04 Ekim 2017

Yeni Kelimeler

Diyorum ki, her hafta Felemenkçe dersimden sonra, öğrendiğim yeni kelimeleri buraya not edeyim. Ezberlememe yardımcı olur belki, hem bu dile meraklı olan, olmak zorunda olanlara da bi faydası olur belki... Türkçe ve İngilizce kelimeleri de ekleyebilirim denk geldikçe. Ha bi yerden sonra bakarım bi işime yaramıyor, keserim, devamı gelmez. Kısmet bu işler.

Bu haftaki konumuz iş, okul, boş vakit.

Önce meslek: beroep

Sonra, "Büyüyünce olmak istenenler":

jockey: jokey
oceanoloog: okyanus bilimcisi
striptekenaar: cartoonist yani çizgifilmci (tekenaar: teknik ressam)
dierenarts: veteriner (dieren: hayvanlar, arts: doktor -bu kelimeye alışmak epey zamanımı aldı-)
schilder: ressam (schilderij: resim)
archeoloog: malum, arkeolog
mode ontwerper: moda tasarımcısı (ontwerpen: tasarlamak)
reiziger: gezgin (reis: seyahat)

Ve acı gerçekler, yani "Büyüyünce olunanlar": 

onderzoeker: araştırmacı (onderzoek: araştırma, zoek: araştırmak -google araması için de kullanılır-)
administratief medewerker: idari çalışan, gibi bi şey sanırım
programmeur: yazılımcı
verkoper: satıcı
ingenieur: mühendis
architect: mimar
evenementen medewerker: organizasyoncu gibi bi şey sanırım.

Ve ordan burdan:

via via: bir başkası üzerinden/aracılığıyla (işe başvurmak vs)
soliciteren: başvurmak
de baan: iş
verdienen: kazanmak, maaş almak, hak etmek
verschillen: farklı olmak, to differ (verschillend: farklı)
veranderen: değiştirmek, to change
besteden aan: harcamak (boş zamanı misal)
privesituatie: özel durum, evli, bekar, çocuklu-suz
afgelopen: önceki, geçen (afgelopen zomer: geçen yaz -ne yaptığını biliyorum-)
onbijten: kahvaltı etmek (onbijt: kahvaltı)
aynı şekilde, lunchen, dineren: öğle yemeği, akşam yemeği yemek
griep: grip
de spijt: üzüntü (Het spijt me: Üzgünüm)
het gedrag: davranış, tavır
de opleiding: eğitim
hekel: beğenmeme, hoşlanmama hali, dislike (Ik heb een hekel aan donker bij Nederlands) (Bi şeyin sevmediğiniz bi yönünden bahsederken kullanılır.)
hoorcollege: ders, sınıf (hoor: duymak, mastar hali: horen. Ne alaka? Bunda mantık kuramadım.)
de kroeg: pub, bar
vereniging: spor klubü
toneel: sahne, tiyatro sahnesi
gek: deli (Ik ben gek op koffie: Kahve manyağıyım.)
bijbaantje: ek iş (bij: yan, baan: iş, baantje: işcik)
hoofdrol: başrol (hoofd:baş, kafa)
het college: ders
de collega: meslektaş
dichtgaan: kapatmak (dicht: kapalı, close--->İngilizce'deki close'la benzer şekilde, aynı anlamda "yakın" demek)








7. Gün

Eveet. Dün derse gitmemek için kendime bahaneler ararken, son anda, bi şeyler atıştırmaya bile fırsat bulamadan fırladım evden. Son dakka yetiştim derse. Masanın üstünde Hollanda stroopwafellarından vardı, bi tanesinin yarısını tırtıkladım ders boyunca. Biliyorum, bol şekerli bi şey ve orucumu bozdum ama açlıktan nefesimin koktuğunu hissetmiştim, kafamın çalışmamasını geçtim, daracık odadan ibaret olan sınıfta insanlara işkence etmeyeyim dedim. O zamandan beri oruca devam zaten. Bi gün hunharca tatlı yemeye dönsem bile bu aradaki şeker detoksunun elbet bi faydası oluyordur vücuduma, üstelik gün geçtikçe daha bi hoşuma gidiyor şekersiz çay, kahve. En azından kısa orucun karı (şapkalı a) bu olacak.

Ders korktuğum gibi geçmedi. Metni okuduk, o nalet "sen neler yapıyorsun?" sorusunu ikili diyalog halinde sormamız gereken alıştırmayı atladı hoca. Yihhuuu dedim içimden, rahatladım. İnteraktif olmayan derslere bayılırım zaten, kafa buna alışmış. Aman da derste konuşmayayım, yaratıcı olmak zorunda kalmayayım. Öyle dil mi öğrenilir, hödük! dedi hoca da, geri döndü o alıştırmaya. Bi gerginlik tabi bende. Yanımdaki Alman ve gülünce yüzünde güller açan sarışın sınıf arkadaşımla eş olduk. Önce ben ona sordum, cevapları not aldım, çünkü özellikle istemişti hoca. İngilizce'de de yapardık bunu, konunun özünü anlayıp anlamadığını ölçmek için not aldırırdı hocalar. Neyse efenim, sonra o sordu bana. Bi an basitleşti kafamda cevaplar. Mühendisim ama şu an çalışmıyorum, deyiverdim. Yalan değil, diplomam var. İlla mesleği icra etmiş olmak mı gerek? Ya yeni mezun olsaydım? Ne kadar büyütüyorum bazen her şeyi. (Bazen mi?) Eş değiştirip diğerlerine aynı cevapları tekrarlama saçmalığına da düşmedik. 

Not almamız da sonrası içinmiş meğer, eşimiz hakkında öğrendiklerimizi paragraf haline getirip mail atıcaz hocaya, yanlışlarımızı düzeltecek. Dersin sonrası güzeldi, yüzüm gülmeye başladı. 

Kurs Amsterdam'ın merkezinde, Dam meydanı civarında, eski Amsterdam binalarından birinde. Daracık merdivenle 3-4 kat çıkıyoruz, her katta bir daire var. Kurs çatı katıyla bir alt katını kapsıyor. Bir evin odaları yani aslında. Odalar hep daracık. Bizim odada ufak bi mutfak tezgahı da var. Ders öncesi herkese çay/kahve ister misin diye soruyor, hazırlıyor falan... Üzülüyorum kadıncağıza, çünkü sanırım bizden önce ve sonra da dersi var. Arada bi de bu işleri yapıyor. En önemlisi ortam çok dar. Nasıl sığıyormuş koca koca Hollandalılar bu evlere?

Sanırım hocamız çok iyi. Her dersten doymuş bi halde ayrılıyorum. Ben bu kursun peşini bırakmam kanımca. Piyasadaki diğer kurslardan da en az yüz euro ucuz. Hafiften bi STK havası var zaten.

Akşam eve gelince Linklater'ın bi filmine başladık: Everybody Wants Some. 2016 filmiymiş. Sevdim. Yine büyük bi olay olmayan ama zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığımız filmlerden. Linklater, saygılar. Wyatt Russell'a kanım kaynadı bu filmde, sanırım diğer filmlerini de izleyeceğim. Ha bu arada tabi ki bitirmedik filmi, çok geç olmuştu. Haftaiçi öyle gece üçlere kadar film izleme çılgınlığına izin yok. Ben çalışmasam da eve para getiren birileri var, yazık. Bu arada biraseverseniz, evde bira varken izleyin derim, insanın canı çekiyor. Bizde yoğudu. İkinci yarıyı izleyeceğimiz zaman bu hataya düşmeyiz.

Ha, bi de, yıllar sonra ilk kez tek başıma tatile çıkıyorum. Nereye? Süprüz olsun. Kalacak yeri filan ayarladım. Son anda üşenip cayma hakkı tanımadım kendime. Hazır u. yokken bol bol yürüyüp ayaklarıma işkence edeceğim, gezebildiğim kadar müze gezeceğim. Akşamları da otelde günlük dışında da bi şeyler yazmaya çalışacağım. Bakalım ne kadarı gerçek olacak... Heyecanlıyım. Otel odalarına her girişimde, hele ki köşede bi yerde bi çalışma masası varsa, tek başıma gelmenin özlemini duyardım. Tamamen yalnız kalmanın bi yolu gibi gelirdi. İnsanın kendiyle, kafasıyla başbaşa kalabilmesi çok zor ya da ben beceremiyorum çift olduğumdan beri. Sanki içimde bi yerde beni bekleyen başka bi ben var. Bakalım bu defa kendisiyle buluşabilecek miyim? Görücez.

Bugün köşede duran dikilecekler serisinden birine girişmeye cesaret ettim. Bol cepli bi kot pantolon. Dizlerindeki cepler hem kullanışsız (ağzı kapanmıyor), hem de kumaş fazlalığından rahatsız ediyor. Cepleri kesilip delikler kapatılacak yani, iş bu. Makinede ilk defa kot dikeceğim, iğnesini ve ayağını değiştirmek gerekiyormuş. Kullanım kılavuzunu yanıma açarım, yavaş yavaş hallederim diye düşünüyorum. Fakat keserken fark ettim ki, diz kısmını makinede dikmem mümkün değil, şimdi nasıl anlatacağımı bilemedim ama iki kumaş üstüste gelecek filan, yapamayacağım. Elle dikeyim dedim. Nefret ederim el dikişinden fakat nası bi peygamberlik doğduysa içime, giriştim işe. Kot kumaşı ne kalınmış arkadaş, elim acıdı. Üstelik o kadar yavaş ilerledi ki, bi baktım saatler geçmiş, yarım bıraktım. Bi de ne kadar sağlam olduğundan şüpheliyim. Neyse, bugün, olmadı yarın kesin bitecek o, bu merakla duramam zaten.

İşte bugünkü şaheserim bunlar. Üstteki dikimi tam bitmemiş olan. Görüntü güzel ama bakalım kaç sefer dayanacak. Biterse tabi...



Balkona çıkınca yoldaki çöp kutusunun üstüne kitap gibi bi şey koyduklarını fark ettim. İşe yarar ikinci el eşyaları direk çöpe atmak yerine böyle yapıyorlar bazen. Güzel bi şey. Heyecanlandım, ya kitap, ya fotoğraf albümü ya da en kötü ihtimalle fotoğraf çerçevesi, dedim. Hatta fotoğrafını çekip yakınlaştırıp baktım ama yok, net görünmüyordu. İşin yoksa evden çık! Evde bekleyip duran çöpleri atmaya çıktım bu bahaneyle. Bi baktım, Loreal kitapçığı gibi bi şeymiş. Peh dedim. Hayal kırıklığı...



Felemenkçe çalıştım bi de. Bazen puzzle gibi, örgü gibi acayip zevkli geliyor bu dil. Hele önlerine gelen iki kelimeyi birleştirip tek kelime yapma alışkanlıkları var ki, karşılaştıkça hoşuma gidiyor.. Upuzun bi kelime görüyorum, gözüm korkuyor, sonra diyorum bu kesin bi şeylerin birleştirilmiş halidir, çözmeye çalışıyorum. Şu sıralar favorim ogenblikje... ogen; gözler, blikje; kırpmak... Yani "göz açıp kapayıncaya kadar". Ki bunu resmi dilde kullanıyorlar, çağrı merkezini aradığınızda, "sizi bi dakka bekleticem" niyetine. Çocuk gibiyim. Çocuklar da yeni kelimeler öğrendikçe böyle mi hissediyorlar acaba?

Bugün ablamla görüntülü konuştuk. Yeğenim teyzeye benzer bi şeyler söyledi. Neyne, dedi. Bence yeterli. Daha fazla konuşmasa da olur. Böyle datlışken, zamanla bilmiş bilmiş konuşan çocuklara dönüşecek mi bu da? Ona da hafiften gıcık olacak mıyım? Yoksa o zaman "yeğen başka olur" lafı doğru çıkacak mı? Çünkü bu çocuk bana karşılaştığım çoğu çocuktan daha datlı geliyor. Neyse nazarım değmesin. Zaten büyüdükçe çirkinleşir insan dediğin. Çok da şaapmamak lazım.

İşte böyle efenim, saygılar, sevgiler, hörmetler,

Kanatlı Kedi






03 Ekim 2017

6. Gün ve Günün Sorusu: "Neler Yapıyorsun?"

Akşam yazacaktım ama coştum geldim. iki saat sonra Felemenkçe kursum var. Yeni kitaba geçtik demiştim ya, ödev yapıyordum, girişteki okuma parçası okunacaktı. Konu: Ne iş yapıyorsun, ne okuyorsun (üniversite bölümü olarak), işini seviyor musun, boş zamanlarında neler yapıyorsun? En sevmediğim konu. Çünkü okumuyorum, çalışmıyorum. Genel olarak boşum, yani boş zamanlarında ne yapıyorsun sorusu da geçersiz benim için. Kendimce Felemenkçe çalışmayı ve kitap okumayı dolu zaman sayıyorum, kalanı boş dersek, örgü, dikiş, film, koşu diye sayabiliriz belki boş zaman aktivitelerimi de. Ama sonuçta, kitabın öğretmeyi amaçladığı kalıpların çoğunu kullanamıyorum doğruları söylediğimde. Ya da kullanmak için bütün hayat hikayemi anlatma gereği hissediyorum, ki o zaman da geçmiş zaman giriyor işin içine, iyice zorlaşıyor. Türkçe'de anlatamadığım şeyleri yabancı bi dilde anlatmaya kalkınca iyice sapıtıyorum. Yalan mı söylesem acaba? Maksat işimiz görülsün. Hem hikaye anlatma yeteneğim gelişir.

Bu dediğim ikilemi her yeni tanıştığım insanda yaşıyorum. Yani yalan söylemeyi düşünmüyorum tabi ki ama ne desem? Türkiye'de yarım bıraktığım sosyolojiden bahsetsem mi? Mühendisim mi desem? Ama hiç çalışmadım ki, sadece zar zor mezun oldum. Koşu kursuna son derece bireysel bi spor diye yazıldım, takımla kanka olmam gerekmesin diye. Onda bile koşarken rastgele yanyana denk gelmeyegöreyim biriyle, hemen başlıyor, "Eee kedicik, neler yapıyorsun? Çalışıyo musun okuyo musun?" Onun için muhabbete giriş aracı olan bu soru benim için şu sıralar hayatımın en zor sorusu. İkisini de yapmıyorum diyorum, nasıl yani, diye afallıyor. Nasıl? Nasıl boş durursun? Öylesine ağzından çıkmış belki soru, belki hiç düşünmeden sormuş, iki seçenekten birini tiklemeyen cevabım karşısında birden kendine geliyor, tıkanıyor. Sonra işin yoksa açıkla. Muhabbeti istediğim yöne çevirmeyi becerebilsem, bu kadar rahatsız olmazdım belki. Karşıma çıkan her insana neden boş durduğumun hesabını vermek zorunda kalmak çok tuhaf. Geçiş dönemimdeyim ulan, evet yıllardır geçiş dönemimdeyim. Rahat bırakın beni. Başka şeyler konuşalım. Harry Potter mı, Ron mu mesela? Hangi Weasley'i daha çok seviyorsun mesela?Turuncu bi kedin olsa ismini Weasley koymak ister miydin mesela?

İkili diyalog alıştırması var kitapta. Hepimiz ayağa kalkıp ikili gruplar oluşturacağız, birbirimize bu soruları soracağız, sonra partnerimizi değiştirip tekrar soracağız muhtemelen. Hayır bari bi seferde kalsak... Sadece sorsam ve cevap vermesem ne güzel olur. Du bakalım nası geçecek...

Aslında kadın-erkek eşitliği bakımından çok güzel bi bakış açısı. Çalışmayan kadın kavramını normal karşılamıyorlar. Destekliyorum. "Evlenip evde yatan üniversite mezunu kadın" kavramının normal olmaması güzel bi şey. Gönülden destekliyorum, evet ben de onlardan biri olsam ben de sorardım ben de alışırdım bu soruya. Lakin ki öyle değildir. Her şey toplumun ilerlemesine uygun gerçekleşmeyebilir, birey topluma yetişemeyibilir, bireyin açıklamak istemediği, kendine bile açıklayamadığı sebepleri olabilir, di mi? Bi de eşim iş buldu, onunla birlikte geldim demek var ki, zaten tipime bakıp evliliği yakıştıramıyorlar, zaten Türkiye'den gelmişim, "abbov acaba kocası izin vermiyor imajı mı çizdim yine?" korkusu sarıyor dört bi yanımı. Sonra diyorum boşver, sadece boşver. Koyver gitsin ya. Sen işine bak, kronolojini tamamla, oku, öğren, dili öğren, yeleğini ör. Boşver. BOŞVER.

Dünyaya karşı tek başıma bi kalıp oluşturmaya çalışıyormuşum gibi geliyor bazen. Çeşitli kalıplar var ya, insanları içlerine yerleştirdiğimiz, üstüne etiket yapıştırıp rahatladığımız... Ben de kendi etrafıma bi kalıp çakıyorum ki sanki böylece insanlara kolayca verebileceğim bi cevabım olacak. Sanki dil öğretme kitaplarına "iş mi okul mu"nun yanında bi de benimki sorulacak yıllar sonra. Olmayacak tabi ki öyle bi şey. Ama panik yapmadan bugünümü yaşamamın tek yolu kendi etrafıma endospor örüp içine büzüşmek. Anca bunu buldum en azından şimdilik. 

Son zamanlarda buranın insanı hakkında edindiğim bi izlenim var, doğru mu değil mi, zaman gösterecek: Ben buraya gelirken çok absürd hayallerle gelmişim, Türkiye'de dolanan efsaneler yüzünden. "Avrupa'da temizlikçi bile olsan, çocuk bile baksan, Türkiye'deki gibi ikinci sınıf vatandaş olarak görülmezsin" denirdi. İnanırdım. Gelince de bi süre inanmaya devam ettim. Ama son zamanlarda öyle olmadığını hissediyorum. Burda da şu şirkette ya da şu üniversitede şu  pozisyonda çalışıyorum dediğinde edineceğin arkadaş çevresi ile, temizlikçiyim dediğinde edineceğin arkadaş çevresi çok başka. Kişinin kendini yetiştirmesi ve özgüveni ile alakalı elbette iki durum da. Fakat temizlikçi olup da beyaz yakalar arasında takılmak olmaz değil, Türkiye'de olma ihtimalinden belki daha yüksek fakat yine de istisnai bir durumdur gibi geliyor. Tabi bunlar hep oturduğum yerden edindiğim fikirler, çok da şeyapmamak lazım, şimdilik sadece kendi kendime konuşmalarımı buraya kaydedeyim dedim.

Bu kadar kişisellik sosu yeter. Çok depresifleşmeden yazdığımı düşünüyorum, umarım becermişimdir. 

Bugünkü Felemenkçe çalışma şaheserimi de ekleyeyim şuraya: 


Dil öğrenirken kelime ezberlemekle ilgili sıradışı yöntem önerileri olanlar varsa, yorum yazarlarsa çok müteşekkir olurum efem... Kendimce çabalıyorum lakin istediğim hızda ilerlemiyor. 

Bugün şekeri bıraktıktan sonraki ilk sivilcem çıktı. Ayıp etti. Umarım utanır ve yenilerinin çıkmamasını sağlar. O kadar uğraşıyoruz burda. Şekersiz kahveyi bile sevmeye başladım!

Selamlar, 
Kanatlı Kedi





02 Ekim 2017

5. Gün

Şeker orucunda dördüncü gün. Sorun yok. Üstelik adet oldum. Canım tatlıdan ziyade poğaça börek çekti. Vücudumu anlamaya çalışıyorum. Yalancısın mı diyor bana? Reglin ilk gününde tatlı yiyeceksin diye bi zorunluluğum yok muymuş meğer?

Bu akşam koşu kursum vardı, ektim. Karnım çok ağrımıyordu evet ama o soğukta dışarda koşmak gözümü korkuttu. 

Sabah bi arkadaşım geldi, dün akşam maç izlediğimiz. Ve dikiş makinesini bugün itibariyle kamuya açmış bulundum. İki pantolon paçası diktim, dediklerine göre, güzel olmuş. Bence de idare eder ama neleri  yanlış yaptığımı bildiğim için çok da övünemiyorum. Sabun almalıyım sanırım, tam olarak nereden keseceğimden ve dikeceğimden emin olamıyorum bi türlü. Dikme kısmı kolay, öncesinde bu iki önemli adıma karar vermek ve işaretlemeyi becermek mesele. Bi de dikişe başlarken ipi sabitlemek için gitgel yaparken ipin dolaşmasını ve kumaşı kaydırıp sonunda üçgen bi çıkıntı oluşmasını engelleyebilirsem, bu iş olmuş demektir. 

İlk defa avokado aldım eve, ezip salataya kattım. Sevdim. Epey yağlı, kremalı gibi bi tat veriyor. 

Akşam yelek örerken u. da Harry Potter okudu dışından. Filmi izler gibi oldum yine. Sonra karanlıkta balkona sigaraya çıkınca filmin içindeymişim gibi hissettim yine. Sinemada akşamleyin Harry Potter'ı izleyip, sokağa çıkınca da aynı şeyleri hissetmiştim. Sanki karşı kaldırımdan Dumbledore geçiverecekmiş ya da Hızır Otobüsü birden beliriverecekmiş gibi. Yani bunlar olsa hiç şaşırmayacaktım. Olaydı iyiydi...

Hollanda'da haftasonu tatili için mekan araştırdım biraz. Karar verdim gibi. Ayarlayıp gidersem, günlüğün bi kısmını ordan yazarım artık.

Çok az kitap okuyorum bu sıralar. Kronoloji ve Nutuk bahanesiyle ama asıl sebep Sait Faik'in Semaver'ini okuyor ama çok yavaş okuyor oluşum. Genellikle elime aldığım her öykü kitabında yaşadığım sorunu yaşadım bunda da, her öykü sonunda kitaptan kopuyorum, sonra yeni öyküye bağlanmak zaman alıyor, tam bağlandım derken o da bitiveriyor. Bu yüzden kıyıda köşede sürünüyor kitap, o bitmeden yenisine başlamıyca diye inat edince de sonuç bu oluyor işte. Neyse, bu gece bitirip, yeni bi romana başlayayım en iyisi.

Bugün hiç yazasım yok. Aynı şeyleri tekrarlıyorum gibi geliyor sanırım. Daha farklı bi şeyler bulup eğlendirmeliyim kendimi. Yoksa 21 güne başlarken niyetim sadece "bugün şunu yaptım bugün bunu yaptım" demekmiş gibi olacak... Öyle değildi halbuki, öyle miydi?






01 Ekim 2017

4. Gün

Nerdeyse unutuyodum haaa... Plansız programsız bi pazar olduğu için rutinimi unutmuşum. Yatmadan önce aceleli günlük olsun bu.

Dün gece kronolojiyle uğraşmadım, Nutuk okudum. Roman tadında az buçuk. Şimdiye kadar neden cesaret edip elime alamamışım bu kitabı acaba?Aslında almıştım, lisede ya da üniversitenin başlarında... Çok sıkılıp bırakmıştım. Gerçi her kitabın herkese özel bi yaşı var, benimki de buymuş demek ki... Yalnız fark ettim ki, böyle tarihi nitelikteki kitapları kesinlikle iyi bir baskısından okumak gerekmiş. Elimdeki gerçekten dandik bir baskı. Bir sayfada kocaman bir paragrafta aslında aynı cümleler ikişer yazılmış mesela. De-lerin ayrı/bitişik yazılmasına hadi girmeyeyim de, çok daha büyük bi problem var. Atatürk konuşma yaparken arada belge sunuyor dinleyenlere, "şu an elinizdeki belgede görebileceğiniz gibi" filan diyor. Cümlenin sonunda da belgeler parantez içinde belirtiliyor. Hadi belgelerin orjinalini/günümüz Türkçesine çevirisini ek olarak koymayı geçtim, insan bi dipnot düşmez mi, bu belge şu an şurdadır ya da bulamadık, yeri bilinmiyor vs diye? Tarihi bi belge basılırken, bu kadarcık araştırma yapılmaz mı arkadaş? Ayıp yani... Araştırdım, Kaynak Yayınları'nınki epey pahalı ama sanırım ayrıntılı bilgi var belgelerle ilgili, sanırım Türkiye'den geleceklere sipariş edeceğim O'nu. Okumuşken doğrusunu okumak lazım ama başladım ya bırakamıyorum şimdi de. 

Neyse efenim, sonra filmin yani The Beautiful Fantastic'in ikinci yarısını izledim gece. Gerçekten güzel film ve gerçekten Amelie tarzında. Filmde bahçecilikten, bitkilerden sevgiyle bahsediliyor. Normalde hiç ilgim yok gibi şey bu konuya. Hatta böcekler falan gerçekten ürkütüyor ama filmin etkisindeyken dün Frankendael Park'taki bahçelere başka bi gözle baktım, çiçeklere ben de hayran oldum. İyi denk geldi. 

Gece biraz 70lerden kalma Cat Stevens konseri, biraz Anna RF falan derken yine geç yattım, sabah da geç kalktım. 

Bugün yine geç uyandım, öğlen diyebiliriz. Çaya bal kattım, itiraf edeyim ama akşam yemeğin üstüne içtiğim çayda şekere hiç gerek duymadım! Hoşuma gitti hatta. Gelişme var, evet evet olacak. Öğlenden sonra kahvaltı edince, evde biraz da burda oturayım biraz da şurda oturayım derken, ucundan azıcık yelek ördüm, kitap ,okudum, markete gittim. Hooop maç saati geldi. Gelenksel Beşiktaş maçı seyretme etkinliğimizi gerçekleştirmek üzre arkadaşımızın evine gittik. Maç gergindi, muhabbet güzeldi, çay içip okey oynadık. Gurbetçiliğin dibine vurduk geldik. 

Şimdi yatma zamanı...

İyi geceler günlük, 
Kanatlı Kedi

30 Eylül 2017

3. Gün

Şeker orucumda ikinci gün. Haftasonu kahvaltısı çayının şekersiz olması koydu evet. Şekersiz bitki çayı filan idare ediyor bi şekilde ama bi şeylerin yanında şekersiz siyah çay içmek, sıcak su içiyormuşum hissi verdi. Bi de gün içinde içtiğim kahveler, hep bi doyumsuzlukla beraber... Alışcaz, yolu yok, eskiden şeker mi vardı?

Dün akşam kronoloji notlarımı bloğa aktarmakla uğraştım saatlerce. 1916'dan 1921'e anca gelebildim. O sıralar neler olmuş neler... Bi de Nutuk'tan yeni ekleyeceklerim var şimdi 1919'a. O buna telgraf yollamış, bu ona yollamış, bissürü kayıt. O kadar zaman bilgisayar başında oturmaya alışkın değil bünye, her yerim uyuştu, sağ elimin başparmağı dahil. O arada Spotify'ın  reklamında Despacito çalmaya başladı. Kalktım accık kıvırttım, yetmedi Shakira'ya geçtim. Bi Shakira'ya baktım, bi aynada kendime baktım... Aynı hareketleri yaptığımı sanırken aslında vücudumun neredeyse hiç kıpırdamağını fark ettim... Olsun dedim, Shakira'ya saygım sonsuz ama herkes bi Shakira olmak zorunda değil ya... Vücudumla barışık olmaya çalışırken bi taraftan da şekeri bırakınca, olur da kilo verirsem, hani sporu da daha çok yaparsam o kadar da imkansız değil, belki benden bi yarım Shakira çıkar, diye aslında hala vücudumdan büyük beklentilerimin olduğunu gördüm, kendime kızarak. Olduğu gibi sevsen ya çocuğu...

Sonunda salon koltuğuna attım kendimi. İkea'nın bütün koltuklarına oturup kalkıp aldık kendisini. Öyle bi koltuk ki, oturunca içine gömülmüyosun ama kalk git dercesine sert de değil. İyi denk getirirsen, vücudunun boşluklarını öyle bi dolduruyor ki, saatlerce aynı pozisyonda kalsan da rahatsız etmiyor. Hasılı, oturunca kalkıp bilgisayarı televizyona bağlamaya üşendim. Telefondan, youtube'dan Daha Sonra İzle'lediğim filmlerden birini attım ekrana. Yerli film: Aşk Olsun. İlker Aksum'la bi kadın başrollerde. Son yıllarda çekilmiş romantik-komedi Türk filmlerini örgüye eşlik etmesi için ya da kafamı oyalamak için izlemesini seviyorum. Oyunculuklar çoğu zaman o kadar kötü  ki, izleyince rahatsız oluyor insan. Tuvalete giderken filan durdurma gereği duymuyorum çoğu zaman. Bi sonraki replik tahmin edilebilir oluyor zira, ya da bi önceki. Basit. 

Daha önce de yazmak isteyip, sonra üşenip yarıda bıraktığım konuyu yazayım hazır lafını açmışken. Bazı kadın oyuncularımız var ki, gerçekten çok kötü oyunculukları. Neden orada olduklarını anlayamıyorum, kızıyorum. Aşk Olsun'daki de öyleydi. Yüz ifadesi, ses tonu hep aynı sanki. Mimik yok. O yüzden hep belli rolleri oynuyorlar zaten, şehirli, hatta İstanbullu, beyaz yakalı vs... Mimiksizlikleri ile ilgili olası bi sebep daha geldi aklıma. Makyaj yüzünden olabilir. Yüzleri o kadar pürüzsüz, o kadar hatasız ki, oyunculuklarının kusurunu kapatamıyorlar, aksine, ne mimik yapsalar kabak gibi ortada oluyor. Yapamayınca da öyle tabi. Aynı kalitede bir erkek oyuncununsa bi sürü yüz çizgisi, teninde renk değişimleri, sakalı, bıyığı derken, oyunculuk kusurları kapanıyor. 

Ses tonlarındaki sorunsa bambaşka bi sinir bozukluğu. Yeni bi İstanbul ya da beyaz yaka Türkçesi doğdu sanki son 10-15 yıldır... Youtuber ses tonu gibi... "Geliyorum" derken -orum'u yuvarlayarak söylemek gibi. "Ben" derken -e'yi açık okumak, gibi... Sanki böyle konuşmayanı dövüyorlar artık. Bu yeni nesil mankenimsi kadın oyuncular da böyle konuşuyor hep. Yapmacıklık akıyor her yerlerinden. 

Bu filmden önce Belçim Bilgin'de aklıma gelmişti bunlar hep. Kurtuluş Son Durak filmini izlerken. Demet Akbağ'ın, Nihal Yalçın'ın, Asuman Dabak'ın yanında o kadar parlıyor ki Belçim Bilgin'in kötü oyunculuğu... Nasıl desem, makyajım bozulmasın diye oynamıyor gibi geliyor insana...Ki senaryo da çok güzeldi, orjinaldi. Üstelik Belçim Bilgin başrolde. Dedikleri gibi, Yılmaz Erdoğan torpilinden mi oluyor bunlar hep, bilmiyorum. Kendisini Kelebeğin Rüyası'nda tanıdım ve filmde beğenmediğim tek nokta O'nun oyunculuğuydu, sonradan öğrendim Erdoğan'la ilişkisini. O zamandan beri gıcığım yani...

Neyse efendim, dün gece bu son dönem yerli filmlerle ilgili aklımdan geçenler böyleyken böyleydi işte.

Sonra gerçek bi film izleme arzusuyla, gecenin köründe bi filme başladım: The Beautiful Fantastic. Fantastik bi şey yok filmde, ismine aldanmayınız. Konusundan falan bahsedip hiç spoiler vermeyeyim, Amelie tadında film arayanlara iyi gelir, diyeyim susayım. Yalnız yarısında bıraktım, gecenin üçü olmuştu çünkü, yazık etmeyeyim dedim. Bu gece devam edicem. 

Sabah geç kalktım tabi. Hava karanlık, yağmurlu...Kahvaltının tadı yok... Bi halsizlik, daha doğrusu halinden memnun olmama ve düzeltmek için kıpırdamak dahi istememe hali vardı üzerimde. Halbuki su geçirmez bisiklet pantolonu ve mont aldım daha geçenlerde, çıkıp yağmur altında bisiklet keyfi yapabilirim, sinemaya, müzeye filan gidebilirim... Dışarı çıkmaya hazırlandım, şekersiz kahve içtim, sigara içtim, örgü ördüm, tuvalete gittim, bi daha sigara içtim... Derken güneş açtı. Hava kahini uygulamama baktım, bugün bi daha yağmayacakmış yağmur. Hala evde mayışmak isteyen kendimi susturdum artık, bi hışımla çıktım evden.

Uzun zamandır aklımda olan Frankandael Park'a gittim. Park'a girer girmez, iyi ki götünü kaldırıp gelmişsin di mi, diye söylendim kendi kendime. Küçük küçük bahçecikler, içlerinde evcikler. Bahçeler arasında tek kişilik yollar, bu yollarda yürürken bacaklarına, omuzlarına, saçlarına dokunan yeşillikler... Yağmuru bol memleket, hiçbi şey ekmesen de ot bitiyor zaten, bi de ekilince daha bi saygı duyuyor insan. Tamam, hava karanlık, güneş az ama, benim gibi eve kapanmak yerine rengarenk çiçekler dikiyor bazı insanlar. Öyle parlak sarılar, maviler, kırmızılar... İnsanların evini gözetliyormuşum gibi hissettiğimden fotoğraflarını çekemedim ama oturup resmini yapsan yapılır yani, her birinin şekli farklı... Çiçeklerden hiç anlamayan zatımı hayran bıraktılar kendilerine.

Sonra, şimdi restoran olan Frankandael House'un bahçesindeki ağaçlar arası küçük yollarda böyle sürprizler... 

Islaktı tabi, oturamadım.

Yolun sonunda karşıma çıkan taş adam...



Kısacası dedim ki kendime, evet evet iyi ettin evden çıkmakla. Niyetimde Park'taki kafelerden birine oturup kitap okumak da vardı ama iki dükkanın ikisi de kafe değilmiş, lüks restoranlarmış. Hatta birinin serası var, domatesler, fasulyeler el sallıyor geçenlere. Sağlıklı yaşam züppeliği diyesim geliyor bu hareketlere. Menü o kadar pahalı olmasa aaa ne güzel diyecektim ama sonra vazgeçtim. 

Parktan çıktım. Buralarda akşam altıdan sonra bi yere girip sadece kahve içip kitap okumak çoğu yerde tuhaf kaçabiliyor. Çünkü kafeler 6-8 arasında kapanıyor (Amsterdam'ın göbeğinde değilsen), geriye publar ve restoranlar kalıyor. Publar karanlık, genelde insanlar arkadaş grubuyla birlikte gidiyor, çok gürültülü... Zaten Hollanda'da kafede, yolda kitap okuma alışkanlığı da pek yok sanki ya da bana denk gelmiyor, bilmiyorum. Sonuç olarak, rahatça kitap okuyabileceğimi düşündüğüm yerler uzaktaydı, ben de o kadar yolu gideceğime evime gider orda okurum dedim, eve geldim. Sonuçta kahve hepsinde şekersiz... (Bu arada kahveyi de bırakcam galiba)

İşte böyle. Kendime, enerji pompaladığım bi günün daha sonuna geliyoruz. Şimdi yine biraz kronoloji, sonra film. 


Hoşçakal günlük, 

Kanatlı Kedi



29 Eylül 2017

2. Gün

Dün kendi kendime büyük bi karar verdim: Şekeri bırakıyorum-z. Yalnız değilim neyseki, u.la birlikte bırakıyoruz. Akşam bi şekilde esti, That Sugar Film'i izledik. Fragmanı şöyle: 


Konusu fragmandan az çok anlaşılıyor, internette ufak bi araştırmayla da bulunabilir. Eğlenceli ve öğretici bir belgesel. Temelde, doğrudan tatlı yemesek bile, tükettiğimiz hazır gıdalarla farkında olmadan bi sürü şeker yediğimizi, düşük kalorili diye satılan ürünlerin sadece yağdan kıstığını ve yerine şekeri boca ettiğini, kilo vermenin düşük kalorili yemek değil, az şeker yemek olduğunu söylüyor. Şeker endüstrisinin yağı kötüleyip kendini akladığını, sigara sektörünün bi zamanlar desteklenmesi gibi satın alınmış bilim insanlarınca desteklendiğini, şekerin dozunda tüketildiği takdirde zararsız olduğunu iddia ettiğini fakat zamanla bağımlılığa sebep olduğundan dozunda tüketmenin imkansız olduğundan hiç bahsetmediklerini vurguluyor. Çünkü şeker birden aşırı mutlu ediyor, etkisi ise birden azalıyor. O etkiyi tekrar hissetmek için daha fazla şeker tüketiyorsunuz vs... Daha bi sürü ayrıntı.  

Ben yıllardır çayda-kahvede şekeri bırakmaya çalışıyordum. Ama bi türlü beceremedim. Şekersiz bi hayat düşünemeyenlerdenim. Reçel, bisküvi, bal, pekmez, tatlı bi şeyler olmalı mutlaka yaşadığım yerde. Meyve değil, meyvenin karnımı acıktırdığını hissediyorum. "Açlığını elmayla filan bastır" lafına hep sinir olmuşumdur, çünkü ben tok karna bile elma yesem acıkırım, midemi bastırsın diye yemek yerim... Kısacası şekere bağımlıyım. 

Niyetim kilo vermekten ziyade bu bağımlılıktan kurtulmak (dedi sigara içen kadın). Bi de filmde iki nokta çok fena etkiledi beni. Bir, şekerin sivilcelere sebep olması, çünkü hala kurtulamadım sivilce derdinden ve yediklerimle alakalı olabilceğini birden fazla uzmandan duymuştum daha önce de. İki, bol şekerli beslenmenin psikolojik dengeyi etkilemesi, sık sık bitkin, yorgun hissetmeye sebep olması vs... Bunları iddia ediyor film. Ne kadar doğru bilmiyorum. Ama ikisi de bende uzun zamandır var ve şekersiz hiç yaşamadım. Ne çıkar ki denemekten? 

Kısacası bugün, günlüğün ikinci günü, şeker diyetimin de birinci günü. İlk defa bu kadar ciddi bi karar aldım sanırım. Dün filmi izledikten sonra evdeki toz şekeri, sözde zayıflamak için aldığım müsli karışımını, bisküvileri çöpe attım. Müsriflik evet, içim yandı ama onlar evde durduğu sürece başlamam imkansızdı. Verecek kimse de yok yakınımda. Eskiden olsa komşulara filan verilirdi, modern dünyanın boktanlığı işte, versem hakaret kabul ederler mi korkusundan veremedim.

Neyse, bugün bi de yarım saat koşu yaptım. Koşu kursuna gidiyorum da, hoca haftada iki sefer koşun diye ödev veriyor, ilk defa ödevi yaptım. Eve geldiğimde kaslarım ağrımamasına rağmen çok yorgundum. Duş aldım falan geçmedi, uyku bastırdı. O bisküviler orda dursaydı epey bi yerdim muhtemelen. Tuttum kendimi, şimdiye kadar başarılı bakalım. İlk başlarda halsizlik, bıkkınlık, aşırı tatlı isteği falan olurmuş, öyle diyor belgeselde. Bi hafta dayansam gerisi gelir gibi geliyor ama bakıcez.

---

Biraz daha Nutuk okudum. İnsanların listesini yapıp karşıma asmam gerektiğini düşündüm. Yoksa bilmemkaçıncı kolordu komutanları, bilmemkaçıncı kurmay başkanlar, valiler, albaylar... hepsi birbirine karışıyor. 

---

Uykum geldiğinde Felemenkçe Susam Sokağı dinleyip yelek ördüm, işe yaradı, uykum açıldı. Şekersiz ilk kahvemi içtim, ne kadar tatsız bi şey. Özellikle kahve konusunda vücudum bağırıyor, şeker at buna şekeeeer diye ama bu kez dinlemiycem onu. İçeceklerin gerçek tadını ben de fark edicem artık.

----

Felemenkçe demişken, haftaya ikinci kitaba geçiyoruz sonunda. Seviyem A2 diyebilirim artık. Tabi sınav falan yok ama A2 seviyesinde eğitim aldım diyebilirim en azından. Seviyorum sanırım bu tuhaf dili.

---

Şimdilik bu kadar, gideyim de havucundan, soğanından gelen şekerlerle birlikte kabak yemeğimi yiyeyim. Belki yanına spagetti yapıp biraz günaha da girerim.

Hoşçakal sevgili günlük, 

Kanatlı Kedi


28 Eylül 2017

1. Gün

Sanırım hiç gerçek bi blog yazarı olmadım. Sırf blogger olduğu için tanışıp samimi olduğum arkadaşım olmadı. Mimlemek diye bi kavram var mesela, bazen denk geliyorum, ne demek? Hiçbir fikrim yok. Anladığım kadarıyla yazında başka bir blogdan bahsediyorsun, sonra o da talep ettiğin konuda bir şeyler yazıyor. ALS hastaları için başından aşağı buz kovası dökmek gibi bi şey sanırım. Ama hiç de emin değilim.

Gerçek hayatta da sosyallikten uzak bi insan olduğum için, (bkz: ilk defa girdiği ortamda -ve sonraki birkaç yüz seferinde- elini kolunu nereye koyacağını bilemeyen insan), blogspottaki arkadaş ortamları da benim için hep korkulası yerler oldu. Misal, birbirlerini yazmaya davet ettikleri yazıların altına, 20 tane yorum arasına ben de "kabul ediyorum challenge ını, ben de yazıcam" gibi bi yorum yazabilir miydim? Sen kimsin be, deyip omuz atıp geçerler miydi yanımdan?

Zaten ben ya çok kişisel, depresif yönlerimi vıcık vıcık anlatan yazılar yazıyordum, ya da sadece bilgi vermeyi amaçlayan, kişisel hayatımı dışa açmayan şeyler... Bu blogger arkadaşları ise hem özel hayatlarından bahsedip hem de depresif takılmıyorlardı. Ben bu işi beceremiyordum.

Ne bloglar açtım da, depresif olduğu için geri kapattım... Sonunda Kanatlı Kedi'de tutundum. Nasıl başardım? Kişisel yazılar yazmayarak. Depresifliğimi sosyoloji/roman okumaları veya film yorumları üzerine boşaltarak. Yakınlarımdan köşe bucak gizlememi gerektirmeyecek bi blogum oldu böylece. Bu arada sevdiğim blog yazarlarının sevdiği blog yazarlarını falan araştırarak daha iyi bi okuma listesi oluşturdum. Eskiden "kitap blogspot" diye aratıp falan mı okuyordum başkalarının bloglarını, bilmiyorum nasıl öyle prim kasan, takipçi kasan şeylere denk gelmişim... Neyse, daha insan gibi, tık peşinde koşmayan bloggerları okudukça site sanallıktan biraz da olsa kurtulmaya başladı.

Fakat bu arada son zamanlarda bloğum kitap alıntılarından geçilmez oldu. Kişisele girmeyeyim derken hiçbi şey yazamaz oldum. Bu sıradaaaa takip ettiğim bir blogda (Leylak Dalı), yazı yazmaya davet eden bi yazı gördüm. Hatta O da başka bir blogdan (Mari Antrikot) almış ilhamı. Kişiselle genel arasındaki dengeyi sağlama amacıyle, -Mari Antrikot'un deyimiyle- şalanj'a giriyorum ben de! Eski bloggerların amacı blog ortamını canlandırmak. Benim özeldeki amacım ise saçmalamadan 21 gün boyunca yazmayı başarabilmek.

Hatta depresif bile yazabilirsin kedicik, bu kadar lafı uzatırsan kimse okumaz nası olsa... Sus Sıdıka, anneye öyle denmez!

Hadi bism...

--------------------

1. Gün


Son bikaç gündür olduğu gibi yine hafif sisli bi güne uyandık. Sis zamanla dağılsa da güneşin sarı ışığından yoksunduk bugün bütün gün. Saat akşamın beşi, bu saatten sonra da açacağını sanmıyorum.

Bi şey yemeden markete gittim, kuru kayısı almaya. Son zamanlarda pizzadır hamburgerdir, saçma sapan katı gıdaları doldurdum mideye, Barbie bebek gibi kakasız geziyorum kaç gündür. Ağrı sızı olmadan önlemimi alayım diye aç karna sıcak suyla ıslatılmış kuru kayısıları yedim, suyunu içtim. (Hala bi hareket yok, korkuyorum anne).

Sonra kahvaltı niyetine dün yaptığım lazanyadan bi dilim yedim. Hayatımda ilk defa lazanya yaptım tabi ki, o da markette tüm malzemeleriyle birlikte satılan kiti kullanarak. Kıyma, peynir ve süt hariç, onları satın almak gerekiyor. ama ne güzel bi şey bu lazanya, Garfield ne kadar da haklı. Kahvaltıda yememin sebebi hayvansı içgüdülerime uyup, kendimi "belki bu sayede mideni bozar, mecburen sıçarsın" diye kandırmamdı. Yoksa mantıksız tabisi.

Sonra internette kontrolsuzce vakit kaybeden bi insan olduğum için, buna çözüm olarak bulduğum şeyi yaptım. Bugün yapacaklarımı listeledim. Genelde bi sürü şey yazıp içinden yapabildiğim kadarını yaparım. Bu sefer az yazdım. Günlük hayatla ilgili, halledilcek şeyleri yazmadım (Çamaşır yıka, tırnaklarını kes, doktoru ara gibi şeyler yani). Bunlarla uğraşmaktan kağıt kalem işlerine odaklanamadığımı fark etmiştim dün gece. Sadece kağıt kalem işlerimi yazdım. Yani şu kitabı oku, kronolojiyi yaz, Felemenkçe çalış gibi...

Bikaç gün önce Nutuk'a başladım. Hiç duymadığım bi yayınevine ait, saçma sapan dilbilgisi hataları var, çarpıtılmış de olabilir ama bi an önce başlayasım geldi, kendimi tutamadım, elimde de bi tek bu vardı. Sonra başka bi baskısından tekrar okurum.

Ama kitaba geçemeden kendime proje edindiğim Kronoloji bloğuma daldım. Bugün ilk defa gerçek manada okura açtım, yani o kısa giriş yazısını silip, uzun uzun derdimi anlattım. (Bundan uzun olmasın, o yazı da pek uzun evet). İşte burda: Geçmiş Zaman Kronolojisi. Call the Midwife dizisinde büyük emeklerle bebeği doğurtan ebelerin havluya sarılmış eciş bücüş yaratığa baktıkları gibi bakıyorum şimdi yeni bloğuma. Büyüyecek mi bakalım, büyüyünce ne olacak? Ne işe yarayacak? Yaraması şart mı ki, ben onu böyle de seviyorum, gibisinden...

Sonra Okuma Listem'e baktım, Leylak Dalı'nın yazısını gördüm. İçimi boşaltasım mı varmış neymiş, hemen coştum, ben de yazıcam 21 gün boyunca! diye, geldim buraya, bıdı bıdı etmeye başladım.

Daha günün bitmesine var. Akşam bi İngilizce meetup'ına gidecektim ki, şu sıralar evden çıkmış olmam gerekiyordu. Gitmemek için kendime vicdan rahatlatıcı bahaneler ararken mesaj geldi, etkinlik iptal olmuş! Şimdi sabah listeye yazılanları yapmak için hala zaman var. Güzel..

Gün hala karanlık. Belki 21 gün boyunca, bugünkü gibi, havaya aldırmadan moralimi iyi tutmayı başarabilirim bu şalanj sayesinde.

Selamlar efenim,

Kanatlı Kedi


24 Eylül 2017

Kitap: Seçkinlerin Yükselişi ve Düşüşü (Vilfredo Pareto)

Kitabın tam ismi: Seçkinlerin Yükselişi ve Düşüşü - Kuramsal Bir Sosyoloji Uygulaması
Orjinal İlk Baskı: 1901
Doğu Batı Yayınları
Çev.: Merve Zeynep Doğan



Ayn Rand okumaya benzer bi zevk verdi bu kitap. Bi taraftan zevk aldım çatır çutur laf sokmasından, bi taraftan yuh artık dedim. Bazen de ekşisözlük'te trol entrisi okur gibi gerildim.

Ama en güzeli, yazdıklarını yaşadığı döneme göre değerlendirmeye çalışmak oldu. Çünkü bugünkü durumu kesinlikle yansıtmayan cümleleri vardı. Okudukça insanın gülesi geliyordu. Örneğin: "İşçiler geçmişin asilzadelerinin ayrıcalıklarını miras almışlardır ve bunlar aslında kanunun üzerindedir, hatta onların kendilerine ait mahkemeleri bile vardır."  

Hangi dünyada yaşıyordu yazar? Gerçekten bu yazdıkları doğru muydu, yoksa gözü kapalı sosyalizm düşmanlığıyla "bu işçi takımına fazla yüz veriyorlar" demeyip, daha kibar cümleler mi kuruyordu? Sonuncu ihtimali, okuduğumdan anladığım kadarıyla, pek yakıştıramadım Pareto'ya, dürüst birine benzettim, öyle düşünse, söylerdi gibi geldi. Dolayısıyla 1900lerin başında işçi hareketlerini, özellikle yazarın şikayet edip durduğu Fransa'daki işçi hareketlerini öğrenme isteği doğurdu kitap. Sonra gelip buralara tekrar göz atmak gerek.


Alıntılar...


Önsöz (Hans L. Zetterberg)

7 - İtalya'da, Pareto'nun öldüğü 1923 yılında, kuruculuğunu Mussolini'nin yaptığı bir gazete Pareto'nun "maalesef" faşist olmadığını ama faşist düşünceye katkıda bulunduğunu işaret etmekteydi.

8 - Aktif sağcı gruplar Pareto'nun kendilerinden biri olduğunu iddia etseler de, Pareto diğerlerinden farklı, mağrur ve ironik bir adamdı. Kendisini herhangi bir politik hareketle aynı safa koyma konusunda büyük bir arzusu yoktu. Onun açık ve net bir şekilde savunduğu şey, sosyal değişim yerine sosyal tabakalaşmayı, kişinin kendi başarısı yerine başkalarının yaptıklarına atıfta bulunmayı, sertlik yerine yumuşaklığı hoş gören politik inanışların yanında yer alan insanlara karşı durmaktı.

8 - Pareto'nun savunduğu şey şudur: Muhalifler zafer kazandıklarında, kendi insancıl platformlarını gerçek anlamda hiçbir zaman temsil edemeyecekleri için ahlaki değerlerin hiçbiri hümanist argümanları kabul etme yoluyla elde edilemeyecektir.

11 - İnsan eylemleri mantıksal düşünceden ziyade duygularla şekillenir. İnsan akıl dışı güdülerle hareket etmeye itilse de eylemlerini mantıksal olarak kesin prensiplere bağlamaktan hoşlanır. Kendi eylemlerini kanıtlamak için a posteriori yaratır.

14 - Seçkinler savaşta, genel nüfusun verdiğinden daha büyük oranda kayıp verirler. Seçkin aileler toplam nüfusa göre daha az oranda çocuk sahibi olduklarından, yok olma eğilimi gösterirler.

14 - Seçkinlerin çoğu yalnızca yenilikçilerden ya da yalnızca konsolidatörlerden oluşmakta; çok az bir bölümü ise, normal yaşamın sıradan gereksinimlerini karşılayabilme yeteneğine sahip kişilerden meydana gelmektedir.

15 - Devrimler: Yüksek sınıfların gerilemiş, çökmüş unsurları, kendilerini güçlü kılacak temel psikolojik etkenlere daha fazla hükmedemezken ve güç kullanmaktan çekinirken; toplumun daha düşük sınıflarındaki üstün nitelikli unsurlar sivrilir ve devlet fonksiyonlarını yürütmek için gereken temel güdülere hükmeder ve güç kullanma konusunda da gönüllü olurlar.

16 - Bir toplumda insani duyguların yükselişiyle, seçkinler içinde yenilikçilerin üstünlüğü ele geçirmeleri aynı zamana rastlarsa, bu durumun sonuçları oldukça kötü olur.

17 - "Eski seçkinlerin düşüşü, insani ve fedakarca duyguların yükselişi olarak ortaya çıkar; yeni seçkinlerin yükselişi ise, acizlerin ve zayıfların, nüfuzlu kişilere ve güçlülere karşı üstünlük sağlaması olarak kendini belli eder."

17 - Harvard Meslek Okulunun 1920'lerin sonları ile 1930'ların başlarındaki Hawthorne araştırmalarında, çalışanların verimliliğinin; dinlenme araları, çalışma gününün süresi, aydınlatma gibi çalışma ortamı koşullarındaki iyileştirmelerden olumlu bir şekilde etkilenmediği kanıtlanmıştır. Daha önemlisi; çalışanların belli şartlar altında mantıksal olarak kazançlarını en yüksek seviyeye çıkartmaya çalışmak yerine; üretimi sınırlandırma yolunda hareket ettikleri ve sonuç olarak kazançlarını düşürdükleri saptanmıştır.

23 - Bir seçkinin ayakta kalmasını sağlamak için en üst düzeye çıkarılması gereken akıl ya da duygu değil verimliliktir ve verimlilik aklın ve duygunun özenli ve dengeli bir karışımıyla ortaya çıkar. Biri diğerine karşı çalışmaz fakat her ikisi de iş başındadır.


Bazı Sosyolojik Kurallar

26 - ...neden geçmişin olgularından çok bugünün olgularını seçtiğim konusunda da birkaç şey söyleyebilirim: Bugünün olgularının büyük bir meziyeti vardır. Bu olgular daha sağduyulu bir zihinle ve daha az duygu ve önyargıyla incelenebilirler. Fakat onların da bizim tarafımızdan tam anlamıyla anlaşılamama gibi bir dezavantajları vardır. (?)

27 - İlk olarak, insan eylemlerinin büyük bir kısmının kökeninde mantıksal düşünme değil duygunun yer aldığına dikkat çekebiliriz.

27 - Buradan her sosyolojik fenomenin iki farklı ve bütünüyle karmaşık şekli olduğu anlaşılır: Gerçek nesneler arasındaki ilişkileri belirleyen nesnel bir form ve psikolojik durumlar arasındaki ilişkileri belirleyen bir öznel form. (...)

28 - Gerçek fenomen, öznel fenomeni veya öznel fenomen, gerçek fenomeni değiştirmek için ona nasıl tesir eder? Darwinizm bu soruya çok basit bir yanıt verir, ne yazık ki bu sadece kısmen doğrudur. Onun doktrinine göre iki fenomen arasındaki ilişki, bu ilişkiye uymayan bireylerin aşama aşama elenmesiyle oluşur.

29 - ...Fransa'da birçok insan "1789'un ölümsüz ilkelerine", "cumhuriyeti korumaya" veya diğer ülkelerde "muzaffer monarşileri savunmaya" yönelmişlerdir.

30 - ...eski hurafelere gülen insan genelde onların yerine daha makul veya gerçek olmayan modernlerini koyar.

33 - Bu inanç, insanın gizemli güçleri kendisine hizmet etmeye zorlayabileceğine dair hisleridir.

33 - Galip olan yenilmiş olana biçimsel bile olsa taviz vermek zorundadır.

35 - Eskilerin yerine geçmek için çabalayan veya sadece gücünü arttırmak isteyen yeni seçkinler böyle bir niyetleri olduğunu açıkça kabul etmezler. Bütün bu baskının liderliğini üstlenmek yerine, kendi iyiliklerinin değil, çoğunluğun iyiliği peşinde koşacaklarını, bunun büyük bir mücadeleye yol açacağını fakat bu mücadelenin sınırlı bir sınıfın hakları için değil bütün vatandaşların hakları için yapılacağını ilan ederler. Tabii ki yeni seçkinler bir kere zafer kazandıklarında eski dostlarını buyrukları altına alırlar ya da onlara bazı resmi ayrıcalıklar sunarlar.

37 - "Çünkü eski seçkin bir yandan deliliğe düşerek silahsızlanır ve aptalca hümanist konuşmalarla gücünü kaybeder, öbür yandan yeni seçkini destekler ve böylece onu ayağa kalkmaya ve savaşmaya zorlar."

38 - Ve devrim aslında alt sınıfların dini duygularının, daha yüksek sınıfların kuşkuculuğuna karşı bir tepkisidir.


Dini Krizlerin Yükseliş Dönemi

40 - Üstelik Almanya'da yetkin bir eleştiri yazısında "Alman tanrısı" olarak bahsedilme noktasına kadar götürülen yurtseverlik, İngiltere'de emperyalizm aracılığıyla, Fransa'da milliyetçilik ve ABD'de şovenlik vasıtasıyla en yüksek noktalara tırmanmış ve dini bir şekil almıştır.

44 - Bazı gururlu ahlakçıların daha az çileci insanlara karşı gösterdikleri şiddetli kine gelince; bu kinin kaynağı sadece doktrinlere karşı olanların bu yüzden ölecekleri veya kendilerini yok edecekleri dini veya mezhepçi duygular değildir. Tüketici olmayanın tüketiciye, hadım olanın erkek olana bilmeden ve istemeyerek de olsa içerlemesinden kaynaklanır.

47 - Kim bilir belki bir gün İtalya, Protestan Reform hareketi tarafından durdurulmuş olan Rönesans gibi başka bir Rönesans yaratır.

47 - Belki bir gün sosyalist inancın Kutsal Engizisyonu olacak. (dipnot)

48 - Biz krizin çıkış döneminde değilsek böyle fanteziler küçük bir grup insanın ötesinde kimseyi etkilemez ya da sadece küçük bir etki yaratır fakat bir krizin yükseliş döneminde bu insanların faaliyetleri geniş bir alana yayılır ve genel bir hareketlenme başlatır.

48 - Fransız edebiyatının aynı çağdaki egemen özelliği burjuva karşıtı bir tutuma sahip olmasıydı. (...) Okuyucu, bu burjuva karşıtı kitapları alan ve bu yüzden onların basılmasından sorumlu olanların burjuva olduğuna dikkat etmelidir.

50 - ...Eğer bu düşünce tarzı mantıklıysa devamı da şöyle olmalıdır: "Biri yemek yer yemez, sindirim işlemi devam ederken beyin tembelleşir ve her türlü entelektüel aktivite yavaşlar. Bu yüzden yediğimiz yemekler sinir sistemi için zehirdir. Bu yüzden insan bundan sakınmalı ve açlıktan ölmelidir." Eğer denildiği gibi alkollü içecek tüketimi birkaç yıl içinde dünyadaki bütün türleri yok edecekse, su içenlerin yapması gereken, zamanlarını beklemektir. Kısacası doğal seçilim aracılığıyla bunlar dünyada yalnız kalacaklardır. Bu ise bir mucizedir, çünkü Nuh'tan bu yana böyle bir şey henüz gerçekleşmemiştir.

54 - Şimdiki sosyalist hareketin Hıristiyanlığın doğuşuna olan benzerliğine defalarca dikkat çekilmiştir, fakat onun Protestan reformuna olan benzerliği daha az bilinmektedir.

55 - İlk Hıristiyanların, İsa'nın dünyadaki egemenliğinin yakın olduğuna inandıkları oldukça iyi bilinir. Aynı şekilde sosyalistler de birkaç yıl önce doktrinlerinin zaferinin çok yakın olduğuna inanıyorlardı. Bu sebeple Engels, öngörülerini, gerçekler onun iddialarının aksini ortaya çıkardığından beri saklamaktaydı.

55 - Aralarında en bilge olanları, rakiplerine karşı zafer kazanmak için daha pratik ve hoşgörülü olmaları gerektiğinin farkına varmışlardır. Bu yüzden ideal bir amaç olarak orjinal doktrinlerini korurken, pratikte sıradan insanların düşüncelerine ve yaşam şekillerine yaklaşmışlardır. (...) Hollanda'da bütün yollar devlet sosyalizmine çıkarken, devrimci, uzlaşmaz sosyalizm yok olmaktadır.

57 - Başka bir işaret ise sosyalizmin bastırıldığı İtalya gibi ülkelerdeki sosyalist inançta olmayan fakat sosyalistlerin yönetime katıldığı Fransa gibi ülkelerde baş gösteren iki yüzlülüktür. Önemsiz politikacıların çoğu bazı kamu görevlerine seçilmek için; eğitimli kişilerin birçoğu kitaplarını sattırmak için; birçok oyun yazarı halkın hoşuna gitmek için; birçok profesör bir kürsü elde etmek için sosyalist olmuştur. Fakat yine de bu kötülük henüz o kadar yayılmamıştır. Sosyalist inancın fedakarlık istediği İtalya, Almanya gibi ülkelerde ,kiyüzlüler kaçmaktadırlar. Fakat sosyalizm buralarda itibar, güç ve zenginlik elde ettiği zaman onlar koşarak birer birer geri geleceklerdir.

58 - Bugün olsa keşiş Timoteo dayanışma ve insani düsturlara başvururdu.


Eski Seçkinin Düşüşü

62 - Seçkin çoğu kez güçsüzleşir. Seçkinlerin pasif cesaretleri vardır ama aktif cesarete sahip değildirler. Esas şaşırtıcı olan İmparatorluk Roma'sındaki seçkinlerin Sezar'ı memnun etmek için en küçük bir direniş göstermeden kendi suikastlarına izin vermeleri ve bu uğurda intihar etmeleridir. Fransa'da ellerinde silahlarıyla, savaşarak ölmek yerine halihazırdaki giyotinle ölmeyi tercih eden soyluları gördüğümüzde de aynı derecede hayrete düştük.

66 - Grevler cezasız kaldıkça suçlar işlenir. (...) İşçiler geçmişin asilzadelerinin ayrıcalıklarını miras almışlardır ve bunlar aslında kanunun üzerindedir, hatta onların kendilerine ait mahkemeleri bile vardır. Tamamıyla haklı bile olsalar "burjuvayı" ve "patronu" kesinlikle suçlu bulacak arabuluculuk mahkemeleri vardır. Bu adalet parodisinin oynandığı yerde dürüst avukat, müvekkiline dava açmamasını tavsiye edecektir, çünkü kaybedeceğinden emindir. Tabii ki sosyal demokrasi bu olağandışı mahkemelerin yetkisinin genişlemesini diler. Dini mahkeme kaldırılmış ve işçilerin mahkemeleri doğmuştur. (Hangi dünya bu anlattığı?)

69 - Bu iyi adam Victor Hugo, Dumas Fils ve düşmüş kadınlara övgüler yazan diğer kişilerle ilgilenmek yerine temiz bir kızla evlenseydi daha iyi bir şey yapmış olurdu.

72 - Burjuvanın sergilediği insani duygular ve gösterdiği hassasiyet şişirilmiştir, yapaydır ve güvenilmezdir. İddia edildiği gibi fahişeler, hırsızlar, katiller merhameti hak ediyorlarsa, bir ailenin dürüst, namuslu annesi, onur ve dürüstlük sahibi bir adam eşir derecede değerli değil midir? Bugünün fakirlerinin, zavallılarının acılarına ortak olmak ve onların acılarını hafifletmek iyi ve soylu bir şeydir. Ne var ki bugün rahat içinde yaşayan ve yağmalanarak sefalete düşen yarının biçarelerinin acıları farklı şeyler sonucu mu ortaya çıkmıştır?

73 - Rousseau'yu alkışlayan Fransız asilleri fermier'lerine nasıl para ödeteceklerini biliyorlardı ve gözde olan erdem sevigisi onları fahişelerle yapılan sefahate dalmaktan ve açlıktan nefesleri kokan köylülerden zorla para almaktan alıkoymamıştı.

(fermier: köylü, çiftçi)

73 - Bugünün pek çok arazi sahibi, yarının sosyalistidir, dolayısıyla aynı anda iki yemlikten beslenmektedirler. Bu gelecek çok uzaktadır ve ne zaman geleceğini kimse bilemez. Bu süre içerisinde, birinin zenginliğinin tadını çıkarmak, eşitliği tartışmak, arkadaşlıklarda ve kamu hizmetlerinde ilerlemek, bazen para kazanmak için de iyi fırsatlar bulmak ve ödemeyi gelecek için verilen sözlerle yapmak güzeldir.

76 - Hiç kimse korkak bir kişiden daha zalim ve şiddet yanlısı değildir.


Yeni Seçkinin Yükselişi

77 - Bugün egemen sınıfın öncüsünün halk olduğuna inanmak bir hatadır. Öncü konumunda olanlar -ki bu çok farklı bir sorundur- halka dayanan yeni ve gelecek seçkinlerin bir kısmıdır.

77 - Her yerde kazançlı işlerden kar sağlayan işçiler belli bir zanaatı öğrenmeye imkan tanıyan mesleklerin sayısını şiddetle sınırlayarak, geri kalan nüfusu bu mesleklerin dışında tutmayı denerler. Cam üfleyicileri, matbaacılar ve diğer benzeri mesleklerin çalışanları kapalı kastlar oluştururlar.

78 - Endüstrinin çok iyi derecede geliştiği yerlerde işçi sınıfının er ya da geç muazzam bir güç elde edeceği kesin gibidir. (...) Bir şehir endüstrileşmeye başladığında sosyalist veya en azından radikal milletvekillerini parlamentoya yollaması neredeyse kaçınılmazdır.

80 - ...bir lokomotifi kullanmak için muhakeme yeteneğine ve zekaya sahip bir adama ihtiyaç duyulabilir. Bu niteliklerde sadece biraz eksiklik olduğunda, lokomotifin içine, bir yerine iki makinist koymakla bu durum düzelmez. (...) Böylece, iş alanında, emeği çeşitli katmanlara ayıran, en büyük avantajları üstün nitelikleri olanlara tahsis eden çok etkili bir güce sahip olmaktayız. Bu, yeni seçkinin şekillenmesinde oldukça önemli bir faktördür.

Sermayeyi çarçur etmeye kararlı büyük sosyalistler bunların hiçbiriyle ilgilenmezler. Onlar, sermayenin bol olduğu yerlerde, güçlü bir şekilde birikmeye başlayan yeni seçkinlerin doğuşlarını engelleyerek farkında olmadan eski seçkinlere yardımcı olmalarına yol açan bu süreci anlayamazlar. (?)

80 - ...bu sendikalar ve işçi birlikleri sadece sermaye bolluğunun büyük ölçekli endüstrilere gelişme ve zenginleşme imkanı tanıdığı yerlerde var olabilir ve büyüyebilir.

81 - Rousiers, sendika liderleri hakkında konuşurken şunları söylemektedir: "Onlarda sizi çarpan, dikkatinizi çeken özellikler pratik bir zeka, açık ve kesin gerçekçi bir yaklaşım tarzı, başarılı bir çabayla sonuç veren sağlam bir sağduyu"dur. Bu özellikler kesinlikle, yok olmak üzere olan eski seçkinde kaybolan özelliklerdir.

81 - Pratik bir zeka, yüksek ahlak standartları ve eğitim, sendika liderlerinin başarısını sağlamlaştıran üç ana özelliktir. Bunlar tam olarak seçkini geri kalan insanlardan ayıran özellikler değil midir?

82 - İtalyan sosyalistler, doktrinlerinin yayıldığı yerlerde işçilerin daha ahlaklı, daha dürüst, daha az şiddet yanlısı olduklarını ve artık eşlerini dövmediklerini aksi takdirde dışarıda bırakıldıklarını tekrar tekrar söylerler. Diğer yandan dışarıda bırakılanlar meyhanede sarhoş olmayı öğrenirler. Bunların hepsi doğrudur fakat bu insanlar sonradan böyle olmamışlar, böyle seçilmişlerdir.  (...) İyi bir matematikçi elde etmek için, onun seçilmesi gerekir, kesinlikle bir geri zekalıya iyi eğitim vererek ondan bir matematikçi yapılamaz. Kim şimdiye kadar bir ödleği cesur bir adama, ahlaksız bir kadını namuslu birine, tedbirsiz birini tedbirli birine dönüştürebildi? (Yuh, ne alakası var matematikçi olmakla dürüst olmanın?)

83 - Sonuç olarak yeni proletaryayı oluşturacak kesimler eksik karakterli, dürüstlük, ahlak ve zeka bakımından yetersiz insan artıklarından meydana gelir.

85 - Sosyalistler kongreleri sırasında, anarşistleri ve diğer muhalifleri ya da doktrinlerine karşı çıkanları şiddet kullanarak, hatta Londra'da burjuva polislerinin yardımıyla kovarlar ve bu konuda çok başarılıdırlar. Başka türlüsü onlar için mümkün olamazdı, çünkü güç kullanılmadan düzen yürüyemez. (...) Bu burjuvalar Carabinieri'lerin ve askerlerin içlerinden biri ölene kadar silah kullanmadan, donup kalmalarını ve beklemelerini isterler.

(carabinieri: İtalyan polisi)

85 - Yükselen seçkin ortak ve ahlaki çıkarları korumak için gazete sahibi olur. (...) Burjuvalar kesinlikle birçok gazeteyi finanse ederler hatta çok daha fazlasını; fakat bu gazeteler ne ortak ne de ahlaki çıkarlarla desteklenmişlerdir. Onlara Panama Kanalı'ndan, demiryollarından, çelik anlaşmalarından, deniz ticaretindeki ikramiyelerden, koruyucu vergilerden kar elde etmek için para ödenmiştir.

86 - Grevlere bakın. İşçiler arkadaşlarına güven duyarlar ve diğer bütün arkadaşları işe yeniden kabul edilene kadar kederli bir sefalet ve açlık çekerler.

86 - Bazı ülkelerdeki milletvekillerine bakın. Yaşamları ağırbaşlı ve kesinlikle dürüst olan İtalya'daki sosyalistlere bakın ve onları, ısrarla bakanlıkları istemeyi sürdüren, ayrıcalık ve kar arayan diğer vekillerle karşılaştırın.

86 - Eğer yeni seçkinler kendi adamları arasında bir suçlu bulurlarsa derhal onu kovarlar.

87 - Eğer sendikanın, kurallara riayet edildiğini görmek için para ödediği bu sekreter burjuva devletinin kanunlarını uygulatması için ödeme yaptığı Chateau-Thierry'nin hakimi olsaydı böyle katı bir şekilde hareket edemezdi.

88 - Düşmana yardım etmeyi asla düşünmezler. (yeni seçkinler)

88 - Bizim burjuvamız parasını ve enerjisini sadece düşmana (yeni seçkine) yardım etmek için harcar.

88 - Bu kişiler (burjuvalar) mülkiyet haklarını reddeden ve paralarını, mülk sahiplerinin ellerindeki her şeyin alınması gerektiğini öğreten halk üniversitelerine bağışlayan mülk sahipleridir.

88 - Şimdilik yeni seçkin esnek ve her şeye açıktır fakat zaferden sonra, diğerlerinin başına gelen şey onun da başına gelecektir. Zaferinden sonra seçkin daha katı ve kendi içine kapalı hale gelir.

90 - Zaferinden sonra yeni aristokrasi yeni proleterlere şekli ayrıcalıklar ve sözde belli imtiyazlar tanıyacaktır. Bunlar zayıf, tedbirsiz veya aciz, kabiliyetsizlere göredir ama aslında bu aciz insanlar şimdi taşıdıklarından daha da ağır bir yükü taşımak zorunda kalacaklardır. Yeni efendiler -en azından kısa bir süre için- bizim yaşlı burjuvamızın çaresizliğine sahip olmayacaklardır.


Öznel Fenomen

92 - Protestanların aralarından bazılarının inançlarını salt akılcılıkla nasıl da birleştirdiklerini gözlemlemek şaşırtıcıdır. Mesih İsa artık onlar için ilahi bir varlık değil, aralarındaki en mükemmel insandır ve mucizeler doğa kanunlarıyla açıklanır.

94 - Et yemeyen, şarap içmeyen ve güzel bir kadın gördüklerinde alçak gönüllülükle gözlerini indiren birinden ne beklersiniz? Gidip Tibet'te keşiş olabilirler fakat savaşamaz ve hayat mücadelesini kazanamazlar.

94 - Sosyalizm gelişmiştir ve neredeyse yalnızca burjuvanın uğraşları ve çabaları sonucu güçlenmiştir.

97 - Dreyfus olayı şimdiki ve gelecekteki seçkinler arasındaki tartışmalarda geçen bir epizottur sadece. Mevcut seçkinlerin çok büyük olmayan bir kısmı özellikle 1850-1870 yılları arasında özgürlüğe, akla ve sağduyuya bel bağlamayı denediler. Fakat bu kişiler insanların akılla değil duygularıyla idare edildiklerini keşfettikleri için şimdi yanlışlarını anlamışlardır. Bu yüzden mümkün olan tek seçim biraz duygusallık veya dinselliğe başvurmaktır. Bu yüzden burjuva azınlığı, bilinçli veya bilinçsizce hep benzer şeyleri düşünen çoğunluğa daha çok yaklaşmıştır.

97 - İstilacı sosyalist dine ne kadar karşı çıkabilirdi?



Düşünce Örgüleri

Kendimi örgüye verdim bu sıralar. Blog takip ediyorum bikaç tane. İşe yarar şeyler anlatan blogların ayrı bi tatlılığı oluyor. Dünya dursa umrunda değil, kendine bi dünya yaratmış yazar, belli aralıklarla bi şeyler üretip yazmaya çalışıyor. Üşenmeden anlatıyor bi de, başkaları da yapabilsin diye. Düzenli olarak bir şeyler yapabilen insanlara saygı duyuyorum ne iş yaparlarsa yapsınlar. Sanki ayrı bi türmüşler gibi geliyor.

Benim alışkanlıklarım anca takıntıya dönüşürse devamlılığı oluyor, bi süre için. Misal bu sıralarki takıntım örgü. Kafamı hiç kullanmadan ama düşünceden düşünceye zıplaya zıplaya bi şeyler üretmek... Ne kadar güzel. Dönsün dünya, geçsin zaman, önemli değil. Ben elimdeki yeleği bitireyim, sonra yenisine başlayayım yeter. Tek derdim, acaba bu zevksiz gözler, birbirine uyan renkler seçmeyi becerebilecek mi? Bittiğinde giymek isteyecek miyim? Yoksa eskileri gibi çekmece köşelerinde sürünecekler mi? Ne güzel dünya, ne rahat, ne dertsiz...

Bi de dikiş makinesi meselesi var. Perde aldık ikea'dan, 3 metre boyunda. Standart, başka bi boyut seçeneği yok yani. Kesmiyorlar da, her şey duityorself usulü. Perde kumaşı dandirik, elde dikilebilir. Ama çok fazla dikilecek yer var ve elde dikmekten nefret ediyoruz. O sırada bi dikiş makinesi kampanyasına rastlamayalım mı? Yaşasın serbest piyasa ve onun küçük sürprizleri! Hemen alıyoruz. Paça kıvırmanın sekiz eurodan başladığı Hollanda terzilerine mahkum olmaktan kurtulmak için iyi bi çözüm. 

Hayal kurasım geliyor, beğenmediğim kıyafetlerimi elden geçirip güzelleştirebilirim artık, kumaş alıp kendim dikerim vs... Tutuyorum kendimi. Sakin ol, sen şu perdeyi dik, gerektiğinde paçaları kıvır, yeter, coşma hemen, diye. Çünkü biliyorum ki öyle kolay bi iş değil olmayan şeyleri tasarlamak ve biliyorum ki bi iki sefer deneyip beğenmediğim zaman sıkılıp bırakacağım. 

Şimdi elimde bi sürü imkan var yaratıcılığımı kullanmak için. Ama elimin altında kalem-kağıt olmasına ve içimden gelmesine rağmen yazamayışım gibi, makineyi de kullanamıyorum. Yaratmak içimden gelmiyor. Yani yaratmak istiyorum ama içimden gelmiyor. Kendime yaratıcılık denen özelliği yakıştırıyorum ama içimde öyle bi ışık, öyle bi yetenek yok... Kabul etmesi ne kadar zor... Kendime bu tür görevleri yüklemesem daha mutlu olacaktım halbuki. Başkalarının yarattıklarını takdir etmesini bilmek de güzel. 

İnsan niye kendini beğenmez? Ne zaman kendini olduğu gibi kabul eder? Kaç yaşına gelmek lazım bunun için? Çünkü hep kendimi olduğum gibi kabul edebilsem daha derin yaşayabileceğimi düşünürüm. Bi an önce başarsam bunu da, kalan ömrüm tam istediğim gibi geçse... İdeal şartlar bunu gerektirir. 60 yaşımda başarsam ona da razıyım gerçi. Başaramadan ölmek gözümü korkutuyor nedense... Bu dünyadan hiçbi şey anlayamadan gidecekmişim gibi geliyor. Bak, bu sefer de dünyayı anlama görevini yüklemişim sırtıma. Ne gerek varsa? Kim anlamış ki? Sen kimsin? Aslan burcu göt kalkıklığından oluyor bunlar hep.

Amaan öyle işte. Yunan güzelliklerinden bi parça gelsin, ben de gideyim.