12 Ekim 2017

Den Haag'da Kitaplı Müzeler

Gelelim Den Haag'daki kitaplı müzelere....

Kraliyet Kütüphanesi (Koninklijke Bibliotheek), Edebiyat Müzesi (Literatuurmuseum) ve Çocuk Kitapları Müzesi (Kinderboekenmuseum) aynı binada. Den Haag Centraal tren istasyonuna çok yakın, hatta hemen dibinde. Trenle geliyorsanız şöyle bi uğrayabilirsiniz. 

Kraliyet Kütüphanesi'ne girmek için, yani girip çalışmak için sanırım kayıt olmak gerekiyor. Ama amacınız çalışmak değil, sadece ziyaretse, kütüphanenin içine girmeniz şart değil, bir sergi salonu var, onu bulmanız yeterli. Belki Kütüphane'nin içi de çok güzeldir, bilmiyorum, ben girmedim. Niyeyse acele ettim, kafam karıştı bir binada üç müze olunca, kayıt işlemiyle uğraşmak istemedim. Fakat modern bina, ne kadar farklı/güzel olabilir ki? diye düşünmeden de edemiyore.

Neyse, Kütüphane'nin sergisi ücretsiz, biletsiz. Arşivden örnek kitaplar koymuşlar camekanların içine, yanlarında da kitabın önemi anlatılıyor, Felemenkçe ve İngilizce. Örneğin şunlar dikkatimi çekmiş (Fotoğraf işini hiç beceremiyorum, uğraşasım da gelmiyor, estetik arayışıyla bakmayınız efem, sadece bilgi amaçlı bakınız lüffen.):

Hollanda'ya ilk gelen Donald Duck kitapları ve yarattığı etki üzerine...

1400lerde alt tabakalar okuma yazma bilmediği için, onlara özel, resimli, çizgiroman gibi İncil basılmış.

Kitabın kocaman oluşunu da çekmeye çalışmıştım ama tabi ki başaramamışım. 1600lerde Hollanda'da basılan, 600 sayfalık dünya atlası. Hollanda'nın ekonomideki gücünü tek başına açıklayabilecek bi belge belki de.

Kraliyet Kütüphanesi 1798'de kurulmuş, Ulusal Kütüphane adıyla. 1806'da Hollanda Fransız işgalindeyken, Louis Bonaparte, "Kraliyet Kütüphanesi" ismini vermiş, kitap koleksiyonu olan Hollandalılardan büyük koleksiyonları satın alıp Kütüphane'ye koymuş. Kütüphane'de hali hazırda var olan tarihi kitapların Fransızlar tarafından çalındığı da olmuş. Sonra 1. William tahta geçince, bunların bir kısmını geri almış. Koleksiyon gittikçe büyümüş, bina değiştirmişler. Son olarak bugünkü modern binaya gelmiş.

1978'de Kütüphane'de kullanılan bilgisayar odası. Lange Voorhout'taki eski binada.

2013'teki server odasından bi kare. Burada 400 milyon dijital kitap, gazete ve dergi bulunuyormuş. 900 hard disk ve 250 server varmış. Toplam kayıt kapasitesi 800 terabaytmış. (Ne demekse?)

Gelelim Edebiyat Müzesi'ne... Burada Hollandalı edebiyatçıların portreleri, heykelleri var. Epey geniş. Dijital bölümünde ise mektupları, eserlerinden alıntılar ve hayatlarıyla ilgili bilgiler var. Ne yazık ki her şey Felemenkçe. O kadar çok yazı vardı ki, üç beş bi şey anlar mıyım diye uğraşmak bile istemedim, gözüm korktu. Eserlerinden örnekleri çevirmek zor olabilir tamam ama keşke her biri hakkında ufak da olsa İngilizce bilgi sıkıştırsalardı bi yerlere. Hiç yakıştıramadım Hollanda'ya böyle bi müzeyi. Çok turistik olmadığı, para kazandırmadığı için önemsememişler herhalde. 1953'te kurulmuş bu arada.

Çocuk kitapları müzesi de çok güzeldi. Salona girer girmez yerdeki işaretlerle yönlendirmeler başlıyor, "önce şurdaki filmi izle" diye. Filmde kütüphanede bir çocuk var. Kitapların yazıları birden kaybolmaya başlayınca, çocuk, bi süperkahraman, bi dedektif edasıyla olayın sebebini çözmeye başlıyor. Yanlış anlamadıysam böyle yani. Sonra deniyor ki ziyarete gelen çocuklara, sen de çözebilirsin. Müzenin çeşitli yerlerinde ipuçları var sanırım, onları bulup dinliyorlar, bi şeyler öğrenirken bi taraftan da olayın gizemi devam ediyor. Zaten dedektiflik meraklısı hepsi. Güzel bi şey, ben de yapcam büyüyünce, Felemenkçe öğrenince. Duvarlarda Hollandalı yazarların kitaplarından sahneler var bi de, sırf onlara bakması bile güzel. Bu arada bu Müze 1994'te başka bi binada açılmış. 1982'den beri Kütüphane binasındaymış.

Tabi bu son iki müze ücretli. Müzekart'a bedava.

Ayrıntılı bilgiler şuralarda:

Koninklijke Bibliotheek
Literatuur Museum
Kinderboeken Museum


11 Ekim 2017

14. Gün - Free Spirit

Şu güzeller güzeli şarkıyla başlayayım bugüne,


Ne dediğini hiç anlamıyorum ama Yunanistan'ı sevme nedenimi bu şarkı özetliyor. Nağmelerdeki ortaklık. 

Bugün evi benimseme çalışmalarıma devam ettim. Uzun zamandır almayı düşündüğüm şeyleri aldım önce. Misal kılıfsız kırlent. 1.80e buldum! Hollanda'ya bi şekilde yolunuz düşerse, Action mağazasını gördüğünüz yerde girin. Her şey var ve sanırım her yerden daha ucuz. Hediyelik falan alacaksanız bile girin, illa bi şeyler bulursunuz. Bi kez daha teşekkürler Action dedim bugün. 4 kırlent aldım, bi daha bulamam falan mazallah. Yeni gelmiş olsa gerek, daha önce bakmıştım çünkü, geçicidir belki. Yelek için düğme aldım, tekli satılmadığı için mecbur bi paket. Ömür boyu kullanırım artık. (Gelince hemen yıllardır hazırda bekleyen kılıfı geçirdim üstüne. Maksat eve kişilik kazandırmak ya, acele ediyorum. Sonra geçen gün bi youtube kanalında öğrendiğim "gizli dikişle" kapattım yastığı tıkıştırdığım deliği. Vay be dedim, vakit kaybı gibi gelen şey işe yaradı, hayret!)

Neyse, Action'dan sonra Zeeman'a girdim. İkinci ucuzcu mağaza. Diyelim iki günlüğüne geldiniz, hazırlıklı gelmemişsiniz, götünüz donuyor afedersiniz. Bu dükkandan ucuz ve kalın bi şeyler bulabilirsiniz. Çok kalite beklemeyin tabi. Burda yaşayanlar için de, çeşit çeşit ip satmaları cezbedici. Zeeman yüzünden örgüye başladım burda. Bugün yine "ben bi şey yaparım ki bunlarla" diyerek ip aldım. Koyu renkli olana Elif ismini vermişler nedense.



Daha bi sürü şey aldım da, tek tek anlatmayayım. Eve gelince hepsini yerleştirmek de ayrı bi iş oldu. Sonra diğer ayakkabılığı kapladım. Bi gaz geldi, duvardaki delikleri kapatmak için kartpostalları kurcaladım. Hepsinin arkasını oku, ben bunu ne ara almışım ya falan diye düşün derken epey bi zamanımı aldı. Şimdi daha iyi göründüğü kesin. Tavandaki delikleri kapatmaya üşendim, o da yarının işi olsun.

Öncesi

Sonrası

Bugünün benim için asıl olayı alışveriş sonrası karşılaştığım amcaydı. Ellerim dolu bi şekilde, bisikleti oralarda bırakıp otobüse binmeye karar vermişken, bi sokak kitaplığı gördüm. Bazı yerlerde oluyor burda, sokak duvarına ufak bi raf yapıyorlar, fazla kitapları oraya bırakıyor isteyen, gelen geçen ücretsiz alıyor. Yanaştım hemen tabi. Bi amca vardı, yanaşınca göz göze geldik, gözlerimiznen selamlaştık. Rafta İngilizce kitap ararken amca elindeki kitabı uzatıp bi şeyler dedi, bu da güzel, falan dedi heralde. Dedim ben var anlamıyor sizin dili. Tabi hemen aaa öyle mi deyip İngilizce'ye döndü. Nerelisin? Türkiye mi? Aa benim kızım orda yaşıyor. Ama senin İngilizcen nası bu kadar iyi, İngiltere'de miydin? (Gördüğü Türklerle kıyaslıyo tabi, Hollandalılarla değil) Peki niye Hollandaca bilmiyosun, genelde senin yaşındaki Türk kızları bilir? Heee yeni mi geldin tamam. Amca tatlı bi tip. Dedeme benzettiğimden midir nedir, severim 70 yaş üstü erkekleri, hafif sakallıysa, zayıfsa, gözlüklüyse, kır saçlıysa, şapkalıysa, üstelik bi de kitap kurcalıyosa... Bi an önce uzaklaşasım gelmedi yanından. Kendinden bahsetti. Denizciymiş, epey bi ülke gezmiş, bikaç dil biliyormuş bu yüzden. Resim çizermiş, heykel yaparmış, Türkiye'de pencerelerdeki süslü demirleri yapmasını öğretmiş bazı Türklere. Sık sık gider gelirmiş oraya. Anladığım kadarıyla benden sık gidiyor. Kuran'ı okurmuş, Müslüman mı, yoksa İslam'a sempati mi duyuyor tam anlamadım. Sürekli camiye gidiyor değilim ama seviyorum, benim işim ruhla, gibi bi şeyler söyledi.

Özgür ruhlu olduğundan bahsetti sonra, insanlarla konuşup, mümkünse yardımcı olmayı severmiş. Çok kişiye iş bulmuş, kalacak yeri olmayanları evine almış. Türk çocuklarla halter kaldırıyomuş, İngilizce öğretiyormuş, öğretmen gibi değil de, öylesine konuşarak. Tek başına sivil toplum kurumu adeta. Sanatçılık da var ya, belli bi çılgınlık olduğu. Ama öyle yolda görsen mahallenin delisi demezsin, gayet sıradan biri. Neticede bana dedi ki, madem Hollandaca öğreniyorsun, sana nasıl yardımcı olabilirim? İlkinde laf değişti, sevindim, ne güzel dinliyodum amca niye beni işin içine dahil ettin ki şimdi? Sonra tekrar sordu...

Ben de bu sıralar bi Taalcoach ayarlamayı düşünüyordum. Haftada bir buluşup bir saat filan konuşuyorsun gönüllünün biriyle. Maksat konuşma yeteneğini geliştirmek. Dedim öyle bi şey yapabiliriz. Bi taraftan da çok tuhaf geliyor her şey. Sonra dedi "kocan kızmasın?" Yok dedim, kızmaz. Şaşırdım. Bizden daha Müslüman bi Hollandalı'yla mı karşı karşıyaydım aceba? Düşündü, düşündü. Bu arada telefonu yokmuş amcanın. Sonunda anladım neyi düşünüp durduğunu. Kızı daha sıradan bi insan olarak, böyle durup dururken tanıştığı insanlarla takılmasını hoş karşılamıyormuş. Sonuç olarak, numaramı verdim, kızı ilişkimizi (!) onaylarsa beni arayacak. Sanırım eşitlik olsun diye, ya da o an boşluğuna geldiği için kızının numarasını da bana verdi. Ben aramayacağım halbuki, ilk onların araması gerekiyor anlaşmamıza göre. 

Sevmiştim amcayı. Bilgelik vardı üstünde. Bi taraftan içimdeki kontrolcü boşver diyor, deli midir manyak mıdır sapık mıdır... Onu boşveriyorum, bu sefer de ruhanilikten uzak kalmayı seven tarafım  tedirgin oluyor. Çok fazla free spirit ve Kuran sözcüklerini kullandı amca. Hele ki kocan kızmasın sorusunu neden sorduğunu çok merak ediyorum. Genellikle karşılaştığı Türklerde öyle olduğu için mi? Yoksa kendi yaşam biçimi de mi hoş karşılamıyor yabancı bi bağyanla görüşmeyi. Beni cemaatine dahil etmeye çalışmasın? Beni yola getirmeye çalışmasın? Hayır demeyi beceremeyen ben de onu dinleyip kafa sallamak zorunda kalmayayım? Lütfen çok dindar olmasın lütfen, şansıma söveceğim yoksa elin Hollandalısının da mı dindarı bana denk geliyor? Niye çekiyorum ben bunları, diyerekten. Neyse, bi taraftan da merak ediyorum. Ararlarsa, illaki bi kez de olsa görüşmek isterim sanırım.

Bugünün en tuhaf haberi buydu. Yeter bence. Hayat dediğin daha fazla tuhaflığa gelmez.

O zaman kapanışı da Fuat Saka'yla yapalım:




Tabi ki bu güzelliğin de Yunancası var. Hangisi orjinali bilmem, umrumda değil: 



Muhabbetiniz bol olsun, 
Kanatlı Kedi

Felemenkçe Yeni Kelimeler

Bu haftaki konumuz sosyal medya. Öncesinde ders dışı bi kelime: 

de reiger: balıkçıl

reigen diye Felemenkçe bi kelime yok sanırım, bulamadım. Fakat Almanca'da "cıvıldamak" demekmiş, belki ordan geliyordur. Ya da Felemenkçe'de reiken/bereiken: bir yere uzanmak, erişmek demekmiş. Balıkçılın da boynu uzun ya, belki ordan bi ilgisi vardır, kesin bilgi değil, tamamen tahmin.



Derste not aldıklarım: 

de bakker = de bakkerij (fırın)
de slager = de slagerij (kasap)

de flat: dairelerin olduğu bina, Türkçe'de apartman
het appartement: daire yani apartman dairesi

de verplichting: zorunluluk
verplicht: zorunlu
verplichten: zorunda bırakmak

het gevaar: tehlike
gevaarlijk: tehlikeli

Het hangt ervan af: It depends... (Hoe dronken jij je voelt, hangt ervan af met wie je drinkt.)

opvallend: göz alıcı, dikkat çekici, extreme
opvallen: grev yapmak, direnmek

behoeven: to need, ihtiyaç duymak
de behoeft: need, ihtiyaç

voorzien: tahmin etmek, içine doğmak
voorzien van: temin etmek, to supply
voorziening: tedarik, kolaylık

de jeugd: gençlik
de jongere: daha genç olanlar, the young ones
tegenwoordig: bugün (de jeugd van tegenwoordig)

de afstand: mesafe
op afstand houden: uzak durmak, hoşlanmamak (Ik houd huisdieren het liefst op afstand.)

de aandacht: attention
het gedrag: davranış
het bericht: mesaj
het deel: kısım, parça
gemiddeld: orta
grappig: gülünç

noemen: isimlendirmek

Hyves: Facebook'un Hollanda versiyonu, bi zamanlar herkesin hesabı varmış.
gamen: oyun oynamak
games: oyunlar

Bu haftalık da bu kadar olsun der,
Kanatlı Kedi



Barış Sarayı'nda Dilek Ağacı



Vredes Paleis, yani Barış Sarayı. Bina aslında bu ama giriş sadece belli zamanlarda, rehber eşliğinde mümkün. Bizim asıl girebildiğimiz kısım, bahçe kapısının hemen girişindeki güvenlik kulübesi görünümlü yer. Fotoğrafta solda, bahçe kapısının hemen yanında beyazımsı çatısı görünüyor. Hemen önünde bi dilek ağacı var, çok komik geldi, barış için ağaçtan medet ummak:)

"Imagine Peace Wish Tree" yazıyor soldaki metal levhada


Tabi müze küçük bi kulübecikten ibaret olduğu için, giriş ücretsiz. Belgeden ziyade bilgi var burada. Bu binanın ve kurumun tarihini ses kayıtlarıyla ve bir videoyla özet geçmişler. Yazılı bi şey koymamışlar, ses kayıtlarını da kaydedemediğim için bilgileri kaydedemedim. Hatırladığım kadarıyla not düşeceğim, bi de internetten yardım alırım. 

Birinci Dünya Savaşı'ndan önce düşünülmüş barışı amaçlayan uluslararası bir kurumun kurulması.  1899'da, Rus Sir Nicholas'ın öncülüğünde Birinci Den Haag Barış Konferansı, Hollanda Krallığı'na ait Huis ten Bosch'ta toplanmış. 26 ülkeden 100 kadar diplomat, asker, hukukçu, politikacı bir araya gelmiş. Pasifist yazarlar ve bilim insanları da gelmiş Den Haag'a ve toplantılar yapmışlar. Özellikle Bertha van Suttner'e değiniyor sergi. Bu kadın yazarın "Silahları Bırakın" adlı kitabı epey ilgi görmüş. 

Permanent Court of Arbitraiton (PCA) kurulmuş. Google "Daimi Tahkim Divanı" diye çeviriyor, tahkim ise "anlaşmazlıkların hakem yoluyla çözülmesi yöntemi" demekmiş.

1907'de ise İkinci Barış Konferansı düzenlenmiş yine Den Haag'da, 44 ülke katılmış. Şu anda Barış Sarayı olarak bilinen bina ise 1913'te açılmış. Sponsoru Andrew Carnegie, sergide özel bir yer veriliyor kendisine. 


Carnegie bir İskoç, Amerika'ya göç etmiş ailesi, O da orada büyümüş. Çocukluğundan itibaren çalışmış, girişimci olmuş, çelik işine girmiş, milyoner olmuş. "Tam bir Amerikan Rüyası örneği" diye bahsediliyor kendisinden. Paraya para demez olunca, "savaşmayalım konuşarak anlaşalım" diyenler grubuna katkıda bulunmak istemiş, binada bir de kütüphane olması şartıyla, Barış Sarayı'na 1,5 milyon dolar bağışlamış. O zamandan beri dünyanın en geniş kapsamlı hukuk kütüphanelerinden biri buradaymış. Şu anda kütüphane bu saray görünümlü binada değil, aynı bahçe içinde başka bir binada.

Saray'ın mimarı Louis M. Cordonnier Fransız olduğundan, memleketinin etkisini yansıtmış tasarımına. Anladığımdan konuşmuyorum, öyle diyolla.

 Günümüzde Barış Sarayı'nda sadece PCA değil, International Court of Justice de var. Birleşmiş Milletler'in temel hukuk kurumu. Bu iki kısaltmanın farklı görevleri var ama fazla hukuki bi bilgi, orda dinlerken bile kafam basmadı. 

Sergideki en etkileyici belgelerden biri, Birinci Dünya Savaşı'nda Fransız bir askerin eşiyle, ailesiyle mektuplaşmalarıydı. Mektupların hepsini şuradan okuyabilirsiniz: My Dearest Emma - Reymond Molle

Bir de şu iki resim dikkatimi çekmişti: 
Eskilerden kalma bi çizim, tarihini, çizilme amacını not etmemişim. Sol köşedeki fesli Osmanlı padişahı olsa gerek, yanındaki eski püskü kıyafetler içindeki kızın önündeki kutuda "Papier Armenie" yazıyor. 1900lerin başında Ermeni soykırımı haberleri Batı'yı epey sallamış çünkü.

Başlıkta "Bunca masrafa gerek var mı?" benzeri bi şey yazıyor, Google'a göre.

Aklıma gelenlerle, internetten hızlıca edindiğim bilgiler bunlar. Gerekirse güncellerim. 

Saygılar efem, 

Kanatlı Kedi 
(Sona böyle Kanatlı Kedi yazmak çok hoşuma gidiyor)





10 Ekim 2017

13. Gün - Evi Benimsemek

Bu eve taşınalı bikaç ay oldu. Hala inşaat halinde gibi. O kadar yorulduk ki eski ev sahibiyle uğraşmaktan, mutfağın yapılması sürecinden, böceklerden, eşya satın almaktan, kalan işleri yani çoğunlukla dekorasyonla ilgili olan işleri umursamaz olduk. Yaşanıyor bi şekilde. Ama sanki ev değil de geçici kaldığımız bi yermiş gibi hala. Halı yok yerde. Evin tümünü kaplayan yer fayansları beyaz. Duvarlar beyaz. Böcek olduğu dönemde aldığımız için, üstünde gezinirlerse rahatça görebilelim diye, koltuklar hariç tüm mobilyalar beyaz. Karanlık olmasın diye mutfağı da beyazın bi tonuna yaptırmıştık. Kısacası ev hastane gibi. Bu yüzden artık her şeyi renkli almaya çalışıyorum. Öte yandan hiçbi şey alasım gelmiyor-du.

Duvarları kendimiz boyayalım dedik ama daha önce hiç boyayla uğraşmadığımız için bi türlü cesaret edemedik. Belirsiz bi gelecek zamana erteledik. Duvarları, özellikle çalışma/misafir odasındaki delik deşik duvarı kartpostallarla doldurmayı düşünüyorum yine. Nasıl olsa boyanacak, çift taraflı bantları acımadan yapıştıracağım.

Son bikaç gündür yalnızım evde. Bu evde ilk kez yalnız kalıyorum. Evi hala benimseyemediğim için içimde bi tedirginlik olduğunu fark ettim. U. evdeyken de vardı aslında. Kapının kilidine güvenemiyorum. Ne olabilir ki diye düşününce mantıklı bi senaryo gelmiyor aklıma. Aslında senaryolardan korkmuyorum, hırsız girer, katil girer, manyağın biri girer değil yani korkum. Sanki ev benim değilmiş gibi geliyor, onun verdiği belirsizlik duygusu. 

O yüzden tekrar evle ilgilenmeye karar verdim. Dünkü evi süpürme eylemi aslında bu ilginin önhazırlığıydı. Her yerden toz kalkınca bi yere dokunası gelmiyor insanın. 

Bugün gittim duvar kağıdı aldım. Aslında duvar kağıdı değil, designfolie diye geçiyor, desenli yapışkanlı kaplama kağıdı. Türkiye'de milyoncularda olurdu. Evin girişindeki metal ayakkablığı kapladım. Evin içinde metal görünümünden hoşlanmıyorum, ofis gibi, fabrika gibi bi hava veriyor. İkinci ayakkabılığa geçmeden enerjim bitti. Biraz dolanıp oturdum bilgisayar başına. 

Sonuç bu, ışık kötü olduğu için çok anlaşılmıyor ama daha canlı aslında renkleri
Aslında madem boyayı erteledik, duvarları duvar kağıdıyla mı kaplasam, diye düşündüm şimdi. Acaba kışın, kaloriferler yanınca, havasız kalır da rutubet filan yapar mı, gibi sorular var aklımda. Sonuçta boya, duvarın sağlığı için de gerekli, bildiğim kadarıyla. Önce alttaki boyayı temizlemek mi gerekir ki? Bilen varsa söylesin piliz.

Bugün Felemenkçe kursuna gittim. Aptal gibiydim, iki cümle kurup konuşamadım niyeyse. Daha hazırlıklı gitmeliyim sanırım. Yarın yeni öğrendiğim kelimeleri yazarım buralara. Derste sosyal medyaydı konu. Yine ikili diyalog kısmında saçmaladım. Yine facebookum yok deyince uzaylı gibi hissettim kendimi. Sanki marjinal olma çabasındaymışım gibi anlaşılacak diye utandım. Halbuki sadece kontrolsüzüm, başından kalkamıyorum ve göreli yoksunluk denen şeyi (sosyolojide öğrendiğim son kavramdı sanırım, başkalarının hayatlarına bakıp kendini eksik, beceriksiz, hayatını işe yaramaz hissetmek) dibine kadar yaşıyorum. Çok da büyük bi kayıp değil üstelik tanıdığım insanların hayatındaki her gelişmeyi bilmemek. Yeğenimin fotoğraflarını, videolarını falan da belli aralıklarla aile bireylerimden sipariş ediyorum. Daha ne olsun? Şekerin yokluğuna da facebook'un yokluğuna alıştığım gibi alışabilmek hedefindeyim, bakalım tutacak mı.

Yeleğim bitti bitecek ama hep imkansızlıklardan bitemiyor. Bu sefer de siyah ip bitti. Üşenmesem de gidip alsam.

Den Haag'la ilgili Vredespaleis yazısının son rötuşlarını atıp kitap okuyacağım şimdi. Sait Faik mi olur (yenisine başladım evet), Dünyanın Sefaleti mi olur, Damla Damla Günler mi olur bilmiyorum. Nutuk'u bırakmaya karar verdim çünkü bi arkadaşım Türkiye'ye gidecekmiş yakın zamanda, O'na sipariş edip baştan başlayacağım.

Bugün şeker orucumda bi günah işledim. Tahin pekmez yedim. Pekmez ev yapımı olduğu için şekersiz olduğunu umuyorum ama olmayabilir de, köylü milletine güvenilmez. Son günlerde canım sık sık tatlı istiyor ve bi türlü doymuyorum. Sıkıntı çok.

Keyifsizim niyeyse. Üstüne düşünesim yok, kitap okuyayım ben.

He bi de blogumun "ormanları katledip allaha küfreden..." diye aratılıp tıklandığını öğrendim az önce. Bi de "parmakların esnek olması için..." benzeri bi şeylerle bulunuyordu bi ara. Bu bloggerın istatistik kısmı çok eğlenceli olabiliyor. Ne diye böyle arattın, hangi yazımla bi bağlantısı var bu aramaların? Anlayamadım.


İşte böyle efenim, evli barklı, sağlıcakla kalınız, 

Kanatlı Kedi


09 Ekim 2017

12. Gün - Dereotu nedir, nasıl sulanır?

Sabah erken kalktım, yine arkadaşım gelecekti, geçen hafta paçalarını kıvırttıran. Bu sefer öylesine geldi. Oğlu öğlene kadar okulda olduğu için, ancak sabahları boş oluyor, o yüzden genelde sabahın köründe bi araya geliyoruz. İnsanlar işe giderken, biz öylesine buluşuyoruz. Yolda, toplu taşımada yer işgal ediyoruz, bilseler kovarlar mıydı acaba? Zira burda da iş saatinde toplu taşıma tıklım tıklım oluyor, bi metrobüs olmasa da...

Korkularımızdan bahsettik. Akşam koşu kursum olduğundan, dil problemim olduğu için gitmek istemediğimden... İşin özü şu, sportif bi insan değilim. Küçükken, yani ilkokulda, okulun basketbol kursuna gitmeyi çok istemiştim, gerçekten istemiştim, hoplamak zıplamak, bütün enerjimi boşaltmak istemiştim. Lakin ki ailem izin vermedi, bi kız çocuğuna hoplayıp zıplamayı yakıştıramadılar. Şimdi yakıştıramadıkları pek çok şeyi yapıyorum, onlara da söylüyorum, seni hınzır, seni seni yaramaz, deyip gülüp geçiyorlar. Niye? Çünkü büyüdüm. Daha da önemlisi, çünkü evlendim. Bana karışma hakkını imza karşılığında sevgili gocama devrettiler, rahatladılar. Sırf bundan değil, zamanla kafaları da genişledi. Tabi onların kafası genişleyene kadar ben sporla ilgili her şeyden uzaklaştım, vücudun aktif olduğu herhangi bi ortamda napacağını şaşıran bi insan haline geldim. 

Şimdi Hollanda'da, herkesin adeta en az bir sporla ilgilenmek zorunda olduğu yerde, spor yapmaya o kadar uygun ortam varken, kendimi aşmaya çalışıyorum. Üstelik kilo vermek için falan değil ha, sadece enerjisini sporla atan bi insana dönüşmek için. Bence bu bile takdire şayan. Kendimi çok da aşmayayım diye, insanla iletişimimin mümkün olduğunca az olacağına inandığım bir spor olan koşuya yazıldım. Hiç de öyle değilmiş, koşarken muhabbet ediyormuş insanlar. Ne kadar saçma! İki dakka kendi kendinize takılsanız nolur? Neyse, asıl sorun bu değil. Kursun ilanı falan Felemenkçe olunca, başta sordum, ben dilinizi bilmiyorum, İngilizce idare edebilir miyim, diye. Tabi tabi dediler. Bu cevap burda çok sıradan, çoğu kişi İngilizce bildiği için, ben de zaten formalite icabı sormuştum. Ama işler öyle yürümedi.

İlk derse bi gittim, tek yabancı benim. Öyle denk gelmiş, normalde daha fazla olurmuş. Biraz da geç kaldım derse, hoca bi şaka yaptı, ya şimdi her şeyin İngiliccesini tekrar mı etcem yaaaa, diye. Ben de güldüm ama bi taraftan da yük olduğumu hissettim. Ya aslında yavaş konuşursanız biraz anlıyorum, dedim. Aaa iyi o zaman anlamadığın yerde sorarsın dedi. Ondan sonra bi aldı başını bu, uçtu gitti. Bikaç soru sordum ama o kadar yoruldum ki anlamaya çalışmaktan, dalıp gittim. Neyse dedim, sen kaşındın, yapacak bi şey yok. Sonraki derste fizyoterapist gelmiş, bi sunum yaptı, nelere dikkat etmemiz gerektiğini anlattı. Hoca uyardı fizyoterapisti, Bak şu zavallı kedicik, bizim nadide dilimizi tam bilmiyo, ona göre, diye. O da "tamam anlamadığın yeri sorarsın, tekrar ederim" demesin mi! Hangi birini soracağımı şaşırdım. Sırf çok iyi anlamışım gibi gözükmesin diye bi soru sordum. Başka soru var mı, dedi, yok dedim. O ders koyverdim, zaten hastaydım hafiften, sık sık nefesim tıkanıyordu, anlamaya çalışmaya halim yoktu, hiç bi şey sormadım. İnadına yapar gibi, hoca da zerre İngilizce konuşmadı, gelip nabersin diye bile sormadı. Küstüm resmen, kabuğuma çekildim. Arada arkadaşlar gelip sunumun ne kadarını anladığımı falan sordu, dalga geçti. Ben de kendi kendimle dalga geçtim. Hocanın tavrını bi türlü anlayamadım. O da bana mı tavır yapıyo, bırakıp gitmemi mi istiyo, gibi alıngan hislere kapıldım. Yoksa "Dutchlar directtir" muhabbeti bu kadar mı doğruydu, adama gidip illa demem mi gerekiyordu, insan ol lan, arada bi ingilicce konuş, diyerekten...

Neyse efenim, bugünkü derse gitmemek için bütün gün bahane aradım, bulamadım. Yine aynı şey olacak diye baya korkuyordum. İptal etsem paramı geri verirler mi diye düşündüm bi taraftan, araştırdım, bi bilgi bulamadım. Sonra dedim, hop, n'apıyosun? Hollanda'da yaşamaya karar vermişsin ve karşılaştığın ilk zorlukta "bıraksam mı" diyosun. Sen nası benimseyeceksin ki burdaki hayatı, nası insan içine karışacaksın? Müze gezmekle olmuyor bu işler. Gideceksin. 

Netekim gittim. Hatta hazır gaza gelmişken hemen evden çıktım, 45 dakka erken gittim. Hocayla konuştuk, bu haftaki koşu ödevini yaptın mı falan dedi, rapor tutuyor. Sümük, balgam gibi iğrenç sıvılar yüzünden nefes almakta zorlandığımı anlattım. Acıdı mı n'aptı bilmiyorum, tamamen değişti tavrı. Her söylediğini İngilicce tekrar etti. Bazılarını tekrar etmesine gerek yoktu ama sesimi çıkarmadım bu sefer. Manyak mıyım bi daha kaşıncam! Sanki lisedeymişim de, arkadaşlarım beni dışlamaktan vazgeçmiş gibi geldi, rahatladım. Yine geride kaldım ama olsun. Koşarken kol hareketlerinin ne kadar önemli olduğunu anladım, daha ne!

İyi ki gitmişim.


Bi de koşarken önümüzden balıkçıl geçti, arkadaşlardan "kusura bakma burda balık yoook" gibi bi espri yaptı kuşla ilgili, Felemenkçe. Dedim ne dedin, bu kuşun Dutchçası ne? Tekrar etti, reigermış. Tabi o da Türkçesini sordu, balıkçıl, dedim, tekrar etmeye çalışıp güldüler. Sonra balıkçıl'ın "balık yiyen" demek olduğunu fark ettim, söyledim. Hmmm dedik hep birlikte.

N'oldu? Ben bi kelime öğrendim. Daha önemlisi, dil öğrenmenin en etkili yolunu deneyimledim: Konuşmak. Evde oturunca ya da müze gezince gelişmeyen bi yetenek. Anlamıyorum deyip köşeye çekilmek yerine, karşıdaki ne kadar nemrut olursa olsun, sormak. Ki çoğunda nemrutluk filan da yok zaten. Benim derdim ne bilmiyorum valla.

Neyse, o kadar az iletişime geçiyorum ki Hollandalılarla, böyle dikkatimi çekenleri not edeyim de bari ileride dönüp okuyunca vay be diyeyim. 

İşte böyle. Bugün bi de gün içinde evi süpürdüm. Tüm evi toz tabakası kaplamıştı. Çorapla yere basınca tiksinmiyorum artık. Güzel. 

Bi de sabah şu arkadaşı aldım marketten: 


Dereotu. Mutfak bitkisi diye geçiyor, bi taraftan yemelik olduğunu tahmin ediyorum. Kaç günde bir ya da günde kaç defa sulanır hiç bilmiyorum. Dışarda mı durmalı, evde mi? Onu da bilmiyorum. Bilen varsa bi ses etse ne güzel olur. Bakalım kaç gün yaşatabileceğim zavallıyı. Bitki camiasıyla yakınlaşma hamlem olarak tarihe geçsin bu da, belki ilerde kabak yemeğine katmak dışında bi amaçla da buluşuruz kendisiyle...

Şimdilik bu kadar.

Tozsuz kalın,

Kanatlı Kedi


08 Ekim 2017

11. Gün Eve Dönüş

Gece 12 olmadan yazayım. Sabah düşündüğümden epey bi geç kalktım. Gemeente Museum'da yani Belediye Müzesi'nde kahvaltı ettim. Hindistan cevizli bal kabağı çorbası. Üç sene önce kahvaltıda böyle bi şey içeceksin deseler gülerdim evet ama insan değişiyor azizim. İyi bi şey bu. 

Müze güzeldi. Çağdaş sanatın iyice çağdaş olanlarına uzaylı gibi baksam da, Mondriaan ve kankalarını, yani De Stijl akımını biraz daha iyi anladım diyebilirim. Resimlerini, heykellerini bilemem ama mimariyle dertlerini anladığım kesin. Evin içine sanat katalım, hatta sokaklara sanat katalım, duvarları sırf işlevini düşünerek değil, evde estetik bi bütünlük olmasını göz önünde bulundurarak boyayalım, demişler. Aslında ikea'ya ilham vermiş olabilirler gibi geldi çünkü sade ve işlevsel dolap tasarımları direk ikea'yı hatırlattı. 

Kocaman bi kısmı da porselenlere ayırmışlar. Özellikle Çin porselenlerine. Hollanda (Delft) ve İslam eserleri de mevcut. En hoşuma gideni şu kase oldu:

İçine buzlu su doldurup boş bardakları salıyosun. Soğuk içki bardağı derdine son! Tek sorun, o bardaklarla bira içilmez.

Saatlerimi aldı müze. Arada bi şeyler yedim filan. Amsterdam'da olsa kesin yarısını sonraya bırakırdım. 1 saat mesafe de olsa uzak, bi daha ne diye gideyim elin Den Haag'ının belediyesinin müzesine.

Dünü yazamamıştım. Yine yazmayacağım, sonra uzun uzun anlatmak için bana özet olsun.

Vredespaleis (Barış Sarayı)
Kraliyet Kütüphanesi
Edebiyat Müzesi
Çocuk Kitapları Müzesi
Den Haag Tarih Müzesi
Sonra deniz kenarı, canlı müzik, bok bier ve kapanış.

Bugün eve gelince hemen yemek yaptım kendime. Elindeki tüm sebzeleri tepsiye koy, sıvıyağ, tuz baharat at, karıştır, fırına at, çıkar ye usulünden. Doymadım. Fazla sağlıklıydı sanırım. İçinde pattis olmasına ve yanında ekmek yememe rağmen doymadım. Şekeri bırakmanın en büyük zararı bu oldu sanırım. Normalde şekerli bi şeyler atıştırırdım arada, yerini dolduracak bi şey bulamadım hala, aralarda bi şey yemeyince ana yemekte iyi doyayım bari diye ekmekten kısmıyorum. Herrr şey psikolojik midir, gerçek midir bilmem, hemen acıkıyorum. Sanırım sağlıklı aburcubur bulmam lazım bi şekilde. Meyve demeyin, olmuyor işte. Yine de her öneriye açığım ama meyve çok da olmuyo yani:)

Damla Damla Günler'in ikincisine başladım, özlemişim.

Şimdilik bu kadar. Oturup uzun uzun yazmak istiyorum müzelerle ilgili öğrendiklerimi. Daha uzun süre aklımda kalıyor bi yerlere yazınca. Bolca fotoğraf çektim ama kenarlardaki notların fotoğrafını daha çok. Sonra tekrar okurum diye. Onları okuyup toparlıycam inşallah. Evet evet yapıcam. 

Bu arada bu haftasonu okuyacak şalanj bulamadım pek, nerdesiniz yahu, huuu! Geri geliiin. 

Bugünlük de bu kadar, sevgilerle, lili...

Kanatlı Kedi



07 Ekim 2017

10. Gün: Şarkıları Sevmek

Dün "Hollanda'nın tüm şehirleri aynı" demiştim ya, hemen aksini ispatladı Den Haag bana. Deniz var bi kere, nası aynı olabilir ki? Deniz kıyısı diye bi kavram var. Sahil şeridi var. Hava kötü de olsa, deniz kenarında bi hayat, üstelik oldukça canlı bi hayat kurmayı başarmışlar, e tabi Hollandalı bunlar, deniz seviyesinin altında yaşayan insanlar!

Kafamda Hollanda ve şarkıları uçuşuyor. Gece yağmur altında sığındığım bi yerde canlı müzik varmış. Önce Felemenkçe'de çok sevdiğim şarkılardan birine bağladılar İngilizce bi şarkıyı, ki kendisi şu:



İngilizcesi de varmış, şimdi buldum:

İlk Felemenkçe'de duymuştum ama hangisi orjinali bilmiyorum. İkisi de güzel geldi bana.

Sonra Parijs'ı çaldılar. Şarkıda olay Paris'te geçiyor ama şarkı Felemenkçe:

Bu şarkıdan sonra bi sevgi coştu içimde. Özür diledim dilden, şimdiye kadar içim çok da ısınmadığı için.

Edve youtube'un karşıma çıkardığı şarkılar da iyice coşturdu, bu yazıyı Felemenkçe şarkılara ayırayım dedim. Başkaca bi şey yazacak kafam yok zaten. Kafam hafif güzel, vücudum da çok yorgun. Ama çok şey biriktirdim, sonra boşaltıcam inşallah...

Diğer şarkılarla veda edeyim, iyi geceler günlük, öperim, Kanatlı Kedi.




06 Ekim 2017

9. Gün ve Den Haag

Selam, 

Den Haag'a geldim. Otele yerleştim, odayı görünce yine heyecanlandım. Çıktım, gezdim. Ayaklarıma işkence olacak kadar yürüdüm, yorgunluktan erkenden odaya geldim. Ne yapsaydım, Den Haag'ın gece hayatına mı aksaydım? Akmıyor değilim, marketten şarabımı aldım, odaya gizlice soktum, içiyorum. Minibardan içki alacak kadar delirmedik daha!

Den Haag, ben bi Hollanda şehriyim, diye bağırıyor. Bence her Hollanda şehri az buçuk birbirine benziyor. Akbilim  yani OV-Chipkartım var, ülke çapında geçerli, toplu taşıma kolay yani. Merkez Kütüphane illaki var merkeze yakın bi yerlerde. Yemek yemek için ya da acil veya uygun fiyatlı alışveriş için Hema, Albert Heijn gibi dükkanlar aklımda. Yani diğer ülkelerde olduğu gibi Google Maps'e "supermarket, market" yazıp aratmakla cebelleşmeme gerek kalmıyor. Merkezde bi yerde bi turist info bulabileceğimden, bedava harita alabileceğimden neredeyse eminim. Turist info'da ücretli harita satan ülkeleri kınıyorum burdan. Her durakta, ordan geçen otobüsler, gün içindeki tüm saatleri gece otobüsleri filan yazıyor, şehrin toplu taşıma güzergahını gösteren bi harita bile mevcut çoğunda. Çoğu dediğim de %60ı değil, %95i falan. Yani diyelim telefonunun şarjı bitti, gecenin körü, çevrende insan yok, eve nasıl gideceğini de bilmiyorsun. Herhangi bi duraktaki haritaya bakarak yolunu çizebilirsin. Bugün şarjım azalınca bunu düşünüp baya bi rahatladım. Seviyorum bu ülkedeki manyaklığa varmayan düzeni. Ne kadar temel bi şey toplu taşımada düzen sağlamak ama o kadar kolay değilmiş ki her yerde olamıyormuş. 

Kanalı az buranın, Amsterdam'a kıyasla. Normal bi şehirde olması gerektiği kadar var, o ne öyle, sokak niyetine kanal m'olur?

Merkez Kütüphane'nin (bkz: OBA) içinde Turist info var, bu da değişik, görmemiştim daha önce. Hemen haritamı aldım ordan tabi. Baktım Stadhuis dibimdeymiş, oraya da girdim. Çok enteresan bi bina, dışardan sıradan hayvani boyutta modern bi yapı gibi gelse de, içi enteresan. Ortada kocaman bi alan, ortabahçe gibi, üstü cam kaplı, iki yanında ofisler var, 10-15 katlı. bunları birbirine bağlayan köprü koridorlar var aralarında da. Hem ferah, hem toplu konut havası veriyor. İçim sıkılsa mı, rahatlasa mı bilemedim. Bi de bu karanlık iklim için iyi öyle camla kaplı tavan ama bol güneşli yerler bu mimariye gelemez. Anlatılmaz yaşanır efenim, buyrun internetten resimleri:

Bunlar köprü koridorlar
Bu da o köprü koridorlara uzaktan bakış. İki yanda ofisler var.

Sonra Mauritshuis. Eski krallardan biri (I.Willem), babasından kalan resim koleksiyonunu devlete bağışlamış, zamanla arttırmışlar. 1600lerde yapılan bu bina, 1800lerde müzeye çevrilmiş, o zamandan beri burda sergileniyor koleksiyon. İnci Küpeli Kız ve dibine girip selfi çekenlerle birlikte. Hadi bi kere çektin, kontrol edip, beğenmeyip hiç acele etmeden tekrar çekme rahatlığı nerden geliyor acaba? Önüne geçip bakmak isteyen insanlara engel olduğunun farkında değil misin? Tabi bunlar hep içimden söylendi. Zaten Mona Lisa gibi bıdıcık bi şey. Hep böyle minik mi olur ünlü resimler?

Benim gönlümün kaydığı resimlerden bazıları da şunlar: 
Bira dolu bardak, bira testisi ve Hobbitimsi pipolar
Örgü gibi bi şeyler yapan teyze

Saat 5e gelirken son bi hamleyle Den Haag Tarih Müzesi'ne attım kendimi. Müzekartım var ya, bana hepsi bedava. 15 dakka için de olsa girerim. İlk kattaki Den Haag panaromasını incelerken geçti zaman, hemen geri çıktım. Yarın tekrar gelmek üzere. Yarın değilse de pazar günü...

Müzeler kapandı ya gelsin serseri serseri dolaşmalar. Şehir büyük, fazla serseriliğe gelmiyor. Ayaklar iflas etmeye başladı bile. Lange Voorhout Parkı'ndan geçip Denneweg Sokağı'na girdim haritaya bakıp. Bi sürü abidik gubidik dükkan var burda. Tabi pahalı. O yüzden en iyisi dükkanlar kapandıktan sonra gezmek. Zaten bi şey almayacağım, rahatça vitrinlere bakıp, istediğim şeyin fotoğrafını çekebiliyorum bu sayede. Çakallık mod on. Devamındaki Frederikstraat da öyle. Bi sürü kumaş dükkanı var. Bi daha gelip ucuz bi şeyler alıp bi şeyler dikesim geldi. Ama hiç de ucuz durmuyor dükkanlar. Arkadaşımın hediye ettiği kırlent kılıfını geçirmelik, sadece astarı olan, içi dolu kırlent fiyatlarını sordum, 12 eurodan başlıyor dedi adam. Dedim manyak mısın? Hema'da kılıflı yastıkları daha ucuza alabilirim. Türkiye'de evde bi şeyler yapmak hep daha ucuza gelirdi diye hatırlıyorum, burda hep daha pahalı, hobin mi var lüksün var. Ya da orda annem nerden ucuza alacağını biliyordu,  ben henüz burdakileri öğrenemedim. 

Sonra 1813 Meydanı'na (Plein 1813) gittim. Kral Willem adına bi anıt dikilmiş, çevresinden otoyol ve bisiklet yolu akıyor. Bi sürü Felemenkçe yazı var üstünde. Bi gün anlıycam hepinizi oğlum, görceksiniz.

Önden görünümü
Bu da sol yanından. Sahnede kadın görünce kanım kaynadı. 

Ordan Paleistuinen'e şöyle bi girdim çıktım, çok özel bi şey yok. Ot çekmek için iyi, netekim çeken gençler vardı ama gayet güvenilirdi, iki adım ötede polis merkezi var zaten.

Sonra karnımı doyurdum, marketten şarabımı aldım, çantama sakladım geldim. Şimdi yavaş yavaş içerken bi taraftan da yazıyorum. Odada Den Haag hakkında bi kitap var, ona göz gezdiricem birazdan. Sonra da ver elini Damla Damla Günler, özleştik Adalet Ağaoğlu'yla. Bu sefer 1977-83 arasında dolaşacağız.


İşte böyle sevgili günlük, dolunay olduğunu bildiğim ama buluttan bi türlü göremediğim bu geceden de selam olsun sana, gözlerimden öperim.

Kanatlı Kedi.

05 Ekim 2017

8. Gün - Hangi Üniversite?

Sekizinci günün sonunda, yolculuğun bi gün öncesinde, yanımda biram, heyecanlı ve mutluyum. Neden bira? Çünkü Everybody Wants Some'ın ikinci yarısını izledik az önce. Öylesine bi üniversite komedisi deseler, izlemezdim. Ama olur da ısrarlara dayanamaz izlersem, oha, çok testesteronlu ama öte yandan da güzel ya, valla güzel, enterasan, ben bu filmi nasıl severim ya...diye düşünür dururdum. Sonra yönetmenin diğer filmlerini izleyince neden sevdiğimi anlardım. Ya da bilmiyorum, belki de Linklater'ı önceden tanıdığım için torpil geçiyorum. Özünde demek istediğim, film sanki diğer filmlerini tamamlıoyor. Sanki her filminde hayatın bi kesimini anlatıyor, o bi kesimi farklı gözlerden gösteriyor bize. Sanki kamerayla değil de, "farklı bakış açıları" adlı insanların gözleriyle çekiyor filmlerini. Everybody Wants Some gibi geyik bi filmde bile bi doyuma ulaşıyor insan. Karakterlerin hepsi tüm geyiklerine rağmen, gerçekten ayrı birer karakter. Hiçbirinin soyunu sopunu bilmiyoruz. Sadece ekran karşısındaki hallerini tanıyoruz, kendi başlarına neler düşünüyorlar? Yok. Yani yanlarındakine ne kadar açıyorlarsa içlerini, o kadar anlıyoruz. Başrolün bile derinine inmiyoruz çok fazla. Ve bu bizi rahatsız etmiyor. 

Neden? Çünkü orası üniversite.Sürekli birileriyle tanışırsın. Bi sürü kulüp vardır, yalnızsındır, arkadaş edinmek zorundasındır, ilk defa ailen yoktur akşamları yanında, ya yurt odasında, ya öğrenci evindesindir... Bambaşka, coşku dolu, önündeki 4 yıldan ötesini düşünmeyen bi sen vardır karşında. Her şeye el atabilirsin. Hayatının ileriki aşamalarında bolca diyeceğin gibi "daha önce denedim, başarısız oldum" demezsin, çünkü daha önce hiç denememişsindir, neredeyse hiçbi şeyi denememişsindir zaten. Ve bu karmaşada bi sürü insan girer çıkar hayatına. Çoğunu tam olarak tanımaya fırsatın olmaz. Bazılarıyla gereğinden fazla zaman geçirdiğini anlarsın sonradan, karakterleriniz hiç uyuşmuyormuştur meğersem... Falan filan.. Film bu karmaşayı hatırlattı bana. Son Felemenkçe dersinde de üniversite günleri, öğrenci evleri yad edildi. Herkes bi iç çekti. Üniversiteyi iç çekmeden hatırlamak mümkün mü? Yeni öğrenci olanlarla konuşmak istemiyorum bu yüzden; bi taraftan hoşuma gidiyor heyecanları, hayallerini anlatmaları, bi taraftan da büyünün etkisinin geçeceğini düşünüyorum içimden, gerçekleri söyleyip şap diye yere düşürüveresim geliyor. Gerçek hayata hazırlansın bi an önce diye... Ne saçmalıksa. Tutuyorum kendimi tabi ki.

Bi  de filmin afişinde çok güzel bi cümle var: "Here for a good time. Not a long time" Ne kadar da üniversiteyi tanımlayan bi söz. Fakat bazen, iyi zaman geçirmeye gelenler uzun süre orda kalıyor. Bu pek iyi bi şey değil tabi. Ya da belki de iyisiyle kötüsüyle geleni gideni kabul etmektir işin sırrı, Linklater'ın o kadar geyik arasında kulağımızdan içeri soktuğu o bikaç cümlede söylediği gibi. Yani öyle kabul edebilirsen, kendince belirlediğin hedefe doğru ilerlerken, okulu uzatma gibi ayrıntıları dert edinmezsen, günlük hayattan keyif almaya devam edebilirsen, sıkıntı yoktur... Ama daha yazarken sıkıldım bunaldım bu son cümleyi. Sanırım bu sadece belli karakterdeki insanların becerebileceği bi şey. Ya da ermek gerekiyor. Etrafındaki herkes okulu bitirsin diye gözünün içine bakarken boşverip hayatı yaşayabilen kaç insan vardır şu dünyada? Elbet herkesin bunaldığı bi an olur. Bırak bu boş mesajları Linklater!

Filmle ilgili diyeceklerim bu kadar. Tabi filmdeki her gece parti ortamlarını ben şahsen üniversitede yaşamadım. Ne sporcu, ne de oyuncu olmadığım, üstelik bi de teknik üniversitede okuduğum için olsa gerek, bu tür şeyler çevremde pek dönmüyordu. Gayet derslerine çalışan, onu da beceremeyen, arada bi örgütlenmeye ve kültürel aktivitelere katılmaya çalışan bi tiptim. Belki öyle filmdeki gibi bol seksli partiler dönüyordu da benim haberim yoktu yani, mümkün bu. Öte yandan üniversitenin başı olduğu için her gün yeni biriyle tanışma, hiçbirini tam olarak tanımama ve alakasız insanlarla uzun vakit geçirme olaylarını ben de yaşadım. O yüzden filmle aramızda hala bi bağ var, hiçbir zaman ortamın en popülerlerinden olmamama rağmen. 


Yeter. Bu yazı bitmeyecek belli ki. İçirip içirip yazdırıyosunuz bana. Alkol daha doğrusu bira eşiğim düştü sanırım. Üniversiteden uzaklaştıkça yaşlanıyoruz ey insan. Sağlıklı beslenmeye falan çalışıyorum artık. Nerde o 2 TL lik tavuk dönerlerle, helva ekmeklerle doyduğum günler... Ama şekeri bıraktım, valla bıraktım, dönüş yok. (Döndü...mü acaba?)


Tamam. Başka neler vardı yazacak? Bu günlüğe başladığımdan beri yaşadıkça, yaşadıklarımdan yazmaya değer olanları kafama not ediyorum. Kağıda not etmeyi bile düşündüm, dedim psikopatlaşma hemen.


Yarın yola çıkıyorum. Gençce bi heyecan var üzerimde. Sanki üniversitedeymişim de ilk defa tek başıma seyahat ediyormuşum gibi. O zamanlar hayalimdeki tatil böyle yalnız olanından değildi sanırım. İçten içe bunu istesem bile, izlediğim filmlerin etkisiyle hep arkadaş ortamında bi şeyler yapmayı hayal ederdim. Hep eğlenmek, eğlenceye dahil olmaktı hayalim, nasıl eğlenmeyi bilmeyen bi ortamda büyüdüysem... Şimdi ise, bunları az buçuk tattığımdan mıdır nedir -asla filmlerin ölçüsüne yetişemedim tabi ki- yalnız kalmanın hayalini kuruyorum. Nasıl bi şeydi yalnız ve halinden memnun olmak denilen şey? Nasıldı her dakka mesajlaşmamak? 


Yarın Den Haag'a gidiyorum. Buranın tarihi yönden idari başkenti, resmi değil. Her türlü hükümet binası orda. Aslında tarih öğrenmeye gidiyorum. Birleşmiş Milletler daha Milletler Cemiyeti'yken Den Haag'da Adalet Divanı gibi bi şeyleri kurulmuş. Nedir yani? diyebilirsiniz. Demeye de bilirsiniz (bu gramer yapısı gerçekten var mı Türkçe'de?). Düzen manyağı bi insan olduğum için bütün gezilecek yerleri not ettim. İçinden seçeceğim, gidince. O Adalet Divanı'msı bina gezilebiliyormuş. Ne varsa artık içerde, oraya mutlaka gitmek istiyorum. Benim şehir gezisi anlayışım bu, müze. Müzeler kapanınca n'apacağımı şaşırıyorum. İstanbul'dayken de böyleydi durum. Sokaklarda deli dana gibi dolaşırdım ama az buçuk bilmenin, güvenilirliğinden ziyade, hangi sokağın nereye çıktığını bilmenin rahatlığıyla. Güvenilmez diye bilinen sokaklarda gezmeyi de severdim ama oraya daha önce bi şekilde yanlışlıkla girdiysem... Misal, Tarlabaşı'na hiç girip dolaşmadım. Ama o büyük caddenin ötesinde Amsterdam'da olsa beğenirsiniz caddesi'ne girip kaç defa gezdim, kerhaneler sokağına. Bi zaman yanlışlıkla bi girmişim, sonra sıradanlaşmış benim için. Ama o ilk seferi hiç hatırlamıyorum. Sonrakilerde öyle rahat olmamın sebebi de, sokağın sonunun nereye çıktığını bilmemmiş, şimdi, yeni gittiğim şehirlerde korkaklaştıkça daha iyi anlıyorum bu sebebi. Sokağın nereye çıkacağını bilmeyince rahat edememek neyin göstergesi peki? İki buçuk bira içtim diye karakter analizi yapacak deyilim. Hayatta yapmam. Cık, işim olmaz. Ben öyle bi insan mıyım?


Emrah Serbes'e gıcık oldum bi de bu günlerde. Afilli Filintalar'ı takip eder, severdim bi aralar, Behzat Ç'den önce. Bu tarz edebiyatı sevişime şaşıyorum şimdi. Hiç okumadım üstelik kitaplarını, hiçbirinin. İnternette okuduğumuza edebiyat dememeliyiz belki de. Memeliyiz belki de.


İşte böyle. Daha başka bi sürü şey yazıcaktım ama unuttum. Not etseydim, liste, düzen manyaklığıma olur deseydim, böyle mi olurdu? Olmazdı. Şimdi mecbur yazmayı bırakmak zorundayım. Çünkü bi konu yok. Konu olmayınca yazılır mı? Yazılmaz, hiç.

Sustu, 
Kanatlı Kedi