09 Ekim 2017

12. Gün - Dereotu nedir, nasıl sulanır?

Sabah erken kalktım, yine arkadaşım gelecekti, geçen hafta paçalarını kıvırttıran. Bu sefer öylesine geldi. Oğlu öğlene kadar okulda olduğu için, ancak sabahları boş oluyor, o yüzden genelde sabahın köründe bi araya geliyoruz. İnsanlar işe giderken, biz öylesine buluşuyoruz. Yolda, toplu taşımada yer işgal ediyoruz, bilseler kovarlar mıydı acaba? Zira burda da iş saatinde toplu taşıma tıklım tıklım oluyor, bi metrobüs olmasa da...

Korkularımızdan bahsettik. Akşam koşu kursum olduğundan, dil problemim olduğu için gitmek istemediğimden... İşin özü şu, sportif bi insan değilim. Küçükken, yani ilkokulda, okulun basketbol kursuna gitmeyi çok istemiştim, gerçekten istemiştim, hoplamak zıplamak, bütün enerjimi boşaltmak istemiştim. Lakin ki ailem izin vermedi, bi kız çocuğuna hoplayıp zıplamayı yakıştıramadılar. Şimdi yakıştıramadıkları pek çok şeyi yapıyorum, onlara da söylüyorum, seni hınzır, seni seni yaramaz, deyip gülüp geçiyorlar. Niye? Çünkü büyüdüm. Daha da önemlisi, çünkü evlendim. Bana karışma hakkını imza karşılığında sevgili gocama devrettiler, rahatladılar. Sırf bundan değil, zamanla kafaları da genişledi. Tabi onların kafası genişleyene kadar ben sporla ilgili her şeyden uzaklaştım, vücudun aktif olduğu herhangi bi ortamda napacağını şaşıran bi insan haline geldim. 

Şimdi Hollanda'da, herkesin adeta en az bir sporla ilgilenmek zorunda olduğu yerde, spor yapmaya o kadar uygun ortam varken, kendimi aşmaya çalışıyorum. Üstelik kilo vermek için falan değil ha, sadece enerjisini sporla atan bi insana dönüşmek için. Bence bu bile takdire şayan. Kendimi çok da aşmayayım diye, insanla iletişimimin mümkün olduğunca az olacağına inandığım bir spor olan koşuya yazıldım. Hiç de öyle değilmiş, koşarken muhabbet ediyormuş insanlar. Ne kadar saçma! İki dakka kendi kendinize takılsanız nolur? Neyse, asıl sorun bu değil. Kursun ilanı falan Felemenkçe olunca, başta sordum, ben dilinizi bilmiyorum, İngilizce idare edebilir miyim, diye. Tabi tabi dediler. Bu cevap burda çok sıradan, çoğu kişi İngilizce bildiği için, ben de zaten formalite icabı sormuştum. Ama işler öyle yürümedi.

İlk derse bi gittim, tek yabancı benim. Öyle denk gelmiş, normalde daha fazla olurmuş. Biraz da geç kaldım derse, hoca bi şaka yaptı, ya şimdi her şeyin İngiliccesini tekrar mı etcem yaaaa, diye. Ben de güldüm ama bi taraftan da yük olduğumu hissettim. Ya aslında yavaş konuşursanız biraz anlıyorum, dedim. Aaa iyi o zaman anlamadığın yerde sorarsın dedi. Ondan sonra bi aldı başını bu, uçtu gitti. Bikaç soru sordum ama o kadar yoruldum ki anlamaya çalışmaktan, dalıp gittim. Neyse dedim, sen kaşındın, yapacak bi şey yok. Sonraki derste fizyoterapist gelmiş, bi sunum yaptı, nelere dikkat etmemiz gerektiğini anlattı. Hoca uyardı fizyoterapisti, Bak şu zavallı kedicik, bizim nadide dilimizi tam bilmiyo, ona göre, diye. O da "tamam anlamadığın yeri sorarsın, tekrar ederim" demesin mi! Hangi birini soracağımı şaşırdım. Sırf çok iyi anlamışım gibi gözükmesin diye bi soru sordum. Başka soru var mı, dedi, yok dedim. O ders koyverdim, zaten hastaydım hafiften, sık sık nefesim tıkanıyordu, anlamaya çalışmaya halim yoktu, hiç bi şey sormadım. İnadına yapar gibi, hoca da zerre İngilizce konuşmadı, gelip nabersin diye bile sormadı. Küstüm resmen, kabuğuma çekildim. Arada arkadaşlar gelip sunumun ne kadarını anladığımı falan sordu, dalga geçti. Ben de kendi kendimle dalga geçtim. Hocanın tavrını bi türlü anlayamadım. O da bana mı tavır yapıyo, bırakıp gitmemi mi istiyo, gibi alıngan hislere kapıldım. Yoksa "Dutchlar directtir" muhabbeti bu kadar mı doğruydu, adama gidip illa demem mi gerekiyordu, insan ol lan, arada bi ingilicce konuş, diyerekten...

Neyse efenim, bugünkü derse gitmemek için bütün gün bahane aradım, bulamadım. Yine aynı şey olacak diye baya korkuyordum. İptal etsem paramı geri verirler mi diye düşündüm bi taraftan, araştırdım, bi bilgi bulamadım. Sonra dedim, hop, n'apıyosun? Hollanda'da yaşamaya karar vermişsin ve karşılaştığın ilk zorlukta "bıraksam mı" diyosun. Sen nası benimseyeceksin ki burdaki hayatı, nası insan içine karışacaksın? Müze gezmekle olmuyor bu işler. Gideceksin. 

Netekim gittim. Hatta hazır gaza gelmişken hemen evden çıktım, 45 dakka erken gittim. Hocayla konuştuk, bu haftaki koşu ödevini yaptın mı falan dedi, rapor tutuyor. Sümük, balgam gibi iğrenç sıvılar yüzünden nefes almakta zorlandığımı anlattım. Acıdı mı n'aptı bilmiyorum, tamamen değişti tavrı. Her söylediğini İngilicce tekrar etti. Bazılarını tekrar etmesine gerek yoktu ama sesimi çıkarmadım bu sefer. Manyak mıyım bi daha kaşıncam! Sanki lisedeymişim de, arkadaşlarım beni dışlamaktan vazgeçmiş gibi geldi, rahatladım. Yine geride kaldım ama olsun. Koşarken kol hareketlerinin ne kadar önemli olduğunu anladım, daha ne!

İyi ki gitmişim.


Bi de koşarken önümüzden balıkçıl geçti, arkadaşlardan "kusura bakma burda balık yoook" gibi bi espri yaptı kuşla ilgili, Felemenkçe. Dedim ne dedin, bu kuşun Dutchçası ne? Tekrar etti, reigermış. Tabi o da Türkçesini sordu, balıkçıl, dedim, tekrar etmeye çalışıp güldüler. Sonra balıkçıl'ın "balık yiyen" demek olduğunu fark ettim, söyledim. Hmmm dedik hep birlikte.

N'oldu? Ben bi kelime öğrendim. Daha önemlisi, dil öğrenmenin en etkili yolunu deneyimledim: Konuşmak. Evde oturunca ya da müze gezince gelişmeyen bi yetenek. Anlamıyorum deyip köşeye çekilmek yerine, karşıdaki ne kadar nemrut olursa olsun, sormak. Ki çoğunda nemrutluk filan da yok zaten. Benim derdim ne bilmiyorum valla.

Neyse, o kadar az iletişime geçiyorum ki Hollandalılarla, böyle dikkatimi çekenleri not edeyim de bari ileride dönüp okuyunca vay be diyeyim. 

İşte böyle. Bugün bi de gün içinde evi süpürdüm. Tüm evi toz tabakası kaplamıştı. Çorapla yere basınca tiksinmiyorum artık. Güzel. 

Bi de sabah şu arkadaşı aldım marketten: 


Dereotu. Mutfak bitkisi diye geçiyor, bi taraftan yemelik olduğunu tahmin ediyorum. Kaç günde bir ya da günde kaç defa sulanır hiç bilmiyorum. Dışarda mı durmalı, evde mi? Onu da bilmiyorum. Bilen varsa bi ses etse ne güzel olur. Bakalım kaç gün yaşatabileceğim zavallıyı. Bitki camiasıyla yakınlaşma hamlem olarak tarihe geçsin bu da, belki ilerde kabak yemeğine katmak dışında bi amaçla da buluşuruz kendisiyle...

Şimdilik bu kadar.

Tozsuz kalın,

Kanatlı Kedi


08 Ekim 2017

11. Gün Eve Dönüş

Gece 12 olmadan yazayım. Sabah düşündüğümden epey bi geç kalktım. Gemeente Museum'da yani Belediye Müzesi'nde kahvaltı ettim. Hindistan cevizli bal kabağı çorbası. Üç sene önce kahvaltıda böyle bi şey içeceksin deseler gülerdim evet ama insan değişiyor azizim. İyi bi şey bu. 

Müze güzeldi. Çağdaş sanatın iyice çağdaş olanlarına uzaylı gibi baksam da, Mondriaan ve kankalarını, yani De Stijl akımını biraz daha iyi anladım diyebilirim. Resimlerini, heykellerini bilemem ama mimariyle dertlerini anladığım kesin. Evin içine sanat katalım, hatta sokaklara sanat katalım, duvarları sırf işlevini düşünerek değil, evde estetik bi bütünlük olmasını göz önünde bulundurarak boyayalım, demişler. Aslında ikea'ya ilham vermiş olabilirler gibi geldi çünkü sade ve işlevsel dolap tasarımları direk ikea'yı hatırlattı. 

Kocaman bi kısmı da porselenlere ayırmışlar. Özellikle Çin porselenlerine. Hollanda (Delft) ve İslam eserleri de mevcut. En hoşuma gideni şu kase oldu:

İçine buzlu su doldurup boş bardakları salıyosun. Soğuk içki bardağı derdine son! Tek sorun, o bardaklarla bira içilmez.

Saatlerimi aldı müze. Arada bi şeyler yedim filan. Amsterdam'da olsa kesin yarısını sonraya bırakırdım. 1 saat mesafe de olsa uzak, bi daha ne diye gideyim elin Den Haag'ının belediyesinin müzesine.

Dünü yazamamıştım. Yine yazmayacağım, sonra uzun uzun anlatmak için bana özet olsun.

Vredespaleis (Barış Sarayı)
Kraliyet Kütüphanesi
Edebiyat Müzesi
Çocuk Kitapları Müzesi
Den Haag Tarih Müzesi
Sonra deniz kenarı, canlı müzik, bok bier ve kapanış.

Bugün eve gelince hemen yemek yaptım kendime. Elindeki tüm sebzeleri tepsiye koy, sıvıyağ, tuz baharat at, karıştır, fırına at, çıkar ye usulünden. Doymadım. Fazla sağlıklıydı sanırım. İçinde pattis olmasına ve yanında ekmek yememe rağmen doymadım. Şekeri bırakmanın en büyük zararı bu oldu sanırım. Normalde şekerli bi şeyler atıştırırdım arada, yerini dolduracak bi şey bulamadım hala, aralarda bi şey yemeyince ana yemekte iyi doyayım bari diye ekmekten kısmıyorum. Herrr şey psikolojik midir, gerçek midir bilmem, hemen acıkıyorum. Sanırım sağlıklı aburcubur bulmam lazım bi şekilde. Meyve demeyin, olmuyor işte. Yine de her öneriye açığım ama meyve çok da olmuyo yani:)

Damla Damla Günler'in ikincisine başladım, özlemişim.

Şimdilik bu kadar. Oturup uzun uzun yazmak istiyorum müzelerle ilgili öğrendiklerimi. Daha uzun süre aklımda kalıyor bi yerlere yazınca. Bolca fotoğraf çektim ama kenarlardaki notların fotoğrafını daha çok. Sonra tekrar okurum diye. Onları okuyup toparlıycam inşallah. Evet evet yapıcam. 

Bu arada bu haftasonu okuyacak şalanj bulamadım pek, nerdesiniz yahu, huuu! Geri geliiin. 

Bugünlük de bu kadar, sevgilerle, lili...

Kanatlı Kedi



07 Ekim 2017

10. Gün: Şarkıları Sevmek

Dün "Hollanda'nın tüm şehirleri aynı" demiştim ya, hemen aksini ispatladı Den Haag bana. Deniz var bi kere, nası aynı olabilir ki? Deniz kıyısı diye bi kavram var. Sahil şeridi var. Hava kötü de olsa, deniz kenarında bi hayat, üstelik oldukça canlı bi hayat kurmayı başarmışlar, e tabi Hollandalı bunlar, deniz seviyesinin altında yaşayan insanlar!

Kafamda Hollanda ve şarkıları uçuşuyor. Gece yağmur altında sığındığım bi yerde canlı müzik varmış. Önce Felemenkçe'de çok sevdiğim şarkılardan birine bağladılar İngilizce bi şarkıyı, ki kendisi şu:



İngilizcesi de varmış, şimdi buldum:

İlk Felemenkçe'de duymuştum ama hangisi orjinali bilmiyorum. İkisi de güzel geldi bana.

Sonra Parijs'ı çaldılar. Şarkıda olay Paris'te geçiyor ama şarkı Felemenkçe:

Bu şarkıdan sonra bi sevgi coştu içimde. Özür diledim dilden, şimdiye kadar içim çok da ısınmadığı için.

Edve youtube'un karşıma çıkardığı şarkılar da iyice coşturdu, bu yazıyı Felemenkçe şarkılara ayırayım dedim. Başkaca bi şey yazacak kafam yok zaten. Kafam hafif güzel, vücudum da çok yorgun. Ama çok şey biriktirdim, sonra boşaltıcam inşallah...

Diğer şarkılarla veda edeyim, iyi geceler günlük, öperim, Kanatlı Kedi.




06 Ekim 2017

9. Gün ve Den Haag

Selam, 

Den Haag'a geldim. Otele yerleştim, odayı görünce yine heyecanlandım. Çıktım, gezdim. Ayaklarıma işkence olacak kadar yürüdüm, yorgunluktan erkenden odaya geldim. Ne yapsaydım, Den Haag'ın gece hayatına mı aksaydım? Akmıyor değilim, marketten şarabımı aldım, odaya gizlice soktum, içiyorum. Minibardan içki alacak kadar delirmedik daha!

Den Haag, ben bi Hollanda şehriyim, diye bağırıyor. Bence her Hollanda şehri az buçuk birbirine benziyor. Akbilim  yani OV-Chipkartım var, ülke çapında geçerli, toplu taşıma kolay yani. Merkez Kütüphane illaki var merkeze yakın bi yerlerde. Yemek yemek için ya da acil veya uygun fiyatlı alışveriş için Hema, Albert Heijn gibi dükkanlar aklımda. Yani diğer ülkelerde olduğu gibi Google Maps'e "supermarket, market" yazıp aratmakla cebelleşmeme gerek kalmıyor. Merkezde bi yerde bi turist info bulabileceğimden, bedava harita alabileceğimden neredeyse eminim. Turist info'da ücretli harita satan ülkeleri kınıyorum burdan. Her durakta, ordan geçen otobüsler, gün içindeki tüm saatleri gece otobüsleri filan yazıyor, şehrin toplu taşıma güzergahını gösteren bi harita bile mevcut çoğunda. Çoğu dediğim de %60ı değil, %95i falan. Yani diyelim telefonunun şarjı bitti, gecenin körü, çevrende insan yok, eve nasıl gideceğini de bilmiyorsun. Herhangi bi duraktaki haritaya bakarak yolunu çizebilirsin. Bugün şarjım azalınca bunu düşünüp baya bi rahatladım. Seviyorum bu ülkedeki manyaklığa varmayan düzeni. Ne kadar temel bi şey toplu taşımada düzen sağlamak ama o kadar kolay değilmiş ki her yerde olamıyormuş. 

Kanalı az buranın, Amsterdam'a kıyasla. Normal bi şehirde olması gerektiği kadar var, o ne öyle, sokak niyetine kanal m'olur?

Merkez Kütüphane'nin (bkz: OBA) içinde Turist info var, bu da değişik, görmemiştim daha önce. Hemen haritamı aldım ordan tabi. Baktım Stadhuis dibimdeymiş, oraya da girdim. Çok enteresan bi bina, dışardan sıradan hayvani boyutta modern bi yapı gibi gelse de, içi enteresan. Ortada kocaman bi alan, ortabahçe gibi, üstü cam kaplı, iki yanında ofisler var, 10-15 katlı. bunları birbirine bağlayan köprü koridorlar var aralarında da. Hem ferah, hem toplu konut havası veriyor. İçim sıkılsa mı, rahatlasa mı bilemedim. Bi de bu karanlık iklim için iyi öyle camla kaplı tavan ama bol güneşli yerler bu mimariye gelemez. Anlatılmaz yaşanır efenim, buyrun internetten resimleri:

Bunlar köprü koridorlar
Bu da o köprü koridorlara uzaktan bakış. İki yanda ofisler var.

Sonra Mauritshuis. Eski krallardan biri (I.Willem), babasından kalan resim koleksiyonunu devlete bağışlamış, zamanla arttırmışlar. 1600lerde yapılan bu bina, 1800lerde müzeye çevrilmiş, o zamandan beri burda sergileniyor koleksiyon. İnci Küpeli Kız ve dibine girip selfi çekenlerle birlikte. Hadi bi kere çektin, kontrol edip, beğenmeyip hiç acele etmeden tekrar çekme rahatlığı nerden geliyor acaba? Önüne geçip bakmak isteyen insanlara engel olduğunun farkında değil misin? Tabi bunlar hep içimden söylendi. Zaten Mona Lisa gibi bıdıcık bi şey. Hep böyle minik mi olur ünlü resimler?

Benim gönlümün kaydığı resimlerden bazıları da şunlar: 
Bira dolu bardak, bira testisi ve Hobbitimsi pipolar
Örgü gibi bi şeyler yapan teyze

Saat 5e gelirken son bi hamleyle Den Haag Tarih Müzesi'ne attım kendimi. Müzekartım var ya, bana hepsi bedava. 15 dakka için de olsa girerim. İlk kattaki Den Haag panaromasını incelerken geçti zaman, hemen geri çıktım. Yarın tekrar gelmek üzere. Yarın değilse de pazar günü...

Müzeler kapandı ya gelsin serseri serseri dolaşmalar. Şehir büyük, fazla serseriliğe gelmiyor. Ayaklar iflas etmeye başladı bile. Lange Voorhout Parkı'ndan geçip Denneweg Sokağı'na girdim haritaya bakıp. Bi sürü abidik gubidik dükkan var burda. Tabi pahalı. O yüzden en iyisi dükkanlar kapandıktan sonra gezmek. Zaten bi şey almayacağım, rahatça vitrinlere bakıp, istediğim şeyin fotoğrafını çekebiliyorum bu sayede. Çakallık mod on. Devamındaki Frederikstraat da öyle. Bi sürü kumaş dükkanı var. Bi daha gelip ucuz bi şeyler alıp bi şeyler dikesim geldi. Ama hiç de ucuz durmuyor dükkanlar. Arkadaşımın hediye ettiği kırlent kılıfını geçirmelik, sadece astarı olan, içi dolu kırlent fiyatlarını sordum, 12 eurodan başlıyor dedi adam. Dedim manyak mısın? Hema'da kılıflı yastıkları daha ucuza alabilirim. Türkiye'de evde bi şeyler yapmak hep daha ucuza gelirdi diye hatırlıyorum, burda hep daha pahalı, hobin mi var lüksün var. Ya da orda annem nerden ucuza alacağını biliyordu,  ben henüz burdakileri öğrenemedim. 

Sonra 1813 Meydanı'na (Plein 1813) gittim. Kral Willem adına bi anıt dikilmiş, çevresinden otoyol ve bisiklet yolu akıyor. Bi sürü Felemenkçe yazı var üstünde. Bi gün anlıycam hepinizi oğlum, görceksiniz.

Önden görünümü
Bu da sol yanından. Sahnede kadın görünce kanım kaynadı. 

Ordan Paleistuinen'e şöyle bi girdim çıktım, çok özel bi şey yok. Ot çekmek için iyi, netekim çeken gençler vardı ama gayet güvenilirdi, iki adım ötede polis merkezi var zaten.

Sonra karnımı doyurdum, marketten şarabımı aldım, çantama sakladım geldim. Şimdi yavaş yavaş içerken bi taraftan da yazıyorum. Odada Den Haag hakkında bi kitap var, ona göz gezdiricem birazdan. Sonra da ver elini Damla Damla Günler, özleştik Adalet Ağaoğlu'yla. Bu sefer 1977-83 arasında dolaşacağız.


İşte böyle sevgili günlük, dolunay olduğunu bildiğim ama buluttan bi türlü göremediğim bu geceden de selam olsun sana, gözlerimden öperim.

Kanatlı Kedi.

05 Ekim 2017

8. Gün - Hangi Üniversite?

Sekizinci günün sonunda, yolculuğun bi gün öncesinde, yanımda biram, heyecanlı ve mutluyum. Neden bira? Çünkü Everybody Wants Some'ın ikinci yarısını izledik az önce. Öylesine bi üniversite komedisi deseler, izlemezdim. Ama olur da ısrarlara dayanamaz izlersem, oha, çok testesteronlu ama öte yandan da güzel ya, valla güzel, enterasan, ben bu filmi nasıl severim ya...diye düşünür dururdum. Sonra yönetmenin diğer filmlerini izleyince neden sevdiğimi anlardım. Ya da bilmiyorum, belki de Linklater'ı önceden tanıdığım için torpil geçiyorum. Özünde demek istediğim, film sanki diğer filmlerini tamamlıoyor. Sanki her filminde hayatın bi kesimini anlatıyor, o bi kesimi farklı gözlerden gösteriyor bize. Sanki kamerayla değil de, "farklı bakış açıları" adlı insanların gözleriyle çekiyor filmlerini. Everybody Wants Some gibi geyik bi filmde bile bi doyuma ulaşıyor insan. Karakterlerin hepsi tüm geyiklerine rağmen, gerçekten ayrı birer karakter. Hiçbirinin soyunu sopunu bilmiyoruz. Sadece ekran karşısındaki hallerini tanıyoruz, kendi başlarına neler düşünüyorlar? Yok. Yani yanlarındakine ne kadar açıyorlarsa içlerini, o kadar anlıyoruz. Başrolün bile derinine inmiyoruz çok fazla. Ve bu bizi rahatsız etmiyor. 

Neden? Çünkü orası üniversite.Sürekli birileriyle tanışırsın. Bi sürü kulüp vardır, yalnızsındır, arkadaş edinmek zorundasındır, ilk defa ailen yoktur akşamları yanında, ya yurt odasında, ya öğrenci evindesindir... Bambaşka, coşku dolu, önündeki 4 yıldan ötesini düşünmeyen bi sen vardır karşında. Her şeye el atabilirsin. Hayatının ileriki aşamalarında bolca diyeceğin gibi "daha önce denedim, başarısız oldum" demezsin, çünkü daha önce hiç denememişsindir, neredeyse hiçbi şeyi denememişsindir zaten. Ve bu karmaşada bi sürü insan girer çıkar hayatına. Çoğunu tam olarak tanımaya fırsatın olmaz. Bazılarıyla gereğinden fazla zaman geçirdiğini anlarsın sonradan, karakterleriniz hiç uyuşmuyormuştur meğersem... Falan filan.. Film bu karmaşayı hatırlattı bana. Son Felemenkçe dersinde de üniversite günleri, öğrenci evleri yad edildi. Herkes bi iç çekti. Üniversiteyi iç çekmeden hatırlamak mümkün mü? Yeni öğrenci olanlarla konuşmak istemiyorum bu yüzden; bi taraftan hoşuma gidiyor heyecanları, hayallerini anlatmaları, bi taraftan da büyünün etkisinin geçeceğini düşünüyorum içimden, gerçekleri söyleyip şap diye yere düşürüveresim geliyor. Gerçek hayata hazırlansın bi an önce diye... Ne saçmalıksa. Tutuyorum kendimi tabi ki.

Bi  de filmin afişinde çok güzel bi cümle var: "Here for a good time. Not a long time" Ne kadar da üniversiteyi tanımlayan bi söz. Fakat bazen, iyi zaman geçirmeye gelenler uzun süre orda kalıyor. Bu pek iyi bi şey değil tabi. Ya da belki de iyisiyle kötüsüyle geleni gideni kabul etmektir işin sırrı, Linklater'ın o kadar geyik arasında kulağımızdan içeri soktuğu o bikaç cümlede söylediği gibi. Yani öyle kabul edebilirsen, kendince belirlediğin hedefe doğru ilerlerken, okulu uzatma gibi ayrıntıları dert edinmezsen, günlük hayattan keyif almaya devam edebilirsen, sıkıntı yoktur... Ama daha yazarken sıkıldım bunaldım bu son cümleyi. Sanırım bu sadece belli karakterdeki insanların becerebileceği bi şey. Ya da ermek gerekiyor. Etrafındaki herkes okulu bitirsin diye gözünün içine bakarken boşverip hayatı yaşayabilen kaç insan vardır şu dünyada? Elbet herkesin bunaldığı bi an olur. Bırak bu boş mesajları Linklater!

Filmle ilgili diyeceklerim bu kadar. Tabi filmdeki her gece parti ortamlarını ben şahsen üniversitede yaşamadım. Ne sporcu, ne de oyuncu olmadığım, üstelik bi de teknik üniversitede okuduğum için olsa gerek, bu tür şeyler çevremde pek dönmüyordu. Gayet derslerine çalışan, onu da beceremeyen, arada bi örgütlenmeye ve kültürel aktivitelere katılmaya çalışan bi tiptim. Belki öyle filmdeki gibi bol seksli partiler dönüyordu da benim haberim yoktu yani, mümkün bu. Öte yandan üniversitenin başı olduğu için her gün yeni biriyle tanışma, hiçbirini tam olarak tanımama ve alakasız insanlarla uzun vakit geçirme olaylarını ben de yaşadım. O yüzden filmle aramızda hala bi bağ var, hiçbir zaman ortamın en popülerlerinden olmamama rağmen. 


Yeter. Bu yazı bitmeyecek belli ki. İçirip içirip yazdırıyosunuz bana. Alkol daha doğrusu bira eşiğim düştü sanırım. Üniversiteden uzaklaştıkça yaşlanıyoruz ey insan. Sağlıklı beslenmeye falan çalışıyorum artık. Nerde o 2 TL lik tavuk dönerlerle, helva ekmeklerle doyduğum günler... Ama şekeri bıraktım, valla bıraktım, dönüş yok. (Döndü...mü acaba?)


Tamam. Başka neler vardı yazacak? Bu günlüğe başladığımdan beri yaşadıkça, yaşadıklarımdan yazmaya değer olanları kafama not ediyorum. Kağıda not etmeyi bile düşündüm, dedim psikopatlaşma hemen.


Yarın yola çıkıyorum. Gençce bi heyecan var üzerimde. Sanki üniversitedeymişim de ilk defa tek başıma seyahat ediyormuşum gibi. O zamanlar hayalimdeki tatil böyle yalnız olanından değildi sanırım. İçten içe bunu istesem bile, izlediğim filmlerin etkisiyle hep arkadaş ortamında bi şeyler yapmayı hayal ederdim. Hep eğlenmek, eğlenceye dahil olmaktı hayalim, nasıl eğlenmeyi bilmeyen bi ortamda büyüdüysem... Şimdi ise, bunları az buçuk tattığımdan mıdır nedir -asla filmlerin ölçüsüne yetişemedim tabi ki- yalnız kalmanın hayalini kuruyorum. Nasıl bi şeydi yalnız ve halinden memnun olmak denilen şey? Nasıldı her dakka mesajlaşmamak? 


Yarın Den Haag'a gidiyorum. Buranın tarihi yönden idari başkenti, resmi değil. Her türlü hükümet binası orda. Aslında tarih öğrenmeye gidiyorum. Birleşmiş Milletler daha Milletler Cemiyeti'yken Den Haag'da Adalet Divanı gibi bi şeyleri kurulmuş. Nedir yani? diyebilirsiniz. Demeye de bilirsiniz (bu gramer yapısı gerçekten var mı Türkçe'de?). Düzen manyağı bi insan olduğum için bütün gezilecek yerleri not ettim. İçinden seçeceğim, gidince. O Adalet Divanı'msı bina gezilebiliyormuş. Ne varsa artık içerde, oraya mutlaka gitmek istiyorum. Benim şehir gezisi anlayışım bu, müze. Müzeler kapanınca n'apacağımı şaşırıyorum. İstanbul'dayken de böyleydi durum. Sokaklarda deli dana gibi dolaşırdım ama az buçuk bilmenin, güvenilirliğinden ziyade, hangi sokağın nereye çıktığını bilmenin rahatlığıyla. Güvenilmez diye bilinen sokaklarda gezmeyi de severdim ama oraya daha önce bi şekilde yanlışlıkla girdiysem... Misal, Tarlabaşı'na hiç girip dolaşmadım. Ama o büyük caddenin ötesinde Amsterdam'da olsa beğenirsiniz caddesi'ne girip kaç defa gezdim, kerhaneler sokağına. Bi zaman yanlışlıkla bi girmişim, sonra sıradanlaşmış benim için. Ama o ilk seferi hiç hatırlamıyorum. Sonrakilerde öyle rahat olmamın sebebi de, sokağın sonunun nereye çıktığını bilmemmiş, şimdi, yeni gittiğim şehirlerde korkaklaştıkça daha iyi anlıyorum bu sebebi. Sokağın nereye çıkacağını bilmeyince rahat edememek neyin göstergesi peki? İki buçuk bira içtim diye karakter analizi yapacak deyilim. Hayatta yapmam. Cık, işim olmaz. Ben öyle bi insan mıyım?


Emrah Serbes'e gıcık oldum bi de bu günlerde. Afilli Filintalar'ı takip eder, severdim bi aralar, Behzat Ç'den önce. Bu tarz edebiyatı sevişime şaşıyorum şimdi. Hiç okumadım üstelik kitaplarını, hiçbirinin. İnternette okuduğumuza edebiyat dememeliyiz belki de. Memeliyiz belki de.


İşte böyle. Daha başka bi sürü şey yazıcaktım ama unuttum. Not etseydim, liste, düzen manyaklığıma olur deseydim, böyle mi olurdu? Olmazdı. Şimdi mecbur yazmayı bırakmak zorundayım. Çünkü bi konu yok. Konu olmayınca yazılır mı? Yazılmaz, hiç.

Sustu, 
Kanatlı Kedi














04 Ekim 2017

Yeni Kelimeler

Diyorum ki, her hafta Felemenkçe dersimden sonra, öğrendiğim yeni kelimeleri buraya not edeyim. Ezberlememe yardımcı olur belki, hem bu dile meraklı olan, olmak zorunda olanlara da bi faydası olur belki... Türkçe ve İngilizce kelimeleri de ekleyebilirim denk geldikçe. Ha bi yerden sonra bakarım bi işime yaramıyor, keserim, devamı gelmez. Kısmet bu işler.

Bu haftaki konumuz iş, okul, boş vakit.

Önce meslek: beroep

Sonra, "Büyüyünce olmak istenenler":

jockey: jokey
oceanoloog: okyanus bilimcisi
striptekenaar: cartoonist yani çizgifilmci (tekenaar: teknik ressam)
dierenarts: veteriner (dieren: hayvanlar, arts: doktor -bu kelimeye alışmak epey zamanımı aldı-)
schilder: ressam (schilderij: resim)
archeoloog: malum, arkeolog
mode ontwerper: moda tasarımcısı (ontwerpen: tasarlamak)
reiziger: gezgin (reis: seyahat)

Ve acı gerçekler, yani "Büyüyünce olunanlar": 

onderzoeker: araştırmacı (onderzoek: araştırma, zoek: araştırmak -google araması için de kullanılır-)
administratief medewerker: idari çalışan, gibi bi şey sanırım
programmeur: yazılımcı
verkoper: satıcı
ingenieur: mühendis
architect: mimar
evenementen medewerker: organizasyoncu gibi bi şey sanırım.

Ve ordan burdan:

via via: bir başkası üzerinden/aracılığıyla (işe başvurmak vs)
soliciteren: başvurmak
de baan: iş
verdienen: kazanmak, maaş almak, hak etmek
verschillen: farklı olmak, to differ (verschillend: farklı)
veranderen: değiştirmek, to change
besteden aan: harcamak (boş zamanı misal)
privesituatie: özel durum, evli, bekar, çocuklu-suz
afgelopen: önceki, geçen (afgelopen zomer: geçen yaz -ne yaptığını biliyorum-)
onbijten: kahvaltı etmek (onbijt: kahvaltı)
aynı şekilde, lunchen, dineren: öğle yemeği, akşam yemeği yemek
griep: grip
de spijt: üzüntü (Het spijt me: Üzgünüm)
het gedrag: davranış, tavır
de opleiding: eğitim
hekel: beğenmeme, hoşlanmama hali, dislike (Ik heb een hekel aan donker bij Nederlands) (Bi şeyin sevmediğiniz bi yönünden bahsederken kullanılır.)
hoorcollege: ders, sınıf (hoor: duymak, mastar hali: horen. Ne alaka? Bunda mantık kuramadım.)
de kroeg: pub, bar
vereniging: spor klubü
toneel: sahne, tiyatro sahnesi
gek: deli (Ik ben gek op koffie: Kahve manyağıyım.)
bijbaantje: ek iş (bij: yan, baan: iş, baantje: işcik)
hoofdrol: başrol (hoofd:baş, kafa)
het college: ders
de collega: meslektaş
dichtgaan: kapatmak (dicht: kapalı, close--->İngilizce'deki close'la benzer şekilde, aynı anlamda "yakın" demek)








7. Gün

Eveet. Dün derse gitmemek için kendime bahaneler ararken, son anda, bi şeyler atıştırmaya bile fırsat bulamadan fırladım evden. Son dakka yetiştim derse. Masanın üstünde Hollanda stroopwafellarından vardı, bi tanesinin yarısını tırtıkladım ders boyunca. Biliyorum, bol şekerli bi şey ve orucumu bozdum ama açlıktan nefesimin koktuğunu hissetmiştim, kafamın çalışmamasını geçtim, daracık odadan ibaret olan sınıfta insanlara işkence etmeyeyim dedim. O zamandan beri oruca devam zaten. Bi gün hunharca tatlı yemeye dönsem bile bu aradaki şeker detoksunun elbet bi faydası oluyordur vücuduma, üstelik gün geçtikçe daha bi hoşuma gidiyor şekersiz çay, kahve. En azından kısa orucun karı (şapkalı a) bu olacak.

Ders korktuğum gibi geçmedi. Metni okuduk, o nalet "sen neler yapıyorsun?" sorusunu ikili diyalog halinde sormamız gereken alıştırmayı atladı hoca. Yihhuuu dedim içimden, rahatladım. İnteraktif olmayan derslere bayılırım zaten, kafa buna alışmış. Aman da derste konuşmayayım, yaratıcı olmak zorunda kalmayayım. Öyle dil mi öğrenilir, hödük! dedi hoca da, geri döndü o alıştırmaya. Bi gerginlik tabi bende. Yanımdaki Alman ve gülünce yüzünde güller açan sarışın sınıf arkadaşımla eş olduk. Önce ben ona sordum, cevapları not aldım, çünkü özellikle istemişti hoca. İngilizce'de de yapardık bunu, konunun özünü anlayıp anlamadığını ölçmek için not aldırırdı hocalar. Neyse efenim, sonra o sordu bana. Bi an basitleşti kafamda cevaplar. Mühendisim ama şu an çalışmıyorum, deyiverdim. Yalan değil, diplomam var. İlla mesleği icra etmiş olmak mı gerek? Ya yeni mezun olsaydım? Ne kadar büyütüyorum bazen her şeyi. (Bazen mi?) Eş değiştirip diğerlerine aynı cevapları tekrarlama saçmalığına da düşmedik. 

Not almamız da sonrası içinmiş meğer, eşimiz hakkında öğrendiklerimizi paragraf haline getirip mail atıcaz hocaya, yanlışlarımızı düzeltecek. Dersin sonrası güzeldi, yüzüm gülmeye başladı. 

Kurs Amsterdam'ın merkezinde, Dam meydanı civarında, eski Amsterdam binalarından birinde. Daracık merdivenle 3-4 kat çıkıyoruz, her katta bir daire var. Kurs çatı katıyla bir alt katını kapsıyor. Bir evin odaları yani aslında. Odalar hep daracık. Bizim odada ufak bi mutfak tezgahı da var. Ders öncesi herkese çay/kahve ister misin diye soruyor, hazırlıyor falan... Üzülüyorum kadıncağıza, çünkü sanırım bizden önce ve sonra da dersi var. Arada bi de bu işleri yapıyor. En önemlisi ortam çok dar. Nasıl sığıyormuş koca koca Hollandalılar bu evlere?

Sanırım hocamız çok iyi. Her dersten doymuş bi halde ayrılıyorum. Ben bu kursun peşini bırakmam kanımca. Piyasadaki diğer kurslardan da en az yüz euro ucuz. Hafiften bi STK havası var zaten.

Akşam eve gelince Linklater'ın bi filmine başladık: Everybody Wants Some. 2016 filmiymiş. Sevdim. Yine büyük bi olay olmayan ama zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığımız filmlerden. Linklater, saygılar. Wyatt Russell'a kanım kaynadı bu filmde, sanırım diğer filmlerini de izleyeceğim. Ha bu arada tabi ki bitirmedik filmi, çok geç olmuştu. Haftaiçi öyle gece üçlere kadar film izleme çılgınlığına izin yok. Ben çalışmasam da eve para getiren birileri var, yazık. Bu arada biraseverseniz, evde bira varken izleyin derim, insanın canı çekiyor. Bizde yoğudu. İkinci yarıyı izleyeceğimiz zaman bu hataya düşmeyiz.

Ha, bi de, yıllar sonra ilk kez tek başıma tatile çıkıyorum. Nereye? Süprüz olsun. Kalacak yeri filan ayarladım. Son anda üşenip cayma hakkı tanımadım kendime. Hazır u. yokken bol bol yürüyüp ayaklarıma işkence edeceğim, gezebildiğim kadar müze gezeceğim. Akşamları da otelde günlük dışında da bi şeyler yazmaya çalışacağım. Bakalım ne kadarı gerçek olacak... Heyecanlıyım. Otel odalarına her girişimde, hele ki köşede bi yerde bi çalışma masası varsa, tek başıma gelmenin özlemini duyardım. Tamamen yalnız kalmanın bi yolu gibi gelirdi. İnsanın kendiyle, kafasıyla başbaşa kalabilmesi çok zor ya da ben beceremiyorum çift olduğumdan beri. Sanki içimde bi yerde beni bekleyen başka bi ben var. Bakalım bu defa kendisiyle buluşabilecek miyim? Görücez.

Bugün köşede duran dikilecekler serisinden birine girişmeye cesaret ettim. Bol cepli bi kot pantolon. Dizlerindeki cepler hem kullanışsız (ağzı kapanmıyor), hem de kumaş fazlalığından rahatsız ediyor. Cepleri kesilip delikler kapatılacak yani, iş bu. Makinede ilk defa kot dikeceğim, iğnesini ve ayağını değiştirmek gerekiyormuş. Kullanım kılavuzunu yanıma açarım, yavaş yavaş hallederim diye düşünüyorum. Fakat keserken fark ettim ki, diz kısmını makinede dikmem mümkün değil, şimdi nasıl anlatacağımı bilemedim ama iki kumaş üstüste gelecek filan, yapamayacağım. Elle dikeyim dedim. Nefret ederim el dikişinden fakat nası bi peygamberlik doğduysa içime, giriştim işe. Kot kumaşı ne kalınmış arkadaş, elim acıdı. Üstelik o kadar yavaş ilerledi ki, bi baktım saatler geçmiş, yarım bıraktım. Bi de ne kadar sağlam olduğundan şüpheliyim. Neyse, bugün, olmadı yarın kesin bitecek o, bu merakla duramam zaten.

İşte bugünkü şaheserim bunlar. Üstteki dikimi tam bitmemiş olan. Görüntü güzel ama bakalım kaç sefer dayanacak. Biterse tabi...



Balkona çıkınca yoldaki çöp kutusunun üstüne kitap gibi bi şey koyduklarını fark ettim. İşe yarar ikinci el eşyaları direk çöpe atmak yerine böyle yapıyorlar bazen. Güzel bi şey. Heyecanlandım, ya kitap, ya fotoğraf albümü ya da en kötü ihtimalle fotoğraf çerçevesi, dedim. Hatta fotoğrafını çekip yakınlaştırıp baktım ama yok, net görünmüyordu. İşin yoksa evden çık! Evde bekleyip duran çöpleri atmaya çıktım bu bahaneyle. Bi baktım, Loreal kitapçığı gibi bi şeymiş. Peh dedim. Hayal kırıklığı...



Felemenkçe çalıştım bi de. Bazen puzzle gibi, örgü gibi acayip zevkli geliyor bu dil. Hele önlerine gelen iki kelimeyi birleştirip tek kelime yapma alışkanlıkları var ki, karşılaştıkça hoşuma gidiyor.. Upuzun bi kelime görüyorum, gözüm korkuyor, sonra diyorum bu kesin bi şeylerin birleştirilmiş halidir, çözmeye çalışıyorum. Şu sıralar favorim ogenblikje... ogen; gözler, blikje; kırpmak... Yani "göz açıp kapayıncaya kadar". Ki bunu resmi dilde kullanıyorlar, çağrı merkezini aradığınızda, "sizi bi dakka bekleticem" niyetine. Çocuk gibiyim. Çocuklar da yeni kelimeler öğrendikçe böyle mi hissediyorlar acaba?

Bugün ablamla görüntülü konuştuk. Yeğenim teyzeye benzer bi şeyler söyledi. Neyne, dedi. Bence yeterli. Daha fazla konuşmasa da olur. Böyle datlışken, zamanla bilmiş bilmiş konuşan çocuklara dönüşecek mi bu da? Ona da hafiften gıcık olacak mıyım? Yoksa o zaman "yeğen başka olur" lafı doğru çıkacak mı? Çünkü bu çocuk bana karşılaştığım çoğu çocuktan daha datlı geliyor. Neyse nazarım değmesin. Zaten büyüdükçe çirkinleşir insan dediğin. Çok da şaapmamak lazım.

İşte böyle efenim, saygılar, sevgiler, hörmetler,

Kanatlı Kedi






03 Ekim 2017

6. Gün ve Günün Sorusu: "Neler Yapıyorsun?"

Akşam yazacaktım ama coştum geldim. iki saat sonra Felemenkçe kursum var. Yeni kitaba geçtik demiştim ya, ödev yapıyordum, girişteki okuma parçası okunacaktı. Konu: Ne iş yapıyorsun, ne okuyorsun (üniversite bölümü olarak), işini seviyor musun, boş zamanlarında neler yapıyorsun? En sevmediğim konu. Çünkü okumuyorum, çalışmıyorum. Genel olarak boşum, yani boş zamanlarında ne yapıyorsun sorusu da geçersiz benim için. Kendimce Felemenkçe çalışmayı ve kitap okumayı dolu zaman sayıyorum, kalanı boş dersek, örgü, dikiş, film, koşu diye sayabiliriz belki boş zaman aktivitelerimi de. Ama sonuçta, kitabın öğretmeyi amaçladığı kalıpların çoğunu kullanamıyorum doğruları söylediğimde. Ya da kullanmak için bütün hayat hikayemi anlatma gereği hissediyorum, ki o zaman da geçmiş zaman giriyor işin içine, iyice zorlaşıyor. Türkçe'de anlatamadığım şeyleri yabancı bi dilde anlatmaya kalkınca iyice sapıtıyorum. Yalan mı söylesem acaba? Maksat işimiz görülsün. Hem hikaye anlatma yeteneğim gelişir.

Bu dediğim ikilemi her yeni tanıştığım insanda yaşıyorum. Yani yalan söylemeyi düşünmüyorum tabi ki ama ne desem? Türkiye'de yarım bıraktığım sosyolojiden bahsetsem mi? Mühendisim mi desem? Ama hiç çalışmadım ki, sadece zar zor mezun oldum. Koşu kursuna son derece bireysel bi spor diye yazıldım, takımla kanka olmam gerekmesin diye. Onda bile koşarken rastgele yanyana denk gelmeyegöreyim biriyle, hemen başlıyor, "Eee kedicik, neler yapıyorsun? Çalışıyo musun okuyo musun?" Onun için muhabbete giriş aracı olan bu soru benim için şu sıralar hayatımın en zor sorusu. İkisini de yapmıyorum diyorum, nasıl yani, diye afallıyor. Nasıl? Nasıl boş durursun? Öylesine ağzından çıkmış belki soru, belki hiç düşünmeden sormuş, iki seçenekten birini tiklemeyen cevabım karşısında birden kendine geliyor, tıkanıyor. Sonra işin yoksa açıkla. Muhabbeti istediğim yöne çevirmeyi becerebilsem, bu kadar rahatsız olmazdım belki. Karşıma çıkan her insana neden boş durduğumun hesabını vermek zorunda kalmak çok tuhaf. Geçiş dönemimdeyim ulan, evet yıllardır geçiş dönemimdeyim. Rahat bırakın beni. Başka şeyler konuşalım. Harry Potter mı, Ron mu mesela? Hangi Weasley'i daha çok seviyorsun mesela?Turuncu bi kedin olsa ismini Weasley koymak ister miydin mesela?

İkili diyalog alıştırması var kitapta. Hepimiz ayağa kalkıp ikili gruplar oluşturacağız, birbirimize bu soruları soracağız, sonra partnerimizi değiştirip tekrar soracağız muhtemelen. Hayır bari bi seferde kalsak... Sadece sorsam ve cevap vermesem ne güzel olur. Du bakalım nası geçecek...

Aslında kadın-erkek eşitliği bakımından çok güzel bi bakış açısı. Çalışmayan kadın kavramını normal karşılamıyorlar. Destekliyorum. "Evlenip evde yatan üniversite mezunu kadın" kavramının normal olmaması güzel bi şey. Gönülden destekliyorum, evet ben de onlardan biri olsam ben de sorardım ben de alışırdım bu soruya. Lakin ki öyle değildir. Her şey toplumun ilerlemesine uygun gerçekleşmeyebilir, birey topluma yetişemeyibilir, bireyin açıklamak istemediği, kendine bile açıklayamadığı sebepleri olabilir, di mi? Bi de eşim iş buldu, onunla birlikte geldim demek var ki, zaten tipime bakıp evliliği yakıştıramıyorlar, zaten Türkiye'den gelmişim, "abbov acaba kocası izin vermiyor imajı mı çizdim yine?" korkusu sarıyor dört bi yanımı. Sonra diyorum boşver, sadece boşver. Koyver gitsin ya. Sen işine bak, kronolojini tamamla, oku, öğren, dili öğren, yeleğini ör. Boşver. BOŞVER.

Dünyaya karşı tek başıma bi kalıp oluşturmaya çalışıyormuşum gibi geliyor bazen. Çeşitli kalıplar var ya, insanları içlerine yerleştirdiğimiz, üstüne etiket yapıştırıp rahatladığımız... Ben de kendi etrafıma bi kalıp çakıyorum ki sanki böylece insanlara kolayca verebileceğim bi cevabım olacak. Sanki dil öğretme kitaplarına "iş mi okul mu"nun yanında bi de benimki sorulacak yıllar sonra. Olmayacak tabi ki öyle bi şey. Ama panik yapmadan bugünümü yaşamamın tek yolu kendi etrafıma endospor örüp içine büzüşmek. Anca bunu buldum en azından şimdilik. 

Son zamanlarda buranın insanı hakkında edindiğim bi izlenim var, doğru mu değil mi, zaman gösterecek: Ben buraya gelirken çok absürd hayallerle gelmişim, Türkiye'de dolanan efsaneler yüzünden. "Avrupa'da temizlikçi bile olsan, çocuk bile baksan, Türkiye'deki gibi ikinci sınıf vatandaş olarak görülmezsin" denirdi. İnanırdım. Gelince de bi süre inanmaya devam ettim. Ama son zamanlarda öyle olmadığını hissediyorum. Burda da şu şirkette ya da şu üniversitede şu  pozisyonda çalışıyorum dediğinde edineceğin arkadaş çevresi ile, temizlikçiyim dediğinde edineceğin arkadaş çevresi çok başka. Kişinin kendini yetiştirmesi ve özgüveni ile alakalı elbette iki durum da. Fakat temizlikçi olup da beyaz yakalar arasında takılmak olmaz değil, Türkiye'de olma ihtimalinden belki daha yüksek fakat yine de istisnai bir durumdur gibi geliyor. Tabi bunlar hep oturduğum yerden edindiğim fikirler, çok da şeyapmamak lazım, şimdilik sadece kendi kendime konuşmalarımı buraya kaydedeyim dedim.

Bu kadar kişisellik sosu yeter. Çok depresifleşmeden yazdığımı düşünüyorum, umarım becermişimdir. 

Bugünkü Felemenkçe çalışma şaheserimi de ekleyeyim şuraya: 


Dil öğrenirken kelime ezberlemekle ilgili sıradışı yöntem önerileri olanlar varsa, yorum yazarlarsa çok müteşekkir olurum efem... Kendimce çabalıyorum lakin istediğim hızda ilerlemiyor. 

Bugün şekeri bıraktıktan sonraki ilk sivilcem çıktı. Ayıp etti. Umarım utanır ve yenilerinin çıkmamasını sağlar. O kadar uğraşıyoruz burda. Şekersiz kahveyi bile sevmeye başladım!

Selamlar, 
Kanatlı Kedi





02 Ekim 2017

5. Gün

Şeker orucunda dördüncü gün. Sorun yok. Üstelik adet oldum. Canım tatlıdan ziyade poğaça börek çekti. Vücudumu anlamaya çalışıyorum. Yalancısın mı diyor bana? Reglin ilk gününde tatlı yiyeceksin diye bi zorunluluğum yok muymuş meğer?

Bu akşam koşu kursum vardı, ektim. Karnım çok ağrımıyordu evet ama o soğukta dışarda koşmak gözümü korkuttu. 

Sabah bi arkadaşım geldi, dün akşam maç izlediğimiz. Ve dikiş makinesini bugün itibariyle kamuya açmış bulundum. İki pantolon paçası diktim, dediklerine göre, güzel olmuş. Bence de idare eder ama neleri  yanlış yaptığımı bildiğim için çok da övünemiyorum. Sabun almalıyım sanırım, tam olarak nereden keseceğimden ve dikeceğimden emin olamıyorum bi türlü. Dikme kısmı kolay, öncesinde bu iki önemli adıma karar vermek ve işaretlemeyi becermek mesele. Bi de dikişe başlarken ipi sabitlemek için gitgel yaparken ipin dolaşmasını ve kumaşı kaydırıp sonunda üçgen bi çıkıntı oluşmasını engelleyebilirsem, bu iş olmuş demektir. 

İlk defa avokado aldım eve, ezip salataya kattım. Sevdim. Epey yağlı, kremalı gibi bi tat veriyor. 

Akşam yelek örerken u. da Harry Potter okudu dışından. Filmi izler gibi oldum yine. Sonra karanlıkta balkona sigaraya çıkınca filmin içindeymişim gibi hissettim yine. Sinemada akşamleyin Harry Potter'ı izleyip, sokağa çıkınca da aynı şeyleri hissetmiştim. Sanki karşı kaldırımdan Dumbledore geçiverecekmiş ya da Hızır Otobüsü birden beliriverecekmiş gibi. Yani bunlar olsa hiç şaşırmayacaktım. Olaydı iyiydi...

Hollanda'da haftasonu tatili için mekan araştırdım biraz. Karar verdim gibi. Ayarlayıp gidersem, günlüğün bi kısmını ordan yazarım artık.

Çok az kitap okuyorum bu sıralar. Kronoloji ve Nutuk bahanesiyle ama asıl sebep Sait Faik'in Semaver'ini okuyor ama çok yavaş okuyor oluşum. Genellikle elime aldığım her öykü kitabında yaşadığım sorunu yaşadım bunda da, her öykü sonunda kitaptan kopuyorum, sonra yeni öyküye bağlanmak zaman alıyor, tam bağlandım derken o da bitiveriyor. Bu yüzden kıyıda köşede sürünüyor kitap, o bitmeden yenisine başlamıyca diye inat edince de sonuç bu oluyor işte. Neyse, bu gece bitirip, yeni bi romana başlayayım en iyisi.

Bugün hiç yazasım yok. Aynı şeyleri tekrarlıyorum gibi geliyor sanırım. Daha farklı bi şeyler bulup eğlendirmeliyim kendimi. Yoksa 21 güne başlarken niyetim sadece "bugün şunu yaptım bugün bunu yaptım" demekmiş gibi olacak... Öyle değildi halbuki, öyle miydi?






4. Gün

Nerdeyse unutuyodum haaa... Plansız programsız bi pazar olduğu için rutinimi unutmuşum. Yatmadan önce aceleli günlük olsun bu.

Dün gece kronolojiyle uğraşmadım, Nutuk okudum. Roman tadında az buçuk. Şimdiye kadar neden cesaret edip elime alamamışım bu kitabı acaba?Aslında almıştım, lisede ya da üniversitenin başlarında... Çok sıkılıp bırakmıştım. Gerçi her kitabın herkese özel bi yaşı var, benimki de buymuş demek ki... Yalnız fark ettim ki, böyle tarihi nitelikteki kitapları kesinlikle iyi bir baskısından okumak gerekmiş. Elimdeki gerçekten dandik bir baskı. Bir sayfada kocaman bir paragrafta aslında aynı cümleler ikişer yazılmış mesela. De-lerin ayrı/bitişik yazılmasına hadi girmeyeyim de, çok daha büyük bi problem var. Atatürk konuşma yaparken arada belge sunuyor dinleyenlere, "şu an elinizdeki belgede görebileceğiniz gibi" filan diyor. Cümlenin sonunda da belgeler parantez içinde belirtiliyor. Hadi belgelerin orjinalini/günümüz Türkçesine çevirisini ek olarak koymayı geçtim, insan bi dipnot düşmez mi, bu belge şu an şurdadır ya da bulamadık, yeri bilinmiyor vs diye? Tarihi bi belge basılırken, bu kadarcık araştırma yapılmaz mı arkadaş? Ayıp yani... Araştırdım, Kaynak Yayınları'nınki epey pahalı ama sanırım ayrıntılı bilgi var belgelerle ilgili, sanırım Türkiye'den geleceklere sipariş edeceğim O'nu. Okumuşken doğrusunu okumak lazım ama başladım ya bırakamıyorum şimdi de. 

Neyse efenim, sonra filmin yani The Beautiful Fantastic'in ikinci yarısını izledim gece. Gerçekten güzel film ve gerçekten Amelie tarzında. Filmde bahçecilikten, bitkilerden sevgiyle bahsediliyor. Normalde hiç ilgim yok gibi şey bu konuya. Hatta böcekler falan gerçekten ürkütüyor ama filmin etkisindeyken dün Frankendael Park'taki bahçelere başka bi gözle baktım, çiçeklere ben de hayran oldum. İyi denk geldi. 

Gece biraz 70lerden kalma Cat Stevens konseri, biraz Anna RF falan derken yine geç yattım, sabah da geç kalktım. 

Bugün yine geç uyandım, öğlen diyebiliriz. Çaya bal kattım, itiraf edeyim ama akşam yemeğin üstüne içtiğim çayda şekere hiç gerek duymadım! Hoşuma gitti hatta. Gelişme var, evet evet olacak. Öğlenden sonra kahvaltı edince, evde biraz da burda oturayım biraz da şurda oturayım derken, ucundan azıcık yelek ördüm, kitap ,okudum, markete gittim. Hooop maç saati geldi. Gelenksel Beşiktaş maçı seyretme etkinliğimizi gerçekleştirmek üzre arkadaşımızın evine gittik. Maç gergindi, muhabbet güzeldi, çay içip okey oynadık. Gurbetçiliğin dibine vurduk geldik. 

Şimdi yatma zamanı...

İyi geceler günlük, 
Kanatlı Kedi