17 Ocak 2018

Kitap: Tirza (Arnon Grunberg)

Hollanda edebiyatını okumaya, Türkçe'ye çevrilmişlerden seçtiklerimle başladım. İlki, Cees Nooteboom'un Mokusei'siydi. Fazla kısa olduğundan mı, üslubuna ısınamadığımdan mı bilmem, pek içim ısınmadı. Çok soyut gelmişti anlatım. Şu an konusunu zar zor hatırlıyorum.

İkincisi Arnon Grunberg'in Tirza'sıydı ki, işte bundan epey bi etkilendim. Sevdim veya sevmedim demek zor. Rahatsız ediciydi diyeyim. Yazarın amacı da öyle olmakmış gibi, dolayısıyla işini iyi yapmış. Doğru neydi, yanlış neydi, sorgula babam sorgula... Yazarın medeniyetle bi alıp veremediği var. Karmakarışık olaylar ve duygular içinden en iyi anladığım bu. Batı medeniyetinde özgürlükler, aile hayatı, çocuk yetiştirme yolları, sınırlar, konuşulması/konuşulmaması gerekenler, toplum içinde nasıl davranılması gerektiği, girilen roller, bunlardan çıkılması gereken zamanlar, ötekiler ve bunların ne derecede hayatımıza dahil olabileceği, biz'im kim olduğumuz, siz'in kim olduğunuz...

Edebiyatı neden sevdiğimi hatırlattı: Hiçbir soru sormadan tüm bunlar hakkında düşündürtebilir yazar bizi, sadece olayların gidişatını anlatarak.

Buraya ilk geldiğimde, kütüphaneye ilk üye olduğumda Herman Koch'un Akşam Yemeği isimli kitabını alıp okumuştum. Kapağını sevmiştim. Yazarın Hollandalı olduğundan filan haberim yoktu. Niyeyse Hollandalı bir yazarın kitabının Türkçe'ye çevrilebileceğini düşünemiyordum. Hollandalı yazar diye düşününce kimse gelmiyordu aklıma. Fakat çevrilmiş bi şekilde. Ve kitap, Forbrydelsen'le aynı dönemde okuduğumdan mıdır nedir, bu masal ülkesinin sevimli yüzünün arkasında bi şeyler gizlendiği hissi uyandırdı. Ülkenin çok satan kitaplarından biri olan Akşam Yemeği'nde yazarın en büyük derdi; orta sınıf vatandaşın medeni olmak uğruna içine attığı vahşi duygular, içgüdüleri, bastırdığı çağdışı sayılan fikirler ve bu bastırılmışlığın suça dönüşme ihtimali. Ve bu suçun yine medeni yollardan aklanmaya çalışılması. Kısaca Batılı insanın takmak zorunda hissettiği maskeler. Üçüncü dünya ülkelerinde her gün sürüyle insanlık dışı suçlar işlenirken burada bunların engellenmesine rağmen bi terslik olduğu hissiyatı... Şimdi hatırlaldığım kadarıyla böyle yani.

Tirza'da da benzer dertleri hatırlatan bi hava vardı bana kalırsa. Afrika'da, hatta Türkiye'de "kendine dert arıyor pezevenk" deyip geçeceğimiz dertler. Fakat gerçek. Dünyanın bir yerinde dert varsa, diğer tarafının hiçbir zaman gerçek anlamda günlük güneşlik olamayacağını düşünüyor insan.


O zaman, alıntılar:

19 - ...Hofmeester hayatı boyunca kendine en uygun duruşu aramıştı, şimdi hayatının son dönemlerinde bile hala kendine uygun bir duruş bulabilmiş değildi. Duruş yerine elinde tuttuğu kurulama bezini bulmuştu.

57 - Neden her şey açıkça konuşulmak zorunda? Neden bazı konuları kendi haline bırakmıyorsun? Neden sessizliğe saygı göstermiyorsun? Neden sessizlik seni bu kadar tehdit ediyor ve dayanılmaz geliyor?

145 - Aynanın karşısında durup kendine baktı ve yüzünde yakaladığı hüzünlü ifadeye kendisi de şaşırdı. Bu hüzün bazen içinden giderek yükselen duyguların hepsini bastırırdı. Utanç, korku, yüzkarası olmanın, farkına varmanın getirdiği hüzündü bu.

148 - Jörgen Hofmeester gelişme gösteriyordu. Daha sosyal olmuştu. Daha müsamahakar, daha ulaşılabilir. Ne olursa olsun o en çok Tirza'nın babasıydı ve bu rolü içinde olabildiğince babacandı, sınır tanımıyordu. Ne olursa olsun onda bir kusur bulunamayacaktı.

150 - Aklına ilk tanışmaları, ilk günleri, ilk haftaları geldi. Karşındaki için beyaz, boş bir sayfa olduğun günler, özgürlüğün beraberinde getirdiği mutluluk.

155 - Öğretmenin dostane tavrı Hofmeester'a hasmane görünüyordu. Başkasının mutluluğu onun için tehdit taşırdı.

157 - Kimilerinin yabancı dil ya da çizim konularında beceriksiz olduğu gibi Hofmeester da arkadaşlık konusunda beceriksizdi. Tam da bu nedenle bir müzik aleti çalabilmek isterdi. İnsanlarla konuşmak yerine onlara müzik icra etmek isterdi. Düşüncelerini karşındakine iletmek için konuşursun, oysa Hofmeester'ın düşünceleri genellikle karşısındakine iletilmemesi gereken, gizli olan ve her iki tarafın iyiliği için gizli kalması gereken düşüncelerdi.

162 - Kadın da onun kadar üzgündü konuşmasında sık sık "dünya ekonomisi" ifadesi geçiyordu. Bu ifade kulağına Dünya Yahudileri gibi geliyordu ama daha masumdu ve o nedenle sanki daha korkunçtu.

163- Yenilenler birbirlerini tanıyabilir miydi? Yoksa sonsuza kadar anonim mi kalıyorlardı?

164 - Korkunç bir utanç duyuyordu, hissettiği bütün duygular bir araya gelerek üzerinde, bu halimle insanların karşısına çıkamam, düşüncesini hakim kılıyordu. Bu şekilde artık sokakta yürürken yere bakan, süpermarkette arabasını iterken ayaklarına bakan, geçmişini yüzünden okuyacaklar diye başkalarının bakışlarından korkarak kaçan bir adam olmuştu. Uyuzlu bir geçmişi vardı, damgalanmıştı.

173 - Çocuklarında, kendi duyduğu korkuyu görüyordu... çocukları onun nasıl biri olacağını, kim olduğunu belirliyordu...

235 - İnsanlara yaklaşmasındaki amaç daha az pislenme çabasından başka bir şey değildi.

245 - Kağıt para, sahip olduğu başka bir şeyin olmadığını örtbas etmeliydi. Ödüyordu. Ödemek özgürlük anlamına geliyordu. Ödemek değer kazandırır.

294 - Hofmeester başını ellerinin arasına aldı. Ona iyi gelmeyecek kadar çok şey hatırlıyordu. Hatırladıkları birbirine karışıyor ve aklını karıştırıyordu.

298 - Hayatının bu döneminde müşfik bir dokunuş onda şok etkisi yapıyordu.

306 - Melez her zaman melezdi.

307 - ...sonra da ona bir lütufta bulunulmuş gibi, "teşekkürler," diye ekledi.

310 - İbi ya da karısı olsa farklı yaparlardı. Utanmadan, çekingen davranmayarak. Bilinçsizce.

324 - Utancın ne olduğunu biliyor musun? Medeniyet.

328 - Annemle babam hasta değildi. Ancak tamamen sağlıklı oldukları da söylenemezdi. Ya da belki söylenebilir, süper sağlıklıydılar, fazlasıyla. Dini elden bırakmışlardı ve köy halkının bunu öğreneceğinden korkuyorlardı. Aslına bakarsan onlar hiçbir zaman...inançlı olmamışlardı. Fakat bunu kimse öğrenmemeliydi. Zaten kimse bilmiyordu. Farklı olmaktan, dikkat çekmekten korkuyorlardı. Önce sayfiye evinde sonra da esas evlerinde bu korkuyu yaşadılar. Onunla bütünleştiler. Farklı olmaktan nefret ediyorlardı. Anlıyor musun? Beyaz olmayan her şeyden. Farklı olan her şeyden, alışılmışın dışındaki her şeyden nefret ediyorlardı. Alışılmışın dışındaki her şey onlar için hastalıktı. Hastalıktan nefret ediyorlardı. Annemle babam için psikiyatrik hasta, Yahudi, zenci ya da homoseksüel arasında bir fark yoktu. Hiçbirine çare yoktu. Oysa kendileri iyileşmişti ama yine de üzerlerinde bir iz, bir kalıntı, her an iltihap kapabilecek bir kabuğun kalmış olabileceğinden korkuyorlardı. Bunun için babam bir gün dükkanının önünde bir Yahudiyi öldüresiye dövdü. Kürekle. Bu şekilde köyde kimse onun iyileşmiş olduğundan şüphe duymayacaktı. İyileşmeyi çok ciddiye alıyorlardı.

342 - Tirza doğduğundan beri her yerde, bir anlık dikkatsizliğin yol açtığı kazalar, felaketler gördüm. Bir ömür boyu ceza çekmek için daha fazlası gerekmez. Tirza sayesinde dünyanın asıl yüzünü gördüm. Tehlikeli, tamamıyla tehlikeli. Sevgisiz ve mantıksız. Kalorifer borusu, asansör kapısı, banyo küveti, her yer tehlike dolu. Her yerde acı var. Küçük çocuklar korku bilmez. Bunu onlara öğretmen gerekir. Korkuyu onların içine sokmak gerek, 'uf' demesini öğrenmeliler. Burası, 'uf,' bu da 'uf.' Küçük çocukları korkutmak gerekir yoksa ölürler.

344 - ...gidecek bir yerin olmayınca senden nefret edilmesine de katlanabilirsin.

351 - Turistler için Afrika buyuduç Dünya turistler ve personel olarak bölünebilirdi. Her an her yere hareket edebilen turistler ile onlara hizmet edenler. Onları eğlendirenler. Meşgul edenler. Bir yere gidemeyenler.

351 - Kahve molası vermiş bir yaşlı gibi konuşuyordu ama elinde değildi, sakinleştirmek istiyordu. Sakinleştirmesi gerekiyordu.

352 - Hofmeester kültüre inanmazdı, inançtan söz edilebilirse tabii. Kültür nedir? İnsanın hayatta kalma stratejisi; uyum sağlama ve kendini görünmez hale getirmeye muktedir olması. Yoksa buna da mı kültür deniyordu? Ne kadar görünmez olunursa o kadar iyiydi. Görünmez olan yaralanmazdı.

Çocuklarını, toplumu kurtarma ağı olarak değil, bir kafes olarak gören, eleştirel bakışa sahip bireyler olarak yetiştirmişti. Yüzme havuzunda, müzik okulunda, Latince, Yunanca, matematik ve biyoloji derslerindeki başarılarından sonra para kendiliğinden gelirdi. Gerçek özgürlük paradır, eğer parayla özgürlük satın alınamıyorsa, yeterli para yok demektir. Onun özgürlüğü gördüğü yerde Tirza ile İbi kapitalist bir komlo ile karşı karşıya olduğunu söylüyorlar. Bu yaklaşım yine moda oldu. Her ne kadar Hofmeester bunun bir komplo olmadığını, buna özgürlük dendiğini iddia etse de ona inanmak istemiyorlardı.

354 - Yetişkinler arasında seks aşağılamaktan ibarettir.

355 - Siz kurtuldunuz...Siz Afrika'da, nefes almaya devam ederken ölmüş durumdasınız. Size bir şey olmaz. Siz yara almazsınız, yaralanmaz bir makine, bir ürün, bir...şeysiniz. Tüm geleceği kaçırdınız ve bu sayede çaresizlikten de kurtuldunuz.

357 - Başkasının acı çekmesinden hoşlanırız demek istemiyorum, tam tersi. Genellikle başkalarının gerçekten acı çektiğini görmek istemeyiz.

368 - Seks sevgisizdir. ... Hayvan sevgi tanımaz, demek istiyorum, en fazla azgınlık bilir. Açlık, susuzluk, yorgunluk.

373 - Senin için geleceğim yok, geçmişim yok, kağıt para kadar tarafsızım. Birçoğu gibi kendi hayatı içinde yolunu kaybetmiş bir Batılıyım. Hepsi ruhsal huzuru, sakinliği ya da başka bir şey aradığını söyler, oysa hepsi aynı şeyi ister Kaisa, kaybolmayı.

377 - Ben medeniyetin ürünüyüm... Medeniyeti hayvanın üstüne saldığında ortaya çıkan şeyim. Ben buyum. Her zaman medeni olmaktan başka bir şey istemedim.

383 - Afrika'ya gelen bazı Batılıların delirdikleri biliniyordu. Geri gitmiyorlar, buharlaşıp yok oluyorlar, çevrelerindeki renklere bürünüyorlardı.

391 - Başkasının hayatında, hatta kendi hayatında bile hiçbir rolünün olmadığını fark ettiğinde nasıl ölüneceğini bilmiyorum. Bunu nasıl yapman gerekiyor, kimsenin umurunda olmadığın ihtimalini ciddi olarak göz önünde bulundurduğunda, kimse için önemli olmadığını anladığında nasıl ölmelisin bilmiyorum.






15 Ocak 2018

3. hafta ve bağzı filmler

Çelıncta üçüncü soru:

3. Daha fazla yapmak istediğin 5 şey...

- Spor tabi ki. Oturmaktan bacaklarım ve götümün uyuşmadığı bi hayat. Mecburiyetten değil, sevdiğim için spor yapmak... Falan filan, bıdı bıdı... (Geç bunları, anam babam, geç bunları...)

- Hazır cevap olmak, aman tatsızlık çıkmasın diye susup insanlara içten içe sinirlenmek yerine, kavga çıkarmadan cevabımı verip rahatlamak. İçimde kalanlar yüzünden saatlerce o anı düşünmek yerine arkamı döndüğümde unutabilmek. Nalet olası insanları kafaya takmamayı öğrenebilmek.

- Zamanı yönetebilmek. Planladığım şeylerden son anda vazgeçmemek. Başkalarını kırmamak için programımı bozmamak.

- Gezi planı yapmak.

- Evden çıkmak. Evden çıkabilmek.


-----------
Bu hafta çok fazla, normaldekinden daha fazla boş vaktim var. İki gün müze gezmek niyetindeyim. Son dakka yok hava kötüymüş, yok efenim başım ağrıyomuş gibi bahanelerle vazgeçmek yok! Bi de bol bol film izlemek niyetindeyim. Acaba Saçaklı'nın bahsettiği Altın Küre çelıncına mı girsem, yoksa kenarda köşede beklettiğim birikmiş yerli filmleri mi azaltsam? Yoksa kronolojik sırayla izleme işine geri mi dönsem? Yerli filmler daha çekici geliyor ama bakalım... Bu akşam başlarım. Öncesinde hava hala grimsi aydınlıkken, kitap okumalı. Belki üstümdeki negatif elektrikleri unuturum okudukça.


Bu arada son zamanlarda Otje'yi bitirdim. Hollandalı yazar Annie M. G. Schmidt'in çocuk kitabı.  Benim seviyeme göre biraz ağırdı ama resimler ve hikaye o kadar zevkliydi ki anlamadığım kelimeleri boşvere boşvere devam ettim. Arada üşenmediklerime sözlükten baktım tabi. Hikaye de dolu doluydu. Kimliği olmayan bir baba-kız. Göçmen filan olduklarını sandım başta ama alakası yokmuş, devlet dairesinde bi şekilde kaybolmuş gitmiş kimlikleri, kendi suçları da değil yani. Kimliği olmayınca düzgün bir işte çalışamıyor baba, bi taraftan polisten kaçıyorlar çeşitli sebeplerden. Neyse ki hayvanlarla arkadaş oldukları için tanıdıkları tüm hayvanlar yardım ediyor ve her seferinde bi şekilde kurtuluyorlar. Kısa kısa bölümler, insan tam olarak anlamasa da bi sonraki bölümü merak ediyor, bi an önce geçmek istiyor. Şimdi yeni bi çocuk kitabı bulmam ve başlamam lazım. Hikaye okumak hem buranın kültürünü öğretiyor (misal; ısırganotu çorbası (brandnetelsoep) diye bi yemeklerinin olduğunu öğrendim), hem de illaki üç beş kelime katıyor hafızaya.


Bi de dün Tolga Örnek'in yönettiği Labirent'i seyrettim. İdare ederdi. Meltem Cumbul'a saygı duydum biraz daha. Şimdiye kadar harfleri bi tuhaf söylediği için hoşlanmazdım oyunculuğundan. Bi de ilk çıktığı zamanlar çok fazla televizyonda göründüğü için ekşici gençler gıcık olmuş, o negatif yorumları okuyup, videoları izleyip etkilenmiştim bi ara, ben de gıcık olmuştum hafiften. Ama bu filmde oyunculuğu güzel. Olağanüstü değil ama kötü de değil.* Ya ekşiciler (yine) abartıp haksızlık etmiş ya da Meltem Cumbul kendini geliştirmiş.


Gerçi yakın zamanda Kadın İşi Banka Soygunu filminde de izlemiştim kendisini. Yine o değişik konuşma şekli sebebiyle ısınamamıştım. Bi de bu film Labirent kadar ciddiye alınarak hazırlanmamış gibiydi. Ya da komedi arasına serpilmiş drama olduğu için insanın izlerken ciddiye alası gelmiyor. Seyirciye aptal muamelesi yapan filmlerdendi diyeyim kısaca en iyisi. Hani şu, espriyi göze sokan, neyi neden yaptığını açıklayan türden. Yine de senaryo, fikir orjinaldi. Yine çoğu yerli yapımda olduğu gibi, keşke güzelim konuyu böyle harcamasalardı, dedim. Konu şöyleydi (spoilersız): Çok yakın arkadaş olan 4 kadın. Hepsinin az-çok kendi derdi var. Önce hepsini tek tek tanıyoruz, karakterlerini öğreniyoruz. Sonra bunlar dertli bi akşam içerken, banka soymaya karar veriyorlar ve olaylar gelişiyor.** Elveda Rumeli'nin Zarife'si de oynuyor afişten görüleceği üzre. Hala çok seviyorum kendisini.

Bugün de filmler hakkında ahkam kestim di mi? Evet. Spoiler vermeyeyim diye kendimi kısıtlayınca sırf ahkam kesmekten ibaret oluyor yazı. Sebepleri sonuçları rahatça açıklayamıyorum. Ha, başında  "dikkat spoiler var" deyip, sonra rahatça, uzun uzun anlatabilirdim tabi derdimi, kimse beni tutmuyordu şüphesiz. Lakin üşendim. O kadar çaba gösterme isteği uyandırmadı iki film de bende. Bu kadarcığı da belirtmezsem rahat edemiyorum, hem hafızama da iyi geliyor.

Neyse efenim bugünlük bu kadar,

Mesut ve bahtiyar kalın,

Kanatlı Kedi






* Spoiler: Hatta kavga sahnelerinde gayet iyi, baya çalışmış belli ki.

** Spoiler geliyor: 2010lar filmi olduğunu da sokaktaki polisten, biber gazının vurgulanmasından anlıyoruz. "Gezi'den önce mi çıkmış, sonra mı?" sorusu geliyor hemen insanın aklına. Vikipedi diyor ki: 2013'te yapılmış, 2014 Ocak'ta çıkmış. Tam bir gezi sonrası filmi yani. 


14 Ocak 2018

Yeni çelınc ve bikaç film

Saçaklı'dan duyduğum çelınca başlıyorum. Aha da sorular bunlar:

Asıl kaynak

Her haftaya bi soru. Geç kaldığım için ilk 2 soruyla dalıyorum muhabbete:

1. Neye şükrediyorsun?

İyilik sağlık filan diyeceğim ama sağlık için şükredecek yaşa gelmedim sanırım daha. Yani şükretmem gerektiğini biliyorum tabi ki ama ilk aklıma gelen o değil, içgüdüsel olarak çok şükür diyemiyorum. Sadece benim yaşımda veya benden daha genç olup da hasta olan birilerini görünce aklıma geliyor. Hatta yine şükürden çok "lan hayvan gibi bakıyorum bedenime, bunun cezasını ne zaman çekeceğim acaba?" diye endişeleniyorum. Sağlık için şükretmek için bi olgunluk gerekiyor sanırım ki o derecesi henüz bende yok. Bi gün gelir diye umuyorum.

Benim asıl şükrettiğim şey, şimdilik çalışmak zorunda olmayışım. Çok büyük bi lüks olduğunun farkındayım ve hakkını vermeye çalışıyorum. Çalışan insanların genel şikayetidir ya hani, bi tatilim olsa şunu şunu yapıcam, derler ama tatil gelince hiçbirini yapamazlar, tembellikle geçer zaman. İşte koyversem ben de öyle olucam. Olmamak için sürekli kontrol altında tutmaya çalışıyorum her anımı. Şimdi düşününce, çoğu zaman işe yarıyor bu kontrolcülük. Yoksa boşlukta "hiçbi işe yaramıyorum" girdabına kapılıp diplere dalmak büyük bi olasılık. 

Bi de çok mıymıy sevgi pıtırcığı tadında konuşmak istemiyorum lakin kısaca değinmem şart. Bu hayata en büyük şükranım, beni anlayan biriyle bi araya gelmemi sağlaması sebebiyle. Hayatta evlenmem diyen bi insandım, sırf onunla birlikte olabilmek için evlendim. Her zaman her şey güllük gülistanlık olmasa da, gülleri çok sevmem zaten, çok dinselleştirilmiş bi çiçek altı üstü, gerek yok:)

2. Evim/yuvam dediğin yer hakkında yaz.

Yalnız kalabildiğim, kitap, kağıt, kalem bulunan, özgürce girip çıkabildiğim, kimseye hesap vermediğim, anahtarı bende olan yer.

---

İşte bu kadar.. Çabucak bitti. Hepsini birden cevaplayıveresim geldi ama olmaz di mi? Çelıncın ruhuna aykırı.

Gelelim son zamanlara... Bissürü film izledim. Sondan başlayayım.


Dün Arif V 216'ya gittik sinemada. Film ekibi de burdaydı. Film öncesinde sahnede kısaca konuşma yaptılar, biz çekerken çok eğlendik, umarız siz de eğlenirsiniz falan filan. Güzeldi, datlışlardı. Film de güzeldi. Ali Baba ve Yedi Cüceler hariç Cem Yılmaz'ın sevmediğim filmi yok, sadece oyuncu olarak katkıda bulunduğu diğer filmlerini de hep sevdim. Dolayısıyla filmi sevmek için gitmiştim, sevdim, güldüm, sırıtmaktan yüzüm ağrıdı. Ali Baba ve Yedi Cüceler'den kazandığı parayı da bu filme harcamış sanki, zira V 216 çok masraflı görünüyor. Helali hoş olsun. Spoiler vermemek için kendimi zor tutuyorum, susayım ben en iyisi.


Bi gün önce de Ayla'yı izledim. Gora'da bile duygulanıp ağlayabilen bi insanım, doğal olarak Ayla'da sürekli salya sümüktüm. Ama içimden gelerek ağlamadım. İnsanların ağlatma düğmeleri var, bazı filmler onlara basmak için tasarlanıyor. Misal, Çağan Irmak filmleri, Türk dizileri... Ayla da öyleydi. Duygusal bi sahnede ver coşkulu müziği, ver bakışmayı, içimden "yine aynı şeyi yapıyo şerefsizler" dememe rağmen elimde olmadan ağlıyorum. Sesin tonu mudur, frekansı mıdır nedir, gözyaşlarımı boşaltıyor. Yemin ederim bununla ilgili bilimsel bi çalışma kesin yapılmıştır. "Sesin gözyaşına etkisi". Üşenmeyenler araştırıp link atarsa çok sevinirim. Bilimsel konularda googlela konuşmayı sevmiyorum da...

Kısacası Ayla'yı sevmedim. Çok ağlatmayı hedeflemiş filmlerden hoşlanmıyorum. Hele ki konu tarihle, politikayla ilgiliyse iyice işkilleniyorum. Kesin bi duygu sömürüsü, bi konudan uzaklaştırma, bi propaganda var diye... Netekim bu film de öyleydi. Bolca milliyetçilik, bolca vatan sağolsun, bolca şehit kanı... Güzelim hikayeyi bu kadar içi boş milliyetçilik sosuna bulamasalardı, savaşın taraflarını, sebebini anlatsalardı, daha tarafsız bakabilselerdi çok güzel bir film çıkabilirdi ortaya. Oscar adaylığı umrumda değil. Geçen sene miydi, ondan önceki mi, Hacksaw Ridge'i aday gösterdilerse, Ayla da gösterilebilirdi bence. Zira O da tarihi olayları çağımıza yakışmayan saçmalıkta anlatan bir filmdi. Taraflıydı. Vatan uğruna ölmenin propagandasını yapan filmler çekmek... Bitse keşke ama bitmez tabi ki, hala bu filmler sayesinde bağlılık hissi yenileniyor insanlarda. Türkiye'de ilkokul çocuklarının Ayla filmine götürüldüğünü hesaba katarsak bi de, taşlar yerine daha iyi oturur sanırım.

Neyse efenim. İnsanları düşünmeye iten filmlerimiz olsa keşke. Hiç ağlatmasa ama hissettirse. Var öyle filmlerimiz ama işte keşke bunlar daha çok izlense... Bütün dünya buna inansa, bir inansa... (Yine ütopyalara bağladım, susayım)


Ağlatmayan ve kıymetli bir Türk filmi daha izledim: 11'e 10 kala. Yaşlı adamın olduğu sahneler, acaba belgesel mi, diye düşündürüyor. Öyle bi gerçekçilik. Nejat İşler oynuyor. Yönetmen; Pelin Esmer. İhtiyarlık kaplamış bütün senaryoyu, ağır adımlarla ilerliyor ama sıkılmıyor insan. İnsanlığın binbir çeşit yüzü akıyor her karesinden. Diğer iki filmin konusunu yazmaya gerek duymadım,  haklarında sürekli konuşuluyor diye ama bunu özetleyeyim. Yaşlı bi adam, koleksiyon yapıyor. Hayatını buna adamış. Vazgeçmesini isteyenlere karşı, yavaş fakat kararlı adımlarla mücadele ediyor. Arkaplanda İstanbul, esnaflık, apartman hayatı, manzaralar, rutubet, hayatta yırtma çabası vs var. İstanbul'da geçen her film gibi, her şeyden biraz biraz olmak zorunda zaten. Fakat bunda hepsi birbirine girmemiş. 

İşte böyle. Kızgın ok tadında fikirlerimi kafanıza kafanıza sapladıysam gideyim artık.

Sevgilerle, lilililerle....

Kanatlı Kedi





08 Ocak 2018

Kitap: Damla Damla Günler IV 1990-1996 (Adalet Ağaoğlu)

1990

Yılmaz Güney'liler Paris'i

9 - Milletin kuyularda, dehlizlerde, çıkmaz sokaklarda birbirine toslayarak, çarpıp ederek yolunu bulmaya çalıştığı bir yıl daha bitti. Yeni biçim genç yazarların, toplum kurtarıcılarından yılıp kendilerine adadıkları, kendisi olmayı, 'ötekini unutmak' sandıkları, birey'i bireysellik, bencillikle aynı kefeye koymalarının ateşi yükseldikçe yükselmekte. Buna karşı ya da buna tepki, aydınlık, güzel, solun sanal populizmini bir yana koyarak, bilimsel akıllarını cilalama yolunu seçmiş görünen gençler, ender olsalar da, bütünlüklü bir hayat adına sorumluluk duygumu ayakta tutmaya beni zorlamaktalar.

12 - Hele adamın bir dergide Göç Temizliği'nde geçen '...bir şey elde edeyim diye kimsenin sırtını okşamadım,' cümleme parmak basarak: "Ya nerelerini okşadınız hanım?" diye yazabilmesi, bunun basılabilmesine karşı Zeynep Avcı'dan başka kimsenin, hele 'feministlerimizin' gıkının bile çıkmaması... 'Aydınlarımızı' ölçüp biçmenin peşine gel de düşme!

14 - Adana doğumlu, güneydoğu iklimli Yılmaz, Ankara'nın Telsizler semtini, burada olup bitenleri nasıl böyle bir duyarlıkla anlatabiliyordu. (Yılmaz Güney'in Boynu Bükük Öldüler kitabından bahsediyor.)

15 - 'Faili meçhul'lerce vurulup da aylar aylar boyu ameliyat, tedavi, bakım altında kalan, tekerlekli koltuğa mahkum kılınmış Server Tanilli...

19 - Otellerde kendimi daha bağımsız, çok daha özgür hissediyorum, demeliydin. Demedin.

20 - Eve vardık ki eşi Gülay yemek hazırlığında, iki küçük oğulcukları televizyon başında, yere uzanmış seyirdeler. İlahiii Yılmaz'lar e mi, ne diye kucaklar götürürsünüz çocukları, ağlata falan yatırmaya kalkarsınız. Sofra kuracaklarmış da... İşte tam bize özgü, misafiri ille de evde yatırmak, ille de yedirip içirmek töresi.

27 - Oturup dır dır ötmemin altında Batı'ya karşı her zamanki aşağılık duygumuzun rolü bulunduğunu düşünmekteyim. "Ben şuyum, buyum..."ları o kadar öne çıkarmam gereksiz.

27 - ...duşun tavanı beni iki büklüm durularak da içine alacak gibi değil. Ancak çömelerek yıkanabilirim, o da pek mümkün görünmüyor.

31 - Kadın günü yaklaşırken yazarlığına gösterilen ilgi öyle çoğalır ki, ayıp olmasın diye yaşayamadığın gibi, ölemezsin de...

32 - Bir hastaya nasıl bakılacağını bilmemekten doğan üzüntüsü ve telaşı kötü bir gerilim yaratmakta.

32 - Farz et ki annen ölmedi. Say ki yanıbaşında. Demli akşam çayı, yanı sıra ince gümüş ağızlığına takılı Gelincik sigarası elinde; tıpkı çocukluğunda olduğu gibi şööyle her zamanki soylu edasıyla azarlamakta seni: Kendini yorma, her şeye koşturma, boğazını sarmayı unutma, dedim durdum; dinlemiyorsun ki... Bir an sessizlik olur;  çilli yanakları pembeleşmeye başlamıştır; (ağzının sol yanını şöyle bir kıvırarak kabahat sende anne, desene. Beni böyle yetiştiren sen değil misin?) Hafifçe doğrulursun; çayından bir yudum alıp sorar: Nereye kalkıyorsun öyle? Baksana anne, şu perdenin kıyısı kıvrılmış, gözüme batıp durmakta, düzelteyim... Kıs kıs kıs gülüşürsünüz. En büyük şifreniz karşılıklı göz kırpmanız... Annem ölmemiştir.

34 - Bizde kadının üstü peşinen dibine kadar örtülü olduğundan yeteneklerinin yaratıcı erkek gücü altında peyderpey ezilip kalması sözkonusu olmamıştır.

35 - Karısı bahçeye suyu akan çamaşırları asarken... (Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ndeki kapıcıyı ve karısını hatırla)

EŞİK
Bükmekle Kırmak

41 - Tarih bir dekor olarak da kullanışlıdır pekala! Geçmişe kaçanların bugünün yaygın kültürü dışında ve bunlardan farklı görünme lüksü. Yarı aydının tam aydınmış gibi görünme manevrası. Anlayışlı olalım. Her şey olması gerektiği gibi olmaktadır. (Sahi, bu benim Yazsonu'mda geçen bir lafım mıydı, yoksa Marx'a mı aitti?)

42 - 18 Mart'ta Şişli Abide-i Hürriyet'te miting var. Orda yürüdükten sonra Cemal Reşit Rey'de oturarak konser dinlemeye gitmek de var ki, bu da tam tamına benim hayatım: Haksızlıklara karşı dur, uysal-ince otur konser dinle. Doğrusu, sekter yani 'kötü' solculara göre bu küçük burjuvalığımı değiştirmeye hiç de niyetli değilim. Sanki Marx büyük burjuva babasına karşı gelen bir küçük burjuva değilmiş gibi! Sözü meclisten dışarı kıldın mı, her şey iyi ve güzeldir. Şimdi saçımı boyatmaya berbere, sonra da Metropolis filmini görmeye gideceğim!

44 - ...akıllı, bilgili, hayatın güzel değerlerini, anlamını korumakta sessizce direnç göstermiş ender kadınlarımızdan. Şatafatsız, üretken, hiçbir şey yapmıyormuş gibi durup eşlerine omuz veren saygıdeğer kişiler.

46 - Halim tarafından büyük torpil. Kendimi koca parası yiyen bir kadın olacakmışım gibi hissediyorum.

49 - Kadına bağımsızlık-özgürlük ise işte böyle: Şırınga şırınga üstüne genlerimize işlemişlikle kendimizi kendimiz mahkum ettiğimiz tutsaklıktan, tayin eylediğimiz 'ev kadınlığı' makamından istifa!.. Sen böyle çarçabuk hevese kapılmaz, ufku pembelere boyamazdın. Ne oluyorsun böyle? Seni ödüllendiren imkan sahibi okurun seni korumaktan cayar mı cayar. Kimse senin keyfinin kahyası değil ki...

51 - Bu mahallede biri olacak da, benim okurum çıkacak.

56 - Ben de özendim; ezberlediğimi sandığım Sandılar'ını okumaya kalkıştım, elime yüzüme bulaştırdım. Oysa işte, şurda hep elimin altında durup durmakta Behçet Necatigil'den BEYLER'i. İçinden içinden oku oku unut.

Viyana Kuşatması

67 - Sorumluluklar, bağlılıklar, alışkanlıklar, anlayışlı olmalar, 'kocaları yalnız bırakmayın'lar, bırakıp bırakamamalar, iki arada bir derede kalmalar, bencilliklerin üstesinden gelmeler: İkilemler, ikilemler...

67 - /ayıp olmasın diye yaşayamayıp ayıp olmasın diye ölemeyenlere/ ithaf edilmiştir bu kitap.

68 - Yarından sonra ayın 11'i. Bülbül Sokak'taki alt komşunun pazarlama kahramanı olan Ettora Scola'nınViyana-Lugano ortakları seni o gün aramayacaklar mıydı? Saat 17.00'de idi, değil mi? Öyleydi ya. 11 Haziran PAzartesi, yürüyüşe bile çıkamazsın artık.

69 - Yazdığımı, gece gündüz iyi çalışabildiğimi söyledim dilim dolanarak. Bunu, yine oradaki gibi gelip geçici bir 'heves' sandı galiba. Fakat öyle değil. Biliyorum, değil. Su çalkantılarının duyargalarda yarattığı ürpertileri bestelemekteyim: Atılım ve kaçış. Bağımsızlık ve korku. Gel ve git. Bütün ve yarım. Telefon konuşmamız bitti bitmedi, ben benim kulağıma şunu da fısıldadı: Sen bu 'oda-roman'ını Halim yanıbaşındayken yazamıyormuşsun meğer! Ya hani böyle ister istemez gözüne çarpar da, ne yaptığını, iştah açıcı biçimde 'sekse kaydığını' görüverirse diye... Ya, çok okunur olmak üzere kendini pornografiye verdiğini düşünürse, diye!!!

71 - Gönüllü kulluk ürünü olan ezginliğin bitti gitti.

72 - ...yaazr eşine hiç baskı yapmayan eş'le karışık arkadaş tonunu takınıp sordu: "Romantik Viyana nasıl gidiyor, çalışabiliyor musun?"

80 - İlk defa tek başına bir 'adam'la gece çıkışı yapıyorum, bu da kendi karısına asla böyle bir şeye izin vermeyeceğini sandığım Atilla Bey'e rastlıyor!..

81 - Yahu niye bu kadar ezilmiş, suçlu mu suçlu'ymuşun gibi duydun ki kendini, niye, niye? Keşke aşki bir şey olsaydı be!

82 - Asıl üzüntüm de, Tunç'u bağımsızlığıma inandıramamış olmam üstüne güçlü mü güçlü sezgim.

83 - İyi bilgi: Muziplik etmek, zeka gösterisine sıvanmakla eşek şakası yapmak arasındaki farkı çok hassas terazilerde tartmayı unutma.

83 - Bu sabah onunla (Hannayla) mahalle kilisesine gittik.

85 - Sadece gözleri açıkken gördükleri var, kapalıyken daha iyi görülebilecekler yok. Hayallemeler eksik. Ayrıntılar hazinesi kuru.

87 - İstanbul'a dönünce, burda temellerini attığım kitapların inşaatını ve dekorasyonunu tamamlamak için daha bir iki yıl aralıksız çalışman gerekecek.

88 - Öyle ki, ben çalışırken bir yandan da karşılıklı oyun oynayıp durmaktayız. Başımı ikide bir merakla sallamakta, önüme arkama eğip doğrultmaktayım: Şıngıırt o yana, tıngıırt bu yana yuvarlanmakta... Hani sanki kafatasım kurukafa. Bu duyguma kendi kendime güldüğüm bile oluyor.

89 - Berlin'in iki yakası Doğu'su ile Batı'sı arasındaki 'Duvar' yıkıldı. Bu ne demek? Bu ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaşın sonu mu demek? İki süper güç arasındaki şiddetli gerilimin 'duracağı' (?) mı demeye gelmekte, yoksa bu Almanya Berlin'inin Avrupa Birliği kucağını Amerika iştahına gepgeniş açmasının ilk adımı mı demek? "Bizim Ortadoğu'ya İsrail'i dikmemiz yetmez, siz de şöyle bir gelin bakalım Rusya, gelin de, nükleerleri(nizi) paylaşalım; çoklarını bize verin, azları sizde kalsın" mı demek?

90 - Tuhaf bu yai "Keşke ben de 'orada' olsaydım da bu insanları kucaklasaydım!" gibi coşkun bir hisse kapılmadım. Tıngırdayan beynim hala daha 'Tarih Tekerrürden İbarettir' ezberiyle kuşatılmış durumda demek ki.

Viyana Valsi

93 - Viyana dünyada kendimi beğenir gibi olduğum tek yer.

94 - Fakat barok mimari, diyeceksen ve romanında böyle bir 'bilgi'ye selam çakacaksan...

98 - Teması erotizm olan sergi nasıl sergiymiş, bakalım. (...) Neler mi sergilenmekte Halim? Hiç de senin Playboy dergilerindeki gibi şeyler değil.

'Yazara Bakmak'

101 - 'Evin erkeği' sabahtan akşama Rumeli Hisarüstü, köprü şantiyesinde iş gördüğü için 'ev kadını' denen evin kadınının ne hallerde olduğunu görecek gözü kalmamıştı. Pazar günü çamaşır bir yandan, ütü, yemek, musluk, banyo ovmak bir yandan derken...

102 - 'Benimki'nin katkısıyla temizlik sorunu çözüldü gibi. Dayanışma buna denir işte!

110 - Hani sanki geçmişin kokusu kekikmiş, yalnız öyle gelmekteymiş gibi.

119 - 'Sokak ressamlarından', dediydi. Ne olursa olsun, 'bilinmeyen' bu ressamın telif hakkı ne olacak?


1991

Sınırlarda

123 - Nasıl kurulup edildiğini, ilkin silah yapacak silah fabrikası parçalarının Akdeniz üstünden ve 'gizlice' armağan edildiğini Kudüs Ey Kudüs adındaki belgesel romandan dudağım uçuklayarak öğrendiğim İsrail devleti, yakıldıkları fırınların ,ntikamını ABD'ye maşalık ederek mi alacak? Yoksa Arap dünyasında olmayan demokrasi namına onları İslam kıyımına mı tabi tutacak?Osmanlı'nın topallamasından bilistifade onları Ortadoğu'dan boşaltan Batı yayılmacılığının, şu dominyonseverlerin canlanışı mı bu?

124 - Onu geç, seni asıl dehşete düşüren Hitler mezalimine uğramış olanların savunusuz insan kıyımına hiçbir şeyi hiç yaşamamış gibi, göz kırpmadan kalkışabilmiş olmaları değil mi?

124 - ...akıl çağının peygamberlerini de kendileriyle hesaplaşmaya çağırıyorum... (...) Engin, kuzeyli ruh doktorlarından Bernt'le konuşmaları sırasında ona bir insanın parmağını bir düğmeye basıvereceği çılgınlık anından dem vurmaktaydı. Saddam'la Bush dalaşmaları: Çılgınlık zamanı.

125 - Hele şu ayrıntıya bak sen: "...Pijama lastiği. Çengelli iğneye takılan lastiği bir el usul usul iterken bel kanalında..." Sanki o el, senin elin.

126 - Hoş zaten erkek cinsinden kim Sevgi'yle 'arayı yapmak' istememiştir ki?..

127 - Saddam, nükleer silah kullanacağım, atom bombası atacağım diyor; atamaz, diyorlar. Nerden biliyorlar ki?

129 - Biri kadın, biri erkek olması şartı var; biz iki kadın bir erkek halinde gittik, Batılı sayıldık. Cumhuriyet'imize saygı duyuldu.

135 - Birinin 'devrimciliği' çeşitli önyargılar vasıtasıyla gözden düşünce yanından kaçan kaçana.

Büyükada İşgali

163 - Şurası apaçık, bu anma gecesinde biz sanatçı Yılmaz Güney'e kavuşmuyoruz; 'Kürt ırkçıları' Güney'i kullanıyorlar. 80'lere doğru ve sonrasında Güneydoğu Anadolu'da devletimizin ayrımcılığı, şiddet terörü, terör şiddeti çağırır kuralını doğrulamış bulunuyor. Açıkhava Tiyatrosu'nda Arkadaş'ın gösterimi, biz solcuların süreklilikle sempatizanı olduğumuz Kürt yurttaşlarımızın nasıl 'Kürt ırkçısı'
 kesilip Güney'e bağlılığı kullandıklarına bir tanıklığımız sayılmalı.

164 - Halim'in 'gelecek hayatımız' bağlamında benimkine karşı kayıtsızlığını epey önceleri anlamış bulunmaklığım aramızdaki bütünlükte bir çatlak açmadı değil. Ne kopabiliyor, ne birlikte olabiliyoruz. Son bir-iki yıldır birbirimizi çok yorduk; yoruyoruz, ama birbirimizden başka içinde dinlenilecek temiz bir köşe yok.

167 - Aradaki çatlağa uhu sürdüm; belli değil gibi; hoşnut kalsa bari.

O zamanlar-Bu Zamanlar

180 - 'Güneydoğu krizi' namı altındaki terör: PKK. Dün Bakırköy'de bir eylem. Çetinkaya mağazası içine fırlatılan molotof kokteylleri = 11 ölü. (PKK "eylemler yakında İstanbul'a taşınacak" demişti iki gün önce Diyarbakır'da köyler 'kazındığında', güvenlik güçleri vurulduğunda; Diyarbakır ve çevresinde insanlar korku içinde kıvranıp durduğunda, 'memleketi savunmaya' her daim hazır, insanı korumaya hep sağır güçlerin kendilerine güvenleri sonsuz. Biz haklarız, biz haklarız!..)

Yirmi yıldır, beri gel, eğil, eğil, yap, yapsana kaz yürüyüşü... Dün, İstanbul'un göbeğinde de göçüp giden 11 can daha! On bir yerim birden sancıyor. Kürt yurttaşlarımız, Kürt kardeşlerimiz, ne güzel dostumuzdunuz siz bizim. Terör size göre değil. İnsan sevginize, memlekete vefanıza ters düşen bir yoldayız birlikte. Hakkını savunmak masumlara saldırmak demeye gelen terör harekatıyla olamaz.  Yokluk yoksunluk derdiyle teröre teslim olmayın! Beni sizden, Halim'i Maraş şantiyesinde karayol yapımları için birlikte çalıştıklarından ayırmayın!

182 - Basın, tabii ki 'İstanbul'a da taşınmış' 11 ölümlük bu kıyıma büyük ağırlık vermekte. Bu olay Kürt-Türk meselesindeki yumuşama umutlarını kökünden kazıyıp bitirdi gibi.

183 - Her yazıyı bir-bir buçuk sayfaya sığdırmak Milliyet'teki ilk zamanlarımda bana zor geliyordu, ama artık alıştığımı biliyorum: Kötü bilgi.

185 - Böylece biten yıl içinde edindiğim unutulmaz bilgilerden biri de şu oldu: Ben, tanıtımın değil, okurunun var ettiği yazarlardan biriyim.


1992 

Yeni Tanışmalar 
Yazılı Rüyalar

192 - '68 gençliğinin memleketi ilericilik, devrimcilik adına 'kurtarmaya soyundukları' bir dönemde, bir müzikçimizin kollarını sıvayıp 'klasik müziğimizi' bugüne kabul ettirmeye sıvanması ne demek?

195 - ...Cemil Meriç'in Sosyalizmin Şer Çiçeği başlıklı yazısındaki çokboyutluluğu 'hissedemeyenler' de bulunacaktır. Fakat Haziran 1987'de ölümünden az önce -hele şükür- onun 'hayatını' resmen ve resmedilmiş görenler, onu Kaplan'larla kurtların arasında saymak cürümünün bedelini 'hiçlenerek' ödeyeceklerdir.

196 - (İşte Cemil Meriç'le Tanpınar arasındaki fark! İlkinde günlük hayatı gelecek adına sorgulamak var; Tanpınar iyi gelecek umudunu 'tesadüfe'terk ediyor. Tesadüf: Kendi yükünü hafifletmek, günlerin arasında bir tesadüf olabilene kadar sabırla beklemek.)

197 - "Şair kendini dinleyeceği yerde, etrafının dedikodusunu dinliyordu. Onun içindir kö sözü, ruha hitap edebilmek kudretini kaybediyordu."

204 - Annemle babamı, mezarlarının başında, dönüşüm döneminin bireyler üstündeki etkilerini, iki kültür arasında kalmışlığın iç dünyalarında yapıp ettiklerini, çelişkileri ilk defa baştan sona bir dram okur gibi okudum: Çocukları, Cumhuriyet'in ilk kuşakları tarafından haksızlığa uğratıldı onlar...

Küçük Notlar

205 - Van 100.Yıl Üniversitesi'nden Seyit Ali, yazarlığım üstüne tez hazırlıyormuş. İstanbul'a gelmiş; Taksim, Gezi'de buluştuk. Sorularını yanıtladım.

211 - Halim bu haftasonu buraya gelmedi. Aramız oldukça nahoş: Seni 'yokmuş' saymasına alınmıştın; epey oluyor, fakat sen bir türlü düzelemiyor, düzelemedikçe de savunu oklarını 'ben varım'lara hedefleyip hedefleyip fırlatıyorsun.

217 - "Arkanızdan ağıt yakmak isteyenlerin kalemleri ellerinde kalmış, bekliyorlardır: Be birader, gideceksen git de, yazımızı yazalım." (Cevdet Kudret Bey)

220 - Sanat Dünyamız dergisi son sayısında "Roman Krizde Mi?" diye bir dosya açmış. Roman bu sıralarda Eco ve Orhan Pamuk'tan sorulduğuna göre dosyada adımın A'sının geçmemesi bir yana, Tempo da "Dinozor Edebiyatçılar" listesinin başköşesini bana ayırmış bulunmakta. Besbelli: Naftalinlenip sandığa kaldırılmak istenmiyorsa her yılbaşı bir roman armağan edilecek memlekete. Eco dillerden düşmezken Orhan yine iyi başardı ayakta kalmayı...

Bana ben: Dur bakalım, Tempo, adın soyadın A ile başladığı için, alfabetik sıraya göre koymuştur seni belki dinozor yazarlar listesinin en başına.

223 - Nedim Gürsel'e neredeyse 'şair' payesini verecekler. Varlık dergisinde 'Hakkı Yenenler' arasında gösterilmiş. Oysa Nedim Bey cırt dese, her yanda yankılanmakta. Hiç hakkı yenilmiş gibi bir durumu yok. Dünyaca tanınmışlığa aday tek yazarımız nerdeyse o. Kitabına soruşturma açılanlar arasındaysa eğer, bundan en iyi bal süzen, bunu kendi hayrına çevirme hüneri gösteren dehamız o değil mi sanki?

223 - O: "Canım ne olacak. Vakit kazanırız; siz seçiverin işte Adalet Hanım." Ben: "Neden ama?" O: "Dışarda tanınmanız için bir şans bu. Başka şansınız pek yok ki Adalet Hanım..." Ben: "Yoksa yok. Siz fazlasıyla varsınız ya, yeter!" O: "Yani istemiyor musunuz?" Ben: "İstemiyorum! Evet, istemiyorum! Pazara sizin elinizden sürülmek pek bana göre değil, efendim!...."

Hayatın Cilveleri

227 - "Askeri darbe anayasası yerini demokratik bir anayasaya bırakmış değil. Bu gerçekleşene kadar, bürokrasiye ilişkin her sorun ve soruya yanıtımız geçersiz, anlamsız olacak, MG en hafifinden 'yokmuşa' getirilecektir. Hala daha sıkıdüzen yasalarının altında, özgür düşünceye, yaratma hürriyetine kapalı böyle bir velayetin kültürü, eğitimi, talim ve terbiyesi bize kucak açsaydı bu, birbirimizi oyaladığımız, birbirimizden hoşnut kaldığımız anlamına gelmez mi? Darbe anayasası yürürlükteyken okul kitaplarına girmek, darbe talim terbiyesinin kullanımına sokulmak, itilip yasaklanmaktan daha çok düşündürmeli bizi..."

231 - Acaba başka dillerde rüya anlatımının fiil çekimi ne, üslupları nasıl?

21 Eylül-1 Ekim 1992
Londra

234 - ...Mısır'dan Naval El Saadavi'nin Müslüman kadın ezilmişliği üstüne konuşması var, fakat gitmeye niyetli değilim. Kitabını okudum. Batı'nın hevesle kucak açtığı 'İslam kültürünün gaddar yanı'...

235 - Okurlarından birnin Orhan'a: "Sizin romanlarınızda neden hiç 'kadın kahraman yok?' " demesi, benim yaratıcılık damarıma basmaya yetti.

"Ne kadar azsan
O kadar çoksun"
E.Fromm, Marx'ın İnsan Anlayışı

255 - Yaa, evlilik denen iki kişilik hayat budur işte: Canın istiyor diye kapuska bile yiyemezsin. Fakat ötekine haftanın üç günü kırmızı şarap ilavesiyle 'a la Adalet' sosu haiz spagetti yapabilirsin.


1993-1996

Sahnede Olmak/Veeee/Perdeee!

262 - Son zamanlarda 'yaşam'ı bütünüyle terk etmiş, 'hayat'ı baş tacı etmiş bulunuyorsun. Neden? Şundan: Eskiden yaşamı çok, hayatı az tanıyordum.

263 - Burada, bu zamanda Türkiye denen bu tımarhanede, işte şu şantiyeden tımarhanedeki meslektaşlarım arasında ben, onların beni neden sevdiklerini, neden nefret ettiklerini bilemeksizin söz-kelime manyağı olarak yaşamayı hala sürdürebilmekteyim. Ayıp olmasın diye yaşayamayıp ayıp olmasın diye ölemeyen garibanlardan biri.

265 - (Oyunu yukardan kaçak seyrettim ve seyircinin, olabilecek en doğal biçimde, bu sahnenin usulca gözaltlarını silmeleriyle verdiklerini gördüm. Duygu sömürüsü mü? Asla! Çünkü hayatın katı kaba gerçeği de şööyle çat diye düşmekte ortalığa... Kara kedeerle ak sevinç birbirinin içinde tam olması gerektiği gibi erimekte.)

267 - 'Ana fikir değiştirilemez' şartının yerine getirilip getirilmediğine kim karar vermiş? Vizyona çıkmadan önce yazara neden gösterilmemiş? Karar verme makamı neresiymiş, neymiş, nasılmış? Film görücülere sunulduktan sonra sinemacılarımızın dehşet bir narsistlikle 'film başka-roman başka' fetvalarına ne demeli? Sanki yazar bunu bilmiyor. Biliyor ve hepsinin yakasına yapışıyor: Anlaşma maddelerine uyulmaması, yazarın fikirleriyle oynanması da mı 'sinema sanatı'nızın keyfine kalmış?.. (Sarı Mersedes'ten bahsediyor.) 

270 - Emil'i gömdük. Teşvikiye Camisi'nde onu alkışlarla gönderen bizlere homurdanan dincileri de gördük.

271 - "Fikrimin İnce Gülü" filminin Sarı Mersedes, Arabam vb. adlarıyla dolaşmaya başlaması üstüne üstlük. Avukatım Sayın Haluk İnanıcı film şirketine (Cengiz Tuncer???) karşı dava açmıştı. Tedbir kararı için 4 Mart'ta Sultanahmet Adliyesi'ne beraber gittiydik. Tedbir kararı reddedilmiş! Fikir-Sanat Eserleri yasası, yargı organlarının bu konudaki tutumları, eserlerin kullanımlarından doğacak haklar üstündeki vurdumduymazlıkları, hatta yasaların dile getirilişindeki 'cehalet' kimin umurunda? "Sinema dili başka, roman dili başka," ya!

ROMAN-Tik'ten Madrid'e
Madrid. 7-13 Mayıs 1993

284 - Kah kah kah, kih kih kih! (Müfettişim: Bak gördün mü, Sivas'ı, otel katliamını unuttun gitti..)

285 - Örgütlü olmak iyi de, yazar ancak 'örgüt' ve 'parti' bayrağı altında yazardan sayılıyor ki; kötü. Kötü bilgi. "Fikrimin İnce Gülü" mahkemeye verilip de toplatıldığı zaman Güner'ciğimin bana: "Hadi sen de yazardan sayılırsın artık!" demesi geliyor aklıma.

286 - "...Aziz Bey'in üstüne 'suç' gibi yanlış cetveller çıkarılarak devletsiz bir düzende ve sahte, ikiyüzlü bir laiklik altında yaşadığımız gerçeğinin üstü örtülemez..." Sivas olayları hakkındaki bu demecim üstüne az önce telefonda kendilerinin 'İslamcı Gençlik' takımından olduğunu söyleyen birinin tehdidiyle karşılaştım. Adını sordum, mırın kırın bir şey söyledikten sonra, "Adımı boşverin, evinize grup halinde geleceğiz zaten, gün verin hele," Güler misin, ağlar mısın? "Beni basmanız için bir de randevu mu vereceğim?" İster verseymişim, ister vermeseymişim, "Biz sizi buluruz nasıl olsa"ymış.

291 - "...If you are not pleased with your lover, you can always get rid of his bed, but what can you do if your own country fucks you over and over?"

293 - ...Pınar Kür (beni hep görmezden gelir)...

299 - Sürekli yağmur yağıyor. Sis de yoğun. Hoşuma gidiyor. Çoluk çocuk sokağa fırlayamıyor.

304 - İşin acı yanı, son yirmi yıldır adım adım bir zamanlar saygıyla anılan 'aydın'ların artık 'entel/dantel' diye alaya alınması.


1994

Sisifos Söylemi

306 - Az önce bunu yazı makinesine takılı kağıttan okumuş olan Asistan Üner kendini pencereden aşağı attı ya? Yok canım! Bu mesele aslında romanın başka bir kahramanı olan Yaşlı Yazar'ın hayali... Kendine kıyamıyordur, 'öteki'si, kendinden bir başkası yapsın bari: Kaçamak. Fare deliği, fare deliği... Kendinden kaçan böyle bir kaçamak deliği bulur.

314 - İstanbul şehri hayatımız RP'nin 'adil düzen'ine tevdi edilmiş bulunuyor.

315 - Seçimlere hile karıştı, deniyor. Millet elleri, parmakları vıcık vıcık çöpler arasında 'atık oy'ları aramakta...

320 - Akşamüstü Bülbül mahallesinin kıytırık 'asi gençliği', özentilerin özentisi mahlukatın pencerelerimizin altına toplanıp dırıltılarına, bağırıp çağrışmalarına karşı itirazıma yanıtları: "Sana ne ulan?" "Biz yaparız, sana ne?"

324 - Okur-yazar sınıfımızda daha değişik bir gürlük var: Hemen her gün ortaya birkaç tane yeni yazar çıkmakta. Birinci hamur kağıtlara basılıyorlar; tanıtımları da, "kör gözün parmağına" şöyle ışıl ışıl... Bu yeniler biz eskilere dudak büküyor; yetmedi 'dinozor sınıfından bunlar' yaftası yapıştırıyorlar. Kendilerinden memnunların 'fetret' dönemindeyiz. Cezaevlerinde işkence görenler, çocuklarının ölü mü, diri mi olduğunu hala bilemeyen ana babalar umurlarında değil. Artık bu devir, tez elden köşeyi dönme devri! Kapitalizmin ana şartı tüketim ekonomisi de böyle böyle becerilecek demek ki... Al/Sat. Kullan/at, kullan/köşeyi acilen dönemeyenler sınıfı aşağılık sınıftır. Hiç'tirler. Silinmelidirler. 'Bari kalabalık etmesinler'. Bunları besleyip duracağımıza asılmalıdırlar!.. 12 Eylül'den bu yana 'meçhul katiller' memleketi...

5 Ağustos-4 Eylül
Reims Günleri

337 - Çünkü anlamıştım; buralarda 'yazarım'dediniz mi, çok, çok kıymetlisiniz. Avrupa'ya çıkışlarımda bu bana hep kendisiyle övünmek gibi gelmiş, Paris'ten verilmiş Societe Des Auteurs'e üyelik kartımı bile yanıma almamışımdır, ama artık öğrendim. İyi bilgi: Efendim ben yazar şu, Türkiye'den geliyorum deyiveriyorum. Hele şu son niteleme yok mu, karşınızdaki bir 'mucize' görüyormuş gibi oluyor. Tabii 'kadın' cinsindenseniz. Hem Müslüman, hem kadın, hem başı açık, hem yazar! 'Mucizeler' önünde eğilinir ya, genellikle öyle yapılmakta. Üstelik burası gibi 'kutsal bir din yeri'ndeyseniz; Jeanne d'Arc'la kardeşsiniz.

339 - Tarihçilerin geçmiş zamanı eşeleyip bulması, bulduğu 'tabletleri' okuması iyidir, güzeldir de aslolan 'şimdi'nin ruhunu okuyabilmek. Geçmişe hayat içre şimdi'siz yaklaşmak fenersiz dolaşmaya benzer.

344 - Birbirimizi severiz. Fakat 12 Eylül sonrası yazarlığıma çamur atılması, hem de bunun toptan üyesi bulunduğumuz TYS yayını maşasıyla olması, kitabımın toplanması sırasında sevgili Yaşar'ımızın sessiz kalmasından çocuksu bir kırgınlık duymadım değil.

345 - Romanlarımız 'tanıtım' namı altında sadece 'alatılıyor'. Oysa 'anlaşılması'na çalışılmalı. Konuları değil, kurgunun bütün kanalları tartışmaya açılmalı.


1995

Damlıyor Güneş
Bilinmez Yerlere

352 - Yazdıkalrım da kendim gibi, yersiz. Yayınevlerinin değerli ilgilerine karşın bu duygum çok güçlü.

357 - Türkiye Cumhuriyet'i DEvleti, hadi toptan Batı diyelim, Batı'ya çok hizmet etti. Onun açık pazarı, şusu busu da oldu. Bu hakkın kabulü gecikmiş bir kabuldür. Bari biz kendi kendimizi onarsak da, AB'ye böylece 'kabul edilsek'; hiç değilse bir oy hakkımız olur; kalenin dışını da içi gibi yakından görürüz; şu olsun, bu da böyle olmasın, deme hakkımız doğar. Tek yanlı 'küçümsenme' yerine, karşılıklı hesaplaşma hakkımız doğar. Brüksel'de olup biten, şimdilik şatonun kapısı önünde durmamızın kabulüdür. Bakalım sofraya kabulümüz ne zaman mümkün olacak. Elimizi yüzümüzü temizlemeyi; 'onlar için' olamktan önce 'kendimiz için'...

358 - (Eski kuşak-yeni kuşak edebiyatçı arasındaki farkları anlatıyor.) Genç edebiyat yazarı kendisinden öncekinin önünde artık öyle yaprak gibi titremiyor. Kendine güveniyor. İç dünyalardan çok dış görünüme, 'görünmeye' çok daha istekli. Genel olarak 'çok satma'nın 'çok iyi yazar' demeye geldiğine inanıyor olmalı ki, bu yolda rahatlıkla zaman harcayabiliyor. Bu da yayınevlerinin hoşuna gidiyor. Mal'a yapay değer biçmek için birbirlerini tamamlıyor gibiler. Aslında eski kuşakla yeniler arasındaki hiyerarşinin silinmesi, ilişkilerin demokratikleşmesi iyi bir şey. Ama eşitlikle terbiyesizlik, kendine güvenle topluma ve gelecek zamanlara karşı sorumluluk arasındaki çizgi çok ince. Yeni kuşağın, ne olacaksa çarçabuk olsun isteğinden doğma gözü kara bir yarış, bence hayli tehlikeli. Bireyciliğin, ben ben'ciliğin hakimiyeti demeye geleceği için. Yeni kuşak, kendinden öncekileri bilmemekten, eskilerin duyduğu eksiklik kadar bir eksiklik duymuyor gibi... Kendisini 'bu ve böyle yapan' koşullarla bir sorunu yok sanki.

362 - Aferin Can Dündar! Milliyet'e 'Romantik devrimci' diye ışıldak reklamlarla o getirilmişti; şimdilik yalnızca Ahmet'in çıkarılışını protesto ederek gazeteden istifa etti. Tevekkeli hep gözüm tutmuş, pek sevip durmuşumdur bu çocuğu! Solcuysan çalışacak, üreteceksin vee üretimin dört başı mamur olacak. Öperim seni Can Dündar.

369 - Ben bu romanımda Hayır... 'başkaldırısının' yanına özellikle ad olarak üç nokta yan yana koydum; sloganvari bir ünlem sanılmasın diye... Çünkü bu roman kahramanları yoluyla kişinin kendine başkaldırmasının, kendisiyle barış sağlama çabasının romanı. Elbette 'o kişi'leri 'bu kişi' yapan dışarısıyla keçiler gibi alın alına toslaşarak...

372 - (Aziz Nesin'den bahsediyor.) Bari istediği dilediği biçimde gömülmesine yol versinler de, vicdanlarının karasından birazcık kurtulsunlar. (Bir bilgi: Aziz Nesin'in isteği yakınlarınca -el altından- yerine getirilecektir. Kimse duymasın.)

375 - (Pavese'nin Yaşama Uğraşı'ndan alıntı yapıyor.) Ben en az sekiz yıl daha gerideyim çağdaşlarımdan. Onların yirmi iki yaşındayken emin oldukları konularda, ben otuzumda hala kararsızım...

377 - Sen böyle yazarken bir şeyler anlatabilirsin de, konuşurken sıfırsın. Bu sefer ne yapacaksın bakalım.

22-29 Ağustos:
Londra'ya Gidiş-Dönüş

384 - Alev Alatlı adındaki zihni keşküllü 'roman yazarı' bir 'eser'inde okuruna Adalet Ağaoğlu'nu adıyla sanıyla Devlet Tiyatrosu kapısındaki mafya çetelerinin bir üyesi olaraktan burada durmadan, hiç durmadan oyunlarını oynatıp duran biri diye sunmuş bulunsa bile... (Düşünce özgürlüğü böyle 'aydın'lara bol gelmekte...)

386 - Ne diyeceğimi bilemedim. Resmi ideoloji ile benim kadar çok hesaplaşmış edebiyat yazarı az. Ölmeye Yatmak'la böyle bir hesaplaşmayı ilk başlatanlardan biriyim, diyebiliyorum. Muhalifim. Yazar olarak beni ben yapan, devlet biçiminin cumhuriyet olması, ama asla ve kat'a demokrat olamaması görüşümdür. Atatürk başkanlığı çok kısa sürdü, onun Cumhuriyet ideolojisi altı ok toplumsal değişimlere dar gelmekte. İdeolojinin karar verme makamı TBMM'nin elinden alınıp gizli bir güç gibi  TSK'ya devrolmuş bulunmakta... Haksızlıklar işlendi. İşleniyor. Ben Cumhuriyet'İn uslu çocuğu olamadım; 12 Eylül Anayasası'nda da açıkça "Hayır" dedim. Genelgeçerle uyumlu değilim. Çevremle dahi uyumlu olamamaktayım. Şimdi Cumhurbaşkanlığı Kültür Ödülleri seçici kurulu böylece bu yaramazlıkları ve eleştirel uyumsuzlukları sevdiğini mi göstermek istemekte acaba? Devletin sanki bir çeşit 'özür dileme' gibi giriştiği bu işi reddetmek de anlamsız. Hükümet değil, partiler değil bu girişimi yapan Cumhurbaşkanlığı. Bunu reddedeceksem nüfus kağıdımı, T.C. vatandaşlığını da reddetmeliyim. Tam bu noktada boynum kıldan ince. Çünkü benim dilim olan memleketimden başka dışarda sırtımı dayayacağım bir yerim yok. Örgütüm, etik kulübüm, alışveriş mağazalarım falan yok. 1953'lerin bütün Paris'i yayan yaşamış Adalet'i gibi fiziksel güce de sahip değilsin be Fatma İnayet! Söylesene, başka ne düşünmeliyim? Tıssss.

389 - Halim İTÜ'den sınıf arkadaşı Süleyman Bey'le buluştu. Evliliğini Ankara'da yakından bilip tanıdığımız Nazmiye Hanım da her zamanki sessizliği, içine kapalı ama insani yakınlığı ile resmi görevinin başındaydı.

393 - (Hiçbir şey bilmesen, derinlerde olup bitenleri sezerken sezmemişe getirsen de, okurunun yazarı olduğunu pek güzel biliyorsun. 'Halka göre' bir edebiyat yapmadığın, onun keyfi için seviye düşürmeye yanaşmadığın halde...)

394 - Cumhurbaşkanlığı Kültür Ödülü'nünbana verilmesi üzerine PEN Yönetim Kurulu'nda gazetelere bunun PEN'le hiçbir ilgisi yoktur, ilanları verilmesi görüşülmüş. Sonradan vazgeçilmiş. Neden acaba? PEN'in üyesi bile değilken, onlarla ne ilgisi olabilirmiş ki?

Bence gazete ilanı çok az. Beni Petitbüro'ya da gammazlamalılar ve Olcas Süleymanof'lar gibi edebiyat dünyasından sürdürmeliler mesela. İyi olur. Böylece bu kadar mankafa bir 'aydın' ortamındaki iç sürgünlüğü maddeten de tamamlanmış olur. Zarf kapanır. Kırmızı mumla yapıştırılıp mühürlenir. 'Görülmüştür' dahi yasaktır.

396 - Leyla Erbil (Yazar): "Ağaoğlu'nun Çankaya'da T.C. yazarlığının simgesi olarak bütün yazarlar adına yaptığı ve gerçeklerden bütünüyle kaydırılmış konuşmasının tek bir satırına bile katılmıyorum... Böyle bir yazarla PEN gibi bir derneğin çatısı altında bulunmak ilk kez rahatsızlık veriyor bana.

Beni PEN'den 'elbirliği ile' kovdurmaya kalkışılmışsa da, çok yazık. Adalet Ağaoğlu PEN, Onur Kurulu üyelik şartlarından biri olan 'ahlaken yazar kalitesi'ne sahip bulunulmasını sağlayamadığı için istifa etmiş bulunmaktaydı. Onlar ise hem 'müfteri' hem bir meslektaşına, kadınlığından ötürü, "Ya nerelerini okşadınız hanım?" diye alenen yazıp yayımlatan biriyle aynı çatı altında bulunmaktalar.

398 - Ölmeye Yatmak'ın Salim Efendi'sinin daralmalarına şöyle bir değinip geçmek yetmezdi. 'Aydın romanı' denilen o romandaki yazarlık tutumumun, 1968'lerde bile hala daha laiklik koltuğuna yangelip yatmaktan, Batılılık demenin toptan bu demekten ibaret kaldığını, 'özgürlük' kavramını didiklemekten öteye geçemediğimi düşünüyorum. Bu bile ilaç gibi ne kadar iyi gelmişti okur-yazar takımımıza...

398 - Ben, Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin kurucu üyelerinden biri olarak da AB'ye girmemizden yanayım. 80 yıllık laik Batılılaşma hareketini artık geri çeviremeyiz, ABD gibi emperyalist ve silah taciri, dolayısıyla savaş yanlısı bir ekonomiye git gide köle olmuş bulunmaktayız. AB'ye üyeliğimiz bize Avrupa'da bir oy sahibi olmamızı sağlayacak: Orayı eleştirimizi de yüz yüze dile getirebileceğiz. Dışarda, kapı önlerinde sızıldanıp durmak yerine insan ve toplum haklarını oylarımızla arayacağız.

399 - Christoph diyor ki: "Demokrasi deniyorsa, RP'nin seçimleri kazanması halinde bunu hazmetmek zorundasınız." Hüsam da: "Canım gürültü patırtı istemem ben de, ama gitmezler sonra," diyor. Christoph tarih bilincimiz ise bizim demokrasi noksanlığımıza uzun be uzun değinerek kendisine baştan taraftar ettiyse de, Hüsam'ın 'hazmetmek gerekir, bunu biliyorum ama, bir geldiler mi, bir daha gitmezler' sancısı havaya hakim olmaya başlayınca Christoph kestirip attı: "O da sizlerin bileceği bir şey!.." Besbelli, o zaman da gitmelerini sağlarsınız, demeye getiriyor. Kim, nasıl sağlayacakmış bunu?


1996

Eksik Günler
Yaban ve Yalan Zamanlar

406 - Halim evde. Bir aralık bana: "Git gide tatsızlaşıyorsun," dedi. "Kan şekerimi ölçtürdüm, sınırda çıktı," dedim ben de ona. Tatlılık matlılık bir yana da şu 'git gide' meselesi bütün gün yordu bitirdi beni.

408 - (Enis Batur'dan alıntı) "...Adalet Ağaoğlu ile konuşuyorduk geçenlerde. Son zamanlarda hiçbir yazarımızda rastlamaz olduğumuz bir özeleştirel yaklaşımla, kendisini de suçlayarak, artık kimsenin ötekinin haklı davasına arka çıkmadığını söylerken hüzün içindeydi. Gerçekten de simgesel çıkışlar bir yana, kimse haklı davasında başkasına sahici bir destek vermez oldu bu ülkede. Yorulduk, kanıksadık, çaresizlik kuyusuna mı düştük, yoksa adamsendecilik mi iliklerimize işledi, kestiremiyoruz..."

İktisatçılar Haftası

414 - Güneydoğu'da işsizliğin, yoksulluğun önlenmesinde silaha sarılmak yerine hükümetin yapacağı çok şey varsa da, söyler misiniz bana, bundan önceleri bölgede on köyün sahibi ağalar vardı ve onlar hakkında çok konuşuldu, yazıldı, çizildi ya, onlar şimdi nerdeler? Irgatlarından derledikleri servetleriyle aynı bölgeye yatırım yapmadan nereye, neden çekip gittiler acaba? Neredeler? Şehirlerdeler ve özellikle Marmara çevrelerinde; sözümona fabrikacılık, aslen de yap-satçılık etmedeler...

420 - Şimdilerde toplumuna, insana sorumluluk duygusu yüksek olanlara, hafiften şöyle bir burun kıvırarak 'idealist' diyorlar.

Toplum ve Siyasa: Islıkla Kumar

422 - Halkından kopuksun, halkından kopuk! Bunların hiçbirini yapamıyorsun... Fildişi kuleleriniz yıkılmıştır. Ya Refah'lılara katılacak, ya mahallenin Ülkü Ocak'lı oğlanlarını seveceksin.

423 - Biz okur-yazar takımı böyleyizdir: Yaşar Kemal'in İnce Memed'i, hem de haklı haklı, dağ taş öç almaya çıktı da, Yaşar'ın ta kendisini birine yumruk atarken gören oldu mu? İyi yazar dediğin, kendi yapamadıklarını yazandır. (Hadi işte o günkü fasıldan çıkma aforizman da bu olsun bari de, teselli bul.)

426 - Sinekli Bakkal romanının Rabia'sını Doğu-Batı terazisinde tartmakla kalmayıp iki kültür arasında sıkışmış insanların dramını sanki bütün sahiciliği ile anlamlandırabilmem de babamı 'nihayet' anlayabilmeme bağlı... (...) Bu kuşağın orasına burasına dokunup geçmek yetmez. Kültürel değişime zorlukla morlukla ayak uyduranların 'yokmuşa' getirilişleri üstüne kitaplar yazılmalı. İTÜ'den çıkma "Bu Erbakan da nerden çıktı?" diye şaşıp düşmek de yetmiyor. Taşın bağrından sadece filizler fışkırmıyor, altından solucanlar, kurtlar murtlar da çıkıyor şöyle bir kaldırınca...


















03 Ocak 2018

Fotoğraflı 2017

Saçaklı'da gördüm, 2017'yi 17 fotoğrafla anlatıyormuşuz. Hemen koştum geldim. Böyle sınırlandırmalara pek bi bayılıyoruz niyeyse. Hadi bakalım.

Çok fotoğraf çeken bi insan değilim, anı olsun diye çekmek aklıma gelmiyor, gelse de telefonu çantamdan çıkarmaya üşeniyorum. Elimde olanlardan, insan yüzü olanları eleyince geriye çok bi seçenek kalmadı zaten. Estetik kaygı beklemeyin, diye de uyarayım baştan.

1. Geçen sene de bu seneki gibi TRT izleyerek girmişiz yılbaşına.



2. Yeni evin mutfak ölçülerini çizmişim büyük zevkle. (teknik resim sevgisi)



3. Japon dostu bi arkadaşımızla Japon restoranına gitmişiz. Bi daha gittiğimde ne sipariş vereceğimi bileyim diye not ettirmişim kendisine. Bi daha gittim mi? Henüz hayır.



4. Kubarık yumurta yapmışım yanlışlıkla



5. Münster'de değişik kupada bira içmişim.



6. Şal ördüğümü sanıyordum, fular oldu ama olsun.



7. Burdaki en ucuz ve güzel balık olan somona zam geldi. Yıkıldık. Markette raflara açıklama koydular. Dünyadaki somon tüketimi arttığı için sıkıntı varmış.



8. Sevdiğim anne lezzetlerinden soğanlı pide ve bazlama yapmaya çalıştım. Yine hüsran tabi. Mayalı hamur yapamıyorum.



9. Amsterdamse Bos'taki Japon ağaçları bölümüne gittik. Yılın belli bi döneminde açıyor bu ağaçlar, Nisan'dı sanırım. Sonunda yakaladık.



10. Aachen'di galiba burası. Gezdik sayılmaz. Merkezine girdik çıktık. Ama fotoğrafı seviyorum. Meydandaki kafenin üst kattaki tuvaletine yakın pencereden çekildi.



11. Monchau'ya gittik. Güzeldi. Brugge gibi, özgün bi yer, bi kasabacık.



12. Mallorca'da dünya liderimizle karşılaştık. İki insan boyundaydı, görünce çok sevindik.



13. Gaudi'nin elinin değdiği bi kilise gördük. Ayrıntılarda hemen hissettiriyor kendini.



14. Yeni evde ilk kahvaltı. Artanlar hemen mini buzdolabına, aman böcekler görmesin...



15. Kötülerin düşmanı, iyilerin dostu, hamamböceği ilacı.



16. Albert Heijn'a ayran gelmiş, evde bir bayram havası...



17. Den Haag'da lunapark çılgınlığı. Fotoğrafta ne kadar görünüyor bilmiyorum ama fırtına vardı ve dönmedolaba binenler vardı.




Bonus: 

1. Rethymno'da kale içindeki caminin kubbesi.



2. Rethymno'da bir çağdaş sanat sergisinden. Evliliğin görsel tanımı bu olmalı.



3. Amsterdam'da mezarlık müzesinden geçici bir sergi: Tabutların yanında çıplak poz veren kadınlar.



4. Dil kursumda bingo oynadık (tombala). Aşağıdakileri kazandım. Biralı duş jeli yalan çıktı, bira falan kokmuyor. 



5. Eldiven ördüm ilk defa. Elim yanmış, kızarmış, şişmiş gibi duruyor ama olsun, ele benzedi en azından.



6. Havalar güzelleşse, hasta olup durmayı bıraksam ve açık havada içmeye gitsek...

31 Aralık 2017

Güle güle eski yıl

Patır kütür havai fişek seslerinin gelmeye başladığı bir 31 Aralık akşamüstüsünden merhaba.

U. içerde Dark'ın sondan ikinci bölümünü izliyor. Almanca bilen her insan gibi "Aaaa ne kadar güzel" diyerek bi daldı diziye, çıkamadı. Beni de çekmeye çalıştı ama olmadı. Aslında ilk ben önermiştim, Fermina'dan duymuştum, dedim "bak Almanlık sevenler bunu da seviyormuş, sen de seversin." Sevdi netekim fekat ben sevemedim. O uzun uzun bakışmalar, konuşmamalar... Ya bi düzgünce cevap versenize birbirinize! diye bağırıp duruyorum ekrana. Konu ilginç olabilir ama konunun işlenişi Türk dizisi stayla, kabul edelim. Beni ekrana bağırttırıp duruyo çünkü. Sinir oluyorum. Misal polis kadın, azarlayıp duruyo altında çalışan elemanı. Ya bi düzgün konuşsana şu adamla! İşini yapmaya çalışıyo. Ayh. Forbrydelsen'de, Sarah Lund'umuz da dertliydi, soğuktu ama bu kadar sebepsiz değildi suratsızlığı. He bi de o ne biçim Avrupalılık arkadaş, kimse köyünden çıkmamış, lisede seviştiğiyle evlenmiş... Ne bileyim, dizi gergin olsun diye insan ilişkilerini de fazla germişler. Ya da bi sanat var bi yerlerde, ben anlayamadım.

Neyse. Yılbaşı için plan yapan insanlar değiliz. Aileden gelen bi kutlama kültürümüz yok. U.ınkiler benimkilerden köylü, benimkiler onunkilerden muhafazakar derken olabildiğince asosyal büyümüşüz ikimiz de. Yılbaşında dışarda eğlenmek işkence gibi geliyor. Toplu taşıma yok bi kere. Eve insan toplayıp parti yapmak aklımıza bile gelmiyor. Çok parti insanı olmadığımız için yapılan partilere de çok davet edilmiyoruz. 

Bu sene biz de çok şaşırdık, Hollandalı-İtalyan bi çift ev partisine davet etti. Asosyal bünyem bile sevindi bu davete çünkü konsept belli. İtalyan yemekleri ve sonra tombala gibi oyunlar ve tabi ki alkol. Hani böyle elimde birayla "kimin muhabbetine yamansam" diye salak salak etrafa bakınacağım, elimi kolumu nereye koyacağımı şaşıracağım  türden bi parti olmayacak belli ki. Ev de bizimkine yakın, bisikletle dönebiliriz. İnsanlarla kanka değilim ama işte ne güzel, yeni insanlar tanırım filan... Gayet iyimser moddayım... derken kalktım grip oldum. Aslında ateş falan geçti, halsizlik de yok sayılır ama hötür hötür burun silme, öksürme filan var. İnsanları tiksindirtmeye gerek yok diye, evde kaldım. Yeni yıla birlikte girmemiz gerektiği için U. da kaldı tabi. Benim yazım, O'nun da dizisi bitsin, 12'den önce buluşuruz diye umuyorum. 

Sosyallik bana göre değil dostum. Ben istiyorum, o benden kaçıyor, istemediğim zamanda da yakama yapışıyor. Terbiyesiz.

Bir haftadır sigara içmiyorum. Bir kısmında Türkiye'deydik. Orda sigara içtiğimizi bilmeyen aile bireylerimiz var. Bi de yeğenler var, ailenin en çok okumuşları olduğumuzdan, örnek alınıyoruz. İyi bi haltmış gibi bizden görüp sigaraya başlarlarsa kendimi affedemem. O civardayken içmeyiveriyoruz. Eskiden işkence gibi geliyordu. Sigarayı bırakıp tütüne geçeli, o kadar azalttım ki içmeyi, ihtiyacım iyice azaldı. Bu kez hiç k"ahvaltının üstüne içeydim, kahvenin yanına içeydim" gibi hayaller kurmadım, aklıma bile gelmedi. Dönüşte ilk defa Duty Free'den karton almadık. Normal sigarayı tamamen bıraktık yani. Tamamen bırakma yolunda güzel bi adım benim için. TR'den döndüğümüz gün de grip olmaya başladığım için, o zamandan beri içmiyorum. Bu akşam sıcak şarabın yanına bi fırt çekerim belki şeytanlara uyup.

TR'den bi sürü kitap getirdim tabi. Ve bu elimdeki kitaplar bitene kadar, 2018'de kitap almamaya karar verdim. Çünkü kitap aldıkça okuyasım kaçıyor. Hangisini önce okuyacağıma karar veremediğim için... Birine başlayınca gözüm öbüründe kaldığı için...

Ve ilk defa senelik kitap hedefi koyuyorum kendime. Her haftaya bir kitap diye düşünmüştüm başta, toplam 52 kitap diye. U.ın da eleştirisiyle vazgeçtim. Düşürmeliyim ki fazla olursa sevineyim. 40 diyorum. Daha gerçekçi. Evde yakın zamanlarda aldığım, ordan burdan topladığım, okumak istediğim kitaplar da 40 kadar var. Hiç satın almaya çalışmadan seneyi kapatabilirim. Erken biterlerse uzun zaman önce okuduklarımı tekrar okuyabilirim. Hep planladığım ve ertelediğim gibi.

Bu sene yeni korkular edindim. Uçaklar ve ikinci el eşyalar. Burnum çoğu zaman tıkalı olduğu için uçakta kulaklarım acıyor. Ear plug diye bi zımbırtı acıyı azaltsa da yok etmiyor, her yolculuk hayali bi işkenceye dönüştü artık. Hele ki kıtalararası uzun yolculukları hayal etmeyi tamamen bıraktım. Kara ve demiryolu dışında yolculuk etmek istemiyorum. Acımasa da, ya acırsa diye düşünmekten geriliyorum. En son uçağa binerken, telefona iki film yükledim, örgümü aldım, kitap-defter aldım. Uyumayayım ve oyalanabileyim diye. Uyuyunca daha çok acıyor çünkü. 2018'de bunu aşarım diye ümit ediyorum. Aşarım evet.

İkinci el eşya korkum da hamamböceklerinden. Evdeki böcekli mobilyaları götürüp evin yakınındaki ikincielciye sattı eski ev sahibi. Dükkana yerleşmesin de n'apsın bu hayvancıklar? Öte yandan, bu da yenmem gereken korkulardan.

Bu sene ev aldık. Hayatımın en büyük borcuna imza attım. Hala alışamadım bu düşünceye. Hala kendimi boynuma tasma takılmış gibi hissediyorum. Ama öbür türlüsü de farklı değildi. Kiralar o kadar yüksekti ki, almamak enayilikti. Ev almak gençlikten uzaklaştıran en büyük adım gibime geliyor. Çılgın düşüncelere son. Öyle birilerine kızıp çat diye işi bırakmak falan yok... 

Evle ilgili her şeyden sorumlu olmak da büyümek demek. Ev sahibine haber vermeyip kendin uğraşmak zorunda olmak yani... Ne zor işmiş... Aman, her zorluk böyle olsa keşke, şikayet etmiyorum tabi ki. Mobilya aldık bi sürü. Bu konulardan hiç zevk almadığımı kendime kanıtlamış oldum. Başkalarının tasarladığı evlerde yaşamayı, kendi evimi düzmeye tercih ederim, hala, evet.

Hamamböcekleriyle nasıl savaşılması gerektiğini öğrendim bi de bu sene. Bol haşeratlı, sıcak memleketlerde yaşamak istemediğimden bi kez daha emin oldum.

Bu sene ilk defa bisikletimiz çalındı. Geçmiş olsun. Oldu.

Haberleri takip etmeyi bıraktım. Övünmüyorum. Kafam rahatladı fakat içinde gittikçe büyüyen pembe bi balon olduğunu hissediyorum. Keşke dengemi bozmadan takip etmeyi becerebilsem. Gündemi bilmeden tarih okumanın pek bi anlamı olmuyor çünkü.

Yunanistan'ı çok sevdiğimi fark ettim yine bu sene. 

Amsterdam'da Türkçe müzik dinlemek için güzel yerler buldum. Başını ReART topluluğu ve Podium Mozaiek denen sanat kurumu çekiyor. Bunları takip ettikçe ordan oraya atlıyor insan. Misal ReART'ın bazı üyeleri bazı restoranlarda düzenli olarak sahne alıyormuş. Kadıköy etkisi olmasa da, farklı, güzel bi etkisi oluyor bu ortamların da. Ha bu arada ReART'ı büyük oranda Odtü mezunları oluşturuyor. Gezi sonrası bir araya gelmişler. 

Başka?

Epey bi sinemaya gittim bu sene. Evden çıkmak için bahaneydi. İptal ettim Cineville kartımı. Evden çıkmak için başka bahaneler bulmam gerek.

Dil kursuna başladım bu sene, ciddi ciddi. Düzenli olarak çalıştım. Taalcoach ayarlamam gerek.

İlk defa bi spora başlamayı ciddiye aldım, vücudum izin vermedi. Gribim iyileşsin tekrar başlıycam, bi de doktora gidicem neymiş bu burnumun derdi, diye.

Dikiş makinesi kullandım. Sıfırdan işe yarar bi şeyler dikme hayalleri kurmaya başladım. Örgü de bildiğin terapistim oldu sağolsun, hakkını ödeyemem.

Yeter bu kadar geçmişten bahsetmek yav... Sıkıcı bi iş. 2018'de kendimden beklentilerimi de yazayım mı? Şimdilik dursun. Geçmiş yordu beni. Gideyim de Dark'la gerileyim. Belki kaçmak için geri gelirim.













14 Aralık 2017

Bütün kötülükler alkolün anasıdır.

Canım sıkkın olduğunda bi kağıda "free hugs" yazıp bi tren istasyonuna gitsem diyorum. İlla bi sivil toplum kurumunun örgütlemesini mi bekleyelim? Güzel bi yöntem öğrettiler bize, tamam ama niye hala onların harekete geçirmesini bekliyoruz ki? Kendimizi yalnız hissettiğimizde birilerine sarılmak istemez miyiz? Zaten her önüne gelen gelip sarılmayacaktır. Bikaç saat içinde olsa olsa bikaç kişi durup bi düşünür, neymiş bu diye. Düşünenlerin de hepsi harekete geçmez zaten.

Utrecht istasyonunda "2 minute eye contact" yazısını tutan bi kadınla karşılaşmıştık. Hollandacası yazıyordu, altında da açıklamalar vardı. Anlamaya çalışırken bizi gördü kadın, hemen kağıdın arkasını çevirdi, hop İngilizcesi.. Koşturup giden dünyada hadi gelin iki dakka birbirimizin gözünün içine bakalım, diyordu kısacası. Geçip gidecektik normalde ama serseriliğimin üstümde olduğu nadir günlerden birindeymişim ki, ya durun, dedim, ben bi bakayım. Dört kişiydik, hepimiz yazıyı gördük, sadece birimiz "hadi" dedi. Free hugs'a da o oranda karşılık gelir gibime geliyor yani.

Düşünsene, evdesin, iştesin, bi şeyler olmuş, için sıkılıyor. Belki insanlara inancın kalmamış, belki sevgiye ihtiyacın var, belki yalnızlığın dibine vurmuşsun.... Kendini alkole, sıcak çikolataya, feel good movie'ye boğmak yerine bu da bi seçenek. Ya da sosyal deneyini yaptıktan sonra yine gider içersin. Hem belki sarılanlardan biriyle oturur içersin. Telefon uygulamalarından insan aramak yerine, neden olmasın?

Hem bi heyecan işte. Bunlar güzel şeyler. Tek başına oturup rakı içmek, yabancı bi ülkede kendi ülkenin müziğini duyup takip etmek gibi güzel şeyler.

İspanya'da mıydı? Nerde başıma gelmişti bu? Çok turistik olmayan bi mahallede önümüze çıkan bi üniversite binasına girmiştik. Bedava tuvalet ve öğrenci ortamı için. Üniversite öğrencilerini izlemeyi seviyorum. Kantinleri, kütüphaneleri, kulüp odalarıyla, üniversite binalarının üzerimde tuhaf bi etkisi var. Kıskanıyorum sanırım biraz. Bi daha o günlere dönemeyeceğimi biliyorum. Tabii ki tekrar üniversiteye yazılabilirim ama o ruh haline giremem. Çünkü asıl özendiğim şey o ruh hali, özgürlük, gelecek benim ellerimde düşüncesi. Derslerden fırsat buldukça kulüplerde koşturmak... Mecburen içlerine dalınan arkadaş grupları, önüne gelene aşık olmak, yalnızlık, arkadaşlık ve şimdi aklıma gelmeyen bi sürü eylem ve kelimelere dökemediğim bi sürü his... Yoksa tabi ki yeni şeyler öğrenmek, derslere girip çıkmak için değil üniversiteyi özleyişim.

Şehrin ve zamanın birinde (gerçekten hatırlamıyorum) yine böyle bi üniversite binasında takılıyoruz. Hala öğrenci kılıklı olduğumuz için kimse durup bakmıyor. Girişte kimlik sormak filan da yok zaten, teröristi az ülkelerden demek ki... Kütüphanedeyiz. Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Elif Şafak kitapları arıyoruz. Yurtdışında genellikle son ikisi bulunuyor. Bazen Orhan Kemal, Nazım Hikmet ve başka sürpriz isimler de karşımıza çıkıyor. Zamanla sıkılıyoruz kitapların kapaklarını incelemekten, içlerinden bi şey anlamıyoruz çünkü. O sırada açık camlardan bi ses geliyor. Ezan desem değil ama öyle doğuyu andıran bi şeyler... Sokağa koşuyoruz hemen. Müziği bulacağız. Derken Türkçe bi şeyler duyuyoruz. Bi grup çingene, teypten bi şeyler çalıp içiyorlar. Kalkıp göbek atıp bağaıra bağıra şarkılara eşlik ediyorlar. Gidip o civardaki bi kafeye oturuyoruz. Bi taraftan müziklerinden otlanıyoruz, ve eğlencelerinden. İşte bunu seviyorum. Fakat bunun bi ileri aşaması da var. Gidip o amcalarla birlikte dans etmek. Gidip sarılmak, ne bileyim beni coşturdukları için onlara teşekkür etmek. Gel gör ki cinsiyet farkı kafamda bi engel, muhabbetlerinin içine etmekten, tuhaf bi hale dönüştürmekten çekiniyorum. Ayrıca çingenelik yok ki içimde, gidip öyle dans edebilir miyim sokak ortasında? Turistik, kalabalık bi yer olsa, benim gibi müziğe ortasından dalan bi sürü insan olsa neyse... Burda da kendi ortamım olursa, kafam yeterince güzel olursa belki.... Ama hiç öyle bi ortam yok.

İnsan kendisinden çok şey beklememeli. Feel good movielerdeki o coşku dolu sahneleri gerçek hayatta yaşayan yoktur demeyeyim ama herkes her zaman yapamaz diyeyim. Free hugs benim içim rahat yapabileceğim en büyük çılgınlık, sosyal deney, tanımadıklarımla samimi olma aracı olabilir. Şimdilik.

Bi konuyu daha açıklığa kavuşturduysam susup çarpıya basıp gideyim. Halbuki yazasım var. Hindi Zahra çalıyor. Rakı içiyorum. Mezesiz. Mezesiz rakı içmeyi geniş rakı masalarından daha çok seviyorum sanırım. Alkolün yanında bi şeyler yemeyi sevmiyorum. Ya da yiyeceklerin yanında alkol almayı sevmiyorum diyeyim. Şarap-peynir, bira-çerez, rakı-balık... Hiçbirine sempatim yok. Ha nolur? Rakı masası bahanesiyle bi araya gelirsin, bak o olur. Ama o masadakiler zaten kanka olmalı, öyle iş arkadaşlarınla rakıya gitmek falan... Olur gerçi ya, niye olmasın, o da olur. Ama herkes içecek. Bütün geceyi "aman da sarhoş olup saçmalamayayım" korkusuyla geçireceksen ne anladım ben o işten! Kafamız olmayacaksa niye içiyoruz? Lütfen. Bu samimiyetsizliktir, başkasının ağzından laf almaya çalışmaktır, ikiyüzlülüktür. İçmeyeceksen, ayıp olmasın diye geldiysen, erken kalk, herkes güzelleşmeden çık git. Tabi bu sözler yakın dostlar için geçerli değil. Çünkü bazı insanlar içemiyor. Boğazından geçmiyor. Anlıyorum. O insanları dışlamak değil niyetim. Ama içki masasında kuracağımız samimiyete güvenip de muhabbetin devamını getiremem. Bunun çayı var, kahvesi var, başka mekanlarda takılırız yani.

Ne zamandır içkiden bahsetmiyordum ya... Özlemişim.

Misal, Türkiye'deysem ve arkadaşlarla buluşacaksam, dışarda rakı içmek yerine canlı da olsa cansız da olsa güzel müzikli bi yerde buluşmayı tercih ederim. Dışarda içilen rakıda sürekli bi kazıklanma korkusu olur. Alkol pahalı gözünü sevdiğimin memleketinde. Bi de üstüne yemeklerde, mezelerde ya da hizmette azıcık kusur olsa, büyür, büyür, insanın içine oturur. İnsanın kafası kazık kelimesiyle o kadar meşgul olur ki çakırkeyif olamaz.

Halbuki mesela önceden bilinen güzel müzikli bi mekana gidilse, ne içilirse içilsin, tuvalet ne kadar leş gibi olursa olsun, müziklere eşlik ederken, saçma sapan danslar edilirken zaman geçip gider... Çok dertli bi şarkıdan sonra Ankara'nın Bağları'na bağlanmasına karşı değilim anlıyor musunuz? Hatta çok seviyorum bunu. Ama müzik güzel olacak. Misal, tek gitar çalınıyorsa da, gitarın yanında keman, kemençe, klarnet, akordeon... ne bileyim başka bi şeyler varsa da hepsinin hakkı verilecek. Şarkıların her sözü anlaşılacak.

Ne bileyim, böyle işte. Çekingen, içe kapanık, sosyal anksiyeteli, introverted... ne derseniz deyin, normalde kolay kaynaşamayan insanların da böyle açılma anları, mekanları oluyor. Aslında iyi insanlar yani. Çok üstlerine gitmeyin. Rahat bırakın. Birlikte eğlenmek istiyorsanız, onlara alkol, müzik ve karizma takıntısından uzak bi samimiyet verin.

Oldu o zaman,
Sevgiler,
Kanatlı Kedi