyiyim, hatta heyecanlıyım. Elişiyle ilgili bi blog açtım: coloroclock.wordpress.com. "About me" yazısını da kondurdum.
Uzun zamandır aklımdaydı da cesaret edemiyordum bi türlü; devamı gelmez, diğer "konulu bloglarım" gibi bi kenarda atıl durur diye... Sonunda kendimi yendim. Ne kadar sürecek bilmem ama açtım gitti işte. Hem bu diğerleri gibi değil. 90lar ve kronoloji blogları bir yerlerden bir şeyler okuyup, izleyip çıkardığım notları oraya yazmaktan ibaretti. Bu sefer gerçek bir üretim var ortada. Ve bana neşe veriyor. Blog olsa da olmasa da yapacağım zaten. Sadece fotoğrafla da olsa onları dünyayla paylaşmak istiyorum. Neden bilmem...
Kısacası elişiyle ilgili her şeyi orda paylaşmayı düşünüyorum. Wordpress'i de ilk kez kullanacağım. Domain de aldım da, onu wordpress'e aktarmak için beklemem gerekiyormuş. Aktarınca coloroclock.com olacak bakalım becerebilirsem.
İngilizce yazmaya alışmak istiyorum, onu da denemiş olacağım. Her yazının hem İngilizcesini hem Türkçesini koyarım belki diye düşünüyorum. Zamanla belli olur.
Downton Abbey: 3. sezona geldim. Diziyi sevdim mi sevmedim mi, bilemedim bi türlü. Tarihi olayların ve malikanedekilerin başına gelenlerin hem leydilerin, lordların, hem de hizmetkarların bakış açılarından gösterilmesi güzel. Maggie Smith zaten her zamanki rolünde, huysuz ve tatlı-yaşlı kadın. Fakat bazen karakterlerin aşk meşk işleri ya da misal saf lordun kurnaz hizmetçinin oyununa gelişi filan öyle bi aptal yerine koyuyor ki seyirciyi, insana öeeeh dedirtiyor. Yerli dizi etkisi yapıyor.
---
Son zamanlarda evde yürüme egzersizi yapıyorum. 15 dakkayla başladım. Programsız, bazen 15, bazen 30, bazen 45 dakka yapıyorum. Tabi her gün değil, haftada 3 gün filan. Şu aşağıdaki ablanın kanalından videolar izliyorum genelde. Amerikanca tepkileri bir yerden sonra bıktırsa da, baya bi terletiyor. Çok sıkılınca benzeri başka videolar buluyorum. Zevkli. Zumbadan çok sevdim bu işi. Çok basit hareketler, zumbadaki gibi hareketi anlamak için uğraşmaya gerek kalmıyor.
Bugün uzun aradan sonra ilk kez dışarda yürüyüşe de çıktım. Evde spor yapmak istemediğim için , sırf az buçuk hareket edip güne başlamış olmak için çıkmıştım, şöyle bi evin etrafında yürüyüp gelecektim ki, gaza geldim, yolu uzattım, hatta biraz da koştum. Tıkanacak gibi oldukça yavaşladım. Tek başına spor yapmanın güzelliği de burda. Muhabbet etmek yok, istediğin an durup, istediğinde hızlanma özgürlüğün var.
---
Amsterdam Müzesi'nde geçici bir sergi açılmış: 1001 Women in the 20th Century. Hollandalı olan ya da Hollanda'yla bir şekilde bağlantısı olan kadınlar tabi bunlar. Feministler. İlk kadın gazeteci, tıp fakültesine giren ilk kız öğrenci, kadınların korse değil, rahat kıyafetler girmesi gerektiğini savunan ilk tekstil uzmanı, eşcinselleri kabul eden ilk bar sahibi, ilk mimar, ... gibi akla gelecek-gelmeyecek bir sürü meslekten kadınlar. Tabi bol bol gazeteci, yazar, şair de var. İkinci Dünya Savaşı'nda Nazilere karşı gizli direnişte aktif rol alan kadınlar da var. Türkiye'de benzeri bi sergi olsa nasıl olurdu diye düşündüm her zaman olduğu gibi. Bir sürü kavga kopardı dedim sonra kendime. Misal, Adalet Ağaoğlu listeye yazılsa, "yetmez ama evetçi" diye laf olurdu, Behice Boran çok solcu olurdu, bilmem kim çok sağcı olurdu... Misal burdaki serginin kafasından bakarsak, Tansu Çiller'i yazmamız şart olurdu, çünkü ilk kadın başbakan. Ayrıca Merve Kavakçı da Meclis'e başörtüsüyle girmeye kalkan ilk kadın. Bunları hep yazmak lazım. Bir şeyleri ilk defa yapmış kadınlar çünkü. Kimine göre iyi, kimine göre kötü. Bunların hepsinin adının yazdığı bir sergiye kim giderdi? Toplumun hiçbir kesimi sahiplenmezdi gibi geliyor. Öyle çok fazla duyulmadan, üçbeş ziyaretçiyle geçer giderdi. Türkiye'de tek bir ortak doğru yok hala. Burda var sanırım. Aşırı sağ ya da dindar kesim çok geniş bir yüzdeyi kaplamıyor. Modern değerler kabul görüveriyor o yüzden. Herkes özgür olsun, isteyen dinini yaşasın. Tamam. Bunları diyen herkes güzel. Ya da ayrıntılarda gizli olan çatışmaları ben henüz çözemedim.
---
Bu sıralar yaşlılıkla çok içli dışlıyım. Kursta bir hocamızın babası öldü. Yatalak hastaydı ama tamamen farklı bir hastalıktan, aniden gitmiş. Hayat devam ediyor tabi. Burdaki cenaze işlerinin ne kadar pahalıya mal olduğunu anlattı bize bu vesileyle. İnsanlar çoğu zaman yakılmayı seçiyormuş, mezar kirası çok fazla olduğu için. Özellikle Amsterdam gibi kalabalık şehirlerde. Ortalama bir cenaze işlemi 8500 euro kadarmış. Ne kadar kısarsan kıs, 5000den aşağı düşmezmiş. Parası olmayanların cenaze töreni olmuyormuş tabi. Belediye gömüyormuş bir şekilde ya da tıp fakültelerine kadavra olarak bağışlanıyormuş bedenleri. Türkiye'de ne kadara mal oluyordu bilmiyorum. Ama öldükten sonra bile masraflarımızın böyle devam ettiğini bilmek çok sinir bozucu. Hadi şimdi burda öldük diyelim, cenazeyi senede bir birileri ziyaret ederse diye Türkiye'ye götürmek gerekti diyelim, yine bir sürü masraf. Yakılalım da bi kutu içinde küllerimizi götürelim desek, o da olmaz, annem kalpten gider heralde. İnsanların üzülmeye fırsatı kalmıyor bu cenaze işlemleri ve diğer resmi işlemler yüzünden. Neyse.. Bu, yaşlılığın ölümle ve parayla ilgili olan kısmıydı.
Yatalak hasta olmakla ilgili kısmı var bi de. Buna da Fransız filmi Amour'u izleyince kafayı taktım. Yatalak olmak zor iş. Ve iyileşme umudu olmayan insanların ötenazi hakkı olmalı. Bi kez daha hak verdim. Bir de insanlar çoğu zaman birden hasta olmuyor, yavaş yavaş kötüleşiyor. Önce oturup kalıyor mesela, yürüyemiyor filan, sonra zamanla oturamıyor, altına işemeye başlıyor, sonra yatak yaraları oluyor... Bu sırada Amour'daki gibi her dakka hastayı düşünen biri varsa (hasta açısından) ne ala. Hasta bakıcılarının olası kötü muamelelerinden kurtulmuş oluyor. Fakat gitgide kötüleştiğinin bilincinde olup, ilk defa altına işediğini fark ettiği an, yanında onu seven biri varsa, öfke nöbeti geçirmesi daha olası görünüyor. Yıllardır birlikte hoplayıp zıpladığın adam, birden altını temizlemeye başlıyor. Sonra hem acının, hem de -belki- bu yatalak olmanın getirdiği psikolojiyle bağırıp çağırma, çocuklaşma, inatçılaşma, gitgide iletişim kuramama, sayıklama, durup dururken hakaret etme evreleri geliyor yavaş yavaş. Bakıcı için zamanla daha da zorlaşıyor. İnançlı biriyse ne ala, bol bol dua ediyor, ikisinin de acılarının karşılığını öbür tarafta sevap olarak alacağına inanıyor, bir şekilde rahatlıyor. İnançlı değilse ya? Sevdiği birinin yanında o kadar acı çekmesine insan nasıl dayanabiliyor? Zor be, çok zor. Anneannemin son iki haftasını görmüştüm. Dayım, annem, ben, nöbetleşe ağlayıp, birbirimizi teselli ediyorduk. Neyse, zor işte, yaşarsak görcez bakalım nasıl olacak.
Bi de işin daha neşeli kısmı var. Yaşlandıkça değersiz hissetme hali. Grace and Frankie dizisi çok güzel anlatıyor bunu da. Vücut yavaş yavaş harekete engel oluyor, dolayısıyla hayallerin, planların kısıtlanıyor. Teknolojiye, gençlerin diline uyum sağlamak da ayrı bi dert. Yalnızlık kaçınılmaz gibi. Amaaa dizideki gibi savaşmak ya da ne bileyim eğlenmenin yolunu bulmak da mümkün. Belki. Ne kadar pozitif olduğuna, maddi durumuna ve yanında desteğinin bulunmasına bağlı. Yine de çok orjinal bi dizi olduğunu söylemeliyim. Başrolde iki yaşlı kadın var. İkisi de gerçekten yaşlı, yani çizgileri makyajla kapatılmamış. Sürekli rezil olan, komik ya da vefakar anne gibi klişe yaşlı kadın rolünde değiller. Onlar da hala insan, huyları var, fikirleri var, duyuguları var, huysuzlukları var... Spoiler: Hatta ileriki bölümlerde yaşlı kadınlara özel vibratör üretmeye ve şirket kurmaya karar veriyorlar, o derece kendi hayatları var. ---
Standupçı Trevor Noah'nın hayatıyla ilgili bi belgesel izledim dün: You Laugh But It is True. Adamın sömürgecilik ve ırkçılıkla ilgili nasıl bu kadar cesur ve güzel espri yapabildiğini daha iyi anladım. Güney Afrikalı. Irkçılığın yasaklanmasının üstünden 20 yıl anca geçmiş. İnsanlık dediğimiz şey hayvandan o kadar da farklı değil. Ayrıca Güney Afrika'da günümüz hayatıyla ilgili de baya bi şey öğrendim, hiç bilmiyormuşum.
---
Burda bazı dükkanlarda elişi kitleri satılıyor. Misal, yastık kılıfı yapmak için tüm malzemeler kutunun içinde mevcut, tığından, ipine, yapım aşamalarının anlatıldığı kitapçığa kadar. Genelde pahalı oluyordu böyle şeyler, çok ilgimi çekmiyordu. Bu sıralar, sezon sonu falan mı niyeyse epey ucuzlamış. Ben de evdeki ip yığınına rağmen buldukça alıyorum. Şu an şu pembeli kırlenti yapıyorum. İlk defa bu kadar kalın bi iple işleme yapıyorum, eğlenceliymiş. Normalde hayatta tercih etmeyeceğim renkler ama kendim yapınca rengi o kadar önemli olmaktan çıkıyor. Önemli olan yapma kısmı, sonra da bir işe yarasın, çekmecelerde sürünmesin yeter. Sürünecekse de birilerine hediye veririm zaten.
Sonraki proje de aşağıdaki çanta. Bu kadar renkli bi şey, ne kadar kötü olabilir ki?
Bir de şu aşağıdaki ipleri aldım ucuz diye ama ne yapacağımı bilemiyorum. Rastgele bi işe başlayınca genellikle ip yetmiyor, sonra aynısını ara ki bulasın. Bu kadar iple, yani yeni yumak alma ihtiyacı duymadan ne yapılır acaba? Fikri olan yazarsa pek sevinirim. İpler toplam 200 gram, 400 metre. Atkı yapmak istemiyorum artık, epey bi birikti:)
Şimdilik benden bu kadar, bi sonraki yazıda çelıncın birikmişlerini dökerim artık ortaya,
Muhtemelen yaz tatili sebebiyle Eskişehir'deydim. Sene boyunca ise İstanbul'da, üniversitedeydim. Üniversite biteli çok daha uzun zaman geçmiş gibi geliyor. Demek ki o kadar da olmamış, güzel.
Bu haftalık görevimi yerine getirdiğime göre, diğer ufak tefek haberlere geçebilirim.
Ezgi'nin paylaştığı file çantadan ördüm. Uygun ip aramaya sabrım olmadığından, elimdekilerle hemen başladım, yünlü bi ipten ördüm. Tabi o zamanlar burda hava çok sıcaktı, çantanın herhangi bi yerine dokununca yakıyordu, o yüzden kullanamadım. Bi arkadaşım ziyarete geldi geçen hafta, hava serinlemişti, kullandı, sevdi. Ben de ne kadar kullanışlı bi çanta olduğunu görüp sevdim.
Bu sırada bi ikinci elcide tişört ipi ya da spagetti ip, artık tam ismi hangisi bilmiyorum, bi ip buldum, baya ucuzdu da. Hemen yeni bi file çantaya başladım. Bikaç saatte biten, güzel işlerden bu file çanta da, hemen bitirdim tabi. Bu sfer kullanmak niyetindeyim bakalım.
Bu arada aynı ikincielciden aynı ipin farklı bi rengini almıştım, bi yumakcık, onunla da kalemlik ördüm. Yeni ve basit bi örgü yöntemi öğrendim, ben bunu kullanırım. Artık bol bol sepet yapabilirim. Epey bi kalem taşıyor, bu kadar sağlam olmasını beklemiyordum. İşte karşınızda 50 gramlık yumakla, bi saatte yapılabilecek, işe yarar bi şey (sonra diyorlar ki ne bu örgü sevgisi..):
He bi de burda yaz çok sıcak geçtiği için domatesler planlanandan hızlı olgunlaşmış, bi an önce elden çıkarmak için 4 senedir hiç görmediğimiz kadar düşük bi fiyata satışa sunulmuş (50cent/kg). Bi kasa alıp menemen ve acılı ezme yaptık ilk defa. Henüz sızma yok, ikisi de sağlam. Bakalım sonuna kadar bozmadan tüketmeyi başarabilecek miyiz...
Filmler
Ölümlü Dünya: Ali Atay'ın yönettiği, son yıllarda ekranlarda görmeye alışkın olduğumuz komik tiplerin yer aldığı absürd komik film. Kendi çapında komik, ilginç bi film. Senaryosu, ana fikri ilginç en azından. Yerli filmlere torpil geçiyor olabilirim ama aynısını Holivud yapsa bayılırdık diyesim geliyor hep ama yapamazdı, çünkü filmin temelini yerli espriler oluşturuyor. Öte yandan İrem Sak'ı harcamışlar, o kadar komik bi kadına sıradan bi oyuncunun oynayacağı replikler yazmışlar gibi geldi. Neyse efenim, eğlenmelik, güzel film.
Our Souls at Night: Yaşlılıkla ilgili filmleri seviyorum, hele ki çok karamsar değilse. Bu da öyle bi film. Konusunu anlatmayayım, fragmanı zaten anlatıyor, yumuşak, gerçekçi, meditasyon tadında bi film işte. Jane Fonda'yı ve ses tonunu seviyorum.
Like Father: Yine bi miktar yaşlılık içerse de, bu filme başlama sebebim ana karakterimizi, Kristen Bell'i The Good Place dizisinden tanıyor ve seviyor oluşum. Yine yumuşaklık, gerçekçilik, biraz daha enerjiyle, komiklikle yoğrulup sunulmuş. Romantik komedi değil. Komedi de değil. Genç bir kadın ve bir baba. İş hayatı, aile hayatı, tatil kafası, evlilik zırvası, dostluk... Kafa boşaltmalık ama beyni de arkaplanda çalıştırmalık bi film.
Evet, tatil bahanesiyle epey tembellik ettim. Yaklaşık 10 motif gerideyim. N'apalım? Di mi? Olsun... Di mi? Beni çelıncdan atmazlar di mi? Atarlarsa da kendim devam ederim canım sorun değil de, yine de atmasalar iyi olur.
Favori mekanların hakkında yaz, diyor geçtiğimiz haftanın sorusu. Bunu epey düşündüm ama bikaç taneyle sınırlayıp kolayca cevap vermek çok zor. Seçemedim bi türlü. Aklıma geleni yazayım o zaman: 1. Haydarpaşa: En son ne zaman gittim? Hatırlamıyorum ama üniversiteye İstanbul'a geldiğim ilk zamanlarda hep trene bindim. Cahilliğime denk geldi. Avrupa yakasında oturanlar için otobüs çok daha mantıklıymış meğer. Sürekli acelesi olan dünyada bu böyle. Ama daha sakin olan dünyada, Haydarpaşa'yı görünce heyecanlanırdım. Erken gider, bekleme odasında oturur, binayı ve insanları izlerdim. Yalnızdım, üniversiteden çok arkadaşım yoktu, derslerin yoğunluğu dışında zaman sıkıntım yoktu. .Özgürdüm yani. Ama zamanla trene son anda yetişmeye başladım, trenden inince oturup bi çay içmeye hiç vaktim olmadı. Hep bi yerlere yetişmem gerekiyordu. Sonra otobüsün daha pratik olduğunu keşfettim, Haydarpaşa'ya kırk yılda bir, turistik amaçlı gider oldum. Sonra da kapandı, ben buraya geldim derken... Epeydir görüşmüyoruz. Vefasızlık ettiğimi hissediyorum şimdi.
2. Kuzen Bar: Kadıköy'de. Bi ara dadanmıştık resmen. Cuma akşamları canlı müziğe giderdik. Klarnetli bi grup çıkardı. Klarneti ekleyince ne güzel bi ruh kazanırdı o kulaklarımızın alıştığı, artık sıradan gelen bar şarkıları... Solistin de sesi güzeldi. Güzel bira içerdik. Muhabbet güzeldi. Artık o grup çıkmıyor sanırım. İstanbul'a gidince bi kaçamak yapıp uğrarım diye araştırmıştım bi ara ama bulamamıştım.
3. Gümüşsuyu'ndan Dolmabahçe'ye inen park: Taksim'den Gümüşsuyu'na, ordan da Dolmabahçe'ye, ordan da Beşiktaş'a yürümeyi çok severdim. Yokuş aşağı ya, çok koymazdı. Sanırım öyle yokuşları özledim. Gözümün önünde geniş boşlukların uzanmasını... Parkta ağaçtan ağaca balonları asıp boncuk tabancasıyla vurma oyunu satardı amcanın biri. İlk seferde 5te 5 yapınca çok yetenekli olduğumu sanmıştım. Acemi şansıymış, kaç sefer denedim bi daha beceremedim.
4. Gezi Parkı: Gezi eylemlerinden sonra keşfettim sanırım ben bu parkın güzelliğini. "Ya ben buranın kıymetini niye bilememişim daha önce," diye düşündüğümü hatırlıyorum. Taksim'in hırgüründen çıkınca, sakincecik gelirdi. Uzanıp uyumak isterdim. Çok değişik bi dünyaydı. Unutulmuş gibi. Aman kimse keşfetmesin, derdi insan içinden. Bi sürü dükkan açılmasın, burası da İstiklal'e benzemesin, düzenlenip durmasın...
5. İstanbul Atatürk Kitaplığı: Bahçesi, İstanbul'a yukarıdan bakışı, yine Taksim'in hırgüründen bi anda kurtulma imkanı sunuşu, ucuz çayı, neskafesi... Üniversiteye hazırlanan liselilerle dolu geniş fakat az sayıdaki masaları... O çocukların yanında insanın sandalye işgal etmeye utanması... "Burası bu kadar dolup taşarken niye genişletmezler, niye daha işlevsel, daha çok kişinin sığabileceği masalar koymazlar ki?" diye kendi kendime söylenirdim.
5. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin kafesi: Sultanahmet'in kalabalığından kaçmak için bi sığınak burası da. Yaz sıcağında, uzun uzun ağaçların gölgesinde oturup çevredeki tarihi kalıntılara bakınmak, müzenin sakin ruhunu dinlemek ne güzeldi... Şimdi yazıya dökünce reklam kokan bi şeye dönüşüyor, tam olarak anlatamıyorum. İstanbul'da bi yerden bi yere giderken sürekli gerildiğim için midir nedir, bi kapıdan girince böyle rahatlatıveren mekanları çok sevmişim hep, aklımda onlar kalmış.
6. Aşiyan Müzesi: Aşiyan Mezarlığı'nın yanında, Tevfik Fikret Müzesi. Yine İstanbul'a, Boğaz'a yukardan bakma imkanı veriyor. Yokuşlarında nefesimin sık sık tükendiği Emirgan ve Reşitpaşa yollarını da listeye eklemeliyim aslında ama hadi burda belirtmiş olayım.
Liste daha uzar gider de, yetsin. İstanbul'la doldu zaten, Hollanda'ya karşı mahcup oluyorum. Ama yokuşu eksik buranın da be ya, her yer düz, genişçe, uzunca, yukarıdan oturup izlemelik manzarası yok rüzgarını sevdiğimin memleketinin... Her yerin kendince bi güzelliği var elbet ve uzaklaşınca anlıyor insan çoğu zaman ne kadar değer verdiğini... Yine de İstanbul bi başka be, itiraf edeyim. Çok özlemişim şerefsizi. İstanbul'dan kastım bu bahsettiğim semtler tabi. Yoksa senede iki sefer Başakşehir gibi uç noktalarına gidiyorum. Ki böyle yerler benim için İstanbul değil, pek çok kişi için de değildir herhalde.
Neyse efem, yeterince lafı uzattıysam kaçayım ben. Bu haftanın sorusunu da ayrı bi yazıda yanıtlayayım.
Motif çelıncında haftalık saymayı bırakıyorum çünkü haftayı tamamlayamayınca planlar alt üst oluyor. Tane tane sayacağım artık ben de. Ve yapamadığım günleri atlayacağım. N'apayım yahu, bu sefer de böyle olsun...
Toplam 47 motif yapmışım. Şimdiye kadar fotoğraflarını koymadığım 35.'den 47.'ye kadar olanlar ise şunlar:
Birisi şu mavileri bir arada kullanmamam gerektiğini hatırlatsın bana yav... Hep mavi doldurmuşum ve sebebi de maviye bayılıyor olmam değil. Diğer sevdiğim renkler bitmesin diye... Tutumluluğun aşırıya kaçtığı anlar...
-----------
Gelelim haftalık soru çelıncımıza. Bu haftanın sorusu: Şu anda müzik listende ne var?
Winamp, mp3 player günlerinde olduğu gibi müzik listem yok artık. Genelde Spotify'dan o an aklıma gelen birinin radyosunu açıp dinliyorum. Bi de sık sık Spotify'da beğendiğim şarkıların listesini dinliyorum ki burda Ciguli'den Selva Erdener'e, Bendeniz'den Gogol Bordello'ya her telden var. Hangi birini buraya yazayım? Son eklediğim 11 tanesi şunlarmış misal:
Güneş soldan soldan vuruyor. Az önce duştan çıktım, bugünkü ilk sorumluluğumu yerine getirdim. Diğeri de asık suratımı düzeltmek. Klavye başına oturmamın amacı bu. Bakalım becerebilecek miyim?
Güneş soldan soldan vuruyor evet. Kah ekrana yansıyıp bana kendimi gösteriyor, kah bulutların arkasına saklanıp nanik yapıyor, "Ben geldim diye sevinmiştin di mi, ahaha, ben aslında yoğum!" diyor. Acı, şekersiz neskafe yaptım kendime, keyfi tamamlamak için. Tabi şekersiz olunca ya da yanında şekerli bi yiyecek, hiç olmazsa bir iki hurma olmayınca keyif tam tamamlanmıyor. Yarım yamalak, acınası bi keyiflenme çabası...
Büyük bi derdim olmadığını baştan söyleyeyim de, yazıdan ümidinizi kesin. Böyle, bu enerjisizlikte devam edecek kendisi.
Dün akşam bi film izledim, içimi allak bullak etti. Çekmeceler. Yerli film. Taner Birsel filan oynuyor. Cinselliğin bastırılması, psikolojik gerilimler, neler gerçek neler değil, yok artık bu kadar da olmaz denecek olaylar. Gerçekçi ama bi taraftan da "kim yaşıyo lan bu hayatları?" dedirtiyor. Anlamadım zaten bazı yerlerini de... Yine konusunu okumadan izlediğim ve allak bullak olduğum bir Türkiye filmi. (Geçen gün burda tanıştığım, Türkçe konuşan birine, Türk müsünüz diye sordum. Saçma bi soruydu evet ama işte ayaküstü edilen muhabbetlerde bu kadar kötüyüm. Ama diğerlerinde... ohooo o... süperimdir. Neyse, adam "Türkiyeliyim diyelim" diye cevap verdi. Uzun zamandır pratik hayatta da politik görüşünü yaşamaya çalışan insanlarla takılmadığımı fark ettim. Özledim mi? Hayır. Belki biraz. Öte yandan haklı adam. Ben de Müslüman mısın, diye sorulunca ne diyeceğimi şaşırıyorum. Keşke hiç sorulmasa böyle sorular. Ya da ne cevap vereceğimizi şaşıracak kadar şaşkın, özgüvensiz, tartışmadan kaçınan, korkak tipler olmasak... Peki sırf bi soru soruldu diye fikrimizi açıklamak zahmetine katlanmak zorunda mıyız ki? Bu da saçma. Neyse, Türkiye filmi deyişim bundan yani. Sosyoloji hocalarım duysa kızardı... Çok da tın.)
Eskiden çok izlerdim böyle ağır filmleri. Ağırdan kastım psikolojik şeyleri, bilinçaltını kurcalayan filmler. Ardarda bikaç tane izlerdim. Sonra günlerce çıkamazdım etkilerinden. Ne kadar etkilendiysem o kadar güzel bi film olduğunu düşünürdüm. Şimdi sürekli filmdeki yalanları arıyorum. Filmlerin hepsi yalan söylüyor doğal olarak. Yönetmenin görmemizi istediği şeyleri görüp, onun istediklerini hissediyoruz, anlıyoruz. Aksini iddia etmek, yaratıcının oyunlarını anladığını iddia etmek gibi bi şey olur ki asla emin olamayız gerçekten anlayıp anlamadığımızdan.
Filmlerin hepsinin yalan söylediğini kabullenmem zaman aldı, itiraf edeyim. Her filme saf saf inanmaya bi meylim vardı eskiden. Hal böyle olunca, vurucu, sarsıcı sahnelerden eskisi kadar hoşlanmıyorum. Hele ki ağlatan filmlerden -ağlanması gereken her sahnede istisnasız hep ağlasam da- tiksiniyorum. Sakin sakin vuran filmlere daha çok saygı duyuyorum artık. Çekim teknikleriyle, aniden alevlenen tartışma, buhran sahneleriyle filan kafamızı bulandırıp etkilemek kolay, sıkıysa sadece oyunculuklarla ve sözlerle yap bu işi, diyorum yönetmenlere artiz artiz.
Demem o ki, eskiden çok izlerdim böyle vurucu filmleri. Fakat sonuç pek hoş olmazdı, günlerce o buhranlı karakterlerin dertlerini çekerdim, Yeşil Yol'daki başroldeki mahkum gibi, karakterlerin acılarını küçük sinekler halinde içime çekerdim. Neden? Çünkü acılarının ufacık da olsa bi parçasında kendimi bulurdum da ondan... Dünkü filmden sonra da öyle bi ruh halindeyim. Farkında olmadan kendimi o karakterlerle birleştirmeye çalışıyorum, senaryoya itiraz ediyorum, bazı karakterleri öldürmek istiyorum... Ama film bu, geldi geçti. Oyuncular bambaşka filmlerde oynadılar, kendi hayatları devam ediyor. Sen de devam etsene çocuğum hayatına? Alemin manyağı sen misin? Aaaa...
Kendi kendine konuşmak gibisi yok.
Başkalarının dertleri demişken, Dünyanın Sefaleti'ni bitirdiğimi de söyleyeyim. 17 Şubat 2017'de elime geçmiş kitap. Kısa bi süre sonra heyecanla başladığımı hatırlıyorum. Yaklaşık bir senede bitirdim. Üçte birini bu sene içinde okuduğum için 2018 kitap çelıncıma O'nu da dahil ediyorum. Banane ya, edicem tabi, o kadar emek verdim, iki sene arasında kaynayıp gitmesine izin veremem!
Bu kitapta sosyologların röportaj yaptığı her bir karakterin hayatı ayrı ayrı filme çekilse keşke. Düzgün çekilirse, gönlümdeki bütün ödülleri onlara verirdim. Çekmeceler'deki marjinal hayatların saçma sapan dertlerine değil. Bak yine sinirleniyorum. Kim yaşıyo lan bu hayatları? Yaşamayın oğlum, dert edinmeyin kendinize! Sonra bize anlatıyonuz.
Bir film hakkında yapılabilecek en sığ yorumu yaptığıma göre, bu konuya artık bi son vereyim bence, evet. Resmini de koyayım şuraya, ayıp olmasın. Film Netflix'te var bu arada, ordan takıldım zaten.
Beyaz yakalı çalışanlar yine günlük göç yolundalar. Akın akın marketin olduğu meydana gidiyorlar. Öğle arası. Normal insanlar. Normal şeyler konuşuyorlar giderken. Öyle olduğunu tahmin ediyorum en azından. İnsan ne konuşur ki iş arkadaşlarıyla, grup halinde yürürken? Ve insan nasıl normal olur? Normal insan nasıl insandır? Neden hem normal olmaya çalışıp hem normal olana tepki duyarız?Bunlar hep soru. Cevaplamaya gerek olmayan türden.
Dün örgü kitabı aldım kütüphaneden. Bu haftaki motiflerim o kitaptan olacak hep. Kitabı rafta görünce içim kıpırdadı, "kütüphane ne güzel bi şey!" diye bağırdım kendi kendime. Satın almana gerek olmayan, ömür boyu saklamak istemeyeceğin kitapları al, işini bitirince geri ver. Bi sürü şey öğrenebilirsin bu sayede, kitabı bitirme takıntısı yapmadan. Kocaman bi ansiklopedi sanki. Ya da google'ın basılı hali. Misal karnabaharın tarihini ve ne tür yemekler yapılacağını mı merak ediyorsun, illa bu konuyla ilgili bi şeyler bulabilirsin orda. Müthiş.
Bi de bu sıralar Hollandaca çengel bulmaca çözüyorum. Her karede bir numara var. Her numara bir harfi temsil ediyor. Birkaç harf de baştan veriliyor. Kelime öğrenmek için iyi bi yöntem. Marketlerde kocaman bi bulmaca bölümü oluyor burda. Alzheimer'la savaşmak için midir nedendir bilmem, bulmaca kitapçığı satın alma alışkanlığı var insanların.
Bu kadar olsun, yetsin gali. Motifimi örerken Kültür Tarih Sohbetleri'ni dinleyeyim.
Boş konuşmalarınız bol, marjinal dertleriniz az olsun,
Kanatlı Kedi
Koca bi kase günah içinde yüzdüğümü belirterek söze girmek istiyorum.
Bugün yeni Hollandaca kursumun ilk dersine gittim. Daha çok konuşma pratiği amaçlı olan. Güzel geçti, devam etmeye kararlı olduğumu fark edince kendime bi ödül vermek istedim: Çikolatalı hazır puding. Ama o kadar bitter ki, üstüne şeker atasım geldi. Neyseki evdeki tüm şekeri yok etmişim, komşudan da istemedim artık.
Kurs enteresandı, öğrenci profili farklıydı. Şimdiye kadar hep expatların kaydolduğu kurslara katılmıştım. Bu kez gerçek göçmenler vardı gibime geldi. En azından "expat" terimini hiç bilmemelerinden bu sonuca vardım. Bilmeyenler için özet geçeyim:
Expatlık yüksek eğitimli kişilerin başka ülkelere beyin göçü yapması demek, özetle. Kendisi gidip iş aramıyor genellikle, önce işi buluyor, bazen çalışacağı şirket geçici olarak kalacak yer veriyor. Bazen kendi ülkesinden oraya taşınma masraflarını karşılıyor. Kendisinin ve ailesinin uçak biletini alıyor. Çalışma vizesi için resmi işlemleri hallediyor. Bu işe alan şirkete "expatın sponsoru" deniyor. Hollanda'da en büyük artısı ise %30 vergi indirimi sağlaması. Yani bir Hollanda vatandaşından daha az vergi ödüyor expatlar. Hollandalılar için bu sinir bozucu bir durum olsa gerek, doğal olarak. Fakat devlet ve şirketler çatır çatır expat almaya devam ediyor. Özellikle uluslararası olma iddiasındaki şirketler.
Expatlığı göçmenlikten ayrı tutmaya ayrımcılık diyenler de var. "Başka bi ülkeye çalışmaya gidiyosun işte, ne bu artislik?" diyenler. Haklılar. Göçmen deyince akla gelen, yüksek suç oranı vs gibi önyargılardan arınmak için olsa gerek, okumuş göçmene expat adını vermişler. Bi de expatlığı eskinin sömürgeci beyaz adamlarına benzetenler var. Çünkü Arabistan, Dubai gibi halkın ekonomisinin kötü olduğu ülkelere giden çok sayıda Avrupalı vs (beyaz adam) expat çok iyi paralar kazanıyor, hizmetçiler tutuyor, çocuklarını İngilizce eğitim veren özel okullara gönderiyor, halkla hiç muhatap olmuyor, kısacası beyaz adam yerel, esmer halktan çok çok iyi koşullarda yaşıyor. Üstelik onlardan hizmetçi olarak faydalanıyor. Sonra orda işi bitince başka bir ülkeye geçiyor. Gittiği yerlere alışmak, kültürü tanımak, kalıcı olmak gibi bi niyeti hiç yok.
Burda ve hatta -sanırım- genel olarak Avrupa'da böyle bi durum yok. Büyük oranda yazılımcı alıyorlar ve dünyanın pek çok yerinden çalışanları var. Hatta daha çok ekonomisi kötü olan ülkelerden. Yani Arabistan'da expatlar beyaz adamken, burda, beyaz adamın ülkesinde, esmer adamlar expat... Tuhaf bi durum. Kısacası, expatın Hollanda halkından herhangi bir üstünlüğü yok. Hatta pek çoğu kendi ülkesinde mutsuz hissettiği için buraya gelmiş oluyor, vatandaşlığa başvuruyor falan... Arabistan vatandaşlığına başvurmak isteyen Avrupalı var mıdır ki? Anca casus falan olur. Sonuçta, expat da olsa, beyniyle göç etmiş de olsa, yine esmer adam ezik arkadaş...
Özet geçeyim dedim, yaptığıma bak. Neyse, dersteki öğrenciler de expatlıktan bi haber olduklarına göre, normal göçmenlerdi diye düşündüm direk. Yani herhangi bi sebepten buraya gelmiş, yaşamaya başlamış ve dili öğrenmek isteyecek kadar da burada yaşamaya niyetli olanlar. Her tondan esmer vardı sanırım. Bu ülkeye ilk taşındığımda sokakta bu kadar çeşitli insan olması çok değişik geliyordu, hepsini tek tek durup inceleyesim vardı hep. Hala öyle biraz. Bu kadar farklı tonda ten rengi olması çok enteresan değil mi? Hepsinin coğrafyasına has kemik yapısı, saç yapısı var. Tabi durup dik dik bakmıyorum. Ama bazen müzelerde Hollanda'nın çok kültürlü yapısı anlatılıp duruyor, oralardaki görsellere uzuuun uzun bakıp inceliyorum zevkle.
Benim gibi yeni başlayan biri daha vardı, Somalili, beşinci kızçocuğuyla birlikte gelmiş derse. Bebek, ders boyunca uyudu tüm gürültümüze rağmen, tombik yanaklarıyla birlikte. Çocuklu ailelere karşı bu anlayışlılık çok güzel ve genel bi gelenek sanırım. Madem annesin, eve kapan, değil de, olabildiğince çık sosyalleş mantığı var.
Epey hızlı konuşuyorlar, genelde bana yönelen soruları bikaç kez tekrar ettirmem gerekti. Gerizekalı olduğumu düşünüyor olabilirler. Yine de iyi geldi.
Dersin sonunda yine gelecek misin, dedi hoca. Valla dedim, dediklerinizin hepsini anlamadım, ama bence güzeldi, siz de onaylarsanız gelirim... Tabi tabi bizce sorun değil, dediler. Ailenin patavatsız ama tatlış küçük halası modunda bi abla lafa daldı: "Bence burdaki Türklerin en büyük problemi hep kendi aralarında takılmaları, hiç konuşmaya, dili öğrenmeye çalışmamaları!" Soğuk bi sessizlik oldu saniyenin onda biri kadar bi sürede. Sanırım benim alınacağımı düşündüler. Hoca, "sadece Türkler değil, pek çok insan var öğrenmeye niyetli olmayan" gibi şeyler söyledi. Ben de evet, dedim. Aslında alınacak bi şey yoktu, kadın haklı. Bu eleştiriyi Hollandalılardan dinlemeye alışkınım, sokakta karşılaştığım herhangi bi Hollandalı, Türk olduğuma önce şaşırıyor, sonra oturup bana Türklerin entegre olmak istemeyişinden şikayet ediyor. Sadece "ben bu dili öğrenmek istiyorum" falan derken, lafın her seferinde buraya gelmesi sinir bozucu olabiliyor bazen. La tamam anladık, Türkler öyle. Tamam kendi mahallelerinden dışarı çıkmıyorlar, tamam hep Türk kanallarını izliyorlar... ama benana? Ben öyle değilim. Tamam, evden çıkmayan bi yapım var ama ben Türkiye'de de böyleydim. Evde Felemenkçe çalışıyom lan valla bak, şarkılarınızı seviyom ben daa napiyim?... Türkçe televizyonumuz yok üstelik (bu sayılmaz, kandırdım, Türkiye'deyken de yoktu ehihe)..
Bi de bu geceki kabusumu anlatayım da daha iyi anlayın derdimi: Türk marketinden beyaz peynir, sucuk, yufka almak için Türk mahallesine gitmişim. Bakkala bi giriyorum, u.ın babası! Müstakbel kayınpederim yani! Meğersem orası bizim aile apartmanımızmış! Dükkanı işleten diğer kızlar bizim akrabalarmış... Yıllardır o mahallede yaşıyormuşum meğer. Üstümde yeni ördüğüm mini eteğim, çekiştire çekiştire uzatmaya çalışıyorum... Nası ya? U. nerde? Hayır ya, bizim akrabalar hep Türkiye'de kalmadı mı? Saat çalmadan kalktım tabi ve halime yine şükrettim, karanlık havasını sevdiğimin soğuk iklimli memleketi diyerekten... Ya böyle anlatınca "bu mu kabus?" diyenler çıkacaktır lakin biz beyin göçü falan değil, bildiğin aile mültecisiyiz. Ailelerden, geleneklerden uzak, rahat yaşama arzusuyla geldik buraya. O yüzden çok önemli.
Hazır lafını zorla açmışken yeni eteğimi de koyayım şuraya:
Önü
Arkası
Arkaplandaki de yeni halımız. Sanırım tüm nesneleri onun üstüne koyup fotoğraf çekicem artık. Çok sevdim şebeleği.
İşte böyle.
Entegre olma arzumu vurgulamak için bi eskilerden bi Hollanda şarkısıyla veda edeyim:
"Son bi bira ver bana" diyo ilk satırda. Gerisini ben de anlamadım ama ne önemi var?
Benim bloga bi sürü yorum yazılmış da benim hiç haberim yokmuş ya la! (İçimdeki Çalgı Çengi hayranını tutacak değilim.)
Şimdi efenim şöyle oluyor. Reklam içerikli, spam yorumlar çıkmaya başlayınca "Yorumları Denetle" dedim blogspot'a. O da bana demedi ki, tamam denetliyorum ama bak "Denetleme bekliyor" diye bi sekme var, ordan kontrol etmen lazım... Tabi benim mallığım da olabilir bunu görememek.. Sonuç olarak bi sürü yorum gelmiş, onaylamamı bekliyorlarmış orda. Bugün geç de olsa cevap yazdım hepsine.
Çok sevindim çünkü ciddi ciddi kendi kendime yazıyordum ben. Eskiden beri o düşünceyle blog yazmaya alışkınım. Senede bikaç tane yorum gelirdi, sevinçten uçardım. Bu çelınca başladıktan sonra, bi muhabbet ortamı oluştuğu için, takip ettiğim bloglara yorumlar yazdım, normalde bu da pek adetim değildi. Bana yorum yazılmayınca, hiç okunmadığımı düşündüm. Amaan dedim hep kendime. Nolcak canım, insanlar sevmek zorunda mı senin yazdıklarını, sevdiyse bile yorum yazmak zorunda mı, okumak zorunda mı...başkası için mi yazıyosun ki sen? Hatta kimse okumadığı için daha özgür olduğumu düşünüp düşünüp kendimi avuttum:)
Lakin ki öyle değilmiş. Güzel haberi bugün aldım. Teşekkürler Macera Kitabım, beni uyardığın için:)
Taa, Hannah Arendt yazıma bi yorum gelmiş, iki kelimecik. Özellikle O'na öyle çok sevindim ki. Çoğu zaman kendime inancımı kaybettiğim, işkenceye dönüşen, kitaplardan alıntılarla doldurduğum yazılar da okunuyormuş demek... O kitabı okuyan, ya da okusam mı diye düşünen biri, gogılda aratıp benim yazıma gelip, beğenip, bi de üşenmeden yorum yapıyor... Ne kadar saçma, bencilce ve ilgi bekleyen, acınası bi mutluluk bu... Ama üzgünüm insan kardeşlerim, insanım, henüz ermedim. Böyle işte, seviniyorum.
Bi de sanırım şu sıralar, yani aslında yıllardır, bu blog ekstra önemli benim için. Zamanımı değerli geçirdiğimi hissettiriyor. Öğrendiklerimi not ediyorum. Aslında o sevmediğim "neler yapıyorsun?" sorusuna "yaşayıp yaşayıp blog yazıyorum" diyebilirdim ve en doğru cevap da bu olurdu. Fakat ardından "ne kadar kazanıyorsun blogdan?" sorusu gelebilir, ondan korkuyorum... Yani tamam hadi o soru gelmez belki de, tatmin etmez yine de karşımdakini. Bi de karşılaştığım herhangi bi insanın blog yazdığımı bilmesini istemiyorum. Blog dünyasıyla alakalı insanlar bilsin sadece. Uzun yazı okumaya üşeniyor çoğu kişi, uzaylı olduğumu düşünüyorlar yazılarımı gördükten sonra (okuduktan sonra demiyorum, okumuyorlar zaten çoğu zaman). Özellikle günlük hayatta tanıdığım insanlarla yazdıklarım hakkında konuşmak zorunda kalmak korkutuyor beni. Kendi kendime yazmaya alıştığım için sanırım. Ya da her nedense işte..."Gerçekten" okunduğunu öğrenmek, ister istemez sevindiriyor insanı.
----
Neyse efenim gelelim haberlere:
En önemlisi: Yelek bittiii!
Bi ara pes etmek üzereydim, çok uzadı, sıkıldım, hem de bi şeye benzemiycek diye. Geçen gün bi gaza geldim, bi oturuşta bitirdim. Altına renkli bi şey giyince daha iyi oluyor. Örgünün sadece ilk adımlarını bilenler, usta olmayanlar için, çok basit bunu örmek. Önce bedenini ördüm, sonra askılarını, ikisini birbirine dikiverdim. Sonra etrafından siyah iple çerçeve yaptım, çok salkım saçaktı yoksa, toparlandı. Sonra da düğmeler... Zaten iri delikli olduğu için düğmelere delik açmaya da gerek kalmadı.
----
İkinci haber, etek. Şu an bu durumda:
Fazla mini olduğu için kalın siyah iple kalın bi kemer yapmaya karar verdim. Artık sonuç ne olur, bilmem. Altı da yamuk oldu, u. oraya da siyah bi çizgi örmemi tavsiye etti, güzel olabilir. Kemerini bi yapayım da bakıcam.
----
Bi de ecnebilerin "grandma square" dedikleri modelde bi kırlent örtüsüne başladım. Açık renkli bi iple. Kaplanmayı bekleyen kırlentlerim var, ucuza bulup kaçırmadığım.
----
Dün evi benimsemenin en önemli aşaması olduğunu yeni fark ettiğim bi şey yaptık: Halı aldık.
Yerdeki arkadaş halı, daha doğrusu kilim gibi bi şey, ince. Yerden ısıtma olduğu için kalın halı almamamız gerekiyordu. Üstündekiler de büyüyünce perde olacak işşallah. Evet,ikea'da kumaş da satıldığını görünce, perdeleri kendimiz dikmeye karar verdik. Hazırlarda çok az desen seçeneği var. Bi de aşırı uzun, kısaltmak için illa makine başına oturmak gerekiyo madem, neden istediğimiz deseni seçemeyelim? Hazır evde makine ve kullanmayı öğrenmek isteyen ben varken? Bi de kornişe takmak için deliklerin olduğu bantları bile satıyor kutsal İkea.
----
Nutuk Hollanda sınırları içine girdi, en kısa zamanda arkadaşımı rahatsız edicem.
----
Goliath'ı bitirdik. Güzel dizi. Tek sezon olması da güzel. Devamı da gelir belki ama hani gelmese de olur türünden. Hırslı, her şeyi maça, kazanmaya, kaybetmeye dönüştüren, modern görünümlü vahşi, ekmek aslanın ağzında hacı, işine gelirse diyen, bilmiş bilmiş bakan, bolca rol yapan, samimi olup olmadığından emin olamadığım, zekasını her fırsatta kanıtlamaya çalışan insanlara katlanamadığımı fark ettim yine. Mad men'i de o yüzden sevememiştim. Çıkarın şu topuklu ayakkabılarınızı, takım elbiselerinizi, bi rahat olun ya, bi burnunuz aksın, saçınız bozulsun, osurun, rezil olun, salaklık yapın, kimseyi kandırmayın iki dakka... nolur yani, ne kaybedersiniz?
Neyse efenim, sanırım şimdilik bu kadar.
Görüşmek üzre
Kanatlı Kedi
Şimdi göz atınca fark ettim ki, özür yazısı falan demişim ama hiç özür dilememişim. Geç cevap verdiğim için yorum yazan herkesten özür dilerim. Saygılar, sevgiler...