23 Mart 2020

Çelınca Davet!

Selam size blog kardeşlerim,

Kendi kendime çok pis gaza geldim, burdayım. Daha önce Mari Antrikot'un başlattığı türden bi çelınc yapalım, her gün kısa/uzun fark etmez, bir yazı yazalım diyorum. Konusu ne olursa olsun. İster her gün bi filmi, bi kitabı anlatın, isters zamanında gezdiğiniz yerleri anlatın, ister bilgi paylaşın ya da sadece o gün ne yaptığınızı, ne yapmayı hayal edip yapamadığınızı, içinizden geçeni anlatın. Fark etmez. Amaç bi şeyler yazmak, belki arada da muhabbet etmek.

Bu  Korona sebepli EvdeKal'ma zamanlarında düşünecek çok zamanım oluyor. Daha çok kitap okuyorum ister istemez, üç beş cümle de olsa bir şeyler yazmak istiyorum hep. Sonra izlediğim şeylerle ilgili de aynı hisler... Ya da haberlerle ilgili... Şu sıralar bir sürü online film arşivi ücretsiz hale geldi mesela, bu tip şeyleri paylaşmak istiyorum. Karamsar anlarım da oluyor tabi. Böyle anlarda sürekli kendi kendime düşünsem işin içinden çıkamam ama başka yerlerde okuduklarım, izlediklerim sayesinde sakin kalabiliyorum. Yani düşünecek zamanım çok olunca, bu karman çorman düşünceleri toparlayıp yazmak zor oluyor, erteleyip duruyorum. Halbuki toparlamadan, her gün biraz biraz yazabilirim bu challenge sayesinde:)

Siz de eğer böyle veya yazmaya bahane arayan, yazmanın iyi geleceği bi ruh halindeyseniz, buyrun katılın çelınca. Bence olur. Rahatlarız. Bütün gün evde durup ne yaptığımızı anlatırız birbirimize, birbirimizden ilham alırız. Haberleri okuyup okuyup içimiz şişerekten saatlerce koltukta oturmaktansa, içimizi açarız birbirimizin. Bilmiyorum, her gün yazmak illaki bi işe yarar. Mari'nin başlattığı çelıncdan hatırlıyorum bunu, yaşadığın günü yazacak olmak, ayrı bir enerji veriyor insana o anı yaşarken. 



-- Bugün 23 Mart. 25 Mart'ta başlayıp Nisan sonuna kadar devam edelim diyorum. Sonra çoook seversek yine devam ederiz ama 36 gün şimdilik yeterince iddialı gibi.

-- Olur da bu yazıyı sonradan görürseniz ve katılmak isterseniz dalın bence ortasından, hiç sıkıntı değil.

-- Ayrıca sürekli yazamama diye düşünüp katılmaktan vazgeçiyorsanız, hiç gerek yok böyle streslere. Arada bir yazmasanız n'olur ki? Nereye yetişiyoruz, ne zorunluluğumuz var? Yeterince stresimiz var, bi de burayı dert etmeyelim kendimize.

-- Katıldığınızı belirtmek için bu yazının altına yorum yapın ki birbirimizden haberimiz olsun. Ben de bu yazının sonunda paylaşayım websitelerinizi.

 -- Bu arada Karantinada 1. Gün gibi düzenli yazılar yazan birkaç blog gördüm,  Belki onlar da katılır bu çelınca, ne güzel olur... maksat birlikte takılmak sonuçta:)

-- İlk defa böyle bi çelınc duyurusu yapıyorum, eksik yaptığım bi şeyler varsa yol gösterirseniz sevinirim:))

-- Bi de bunu kulaktan kulağa yayarsanız ne güzel olur:)


Esen kalınız,
Akıl sağlığınızı koruyunuz,

Kanatlı Kedi

--------------

Katılanlar

Stupid Little Things: https://minoshka.blogspot.com/

Leylak Dalı: https://leylakdali.blogspot.com/

Ben Daha Şekerim: https://bendahasekerim.wordpress.com/

Amerika'dan Görüntüler: https://amerikadangoruntuler.blogspot.com/

2 Cities 1 Woman: http://2cities1woman.com/

Ters Pabuçlar: https://terspabuclar.blogspot.com/

Sümüklüböcek Günlükleri: http://sumuklugunlukleri.blogspot.com/

Kaplan Diary: https://kaplandiary.blogspot.com/

Yeni Bir Blog: https://sonipan.blogspot.com/

Saçalının Not Defteri: http://sacaklininnotdefteri.blogspot.com/

Isırganotu: http://isirganotu.blogspot.com/




21 Mart 2020

Van tu tri for!

Merhaba sevgili insan kardeşlerim,


N'aptınız? Nası gidiyo karantinamsı günler. Haberleri okuyup okuyup deliriyonuz mu? Güzel...



Ne yalan söyliyim, bizim burda karantina falan yok pek. Okullar ve diğer sosyalleşme mekanları kapandı, kafeler, spor/sanat merkezleri vs... Onun dışında herkes sokakta. Çocuk parkları dolu, marketler, en azından bizim eve yakın olan, tıklım tıklım...Kontrollü yayacakmışız bu mereti, yani bu karantinasızlık koronadan kurtulma planımızın bi parçasıymış. Görücez bakalım. Planlar çok hızlı değişebiliyor bu meret yüzünden, bi gün "tüm önlemlerimizi aldık, korona vız gelir tırıs gider" diyen devlet başkanları, ertesi gün "birlik olmalıyız, ancak öyle üstesinden gelebiliriz" diyebiliyor. O yüzden artık onların sözüne güvenecek değilim. Önceden de çok güveniyor değildim ama güvenmek istiyordum işte.



Herkesin ruh hali bi tuhaf. Hiç olmadığım kadar sosyalim bu aralar. Sürekli birileriyle yazışıyorum, annemle iki günde bir konuşuyorum filan... Evde durmaya, insansız, kendi kendime sosyalleşmeye o kadar alışmışım ki pek koymadı bu durum bana, şimdilik. Hatta artık evden çalışıyorum, işyerimdeki zoraki sosyalleşmeden, haftasonun nasıldı gibi muhabbetlerden de kurtuldum. İnsanlık için güzel tabi böyle muhabbetler, karşı değilim, ama beni yoruyor.



Tabi dışarda dünya akıp gidiyor ve çok da güzel akmıyor. Haberleri okudukça içim şişiyor, bazen üzüntüden, bazen öfkeden, bazen stresten... Pek okumuyorum o yüzden. Sadece haber başlıklarını okuyorum günde bir defa falan. Köşe yazılarını, yorumları okumayı çoktan bıraktım zaten. Durumu değiştiremeyeceksen stres yapma, aklını tehlikeye atma, diyorum kendime sık sık. İşyerinde başbakanımız açıklama yapana kadar dalga geçip duruyordu insanlar bu virüsle, durduğum yerde sinirleniyordum. Lan hiç mi haber okumuyorsunuz, siz ölmeseniz de başkalarının ölmesi ihtimali var, ayrıca İtalya'da hastaneler dolmuş, burda da olmasın işte, bikaç hafta kimseyle görüşmesen, parti yapmasan ölür müsün? diye içimden saydırıp duruyordum. Sonra başbakan bi açıklama yaptı, işyerinde durumun tehlikesi hakkında bi açıklama yapıldı, işlerini kaybetme ihtimali olduğunu anladılar, hoop işler birden ciddileşti. Burdaki yirmili yaşlardaki insanlarda, Türkiye'de gezi öncesi gençliğinin apolitikliğini görüyorum sık sık. Dünya umurlarında değil. Ama sanırım her neslin bi şekilde burnu sürtülmesi gerekiyor, onların da sürtülecek, koronayla olmazsa, başka bi şekilde...



Sofi'nin Dünyası'na üçüncü kez başladım bu arada. İlkini Kindle'dan okuyordum, bitiremedim. İkincisini sesli kitap olarak dinliyordum, çok sevmiştim ama okuyan Youtube hesabı devam edemedi. Şimdi bir zamanlar Türkiye'ye gittiğimde aldığım basılı kitabından okuyorum, su gibi akıp gidiyor. Anlamakta ilk başlardaki kadar zorlanmadığımı fark ettim. Felsefenin temeline giriş videoları dinleye dinleye sindirmişim konuları farkında olmadan demek ki. Diline alışmışım az çok. İlk okuduğumda ne çok isyan ettiğimi hatırlıyorum. 



Cortado podcastini dinliyorum. Arkadaşımın başlattığı, oldukça amatör ruhlu, datlış bi podcast. Her konu var. Arkadaşlarıyla ama konuyla ilgili arkadaşlarıyla muhabbet ediyor, bilginin güncel halini sunuyor. Arkadaşımın hep hayaliydi sanırım bu tip bi şey yapmak; bilgili insanları konuşturmak, bu konuşmaları başka insanlara ulaştırmak... Benim gibi içe dönük bi insan için çok anlaşılabilecek bi hayal değildi bu yıllar önce ama podcastleri dinleyince anladım sonunda. Hayattaki en güzel başarılarından biri bu bence... Ne garip, para kazandırmadığı için kimsenin gözünde bi değeri yok bu başarının... Küçük yaratılarımızın, başarılarımızın farkında olalım be, kim ne derse desin ya da demezse demesin... Dinlemedeyiz dostum, sen devam et.



Dün geceyi yine bi Ferhan Şensoy gecesi yaptık. Kırkambar Gece Tiyatrosu'nu ilk defa baştan sona izledik.







Bu adamı seyretmek tarihe şahit olmak gibi, yaşadıklarını öyle bir tasvir ediyor ki, sanki ordayım. Tabi bir de bazen takip etmekte zorlandığım kelime oyunları var (en sevdiğim), aralarda söyledikleri şarkılar var... Misal bi savaş şarkısı var ki hala kafamda çalınıyor, sözleri ekşisözlükten apartıp buraya yapıştırıyorum: 



 "van tu tıri for



savaş yüksek oktanlı gayet boktan bir şeydir
bir düğmeye basarsın birden başlar katliam
hangi düğmeye bassan artık durmaz katliam
hangi akoru bassam artık bana fark etmez

yaylalar yaylalar
yaylalar yaylalar

savaş yüksek oktanlı gayet boktan bir şeydir
hemen ölürsen yırttın kim kazansa fark etmez
fakat hemen ölmezsen iki ihtimalin var
ya yaralanırsın ya da esir düşersin
yaralanırsan kıyak hastaneye geçersin
hastane en kralı savaş boyu ensesin
fakat esir düşersen iki ihtimalin var
ya kurşuna dizerler ya fırına atarlar
kurşuna dizerlerse ölürsün film biter
fırına atarlarsa iki ihtimalin var
ya sabun yaparlar ya da kağıt yaparlar
sabun yapsalar kıyak, musluğun deliğinden vıcıt akar gidersin
fakat kağıt yaparlarsa iki ihtimalin var
gazete kağıdı yaparlar ya da tuvalet kağıdı
tuvalet kağıdı yaparlarsa artık ihtimalin yok
boku yedin demektir
söylüyorum lan baştan beri

van tu tıri for

savaş yüksek oktanlı gayet boktan bir şeydir"


Tabi bunu şiir gibi değil de melodisiyle okumak gerek. Oyundaki diğer şarkıların da sözlerini böyle bulup buluşturup, olmadı kendim yazıp şarkı niyetine kendi kendime mırıldanasım var. 

Daha çok Ferhan Şensoy okumalıyım, diyorum oyunlarını her izlediğimde. 

Bir de arada bir Attila İlhan ve Şükrü Erbaş dinliyorum Spotify'da. Dün Erbaş'ın şu aşağıdaki şiirine taktım. Korona sayesinde artık ortak bir acımız var. Bakalım ne kadar sürecek bu ortak acı, ne zaman sonra kaldığımız yerden devam edeceğiz koşaradım tükenmeye. Bazen becerebildiğim bir şey var, durup hayatı, insanları uzaktan izlemek. Şu an da o anlardan biri. Belgesel izler gibi izliyorum hayatımı-zı. Bu ruh halinde olunca hiçbir şey çok koymuyor. 

Selamlar efenim,
Aklınızı koruyun, 

Kanatlı kedi


KOŞARADIM
Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
Ne bir ortak sevinciniz kaldı sizi çoğaltacak
Unuttunuz nicedir paylaşmanın mutluluğunu;
Ne bir içten dostunuz var acınızı alacak Toprağı rüzgârı denizi göğü
Unuttunuz, gömülüp günlük çıkarların
O her zaman bir insanla anlamlı Tükenmez bir hazine gibi kendini sunan doğayı
Fırlayıp ilk ışıklarıyla günün dağınık yataklardan
Ve ucuz korkuların kör kuyularına Daraldıkça daraldı dünyaya açılan pencereniz.
Uzayan gölgelerle koşaradım dönüyorsunuz evinize.
Koşaradım gidiyorsunuz işinize değişmeyen yollardan Kurulmuş saatler gibi günboyu çalışıp tekdüze
Alışverişe döndü tüm ilişkileriniz, hesaplı, planlı
Ne kadar uzaksa bir felaket sizden o kadar mutlusunuz Unuttunuz başkalarının acısını duymayı Küçük çıkarların büyük kurnazları
Dışa vurmayı duygularınızı
Sevgileriniz ayaküstü, ilgileriniz koşaradım Unuttunuz konuşmayı kendinizi vererek Düşünmeden bir başka şeyi, içten yalın dürüst
Yıkanmıyor bir kez olsun yüreğiniz yağmurlarla
Unuttunuz, neydi bir ince söze yakışan en güzel davranış. Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim -Ki bu en büyük kötülüktür size- Denizler boşuna devinip duruyor bir çarşaf gibi
Anlamıyorsunuz inançlarını bir kez düşünmüyorsunuz.
Gerip ufkunuza mavisini, çiçekler her bahar Uyanışın türküsünü söylüyor da görmüyorsunuz. Sizin adınıza dünyanın pek çok yerinde İnsanlar dövüşüyor ellerinde yürekleri birer ülke Ömrünüzü güzelleştirecek bir şey almadan hayattan
Duymadan bir gün olsun dünyayı iliklerinizde..
Bir şeyler bırakmadan ardınızda gelecek adına Koşaradım tükeniyorsunuz insan kardeşlerim Koşaradım

10 Mart 2020

Kitap: Gezginin Oteli - Zamanda ve Mekanda Yolculuklar (Cees Noteboom)


Hollandalı yazar Cees Noteboom'un bir kitabını daha okudum. (Diğeri burada: Mokusei) Yıllar içinde tuttuğu gezi notlarından seçmelerden oluşuyor. Hakkını vereyim, gerçekten zor bir yazar. Bazı şeyler çeviride kaybolduğundan mıdır nedendir bilmem, bu yazarı sanırım her daim uyanık bi zihinle okumak gerekiyor. Yoksa o kadar çok gönderme, o kadar çok -daha önce hiç duymadığım- özel isim geçiyor ki, dalıp gidiyorum başka düşüncelere. Ama dalmadığım zamanlarda hep severek okudum. Diğer kitaplarını da okuyacağım kesin. Keşke orjinalinden okuyabilsem ama henüz Hollandacama o kadar güvenmiyorum. Yazarı niye sevdiğimi şöyle bir not alarak özetlemişim: "(Kitaplarında) insanı anlama çabası, tarih bilgisi, batılı bakış açısı ve batılı bakış açısına dışardan bakış... hepsi bir arada." Evet hepsine katılıyorum yine ama eksik bu. Yazar gezgin, dünyayı gezip gezip yazıyor. Ama "görülmesi gereken yerler" gibi listeler yapmıyor. İnsanları izliyor, aralarına karışıyor, asla tam olarak karışamayacağının, hep bir gözlemci olacağının farkına varıp hüzünleniyor, fakat bu hüzün öyle bir kıvamda ki, gereksiz bir drama tadı bırakmıyor ağızda... Tüm bunlar bende, Noteboom'un Sait Faik'in daha karmaşık cümleler kuran versiyonu olduğu izlenimi uyandırıyor. Birisi öykücü, birisi gezgin elbette, edebi dillerinin hiç alakası yok birbirleriyle elbette ama sanki insanlara baktıkça hissettikleri hep benzermiş, gibi. 

Neyse, öyledir, değildir, bilmem, bana düşmez ama bende uyandırdıkları böyle, birbirine benziyor. 

Altını çizmeye üşenmediğim kısımları not ettim buraya, buyrunuz: 

133 - Bu tür yerlerde daima çok mutlu olduğumdan, nedenini hiç sormadım kendime. Mutluluk hakkında düşünmeye, mutsuzluktan daha az zaman harcıyoruz sanki. 

134 - Hiçbir şey, ilerlemeden daha sıkıcı değil, diye düşünüyorum mantıksal yönden ileri ama duygusal yönden geri olan ve kendi anavatanında, benzer bir sofulukla kiliseden çıkan bir grup kara giysili Hıristiyan herifi her gördüğünde bir kasvet ürpertisi hisseden ben. 

136 - İran'a, körleşmiş bir Batı kibiriyle yaklaşıyor ve kendinizi hiçbir nirengi noktası bulunmayan, binlerce yıllık bir tarihle karşı karşıya buluyorsunuz. Bugüne dek son öğrendiğiniz şey Xerxes'ti, peki ondan sonra gelen bütün o yüzyıllar ne olacak? Fransa'ya Fransız Devrimi hakkında bir şey bilmeden, Napoleon hakkında mümkün olan en muğlak düşünceyle ve Charlemagne, Hıristiyanlığın yayılışı ve Katoliklikle Protestanlık arasındaki fark konusunda hiçbir fikriniz olmadan gitmeye benziyor bu.

137 - Halife Ömer ülkeyi 642 yılında fethediyor ve İranlılar gerçekten, bugüne dek Müslüman kalıyor ama Müslümanlıktan çok daha eski bir tarihe sahip olduklarının ve bir zamanlar Araplara yenildiklerinin olağanüstü bilincindeler. İranlıların uyguladığı, Şiilik denen ayrılıkçı Müslümanlık biçiminde Muhammet'in halefleri farklı ve diğer Müslümanlar tarafından sapkınlık olarak görülüyor bu.

143 - Nihayet burada, insan biçimlerini simgeleyen resimler yapılmış duvarlar görüyorum bari. İnsan!Bütün o geometriden sonra bir rahatlama geliyor...

150 - Bu kabartmalara insan figürlerinin ya da daha doğrusu, insan imgeleminden çıkan figürlerin oyulmuş olması bile, sizin onlara yakınlığınızın, onlardan sonra, sizden önce gelen İran sanatının yakınlığından çok daha fazla olduğu anlamına geliyor; o insan biçiminden yoksun, aşırı geometrik süslemeler...

151 - Beraberimde götürdüğüm şey, başkalarında belki bir kayak tatilinden sonra kalan duygular; rafine ve temiz bir şeyle temas etmiş olmak.

173 - Çok zaman önce kızkardeşimle ben savaş zamanı, Lahey'den boşaltıldıktan sonra, yönetimsel bir hata yüzünden, doğu Hollanda'daki School met den Bijbel (Kutsal Kitap okulu) dediğimiz bir yere yerleştirildik. Bu pek uzun sürmedi, çünkü diğer çocuklar daha ilk gün bizim 'pis katolar' olmamıza sardırıp oyun alanında bizi kovaladılar ve köşeye sıkıştırıp suratımıza tükürdüler. Bu bende bir travma yarası bırakmadı fakat unutmadım da. Bunu o bölgelerde, 'zwartekousenkerk' (kara çoraplar kilisesi) olarak hüküm süren katı ortodoks tipte Protestanlığa bağladık. Bildiğim kadarıyla, bu kilisenin üyelerine bugün bile televizyon izlemek yasaktır, çoğunluk oldukları semtlerde Pazar günleri yüzmek yoktur ve hatta bunların bazıları çocuklarına çocuk felci aşısı yaptırmayı bile reddediyor, çünkü bunu yaptırmak Tanrının esrarengiz işlerine karışmak demektir. 

173 - (Kilisede) Işıksız bir Noel ağacı, yerinden edilmiş kişidir; orada dururken, bir ağaç olmak için elinden geleni yapıyor, ama herhalde bunu bir ormanda yapmayı tercih ediyordur. 

181 - Yapraksız bir akçaağacı nasıl tanıyacağım? 

183 - Homo sapiensin çeşitli biçimlerinin konduğu bir kafes olursa belki o zaman kendimizi daha iyi anlayabiliriz. 

206 - ... ama bana anlatmak, açıklamak, tanımlamak istediği daha çok, çok şey var ve ben anladıkça, nasıl da hiç anlayamadığımı fark ediyorum sadece ve sonunda vazgeçiyoruz... (çevirinin bazı durumlarda işe yaramaması hakkında...)

206 - O ses, iki yahut üç kuşak sonra artık hiçbir anlamı kalmayan, tam bir antika haline, UNESCO fonuyla kurulmuş bir müzenin, yani görkemli günlerin, değerli kahramanların, tarihin anısına kurulmuş bir yerin bir rafında duran, konserve kutusuna konmuş bir mit haline gelecek ve sonunda MacLuhan'ın köyü (global köy kavramı) her şeyi tamamen eşdit kılmayı başardığında, bir zamanlar 'insanlarla ilgili her şey', her şey, her yer bundan sonraki kuşaklar için pahalı bir oyuncak haline gelecek. (Gittikçe daha az konuşulup kaybolan diller, kültürler hakkında)

217 - ... bireyleri hep birlikte yaşayan ve dolayısıyla tek başına ölmeyen bir toplumun son perdesidir bu.

217 - Dünyamız onların varlığına daha ne kadar izin verecek? Onların toplumunun 'bütünlüğünü' bozan tek şey, bizim tarafımızdan görülebilmesidir ve bozulmanın bizim görmemizle başlaması dünyada ilk kez olmayacak. (...) Bunun hakkında yazı bile yazamadığımı fark ediyorum; onların 'toplumu'  hakkında bir şeyler söylemeye çalıştığımda, en hor görücü türden bir neo-Hıristiyan terminolojisinin içinde bocalayıp duruyorum ve seçim zamanı, Hıristiyan Demokratların daha radikal kanadına hizmet eden birinin sözleri gibi geliyor sanki bunlar. Bizim bir topluluk hakkında konuşmaya hakkımız yok, çünkü bizim gerçek anlamda bir topluluğumuz yok artık. Aynı kavramları, tümüyle farklı anlamlartaşıdıkları bir topluma uygulamak olanaksızdır. Biz yalnız yaşıyoruz, onlar birlikte yaşıyor ya da başka bir şekilde söyleyecek olursak, yaşlı bir kadının pencerenin önünde, ölmüş halde üç gün oturması diye bir şey orada olamaz, her ne kadar bunun, onlarda önünde oturacak pencerenin olmamasından kaynaklandığını söyleyecek kişilerin çıkması kaçınılmazsa da.

219 - Timbuktu'nun adını duyunca tüm Avrupa ve Magrip'in özlemle titrediği zamanlar varmış. (Songhai İmparatorluğu)

222 - Beyaz adamlar Afrika'yı kendilerini şımarıkça soyutlayarak, kendi rahatlarına düşkünlükleri yüzünden asosyalleşerek gezer ve hiçbir şeyi görmezler. Ve gittikçe daha çok sayıda gelip, tuhaf vahşi hayvanların, parayla tutulmuş dans eden maskların yanından geçer ve yine hiçbir şey görmezler. Ve ama... ve ama... Levi Strauss bunu daha net bir şekilde dile getiriyor: 

Etnologlar, bizim yaşam tarzımızın tek tarz olmadığını, insanların mutlu bir şekilde yaşamasını sağlayan başka tarzların da varlığını göstermek için vardır. Etnologlar bizi kendini beğenmişliğimizi biraz yumuşatmaya, farklı yaşam biçimlerine saygı göstermeye çağırır. Etnologların incelediği toplumlarda kulak vermeye değer dersler vardır. bunlar insanoğluyla doğal çevresi arasında bir dengeyi sırrını ve amacını bizim artık anlayamayacağımız bir dengeyi kurabilmiş toplumlardır.

229 - ...insanlar... denizlere çıkan her geminin, limandan ayrılırkenkinden farklı bir haritayla döndüğü zamanları hep özleyecektir.

238 - ...şimdi kendi başıma dediğim bir yaşamı, yazmakla ve görünür dünyayı kaydetmekle geçen bir yaşam tarzını seçtim, ama tek bir sözcüğü okuyabilmek için kaç tane sözcük yazmanız gerek? 





10 Şubat 2020

Belgesel/TV Programı: The Story of Women and Art

Son yazıda bi podcastten bahsedip gitmiştim, şimdi de belgesel videosu bırakıp kaçacağım.


"The Story of Women and Art"

Sunan: Amanda Vickery

Batı sanat tarihinde neden hiç kadın ressamların adı hiç anılmaz? Bi köşede gizlenmek zorunda kalmış kadın ressamlar, heykeltraşlar... Seslerini duyuran, sanatlarıyla var olmak için savaşan kadınlar...Ne işler yaptılar tam olarak? Şimdi nerede bulabiliriz eserlerini? Tüm bunların Ikea'yla ne ilgisi olabilir?

Bilmediğim pek çokşey öğrendiğim kesin olan bu üç bölümlük belgeseli buraya koyuyorum. Olur da Youtube hesabından silinirse, belgeselin ismi gogıllanınca bulunabileceğini sanıyorum. Yalnız bi sıkıntı var, Türkçe altyazı yok. O yüzden İngilizcesine az güvenenleri listening alıştırması yapmaya, çok güveneni ve vakit ayırabilecek olanı ve istekli olanı da Youtube videolarına altyazı eklemeye davet ediyorum. (Sanırım herkes ekleyebiliyor)

İşte burda:

1. Bölüm


2. Bölüm


3. Bölüm




Tişkirler, selamlar,
Kanatlı Kedi

27 Ocak 2020

Doksanlar hakkında muhteşem bi podcast: Yine Yeni Yeniden 90'lar

Doksanlarla ilgili müthiş bi podcast buldum, hemen herkeşlere duyurmak istedim. İşte buyrun: Yine Yeni Yeniden 90'lar. Spotify'da da var, kendi sitelerinde de var. Ayrıntılı bilgiyi 90larnerede bloguma yazdım, orayı pek okuyan yok, burdan da duyurayım dedim ama bi daha yazmaya üşeniyorum, şurdan linklere ulaşabilirsiniz.

https://90larnerede.blogspot.com/

İyi dinlemeler efem,

Kanatlı Kedi

17 Ocak 2020

alkol (+18) (cunku 18'de insan birden buyuyo)

eskiden cok depresif bi blogum vardi. aslinda ona da depresif baslamamistim, ama olaylar o yonde gelisti. ister istemez oyle bi blog oldu. cunku blog neydi, samimiyetti, klavye dilini degistirmeye usenmekti.

son derece alkollu bi aksamdan merhaba. geceden, demek isterdim, ama degil. saat daha on burda. on pi em.

iki efes ekstra ictiim aksamlarin niyetine martiniye bira karistirip iciyorum. allah belami versin. fiziksel olarak ogrenci hayatindan ciktim ama zihniyet olarak cikamadim hala. insan koca kontenjanindan sinif atlayinca boyle oluyor iste. hala su bardaginda ictigim neskafenin tadini hicbi kahvede bulamiyorum. 2 liralik tavuk/marti donerin tadini hicbi et turunde bulamiyorum. o kadar ketcap mayonezi bana katsan, ben de guzel olurdum, derdi babam olsaydi... olmazdin baba, uzgunum, ben de olmazdim. martinin etiyle bizim etimiz bir mi? bi kere o hayvan her gun ucuyor, egzersiz ne kada da onemli. serbest gezen marti eti gibisi var mi. ben on dakkalik yol icin bisiklete binmedim, yurudum diye gunluk sporumu yapmis sayiyorum kendimi.

oturdum, bu aksam kendimi alkolle zehirlemeye karar verdim. ne kadar aptalca bi is yaptigimi dusununce, insan milletinin cogunu temsil ettigimi dusunup genellestiriyorum: lanet olsun dostum, bizim sorunumuz ne? niye bu kadar aptaliz?

aman canim bu da zehir mi... allaaan turku. bugun- yanlis anlamadiysam- , -ki yanlis anlama ihtimalim gayet yuksek zira hollandaca konusuluyordu- kokain mi yoksa su adini hatirlamadigim diger hap/nesne/ne boksa, o mu daha tehlikeli diye bi seyler tartisiliyordu is yerimde. benim cuma aksami cilginligim da bu iste, evde martiniyle bira karistirmak. bi de bunun sinif atlamakla ilgili oldugunu dusunup kendime yabancilasmaya calisiyorum. dostum ismi martini olsa da, martininin sisesi 6 kusur euro, altili kucuk bira 5 kusur euro. martini %15, bira %5. biz bu hesaplari zamaninda hep yaptik. iki efes ekstrayla besiktasin catilarina bakarken depresifligin hakkini verebilmemizi bu hesaplara borcluyuz. alkol ne kaa da guzel bi sey, analitik zekayi arttiriyor.

boyle blog yazmayi ozlemisim. sarhos marvellous mrs maisel gibi hissediyorum kendimi. sanki olmadik yerde sahneye cikip mikrofonu elime almisim, soylememem gereken seyleri soyluyormusum gibi geliyor. bi rahatlama ki sorma... kabizlik sonrasi ilk rahatlama gibi.

bugun biri isten ayrildi. butun elemanlari birbirine baglayan elemanlardan biri. ilki aylar once ayrilmisti zaten. simdi sonuncusu da ayriliyor. nostalji bagimliligi degil, gercekten uzuldum gitmesine. kisisel sebeplerden. cunku durup dururken muhabbet konusu acabilen bi insandi. usenmeyip ingilizce konusurdu benle falan, digerlerinden farkli olarak.  bu aksam icin ev partisine cagirdi, ben ne dedim, tabisiki hayir. eve gitmem gerekti cunku, cok onemli islerim vardi, martiniyle birayi karistircaktim.

batinin iyi yonlerini alalim ama partilerini almayalim olmaz mi? partilerde elimi kolumu nereye koyacagimi bilemiyorum hala, rahatlamak icin alkolleniyorum ama bu sefer de ingilizce konussalar bile odaklanip anlayamiyorum ne dediklerini, anlasam bile artik herkes sacmalamaya basladigi icin, misal kediler hakkinda uzuuuun uzun ve ince sesler cikartarak konustuklari icin artik konusasim gelmiyor. ki ben cok severim kedileri. sadece mincik mincik sevmem. hatta biraz daha icersem diyebilirim ki mincik mincik sevilmelerini kedilere bir hakaret sayarim. ama simdilik hala dis benligim kendimi kontrol etmemi sagliyor, demiyorum. bu muhtesem imlayi, bu muhtesem ozne yuklem uyumunu neye borcluyum saniyorsunuz? evet, hala sarhos degilim.

olay bu kadar komik degil aslinda. (yukaridaki paragraf bence komikti evet, ne var?)

evden ciktigim her an ice kapanik mi, cekingen mi, depresif mi, adi her ne boksa, o karakterle kavga halindeyim. isyerinde butun gun sanki herkes beni izliyormus gibi bi gerginlik var ustumde. halbuki herkes isinde gucunde, manyak misin, dunya senin etrafinda donmuyor, hatta sen kucuk bi zerrreden bile kucuksun, misal sekspir falan bi zerreydi ama sen o bile degilsin. gotum. bi raad ol, bi koyver. ama olmuyor. nalet olsun dostum olmuyor.

yeni bi seylere baslamanin verdigi heyecana bagliyorum basta, yeni ortamlara girince kendimi zorluyorum dahil olmaya filan, ama belli bi zamandan (misal bi yildan ) sonra birakiyorum artik. cunku olmamis. uyum falan saglayamamisim. yine ben uzayliyim, yine ben dis kapinin mandaliyim. ustelik yemin billah eminim ki insanlarin kotulugunden filan da degil, sadece olmuyor iste, karisamiyorum insan icine. annem kucukken derdi dugunlere zorla gotururken, azcik insan icine karis, diye... demek ki bi sey var bende karisamiyorum. halbuki istiyorum. keske o kendi halinde mutlu insanlar gibi karizmatik olsam... desem ki ''ya siz beni bi rahat birakin, ben iyiyim boyle ya, valla bak''... sonra yalniz kalinca o partileri hic dusunmesem, kendi isime gucume baksam. ama yok, aklim orda kaliyor. ben de istiyorum gulmek, kahkaha atmak, komik komik dans etmek. ama omrum boyunca hep olmadi bu iste. bire birde olur bak. bire birde az bucuk muhabbet ederim, komik de olurum, cilginlik da yaparim. ama is gruba gelince ben ben olmaktan cikiyorum. ya da ozumdeki bene donuyorum.   her neyse. uzayli gibi hissediyorum kendimi. sonra hooop kacis. neyse ki gozunu sevdigimin soguk avrupa insani, niye diye israr edip darlamiyor. ben gelmiyorum diyorsun oluyor bitiyor. biraz aaaaa oooo sesleri sonra doeeeiii!

neyse.

bu arada tabi ki bissuru muzik dinledim. muhtesem bi cover i bi yerlerden paylasmam lazimdi, gelmisken paylasayim, yoksa watsap gruplarindan millete saracagim:





sevgilerle

17 Aralık 2019

öfkeyle kalkmak

Yıllar önce psikologa gitmem gerektiğini düşündürten ota boka sinirlenme hallerim geri geldi. Yoldan geçene, metroda yayılarak oturana, dik dik bakan teyzeye, yemek yerken fazla ses çıkartana, çarpıp geçene, dönüp özür dilemeyene, suçsuz olduğu halde refleks olarak özür dileyen kendime, rüyamda gördüğüm normalde tanımadığım birine, film/dizi karakterlerine, bisiklet yoluna atlayan yayaya/şoföre, yaya yoluna atlayan şoföre, soru sorunca laf sokar gibi cevap veren satıcıya, her konuda her şeyi bildiğini sanan meslektaşa, bi kahveyi, boş kafede, yarım saat sonra getirdiği halde utanmadan bahşiş isteyen garsona (ki yer ABD değil)... önüme gelene sinirleniyorum, sinirlenecek bi şey mutlaka buluyorum. Türkçe anlamıyorlar nasıl olsa diye sokakta denk gelen sinirlenme anlarımda bıdı bıdı söylenmeye bile başladım. Biri cevap verse de kavga etsem, diye düşünürken yakalıyorum kendimi. Geçici bi dönemdir herhalde. Bi yönden de seviyorum böyle olmayı. Normalde başkaları çarpınca dahi özür dileyen hep ben olurum. AVM'de çalışmaktan mı kaldı nedir, sürekli yapmacık bi gülümseme var suratımda. Doktorun asistanı lafımı bölüp durduğu için sorumu anlamazken, ben gülümseyerek konuşmaya çalışırım çoğu zaman, hatasını anladığında bozulmasın diye kendimi suçlayacak şeyler söylerim üstelik! (Bu cümleyi yazarken de kendime sinirlendim...) Eziklikle aşırı sinir arası sağlam psikolojili bi yerler olmalı, bulucam orayı. 2020 hedefim de bu olsun madem.

Nası geçti 2019unuz? Rüzgar gibi benimki. Zorlu mücadeleler sonucu, 9 ayın sonunda sözleşmeli çalışmaya başladım işyerimde. Aynı zamanda etsy'de elişleri satayım dedim, ama ilerleyemiyorum. Satmaya odaklanınca elişi yapmaktan aldığım zevk de azaldı. Ne satacağıma karar vermekte zorlanıyorum. Düzgün fotoğrafını çek, siteye koy, tanıtım yazısı yaz, hepsi farklı motivasyonlar gerektiriyor. Halbuki benim sevdiğim kısım örmekti. Ama az da olsa bi yatırım yaptım. Deniycem bu sene. Yarım bıraktığım tutkulara bi yenisi daha eklenmesin diye. Deneyince tutmazsa yapacak bi şey yok. 

Tutku işini yanlış anlıyorum galiba. Meslek sahibi olamamış biri olarak, tutku denecek seviyede severek yaptığım şeyleri para kazanma aracı olarak kullanmaya başlıyorum, sonra hop işler sarpa sarıyor bi şekilde. Para kazanmak daha basit bi şey olmalı. Sevmekle alakasız, sadece para kazanmak için, 8 saatini satacaksın işte, abartma. Öyle bi iş buldum aslında, çalışıyorum da şimdi. Hala başka hayaller kuruyorum saçma sapan....

Bugün biraz negatif uyandım gördüğünüz üzre. Size de bulaştırdıysam affola. (Olmasa da olur canım napak, zorla mı okutuyoz!) Zaten negatif uyumuştum ama sabaha geçer diyordum, genelde uyuyup uyanınca geçiyor. Ama tam uyanmadan önce gördüğüm rüyada, ilk defa gördüğüm birine öyle bi sinirlendim ki, saatler geçti, hala kendime gelemedim. Normalde neler neler yapacaktım bugün. Sebep ne? Gördüğüm rüya. Böyle saçma bi şey olabilir mi!

Motivasyonsuzum, yaşamaya motivasyonsuzum. Öfke ne zararlı bi şey be bacım, içimde kara kuru kömürden bi şey var sanki kalp, beyin ve tüm organlarım yerine. Sanki klozete otursam, kül sıçıcam, öyle bozuk içim. Zerre insan sevgisi kalmamış. E o olmayınca da nasıl yaşanır ki? Halbuki beyaz peynirin suyunu mal gibi yere döktüğümde, havlu kağıt alıp hemen yeri silen, gülümseyen iş arkadaşım da var bu dünyada. Ben o sırada da kendime öfkeleniyorum mesela, nasıl böyle bi aptallık yapabilirim, diye.

Evet, böyle ota boka sinirlenilmez hacıs, alışkın değilim ben böyle yaşamaya. Bitmeli. Bu böyle gitmez. Evden çıkayım. Günlerdir hayalini kurduğum çay ti latteyi üşenmeden gidip alayım, içeyim. Belki iyi gelir. Kimseyle dövüşmeden eve geleyim tabi bi de. İnsanların sevilecek yönlerini düşüneyim. Hatta tanıdığım insanları düşüneyim, ütopik olmasın.

Bi sefer daha yazmanın kutsal etkisini gördüm bu ekranda. Tanrılar yazma eylemini korusun. Oh be, azcık güneş açtı içimde. İnsanla konuşmak her zaman işe yarmıyor, halbuki yazıyla konuşmak öyle mi. Hiç!







28 Ekim 2019

Düşündüm de...

Son yazdığım Reşat Nuri ile ilgili yazıdan sonra kadın olmak hakkında fazlaca düşündüm. Yorumlarda tanıştığım Naciye'den başka feminist yazar isimleri aldım. Youtube'da bol bol video buldum, çalışırken dinledim, düşündüm.

Sanırım kendimi bildim bileli bu konularla ilgiliyim, çünkü dertliyim. Küçüklüğümden beri. Bi kız çocuğunun nasıl davranması, ne giymesi, neleri öğrenmesi gerektiği konusunda kesilen pek çok ahkama maruz kaldım. Benim gördüğüm ahkamlar daha çok muhafazakar bakış açısındandı. Kadınlık derdinin sadece muhafazakarlıkla ilgili olduğunu düşünürdüm ama zamanla öğrendim ki, dindar/muhafazakar olmayan çevrelerde de toplumun illaki kadınlarla bi derdi var, yöntemleri farklı.

Hala aileme kızgınım beni benden uzaklaştırdıkları için. Ama çocuk yetiştirmeye çalışırken topluma uyum sağlamasını sağlamak üzere onu eğitmeye çalışmamak da pek kolay iş değil. Hele ki ailemin entelektüel bilgi birikimi buna yetecek düzeyde değilken... Yetiştikleri çevreyi düşününce bu konuda sadece onları suçlamak da işin kolayına kaçmak oluyor.

Bu kadınlık meselesiyle küçüklüğümden beri bi derdim var derken abartmıyorum yani. Ortaokulda basketbol kursuna gitmek isteyip babamdan bi türlü izin koparamadığımda ısrar edince gerçek sebebi söylemek zorunda kalmıştı babam, kızının o kıyafetler içinde başkalarının içinde hoplayıp zıplamasını istemiyormuş. Kadınlıkla ilgili hatırladığım ilk net olay bu ve hala bunun için kızgınım babama. Ama bu kızgınlığın şu anki bana faydası yok, o yüzden sakinleşmeye, o günden bugüne çok değişmiş olan babamı affetmeye çalışıyorum.

Daha öncesi de vardı tabi ki. Sokakta abimin arkadaşlarıyla top oynamamam gerektiğine dair uyarılar almıştım. Şort değil, pantolon, hatta uzun etek giymem gerekiyordu. Üniversitede kendi kıyafetlerimi ikincielciden kendim almaya başladığım zamanlara kadar kıyafetlerim içinde kendimi hep uzaylı gibi hissettim. Arkadaşlarımdan hep farklıydım, özgüvenim dışgörünüş bariyerini aşıp başka şeylere odaklanmış gibi yapıyordu ama aslında yalandı. Daha akıllı uslu, daha büyümüş de küçülmüş biri gibiydim arkadaşlarımın yanında. Halbuki çocuk/genç olmak istiyordum. İpek Ongun kitaplarını bu yüzden çok seviyordum, başka hayatları anlatıyorlardı bana ama onlarda kendimi bulamıyordum. Şule Yüksel Şenler'in Huzur Sokağı gibi romanları geliyordu önüme, içimi daha da karartıyorlardı. Oralarda çizilen portre geleceğimin portresiydi ve hiç hoşuma gitmiyordu.

Dış görünüşü bi kenara bıraksam bile yetiştiğim çevredeki cinsiyet problemimden kurtulmam mümkün değildi. Hepimiz eşit şekilde yorgun olmamıza rağmen evişleri konusuna annemize yardım etmesi gerekenler hep ablamla bendik, abim hiç sorumlu değildi. Abim üniversite için şehir dışına çıkmıştı ama ablam çıkamamıştı. Abim geceleri eve geç saatlerde gelebiliyordu ama ablam hakkında böyle bir şey tartışma konusu bile olmuyordu. Lisede tüm sınıf tiyatroya giderken, oyun 22.00da bittiği için ben gidemiyordum.

Doğrudan beni etkileyen konularda küçüklüğümden beri itiraz etmeye başladım.

Evlenince baskılar birden azaldı, hatta yok oldu. Artık tartışmalarda daha bir dikkatle dinleniyorum, insan yerine konuyorum. Çünkü evlendim, topluma uyum sağlayabileceğimi kanıtladım. Artık ailem benden sorumlu değil. Bu beni epey rahatlatsa da bir taraftan da sinirimi bozuyor tabi. U. sayesinde saygı görüyorum. Beni destekleyen bir erkek bulabildiğim için de ayrıca saygı duyduklarını hissediyorum. Demek ki yıllardır söylediklerim çok da yanlış şeyler değilmiş, bir erkek de bunları onaylayabiliyorsa demek... Referansım var artık.

Benim için aile ziyareti demek, her an bu tip olaylarla mücadele  etmek demek. Dolayısıyla kadınlıkla ilgili bir şeyler izlemeyi, konuşmayı, tartışmayı, en önemlisi de okumayı seviyorum. Sinirimi paylaşabiliyorum böylece. Bir sorun var ortada, şizofren değilim, diyorum kendime. Çünkü babamla, abimle bu konularda tartışıp, ertesi sabah kahvaltıyı annemle birlikte hazırlamak biraz kafa karıştırıcı oluyor.

Aklımın bir köşesinde hep bu kavga var. Bugün yine feministlikle ilgili bir video dinlerken aklıma yine ailemle olan bir tartışmam geldi. Yıllar önce ölmüş anneannemi sülalede sevmeyen yoktur. Beni bir kere bile azarladığını hatırlamam, torunlarının gönlünü etmeye çalışırdı. Çok severdim. Ölürken de yanındaydım, asla unutmayacağım, güzel bir deneyimdi. Sayesinde ölümü gördüm. O da benim gibi içe kapanık bir insandı (sanırım), dolayısıyla başbaşayken durup dururken muhabbet açmaz, kişisel diyaloglara girmezdi. Dolayısıyla özünde nasıl bir insandı, içinden ne geçerdi, hiç bilmiyorum. Fakat kendisinden "onun gibi bir kadın bi daha gelmez, neslinin son örneğiydi" diye bahsedildiğinde, ne kast edildiğini bildiğimden, sinirlenmeden edemiyorum. Çünkü dedemin bağırıp çağırmalarına, maçoluğuna, hatta gençliğinde dayağına katlanmasından, kendini, hayatını ailesine adamasından ve çalışkanlığından bahsediliyor, eminim. Türkiye'ye son gidişimde bu söze cevap verebildim sonunda. Sinirliydim, sesim titriyordu ama durmadım. Bunlar yüceltilecek değerler değil, kadının başka şansı yoktu, gençliğinde dedeme rest çekip boşanmaya karar verse ne yapabilirdi? Parası yok, işi gücü yok, destek olacak bir sosyal kurum yok, ailesi de dahil tüm toplumu karşısına alacaktı. Ölüm döşeğinde yatarken, henüz bilincini kaybetmediği zamanlarda hayatıyla ilgili neler düşünüyordu acaba? Bunları düşünmek yok, kadının cefakarlığı göklere çıkarılıyor.

Buna sesimi gayet mantıklı gerekçelerle çıkarabildim ya, o zamandan beri gurur duyuyorum kendimle. Hep boşverir, he deyip geçerdim eskiden. (Hatta daha önceleri, bu laflara hak vermeye çalışırdım, sorgulamamaya zorlardım kendimi.) Ne kadarı anlaşıldı dediklerimin, ailemin erkeklerinin zihninde bi kıvılcım çaktı mı, bilmiyorum.

Gerçi bu yıllar içinde, hem bu tip tartışmalar sayesinde, hem de kendi hayatlarında şahit oldukları sebebiyle ailemin erkekleri de değişti elbette. Artık onları daha iyi anlıyorum. Beni etkileyen eril düzen, onları da etkiliyordu. Onlar kötü adam, ben masum kurban değildim aslında, onlar da kurbandı çoğu zaman. Konuşmak, tartışmak önemli. Onlar da beni ve yıllardır demeye çalıştıklarımı daha iyi anlıyorlar. Yeterli değil, ama daha iyi anladıkları kesin.

Asıl diyeceğim şu ki, yıllardır bu konulara bunca kafa yormama rağmen, sırf aktivist gruplara üye değilim, aktif olarak bir şeylere karşı çıkmıyorum diye, teorik olarak desteklememe rağmen "feministim" diyemezdim. O aktivistlere haksızlık olur ya da omuzlarıma sokaklara çıkıp eylem yapma yükü biner diye korkuyordum sanırım. Ya da ciddiye alınmamaktan korkmuş olabilirim. Evet bu daha etkindi büyük ihtimal. Fakat bugün fark ettim ki, tüm ömrüm, kendi küçük dünyamda da olsa, kadın-erkek eşitliğini savunmakla geçmiş. Bunu baya temel derdim yapmışım, kavgasını vermişim. Ben baya baya feministmişim.

Sanırım artık bunu daha rahatça söylememin zamanı geldi.

Artık kafamdaki mücadele sadece muhafazakarlık kaynaklı eşitsizlik de değil, geç de olsa fark ettim ki, modern dünyada da eşitsizlikler var. Güzellik dayatması gibi.

Hala sokaklara çıkıp haykıracağımı sanmıyorum. Gerçekten insan içine çıkmak benlik bi şey değil. Ama bu konulara daha fazla kafa yoracağım kesin.

Bi zamanlar bi yerlerde şuna benzer bir iddia duymuştum: Kadınlar edebiyatta iyi olsaydı, isimlerini daha çok duyardık, gibi bir şey. Tanıdığım biri mi kustu bu iddiayı, yoksa feminist bi yazıda eleştirilen eril bakış açılarından biri miydi, emin değilim. Fakat beni paniğe sürüklediğini net bir şekilde hatırlıyorum. Tanıdığım kaç tane kadın yazar vardı? Nerdeyse hiç. Doğru olabilir miydi bu iddia?! Aksini kanıtlamaya çalışmama rağmen inanıvermiştim duyduğuma. Çünkü duyduğum kaynağa güveniyordum. İşte en çok bu saflığıma üzülüyorum.

Daha çok araştırmak, öğrenmek ve konuşmak gerek. Özgüven gerek, geç olsun güç olsun, bizim olsun özgüveni. O zamanlar basket kursuna gitmedim diye, bugünkü vücudumla kavgamın suçunu babama yüklememin manası yok. Hem artık bikaç bira içince toplum içinde dans edebiliyorum. Zerre suçluluk hissetmeden. Şerefine baba, şerefine anneanne, şerefine dünya!







23 Ekim 2019

Reşat Nuri ve Suat Derviş ve demek istedikleri üzerine...

Son zamanlarda, aslında belki de son 2 yıldır, çok fazla sesli kitap dinliyorum. Gün içinde zamanımın çoğunu elişiyle geçiriyorum, bu da epey zaman tanıyor kitap dinlemeye. Eskisi gibi oturup uzun uzun, satırların altını çize çize kitap okumayışımın vicdan azabını azaltıyor bu bir nebze de olsa. Şimdi yazarken bile Akın Altan'ın sesi yankılanıyor hatta kafamda. (Takip ettiğim Youtube kanalı). 

Dinlediklerimin çoğu yabancı yazarların eserleri, çünkü onlar daha kolay bulunuyor çevirimiçi dünyada. Fakat az sayıda yerli yazar bulmak da mümkün. Reşat Nuri Güntekin de onlardan biri. 

Yaprak Dökümü'nü ve Acımak'ı dinledim. İkisinde ortak bazı noktalar olduğunu hissettim ve bu hisleri buraya kaydetmek istedim. 

Çocukken Çalıkuşu'nu okumuş, çok etkilenmiştim. İdealist bi genç olmama katkı sağlayan/sebep olan kitaplardan biri olmuştu. İdealist bir kadının Anadolu'nun ücra bir yerine öğretmen olarak atandığını hatırlıyorum, bir de bir aşk hikayesi vardı tabi. Öğretmen olmak istediğim zamanlarda okumuştum sanırım. Belki de bu kitap etkisiyle öğretmen olmak istemiştim, hatırlamıyorum. Ama bu kadına karşı büyük saygı, sevgi ve yakınlık duyduğumu çok net hatırlıyorum. Geleneklerle savaşması, erkeklerden oluşan tarihimizde bir kadının yer aldığını görmek, bunu ilk defa olarak görmek, karakterle kendimi bütünleştirmek istememe yol açmıştı doğal olarak.

Sonra, yıllar sonra, Yaprak Dökümü dizisi çıktı. Pek dizi izlemiyordum o zamanlar, dolayısıyla bunu da izlemedim, Reşat Nuri'nin olduğunu bilmeme rağmen. Zaten pek çekici bir yanı da yoktu, sadece çok dertli bir dizi olduğundan bahsediliyordu orda burda. Bir aile var, sürekli sıkıntı çekiyorlar, o kadar. Bildiğim bundan ibaretti. Gündelik hayatın nasıl işkenceye dönebileceğini, hayal gücüne, bilgi dağarcığına hiçbir olumlu katkı sunmadan, uzata uzata anlatmanın kime ne zevk verebileceğini hala anlayamıyorum. Bir edebiyat eseri olarak var olmaları gerekir, amenna...Ama sonu henüz yazılmamış, seyircilerden ilgi gördükçe yeni felaketler eklenerek uzatılan bir dizi şeklinde piyasa sunulması... İlgimi çekmemenin ötesinde, sinirimi bozuyordu, hala da bozuyor. 

Dizinin üstümde bıraktığı bu kötü izlenimleri sonunda bir kenara bırakıp sesli kitabını dinlemeye karar verdim, dinledim. Sonra üstüne Acımak'ı da dinledim. 

İkisinde ortak olan şeyler fark ettim demiştim, ona geleyim artık. 

İkisinde de idealist karakterler var. Dürüst olmaya, işini düzgün yapmaya çalışan birer memur. Hatta Acımak'ta bu şekilde iki memur. Biri Çalıkuşu'ndaki gibi Anadolu'da yaşayan genç bir kadın öğretmen. Memurluğun kutsal olduğuna, halkın daha iyi yaşaması için var olan kutsal devletin birer neferi olarak bu işi yaptıklarına inanmışlar. Böyle düşünmeyen, el altından kendi işini halletme derdinde olan diğer memurların gazabından kendilerini korumaya çalışırlarken idealleri sarsılıyor. Dolayısıyla kendilerine yeni idealler arıyorlar. Büyük bir toplumu iyileştirme hayalinin gerçekçi olmadığına hükmedip, kendi küçük topluluklarını yaratmaya ve onu mükemmel ve mutlu kılmaya adıyorlar kendilerini. Yani bir aile kurmaya karar veriyorlar.

Bu yeni kutsal amaç için birer kadın gerekiyor bu erkek memur karakterlerimize. Kendilerine yakıştığını düşündükleri, ahlak seviyeleri, hayattan beklentileri kendilerininkine yakın birer eş buluyor, evleniyorlar ve bir aile kurmanın gereği, olmazsa olmazı çocuklar üretiyorlar hemencecik (doğum kontrolü yok tabi). 

Bir süre hayatlarının en mutlu günlerini yaşıyorlar. Aileleri için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Bol bol para gerekiyor tabi. Bekarken memuriyetin ahlaksız ortamlarına kolayca rest çekebilirken, artık çekemez oluyorlar, bir ikilem başlıyor içlerinde. Ailemi korumak, onları aç bırakmamak benim görevim, fakat kendi işyerimde bu yozlaşmaya göz yummam da doğru değil, gibi en masumane ikilemlerle başlayan felaketler eserlerdeki felaketler zincirlerine sebep olacak kötü karakterlerin ortaya çıkmasıyla devam ediyor: Kadınlar.

Çok ahlaklı, namuslu, tutumlu olduklarını sandıkları için toplumda gözlerine kestirip seçip evlendikleri kadınlar, bu zavallı namuslu adamların hayatını karartıyor. Ve aşama aşama gittikçe kötüleşerek devam ediyor pislikler, şerefsizlikler, namussuzluklar... Yaprak Dökümü dizisinin ünü, uzayıp gitmesi, bu yönden gayet haklıymış meğer. Romanın temel olayları bu dramatik anlar. Ufacık bir mutluluk, iyilik emaresi görünse, hemen ardından insan denilen şeyin, özellikle de kadın denilen yaratığın ne kadar şeytanlaşabileceğini hatırlatan olaylar akın ediyor.

İki kitapta da bu böyle. Acımak'ta neyse ki bu idealizme ulaşabilen bir de kadın karakter var da, yazarın kadınlardan nefret ettiğini düşünme gafletinden kurtuluyoruz.

Yazarın anlattığı dönemle ilgili kanıtlar sunuyor bu romanlar bize.

Kadınların çalışması toplumca henüz benimsenmemiş. Bir kadının iyi bir evhanımı ve anne olmak dışında bir görevi yok. Bu durumun iki sonucu var:

Birincisi, evin tüm ekonomik yükü erkeğin omzuna biniyor, işini kaybetme ihtimali olmaması gerekiyor. İş de öyle kolay bulunan bir şey değil zaten. Dolayısıyla erkeğin ahlaklı olma ayaklarını bir kenara bırakıp para kazanmaya devam etmek için ne gerekiyorsa yapması gerekiyor. İşinde olanları gelip evde anlatması da gerekmediği için, tüm sıkıntıyı kendisi yaşayıp, karısının ve çocuklarının hala masumane yaşamalarını sağlayabilir. Yani Türk toplumunda çok önemli olan helal/haram kavramı burda şaşalıyor. Haram para kazanıp, ailesini eve helal para getirdiğine inandırırsa mükemmel baba ve erkek oluyor. Tabi bu durumda psikolojisi çorbaya dönüyor.

İkincisi, kadının çalışması gerekmediği için, resmi bir okula gitme zorunluluğu da yok. Dolayısıyla ahlakı da, parayla, dış dünyayla kurduğu ilişki de, insan ilişkileri de tamamen ailesinin vereceği eğitime bağlı kalıyor. Tüm sorumluluk ailede olduğundan, iyi niyetli aileler, aman kızım ahlaksız olmasın, iyi bi koca, hatta iyisini kötüsünü geçtim, bi koca bulabilsinl, diye kızlarını eve kapatıyorlar. El değmemiş olanın makbul olduğu ve aksinin iddia dahi edilemediği o günlerde oldukça mantıklı bir çözüm. Fakat gizlenen şey her zaman merak edilir, kafadan silinip atılamaz. Tabi dış dünyadan, sosyal topluluklardan, alışverişten, paradan, iş dünyasından bihaber yetişen bu kızların da hayal dünyaları tamamen bu bilmedikleri dış dünya üzerine gelişiyor. Bolca paraları olduğunu, istediklerini giyip, istedikleri gibi gezebildiğiklerini hayal ediyorlar sürekli. Zengin koca en temel ihtiyaçları. Tüm eğitimleri bir koca bulmak üzerine. Ahlakları da, öğrendikleri ev işleri de, hepsi, yakında ailelerine yük olmayı bırakıp bu evden ayrılmaları gerekeceği için, kendilerine başka bir ev bulma ihtiyacından besleniyor. 

Yaprak Dökümü'ndeki çilekeş baba, kızlarından birinin yüzü çocukluktan yaralı olduğu için, yani toplum standartlarında çirkin sayıldığı için, ona, yani Fikret'e başka şeyler öğretmeye karar veriyor. Mesela kitap okumak, ahlaki değerler, insanlık, bahçecilik vs. Ve bunlar, düşününce, günümüz toplumunda, zorda kalınınca illaki paraya dönüştürülme ihtimali olan, sırf bu ihtimalin bile kişiye özgüven verebileceği özellikler. Fakat diğer iki kızına (Necla ve Leyla'ya), koca bulmaya yetecek kadar güzel oldukları için, bu tip eğitimler vermeyi gereksiz buluyor. Onlar da sürekli yeni kıyafetler istiyor, gezip tozmak istiyor ve bunları da sürekli normal karşılıyor o çilekeş baba. 

Şimdi burda bi terslik var. Bu kızları neden -toplum standartlarına göre- güzel sayıldıkları için cezalandırıyorsun be adam? İyiliklerini düşündüğünü sanıyorsun ama insani değerler herkese lazım değil mi? Böyle yaparak çok erdemli olduğunu düşündüğün yaşam biçiminle çelişkiye düşmüyor musun?

Neyse, kadınların sadece estetik güzellikten, evhanımlığından ve annelikten ibaret sayıldığı bir dönemde, felaketlerin sorumlusu bu kadınlar sayılıyor kısacası. Fakat bu kadınların neden bu kadar arsız olduklarını da irdelemek gerek bence. Satır aralarında yapmış tabi ki yazar, hele ki Peyami Safa'ya kıyasla çok çok iyi yapmış. Fakat kendisinin niyeti neydi bilmiyorum ama kitabın Youtube videosunun altındaki yorumları okuyunca, okura giden mesajın şu olduğu anlaşılıyor: Kitaptaki kadın karakterler hep pislik, zavallı namuslu adamı ne hale getirdiler. Yazarın niyetini kurcalamak, bir şeyler sallamak doğru değil ama demek ki bi terslik var. 

Sessiz kalamadım, buralara geldim ben de.

Suat Derviş geldi yine aklıma. Çılgın Gibi adlı kitabını okumuştum. Orda erdemli fakat yine çalışma ihtimalini aklına dahi getiremeyen, birine, bir eve ait olma ihtiyacı hisseden, aksini hayal dahi etmeyen zengin bir kadın karakter vardı. Ve kadının para kazanmasıyla ilgili tek cümle etmeden ve Reşat Nuri'ye göre çok daha az bir edebi yetenekle ne de güzel anlatmıştı asıl problemin bu olduğunu... Onunla ilgili de şuraya bir şeyler yazmıştım.

Reşat Nuri Güntekin 1889-1956 yılları arasında yaşamış. Suat Derviş ise 1905-1972 arasında. İllaki bazı kitaplarında aynı dönemleri anlatmışlardır. Aradan çok zaman geçmemiş. Bir de Peyami Safa filan var tabi. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte toplumu gözlemlemeye çalışıp, kendi fikirleriyle, deneyimleriyle harmanlayıp sunmaya çalışmışlar hepsi. Edebi yetenekleri diğerleriyle eşdeğer olmasa da, kim ne derse desin, Suat Derviş olmasa, pek çok şey eksik kalırmış Türkiye edebiyatında, Türkiye tarihinde. (Bu arada bilmeyenler için ismi yanıltıcı olabilir, Suat Derviş bir kadın.) Reşat Nuriler tamam önemli de, asıl aydınlatanlar Suat Derviş gibiler gibi geliyor bana. Bilmemiz şart. İsmini 30 yaşımdan sonra ancak kendi çabamla duymuş olmam da bilmemizin pek istenmediğini gösteriyor.

O yüzden bu yazıyı yazarken kendimi önemli bir şey yapıyormuşum gibi hissediyorum. Suat Derviş'i okuyunuz lütfen. Hatta O'nun gibi karakterleri, yazarları da burdan ya da başka yerlerden paylaşınız ki eninde sonunda öğrenelim, bilelim. İnternet çocukları bizden daha erken duysun bunları.

Türk edebiyatı dinlemenin ve kafamda yankılanan Akın Altan'ın etkisiyle siz bizli konuşan, değişik bir yazı dilim ortaya çıktı bu yazıda. Artık idare edin. 

Selamlar, 
Kanatlı Kedi













14 Eylül 2019

Hollanda'da Sait Faik'le karşılaşmak...

Uzun zamandır aklımdaydı; bu ülkenin Sait Faik'ini bilmeden, okumadan, burayı tam olarak benimsemem mümkün değil, diyordum. Çünkü Sait Faik, iyi-kötü insan ayrımı yapmadan, gördüğü herkesi karakterleştirip sunan, kör göze parmak yapmadan hepsine karşı biraz sevgi, biraz saygı duyan, duymanızı sağlayan bir yazar, en azından benim gözümde. İnsan işte, diyor kısaca, ne melek, ne şeytan! Dünyanın her yerinde aynı değil midir bu? Ben de buranın Sait Faik'ini arayıp duruyorum o zamandan beri. Ama işte dil engeli, bulsam bile okuyamam ki düşüncesi, kafamdaki bu bariyer, her seferinde kendi yarattığım arayışı duymazdan gelmeme sebep oluyordu.

Ta ki bugüne kadar. Her sene yapılan bir etkinlik var: Open Monumentendag. Normalde kapalı olan tarihi binaların bazıları ziyarete açılıyor, etkinlikler düzenleniyor. Her sene gideyim diyorum gitmiyorum. Bu sene gideyim demedim yine gitmeyip kalbimi kırmamak için. Programda mahallemizin büyük kilisesinde ikinciel kitap satışı yapılacağını gördüm. Eve bu kadar yakın bi ikinciel kitap etkinliği olacak da gitmeyeceğim, olacak iş değil. Üstelik ikinciel eşya satışı da olacakmış. Diğer etkinliklere bakmadım bile, buna yollandım. 

Kilisenin yanında, küçük bir odada yapılıyormuş satış. Kitaplar hep Hollandaca tabi, Almanca Fransızca, İspanyolca ve İngilizce de üç beş kitap vardı ama çok ilgimi çekmedi. Hollandacalara daha bi dikkatli baktık sonra. Aslında odaya girer girmez bir kitap dikkatimi çekti: Kees de Jongen. Kees adında bir çocuğu anlatıyor. Theo Thijssen'in kitabı. 1879'da Amsterdam'da doğmuş bir yazar. Hollanda'da eğitim reformu yapan ya da başlatan adam. Hani 40-50 çocuk bi arada, bol dayaklı, çocukların evde ayak altında dolaşmasın diye okula gönderildiği, uyum sağlamayan çocuğun salak kabul edildiği eski kafalı eğitim vardır ya, ona karşı savaşmış bir öğretmen. Amsterdam'ın Jordaan bölgesinde müzesi var, gitmiştim, hatta hakkında yazı da yazacaktım ama erteledim durdum. Şurda kısaca değinmişim. Tüm bilgiler Hollandaca'ydı. Şimdi gitsem muhtemelen daha iyi anlarım. 


Kısacası kitabını görünce hemen dikkatimi çekti, elime aldım, gezinmeye devam ettim. Sonra yaşlı bir amcanın masanın o tarafında görevliyle konuştuğunu, buralarda Kees de Jongen vardı, gibi şeyler dediklerini fark ettim. Kırık dökük Hollandaca'mla seslendim, "Bu kitabı mı arıyorsunuz?" Tabi U.la kendi aramızda Türkçe konuştuğumuzdan, esmerliğimizden, ve Hollandaca'mın da kötü olmasından buralarda yeni olduğumuz hemen anlaşıldı, elimde tüm Hollandalılar tarafından çok sevildiğini tahmin ettiğim bir kitabı tuttuğumu görünce yaşlı amca ve görevli kadın çok sevindiler, sempatiyle gülümsediler, bi muhabbet başladı. Burada yaşlılarla muhabbetim genelde gençlere göre daha iyi. Hollandaca öğrenmeye niyetli olmayan o kadar çok insanla karşılaşıyorlar ki (özellikle expatlar), bir yabancının dünyada çok az kişinin konuştuğu kendi dillerini öğrenmeye çalışması sevindiriyor onları, doğal olarak. Sonra bi de yavaş konuşuyorlar. Sıkılıp İngilizce'ye dönüvermiyorlar. Bazılarının İngilizcesi de çok iyi değil. Bu ülkede çoğu genç ve orta yaşlı insanın İngilizcesinin bu kadar iyi olmasının sebebi nedir, nasıl başlamıştır, tarihi nedir, çok merak ediyorum. Gençlere sorunca küçüklüğümüzden beri altyazılı izliyoruz filmleri, gibi cevaplar veriyorlar ama bu cevap beni tatmin etmiyor. Filmler Tv'de ne zamandan beri altyazılı yayınlanıyor, ilk ne zaman başladı, vs... Öğrenince yazarım buralara. Bilen varsa söylerse sevinirim:)

Uzun zamandır bu kadar Hollandaca konuşmamıştım. İşyerinde de arkadaşlar Hollandaca konuşsa bile, anlasam bile, muhabbet hızlı ilerlesin diye İngilizce cevap veriyorum. Onların memnun olduklarını gördükçe bu yöntemi iyice benimsedim. Çok saçma ama böyle işte. Bugün güzel pratik yaptım yani. 

Yaşlı amca ve ordaki diğer insanlar Theo Thijssen'den bahsetti, müzesi var dediler, gittim deyince tekrar sevindiler. Kitaptaki Kees'in bi koşması var meşhur, şu videonun başında görebilirsiniz, ondan bahsettiler, evet dedim, kollarımla gösterdim, tekrar sevindiler. Sonra coştu amca, başka bir Hollandalı yazarın, Jan Wolkers'ın kitabını gördü masada, bu da çok iyi bir yazardır, dedi, alıp bana hediye etti! Nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim, papağan gibi dankuwel deyip durdum durmadan. 
Tam artık ayrılalım derken başka bir kitap daha gösterdi, Geert Mak'ın De Brug'ü. Kapakta Galata Köprüsü var. Tabi bu sırada Türkiye'den geldiğimizden bahsetmiştik. 


Muhabbetin etkisiyle sırıta sırıta eve gelip aldıklarımızı incelerken şununla karşılaşmayayım mı... 


Hollandalı bir yazar, İstanbul hakkında bir roman yazmış, ilginç, güzel ama sıradan. Kitapçıda görsem, bu insanlar önermiş olmasa, şöyle bir bakar geçerdim, hatta oryantalist bi bakış açısıyla yazılmıştır deyip hızla uzaklaşırdım. Ama Sait Faik'ten alıntı yapması... Kitapçıda o insanlarla konuşurken anlatasım gelmişti de anlatamam diye susmuştum, "Edebiyatı çok severim, Hollanda'nın Sait Faik'ini arıyorum, Sait Faik şöyle şöyle bir yazardır bana göre, sizde onun mukabili kimdir?" diye sormak, Türkçe'de bile zor. Edebiyatı bir başka dilin insanına anlatmak çok zor bence. Sait Faik'in Köprü şiirinin son iki satırı  olduğunu az önce öğrendiğim bu alıntıyı görünce, tuttum kendimi ama gözlerim doldu. Utanmıyorum ulen! Edebiyat için duygulanmayacaksak neye yarar bu göz pınarları?

O zaman bugünün ve edebiyatın şerefine o şiirle bitireyim yazıyı, selamlar...

------

Köprü

İnsanlar köprüden geçmediği zaman
Acaba köprü düşünür mü?
Çamaşır mandalını gözlerinde allayan meczubun geçtiğini
Üsküdar iskelesinin kanapelerinde güneş banyosu yapanı
Üsküdar kıyılarının ötesindeki
Kastamonu, Sivas, Safranbolu… Erzurumu.
Burada insanların içinde büyük dürbünler.
Güller gibi açmıştır.
Yufkacılar burada açarlar, koskocaman oklavalarla
-İçlerindeki hamurdan-
Şeffaf ve titrek memleket rüyalarını.
Alyanaklı, beyaz, kalın şekerciler;
Akide ve bergamutlarını mermer tezgâhlara
vurdukları zamanki kasvetsiz hallerini burada
kaybeder, burada şairleşirler
hışırtı ile ve kocaman bıçaklarla kesilen tahan
helvalarının kokusu ellerinde
Askerî müzedeki, balmumundan yeniçeri heykelleri gibi, güzel, büyük insanlar
Burada omuz omuza;
Kötü yağlarla yaptıkları börekten şişmanlamış, iyi insanlarla
Dalgıcı seyrederler.
Onlar ki küçük parmaklarını birbirine vermişlerdir.
Onlar ki sarı elbiselerinin içinde
Kazsız köyün sıcak gecelerini
Kırağıları ve zelzeleleri, fezeyanları ve harbleri görmüşlerdir:
Onlar ki yağsız köpüklü ayranlar içmiş, taşlı bulgur pilâvı yemişlerdir:
Küçük parmaklarını birbirine vererek…
Bazen birdenbire sarası tutup düşerek..
Nereden gelir, nereye giderler?
Küçük parmaklarını birbirine vererek…
Bunlardır köprünün sairfilmenamları.
Hepsi yirmişer, otuzar yaşında ihtiyar rüyaları görmüş;
Aşağıda, İstanbul bıçkınlarının söğüştüğü sandallarda.
Balıkçıların torik yakaladığına onlardan daha çok memnun;
Çifti altmış paraya satılan bayat simitlerden hoşlanırlar.
Onlarda her şey bir derin uykudadır
Kahramanlık, dostluk, sevgi ve müsamaha…
Bütün lüzumlar ve lâzımlar.
Şu ensesi dümdüz ustura ile alınmış
Saçları arkaya taranmış.
Bol elbiseli, altın bakışlı, sarışın, uzun bacaklı adam
Kimdir biliyor musunuz?
Onu köprüden başka, bir de eski polisler tanır:
-Ulan sen yine buralarda mısın? derler.
Omuzlarını kısar, ellerini cebinden çıkarır, atar ağzından cigarasını
- Gidiyoruz be muavin bey ağabey, der.
Bu meşhur yankesici, Yedikuleli İstavrodur
Ve hoş çocuktur.
Bir başkası gece saat ondan sonra vapurları ve ışıkları
seyreder, güler.
Ah ona bir bilet alan olsa dünyayı dolaşmak işten değil;
Onun yanındaki gitmemeyi, gitmek isteyerek düşünmekte
Yalnız bu sonuncuda her şey yalancı, hülya, ve melânkolidir.
Her kim ki bir arkadaş bulmak için dolanmakta ise
Ondan çekinmeli..
Köprüde arkadaş olunmaz;
Köprüden seyredilir.