Henüz hiç Sartre okumadım. Bi romanı olduğundan da haberim yoktu. Son gidişimde, Türkiye'de dayımın kitaplığında gördüm Akıl Çağı'nı. Sabah gazetesi, zamanında, Nobel ödülü almış edebi eserleri seri olarak vermiş okurlarına. Dayım da almış tabi. Bikaç kitapla birlikte valize attım hemen. Kilo sınırı olmasa o kitaplığın yarısını taşırdım buraya ama, artık, parça parça olacak bu iş. Sağolsun dayım da kitap dağıtmaya meraklı, alan memnun satan memnun yani.
Kitap isminden de tahmin edilebileceği üzere, tam bir fikir romanı. Böyle bir terim var mı edebiyatta bilmiyorum ama çok yakıştırdım. Fikirlerin romana ince ince işlendiği kitapları seviyorum. Her bi satırın altını çizmek geliyor içimden. Elbette her romanın arkasında fikirler vardır fakat benim demek istediğim, ideolojilerin romana yedirilmesi, bunun bazen çaktırılmadan, bazen göstere göstere yapılması. Roman karakterlerinin gündelik hayatlarıyla ideolojilerinin çatışmasına okurun şahit olmasının sağlanması.
Malumunuz, büyük amaçlarla gündelik yaşam bir türlü birleşemiyor. İnsan her zaman fikirlerine uygun yaşayamıyor. Bir siyasi harekete mensup olmasa yani kendini "...ist" olarak tanımlamasa bile herkesin "nasıl yaşamalı?" sorusuna kendince bir cevabı var ve buna uymaya çalışıyor. İşte fikir romanları, işte bu kitap, Akıl Çağı, insanın bu soruyla kendine çizdiği sınırlar içinde bocalamasını anlatıyor. İnsanın kendi kendine düşmanlığını kurcalayıp duruyor yazar.
Benim için, tekrar okunması gereken kitaplardan.
Şimdilik alıntılarla yollarımızı ayırıyoruz:
113 - Bunu bilmesi gerekti, kendimden bahsedemediğimi, çünkü kendimi başkalarına anlatabilecek kadar sevmediğimi anlaması gerekti. (Marcelle)
114 - Ondan nefret edersem, elimde ne kalır? (Marcelle)
116 - Fransız ruhuyla dolu bir havuzdu burası, her yerde o ruh vardı. Ivich'in saçlarının üzerinde, Mathieu'nün ellerinde: Bu süzülmüş, ayıklanıp temizlenmiş aydınlıktı, salonların ciddi ve saygılı sessizliğiydi. Mathieu birden kendini medeni bir sorumlulukla dopdolu buldu: Yavaş sesle konuşmak gerekti, eşyaya el sürmemek, kurcalayıcı zekasını insaflı fakat kararlı bir hızla kullanmak ve nihayet, bir Fransıza en uygun nitelik olan "ağırbaşlılığı" unutmamak gerekti.
167 - ...sen, kendinden utanan bir burjuvasın. (Jacques)
170 - Özgürlüğün, insanların kendi istekleriyle yaratıkları durumlara tam karşıdan bakmalarını ve o durumların sonuçlarına katlanmaları gerektirdiğine inanıyorum. Ama sen benim gibi düşünmüyorsun galiba; sen kapitalist düzeni suçluyorsun, o düzen içindesin ve o kapitalist devletin memurusun; komünistlere sampati beslediğini söyler durursun, ama herhangi bir uca bağlanmak istemediğin teranesiyle onlara sokulmazsın, oy vermezsin; burjuva sınıfı hor görürsün, suçlarsın, halbuki bir burjuva gibi yaşamaktan hoşlanırsın. (Jacques)
170 - Jacques gençlik yıllarıyla övünürdü, bu bir güvenç payıydı ve onun mevcut düzeni vicdan rahatlığıyla savunmasına yarıyordu.
171 - Hiç kimseye benzememek için insan herkese benzeme cesaretini göstermelidir. (Jacques)
171 - Belki de sen, bana kıyasla daha az korsandın, işte seni yıkan da bu oldu; yaşayışın, basit bir temele dayanan, ama bitmek bilmeyen bir isyan ve anarşi tiryakiliği ile, seni düzene, ahlak sağlamlığına ve günü gününe diyebileceğim alışılmış hayata iten derin ve güçlü bir içgüdü arasındaki çalışmadan ibaret! Sonuç şu ki sen, sorumluluğu olmayan ihtiyar bir öğrenci olarak kaldın... Artık körpecik bir delikanlı değilsin; anladın mı ve bu özentili bohem hayatı sana hiç yakışmıyor. Zaten bohem hayatı denilen şey de nedir? Bundan yüz sene önce pek güzel, romantik bir fikirdi herhalde, ama bugün artık modası geçmiş ömrünü tüketmiş bir şey... Artık akıl çağındasın Mathieu, akıl çağındasın, ya da... ya da olmalısın! (Jacques)
172 - Odette ne yapar o zaman? Olgun ve iyi niyetli bir zevce rolünü mü benimser, yoksa burnunu kitaptan kaldırmadan üç beş cümleyle başından mı savar?
175 - "Halbuki elimden geleni yapıyorum işte." Ya Marcelle çocuğu istiyorsa? İşte oradai bu noktada Mathieu boku yiyordu. Bu ihtimali bir saniye düşünmek yeterdi, o bir saniyede her şeyin anlamı değişiyordu. Bu, başka bir hikaye oluyordu artık...
175 - İnsan bütün bunları söyledikten sonra, artık öyle uslu uslu fikir değiştiremez; bu inanca ihanet gibi bir şey olur. Marcelle böyle bir ihaneti yapabilecek insan değildir! Öyle olsa bana söylerdi, değil mi, neden söylemesin? (Mathieu)
176 - Excelsior saldırgan bir gazete değildi; tapyoka gibi yavan, mızmız ve yağlı birkaç sayfadan ibaretti. Sizi heyecanlandırmaya, öfkelendirmeye çalışmıyor, sadece onu elinizde tuttuğunuz sürece yaşama sevincinizi kırmaya yarıyordu.
177 - Ne var ki o cansızdı, hareketsizdi, yaşamak, alevlenmek, acı çekmek için kendine bir varlık, bir vücut verilmesini bekliyordu. O başkalarının öfkesiydi.
178 - "İnsan istediği anda acı çekemez." Orada korkunç ve inanılmaz bir hikaye vardı ki, kendisi için acı çekilmesini istiyordu... "Yapamıyorum, işin içinde değilim." (Mathieu)
179 -...demir parmaklıkları olmayan bir kafeste gibiyim. (Mathieu)
185 - Ama bence sende, yıllarca büyük değer verdiği fikirlerin aslında on para etmediğini farkedivermiş bir insanın şaşkın hali vardı. (Brunet)
186 - Biliyor musun, kendilerinden başka bir düşüncesi olmayan ve prensip olarak bana hayranlık duyan bir alay çocukla haşır neşirim ben. Hiç kimse bana benden söz etmiyor, ben kendim, bazen kendimi bulmakta zorluk çekiyorum. Şimdi söyle bana! Sence bir uca bağlanmalı mıyım? (Mathieu)
187 - Sen kendi yoluna gittin... Sen burjuva çocuğusun, bize öylece, kolayca gelemezdin; kendinden kurtulman, sıyrılman gerekti. Şimdi, artık serbestsin, özgürsün. Fakat hürriyet, kendini bir yere, bir şeye vermek, bir şeye bağlanmak için değilse eğer, o zaman ne işe yarar? Kendi kendinden kurtulmak, temizlenmek için otuz beş yıl verdin, sonuç ne oldu? Hiçlik, boşluk! ... Acayip bir herifsin biliyor musun? Havada yaşıyorsun, bütün burjuva bağlantılarını kesip attın, proletarya ile de ilgin, bağlantın yok, uçuyorsun adeta. Sen varlığı olmayan bir yaratıksın, bir "yok"sun...Ama bu her zaman insana zevk veren bir duygu olmasa gerek. (Brunet)
187 - Özgür olmak için her şeyden vazgeçtin. Şimdi bir adım daha at, özgürlüğünden vazgeç. O zaman her şeyi yeniden kazandığını göreceksin. (Brunet)
188 - Ama, bilmiyorum neden, ben en sonunda gerçeklik duygusunu kaybettim. Hiçbir şey bana tam olarak gerçek görünmüyor. (Mathieu)
188 - Sende bu gerçeklik var. Elini nereye sürsen onda bir gerçeklik havası yaratıyorsun. Odama girdiğinden beri burası da gerçek görünüyor ve beni rahatsız ediyor... Sen bir insansın.... Sen insan olmayı istedin, seçtin! (Mathieu)
188 - Kısa ve sert gerçeklerle düşünen, şekilli ve güçlü kaslarıyla bir erkek - insan; dümdüz, kapalı, kendine güvenen, ayağı sapsağlam yere basmış bir insan; sanatın, psikoloji ve politikanın o masum görünüşlü oyunlarına kendini koyverip, erimeyen bir erkek, tam bir erkek; sadece erkek. Ve Mathieu orada, onun karşısındaydı; kararsız, ihtiyarlayamamış, pişememiş, insanoğluna yakışmayan bin türlü sersemlikle çepeçevre kuşatılmış Mathieu. Düşündü: "Ben bir erkeğe, bir adama benzemiyorum."
190 - Sanki gururlanarak günaha girmekten korkuyor gibiydi.
190 - O benden çok daha özgür; kendi kendisiyle barışık, Parti'yle barışık. (Mathieu)
192 - Daha sonra ha? Eğer karar verebilmek için içinden gelmesini bekleyeceksen, çok beklersin dostum. Partiye girdiğim sırada ben tamamen inanmış mıydım sanıyorsun? İnanç, sonradan gelir insana. (Brunet)
192 - Hepiniz böylesiniz, siz, aydınlar! Her şey yıkılsın, dünyanın anası ağlasın, tüfekler kendi kendilerine savaşa gitsinler, siz orada oturmuş gülümseyerek, rahat rahat, inanma hakkından dem vurun. Ah! Kendini benim gözlerimle bir görebilseydin, çok az vakit kaldığını anlardın. (Brunet)
Evet, anladım, çok az vakit kaldı. Peki sonra? (Mathieu)
İşte! Bu kadar şüpheci olduğun için pişmanlık duyuyor gibiydin, ama işte aynı noktada direniyorsun. Bu senin manevi konforun benim anladığım. Birisi ona dokundu mu, hemen üzerine kapanıyorsun, tıpkı Jacques'ın paracıklarına yaptığın gibi. (Brunet)
193 - Brunet'yi inandırmak, kendi kendini inandırmanın tek çaresiydi çünkü.
193 - Ben bağlanmak istemiyorum, bunun için yeter sebep görmüyorum kendimde. Ben de sizin gibi, aynı şeylere, aynı insanlara karşıyım, ama sizin kadar değil. Elimden gelmiyor, yapamıyorum. Yumruk sallayarak yürüyüşlere katılsam, boğazımı yırta yırta "Enternasyonel"i söylesem ve bununla yetiniyorum, desem; kendi kendime yalan söylemiş olurum. (Mathieu)
197 - Reddettim çünkü özgür olmak istiyorum: İşte bunu böyle izah edebilirim. Ya da, bir takım inançlarım var, diyebilirim; yeşil perdelerimi seviyorum, akşamları balkonumda oturup hava almayı seviyorum ve bunların değişmesini istemiyorum, diyebilirim; kapiltalistlere kızmaktan hoşlanıyorum, onların yok edilmesini istemiyorum, çünkü onlar yok olursa kızacak bir şeyim kalmayacak; öfkeli ve yalnız yaşamaktan hoşlanıyorum ve yaşanabilir bir dünya kurulmasından korkuyorum, çünkü orada evet demekten ve başkaları gibi hareket etmekten gayrı yapacak bir işim olmayacak, diyebilirim. (Mathieu)
201 - Onları dövesi gelirdi; kendi kendini suçlamış, mahkum etmiş bir adam, çileden çıkarırdı insanı; insan onu biraz daha ezmek, içinde bir yerde kalmış son bir gurur döküntüsü varsa onu da ufalayıp yok etmek için tepesine vurmak, çiğnemek isterdi. (Daniel)
218 - Genç adam hemen anlamıştı: İnsanların, her istediklerini yapabilmek gibi bir ödevleri vardı; her istediklerini yapmak, keyifleri nasıl isterse öyle düşünmek, sadece kendilerine karşı sorumlu olmak ve bütün düşündüklerini ve varolan her şeyi, her an, yeniden, sözkonusu etmek, tartışabilmek. Boris hayatını bunun üzerine kurmuştu ve büyük bir titizlikle özgürdü.
219 - Boris, onun yaşında olanların kendi düşüncelerine fazla bel bağlamalarını, önem vermelerini yadırgardı. Sorbonne'da o gözlüklü, kekremsi, içi boş, Ecole Normale ukalalarından çok görmüştü; bunların yedekte daima bir teorileri bulunurdu; şöyle, ya da böyle ama sonunda mutlaka anaları fallanırdı; hem sonra, her zaman ahmakça olmasa bile bu teoriler daima iç sıkıcıydı. Boris'in en korktuğu şey, gülünç düşmekti; şapa oturmaktansa susmayı, boş kafalı görünmeyi tercih ederdi.
219 - Bazen, istemediği halde Boris'in de aklına bir şeyler geldiği olur, Mathieu bunu fark etmesin diye elinden geleni yapar, ama bok herif daima anlar, "Senin kafanın içinde bir şey var" diye başlayan sorularının ardı gelmezdi. ... Boris pes eder, sonra gözlerini iki ayağının arasına diker, hele Mathieu'nün, sanki Boris dahiyane bir fikir bulmakla övünmüş gibi "Aman ne budalalık, kafanızda galiba beyin yerine et parçası var" demesi pek gücüne giderdi.
221 - Zira kafasıyla yaşayan bir insanın, gerçekle bağını koparmamak için bir el işini de benimsemesi gerektiğini, her zaman düşünmüştü. (Boris)
223 - Üç yıl sonra, beş yıl sonra onun kendi fikirleri olacak, Mathieu'nün düşünceleri ona eskimiş, modası geçmiş ve pek dokunaklı şeyler gelecekti; o artık kendi kendini tartışabilecek ve kendi hakkında kararı kendi verecekti. (Boris)
251 - Bu fikir onu çileden çıkarmıştı; bir işi oluruna bırakmaktan nefret ederdi. (Daniel)
257 - Ama kelimelerin de biraz karanlık bir çekiciliği yok değildi: "Mahvolmuş bir adam!" İnsana inanılmayacak kadar güzel felaketleri, intiharları, isyanları ve her şeyin sonu demek olan ümitsiz çareleri hatırlatıyordu. (Mathieu)
262 - Orada, karşısında, dikkatli ve ciddi oturuyorlardı, ikisi de hayallerinde kendilerine göre bir Mathieu yaratmışlardı ve ikisi de bu hayalin ona benzediğine inanıyorlardı. Ne var ki, bu iki hayalin birbiriyle bağdaşmasına imkan yoktu.
264 - Gerçekti: Mathieu böylelikle bile kendini kaybedemezdi. İçtiği müddetçe daha da sıkı sarılıyordu. Ama neye? Birden Gaugin'i görür gibi oldu; boş, çıplak gözleriyle solgun, iri, etli bir yüz; "İnsanlık gururuma!" diye düşündü. Kendini bir an koyverse beyninde, bir sıcak günün sisi gibi kopuk, avare uçuşan bir kara sinek, ya da koca bir kara örümcek kadar iğrenç bir düşünce bulmaktan korkuyordu.
265 - Kendine sersem, budala dediği zaman da samimi değildi; gerçekten kahrolmuyor, pişmanlık duymuyordu. Kendine kendi gözünde yeniden değer kazandırmak için başvurulmuş bir hileydi bu, böyle açıkça "gerçeği görerek" kendini bu düşüşten kurtaracağını sanıyordu, ama bu "gerçeği görüş" bir işe yaramıyordu, sadece onu eğlendiriyordu. (Mathieu)
293 - Sonsuzluğa kadar, sonsuzluğa kadar Marcelle'in eski aşığı, şimdi kocası, lisede öğretmen, sonsuzluğa kadar İngilizce'yi öğrenememiş bir adam, komünist partisine girmemiş, İspanya'ya dövüşmeye gitmemiş bir adam, sonsuzluğa kadar.
293 - "Bütün ömrümce dişleri sökülmüş olarak yaşadım, diye düşündü. Evet, dişleri sökülmüş. Asla ısırmadım, bekledim, bekliyordum ve kendimi hep daha sonra gelecek günlere saklıyordum ve şimd, birden gördüm ki hiç dişim kalmamış. Ne yapmalı şimdi? Kabuğu mu kırmalı? Söylemesi kolay! Hem sonra geriye ne kalır? Toz toprak içinde ardında pırıl pırıl izler bırakarak tırmanan yapışkan bir küçük zamk parçası." (Mathieu)
366 - Benimle dostluğunu senden gizledi, çünkü senin bu dostluğu emrin altına almandan korktu; onu, bana karşı olan duygularını adlandırmaya zorlamandan, bu duyguları didikleyip paramparça etmenden çekindi. Bilir misin ki, dostluklar çoğu zaman fazla aydınlıktan tedirgin olur... Dostluk kararsız, kolay anlaşılamayan bir şeydir. (Daniel)
367 - Gerçekti bu! Mathieu başını eğdi; ne vakit Marcelle'in duygularını didiklemek gerekse, Mathieu içinde nihayetsiz bir tembellik, bir tokluk duyuyordu. Onun gözlerinde bir gölge, bir bulut gördüğü olmuştu, ama omuz silkmişti; "Adam sen de, bir sıkıntısı olsa bana söyler. Biz birbirimize her şeyi söyleriz!" Ve ben buna, Marcelle'e olan güvenim adını veriyordum. Her şeyi berbat ettim!
369 - Ama alınacak yeni bir karar yoktu ki. Böyle bir meselede ne yapacağımızı çok önceden kararlaştırmıştık biz. (Mathieu)
390 - Sen elindeki sargıyı çıkarmamışsın, dedi. Ama gerçek, sen ihtiyatlı, aklı başında bir adamsın. (Ivich)
472 - Denenmiş, tartılmış ahlak kalıpları şimdiden, usul usul, gizlice ona yardım teklif ediyorlardı. Doğru yolu bulmuş bir epikürizm vardı, gülümseyen hoşgörürlük vardı, kader fikri ve ciddiyet fikri vardı, stoisizm vardı; kısası, işini bilen bir keyif ehli ustalığıyla boşa harcanmış bir hayatın her an tadına bakmak için ne gerekiyorsa, hepsi vardı. Ceketini çıkardı, kravatını çözmeye davrandı. Esneyerek, kendi kendine tekrarladı: "Gerçek bu, her şeye rağmen gerçek; ben artık akıl çağına gelmişim."
Her blog gibi biraz film ve kitap içerir. Biraz da sosyoloji, toplum, gözlem, Hollanda, korku, heyecan, neşe, nefret, endişe, hüzün ve kimbilir daha neler...
22 Kasım 2016
Kitap: Akıl Çağı (Jean Paul Sartre)
Etiketler:
akıl çağı,
edebiyat,
jean paul sartre,
kitap,
roman
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
17 Kasım 2016
Gezmelik Hollanda: Amsterdam Şehir Arşivi (Stadsarchief)
Sonunda uzun zamandır aklımda olan bi şey yapıp Amsterdam Stadsarchief'e gittim. Daha önce geldiğimde girişini gezmiştim, ki burayı adamakıllı gezmek bile epey vaktimi almıştı. Hollanda'da yer alıp Unesco Dünya Mirası listesine giren bölgeler hakkında uzun uzun bilgi veren broşürlerle, geçici bir fotoğraf sergisiyle ve dürbün gibi makinelerde gösterilen eski Hollanda fotoğraflarıyla epey oyalanmıştım. Bir de biletli veya Müzekartlı gezilen bi kısım vardı ama vaktim olmadığı için girememiştim. 14 Ekim-5 Şubat arasında "1900 Amsterdam" adında bi sergi geleceğini öğrenmiş, kafamın bi yerlerine kaydetmiştim, sonunda dün geldim ziyarete.
Sergi 3 katlı ve sadece son iki katında 1900 Amsterdam kısmı var. Konu bazlı olarak sınıflandırmışlar 1900 yılı civarında Amsterdam'da çekilen fotoğrafları: Çalışma hayatı, ev içi, arka sokaklar, boş zaman vs.. Bazen de fotoğrafçı bazlı sınıflandırmışlar. Bir yerden sonra fotoğraf sadece profesyonellerin işi olmaktan çıkmış, hobi olarak fotoğraf çekenler olmuş. Bu kişiler verilen pozları değil, sokak hayatını çektikleri için, geride bıraktıkları belgeler daha gerçekçi, daha değerli göründü bana.
![]() |
Yukarıdaki resimde birinci ve ikinci katlar görünüyor. Karşı duvarda film salonunun giriş kapısı görünüyor. 1900lerde çekilmiş videoları birleştirmişler. En sevdiğim kısım orasıydı.
Serginin en alt katında ise 1900 Amsterdam'dan bağımsız bir kısım vardı. Hollanda'da politikayla ilgili olaylar sıralanmış gibiydi. Gibiydi diyorum çünkü belgelerin açıklamaları sadece Flemenkçeydi, tam olarak anlamadım. Müze kapanmak üzereydi, tek tek sözlüğe bakmaya da fırsatım yoktu yani. Şimdiye kadar çat pat öğrendiğim Flemenkçeden anladığım bolca siyasi olaya değinildiği.
Örneğin 1912'deki 1 Mayıs yürüyüşünün fotoğrafı yer alıyordu:
Veya Kabouterspartij isimli anarşist partinin 1970te basılan afişi vardı:
Yönetmen Theo Van Gogh'a bir bölüm ayrılmıştı ki kendisi, İslamofobik olduğu gerekçesiyle Müslüman bir terörist tarafından 2004 yılında öldürülmüş. Aşağıda sevenlerinin yazdığı notlar var.
Aynı katta bir de "Medieval Seals of Amsterdam" bölümü vardı ki, açıklamaları da anlamayınca hiç ilgimi çekmedi. Şu tip şeyler vardı.
Girişteki geçici sergide ise Schipol havaalanının kuruluşunun 100.yılı olması sebebiyle Schipol'ün eski fotoğrafları vardı. İnternette bolca paylaşılan şu videoyu izlediğim için bu kısmı hızlı geçtim:
Böyleyken böyle.
Not: Fotoğrafların çirkinliği sebebiyle üzgünüm, bu işleri çok beceremiyorum, bi de genelde burada paylaşacağımı düşünerek değil, sonra okumak niyetiyle aceleyle çekiyorum. Fotoğraflara bakarken, bunları da yazıya ekleyeyim, iyi olur, diyorum filan, bi bakmışım burdalar. Kısmet!
Etiketler:
Amsterdam,
amsterdam stadsarchief,
Hollanda,
hollanda'da gezilecek yerler
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
10 Kasım 2016
Evrensel insani değerler şapşikliği ve biz
ABD seçim değerlendirmelerini okuyorum da, çok komik geliyor. Sunulan sistem o kadar saçma ki, üzülmeye değmez. İki şeytandan birini seçmek zorundasın. Trump'ı beğenmeyenler Clinton'ı hiç eleştirmiyor. Aslında anlaşılan o ki, Trump bariz bir şekilde beğenilmeyecek bir insan olduğu için Clinton'ı sevmişler. Tıpkı benim zamanında kah CHP'ye, kah HDP'ye, sırf mecburiyetten, kendimi huzurlu hissetmek için ama bi türlü hissedemeyip, sırf o günün politik laflarına göre oy verişim gibi. Bu durum bana demokrasinin ne kadar yalancıktan bi çocuk oyuncağı olduğunu hatırlatıyor. Dünya barışı, eşitlik, adalet isteklerimiz aslında ne kadar da yalancıktan. Önceliğimiz her zaman alışkanlıklarımıza dokunulmadan hayatımızın devam etmesi. Seküleri için de böyle, en dindarı için de.
Özellikle beyaz yakanın istekleri, oy verirken göz önünde bulundurdukları vaatler ne kadar da saçma. Kadın hakları, basın özgürlüğü, Lgbt hakları deyince bir aday, hemen ağzımızın suyu akıyor. Son yüzyılda empoze edilen insan hakları, modern hayat safsatalarının etkisi bu. Çünkü son yüzyılda köleliğe karşı, eşitsizliklere karşı çok isyan edildi. Çok da iyi yapıldı. Fakat her fırsatta yapıldığı gibi şimdi de, eski mücadeleler yalancıktan propaganda araçları olarak kullanılıyor. Ve bizler de her seferinde bunu yiyoruz. Gerçek bi isyan yok ortada. Gerçekten sorunlu olan konularda isyan etmiyoruz.
Seçmek için sadece iki seçeneğimiz olmasına isyan etmeliyiz aslında. Trump'a karşı Clinton'ı desteklemek yerine, önümüze konan iki seçeneğin de işe yaramaz, hatta kötülüklerin temsilcisi oluşuna isyan etmeliyiz.
Türkiye'de de gittikçe alışmak zorunda kaldığımız bir fikir olmaya başladı bu. Yani iki seçenekten birine yüklenmek. Tayyip'i sevmeyenler olarak, o sırada Tayyip'in karşısında kim varsa onun etrafında birleşmekten başka çözüm görmüyoruz. Tayyip çoğunluğu etkisi altına aldığı için, O'nu yenmek için birlik olmak gerekiyor, evet mantık bu, çok basit. Fakat gittikçe buna sindiriyoruz. ABD'nin cumhuriyetçi-demokrat ikiliğinin bizdeki bi sürü partiden çok daha mantıklı olduğu şakayla karışık söyleniyor dost meclislerinde. Şakayla karışık söylediğimiz şeylere zamanla alışıp gerçekten inandığımız için, korkuyorum. Ve bu kafayla oy verince rahatlayıveriyoruz, bikaç günlüğüne cidden her şeyin çözülüvereceğine inanıyoruz. Sonra şu an Amerikalıların yaşadığı gibi, derin bir hayal kırıklığı geliyor. Lanet olsun yüzde ellisi aptal olan bu koyun sürüsü halka, gibi cümleler çıkıyor ağzımızdan. Bi sonraki seçime kadar tekrar boşveriyoruz. Ekşi'de Türkiye'den siktir olup gitmek başlığında dertleşiyoruz.
Bu boşverme hali, seçim zamanlarında ümitlenen halimizden çok daha onurlu geliyor bana. Çünkü uğrunda mücadele ettiğimiz şey aslında çok boş. Tayyip'ten kurtulmak gibi geçici bir çözüm için bu kadar heyecanlanmak fazla yüzeysel. Sonra ne olacak? Asıl istediğimiz ne? Basın özgürlüğü mü? Gerçek anlamda basın özgürlüğü gelecek mi? Ya da kadınlar daha az mı öldürülecek? Gerçek anlamda, yasaların tehdidini umursamadan eşit olunması gerektiğini insanlar hayatın her alanında, evde, işte, sokakta, sindiremedikten sonra, ölümler azalır mı? Ya da yasal tehditlerle azalsa bile, gerçekten eşitlik gelir mi? Kadınların giyimi sadece yobazlarca kontrol altında tutulmuyor. Moda, makyaj, ünlüler, kim kiminle ne yapmış, kim kimle yakışıyor, temel güzellik kriterleri...Bıyıklı kadın, kıllı kadın, ipeksi tenli kadın, saçları yumuşak kadın, ideal ölçülerde memeli, kalçalı kadın, hem çalışan hem çocuğuna bakan kadın, üniversite mezunu çalışmayan kadın, hem iyi çalışan, hem mükemmel anne kadın, çocuğunu unutan anne... Bu cümleler beynimizden silinmedikçe, nasıl bi eşitlik olabilir ki? Kadınların tek sorunu öldürülmek veya seks objesi olarak görülmek değil. Çok sevdiğimiz sanat, özgür düşünce, evrensel kültür de kadının estetik görünmesi gerektiğini kafamıza çakıp duruyor. Bu algı, ne kadar sağlayabilir gerçek özgürlüğü, eşitliği? Neyin ilerlemesinden bahsediyoruz hala? Oy kullanma hakkı neye yarar gönül rahatlığıyla seçebileceğimiz kimse yoksa? Yüzyıl önce savaşan kadınlar, gerçekten bugünler için mi mücadele ettiler? Sadece biz rahatça mini etek giyelim diye mi?
Düzenin devam etmesine en çok katkıda bulunanlar, beyaz yakalar. Orta sınıf ya da orta üst sınıf. Artık etiketleri neyse, ben doğrudan beyaz yaka diyorum. Fazla mesaiye ücret verilmemesini normal kabul eden biz beyaz yakalar, Trump geldi diye deliriyoruz. Biz kimiz ki? Neyi değiştirmeye gücümüz yeter ki? Konforlu bi hayat için çabalayıp duruyoruz. Çünkü yıllarca okuduk, ana babalarımız gibi çok çalışıp az kazanmaktansa çok çalışıp çok kazanmamız gerektiğini öğrendik. Başka da bi şey öğrenmedik bu yıllar boyunca. Çoğumuz bi şey ürettiğimize inanmadığımız işler yapıyoruz. Yeterince düzen oturtmuşsak evlenmeye, ev almaya, çocuk yapmaya bakıyoruz. Hala düzen oturtmamakla övünenlerdensek seyahate bol bol para harcıyoruz. O kazanılan para bi şekilde harcanacak çünkü, aksi takdirde ot oluyorsun. Ne kadar dolu insanlar olduğumuzu birbirimize kanıtlamak için yarışıyoruz. Yıllarca kafa patlatıp elde ettiğimiz bu lüksü, konforu kaybetme ihtimalimiz olunca, ancak o zaman toplumsal duyarlılığımız ortaya çıkıyor. "Yaşam biçimimize müdahale ediliyor, ben kimseye karışmıyorum, bana da karışmayın, demokrasi nerde?" diye yırtınıyoruz. Örgütlenelim, diyoruz, tek yol sandık, diyoruz. Oy kullanmayanlara çemkiriyoruz. Sonra yine o kısır döngüye giriyoruz, hayal kırıklığı, boşverme...Halbuki biz işyerinde "şu departmanı kapatıyoruz" dendiğinde, üçbeş kuruş tazminat alınca işten çıkarılmayı sorun etmeyen kişileriz. Tazminatsız çıkarılan varsa haberimiz olmuyor, çünkü olursa tepki göstermemiz, direnmemiz gerekecek. Facebookta #Diren hashtagini çok sevenler olarak, çaktırmıyoruz bu ikiyüzlülüğümüzü, bilmemek en güzeli. Kısacası, Trump'a ya da Tayyip'e karşı örgütlenmek bizim neyimize? Bi üfürükte dağılan örgütlenme ruhumuz varken...
Üzgünüm ama suç bizim. Trump'ı da Tayyip'i de seçen köylünün değil. Boğaziçi mezunu Nagehan Alçı'ya, Saray yalakası akademisyenlere, gazetecilere, sanatçılara da laf söylemeye hakkımız yok. "Hadi halkımız saf, asıl bu okumuşlar kötü kalpli, dürüst değil, yalancılar, kandırıyorlar" diyoruz ya hani, lafım buna. Biz de okumuşuz, bununla övünüyoruz. Biz gerçekten dürüst müyüz ki? Biz neye karşı çıkıyoruz tam olarak? Onursuzluğun büyüğü küçüğü olmaz. Dürüstsek, düzenin tüm haksızlıklara rağmen devam etmesini savunuyorsak, biraz da bize haksızlık edilmesine ses çıkarmamamız gerekiyor. Ama biz de bu çirkef propagandanın birer neferi olduğumuz için, dürüstlüğü arada bir kenara koyuyoruz.
Okuduğumuzun hakkını vermiyoruz. Diploma almayı okumak sayıp, her konuda fikir beyan ediyoruz. Halbuki hala Fahreneit 465 dönemine girmedik, hala kitaplar var, üstelik internet de var. Ama TV izlememekle övünen bizler, hala bize pompalanandan başka bilgiyi sindirmiyoruz. Havuz medyasını okumamakla övündüğü halde Clinton seçilmedi diye üzülen herkes böyle. Okumuş cahilleriz. Neyi desteklediğimizin değil, neye karşı olduğumuzun bilincindeyiz sadece. Kadınlara hakaret ettiyse öküzün biri, onun alternatifi gözümüzde melek oluveriyor. Kaba saba olmayan, her türlü modern ahlaki değerin gereklerine uyan kişilerin yaptıklarının insani olduğundan/olacağından nasıl bu kadar emin olabiliyoruz? Tavır dediğin çalışınca düzeltilebilir, talep edilen kaba sığdırılır. Ayna karşısında konuşma pratiği yaparak bambaşka bir insan olabiliriz hepimiz. Neden dış görünüşe bu kadar kolay aldanıyoruz? Neden bu kadar meyilliyiz kolay olana, rahata? Okumuşluğumuzun ne anlamı kalıyor o zaman?
Evet, bizim için Türkiye'de başlayan insani değerlerin çöküşü dünyaya yayılıyor gittikçe. Artık cahillik gerçekten erdem sayılacak. Kemiksiz dille konuşmak dünyanın her yerinde delikanlılık olacak belki. Fikir özgürlüğü, sanat, akademi, iktidara hizmet etmiyorsa küçümsenecek, doğrusunun bu olduğuna yürekten inanılacak. Her millet "önce biz" diyecek. Yani Trump o koltukta kalmayı becerirse, diğer batı ülkelerinde de yükselen sağcı liderler komik olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşecekler. Hollanda'da Mart'ta seçim olacak mesela, aşırı sağcı Gilders'in yükseldiği korkusu yayılıyor.
Peki neden? Neden halk birden bu kadar cahilleşti de evrensel insani değerlerden yoksun insanları başa geçirdi? Çok fazla tez var bununla ilgili. Çok fazla seçeneğin ve dürüstlüğün insani değerlerin dışında tutulması bence birinci sebep. Günümüze özgü bir sebep daha var benim gözlemleyebildiğim:
ABD'den, Avrupa'dan uzakta bi yerlerde bir savaş var. Üstelik, kimse duymasın da, insani değerleri yüksek başkanların mütemadiyen körükledikleri bu savaş, ülke isimleri değişse de bi türlü bitmiyor. Batıdan askerler taa oralara gidip ölüyor, psikolojileri bozulup dönüyorlar. Psikolojisi bozuk askerler üzerine bir sürü film çekiliyor. Fakat artık iş büyüdü, savaş ülkelerindeki vatandaşlar kalıp kendilerini öldürtmek yerine yaşamak için kaçmayı tercih ediyorlar. Hem de önceden hiç olmadığı kadar büyük kitleler halinde. Refah düzeyi yüksek ülkelere doğru, adeta tehdit gibi, troll gibi durmadan yola çıkıyorlar. Çok şükür ki yarısı yolda ölüyor ama yine de sınır kapısına dayananların sayısı az değil. Devletlerin eski insani değerler safsatasının pohpohlandığı günlerden kalma mülteci kabul etme zorunlulukları var. Bütçe ayırıp geçici de olsa bakmak zorundalar bu insanlara. Bu yüzden batı ülkelerindeki insanlar korkuyor, Türkiye'deki gibi. "Lan," diyorlar, "zaten üç kuruşluk ekmeğimiz var, onu da cahil Arab'a mı yedirelim". Daha bilinçlileri diyor ki, "Lan, bizim gerzek liderlerin çıkardığı savaşın acısını yine biz çekiyoruz." Ve isyan büyüyor. Eskiden insani değerleriyle öne çıkan liderler gözden düşüyor. Yanıldığımız nokta şu, insani değerlere eskisinden az kıymet verilmesi değil bu gözden düşmenin sebebi, eskiden de gözümüze sokulduğu kadar kıymet verilmiyordu zaten. Samimiyetsizdi. Madem öyle, rol yapmayalım, azıcık delikanlı olalım, karı gibi kırıtmayalım, deyip basıp geçiyorlar Trump'a. Çünkü O "Önce Amerika" diyor, bırakın bu evrensellik palavralarını diyor, olabildiğince kaba, görgüsüz ve yine güvenilmez ama en azından değişiklik olur diye seçiliyor.
Eskiden sömürü, üstün beyaz ırk üzerine oturtulan düzen, son yüzyılda insani değerler üzerine oturtulmuştu. Fakat ikisi de aynı amaca hizmet ediyordu. Bazı kesimlerin sömürülmesi, bazılarının hem sömürülüp hem beslenmesi, bazılarınınsa sadece beslenmesine dayanıyordu. Bu düzen, kendisine karşı gerçek bir aydınlanma yaşayıp, gerçekten isyan etmediğimiz sürece, farklı şekillerde devam edecek. Onun dışındaki her isyan yüzeysel, çirkin kalıyor. Üstelik onurlu bi mücadele olduğunu savunduğumuz için daha da onursuz oluyor. "Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz" derken aslında deli gibi yalan söylüyoruz. Aslında, özünde istediğimizi satın almaktan başka derdimiz yok.
Tek düşmanımız diktatörlük değil. Demokrasinin şu an yaşadığımız hali diktatörlükten çok daha tehlikeli. Çünkü konfor veriyor, karşılığında beynimizi alıyor.
Son olarak, bu seçim bi ortadoğu ülkesinde olsaydı, Trump benzeri biri, Clinton benzeri birine karşı kazansaydı, seçim sonrası Clintoncılar sokakları doldurup isyan çıkarsaydı, sonuç ABD'dekinden çok farklı olurdu kanaatindeyim. Clintoncılar uluslararası arenada desteklenirdi, demokrasi sadece çoğunluğun kazanması mıdır, bu insanların da isteği dikkate alınmalı konulu köşe yazıları döşenirdi en saygın gazetelere. İç çatışmalar başlardı, diktatörlük iyice kök salacak zemini bulurdu. Sonunda Batı bu ülkeye demokrasi getirmek için elinden geleni yapardı. Bakalım ABD'de nereye varacak "benim başkanım değilsin" pankartlı protestolar, göreceğiz.
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
31 Ekim 2016
bu yazının konusu yok.
herhangi birinin umrundaymış gibi oturup yazasım geldi yine. üstelik aklımda bir konu yok bu sefer. sadece 1 aydır yazmıyor oluşuma bi son vermek istiyorum. yeter. yazmadıkça yazılmıyor. ama yazmam gerek. hiçbi değeri olmasa da bi şeyler yazmam gerek. yoksa düşüncelerimi hizaya sokamıyorum. şimdi yazdıkça fark ediyorum ki yazmak düşüncelerimi düzenlememi sağlıyormuş. auguste comte okurken düzen ve ilerleme lafını eski kafalılık diye dalgaya almıştım ama kendimi tanıdıkça düzenin hayatımda ne kadar çok yer tuttuğunu anlıyorum (bkz:kınama, başına gelir). yaşlanıyorum azizim ya da hep yaşlıymışım. kıyafetlerimi, notlarımı, kitaplarımı, bulaşıkları düzenlemek psikopatça bi haz veriyor. bunun nesi psikopatça diyenler olacaktır, milyonlarca okur arasından illaki böyle psikopatlar çıkacaktır fakat söyler misin bana sevgili insan kardeşim, bu düzenlemeden alacağım hazzın az sonra biteceğini veya eninde sonunda bu düzenin bozulacağını bilmenin insanı hüzünlendirmesi normal midir? (normal neydi? normal, düzendi). hadi bunu da geçtim, dünya tarihinin kronolojisini çıkarmanın yeni yollarını arayıp durmak, sonunda yıllara göre dosya kağıtları hazırlayıp, vikipedi'den veya kitaplardan edindiğin bilgileri bu kağıtlara not etmek nedir? ilk akla gelen soru: ne işe yarayacak? evet, yazıp yazıp sonra unutacağım, dünya tarihi aklıma kaydedilmiş olmayacak. aslında ütopyam bu, tüm olayları birbirine bağlayıp bir sonuca ulaşabilmek. tarih okuması için hiç de sağlıklı, doğru bir yol olduğunu düşünmüyorum bunun ama sanki yapmam gereken buymuş gibi, okurken beni buna iten bi şeyler var. "çok boş kalmışsın" dediğinizi duyar gibiyim. bunu diyen milyonlarca azınlığa, affınızı dileyerek, "yürü git" diye cevap vermek istiyorum. herkesin hayatına kimse karışamaz. gitmeyebilirsiniz de, buradan bu sonuç çıkıyor.
böyle konusuz, başıboş yazmak da tat vermiyor be sevgili okur. kısık sesle müzik dinlemek gibi, hiç dinleme daha iyi.
aslında yazacak çok şey var. çünkü dünya boktanlığına son hızla devam ediyor. türkiye de, dünyanın geri kalanı da aynı şekilde, bolca okuyup, düşünüp yazmayı gerektiriyor. fakat ben de çoğu insan gibi bolca okuma aşamasını atlayıp, panik içinde bolca düşünüp fikir üretmeye çalışanlar arasındayım. lakin ki bilgisiz fikir olmuyor. düşünceler içinde kıvranıp duruyorum. kafam diyor ki yaz, yaz hadi durma. üret bi şeyler. "senin de söyleyeceklerin var, susma!" parmaklarım direniyor. yazmadıkça içimde bi boşluk büyüyor. yazmak bilgi verme değil, düşünme aracım benim. sorularıma cevap veremesem de sorularımı netleştirmemi sağlıyor. yine de parmaklar soruyor, "ne yazayım? gerçekten yazmaya değer bi şeylerin var mı?" parmaklarla tartışmaya devam edersem, "yazsan ne olacak, ne işe yarayacak?" sorusu geliyor ardından. ve bilgisayar daha açılmadan kapanıyor. günlüklere sığınıyorum hemen ama olmuyor, yetmiyor. günlükle blog arasında büyük fark varmış meğer. uzun zamandır günlüğü sırf mızmızlanmak için kullanmayı bıraktım. oraya yazdığım şeylerin çoğu kamuya açık da yazılabilir, fakat hala günlükle blog arasında ince bir çizgi var ama ne? tam olarak bilmiyorum hala.
başkasının okuma ihtimali olduğunu bilerek yazmak, daha çok tıklansın diye yazma kısmını gözardı edersek, otosansürsüz olmuyor. gözardı etmek istediğim kısım zaten öyle boktan ki üstünde durmaya gerek duymadım, sıkıldım. yine de yazayım, olmadı öyle geçiştirmek. blog yazan herkes okunmak ister, bu bir gerçek. fakat sırf okunsun/tıklansın diye yazmak apayrı bir şey, ki bunu bi ara iş olarak yaptım. makyaj malzemeleri satan bir alışveriş sitesi için yazılar hazırlayıp oraya buraya sattım. reklamcılığın en saçma, en az para kazandıran versiyonu. reklam değilmişim gibi çek pampa, hali.
yani demem o ki,"başkasının okuma ihtimali olduğunu bilerek yazmak"tan kastım, "daha çok tıklansın diye yazmak" değil. bu ilk bahsettiğimin getirdiği otosansür de o kadar kötü bi şey değil. böyle lafı uzatmadan, zihnini toparlamanı sağlıyor. kendi kendine konuşmakla, toplum önünde konuşmak arasındaki fark gibi düşünülebilir. kendi kendine konuşmak nedir? mutlaka lazımdır, kendi derinlerine inmeni sağlar. ama dağılıp gidersin, daldan dala atlarsın, en ufak bi seste dikkatin dağılır, şarkı değişir, aklına başka bi şeyler gelir. ama karşında insanlar varsa, kendini anlatabilmek için dil bilmen yetmez, ağzından çıkanları sınıflandırman, sıraya sokman, gereksizleri çıkarman gerekir. bunun için önce aklındakileri düzenlemen gerekir. sanırım dışa doğru konuşmanın en büyük faydası bu, içini daha iyi anlamanı sağlar.
sanırım bu yazıyla "bilgin olmasa da yaz hüs" dedim kendi kendime. doğruluğu tartışılır. zaten doğru neydi? doğru kişinin kendine yakışanı giymesi değildi.
Etiketler:
aha sınıflandırıyorum,
kişisel
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
28 Eylül 2016
Hollanda Hollanda dediğin Konya kadar bi yer... Mi acaba?
Unesco'nun Hollanda Krallığı topraklarında koruma altına aldığı yerler arasında Curaçao'yu görünce, üstüne bir de Curaçao'nun ülke olduğunu öğrenince kafam karışmıştı. (Bkz: Bir önceki yazı.) Meğer Hollanda dediğimiz şey, Avrupa'dan ibaret değilmiş. Daha önce duyup çok ciddiye almadığım bilgiler tekrar sahneye çıktı, Karayiplerde adaları varmış, kimisi şehirmiş, kimisi ülkeymiş,vs...
Kısacası iyice bi öğreneyim kimin eli kimin cebindeymiş diye bilgisayar başına oturdum. Okuduklarımdan anladığımı özet geçeyim bakalım, ne çıkacak...
Ülkenin ismi
Hollanda'nın İngilizce karşılığı aslında "Holland" değil, The Netherlands. Hollanda'daki 12 eyaletin ikisinin ismi Noord Holland ve Zuid Holland. Orada yaşayanlara "Hollanders" deniyor. Fakat ülke vatandaşlarına "Dutch" deniyor. Yani aslında her Hollander aynı zamanda bir Dutch fakat her Dutch bir Hollander değil. Neden insanlar hepsine birden Hollandalı demeye meyilli peki? Buna bir cevap buldum ama doğruluğundan emin değilim. Kulağa mantıklı geliyor:
Rivayete göre, 17. yüzyılda altın çağını yaşayan Flemenk Cumhuriyeti'nin (Dutch Republic) denizaşırı toprakları keşfedip işgal eden vatandaşları genellikle Zuid ve Noord Holland'dandı ve gittikleri yerlerde kendilerini Hollander diye tanıttılar. Bu yeni keşifler sonraki yüzyıllarda sömürge bölgeleri olarak gittikçe daha çok önem kazandıkları için, kaşiflerinin kullandıkları Holland sözcüğü, Krallığın dünyada en çok bilinen ismi haline geldi.
Yine aynı kaynaktan öğrendiğim rivayete göre, diğer bazı eyaletlerde yaşayanlara Hollandalı oldukları iddia edilince bozulup, "Hayır Dutch diyeceksin" diye düzeltiyorlarmış.
Krallık'ın kapsamı
Hollanda ile "Hollanda Krallığı" da aynı şey değil. Hollanda Krallığı (Koninkrijk der Nederlanden) 4 ülkeden oluşuyor: Hollanda (Nederlands), Aruba, Curaçao ve Sint Marteen. Bu üçü Karayiplerde adalar (veya ada parçaları). Tahmin ediklebilir ki eski sömürge toprakları. Nasıl ülke haline gelmişler peki? Yakın tarihlerinden özetin özetinin özeti sayılacak notlar aldım:
1954 - Sömürge topraklarının hepsine birden Hollanda Antilleri (Nederlandse Antillen) ismi verildi ve Krallık'a bağlı özerk ülke ilan edildi. Bu isim, Sint Marteen, Saba, Sint Eustatius, Aruba, Bonaire ve Curaçao'yu kapsıyordu. Bir diğer sömürge olan Surinam, Hollanda Antilleri'ne dahil olmayı reddetti, Krallık'a bağlı kalıp özerkliğini ilan etti.
1975 - Surinam Cumhuriyeti Krallık'tan bağımsızlığını ilan etti.
1986 - Aruba, Hollanda Antilleri'nden ayrılıp özerkliğini ilan etti.
1990lar - Hollanda Antilleri'nde ekonomik sıkıntılar arttı, Curaçao'nun baskın gelmesi gibi sebeplerle anlaşmazlıklar çıktı.
2005 - Hollanda Antilleri referandum yaptı. Çoğunluğun Krallık'a veya Hollanda'ya bağlı kalmak istediği sonucu çıktı.
10 Ekim 2010 - Hollanda Antilleri dağıldı. O zamandan beri Curaçao ve Sint Marteen de Kraliyet'e bağlı özerk ülke statüsünde. Bonaire, Saba ve Sint Eustatius ise özerklik ilan etmedi, Hollanda'ya bağlı özel eyalet statüsü aldı. Bunlara "Karayip Hollandası" veya baş harflerinden dolayı kısaca "BES adaları" da deniyor.
Hollanda Karayiplerinde şimdiki durum
Curaçao, Sint Marteen ve Aruba: Krallık'a bağlı özerk devletler, Hollanda ile bağları yok, Hollanda sadece rehberlik edecek, ulusal yönetime geçmelerinde. Ulusal yönetim ve yasama görevleri var.
BES Adaları: Hollanda'ya bağlı "özel eyalet" statüsündeler. Yani Hollanda'nın 12 eyaletinden içinde değiller. 2010'dan sonra, Hollanda Antilleri yasaları geçerli olmaya devam etti. Hollanda yasalarının yavaş yavaş adalara uyarlanması kararı alındı. Hollanda vatandaşları ile aynı haklara sahipler. 2010 anlaşmasında, daha iyi bir sağlık sistemi, eğitim sitemi, düşük gelirliler için sosyal ev, temiz içme suyu, üçü için ortak bir polis-itfaiye-ambuklans merkezi, havalimanı ve limanlarda arttırılmış güvenlik ve Hollanda seçimlerinde oy kullanma haklarının olacağı beyan edildi. Para birimleri ise 2011'den beri Amerikan doları.
Krallık'ın sorumluluğu:
Birleşmiş Milletler'e göre, Krallık'ın eski sömürgelerinin refah seviyesini yükseltme görevi varmış. Yani Hollanda, "özerk oldunuz hadi eyvallah" deyip kenara çekilemiyormuş. Finansal destek, yetişmiş eleman temin etme gibi görevleri varmış. Bu konuya özel bir yazı yazmalıyım sonra. Epey ayrıntılı bir konu gibi duruyor. Görevleri lafta mı koluyor yoksa rakamlar yazılı olarak belgelenmiş mi? Surinam tamamen bağımsız olduği için Surinam'a karşı sorumluluklarıiptal oldu mu? gibi kafamda deli sorular...
Şimdilik şu haritayla sözlerime son verirken, esenlikler dilerim:
Kaynaklar:
1. Government of the Netherlands https://www.government.nl/topics/caribbean-parts-of-the-kingdom
3. expatica.com http://www.expatica.com/nl/insider-views/What-is-the-difference-between-the-Netherlands-and-Holland_107926.html
Etiketler:
eski sömürgeler,
Hollanda,
hollanda krallığı,
hollanda tarihi
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
26 Eylül 2016
Hollanda'da Unesco Koruması Altındaki Yerler
Unesco Dünya Mirası listesinde Hollanda Krallığı sınırlarında 10 yer varmış. Amsterdam kanallar bölgesi hariç, diğerlerine hiç gitmedim, varlıklarından bile haberim yoktu. Öğrenmişken yazayım, sonra gezecek yer aradığımda notlarım el altında bulunsun, dedim. Buyrunuz:
1. De Stelling van Amsterdam (Amsterdam Savunma Hattı)
1880-1914 yılları arasında, 135 km uzunluğunda, halka biçiminde bir savunma hattı inşa edilmiş. Suyu kontrol ederek şehri düşmandan korumak amacıyla kullanıldığı için eşsizmiş. Tehlike anında su kanalları kullanılarak, örneğin hattın koruduğu bölge dışında kalan, hedeflenen bölgelerde su baskını yaratılarak savunma yapılıyormuş. Bu yöntem, bize çok yabancı gelse de, sular ülkesi olan Hollanda'nın 1500lerden beri kullandığı bir yöntemmiş. 1870'teki Fransa-Almanya Savaşı'ndan sonra süper güç olan Almanya'ya karşı yeni savunma taktikleri arayan Hollanda, bu Savunma Hattı'nı inşa etmeye karar vermiş. 1914'te Birinci Dünya Savaşı başlarken 29 kale inşaatı tamamlanmış olan Savunma Hattı projesi bitmeye epey yaklaşmış. Savaşta nötr kalan Hollanda, yine de binlerce askeri kalelerde hazır bekletmiş. Sonraları savaş uçakları devreye girince yer savunmasının çok da anlamı kalmamış. İkinci Dünya Savaşı sonunda Alman işgalciler panikleyerek bazı bölgeleri sular altında bırakmış ki bu su baskını sonuncusu olmuş. 1996'da Unesco korumasına alınmış. Hat üzerinde 42 kale varmış. Bazıları ziyarete açık, bazılarında kafeler, restoranlar, sergi alanları varmış. Eskiden yerinde bir kale bulunan Schipol Havaalanı da, 1916'da Savunma Hattı sınırında askeri havaalanı olarak yer alıyormuş.
http://www.stellingvanamsterdam.nl/en/
2. Ir. D. F. Woudagemaal (Wouda Buhar İstasyonu)
Friesland-Lemmer'daki İstasyon'un inşası 1916'da başlamış, 1920'de açılmış. Hala kullanımda olan, en büyük buhar istasyonu, ismini tasarlayan mühendis Dirk Frederik Wouda'dan almış. Friesland'deki fazla suyu Zuiderzee'ye (günümüzde Ijsselmeer'e) aktararak sel baskınlarını engellemek amacıyla inşa edilmiş. Fazla yağışla su seviyesi tehlikeli boyutlara yükseldiğinde, kazan dairesinde buhar oluşturulup, bu buhar borularla buhar motorlarına iletiliyormuş. Buharın 310 santigrat derecelik sıcaklığıyla pistonlar itiliyor ve enerjiye dönüşen sıcaklıkla 8 santrifüj pompa çalıştırılabiliyormuş. Bu pompalar vakumlayarak suyu çekiyor ve buhar motorları çarkları döndürererek, su pompanın tepesine çıktığında suyu hareket ettirip Ijsselmeer'e boşaltıyormuş. Maksimum hızda, dakikada 4 milyon litre su taşınabiliyormuş.
1966'da Lemmer'deki istasyonun görevini Stavoren'deki J. L. Hoogland İstasyonu devralmış. Fakat Woudagemaal günümüzde çok gerektiği durumlarda hala kullanılmaktaymış. İstasyon binası Amsterdam School tarzında inşa edilmiş. (Mimariyle alakası olmayanlar (benim gibiler) için not: Amsterdam için çok önemli bir mimari akım. Amsterdam sokaklarındaki büyük ve ilginç binaların, apartmanların çoğunun ardında bu okulun temsilcileri var. Bu konuyu araştırıp, daha ayrıntılı yazmak niyetindeyim). 1998'den beri Unesco Dünya Mirası Listesi'nde yer alan bina ziyaret edilebiliyor.
http://www.woudagemaal.nl/
3. Rietveld Schröderhuis (Rietveld Schröder Evi)
1920'lerde Hollanda'da yükselen sanat akımlarından biri olan De Stijl'ın manifestosu niteliğindeki bu binanın ve içindeki bazı mobilyaların tasarımcısı, mimarı Rietveld. Evin sahibi Schröder, daha önce bir odasını Rietveld'e tasarlattığı için, yine O'nu seçmiş. Rietveld'in ilk ev tasarımıymış. Schröder ne istediğini çok iyi bilen bir işveren olarak, evin tasarımında çok etkili olmuş. Bina, 1924'te inşa edilmiş. Tasarımındaki anafikri bağımsızlık olan binanın alt katındaki her odanın kendi lavabosu ve dışarıya açılan birer kapısı var. Ayrıca, aile bireyleri bir arada olmak istediğinde paravan gibi hareket edebilen duvarlarını açarak, geniş salonda birlikte takılabiliyorlar. Yalnız kalmak istediklerinde paravan duvarlarını çekip, özel odalarına tekrar kavuşuyorlar. De Stijl akımı, ışık, hava, renk ve alanla barışık, iç ve dış mekanın birbirinden koparılmadığı, duvarların yalnızca destek görevi gördüğü bir mimariyi savunuyormuş. Rietveld de bunun ideali olarak görüldüğü için akımın savunucuları tarafından çok takdir edilmiş. Modern mimarinin ikonlarından biri olduğu için 2000 yılında Unesco korumasına alınmış.
Utrecht'te görülmesi gereken yerlerden biri duruyor. Aynı biletle Centraal Museum da gezilebiliyor.
http://centraalmuseum.nl/en/visit/locations/rietveld-schroder-house/
http://www.stellingvanamsterdam.nl/en/
2. Ir. D. F. Woudagemaal (Wouda Buhar İstasyonu)
Friesland-Lemmer'daki İstasyon'un inşası 1916'da başlamış, 1920'de açılmış. Hala kullanımda olan, en büyük buhar istasyonu, ismini tasarlayan mühendis Dirk Frederik Wouda'dan almış. Friesland'deki fazla suyu Zuiderzee'ye (günümüzde Ijsselmeer'e) aktararak sel baskınlarını engellemek amacıyla inşa edilmiş. Fazla yağışla su seviyesi tehlikeli boyutlara yükseldiğinde, kazan dairesinde buhar oluşturulup, bu buhar borularla buhar motorlarına iletiliyormuş. Buharın 310 santigrat derecelik sıcaklığıyla pistonlar itiliyor ve enerjiye dönüşen sıcaklıkla 8 santrifüj pompa çalıştırılabiliyormuş. Bu pompalar vakumlayarak suyu çekiyor ve buhar motorları çarkları döndürererek, su pompanın tepesine çıktığında suyu hareket ettirip Ijsselmeer'e boşaltıyormuş. Maksimum hızda, dakikada 4 milyon litre su taşınabiliyormuş.
1966'da Lemmer'deki istasyonun görevini Stavoren'deki J. L. Hoogland İstasyonu devralmış. Fakat Woudagemaal günümüzde çok gerektiği durumlarda hala kullanılmaktaymış. İstasyon binası Amsterdam School tarzında inşa edilmiş. (Mimariyle alakası olmayanlar (benim gibiler) için not: Amsterdam için çok önemli bir mimari akım. Amsterdam sokaklarındaki büyük ve ilginç binaların, apartmanların çoğunun ardında bu okulun temsilcileri var. Bu konuyu araştırıp, daha ayrıntılı yazmak niyetindeyim). 1998'den beri Unesco Dünya Mirası Listesi'nde yer alan bina ziyaret edilebiliyor.
http://www.woudagemaal.nl/
3. Rietveld Schröderhuis (Rietveld Schröder Evi)
1920'lerde Hollanda'da yükselen sanat akımlarından biri olan De Stijl'ın manifestosu niteliğindeki bu binanın ve içindeki bazı mobilyaların tasarımcısı, mimarı Rietveld. Evin sahibi Schröder, daha önce bir odasını Rietveld'e tasarlattığı için, yine O'nu seçmiş. Rietveld'in ilk ev tasarımıymış. Schröder ne istediğini çok iyi bilen bir işveren olarak, evin tasarımında çok etkili olmuş. Bina, 1924'te inşa edilmiş. Tasarımındaki anafikri bağımsızlık olan binanın alt katındaki her odanın kendi lavabosu ve dışarıya açılan birer kapısı var. Ayrıca, aile bireyleri bir arada olmak istediğinde paravan gibi hareket edebilen duvarlarını açarak, geniş salonda birlikte takılabiliyorlar. Yalnız kalmak istediklerinde paravan duvarlarını çekip, özel odalarına tekrar kavuşuyorlar. De Stijl akımı, ışık, hava, renk ve alanla barışık, iç ve dış mekanın birbirinden koparılmadığı, duvarların yalnızca destek görevi gördüğü bir mimariyi savunuyormuş. Rietveld de bunun ideali olarak görüldüğü için akımın savunucuları tarafından çok takdir edilmiş. Modern mimarinin ikonlarından biri olduğu için 2000 yılında Unesco korumasına alınmış.
Utrecht'te görülmesi gereken yerlerden biri duruyor. Aynı biletle Centraal Museum da gezilebiliyor.
http://centraalmuseum.nl/en/visit/locations/rietveld-schroder-house/
4. Waddenzee (Wadden Denizi)
Wadden Denizi'nin Hollanda ve Almanya kıyıları benzersiz doğası sebbeiyle 2009'dan beri Unesco koruması altındaymış ve Danimarka kıyılarını da koruma altına almak amaçlanıyormuş. Doğa gezisi yapmayı sevenler için çok kıymetli, görülesi bir alan gibi duruyor. Benim hiç alışkın olmadığım bir gezme biçimi bu, o yüzden diyecek çok laf bulamadım. Tarihin olmadığı yerler nasıl gezilir ki? Bilmiyorum vallahi, cahilliğin yaşı yok.
http://www.waddensea-worldheritage.org/
5. Schokland en Omgeving (Schokland ve Çevresi)
Schokland doğaya karşı savunmasız bir adaymış yüzyıllar boyunca, fırtınalı deniz (Zuiderzee) kara parçalarını alıp götürmüş ve Schokland gittikçe küçülmüş. Artan sel tehlikesi ve fakirlik sebebiyle, 1859'da bölgenin boşaltılmasına karar verilmiş. 635 adalı anakaraya taşınmış. Nooordoostpolder'ın suyunun boşaltılmasıyla Schokland anakara üzerindeki bir ada haline gelmiş... (Nasıl olabilir bu?) Hollanda'nın yüzyıllardır suyla olan savaşına örnek teşkil eden Schokland ve çevresi 1995'ten beri Unesco koruması altındaymış. Bölgede bir de müze var.
https://schokland.nl/en/
6. Molencomplex Kinderdijk-Elshout (Kinderdijk-Elshout Değirmeni Ağı)
1738-1740 arasında inşa edilmiş 17 boşaltım değirmeni ve daha öncesinden kalan 2 değirmenden oluşan ağ, Alblasserwaard bölgesini su baskınlarına karşı korumuş. Daha sonra, suyla savaşta değirmenler görevi pompalama istasyonlarına devretmişler, önce Wisboom İstasyonu'na, sonra JU Smit'e ve en son elektrik temelli çalışan G.J. Kok İstasyonu'na. Değirmen ağı, 1939'da değirmenler iyice işlevini yitirince yıkılmasına karar verilmişse de İkinci Dünya Savaşı patlak verince hele bi dursun, lazım olur belki, diye düşünülmüş. 1997'den beri Unesco korumasında. Bu değirmenlerin Zaanse Schans'taki değirmenlerden farkı sanırım bir şeyler öğütmek için değil, tamamen suyu kontrol etmek için inşa edilmiş olması. Tabi ki ziyarete açık.
https://www.kinderdijk.com/
7. Droogmakerij De Beemster (The Beemster Polder)
Türkçe karşılığını tam olarak bulamadığım polder sözcüğü, deniz seviyesinden aşağıda bulunan, denizden setlerle ayrılarak kurutulan, ekilebilir alan demekmiş. Beemster Gölü, ilk defa 17. yüzyılda, Amsterdam'da şu an Unesco koruması altındaki kanallar bölgesinde yaşayan zengin ticaret adamları tarafından keşfedilip ıslah ettirilmiş ve ekilebilir araziye dönüştürülmüş. Gölün etrafına 42 km lik bir set inşa edilmiş ve setin etrafına da halka şeklinde bir kanal kazılmış. 42 değirmen ile boşaltılan Beemster Gölü, 1962 yılında tamamen kurutulmuş. Yollar yapılmış, çiftlik evleri inşa edilmiş. Bölge, dönemin İtalyan mimarisinin mükemmelliği ve uyumu gösterdiğini iddia ettiği ızgara motiflerine göre tasarlanmış. Beemster Polder'ı diye tarzanca nitelendireceğim bu bölge 1999'dan beri Unesco koruması altında olmasına rağmen müzeleştirilmemiş, hala çiftçiler yaşıyormuş. Tabi ki gezilecek yerleri internet sitesinde bi güzel açıklamışlar, aşd linkten bakabilirsiniz. 1. maddede bahsettiğim Savunma Hattı da bu bölgeden geçiyormuş, O'nun izlerini de görmek mümkünmüş.
http://bezoekerscentrumbeemster.nl/a-visit-to-the-beemster/
8. Willemstad Curaçao
Hollanda Krallığı'na bağlı Curaçao ülkesinin başkenti Willemstad, 1997'den beri Unesco Dünya Mirasları listesinde. 1634 yılında Hollandalı West India Company, Curaçao adasının Sint Anna Körfezinde bir pazar kurmuş. 1660lardan itibaren Afrikalı kölelerin ticaretini burada gerçekleştirmiş. Sonraki 300 yıl boyunca da önemli ticari yollar üzerinde yer aldığı için gelişmek (!) zorunda kalan şehirde çok kültürlü bir yapı oluşmuş. Bu durum mimariyi etkilemiş. Hollanda, Portekiz, İspanyol etkileri görülüyormuş. (Mimarideki bu etkinin dünya mirası listesine girmesi güzel fakat yerli halkın miras olarak devraldığı acıların bedeli ödeniyor mu acaba? Yine daldım yeni bi konuya hadi hayırlısı. İçinden çıkabilirsem, yazarım buraya da.)
http://whc.unesco.org/en/list/819
9. Grachtengordel Amsterdam (Amsterdam Kanal Bölgesi)
16. yüzyılda Amsterdam nüfusunu taşıyamayacak hale gelmiş. Genişletilmesi için planlar yapılmış. Bu yeni planlamanın en önemli kısmı, 14 km lik kanalları ve 80 köprüsüyle kanallar bölgesi olmuş. Kanal kenarlarına dikilen ağaçlar, aynı stilde inşa edilen evler, kanal manzarasını bozmayacak şekilde gizlenen arka bahçeler özenle tasarlanmış. Kanal kenarında evi olan zenginler, 7. maddede bahsettiğim Beemster Polder'ından da ev ve arazi satın alırlarmış çünkü kanal evleri genellikle küçük olurmuş. Yazları temiz hava almaya Beemster'a gitme gibi gelenekler varmış zenginler arasında. Bölge 2010'dan beri Unesco koruması altındaymış. Prinsengracht, Herengrancht, Keizersgracht ve Singel kanallarını kapsıyor.
http://amsterdamcanaldistrict.nl/
10. Van Nellefabriek (Van Nelle Fabrikası)
1782'de Johannes Van Nelle ve karısı Hendrica kahve, tütün ve çay dükkanı açmışlar, işleri iyice büyümüş, şirketleşmiş, nesilden nesile aktarılmış ve 1900lerin başında Spanish Polder'da fabrika inşaatına başlanmış. Tütün, çay ve kahve fabrikaları ayrı ayrı binalar halinde 1925-1931 arasında tamamlanmış. Tasarımında çalışanlar için aydınlık ve havadar olmasına özen gösterilmiş. İkinci Dünya Savaşı'nda Roterdam çok tahrip olmasına rağmen bu binalar fazla etkilenmemiş. Van Nelle, Douwe Egberts markası tarafından satın alınmış, 1998'de üretim sonlanmış. Yirminci yüzyılın endüstriyel mimari ikonlarından biri olarak kabul edildiği için, 2000'de restorasyona başlanmış ve 2014'te Unesco korumasına alınmış. Şimdi iş merkezi olarak kullanılıyormuş, 80den fazla ofis ve konferans salonları bulunuyormuş.
http://www.vannellefabriek.com/en-us/
Hepsi hakkında ayrıntılı bilgi için: http://www.werelderfgoed.nl/en
Ben bunları hep Stadarchief Amsterdam'daki broşürlerden ve tabi ki internet sitelerinden öğrendim. Hollanda tarihine meraklı kişiler Stadarchief'e mutlaka uğramalı, arşiv sonuçta,bilgi merkezi. Pek faideli. Gezdikçe, okudukça ayrıntılarda buluşmak dileğiyle,
Esen kalın...
Etiketler:
gezi,
Hollanda,
hollanda tarihi,
hollanda'da gezilecek yerler,
hollanda'da unesco koruması altındaki yerler,
unesco dünya miras listesi
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
23 Eylül 2016
Kitap: Aslında Aşk da Yok (Duygu Asena)
Duygu Asena'nın 1989'da 6.baskısını yapan kitabı. "O yıllarda bu kadar okunduysa, sene olmuş 2016, bi şeylerin değişmiş olması lazım, ne değişti gözünü sevdiğimin memleketinde?" diye sorası geliyor insanın.
Sanırım ortaokulda okumuştum Duygu Asena'nın Kadının Adı Yok'unu. En yakın arkadaşım nereden duyduysa bulmuş, almıştı kitabını. Feministim, diye gururla geziyordu ortalıkta. Bol bol dalga geçildi, her şeyle her fırsatta dalga geçmeye çalışan oğlanlar bu konuda da boş durmadılar tabi. Ben feminizmin ne demek olduğunu bilmiyordum. Kadın erkek eşitliği mi demekti? Tabi ki eşit olmalıydı. Bunu herkes kabul etmez miydi? Bunun için kendi kendine isim koymaya gerek var mıydı? Romanı okuyunca feminizmin ne demek olduğunu değil ama kadınla erkeğin eşit olmadığını daha iyi anladım. Okudukça şaşırdım, sürekli kendi yaşadığım çevreyi düşündüm. Yanlış hatırlamıyorsam kadınla erkeğin aynı evde yaşamasını, sürekli birlikte yatma zorunluluğunu, evliliği sorguluyordu yazar. Şok oldukça gerildim, isyan ettim, evlilik olmazsa çocuklara ne olacak, öyle şey mi olur, hem günah? vs vs... Şimdi bu sorularımı ve o zamanki hiddetimi düşününce yanağımdan bi makas alıyorum, çünkü rahatsız eden kitaplar güzeldir.
Yıllar sonra yazarın ölüm yıldönümünde Twitter'da önüme düşen röportajlarını okudum. Ben niye bu kadar uzak kalmışım bu kadından, dedim. Kafamın köşesindeki okunacaklar listesine not ettim. Türkiye'ye son gidişimde sahafta rastgele gördüğüm bir kitabını aldım. "Aslında Aşk da Yok".
Sanırım yıllarca Duygu Asena'dan ve kadınlıkla ilgili meselelerden uzaklaşmamın sebebi, kafamda bu konuları aştığımı düşünmemdi. Erkeğe hizmet için, evlenmek ve çocuk yapmak için dünyaya gönderilmediğimi bilmemdi, yani artık zaten özgürdüm. Başka şeyler yapacaktım. Kadın şöyle olmalı diyen akrabalarla iletişimimi epey koparmıştım. Ailemle de tartışabildiğim, yanlarında kendimi ifade edebildiğim için halimden memnundum. Kesinlikle evlenmemeye kararlıydım. Zaten aşık değildim, olmayacağımdan emindim. Olsam bile geçici olduğunu biliyordum, gaza gelip evleniverecek bi insan değildim. Hayatımın odağında başka şeyler olacaktı. "Özgür olmalısın" cümlelerine karnım toktu yani, sıkılıyordum. O kadar da zor değildi özgür olmak. Erkekler yemek sonrası dünyayı kurtarırken kadınların çay getirip götürdüğü dünyaya karşı tabi ki hala direniyordum ama bunun kitabını okumama gerek yoktu, öğrenecek başka şeyler vardı. Ben bu konuya zaten tik atmıştım zamanında.
Şimdi ise evlendim. Kendimle çeliştiğimi düşünmedim, aşkın coşkusuyla değil, düşünerek, tartarak evlendim. Daha çok direnebilirdim evet ama istemedim. "Feminizmin bir neferei olarak evlilik kurumuna karşı çıktığım için evlenmiyorum" diyebilirdim ama kendimi nefer gibi hissetmiyordum. Toplumu benden uzak tutacak, bana bulaşmasına izin vermeyecek bir çözümdü, evlenip yurtdışına gitmek. Fakat toplumsal bi kurum olunca tek kişiyle değil, toplumla evlendim aslında. İyi anlaşmam gereken yeni bi aile girdi işin içine. Erkekler dünyayı kurtarırken bulaşıkları yıkayıp çay koymam gereken bir aile. Şimdi, yıllarca kendi aileme karşı verdiğim savaşı vermeli miyim? Versem işe yarar mı? Ailem ne yaparsam yapayım beni sevecekti zaten. Bu insanlara kendimi sevdirmem gerekecek. Ne kadar taviz vermeliyim? Sınırları nasıl çizmeliyim, kavga etmeden bu mümkün mü?
Yeni bi savaş başladı kısacası. Okumakla olacak iş değil elbette, yine yaşayarak, tartışarak, öncelikle düzeni savunan kadınları ikna ederek çözeceğim. Ama gücün azaldığı anda iyi geliyor bu tip kitaplar, filmler.
----
Duygu Asena'nın bir röportajında iyi edebiyat yapma derdinin olmadığını, kendini edebiyatçı olarak tanımlamadığını okumuştum, o yüzden edebi açıdan büyük beklentilerim yoktu kitaptan. Buna rağmen kitaba başlayınca hayal kırıklığına uğradım. Çünkü Bridget Jones'un Günlüğü gibi geldi, özgür bir kadının aşk acısıyla çelişkilere düşmesi, olur olmaz şeyleri kıskanması, erkeklerin ilgisizliğinden şikayet etmesi vs... Bu mu yani, dedim. Neyse ki dili basitti, hızlı bitecekti, başlamışken bitireyim diye zar zor ikna ettim kendimi. Kitabın yarısına gelince anca anladım ki, baş karakterin yaşadığı çelişkileri anlatıyormuş yazar, bunları savunmuyormuş. Ne önyargılı, ne kötü bir okurmuşum ki, bu kadar geç anladım. Asena aslında geleneklerle büyümüş insanın, sonradan edindiği, benimsediği değerleri hayatına uygulamasının ne kadar zor olduğunu, "ben özgürüm" deyince özgür olunmadığını anlatmak istemiş. Kendimi düşündükçe daha iyi anladım ki özgürlük fikirlerin, duyguların mayasında olmalı, bu ise nesilden nesile birikim gerektiren bir şey. İnsanın kendi kararlarını alması, kimseye danışmaması özgür olduğunu göstermiyor. Kararları aldıktan sonra içinde ne kadar az çelişki yaşarsa, tek başına ne kadar mutlu olabiliyorsa o kadar özgürleşiyor. Ne kendi parasını kazanması, ne evlenmemesi hiçbir şeyi kanıtlamıyor.
Dolayısıyla sadece toplumla değil, kendinle savaşmanı da istiyor özgürlük. Savaştıkça daha çok içine yerleşiyor, daha çok kendin olabiliyorsun. "Ben özgürüm, o yüzden şunları yaparım, şunları yapmam" gibi cümleler gittikçe anlamını yitiriyor, çocukça geliyor. İşin güzel yanı, insanın kendiyle savaşı hiç bitmiyor, kadınlık konusunda içiyle iyice barışsa bile, başka konularda tartışmaya devam ediyor. Çünkü toplum hep orada bi yerde, hep bi şeyler bekliyor. Ve içerde birey hep değişiyor.
Lafı daha çok dağıtmadan üç beş alıntıyla bitireyim:
68 - Şebnem'le gittiğimiz barın en kuytu köşesine çekiliyoruz. O'nunla evde buluşmak istemedim, çünkü iki kadın birlikteyken, konuşacak çok şeyleri varken, bir erkek yanlarında aykırı kaçıyor. Bir erkek, iki kadının konuşmasına asla ortak olamıyor. Zaten iki kadının konuşacağı şeyler, o erkeğin yanında gündeme gelmiyor. Kadınlar istediklerini konuşamamanın sıkıntısını, erkekler aykırı kalmanın huzursuzluğunu çekiyor. (Çok enteresan ve saçma ama bu böyle, neden böyle? Neden bazen bu kadar ayrı dünyaların insanları oluyoruz?)
92 - Kendini yaşamın akışına bırakıp dertlenmekle gelmiyor mutluluk ve özgürlük.
137 - Aydın'ın durumumuzdan hoşnut olduğu, ama benden hiç hoşlanmadığı açıkça belli. O eskiden bana aşıktı, peki öyleyse neden yeni beni destekliyor?
205 - Evim de, ofisim de çiçeklerle doldu. Yüzlerce çiçek, hem de en sevdiklerimden... Ne denli ince bir adam bu. (Yine şaşırıyorum yazarın çiçek göndermeyi incelik olarak tanımlamasına. Erkeklerin kafasına kazınmış incelik görevlerinden en barizi bu sonuçta, internette "sevgiliye alınacak hediyeler" listesinin ya en başında ya da pırlanta yüzükten bir sonra gelir. Anlıyorum ki yine başkahramanın o anki gözlerinden bakıyor yazar, bunu savunduğu için değil. Kurgu kitapları okumayı öğrenmem lazım artık, yaş olmuş yirmisekiz...)
Çok fazla yerin altını çizmedim çünkü zaten katıldığım ve sindirdiğim fikirlerdi. Şaşırmadım, sadece hatırladım. Ve o kadar çoktular ki, hepsinin altını çizmeye üşendim.
Durumlar böyle efenim, sağlıcakla kalınız.
Sanırım ortaokulda okumuştum Duygu Asena'nın Kadının Adı Yok'unu. En yakın arkadaşım nereden duyduysa bulmuş, almıştı kitabını. Feministim, diye gururla geziyordu ortalıkta. Bol bol dalga geçildi, her şeyle her fırsatta dalga geçmeye çalışan oğlanlar bu konuda da boş durmadılar tabi. Ben feminizmin ne demek olduğunu bilmiyordum. Kadın erkek eşitliği mi demekti? Tabi ki eşit olmalıydı. Bunu herkes kabul etmez miydi? Bunun için kendi kendine isim koymaya gerek var mıydı? Romanı okuyunca feminizmin ne demek olduğunu değil ama kadınla erkeğin eşit olmadığını daha iyi anladım. Okudukça şaşırdım, sürekli kendi yaşadığım çevreyi düşündüm. Yanlış hatırlamıyorsam kadınla erkeğin aynı evde yaşamasını, sürekli birlikte yatma zorunluluğunu, evliliği sorguluyordu yazar. Şok oldukça gerildim, isyan ettim, evlilik olmazsa çocuklara ne olacak, öyle şey mi olur, hem günah? vs vs... Şimdi bu sorularımı ve o zamanki hiddetimi düşününce yanağımdan bi makas alıyorum, çünkü rahatsız eden kitaplar güzeldir.
Yıllar sonra yazarın ölüm yıldönümünde Twitter'da önüme düşen röportajlarını okudum. Ben niye bu kadar uzak kalmışım bu kadından, dedim. Kafamın köşesindeki okunacaklar listesine not ettim. Türkiye'ye son gidişimde sahafta rastgele gördüğüm bir kitabını aldım. "Aslında Aşk da Yok".
Sanırım yıllarca Duygu Asena'dan ve kadınlıkla ilgili meselelerden uzaklaşmamın sebebi, kafamda bu konuları aştığımı düşünmemdi. Erkeğe hizmet için, evlenmek ve çocuk yapmak için dünyaya gönderilmediğimi bilmemdi, yani artık zaten özgürdüm. Başka şeyler yapacaktım. Kadın şöyle olmalı diyen akrabalarla iletişimimi epey koparmıştım. Ailemle de tartışabildiğim, yanlarında kendimi ifade edebildiğim için halimden memnundum. Kesinlikle evlenmemeye kararlıydım. Zaten aşık değildim, olmayacağımdan emindim. Olsam bile geçici olduğunu biliyordum, gaza gelip evleniverecek bi insan değildim. Hayatımın odağında başka şeyler olacaktı. "Özgür olmalısın" cümlelerine karnım toktu yani, sıkılıyordum. O kadar da zor değildi özgür olmak. Erkekler yemek sonrası dünyayı kurtarırken kadınların çay getirip götürdüğü dünyaya karşı tabi ki hala direniyordum ama bunun kitabını okumama gerek yoktu, öğrenecek başka şeyler vardı. Ben bu konuya zaten tik atmıştım zamanında.
Şimdi ise evlendim. Kendimle çeliştiğimi düşünmedim, aşkın coşkusuyla değil, düşünerek, tartarak evlendim. Daha çok direnebilirdim evet ama istemedim. "Feminizmin bir neferei olarak evlilik kurumuna karşı çıktığım için evlenmiyorum" diyebilirdim ama kendimi nefer gibi hissetmiyordum. Toplumu benden uzak tutacak, bana bulaşmasına izin vermeyecek bir çözümdü, evlenip yurtdışına gitmek. Fakat toplumsal bi kurum olunca tek kişiyle değil, toplumla evlendim aslında. İyi anlaşmam gereken yeni bi aile girdi işin içine. Erkekler dünyayı kurtarırken bulaşıkları yıkayıp çay koymam gereken bir aile. Şimdi, yıllarca kendi aileme karşı verdiğim savaşı vermeli miyim? Versem işe yarar mı? Ailem ne yaparsam yapayım beni sevecekti zaten. Bu insanlara kendimi sevdirmem gerekecek. Ne kadar taviz vermeliyim? Sınırları nasıl çizmeliyim, kavga etmeden bu mümkün mü?
Yeni bi savaş başladı kısacası. Okumakla olacak iş değil elbette, yine yaşayarak, tartışarak, öncelikle düzeni savunan kadınları ikna ederek çözeceğim. Ama gücün azaldığı anda iyi geliyor bu tip kitaplar, filmler.
----
Duygu Asena'nın bir röportajında iyi edebiyat yapma derdinin olmadığını, kendini edebiyatçı olarak tanımlamadığını okumuştum, o yüzden edebi açıdan büyük beklentilerim yoktu kitaptan. Buna rağmen kitaba başlayınca hayal kırıklığına uğradım. Çünkü Bridget Jones'un Günlüğü gibi geldi, özgür bir kadının aşk acısıyla çelişkilere düşmesi, olur olmaz şeyleri kıskanması, erkeklerin ilgisizliğinden şikayet etmesi vs... Bu mu yani, dedim. Neyse ki dili basitti, hızlı bitecekti, başlamışken bitireyim diye zar zor ikna ettim kendimi. Kitabın yarısına gelince anca anladım ki, baş karakterin yaşadığı çelişkileri anlatıyormuş yazar, bunları savunmuyormuş. Ne önyargılı, ne kötü bir okurmuşum ki, bu kadar geç anladım. Asena aslında geleneklerle büyümüş insanın, sonradan edindiği, benimsediği değerleri hayatına uygulamasının ne kadar zor olduğunu, "ben özgürüm" deyince özgür olunmadığını anlatmak istemiş. Kendimi düşündükçe daha iyi anladım ki özgürlük fikirlerin, duyguların mayasında olmalı, bu ise nesilden nesile birikim gerektiren bir şey. İnsanın kendi kararlarını alması, kimseye danışmaması özgür olduğunu göstermiyor. Kararları aldıktan sonra içinde ne kadar az çelişki yaşarsa, tek başına ne kadar mutlu olabiliyorsa o kadar özgürleşiyor. Ne kendi parasını kazanması, ne evlenmemesi hiçbir şeyi kanıtlamıyor.
Dolayısıyla sadece toplumla değil, kendinle savaşmanı da istiyor özgürlük. Savaştıkça daha çok içine yerleşiyor, daha çok kendin olabiliyorsun. "Ben özgürüm, o yüzden şunları yaparım, şunları yapmam" gibi cümleler gittikçe anlamını yitiriyor, çocukça geliyor. İşin güzel yanı, insanın kendiyle savaşı hiç bitmiyor, kadınlık konusunda içiyle iyice barışsa bile, başka konularda tartışmaya devam ediyor. Çünkü toplum hep orada bi yerde, hep bi şeyler bekliyor. Ve içerde birey hep değişiyor.
Lafı daha çok dağıtmadan üç beş alıntıyla bitireyim:
68 - Şebnem'le gittiğimiz barın en kuytu köşesine çekiliyoruz. O'nunla evde buluşmak istemedim, çünkü iki kadın birlikteyken, konuşacak çok şeyleri varken, bir erkek yanlarında aykırı kaçıyor. Bir erkek, iki kadının konuşmasına asla ortak olamıyor. Zaten iki kadının konuşacağı şeyler, o erkeğin yanında gündeme gelmiyor. Kadınlar istediklerini konuşamamanın sıkıntısını, erkekler aykırı kalmanın huzursuzluğunu çekiyor. (Çok enteresan ve saçma ama bu böyle, neden böyle? Neden bazen bu kadar ayrı dünyaların insanları oluyoruz?)
92 - Kendini yaşamın akışına bırakıp dertlenmekle gelmiyor mutluluk ve özgürlük.
137 - Aydın'ın durumumuzdan hoşnut olduğu, ama benden hiç hoşlanmadığı açıkça belli. O eskiden bana aşıktı, peki öyleyse neden yeni beni destekliyor?
205 - Evim de, ofisim de çiçeklerle doldu. Yüzlerce çiçek, hem de en sevdiklerimden... Ne denli ince bir adam bu. (Yine şaşırıyorum yazarın çiçek göndermeyi incelik olarak tanımlamasına. Erkeklerin kafasına kazınmış incelik görevlerinden en barizi bu sonuçta, internette "sevgiliye alınacak hediyeler" listesinin ya en başında ya da pırlanta yüzükten bir sonra gelir. Anlıyorum ki yine başkahramanın o anki gözlerinden bakıyor yazar, bunu savunduğu için değil. Kurgu kitapları okumayı öğrenmem lazım artık, yaş olmuş yirmisekiz...)
Çok fazla yerin altını çizmedim çünkü zaten katıldığım ve sindirdiğim fikirlerdi. Şaşırmadım, sadece hatırladım. Ve o kadar çoktular ki, hepsinin altını çizmeye üşendim.
Durumlar böyle efenim, sağlıcakla kalınız.
Etiketler:
aslında aşk da yok,
duygu asena,
kadın kitapları,
kadınlık,
kitap,
roman,
yazar
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
19 Eylül 2016
Bayramlar albayım bayramlar, onlar da hiçbir anlama gelmiyorlar
(Bir önceki versiyonu için bkz: Düğünler albayım düğünler, hiçbir anlama gelmiyorlar )
Kurban Bayramı vesilesiyle aile ziyaretine gittik, Türkiye'ye. Dolayısıyla yazacak çok şey var. Ama özel olanları elemek gerek, diğerlerini de anlaşılması için bi sıraya sokmak gerek. Zaman gerek bunun için, zamana yayarsam biliyorum ki erteleyip duracağım. O yüzden aklıma estiği gibi yazacağım şimdi.
Küçüklüğümden beri dini bayramları, akraba ziyaretlerini sevmem ve kendimi tutamayıp bunu her fırsatta dile getiririm. Bu blogda da kimbilir kaç defa laf arasında yazmışımdır. Saygı duymadığım büyüklerimi ziyaret etmek zorunda kalmak, tanrıların kurban istemesine anlam veremezken çiğ etin dolaba tıkıştırılmasıyla cebelleşmek, öncesinde çılgınca yapılan bayram temizliği, tatlı hazırlamak, her gelen misafire bi şeyler ikram etmek, bitmeyen bulaşıkları yıkamak, toplumun ahlaki değerlerine uygun giyinmek... bunlara hep isyan ettim küçüklüğümden beri, kendi kendime konuştum, ailemin başının etini yedim. Hiçbi şey değişmedi. Üstelik evlendim, he deyip geçmem gereken insan sayısı ikiye katlandı. Bayramların benim için ne kadar yorucu olduğunu ne gelenek sevdalısı insanlara, ne de modern yaşayan arkadaşlarıma anlatabilirim. Genç nesile belki...
Bi kez daha uzun uzun şikayet etmek istemiyorum. Bu kez, "cahil insanın kibri" üst başlığıyla karşınızdayım.
Köydeyiz. Yıllardır otelde çalışan benim yaşlarımda biri geldi. 2 yıldır Hollanda'da yaşayan bana ve eşime "aman dikkat edin, orada her şey serbestmiş, kendini bi kaptırdın mı, geri dönüşü yok" diyor, gözlerini pörtlete pörtlete. Bu durumun farkında olmadığımızı sanıyor demek ki. Ne kadar düşünceli. Muhabbetin odağını kendimizden O'na çevirme taktiğini kulladık, akrabaların meşhur "sen evlenmiyon mu artık" sorusu yardımımıza koşar sandık. Evlenecek kız bulamayışından yakındı zavallı çocuk. "Otelci kızlarla evlenilmez" diye yumurtlayıverdi. Böylece hepimiz otelde çalışan bütün kızların mutlu sonlu masaj yaptığını, kız değil kadın olduklarını öğrenivermiş olduk. Teşekkürler leş gibi sigara kokan, içkiye el sürmeyen, 30 yaşında bakir olan, yurtdışında ne işim var yeaaa diyen köylü dostum! Adeta saflığın, iyiliğin, ahlakın tanımısın sen.
Bunu söyleyen insanın annesi, geçen bayram bana "gelin (eylem değil, isim olan "gelin"), örtün yoksa örtü vereyim" demişti iki dakikalık bayram ziyaretimizde, ne demek istediğini algılayamamıştım o an. Başımı örtmemin uygun olduğunu düşünmüş. Üşüdüğümü mü sandı dersiniz? Sanmam, hava çok sıcaktı. O'nun ahlaki değerlerine göre, normalde başımı örtmesem de, köye gittiysem örtmem gerekliydi. Bu eylemin ikiyüzlülük içermesi, benim hayatıma müdahale etme hakkının olmayışı filan tabi ki hiç aklının ucundan bile geçmiyordu. Yaşlı kadıncağız, cahil işte... Yine de elini öpmek en asli vazifem.
Başka bi yaşlı adam, sofrayı toplarken bana yardım eden (çünkü aslında bu benim görevim) eşime, "sen bırak, karılar yapsın" deyiverdi. Ağzından mı kaçırdı, şaka mı yaptı? Hayır, son derece ciddi ve düşüncesi bu, O'nun yaşam biçimi bu, sadece oturup yemek. Ve tüm dünya tabi ki O'nun yaşam biçimine uygun geçiriyor günlerini, bundan son derece emin. Bu adam durmadan Halk Tv izler, AKP'den nefret eder. Kendini beğenmiş cahilliğin partiler üstü olduğunu kanıtlamaya tüm hayatını adamıştır. Halk Tv'deki kitap seti reklarmlarına rağmen hiçbir zaman kitap okuduğunu veya herhangi bir kitaptan bahsettiğini göremezsiniz. Yaşadığı her dakikada davasının izlerini görebilirsiniz.
Ve başka bir yaşlı adam. "Anam hepimizden daha zeki, mesela benden zeki. Bende kafa yok." dedi. Ne var bunda, diyebilirsiniz. Şu var: Bu adam kendimi bildim bileli her şeyi bilir, her şey hakkında bir fikri vardır. Misal, Çocuklar Duymasın dizisinden yola çıkarak psikologların ve oradaki dominant teyze karakterinin Türk aile yapısına çok zararı olduğu, tüm psikologların şerefsiz olduğu sonucuna vardığını hatırlıyorum. Şimdi annesi yatalak hasta. Biliyorsunuz ki cennet annelerin ayakları altında. Yani anneler kutsaldır, hele ki ölüme yaklaşan anneler daha da kutsaldır. Yatıp duran bir anneden çay getirip götürme gibi hizmetler beklenemeyeceğinden, artık konuşmalarda yüceltilme, saygıları sunma zamanı gelmiştir. Burada halkımızın her şeyi bilme sevdasından vazgeçmeye meyilli oluşuna bir örnek görüyoruz.
Sıradaki kahramanımız yaşlı bir deli kadın. Gelene geçene taş atma gibi huyları varmış, neyse ki ilaçlarını alınca biraz sakinleşmiş. Durup dururken evden kaçarmış eskiden. Herkese "beni siz delirttiniz" benzeri cümleler kurarmış. Yazık, "cinler şeytanlar musallat olmuş". Ama ilaçlar iyileştirmiş. Cümlelerdeki tezatı fark ettikçe, hiç tanışmadığım bu deli kadını, yıllardır o köyde yaşayan insanlardan daha iyi anladığımı düşünüverdim. Kibirliliğimin kusuruna bakmayınız fakat bir sene boyunca o köyde yaşamak zorunda kalsam, benim de içime şeytan kaçardı gibime geliyor. Çünkü o insanların, o boğucu kültürün içinde cinlerin musallat olmaması mümkün değil. Geceleyin çöpün yanından geçerken 3kullalahü bi elham okumazsan cinler musallat olurmuş. Neden? Çünkü cinler pisliği sever. Ve herkesin birbirinin hayatına burnunu soktuğu bi coğrafyada her yer çamaşır suyuyla yıkansa da ortalık pislik doluveriyor. Hiç konuşmadan dua okumak lazım ama yüce rabbim, bize yük olmasın diye, (sanırım) peygamberimizin yaptığı pazarlık sayesinde bilmem kaç vakit namazı beşe düşürmüş. Biz faniler, nasıl her dakika dua edelim ki? Zaten tuvalette dua edilmez mesela. Ya orda çarparlarsa? Offf of. En iyisi delirenleri uyuşturup eve kapatmak.
Dua demişken, bazı duaları fazla okuyunca zararı olduğunu biliyor muydunuz? Bunu da yaşlı bir teyzeden öğrendim. Bayram ziyaretine gidince bebeğinizi okuyup üflemesini rica ederseniz, sizi kırmaz, öyle iyi bi insandır. Size hangi durumlarda hangi duaları ne miktarda okumanız gerektiğini de söyler. Bi sürü torunu var, deneyimli. "Duayı fazla okumanın ne zararı olur, Allahın kelamı sonuçta" gibi safça sorular sorarsanız, "ağır gelirmiş" cevabıyla yetinmeniz gerekir. Çünkü "O ne demek?" diye sorduğunuzda, "ağır gelirmiş işte" diye kendini yineleyen cevaplarla muhatap olursunuz, ki bu sadece sizin cahilliğinizi gösterir. Yaşlı insanları sorgulamanın cezalarından biri cevapsız kalmaktır.
Bu insanların ve daha fazlasının benim çalışmadığımı duyduklarında "aman boşver çalışıp napcan" deyişleri, beni daha çok hayata bağladı, ne kadar doğru yolda olduğumu hatırlattı.
Selda Bağcan'ın "bu ne biçim memleket" deyişi sık sık kulaklarımda çınladı. Bir de Şükrü Erbaş'ın bir şiiri* sık sık aklıma geldi. Köy hayatı, doğa, insanların şehrin gürültüsünden uzak yaşamı insanı işte böyle sanata meylettiriyor ister istemez. Özellikle bulaşık yıkarken, düşünmeye çok vaktim oldu. Aslında mutfak işlerinin, ev işlerinin tamamen kadının görevi olması, kadının bol bol düşünmesi için muhteşem bir teşvik. Düşünüp düşünüp düşüncelerini dile getiremedikleri için delirmeleri de, sırat köprüsünü uçarak geçmelerini sağlıyor. Bu kadar mükemmel bir sistem olabilir mi?
Kurban Bayramı vesilesiyle aile ziyaretine gittik, Türkiye'ye. Dolayısıyla yazacak çok şey var. Ama özel olanları elemek gerek, diğerlerini de anlaşılması için bi sıraya sokmak gerek. Zaman gerek bunun için, zamana yayarsam biliyorum ki erteleyip duracağım. O yüzden aklıma estiği gibi yazacağım şimdi.
Küçüklüğümden beri dini bayramları, akraba ziyaretlerini sevmem ve kendimi tutamayıp bunu her fırsatta dile getiririm. Bu blogda da kimbilir kaç defa laf arasında yazmışımdır. Saygı duymadığım büyüklerimi ziyaret etmek zorunda kalmak, tanrıların kurban istemesine anlam veremezken çiğ etin dolaba tıkıştırılmasıyla cebelleşmek, öncesinde çılgınca yapılan bayram temizliği, tatlı hazırlamak, her gelen misafire bi şeyler ikram etmek, bitmeyen bulaşıkları yıkamak, toplumun ahlaki değerlerine uygun giyinmek... bunlara hep isyan ettim küçüklüğümden beri, kendi kendime konuştum, ailemin başının etini yedim. Hiçbi şey değişmedi. Üstelik evlendim, he deyip geçmem gereken insan sayısı ikiye katlandı. Bayramların benim için ne kadar yorucu olduğunu ne gelenek sevdalısı insanlara, ne de modern yaşayan arkadaşlarıma anlatabilirim. Genç nesile belki...
Bi kez daha uzun uzun şikayet etmek istemiyorum. Bu kez, "cahil insanın kibri" üst başlığıyla karşınızdayım.
Köydeyiz. Yıllardır otelde çalışan benim yaşlarımda biri geldi. 2 yıldır Hollanda'da yaşayan bana ve eşime "aman dikkat edin, orada her şey serbestmiş, kendini bi kaptırdın mı, geri dönüşü yok" diyor, gözlerini pörtlete pörtlete. Bu durumun farkında olmadığımızı sanıyor demek ki. Ne kadar düşünceli. Muhabbetin odağını kendimizden O'na çevirme taktiğini kulladık, akrabaların meşhur "sen evlenmiyon mu artık" sorusu yardımımıza koşar sandık. Evlenecek kız bulamayışından yakındı zavallı çocuk. "Otelci kızlarla evlenilmez" diye yumurtlayıverdi. Böylece hepimiz otelde çalışan bütün kızların mutlu sonlu masaj yaptığını, kız değil kadın olduklarını öğrenivermiş olduk. Teşekkürler leş gibi sigara kokan, içkiye el sürmeyen, 30 yaşında bakir olan, yurtdışında ne işim var yeaaa diyen köylü dostum! Adeta saflığın, iyiliğin, ahlakın tanımısın sen.
Bunu söyleyen insanın annesi, geçen bayram bana "gelin (eylem değil, isim olan "gelin"), örtün yoksa örtü vereyim" demişti iki dakikalık bayram ziyaretimizde, ne demek istediğini algılayamamıştım o an. Başımı örtmemin uygun olduğunu düşünmüş. Üşüdüğümü mü sandı dersiniz? Sanmam, hava çok sıcaktı. O'nun ahlaki değerlerine göre, normalde başımı örtmesem de, köye gittiysem örtmem gerekliydi. Bu eylemin ikiyüzlülük içermesi, benim hayatıma müdahale etme hakkının olmayışı filan tabi ki hiç aklının ucundan bile geçmiyordu. Yaşlı kadıncağız, cahil işte... Yine de elini öpmek en asli vazifem.
Başka bi yaşlı adam, sofrayı toplarken bana yardım eden (çünkü aslında bu benim görevim) eşime, "sen bırak, karılar yapsın" deyiverdi. Ağzından mı kaçırdı, şaka mı yaptı? Hayır, son derece ciddi ve düşüncesi bu, O'nun yaşam biçimi bu, sadece oturup yemek. Ve tüm dünya tabi ki O'nun yaşam biçimine uygun geçiriyor günlerini, bundan son derece emin. Bu adam durmadan Halk Tv izler, AKP'den nefret eder. Kendini beğenmiş cahilliğin partiler üstü olduğunu kanıtlamaya tüm hayatını adamıştır. Halk Tv'deki kitap seti reklarmlarına rağmen hiçbir zaman kitap okuduğunu veya herhangi bir kitaptan bahsettiğini göremezsiniz. Yaşadığı her dakikada davasının izlerini görebilirsiniz.
Ve başka bir yaşlı adam. "Anam hepimizden daha zeki, mesela benden zeki. Bende kafa yok." dedi. Ne var bunda, diyebilirsiniz. Şu var: Bu adam kendimi bildim bileli her şeyi bilir, her şey hakkında bir fikri vardır. Misal, Çocuklar Duymasın dizisinden yola çıkarak psikologların ve oradaki dominant teyze karakterinin Türk aile yapısına çok zararı olduğu, tüm psikologların şerefsiz olduğu sonucuna vardığını hatırlıyorum. Şimdi annesi yatalak hasta. Biliyorsunuz ki cennet annelerin ayakları altında. Yani anneler kutsaldır, hele ki ölüme yaklaşan anneler daha da kutsaldır. Yatıp duran bir anneden çay getirip götürme gibi hizmetler beklenemeyeceğinden, artık konuşmalarda yüceltilme, saygıları sunma zamanı gelmiştir. Burada halkımızın her şeyi bilme sevdasından vazgeçmeye meyilli oluşuna bir örnek görüyoruz.
Sıradaki kahramanımız yaşlı bir deli kadın. Gelene geçene taş atma gibi huyları varmış, neyse ki ilaçlarını alınca biraz sakinleşmiş. Durup dururken evden kaçarmış eskiden. Herkese "beni siz delirttiniz" benzeri cümleler kurarmış. Yazık, "cinler şeytanlar musallat olmuş". Ama ilaçlar iyileştirmiş. Cümlelerdeki tezatı fark ettikçe, hiç tanışmadığım bu deli kadını, yıllardır o köyde yaşayan insanlardan daha iyi anladığımı düşünüverdim. Kibirliliğimin kusuruna bakmayınız fakat bir sene boyunca o köyde yaşamak zorunda kalsam, benim de içime şeytan kaçardı gibime geliyor. Çünkü o insanların, o boğucu kültürün içinde cinlerin musallat olmaması mümkün değil. Geceleyin çöpün yanından geçerken 3kullalahü bi elham okumazsan cinler musallat olurmuş. Neden? Çünkü cinler pisliği sever. Ve herkesin birbirinin hayatına burnunu soktuğu bi coğrafyada her yer çamaşır suyuyla yıkansa da ortalık pislik doluveriyor. Hiç konuşmadan dua okumak lazım ama yüce rabbim, bize yük olmasın diye, (sanırım) peygamberimizin yaptığı pazarlık sayesinde bilmem kaç vakit namazı beşe düşürmüş. Biz faniler, nasıl her dakika dua edelim ki? Zaten tuvalette dua edilmez mesela. Ya orda çarparlarsa? Offf of. En iyisi delirenleri uyuşturup eve kapatmak.
Dua demişken, bazı duaları fazla okuyunca zararı olduğunu biliyor muydunuz? Bunu da yaşlı bir teyzeden öğrendim. Bayram ziyaretine gidince bebeğinizi okuyup üflemesini rica ederseniz, sizi kırmaz, öyle iyi bi insandır. Size hangi durumlarda hangi duaları ne miktarda okumanız gerektiğini de söyler. Bi sürü torunu var, deneyimli. "Duayı fazla okumanın ne zararı olur, Allahın kelamı sonuçta" gibi safça sorular sorarsanız, "ağır gelirmiş" cevabıyla yetinmeniz gerekir. Çünkü "O ne demek?" diye sorduğunuzda, "ağır gelirmiş işte" diye kendini yineleyen cevaplarla muhatap olursunuz, ki bu sadece sizin cahilliğinizi gösterir. Yaşlı insanları sorgulamanın cezalarından biri cevapsız kalmaktır.
Bu insanların ve daha fazlasının benim çalışmadığımı duyduklarında "aman boşver çalışıp napcan" deyişleri, beni daha çok hayata bağladı, ne kadar doğru yolda olduğumu hatırlattı.
Selda Bağcan'ın "bu ne biçim memleket" deyişi sık sık kulaklarımda çınladı. Bir de Şükrü Erbaş'ın bir şiiri* sık sık aklıma geldi. Köy hayatı, doğa, insanların şehrin gürültüsünden uzak yaşamı insanı işte böyle sanata meylettiriyor ister istemez. Özellikle bulaşık yıkarken, düşünmeye çok vaktim oldu. Aslında mutfak işlerinin, ev işlerinin tamamen kadının görevi olması, kadının bol bol düşünmesi için muhteşem bir teşvik. Düşünüp düşünüp düşüncelerini dile getiremedikleri için delirmeleri de, sırat köprüsünü uçarak geçmelerini sağlıyor. Bu kadar mükemmel bir sistem olabilir mi?
*köylüleri niçin öldürmeliyiz ?
çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
değişen bir dünyaya karşı
kerpiç duvarlar gibi katı
çakır dikenleri gibi susuz
kayıtsızca direnerek yaşarlar.
aptal, kaba ve kurnazdırlar.
inanarak ve kolayca yalan söylerler.
paraları olsa da
yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
herşeyi hafife alır ve herkese söverler.
yağmuru, rüzgarı ve güneşi
birgün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
düşünemezler...
ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
topraklarını
büyütmeye çalışırlar.
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar karılarını döverler
seslerinin tonu yumuşak değildir
dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
gazete okumaz ve haksızlığa
ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
adım başı pınar olsa da köylerinde
temiz giyinmez ve her zaman
bir karış sakalla gezerler.
çocuklarını iyi yetiştirmezler
evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
birgün olsun dişlerini fırçalamaz
ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
kendilerinden olanlarla alay edip
tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
yiğittirler askerde subay dövecek kadar
ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
ezim ezim ezilirler.
enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
onbir ay gökyüzünden bereket beklerler,
dindardırlar ahret korkusu içinde
ama bir kadının topuklarından
memelerini görecek kadar bıçkındırlar
harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
şehre giderler!...
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
birbirlerinin evlerine ancak
ölümlerde ve düğünlerde giderler.
şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
binlerce yılın kabuğu altında
yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
aldanmak korkusu içinde
sürekli birbirlerini aldatırlar.
bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
karılarından en az on adım önde yürürler
ve bir erkeklik işareti olarak
onları herkesin ortasında azarlarlar.
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
zengin akrabalarından sözederler.
kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
yollara tükürürler...
ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.
köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar ilk akışamdan uyurlar.
yarı gecelerde yıldızlara bakarak
başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa-
sonuçlarını görmeden inanmazlar.
dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
mülk düşkünüdürler amansız derecede
bir ülkenin geleceği
küçücük topraklarının ipoteği altındadır
ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
zamanın derin ırmakları önünde...
köylüleri söyleyin nasil
nasil kurtaralim?
Etiketler:
dini bayramlar,
gelenek,
kadın,
kibir,
köylülük,
kurban bayramı
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
05 Eylül 2016
Öğrencinin Yeni Keşfedilen Yurt Sorunu
Türkçe El Cezire'de çıkan "Üniversitelinin Bitmeyen Sorunu: Yurt" başlıklı haberi görünce üç beş bi şey yazmak istedim.
İtü'ye kayıt olmaya gitmiştim. Süleyman Demirel Kongre Merkezi'nin dışında öğrenci kulüpleri masa açmıştı. O masalarda beni bekleyen yeni hayatın trailerını izliyormuşum gibi hissettim, heyecanlıydım. Cemaatçi olduğunu tipinden anlayabildiğim bir kız yanımıza yaklaştı (abim ve babamla birlikte gitmiştim). Kalacak yerimin olup olmadığını sordu. Üniversite yurtlarına başvuracağımı söyledim. Çıkmaması ihtimali olduğunu bilmiyorudum. Şehir dışından öğrenci kabul eden bir eğitim kurumunun kalacak yer ayarlamaması ihtimali saçma geliyordu. (Aklım saçma gelen düşünceleri yok sayarak sık sık oyun oynar bana). Üniversiteler mantıklı, sistemli yerlerdi. Sonradan fark ettim ki "yurt çıkmadı" gibi cümleler kuran insanlar da varmış dünyada. Maddi durumları çok iyi olduğu içindir, diye düşündüm, yok, alakası yoktu.
Neyse efenim, yanımıza yanaşan cemaatçi abla İTÜ yurtlarının ne kadar ahlaksız bir yer olduğunu anlatmaya başladı. Kız-erkek yurtları ayrı olsa da odalara girip çıkan belli değilmiş, içki alemleri yapılıyormuş vs. "Siz de mutaassıp bir aileye benziyorsunuz, çok geç olmadan vazgeçin, gelin bizim yurdumuza kaydolun", dedi kısacası. Kan beynime sıçradı.
Hangi cemaat olduğunu sormadan "olmaz"dedim. Babamın gaza gelip hemen ikna olmasından korktum deli gibi. Böyle bi başlangıç yapmamalıydım üniversiteye. Hiçbi cemaatle alakamız yoktu, dinin cemaat altında örgütlenmesini bi Müslüman olarak doğru bulmuyordu babam,hiçbi cemaati tasvip etmiyordu. Yine de muhafazakar bir çevremiz olduğu için dört bir yanımız her çeşit cemaatçi akrabayla sarılıydı. Hepsinden ayrı ayrı tiksiniyordum. "İyi müslüman" olma şartlarını yerine getirmediğimiz için yargılayan bakışlarından, ablamın üniversitede başını açacağını duyunca anneme "kızının cehennemde yerini hazırlıyorsun" deme cüretini gösteren akrabalarımızdan nefret ediyordum. Bunlara yeterince ses çıkarmayan aileme de çok kızgındım.
Bu yüzden, cemaatlerden hoşlanmasa da, babamın ahlaksız bir yerde kalmayayım diye ikna oluvermesinden korktum. İlk günden kavga etmem gerekecekti. Bilmediğim bi yerde, kalacak yerimin, arkadaşımın olmadığı, kimseye güvenemediğim bir yerde, bi de ailemle kavga etme ihtimali ödümü koparttı.
Neyse ki babam sandığım kadar despot biri değilmiş, fikrimi sordu, istemediğimi görünce teşekkür ettik, ayrıldık.
İtü Vakfı'nın yurtlarından birine kabul edildim. Kendi evimden daha lükstü. Ferah bir odada iki kişi kalıyorduk. Abimden bol ranzalı devlet yurdu hikayeleri dinlemeye alışkındım, bu lükse şaşırmıştım. Ücreti biraz yüksekti, üstelik kahvaltı vs dahil değildi. Yemek çok pahalıya geliyordu, markette her şey ne kadar da pahalıydı! Bu gibi şaşkınlıkları yaşasam da halimden memnundum. Yurtta içki içildiğine ya da tamirciler dışında odalara karşı cinsten birinin girdiğine şahit olmadım. Ki zamanla bu tür şeyleri ahlaksızlık diye nitelemeyi bıraktım. O kızın iftira attığını fark ettikçe daha çok bilendim cemaatlere karşı.
Sonra olağanüstü zam yapıldı yurt ücretine. Sebep, yurdun el değiştirmesiydi. Başka bir vakfa geçmişti. Daha kaliteli odalar yapılacaktı, verdiğimiz paraya değecekti, dediklerine göre. 260tl iken girdiğim yurt, 400tl'ye çıkmıştı bikaç sene içinde. Daha lüks bi yurda ihtiyacımız yok, daha fazla odaya ihtiyacımız var diye tartışmıştım yurt müdürüyle. Bi yerlere daha itiraz ettim ama sonucu değiştirecek bir cevap alamadım tabi ki.
Artık yaşadığım şehri sahiplenmiştim, arkadaşlarım vardı, sokakta kalma korkum azalmıştı, bi şekilde kalacak bi yer ayarlayacağımı biliyordum. Kendi kendime yurdu protesto etmeye karar verdim, pılımı pırtımı toplayıp ayrıldım. İşler denk geldi, arkadaşımla eve çıktım.
TMMOB'da öğrenci üye olarak aktiftim o sıralar. Gıda Mühendisliği Öğrenci Kurultaylarından birinde öğrencilerin barınma sorunu hakkında konuşma yaptım. Özetle söylediğim şey şuydu:
"Devlet yurtları yetersiz. Üniversite yurtları da öyle. Üstelik daha lüks yurtlar yapma derdindeler, halbuki bilmediği bir şehirde yeni bir hayata başlayacak öğrencinin öncelikle başını sokacağı bir yere ihtiyacı var. Sonra gerekirse daha konforlu bir yer ayarlar kendine. Hiçbir şekilde yurt bulamayan öğrenci, ev tutacak arkadaş çevresine ve cesarete sahipse, yani şanslıysa ev tutmaya girişiyor. Emlakçıların, ev sahiplerinin sömürüsüne maruz kalıyor, uçuk fiyatlara dandik evlerde kalıyor, üstelik ülkemiz "öğrenciye/bekara ev vermem" diyen tiplerle dolu. Öğrencinin arkadaş çevresi ve cesareti yoksa, bi de ailesinde az buçuk muhafazakarlık varsa, cemaat yurtlarında kalmak zorunda kalıyor. Üniversitede aydınlanmaya gelmiş öğrenci, cemaat yurdunda kaldığında günlük hayatının her dakikası kontrol altında tutuluyor. Kıyafetine, okuduğu kitaba müdahale ediliyor. Tek tip insan yetiştiriliyor. Kişi özgürleşmeyecekse, pek çok seçenek arasından kendisine bir yol çizme imkanı bulamayacaksa üniversitelerin ne anlamı var? Bu, ayrıntı gibi görünse de aslında büyük bir problem."
İlk defa o kadar büyük bir kitlenin karşısında konuşmuştum. Tepkileri hatırlamıyorum, çok heyecanlıydım. Ama arkadaşlarımın bile beni tam olarak anladığından emin değildim. Çünkü birçoğunun herhangi bir cemaatle herhangi bir şekilde ilişkisi olmamıştı. Ne büyük bir ağ olduğundan haberleri yoktu. İnsan acısını çekmediği sorunu küçümser. "Herhalde ben çok büyütüyorum,kisisellestiriyorum cemaatlerin baskısını" diye düşünmeye başlamıştım sonrasında. (Her fırsatta kendinden şüphelenen insan örneği). Şimdi sonuç bildirgesine baktım, barınma sorunundan bahsediliyor ama cemaat veya dini yurt gibi sözcükler hiç geçmiyor. İçim sızladı. Sansür müydü yoksa otosansür mü? "Cemaat" sözcüğünü kullanmayı o zamanlar ben de pek sevmiyordum. Benim gibi Akp'ye uzak, sola yakın duranlar için cemaatler Adnan Oktar komikliklerinden, kendi halinde derslere girip çıkan tiplerden ibaretti. İnançlara saygı çerçevesinde bize bulaşmayan muhafazakarlara lafımız yoktu. Espri malzemesiydi sadece. Fakat bireye birey olmayı unutması için yaptıkları baskının ne kadar korkunç olduğunu anlatamamanın acısını çektiğimi hatırlıyorum. Konuşmamda cemaat sözcüğünü değilse bile (otosansür) "dini yurtlar" tabirini kullandığımdan eminim,bu konuyu seçmemin asıl motivasyon kaynağı buydu. Belli ki bi sansür var. Fakat hatırladığım kadarıyla sansürün sebebi cemaati desteklemek filan değil. Amaç kapsayıcı olmaktı, Tmmob'a sadece solcular gider, algısını yıkmaktı. Cemaat evinde kalan ama mesleğinde yapılan haksızlıklara itiraaz etmek isteyen insanlara da kapıların açık olduğunu göstermekti.Saçma fakat hatırladığım kadarıyla bu minvalde bi bakış açısı vardı Oda'nın. Tmmob bildirgesinde sansürlendiğimi bunca yıl sonra fark edişim de ayrı bi mevzu...
Neyse, şimdi el cezire'nin haberini görünce gülümsedim istemsizce. 5-6 yıl önce devletin yükünü azalttığı için takdir edilen cemaat yurtları, şimdi tüh kaka dolmuş, haberi yapılabilir hale gelmiş. "Hatta öğrencinin bitmeyen sorunu" diye başlık atılmış. Devir değişti, e tabi ben de değiştim. O zamanki gibi bi konuşma yapmaya ne halim var, ne cesaretim, ne de aktif olduğum örgütlü bir yapı. Şimdiki üniversite öğrencileri neleri protesto ediyor, onu da bilmiyorum. Misal, İtü Gıda Mühendisliği öğrencilerinden, bu tür şeyleri kafasına takan kaç kişi var? O zamanlar da azınlıktaydık ama çevremize bakınca desteklendiğimizi hissediyorduk.
Bi kez daha Türkiye'ye dair bi şeylerin elimden kayıp gittiğini, yeterince çabalamadığım için kaybettiğimi hissediyorum. Daha büyük yaygara kopartabilirdik barınma sorunuyla ilgili, hiç tereddüt etmeden cemaat yurtlarından şikayet edebilirdik, o sansürün peşini kovalayabilirdik, gerçekten sansür varsa, kimlerin yaptığını araştırabilirdik. Ait olduğumu hissettiğim kurumda sansürün olmasını ya fark edemeyecek kadar kördüm, ya yediremediğim için yavaş yavaş uzaklaştım. Hatırlamıyorum. Aytekin Yılmaz'ın sol örgütlerdeki sansürü, infazları anlattığı kitapları geldi aklıma.
Sonuçta, kendimi evimde hissettiğim bi kuruma sahip çıkamadım, hiç istemediğim kılıklara girmesine izin verdim. Türkiye'deki pek çok şey için böyle hissediyorum. Sinemalar, sokaklar, üniversiteler... Çabalasam da hiçbi şeyi değiştiremeyecektim büyük ihtimalle. Ama çabalamanın verdiği vicdan rahatlığı, bireyselliği kaybetmeden örgütlenebilmenin getirdiği özgüven, insanca yaşamanın hazzı... Bunlar güzel şeyler. Fakat çabalamak, iş/okul gibi zorunlu şeyler dışında aynı enerjiyi harcayarak bi sivil toplum kurumu için çabalamak, herkesin becerebileceği bi şey değil...
Yine de hüsmek çözüm değil, kendini kurtarmak, kendi bacağından asılmak diye bi şey yok.
Sonuç olarak, öğrencilerin en büyük sorunlarından biri hala barınma. Cemaat yurtlarına mecbur kalıyorlar. Ha şimdi yapılan devlet yurtları da ayrı bi cemaat şeklinde işliyor olabilir. Malum, tek devlet, tek din, tek millet, tek lider kısacası tek tip insan en büyük hedefimiz. Birey olmak, özgür olmak, hala en büyük düşmanımız. Hala kalabalıkların belirlediği liderlerin telkin ettiği yaşam en iyisi ve üniversite öğrencileri onların çarklarını döndürmeye yarayan dişlerden ibaret.
Yine de üniversite güzeldir. Kampüs, kızlı erkekli takılmak, yaşamak, içmek, gece eve geç dönmek, dans etmek, kulüplerde, örgütlerde aktif olmak, üretmek güzeldir. Bunu sık sık hatırlamak lazım.
Etiketler:
barınma sorunu,
cemaat yurdu,
devlet yurdu,
öğrenci,
öğrenci yurdu,
tmmob öğrenci kurultayı
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








