27 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 31-32-33-34

Merhabalar efem,

Yine dört gün için ardarda yazıyorum. Benim gibi çelınc başlatan olursa cemaat n'apmaz? Bilgisayarı açmak bile zor geliyor bazen. Neyse, hiç yoktan iyidir  deyip başlayayım. Sonra da sizin blogları turlayayım hazır bilgisayarı açmışken.

Burda havalar geç kararmaya başladı yine. Akşam 9 gibi çökmeye başlıyor karanlık. Dolayısıyla farkında olmadan akşam oluyor tabi. Bugün tatil burada, 27 Nisan, kral günü. Kralın doğumgünü. Şenliklerlen kutluyoruz. Bence en güzel tarafı sokakların ikinciel pazarına dönüşmesiydi. İsteyen istediğini satabiliyor, vergi ödemek, izin almak zorunda olmadan. Sadece yiyecek içecek alkol uyuşturucu gibi şeyler satmak yasak ama alkol ve yiyecek de satılıyor. En kalabalık olan yerlerde börek, kısır, simit vs satan Türk teyzelere rastlamıştık, baya kocaman tezgah kurmuşlardı (güzeldi:). Yani resmi olarak yasak sanırım ama çok da kontrol edilmiyor. Zaten öyle bi kalabalık oluyor ki, kontrol etmek pek de mümkün değil. Köşe başlarına da küçük sahneler kuruluyor, konserler oluyor gün boyunca. Amsterdamlılar ya evden çıkmıyormuş o günlerde ya da başka şehirlere tatile gidiyorlarmış. Biz de ilk birkaç sene kendimizi atmıştık Amsterdam merkeze, sonra kaçar olduk. Geçen sene ufak bi tezgah kurup bi şeyler satacak olduk, o gün de deli gibi soğuk ve yağmurlu olacağı tuttu, ben de hastaydım zaten, tadını çıkaramadan eve döndük. Evde duran elişlerimden satayım dediydim, olmadı, el emeği satmak için uygun bi pazar değilmiş. Birkaç euronun üstünde olan her şey pahalı görünüyor, uzak duruyor insanlar. Daha çok garaja falan atılan, hiç kullanılmayan eşyaların satıldığı bi pazar bu.. Misal ben dört beş etek askısını 30 sente almıştım sanırım. Gayet iyiydi.

Bu sene malum tabi, evdeyiz. Sabah kilise çanları çalıyordu, yine sağlıkçılara filan teşekkür manasında olabilir, bilmiyorum. Burası çan çalan bir ülke değil. Çok dindar da değiller. İtalya'daki gibi her sokak başında dinin bir işaretini göremiyoruz. Bu yüzden çan sesi duyunca şaşırıyoruz. Sabah 10da da marş söylenecek diye biliyordum. Sandım ki insanlar balkona çıkıp söyleyecek filan, olmadı öyle bi şey. Sanırım TVde bi kanal yayınlıyordu bi şeyler, program derken o kast ediliyormuş. Sokakta, komşularda hiçbi hareket görmedim, bikaç turuncu kıyafetli insan dışında. Herkeşler evinde kutladı sanırım. Herkes benim gibi düşünüyor da olabilir, ikinci el pazarı olmayacaksa ne manası var? He bi de websitesi kurmuşlar, internetten bi şeyler alıp satmak için, bugüne özel ama girip bakmadım bile.

Dün burdaki arkadaşımla buluştuk, mahallede turladık, sosyal mesafeli tabi. Onda da polen alerjisi varmış, rahatça burnumu sildim bu sayede. Güzeldi, baya bi konuştuk, eve geldiğimde epey yorulmuştum. Tabi Hollandaca konuşmaya çalıştığım için normalden iki üç kat fazla yoruluyorum. Çevremizi tanıyalım turu yaptırdı bana biraz. Çevrenin tarihi hakkında özel bi ilgisi ve dolayısıyla bilgisi var. Ha bi de Hollandalıların dedikodusunu yaptık biraz. Kendisi Alman. Doğu-Batı Almanya zamanlarını görmüş. Doğu Almanya mantığıyla yetişmiş. Dolayısıyla Hollanda'nın tüketici toplumuyla anlaşamadığı bazı noktalar var ve benim de hep aklıma gelen ama soracak kimse bulamadığım için içimde kalan sorular. O yüzden yıllardır burda yaşayan, Hollandacası çok iyi olan birinden de aynı soruları duymak hoşuma gidiyor. Yalnız değilim. Bi ara yine görüşiciiz. Bu arada Hollandaca derdimi anlatabildiğimi hep biliyordum ama onunla daha rahat konuşabilmemin sebebi
nin o olduğunu anladım bu görüşmemizde. Anlatmak istediğim şeyi çoktan anladığı halde hala cümle kurmaya çalışan bana öyle bir sabır gösterip cümlemi tamamlamamı bekliyor ki, konuşmaya devam edebiliyorum. Herkesten bunu bekleyemem, mümkün değil. O yüzden öğrenmeye devam etmem şart.

Bu gazla bugün Hollandaca A2/B1 seviye podcastleri dinledim: Learn Dutch with The Dutch Online Academy

He bi de Hollandaca genç kız kitapları da denen, basit aşk meşk romanlarından okumamı önerdi. Mantıklı geldi. Kütüphaneler kapalı ama marketlerde filan da satılıyor bu tip kitaplar. Deneyebilirim.

Elişi yönünden pek bir şey yapmadım bu arada.

He Glow'u bitirdim. Bu konuda konuşmak istemiyorum.

After Life'ın yeni sezonu gelmiş, sevindim.

Yine Yeni Yeniden Doksanlar podcastinin son bölümünde Sezen Aksu'nun şiirlerden uyarladığı şarkılar ve hikayeleri ve daha bir sürü şey var. Çok seviyorum bu ikiliyi. Geçmişimizle ilgili eksik kalan noktaları tamamlıyorlar adeta.

Bulmaca çözerken öğrendi u., sağolsun bana da söyledi: Çığır; keçiyolu, patika demekmiş. Yani çığır açmak, yeni bi yol açmak! Çok güzel bi aydınlanma değil mi?

Sanırım böyle. Korona durumuna alıştım mı? Sanırım baya baya alıştım. Başlarda belirsizliğin getirdiği bi endişe vardı içimde. Ne olacak? Felaket senaryoları yazıyordum sürekli kafamda. Şimdi biraz daha belli her şey. Belli şartlar sağlanırsa, geçebilen bir şey gibi görünüyor. Ölü sayısının her gün azaldığı ülkelerden bahsediliyor. Sanırım bu düşüş haberleri sebbeiyle, farkında olmadan azaldı endişelerim. Ya da şöyle diyeyim, eski apokaliptik bi gelecek gösteren endişelerim, daha mantıklı ayakları yere basan endişelere bıraktı yerini.

Yeter gali susayım,
Selamlar,
Kanatlı Kedi

24 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 30

Merhaba sevgili insanlar,

Kulaklığımı taktım da geldim. Spotify'dan hazır bi liste dinliyorum: Women of Jazz. All of Me çalıyor, 50lere gittim, Los Angeles'ta bi bara. Orda ve o zamanda mı olur o barlar bilmiyorum ama o civarda biyerde bi zamanda işte. Bi martinim eksik şimdi. Tabi bi de kül tablası ve kıvrılıp giden sigara dumanı. Kapalı alanda sigara içemeyenlerdenim, sigara dumanımdan kendim rahatsız oluyorum, olabildiğince uzağa üfürüyorum genelde. Nostaljik ögelerin üyesi olmaya çalışan gerçekçilerdenim galiba. Sigaraylan ortam mı yaratılır, saçma.

Bu sabah kartpostallarımı düzenledim. Yıllardır ilk defa. Sanırım on yıldan fazladır biriktiriyorum. Günlük tutmaktan sonraki en uzun süreli alışkanlığım olabilir. Vay be, hiç böyle düşünmemiştim. Kartpostallarla ilişkim de amaçlarına aykırı. Sadece biriktirmek istiyorum. Dünyanın çeşitli yerlerinden resimli kartlar geçsin istiyorum elime. Kendim gidip aldıysam, üşenmeyip o an ne hissettiğimi yazdıysam arkalarına, daha bi güzel. Ya da başkaları getirdiyse bana, nerde, ne zaman ve hatta hangi psikolojiyle teslim aldığımı not ettiysem, daha da iyi. Bugün hepsini ülkelerine göre sınıflandırdım, postitlerle etiketledim. Küçücük bi kutuya sığdılar. Yıllardır ne yapacağımı bilemediğim kucaklayıp taşıdığım kartlar meğer o kadar da çok yer kaplamıyormuş. Hep bi albüm yapmayı düşünüyordum. Hepsini fotoğraf gibi kolayca sergileyebilmek için. Ama bu sefer de arkalarındaki notları göremeyecektim ki bu çok önemliydi. Yani aradığım o pratik çözümü bi türlü bulamamıştım. Ta ki dün gece pinterest'te postcardlı aramalar yapana kadar. Ne kadar da basit bi çözümmüş halbuki, bi kutuya koyup aralara etiket serpiştirmek. Tişikkirler pinterest! Hiç bu kadar net faydalanmamıştım kendisinden.

İşte sonuç bu:



Tabi sonra daha güzel etiketler yapmak gibi fikirlerim hala var ama şimdilik ortalığı topladım ya yeter. 

Eskiden kartpostalların olduğu küçük dolabı da düzenledim bugün. Fotoğraf albümlerini falan dizdim güzelce. Saçma sapan ne işe yaradığını bilmediğim bir sürü anahtarı bi kutuya koyabildiğim için mutlu oldum. Eski bi çikolata kutusu. Kutular ne kadar da önemli nesneler...

Biraz da free style örgü ördüm, pattern falan kurcalamadan, kafama göre. Turuncu, yıldız şeklinde komik bi küpem var, üniversite zamanımdan kalma, nerden nasıl aldığımı hatırlamıyorum. Kuyrukları eşit olmayan turuncu bir yıldızın üstünde gülen bi surat var, emoji gibi bi şey kısacası. Çok seviyorum, en neşeli küpem o olabilir ama eşi yok. Makyaj yapmadığım için küpelerle renk katmaya çalışıyorum yüzüme. İşte bu eşsiz küpeye bi ieş örmeye niyetlendim, ördüm de ama eş olmadı, ip kalın geldi, çok büyük oldu, bi de yıldızdan çok çiçeğe benzedi. Olmaz, yıldızla çiçek aynı şey mi? Değil. Sonra o turuncu çiçek de yalnız kalmasın diye yanına bi çiçek daha ördüm ve yeni bi çılgın küpem oldu. Yarın blocking yapmaya çalışcam bunlara, kuyrukları içe doğru kıvrılmasın, olduğu yerde dursun diye yapılan bi işlem. Galiba kolalamak deniyordu buna. 

Tabi bu çiçeklerle olduğum yerde duramadım. Düzgün yıldızlar yapmaya giriştim. Bu arada artık sihirli halkayı düzgünce yapabiliyorum! Aferin bana. İnsan her gün bi şey öğreniyor. Neyse, mavi yıldızlar yaptım, daha ince ve daha az sıcak bastıran bi iple. Küpe yapcaktım normalde, ama aklıma başka şeyler geldi, du bakalım. 

Örgünün bu tarafını çok seviyorum, ilham gibi bi şey, her gün gelmiyor. Öylesine oturuyorum iplerin başına ve bi şeyler yapmaya başlıyorum çok ciddiye almadan. Hiç tarif falan bakmıyorum internetten. Sonra hop bi şeyler çıkıyor. Gerçekten bi şey yaptığımı, tamamen kendim yaptığımı hissediyorum. Nadiren oluyor. Kafanın o yaratıcı tarafının kapısını açmak gerekiyor ama her zaman açılmıyor işte nalet şey, nazlı mı desem, gururlu mu...

Akşam da Glow izledim yine. Son sezonun bitmesine üç sezon kaldı. Yine hüzünlü zamanlar. U.ı da sardı iyice. Bu gece 11.30dan sonra "üç bölümcük yaaa, izleyiverelim" dedi de, ben dedim blog yazmam lazım. Sorumluluklarımın bilincinde olarak kalktım geldim buraya. Olay beni bu kadar karizmatik gösterecek şekilde gelişmemiş olabilir ama şimdi ne ehemmiyeti var? Ayrıca Alison Brie'nin, yani başroldeki Ruth'un, yani Community'deki iyi aile kızının yönetmen olduğunu öğrendim. Bunu üçüncü sezonun sondan üçüncü bölümünde fark etmem benim cahilliğimden mi, yoksa bu da arada bi yönetmen değiştiren dizilerden mi, bilmiyorum. Her türlü, saygılar Sayın Brie! 

Şuraya bi de Glow trailerı koyayım tam olsun (bu video koymaya üşenme halini bırakmam lazım):


Dizinin ilk bölümlerinin bütün mesajlı sahnelerini trailer'a koymuşlar adeta. Dizide daha bi güzel yedirilmiş oluyor, çok daha günlük hayattan alınmış replikler, çok daha sıradan anlar var. (Ben de bi şeyi sevince övmelere doyamıyorum)

İşte böyleyken böyle. 

Karantina çelıncının son haftasına girmiş bulunmaktayız. Ben belki sonra da devam ederim. Bana iyi geliyor. Ama tabi 1 haftada neler değişir, bilemeyiz, bu işler hep kader kısmet ... değilse de o tip bi şeyler...

Bu arada Suç ve Ceza'nın sesli kitabını bitirdim. Raskolnikov ve o dönemin kibarlık olsun diye uzun ve gereksiz konuşmaları beni yedi bitirdi. Ama Dostoyevski'nin yazarlığına, gözlem yeteneğine olan hayranlığım ikiye katlandı. 

O zaman, online alışverişte marketin ikramı olan alkolsüz birayla kapanışı yaparken, hepinize saygılarımı sunarım, 

Kanatlınız, Kediniz




22 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 29

Melabaa, 

Bugün u. fifa oynamaya dalmışken, hemen oturdum yazıyorum. Ertelersem yalan olur çünkü. 

Haftanın, benim için, son iş günü bitti. Etiketlemeyle ilgili malzemelerden birini getirmeyi unuttuğum için, teslim etmeye atölyeye gittiğimde işim uzun sürecek, bi de etiketlemeyle uğraşıcam. Her hafta böyle bi saçmalık yapıyorum. Bu arada bazı tam zamanlı çalışanlar iki gün atölyeden, üç gün evden çalışıyorlarmış artık. Duyunca eyvah dedim, keyfim çok yerinde evde. Yolda 1.5 saat geçirmiyorum, işyerindeki gibi kendimi muhabbete zorlamak zorunda kalmıyorum...Kulaklıksız bissürü şey dinliyorum, kafam yorulmuyor. Ne dinliyorsun diye soran yok, kitap dinliyorum cevabını vermekten utanmak yok... Ey özgürlük! Sen ne gsel bi şeysin!

Neyse, böyle gereksiz bi konuda stres yapmaya, iş ortamının sevmediğim yönlerini gözümde canlandırmaya başladım. İşimin anlamsızlığını, bana bi katkısı olmadığını, geleceğe yatırım sayılamayacağını, toplumdaki karizmasızlığını, işyerindeki saçma tavırları, kontrat almak için savaşmam gerektiğini, sonuçta da hayatımın anlamsızlığını falan düşünmeye başlayacaktım kiiiii.... durdum. Ne gerek var? Beni atölyeye çağıracakları bile belli değil daha. Bana bi şey söylenmedi ki. Çağırırlarsa o zaman düşünürüz. O zaman bile bunların çoğunu düşünmemin manası yok. 

İşte bunlar hep şu sıralar kişisel gelişim kitabı okumamın etkileri. Hiçbi kalıcı çözüm sunmasa bile, bugün o saçma girdaba girmemi engelledi ya, bence yeterli. O defteri de cidden yapacağım sanırım. Dünkü gaz hala devam ediyor, demek ki ciddiye alınası bi gaz.

Bikaç gündür yürüyüş yapıyorum. Evin etrafında geniş bi çember. 5bine yakın adım. Bence yeterli şimdilik. Yogadan uzaklaştım bu ara. Ne zaman yapasım gelse ev tozlu oluyor, çoğu zaman da yapasım gelmiyor. Tozu bahane ediyor da olabilirim. Aman blog yazma konusunu bile günlük rutin haline getiremedim, yeni tanıştığım yogayı mı kankam yapcam? Mantıksız bi arzu. Ama sırtımı filan esnetmek için arada bir yaparım, sonuçta aramızdaki sınırlar kalktı artık. Hareket amaçlı yürüyüş de iyi gidiyor şimdilik. Tempolu tabi. Bugün Yasemin Mori'yi açtım, shuffle yaptım, çok iyi gitti. Tavsiye ederim.

Bu arada bi şeyi hiç paylaşmadığımı fark ettim bugün. Ayvalıklı gıda mühendisi bir arkadaşım zeytinyağı üretiyor. Ben de gıda mühendisliği mezunuyum ama ben yalandan mezunum görüldüğü üzre. Ama bu arkadaş bölüme gayet bilinçli gelmişti. Zeytinlikleri vardı dededen kalma, kendilerine kadar üretim yapıyorlardı ama bi potansiyel var diye içi içini yiyordu Bahar'ın. Her proje ödevini zeytinyağı üzerine yaptı nerdeyse ve tezini de tabi ki. Sonra bir sürü eğitim de almış. Benim bölümle pek alakam olmadığı için bu tip eğitimler aldığından haberim yoktu tabi. Başka yönlerden iyi arkadaştık biz. Gıda sektöründe yurtiçinde yurtdışında bir sürü yerde çalıştı. Sonunda hayalini gerçekleştirdi, kendi markasını kurdu. Çok sevindim, gerçekten çok mutluyum O'nun için. Bi insanın bi hayale sahip oluşuna, sonra o hayalin peşini hiç bırakmayıp uğraşmaya devam edişine ve sonunda başarmasına şahit olmak çok farklı, çok güzel bi şey. Datlışım benim. Arkadaşımın adı, Bahar Sağlam Gürol ve markasının adı da Olea Aera. Site de bu: https://www.oleaaera.com/

Çok istiyorum şöyle bol bol satılsın. Ne yazık ki yurtdışına satış yok şimdilik. Türkiye'ye gelince alıp gelecektik ama bu yaz yalan olacak gibi. O yüzden olabildiğince duyurmak istiyorum. Tadı güzel diyorlar, doğrudur. Hiç yemedim bu markalı zeytinyağlarını ama inanırım. Yıllar önce Bahar'ı ziyarete gittiğimde evlerinde hep kendi zeytinyağlarından olurdu çünkü, illa ki şöyle bi ekmek banıp tadına bakardık. Güzeldi. Bahar da tabi bi Ayvalıklı olarak öyle her zeytinyağını beğenmezdi. Hala öyledir muhtemelen ama eskisi kadar sık görüşemiyoruz, Londra'da yaşıyor artık (bi ara Hollanda'daydı da). 

Neyse işte, demem o ki, bi bakın sitesine falan, fiyatlar da uygun sanki, migros zeytinyağı fiyatlarıyla kıyasladım da aşırı aşırı pahalı değil, hani küçük bi şirketçik olduğunu düşünürsek. Almasanız bile haber vereyim dedim. Şimdiye kadar niye vermediysem, unutmuşum demek ki...

İşte bugün de böyle. Kartpostal koleksiyonumu düzenliyeceğim şimdi, ülkelere göre sınıflandırıp, bi tane kutunun içine dikine yerleştircem, hani eskicilerde olur ya, öyle. Mari kondo usulü de diyebiliriz. Helecanlıyım. 

Sevgilerlen, 
Kanatlı Kedi



21 Nisan 2020

Karantina Çelıncı 26-27-28 ve Kartpostal Çelıncı

Vallaha billaha dün gece yazcaktım! Bilgisayarı aldım kucağıma ama arkadaşlarla derin bi geyik muhabbetine başladı u. Benim de arkadaşlarım olduğu için uzak duramadım. Sürekli okey oynuyorduk karantina öncesinde, online okey oyunu arayışına girmişler, hepsi kapattıkları facebook hesaplarını geri açmışlar, telefona uygulama indirip deneme derdindeler... di.  Ben de katıldım aralarına tabi. Dördüncüsüz olmaz.

Sonuç olarak denediğimiz dört okeyi de sevemedik. Araştırmalar devam ediyor.

Bugün gün içinde yazacaklarımı not aldım, mal mal ekrana bakmayacağım bu sefer inş.

Haftasonu elişi bloğuma bi şey yazdım. Önemli sayılabilir, burdan da yazayım. Gün boyu sürekli maske takıp çalışmak zorunda olan tanıdığınız varsa belki duymuşsunuzdur, maske ipleri kulak arkasını kaşındırıp acıtıyormuş. İnternetteki örgücüler hemen bu  probleme bi çözüm bulmuşlar tabi ki. Kulak koruyucu tasarlamışlar. Ben de ilk gördüğümü Türkçe'ye çevirdim, şurdan bakabilirsiniz: https://coloroclock.com/2020/04/19/no-button-ear-saver-dugmesiz-kulak-koruyucu/ Abimin eşi hemşire, kendine yapmış, gerçekten işe yarıyormuş, test edildi onaylandı yani. Yalnız ben deneyemedim çünkü maske yok bizde.

Bi kartpostal aldım burdaki eski komşumdan. Hala bizim mahallede oturuyor. Bi ara gelip posta kutusuna bırakmış gitmiş. Korona öncesi ABD'ye gitmişti, ordan kartpostal getirmesini istemiştim, koleksiyon yapıyorum diye. Bi tane vermişti zaten, şimdi ikinciyi bırakmış kutuya. Sevindim. Hollandaca yazışıyoruz tabi ki. Arada bi buluşurduk, Hollandaca başlayıp, coşunca İngilizce'ye
geçip, dönüşte de vicdan azabıyla tekrar Hollandaca'ya dönerdik. Değişik bi kadın. Bi derdi var insanlıkla, hayatla, belli oluyor halinden, konuşmasından. O yüzden mi beni dürtüyor, amacı ne anlamadım. Başlarda acaba bi cemaat üyesi falan da beni üye yapmaya mı çalışıyor diye bile düşünmüştüm, pek sever beni o tipler. Nası savunmasız görünüyorsam böyle bi kol kanat germeye çalışırlar. Sonra çok güzel deperim:) Neyse bu kadıncağız cemaatçi çıkmadı ama aramaya sormaya devam etti. Savolsun. Belki sosyal mesafeli yürüyüşlere çıkarız. Hollandacamın boktanlığını tüm mahalle öğrenir böylece.



Yukarıdaki video, 1983 Amsterdamının sokak görüntülerini içeriyor. Bisikletimsi bi arabayla Amsterdam'ın önemli sokaklarından hızlıca geçerken, bi taraftan da yorum yapıyor yönetmen/fotoğrafçı Ed van der Elsken. 4 videodan oluşan bir film aslında. Ne önemi var? Waterlooplein çok değişik bi yermiş mesela o zamanlar, tanıyamıyorum. Ve daha bir sürü şey. Ama en önemlisi şu:



Kadir van Lohuizen adında başka bir Hollandalı fotoğrafçı da bunu çekmiş. Aynı tarzda, Amsterdam sokaklarında hareket halinde ama bu sefer sokaklarda neredeyse hiç insan yok. Yine arkada yorumları duyuluyor. İkisini ardarda izlemek çok enteresan oluyor.

Bir de sesli kitaplarda kişisel gelişimci oldum iyice:) Üzülmeyi Bırak, Yaşamaya Bak diye bir kitap buldum. Yazarı kimdi hatırlamıyorum bile. Dale Carnegie imiş. Valla kişisel gelişim falan demeden okuyorum artık bunları. Notlar alıyorum. Hatta bi "negatif haller" defteri yapsam diyorum. Misal endişe, öfke, kıskançlık, üzüntü gibi bölümler yapayım. Bi konuda çok mu öfkeliyim? Bununla ilgili okuduğum kitaplardan aldığım notları okuyup uygulamaya çalışayım verilen tavsiyeleri. Belki işe yarar? İlla ki biri ikisi yarar hepsi olmasa da. Bu kitaba göre şu anki ruh halim yüzünden ömrüm hızla kısalıyor, yarın falan ölmem lazım yani bu kadar endişeyle, negatif duyguyla. Ne bileyim. İnanmak istiyorum sanırım yıllar önce umarsızca dalga geçip durduğum bu çok satan kitaplara. Hiç olmazsa biraz pratiğin zararı olmaz.

Gelelim kartpostalların faydalarına. Bir zamanlar bir kartpostal çelıncına aa ben de katılmak isterim diye atlamıştım. Epey oldu ama ben geç de olsa göndereyim kartlarımı. Neşelilerinden seçtim. Yoksa çok daha mesajlı, asi vs şeyler vardı da, içim elvermedi.


Burası bence Viyana'nın en güzel yerlerinden biri:) Hundertwasser evleri. Yamuk yumuk. Gaudi'yle bağları var mıydı bilmiyorum ama o tip, rengarenk, isyankar, köşesiz, çocuk resmi gibi evler. 


Bu da devasa bi Konstantinopol heykelinin bir parçasıymış. Kedilerin duruşu, bakışı çok manalı geliyor bana bu fotoğrafta. Koca Konstantinopolmüş,değilmiş, umurlarında değil sanki...Aha kırıldı elin, bedeninden ayrı duruyor, ne önemi var? diyorlar gibi, tabi tüm şirinlikleriyle. Bazen yeğenim de böyle şirin/şeytani/anlamlı bakışlar fırlatıyor, ne yalan söyliyim, korkuyorum. 

Hepinize gelsin bu kartpostallar. Ne tip bi mesaja ihtiyacınız varsa, onu alının üstünüze bu resimlerden. Güzel günler göreceğiz, güneşli günler, yazdım arkalarına da.

İşte böyle, selam eder giderim, 
Kanatlı Kedi













18 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 25

Selamlar efeeem,

Ikea'dan yaklaşık üç sene önce aldığımız koltuğun yastıkları yamuk yumuk olmuştu, napsak napsak diye düşünürken bi youtube videosu görmüş u. "Fiber fill" diye bi malzemeyle dolduruluyormuş. Sipariş ettik, aldık, yoğunluktan ilgilenemedik, bi köşede bekliyordu paketler. Dün sonunda işe giriştik. Bi kiloluk paket, bi yastığı anca doldurdu. Neden? Çünkü Ikea yastıklarının içi boş. Kubarık kubarık duran bi şeylerle dolduruyorlar, sonra en fazla bir sene sonunda oturunca vücudunun şeklini alan yavşak bi şeye dönüşüyor bu yastıklar. Görüntüsü neyse de, sırt ağrıtıyor böyle yamuk yumuk olması. Neyse, çok daha fazla fiber fill almamız gerektiğini fark ettik.

Akşam da yine Glow izledik bikaç bölüm. Dizide huysuz yönetmeni oynayan Marc Maron'un standupları çarpıyordu gözüme ne zamandır. Ama saçma sapan seksist esprilerle doludur, adamdan soğurum diye uzak duruyordum. Dün izledim en sonuncusunu. Gayet zekice laf sokmalar, espriler, sevdim. İki tane daha görünüyor. İZlerim ben onları da.

Bu arada ear saver diye bi şey var. Sürekli maske takanların kulakları acıyormuş bir yerden sonra. Acımasın diye çeşitli yöntemler çıkmaya başladı sosyal medyada. Şöyle örgü versiyonları çıkmış: https://melucrochet.com/2020/04/11/melu-crochet-free-ear-saver-mask-adaptor-crochet-pattern/ Haberiniz olsun. Uzun süreli takmanız gerekirse, ya da çevrenizde maskeli bir işte çalışmak zorunda olan birileri varsa, yapabilirsiniz, yaptırabilirsiniz.

Bugünlük haberler bu kadarcık,
selam eder, çeker giderim.

Kanatlı Kedi

17 Nisan 2020

Karanina Çelıncı - 21-22-23-24

Çelınca karşı çok ayıp etmişim gerçekten. Bu kadar gün geçtiğinin farkında değildim. Halbuki pazartesiden cumaya geldiğimin gayet de farkındaydım ama gün dediğimiz şeyin göreceli olduğuna inanıyormuşum demek ki. İşgünü olarak 3 gün geçmiş de, çelınc günü olarak o kadar da geçmemiştir diye düşünmüşüm. Yanlış olduğunu şimdi kavradım. Önemli olan eninde sonunda kavramış olabilmek. Bi aferini hak ettim bence.

Ya bu pazartesi çalışmadım ben, Paskalya ya, u. çalışmıyordu, dedim ben de tatil modunda olayım da bi şeye benzesin... Diğer günlerde de bi türlü yetiştiremedim günlük bitirmem gereken işi, gün sonunda hep bi sırt-boyun ağrısı çektim, bilgisayar başına oturacak halim kalmadı. Bugün gittim teslim ettim, rahatladım. Haftaya pazartesi kesinkes iş günü, lamı cimi yok, dengem bozuluyor yoksa.

Bu arada geçen yazıda bahsettiğim ikinci kez regl olma hali sebebiyle doktoru aradım, asistanıyla konuştum, uzun uzun bir sürü soru sordu tarihlerle ilgili, iyi ki her şeyi kaydetmişim. Bundan sonra karar verdim, Google Takvim hesabımda sağlık konulu bi etiket oluşturcam, her türlü notu buraya yazıcam. Bugün göz damlası kullanmaya başladım mesela, şişeyi açtıktan sonra en fazla 1 ay kullanmak gerekiyor, bunu oraya yazıcam. Buna karar verince içim rahatladı, kaosa son! He bu arada asistan durumu doktora sordu, doktor asistana cevap verdi, sonra söylenen saatte ben tekrar aradım, doktorun ne dediğini sordum. Şöyle demiş: Doğum kontrol haplarını kullanmaya devam etsin, önümüzdeki ay da aynı şey olursa tekrar arasın. Öyle yapıyorum ben de bakalım.

Kaç gecedir hapşurukla uyanıp duruyordum, biraz hapşurup, burnumu silip yatıp tekrar uyuyordum. Dün 3.30'da uyandım, yine aynı şeyi denedim, yok, durmadı şerefsiz. Gittim çeşmede burnumu sildim uzun uzun, yüzümü yıkadım falan, hala hapşuruk devam ediyor. Bi taraftan uyku haliyle "acaba hapşurukla burun silmem aynı ana denk gelir de ölür müyüm?" diye endişelendim. Hapşuruğunu tutmaya çalışırsan ölürsün, gibi iddialar hatırlıyorum küçüklüğümden ve tabi ki doğru olup olmadığını hep sorguladım ama hiç araştırmadım, e tabi bu bilgi bilinçaltıma girmiş, hapşuruğu durduramadığım, kafamın en işlevsiz olduğu saatte geldi beni buldu.

Bu arada yaklaşık bir aydır evde burun spreyi arayıp bulamıyordum. Aldım gibi hatırlıyordum ama almamışım demek ki diye bi sonuca varmıştım. Dün gece o kafayla bi daha aradım, dedim eskilerden, tarihi geçmiş falan ne varsa kullanırım, tuzlu su altı üstü... Derken açılmamış paketi buldum. Dalga geçer gibi karşıma çıkacağı tuttu. Daha önceki seferlerde neremle aradıysam artık... Tam da olması gerektiği yerde, ilaç kutusundaydı üstelik.

Neyse, onu sıktım, zamanla rahatladım, sabah çişine kadar gayet güzel uyudum. Bugün eczaneye gidip göz damlamı da aldım. Artık bu konuyla ilgili yazmam diye umut ediyorum, rahat bırakıciim sizi.

Eczanede veznelerin önüne plastik-cam gibi bi şey germişler, 1 adım ilerisine de kırmızı çizgi çekmişler, onun ötesinden konuşuluyor eczacıyla, öyle gidip cama yapışmak yok. Bekleme salonunda en fazla 4 kişi bekleyebiliyormuşuz, kalanlar dışarıda bekleyecekmiş. Bir de yazı asmışlar, maske, eldiven gibi şeyler satmıyoruz diye. Marketlerde filan zaten satılmıyor. Sokakta kimsenin maskesinin olmaması son derece normal yani. Birkaç gönüllü organizasyon var, sağlık çalışanlarına, huzurevi gibi yerlere maske dikip gönderen ama o maskelerin de koronadan korumadığı için gereksiz olduğunu ileri sürenler var. Maske karşıtlığı hala hakim bu ülkede kısacası. Ama gerçekten gereksiz olduğuna inanıldığı için mi, yoksa yetersiz olduğu için mi anlayamadım.

Bi de Glow izledim bu hafta. Netflix'te bi dizi, 80lerde geçiyor ama şimdilerde çekilmiş. Hollywood'un şimdiye kadarki erkek egemen sistemine isyan olsun diye yazılmış adeta senaryosu. Çok hoşuma gidiyor. Bir sürü kadın karakter var, dolayısıyla ideal kadın ya da olması gereken kadın gibi bi karakter göze sokulmuyor. Her birinin ayrı bi özelliği var ve hepsi kendince normal. Kim ne karışır? Normal ne? gibi soruları sorup duruyor adeta her sahnede. Senaryoda her cümlede geçmişe öyle bi isyan var ki, zevkten dört köşe oluyorum. Her bi sahneyi ayrı ayrı inceleyip bi şeyler yazmak isterdim hakkında.

İşte böyle, sevgilerle der, giderim,
Kanatlı Kedi

13 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 20

Evet... taaa 20ye geldim. Böyle tek tek sayınca zamanın geçmesi daha bi sinir bozucu oluyormuş yahu! Sayılar ne kaa da gereksiz şeylermiş meğer.

Dün akşam Pom Poko'yu izledik. Ghibli Stüdyoları'ndan Miyazaki'nin değil başka bir yönetmenin, Isao Takahata'nın filmi, 94 yapımı. Çocuk filmidir diye düşünmüştük, oyuncak ayıya benzeyen karakterler çocuk kitaplarını andırıyordu ama içeriği biraz yetişkinimsi. Yani çok da değil ama "hayalar" kelimesi çok kullanılıyor mesela, çiftleşme dönemi, kur yapma gibi konular geçiyor... Çocuğunuzla eğer "ben nasıl doğdum" konusunu konuşmadıysanız, anlatmak için iyi bi yöntem olabilir. Tabi bana güvenip de hemen birlikte oturup izlemezsiniz diye düşünüyorum. Bir çocukla nasıl konuşulur, konusu en son bana sorulmalı, bilgisizim, beceriksizim bu konuda.

Mesut Süre ile İlişki Testi'nden bi bölüm izledim yine. Seviyorum bu adamı ve kankalarını, gözlerim yaşarana kadar gülüyorum genelde. Lakin ki konuklarda bir kadın vardı ki, o kadar benim zıttım bi karakterdi ki, o özgüven, o istediğini yapabileceğini düşünme hali... Özendim, kıskandım ve sinirlendim. İtiraf edeyim. Bana laf sokulduğunu hayatta anlamam, ismimle hitap etmeli, bana direk söylemeli laf sokan kişi, diyor. Ne güzel bi hayat ya, dedim. Ulan hadi geçen geçti, hayatımın kalanında bari bu kadar umursamaz olabilsem, benim de özgüvenim tavan yapar, ben de başarısızlıklarımı sallamam, ne var canım, der geçerim. Ben insanlarla kurduğum ilişkinin her anında acaba yanlış bi şey mi dedim, acaba bana laf mı soktu, aman yanlış anlaşılmayayım diye diye ya konuşamıyorum, ya da uzun uzun açıklamaya çalışıyorum ne demek istediğimi. E bu da biçok şeyi engelliyor tabi ki. Çok düşüncelilikten filan da değil bu, "hep iyi niyetinden kaybediosun" fln değil yani. Çocukluğuma inmek lazım belki.

Aslında aydınlandım bi bakıma. Ha bu konuda neyi değiştireceğim? Henüz hiçbi şeyi. Neyse bakalım, burnum yeterince sürtülsün de bi adım atmaya karar veririm belki.

Saçma sapan basit sağlık problemlerim var, ona da canım sıkılıyor sanırım. Polen alerjisinin verdiği sürekli huzursuzluğun yanında, durup dururken, olmamam gerekirken regl oldum bu ay ikinci kez. Öyle azcık gösterip gitme de değil, normal zamanıymış gibi gereksiz uzunlukta bi şey. İlk defa oluyor böylesi, canım sıkıldı. Doğum kontrol hapı kullanıyorum da, bu işin bi düzeni var yani lütfen. Sigara içiyorsanız hap kullanmayın gibi şeyler yazıyordu Hollandaca resmi bi sağlık sitesinde ama sallamamıştım, doktor da yok kullanma dememişti. Ondan mı acaba, çünkü sigara da kanı inceltiyor muymuş ne, yani kan kaybını arttırıyormuş. Fikri olan var mı? Telefon edip doktoru oyalamak da istemiyorum bunun için ama kafama takılıyor. Sigara içmeyeyim diye düşündükçe de içesim geliyor. Suratsızlığım artıyor vs..

Bunu da yazmayacaktım da yazdım arkadaş, ne var ya. Polen alerjimi rahatça yazabiliyorsam bunu niye yazamıyorum! Kafamda aştığımı düşündüğüm şeyleri uygulamaya gelince hala çok çekigen kaldığımı fark ettim yine. Sağlık problemi işte. Yeter gali.

Öyle işte, mübarek paskalya günü, evdeyiz, yumurta ya da tavşan şeklinde olmasa da azcık çikolata var, onu yiyeyim. Kendimi zorla neşelendireyim. Siz de gidin gali hadi, enerjinizi yeterince aldım kanımca:)

Öperim (lafın gelişi),
Kanatlı Kedi





12 Nisan 2020

Karantina Çelıncı - 19

Merhabalar, mutlu pazarlar vd.

Ne habersiniz? Ben de iyi işte, bugün hiç haber okumadım. Yani sabah daha tam uyanamamışken bilinçsizce telefonu elime alıp haber sitelerine girişimi saymazsak, ki bence saymamalıyız çünkü hiçbir şey hatırlamıyorum.

Polen alerjisi başladı bende geçen sene. Gözlerim kaşınıyor, burnum akıyor ve sürekli hapşuruyorum bu aralar. İşe giderken zor oluyordu, bu sıralar evdeyim, çok önemli değil ama gece hapşurarak uyanmasam, hapşuruk krizine girmesem daha iyi olacak sanki. Gece çişe kalkmak vardı, bi de bu çıktı başıma. Bi de u.ı uyandırırım endişesi var ama neyse ki hiç duymuyor sağolsun. Eve hırsız falan girse hiç uyanmaz, iyi. Uyansa n'apacak zaten? En iyisi uyumak.

Bugün biraz bayram temizliğine giriş yaptık. Paskalya'ya denk gelmesi tesadüf oldu tabi. (Paskalyanız da kutlu olsun bu arada) Paskalya kutlayanlar da bi gün öncesinde çılgınlar gibi temizlik yapar mı? Annem bayram öncesindeki bir hafta boyunca evin her tarafını temizlemeyi amaç edinir (-di, artık hem daha çabuk yoruluyor, hem de eskisi kadar umursamıyor). Hep birlikte çalışırsak amacına ulaşacağını düşünürdü ama biz hep yan çizerdik gereksiz evlatlar ve gereksiz koca olarak. Bi de dalga geçerdik kadınla "ya anne ne gerekh var yhaaa, abartma biee" diye. Halbuki senede bi defa koltuğu, kapıları silmenin iyi bi fikir olduğunu düşünüyorum şimdi ben de. Tüm mutfak dolaplarını silmek, mutfak dolabının, gardrobun üstünde biriken tozları silmek... Gereksiz eşyalardan, orda burda bekleyen elektronik alet kutularından kurtulmak... Banyo-tuvalet duvarlarını silmek, sıcak su borularının üstünde biriken yarım santimlik toz tabakasından kurtulmak... Buzdolabının, fırının içini silmek...

Kısacası bahar temizliğinin çok güzel bir fikir olduğunu düşünüyorum artık. Tabi hepsi bir günde olmaz, dolayısıyla annem gibi bir haftaya yaysak ne güzel olur. Bugün u. da ikna oldu, yaptık birazını. Ellerim kurudu ama içim ferahladı. Kalanı da sonra artık. Sonra derken, en kısa zamanda. Hıhı evet.

Bugün son zamanlarda yaptığım elişlerimden biriyle ilgili bi yazı yazdım öbür bloga. Şurda: coloroclock.com . Tekrar uzun uzun yazmaya üşendim ama kısaca şapka diye başlayıp kırlent örtüsü olarak bitirdiğim bi iş diyebilirim. Fotraf da koyayım bi tane:



Selam ederim efenim, bugünlük haberler bu şekil,
Sevgilerlen,
Kanatlı Kedi

11 Nisan 2020

Karantina Çelıncı 17-18

Selamlar efenim,

Koronayla ilgili iç karatıcı haberler ordan burdan gelip duruyor, pozitif çıkanlar, vefat edenler... Benim yakın çevremde çok kötü haber yok şimdilik, o yüzden oturup kara kara düşünmemeye çalışıyorum. O hakkımı sonraya saklıyorum, yakınlarda birini vurunca/vurursa... O zamana kadar kafayı sağlam tutmaya devam, ki o zaman da çok uzak görünmüyor zaten.

Ayh... iyimser bi şeyler söylemeye çalışırken karamsar konuştuğumu fark ettim. Hey gidinin virüsü, her bireyin çevresinde en az bir tanıdığını vuracak gibi. Bunu kabullensek rahata erer miyiz azıcık? Nası ercen saf, kimi vuracak, ne derece vuracak? Bunlar var sırada.

Ben kötü haberleri görmezden gelerek yaşamaya devam edeyim en iyisi. Meğersem benim normal yaşam biçimimin en doğrusu olduğu kanıtlanmış da, o yüzden herkes evinde oturuyormuş, kimse kimseyle görüşmüyormuş, partiler, düğünler her türlü toplumsal organizasyon tü-kaka ilan edilmiş, ben de bu yüzden evden çıkmadığım için vücuduma ya da topluma karşı bir suçluluk duymuyormuşum mesela... Ölümler hastalıklar normal seyrinde devam ediyormuş. Ne kaa da güzel. Evet sevgili insanlık... Kiminin ütopyası, kiminin distopyası işte (şeytani gülüş emojisi)

Yok ya valla, herkes bana benzemesin, aman tanrılar korusun. Benim de distopyam olur bu. Bu zamanlar geçsin de, yine aşırı sosyaller diğerlerini bastırsın ortamlarda, ben buna razıyım.

Bu sıkıcı geyik muhabbetinin dışında neler oluyor? Onu da anlatayım da, günlük yazdığımızın bi anlamı olsun.

Dün gece Ponyo'yu izledim, yıllar sonra tekrar. Çok güzel film, n'olur herkes izlesin, çoluğunuza çocuğunuza da izletin. Denizle aram pek iyi değil, karasal ortamda büyüdüm, korkarım kendisinden, ama barışasım geldi. Bi de o arkaplanlar, o küçük Japon arabaları, eve, anaokuluna girerken ayakkabı çıkarmalar, çubukla hüpletilen noddlelar... Şu zamanlarda içini açmak isteyenlere şiddetle tavsiye ederim.

Bugün de poğaça yapmaya kalkıştık, ne zamandır burnumda tütüyordu. Ama yakınlarda Türk fırını yok, bu zamanda hadi çıktık dauzaktakilere gittik diyelim, gitmeyiz de, hadi diyelim gittik... Onlarda da poğaça olacağının garantisi yok. Kendimiz yapalım öğrenelim dedik. Mayalı şeylerle aram yok normalde, yıllar önceki birkaç denemem kabarmadı, yapış yapış oldu falan bıraktımdı. Yine cıvık oldu, tarifin iki katı kadar un ekledik, kabardı, sonra baktık yine cıvık, tekrar un ekledik baya. Bi türlü yumak yapılacak hale getiremedik, biz de yaydık tepsiye, üstüne baharatlı lor peyniri yaydık, üstüne bi kat daha hamur... Hooop bi tepsi büyüklüğünde poğaçamız oldu. Yarısını yidik, yarısını buzluğa attık yememek için.

Ve yarım kalan örgüleri tamamlamaya çalışıyorum (onlarla ilgili yazıyı elişi blogumda yazıyorum, buraya linkini koyacağım bitince), wordpressle boğuşuyorum ve zaman çabuk geçiyor.

İşte bu kadar.

Hepinize selam eder, saygılarımı sunarım,
Kanatlı Kedi




09 Nisan 2020

Karantina Çelıncı 15-16

Bu haftanın kaytarmasını da dün yaptım, hayırlı olsun. Dün n'aptım bütün gün de, blog yazmadım? Valla düşünmem lazım, hatırlamıyorum. Çalışmadım, orası kesin. Yapılacaklar listesi yaptım, evi süpürmek vardı içinde, süpürmedim. Hah dur hatırladım: Elişi blogumun olduğu Wordpress'le boğuştum günün yarısında, hala öğrenemedim huyunu. Diğer yarısında duvar süsü gibi bi şey yapmaya çalıştım. Son halini veremeden de akşam oldu, yarım yamalak işler arasında yerini aldı. Şöyle bi şey:


    

Aralardaki parça pincik renkli kalın ipleri değerlendirmekti amacım ama beyaz ip çok baskın oldu, sevmedim. O kadar saat uğraştım diye içim yandı azıcık ama bunlar hep deneyim sonuçta.

Bugünse işgünüydü. Hollandaca öğrenmek için podcastler dinledim. Çok boktan bi seviyedeyim, anlayabildiğim, yani A2 seviyesinde ses kayıtları çok basit kalıyor, yeni bi şey öğrenmiyorum pe,k bi de sıkılıyorum artık, gerçek hayatta kimse öyle tane tane konuşmuyor. Hollandaca öğretme amaçlı olmayan kayıtların da büyük bölümünü anlamıyorum, dalıp gidiyorum. Her cümleyi odaklanıp dinlesem işe yarar mutlaka ama namümkün gibi. Seneye vatandaşlık sınavı için gerekli seviye B1 olacak sanırım, en son görüşmeler devam ediyordu. Belki bu sayede internetteki B1 seviye Hollandaca ses kayıtları çoğalır. 

Neyse, işten sonra Mybluprint'ten 16 Nisan'a kadar olan ücretsiz derslerden birini dinledim, örgüyle ilgili. Örtmenin ismi Kim Werker, tatlı tatlı anlatıyor. Bilmediğim daha bir sürü şey varmış. 

İşte böyle. Polen alerjim azmaya başladı evin içinde bile. Göz damlası vs için doktoru aramam lazım, erteleyip duruyorum... U.ın şirketinde de işten çıkarmalar olacağını duyduk bakalım, sakince her şeye hazırlıklı olmaya çalışıyoruz. Henüz başlamadı çıkarmalar, başlayınca iş ciddiye binecek büyük ihtimalle. Çok düşünmemek lazım. 

Bu arada Süper Ay'ı gördünüz mü? Çok güzeldi diy mi?


Selam eder, sevgili günler dilerim, 
Kanatlı Kedi