27 Temmuz 2016

Bir Kitapçı Dizisi: Black Books



Dükkanın sahibi Bernard, nalet bi  insan. İnsanlardan (müşterileri de dahil olmak üzere) nefret ediyor, daha doğrusu onlara tahammül edemiyor. Hiç müşteri gelmese, bütün gün dükkanda kendi halinde takılsa daha mutlu olacak. 30lu yaşlarında bi adamın para kazanmayı kafasına zerre kadar takmadan, sahaf açabilmesine, canı sıkılınca müşterileri kovalayıp dükkanı kapatmasına özeniyor insan biraz. 
Bernard'ın yan komşusu: Fran. Tuhaf tuhaf şeyler sattığı bir dükkanı var O'nun da. Gelen malların ne işe yaradığını anlamak için epey uğraşması gerekiyor. Abidik gubidik hediyelik ürünler işte. Canı sıkıldıkça Bernard'ın dükkana geliyor, sigaranın şarabın dibine vuruyorlar.

Bir gün hayatlarına Manny giriyor. Bi şirkette muhasebeciyken, kaderin cilvesiyle Black Books'ta çalışmaya başlıyor ve bu muhteşem üçlü sürekli didişen kankalara dönüşüyor. 

Bernard ne kadar suratsız, sandalyeden kalkmayan, yediğine içtiğine dikkat etmeyen, kimse dokunmasa aynı sandalyede uyuyup uyanıp kitap okuyup şarapla beslenip tekrar uyuyabilecek bi insansa, Manny de bi o kadar insan canlısı, muhabbeti seven, yardımcı olmayı seven, Bernard'a çeki düzen vermeye çalışan, sabitlikten canı sıkılan bi insan. Dolayısıyla bazen birbirlerini tamamlıyorlar, bazen ikisine de gına geliyor ama her seferinde Fran'in de araya girmesiyle dengeyi bulup tekrar bir araya geliyorlar. Yoksa biz niye izleyelim zaten, di mi?

Bence dizinin en güzel kısmı, bu üçlünün diğer insanlarla iletişimi. Manny'yi çok normallmiş gibi anlattım ama O da normal değil. Hiçbiri diğer insanların yanında rahat edemiyor. Sıradan insanların tuhaf davranışlarına anlam veremiyorlar. Ve bunları direk söyledikleri için başları derde giriyor. Dolayısıyla bu dükkan onların cenneti. Dışarıya uyum sağlamak zorunda kalmadıkları için hayattan soyutlanmış olsalar da, herkesin cenneti kendine. Ve onlarınki en güzeli. 

Çünkü kitapçılık değişik bi iş. Kitapçıda takılan her müşteri (ben de dahil olmak üzere) özel olduğunu, diğer insanlardan üstün olduğunu düşünür. Kitap, entellektüel bi üründür, zorunlu değildir ama lüks de değildir. Hele ki sahaftaki kitaplar, antika değeri yoksa ucuzdur, yani az parayla çok değerli şeyler almanın verdiği gururlu hazzı yaşatır. Kimi müşteri sadece kitap kokusu için gelir. Kimisi arkadaşlarıyla gelir, birbirlerine okudukları kitapları gösterip ne kadar güzel/kötü olduklarını anlatırlar. Niyetleri bu olmasa da birden kitap eleştirmeni  kesilirler, iticidirler dışarıdan bakan biri için. Ve bizim Bernard, dükkan sahibi olduğu için insanlara hep dışarıdan bakmaktadır, tiksinmekte haklıdır. 

Kimi müşteri gelip, raflarda arama zahmetine girmeden, nası bi kitap istediğini anlatır. Misal, "tatilde okuyacağım, uzayla ilgili bi kitap istiyorum ama sıkıcı olmasın", der. Acemi kitapçı bu tür soruları sever, bulmaca gibidir. Rafları ne kadar iyi tanıdığını kanıtlama imkanı sunar. Entellektüel zekasını kullanma fırsatı verir, ortalığı toplamanın dışında bir görevi daha olduğunu hatırlatır. Fakat yıllarca kitapçılık yapmış biri için bu artık sıkıcıdır. Bernard bu müşteride kötü bi okur görür. Raflardan korkan, kendi kendine kitap arayıp seçme yeteneği olmayan bir müşteri. Ve alabildiğine küçümser bu müşteriyi, bi an önce ondan kurtulmak ister. Yine haklıdır.

Misal bi keresinde bir kitap serisinin kaplarının gerçek deri olup olmadığını sorar müşteri, salonundaki mobilyalarla uyumlu olmasını istemektedir. Bernard tabi ki "gerçek Dickens" der ve kovalar adamı.

Sahaflarla büyük kitapçı zincirleri arasındaki farkı da gözümüze sokar dizi. Büyük kitapçılara yanlışlıkla yolunuz düşse bile bi şeyler alıp çıkarsınız. Bi taraftan bi şeyler yeyip kahvenizi içerken bi taraftan kitapları kurcalarsınız. Yeni çıkan kitaplar gözünüze sokulur. Kitabın değeri değil, arkasındaki pazarlama gücü rafta önlere çıkmasına sebep olur. Bi kitap vitrinde ne kadar çok sayıda yer alıyorsa, müşterinin de o kadar ilgisini çeker. Yani saçma sapan kitaplar da o vitrinlerde yer alabilir. Ve müşteri kıyafet alır gibi kitap alır. Büyük kitap zincirlerinde çok satanları almaya alışmış müşteri Bernardınki gibi bi sahafa gidince burun büker. Dağınıktır, etrafında dönüp duran görevliler yoktur, bilgisayar sistemi yoktur. (Şimdi çoğu sahafta bilgisayar sitemi var ama ikibinlerin başında geçiyor bu dizi. Ki şimdi çekilseydi bile bilgisayarın getireceği düzeni Bernard'a yakıştıramıyorum.) Kısacası Bernard bu tip müşteriden de tiksinir.

Sanmayın ki gerçek okurlara saygı duyar, hayır onlardan da tiksinir. Bernard'ı özel kılan da budur. Her yönden katlanılmaz, muhabbet tıkayan bir tiptir. Ama bi şekilde sevdirir kendini. 

Antidepresan etkisi yapıyor dizi. İzledikçe "aman be" diyorsun kendine, "rahatla, kasma bu kadar". Düzenli hayat, kariyer, insan ilşkileri... normal görünen her şeyde bi tuhaflık var. Uyum sağlayamayışını o kadar da takma kafana. Ve çocukluk hayallerine geri dönüyor insan, sahaf açmak, dünyayı boşverip dört duvar arasında kendi cennetini yaratmak... Gerçekler kafaya üşüşmeden önceki hayallerle dalga geçerek hayal kurulan 3-5 dakika...


- İngiliz yapımı
- 2000-2004 arası çekilmiş, 3 sezon, 18 bölüm
- Bi bölümde Simon Pegg barındırıyor.
- Bernard'ı oynayan Dylan Moran'ın stand up gösterileri var youtubeda. Güzel ama ingiliççe.
- Manny'yi oynayan Bill Bailey'nin bi youtube kanalı var. Stand up parçacıkları da var burda.
- Fran'i oynayan Tamsin Greig'in de dizileri varmış, birini buldum, izlemek niyetindeyim: Episodes






06 Temmuz 2016

Atina ve Girit Notları

Bi önceki yazımda gezme eylemini sorgulamama rağmen Yunanistan'la ilgili bikaç şey yazmadan duramadım. İleride dönüp baktığımda hatırlamam lazım. Bi de belki birilerinin işine yarar dediğim ayrıntıları vereceğim.


Genel:

- Her yerde olduğu gibi burda da Airbnb evlerinde kalmak otellerden çok daha ucuza geliyor ve daha güzel. Sonuçta yerel insanların evini paylaşıyorsun. Her ne kadar belli bi ücret karşılığı kalsan da ev sahipleri profesyonel olmadığı için daha gerçek oluyor somurtkanlıkları veya güleryüzleri. Müşteri değil paralı misafirsin (!). Anahtarı teslim ettikten sonra evsahibi, ya okuldaki, postanedeki işine dönüyor, üniversitede sınavına koşuyor ya da mutfakta yemek pişiriyor. Sen gezmeye gidiyorsun. Geldikçe, evde karşılaştıkça muhabbet ediyorsun, evdeki eşyaları, kitaplığı kurcalıyorsun. Hatta evsahibin yeterince sıcakkanlıysa ve vakti bolsa şehri birlikte gezebilirsin bile.

- Klasik bir bilgi ama ben de söyleyeyim: Türk olduğumuzu öğrenen hiçbir Yunan surat asmadı. Sokaklarda Türklere karşı isyanda kahraman olmuş Yunanların heykelleri olsa da bol bol, hemen anlayabiliyorsun bizim onları sevdiğimizden çok sevdiklerini bizi. Biz tatildeyken Atatürk Havalimanı'nda patlama oldu. Ne zaman Türkiye'den konu açılsa yarım yamalak İngilizceleri ile üzüntülerini belirtmeye çalıştılar. Dil sorunu olmasa kimbilir neler konuşacaktık. Turistsin tabi iyi davranacaklar, demeyin, yapmacık/öylesine üzüntüyle gerçek olanı çok net anlaşılıyor.

- Yemek konusunda Hanya Atina'dan, Heraklion Hanya'dan daha ucuz. Cacık fiyatları 2,80-5,50euro arası değişiyor benim gördüğüm kadarıyla. Daha lüks mekanlarda daha pahalı bile olabilir. Atina'da 4'ün altında gördüğümü hatırlamıyorum. 2,80lik olan Heraklion'daydı.

- Ucuz içki bira değil, şarap ve uzo. Olması gerektiği gibi. O yüzden bizim başlarda yaptığımız gibi bira niye pahalı yaaaa, diye ağlamayın, mantıksız. Ayrıca büyük ihtimalle yemeğin üzerine Yunan rakısı ikram edecekler (yanında karpuzla birlikte). Çok fazla sarhoş olmaya çalışmayın o yüzden, iyice zom olursunuz. Yunan rakısının bizimkiyle alakası yok, shot olarak içiliyor, sert.

- İlla bira içecekseniz yerli biraları Mythos, Alfa ve Fix. Biz Mythos'u sevdik daha çok. Türkiye'deki Tuborg ve Efes Pilsen'in konumu gibi, Mythos olan yerde Alfa olmuyor, Alfa olan yerde Mythos olmuyor. Marketlerde genellikle 1,5 euro civarında. Mekanlarda ise 2,5tan 5'e kadar çıkıyor gördüğüm kadarıyla. Ayrıca hiç özlemediğim Heineken ve Amstel neredeyse her restoranda var ve anlayamadığım bir şekilde yerli biralardan daha ucuz.

- Biz mi çok şanslıydık bilmiyorum ama neredeyse gittiğimiz her restoranda -çok lüks yerler olmamasına rağmen- durmadan tatlı bi şeyler ikram ettiler. Hollanda'daki Yunan Tavernası'nda da aynı şey başıma gelmişti, o yüzden bir Yunan geleneği olduğunu düşündüm. Ama o kadar çok ikram oluyor ki, bu memleketin ekonomisi iyi bile dayanmış diyesi geliyor insanın.



Atina:

- Havaalanından şehir merkezine metro bileti 10 euro. Grup bileti 18 euro. Yani 2 kişi için grup bileti almak daha mantıklı.

- Duvarlardaki grafitileri görmezden gelmeyin. Keşke üç beş fotoğraf çekseydim de koysaydım buraya. Kepenkler kapandıktan sonra ortaya çıkan grafitiler sayesinde geceleri sokaklar sergi salonu oluveriyor. Buranın dertli ama güzel insanların ülkesi olduğu her yerde duvar yazıları, grafitiler olmasından belli.

- Bir açık hava sineması var: Thision. Bilet 8 euro. Hangi film olursa olsun, dili ne olursa olsun, paraya kıyıp girin, bi film izleyin. Kocaman bi ekran, etrafında çerçeve olmuş sarmaşıklar. Kırmızı sandalyeler, aralarda masalar. Dertli ya da neşeli yerlerinde filmin, çıkarın bi sigara yakın. Artık çoğumuzun evinde sigara içme yasağı olduğunu düşünürsek, evde olmayan konfor burada var. Sigara içmeyenler belki rahatsız olabilir ama onlar da bi denesin (izlemeyi), ne çıkar. Ya da siz en iyisi dumanı gökyüzüne üfleyin ki hem onlar rahatsız olmasın, hem de yıldızların altında olduğunuzun farkına varın.




- Sokaklarda çok fazla Türk turist yok. Fakat çingenelerin ya da çingene tipli çocukların Türkçe konuştuğunu duyabilirsiniz. Oranın yerlisi onlar. Kaldığımız sokaktaki bakkal teyzeyle el kol işaretleriyle anlaşmaya çalışırken bu çocuklardan biri çevirmenlik yaptı sağolsun. Çıkıp Kadıköy'ü andıran bu sokaktaki nargile kafeye gittiler sonra. Nereden nasıl gitmişler Yunanistan'a? Zamanında Türkiye'den kovulan Rumların torunları mı? Bilmiyorum.

- Şu sıralar Socrates Now isimli bir açık hava tiyatrosu var. 15 euro. Tabi oyun İngilizce. Benim için kötü bi deneyim oldu, o yüzden gitmek isteyen olursa uyarayım dedim. İsminden ve tanıtım yazısından Socrates'in savunmasının günümüze uyarlanmış versiyonu olduğunu sanıp çok heyecanlanmıştım. Üstelik küçük, tarihi bir mekanda açık havada oynanacaktı. Tek kişilik oyun. Socrates, kendi başına, kendini savunuyor. Uyarım şu: İngilizceniz çok çok iyi değilse gitmeyin. Tadı çıkmıyor. Günümüzle alakalı bi şeyler söyledi mi emin olamıyorum, çünkü söylediyse bile ben kaçırdım. Yine de öncesinde ve sonrasında şarap ikramı var. Oyuncu Türkiye doğumlu. Ve sonrasında seyirciyle sohbet kısmı var. Biz açık hava sinemasında yetişmek istediğimiz için sonrasına kalamadık ama bi şey anlamasan da sırf bunlar için gidilir:) Giden olursa söylesin lütfen, günümüzden bahsediliyor mu oyunda?

- Acropolis ne yazık ki 20 euro. Ve o kadar araştırmamıza rağmen daha ucuz bir indirim kartı vs bulamadık. Birkaç Yunan arkadaşımız "Acropolis Müzesi'ne gitseniz daha çok şey görür, daha çok bilgi edinirsiniz, Acropolis asıl orada anlatılıyor" dedi. U. daha önce bu müzeye gitmiş, çok güzel olduğunda hemfikirdi. Üstelik müze 5 euroydu. Sonuç olarak Acropolis'e değil, Müzesine gittik. Kesinlikle tavsiye ederim. Acropolis'in kimlerin elinden geçip yağmalandığına dair bir video var. O'nu izledikten sonra heykeller daha çok anlam kazanıyor. Bir videoda da sökülen heykellerin Avrupa'ya kaçırılırken başlarına gelenler tek tek anlatılıyor. Okyanus dibinde kaybolmayanlar şu an British Museum'da veya Louvre'da vd müzelerde sergileniyorlarmış.

- Yine Yunan arkadaşlarımızın tavsiyesi üzerine, Atina manzarasını görebileceğimiz bir tepeye çıktık: Areopagus. Akropolis de daha yakından görülebiliyor buradan. Günbatımını izleme merakı olanlara o saatlerde gitmeleri tavsiye edilir.

- Atina'da Plaka bölgesinde ara sokaklarda yürümek güzel, beklenmedik yerlere çıkıyor. Merdivenlerde bi sürü kafe var. Arada bi aşağıdan yukarı doğru esen rüzgara karşı merdiven sandalyelerinde oturup dinlenmek iyi geliyor. Bu ara sokaklardan birinde bi müzik sesi duyduk, Socrates Now'un oynadığı tiyatro civarında. (Bu arada bu tiyatro ilk Yunan üniversitesiymiş. Şimdi aynı zamanda müze.) Bi sokak sanatçısı, sonradan adının buzuki olduğunu öğrendiğim bi aletle, tanıdık melodiler çalıyor. Sese doğru gittik. Oturduk epey bi dinledik, Türk-yunan ortak müziklerinden bi şeyler çaldı, gözlerimiz doldu. Türk milliyetçiliğinden değil, coğrafya milliyetçiliğinden. 2 senedir yabancı bi kültürde yaşamanın getirdiği özlemden. Sarılmak istediğim ilk Yunan, bu çocuk oldu. 

- Monastiraki bölgesi de gezilesi bi yer. İkinci el eşya merkezi aynı zamanda. Kitap, ev eşyası, antika, kıyafet, ne ararsan. Kilo diye bir kıyafet mağazası var ki, ikinci el kıyafetler kilo üzerinden fiyatlandırılmış. Dolayısıyla epey ucuza geliyor. Misal, soğuk iklimde yaşıyorsun, yazlık kıyafetin yok ve Atina'ya mı gideceksin? O soğuk memlekette senede 1-2 hafta giyeceğin kıyafetlere bi sürü para vereceğine, boş valizle gel, tatilinin ilk günü hemen Kilo'ya git, al ihtiyacın olan her şeyi. Öyle bi yer.

- Atina'da Santa Maria Del Mar plajına gittik bi de. Arkadaşlarımızın arabasıyla gittik ama saatte bir filan otobüs de varmış. Bence su güzeldi, kumluydu, bikaç yosun parçası yüzüyordu sadece. Ama Yunan arkadaşlardan biri (dalgıçlık filan da yapıyormuş) girmem ben bu suya dedi. Eskiden çevredeki evlerin kanalizasyonları direk denize karışıyormuş. Artık öyle değilmiş ama bazıları sevmiyor kısacası. Biz deniz görmemişler olarak bulduğumuza girdik, pisliğine pek bakmadık.

- Şehir merkezinde büyük süper market pek yok, daha çok bakkal var. Süpermarket, AVM türü yapılar şehrin dışına, arabayla gidilecek mesafede yerlere inşa ediliyormuş. 



Girit:

- Girit'te illa ki arabayla gezmelisin deyip duruyordu hem internette okuduğum yazılar, hem de Atina'da konuştuğum Yunanlar. Doğru, adım başı güzel şeyler var, durup durup takılmak gerek. Fakat otobüsle de gezilebiliyor. Misal pek çok plaja/köye otobüs var. Ve biletler de ucuz. Tek sorun zaman, Tatil dediğin genelde üç beş gün, şehir merkezini ve yakın plajları anca geziyor insan. Yoksa tabi ki arabayla, karavanla, bisikletle, hatta yürüyerek gezmek daha güzel olur.


Hanya:

- Hanya havaalanından merkeze otobüsler var, yanlış hatırlamıyorsam 1,30 euro.

- Hanya'da kaldığımız Airbnb evinin linkini vermeden edemeyeceğim: Eleni'nin evi. Eleni ve esi ilgileniyor. Ikisinin de İngilizcesi çok iyi olmadığı için eve varana kadar yazışmaları yurtdışında olan kızlarıyla yaptık. Varınca çatpat İngilizcelerimizle anlaştık. Evin güzelliği, merkeziliği filan önemli değil (ki aslında her yönden çok güzeldi). Ama o kadar tatlı insanlardı ki, sanki bi arkadaşının ailesini ziyarete gitmişsin gibi. Keşke biraz daha anlayabilseydik birbirimizi ve keşke biraz daha girişken bir insan olsaydım da misal bi akşam oturup birlikte uzo içebilseydik. Türkiye'nin sevdiğim yönleri bu ülkede, çok tanımadığım bu insanlarda toplanmıştı sanki. Bunları düşündükçe burda Yunan Tavernası'ndaki amcaya gidip sarılasım geliyor. Hepsini o temsil ediyormuş gibi. Neyse...

- Şehir, Girit'in en güzel şehri diye biliniyor. Hangi Yunan'a sorsak öyle dedi. Butik otellerle, kiralık odalarla, pahalı dükkanlarla ve restoranlarla dolu küçük ara sokakları kartpostalların asıl konusu. Tabi bunlar hep Venedik etkisi görmüş eski şehir bölgesinde. Bizim kaldığımız evin olduğu bölge ve daha gerileri ise bu eski şehre 7-8dk yürüme mesafesinde. Her turistik şehirde olduğu gibi, sıradan insanlar bu cafcaflı sokaklarda yaşamıyor. Bu yüzden de airbnb güzel bi şey. Gezerken sanal bi dünya içinde boğulmuyorsun, gerçek hayatla bağlantı kuruyorsun. Yazı airbnb reklamı oldu bildiğin. Aslında couchsurfing bunun daha gerçeği. Fakat CS'i tam olarak kullanmayı hiç beceremedim, misafir olma tekliflerim hiç kabul görmedi. Nedendir bilmem. Neyse bu kadar viral yeter.

- Atina'da adım başı sahaf, antikacı olmasına rağmen, Girit'te gezdiğim iki şehirde yani Hanya ve Heraklion'da hiç sahaf görmedim. Sadece yeni kitap satan pahalı dükkanlar var. Buradan anlıyoruz ki, özellikle turistik bölgelerde dükkan kiraları fena pahalı ki sahaflar karşılayamıyor. Fakat sıradan insanın yaşadığı kısımlarda da denk gelmedi. Belki bi sahaflar bölgesi vardı da ben kaçırdım.

- Plajlara gitmek için şehir merkezinde 15-20 dakikada bir kalkan otobüsler var. Biz evsahibimizin önerisi üzerine Agia Apostoli'ye gittik, yaklaşık 20 dk, duraktan alırsan 1,20 euro, otobüste şoförden alırsan 2 euro. Plajda şezlong ve şemsiye 2şer euro. Kafe var bi tane, 2-3 euroya karın doyuracak şeyler satıyor. Bütün gün takılmalık bi yer. Tabi kendi şemsiyeni filan getirirsen bedava da kalabilirsin, halk plajı. Deniz kumlu ve temiz.

- Burda da bir açık hava sineması vardı ama bi kez daha sinemada vakit harcamak istemedik. Zaman kısa!

- Hanya'ya yukarıdan bakmak için Schiavo denen bir kale burcu var. Şöyle bir yol ile çıkılıyor:


Çıkış ücretsiz. Zaten yukarıda ottan başka bi şey yok. Halbuki Hanya'yı ve denizi gören kıymetli bi manzarası var. Oraya lüks bi restoran yapılmaması biz Türkler için şaşılacak şey. Manzaranın fotoğrafını çekmişiz bu kez: 


- Hanya'da deniz kenarındaki restoranlar, kafeler tahmin edilebilir ki çok pahalı. Fakat sahilin bi de sağ tarafı var. Yine deniz manzaralı Akti Mialoui caddesi var ki, fiyatlar neredeyse yarıya düşüyor. Son akşam keşfettik biz burayı ne yazık ki, çok daha ucuza gelebilirmiş yeme içme.


Agia Pelagia:

- Hanya'dan Heraklion'a yarım saatte bir otobüs var. Bu küçük yazlıkçı köyü de o yol üstünde. Aslında otobon o yol üstünde, köye gitmek için dağın eteklerinde yokuş aşağı epey bi gitmek gerekiyor. Otobanda inip otostop çektik. 3. araba durdu, ilk ikisi de "valla kusura bakmayın, görüyosunuz araba dolu" bakışı attı. Heraklionlular buraya yüzmeye geliyormuş günübirlik, duran çocuk da onlardan biriydi. 

- Sanırım 2 plajı var ama biz sadece birine gittik, kaldığımız yerin hemen dibindeydi. 

- Yine Airbnb'de kaldık ama bu kez ev değil, otel odasıydı. Hanya'daki evsahibimizden sonra epey bi hayal kırıklığına uğradık tabi. Ev sıcaklığına alışmışız, adam bize müşteri gibi davrandı! Bak sen... Dandik bi oteldi, epey ucuzdu, beklentiyi düşük tutunca iyi bi yerdi.

- Lakin sahil çok küçük ve kalabalıktı. Gece 12'de hayat tamamen bitiyordu. Denizi de diğerlerine göre taşlık olunca, yeyip içip yüzüp yatmaktan başka aktivite olmayınca, yani gezecek yeri olmayınca  sıkıldık biraz. Aslında kafa dinlemek için şehir dışında bi yer ayarlamıştık ama gezmelere doymamışız demek ki. Esnaf 4 gözle turist bekleyen esnaf. Isınamadık bi türlü buraya.


Heraklion:

- Agia Pelagia'dan yine otobüsle Heraklion'a geçtik (Çünkü dönüş uçağımız Heraklion Kazancakis Havaalanı'ndandı). Günde 2 tane varmış bu otobüs, internette pek bilgi yok, insanlara sora sora öğrendik saatini.

- Heraklion, Girit'in günahı alınan şehri. İnternette okuduklarım da, Yunanistan'da konuştuğum yerliler de hep Heraklion'da bi şey yok deyip durdular. Tamam, çok turistik olmayabilir ama ben sevdim. Bi kere daha ucuz diğerlerinden. Dolayısıyla Heraklilon'da kalıp, otobüsle çevredeki yerleri gezmek mantıklı. Misal Knossos diye bi antik kent varmış (bizim vaktimiz yoktu ama Heraklion deyince akla burası geliyormuş). Veya yine otobüsle çevredeki plajlara gidilebilir. Güzel müzeleri var. Hiçbirine gidemedim ama gözüm kaldı: Kazancakis Müzesi, Girit Tarihi Müzesi vs... 

- Ayrıca bi sürü meydanı var. Şansımıza bi sokak festivaline denk geldik. Her geçtiğimiz sokakta, meydanda bi konser vardı. "1st Street Art Festival Heraklion". Yani şehri sürekli kıpır kıpır gördüğümüzden midir nedir çok sevdim ben. Gereksiz turistik süslemeler de yok, kendi insanı için güzelleştirilmeye çalışılıyor gibiydi. 

- Diğerlerine göre ucuz olması oranın halkı için iyi olmasa da, bizim için kazıklanma korkumuzun geçmesine, daha çok keyif almamıza sebep oldu. bi de tabi tatilin son günü, nerde olursan ol güzel geçer muhtemelen. 

- Bi de demeden geçemeyeceğim bi yer daha var: Kidonias Sokağı'nda Palia Poli Restoran.Çok tatlı bi amca ilgileniyor. Gündüz müşteri azken gidersen daha çok muhabbet edebilirsin, akşam yoğunluktan yetişemeyebilir. Ama öyle masaya gelip ee nerelisiniz diye sıkıştırıp samimi olmaya çalışan zoraki güleryüzlü muhabbet değil onunki, o kadar efendi ki, insan nasıl karşılık vereceğini şaşırıyor.



Bu kadar.











04 Temmuz 2016

Bir eylem: Gezmek


Gezmek pek çok etkene bağlı günümüzde. Birincisi para tabi ki. Hiç paran yoksa gidebileceğin yerler vize gerektirmeyenlerle sınırlı. Otostopla yolculuk edebilir, couchsurfingte veya tanıdıklarında kalabilirsin. Gittiğin yerlerde geçici işlerde çalışıp yemelik içmelik para kazanabilirsin. Az paran varsa vizeli yerlere gitmek yine sorun olabilir. Bi kere schengen almak için düzenli bir gelirin olduğunu kanıtlaman gerek. Veya sivil toplum organizasyonlarının projeleriyle gezebilirsin.Her koşulda çok çok zengin değilsen ucuz bilet ve konaklama yöntemlerini iyi araştırman gerek. Aylar önceden alırsan biletin ucuza gelir. Yurt odaları misali hostellerde veya airbnb evlerinde kalabilirsin. Gittiğin yere bağlı olarak ucuza kiralık oda da bulabilirsin. Kısacası uçak firmalarının reklam ettiği kadar kolay bi şey değil hala seyahat etmek. Hiç para ile az para arasında büyük fark var, az para ile orta halli para arasında da öyle. Kapitalizmin sunduğu fırsatlar dünyası bu.

Bu fırsatlardan olabildiğince fazla yararlanıp aylar öncesinden bi gezi planı yaptık yine U.la. Bizim evin fırsat takipçisi O. Boş vakitlerinde bilet sitelerini kurcalıyor. Dolayısıyla gezi planlarımızı uçak/tren biletleri, şehirde konaklama imkanı ve bizim isteğimiz belirliyor. Misal, sıcak, denizi olan ve yemek kültürü bizimkine benzeyen bi yerlere gitmek istedik. Tabi ilk akla gelen Yunanistan oldu. Peki Atina mı, Selanik mi, adalar mı? İşte buna büyük oranda bilet fiyatları karar verdi. Hepsi çok pahalı olsaydı muhtemelen ülkeyi de değiştirecektik. Bileti aldıktan sonra, tatil günü yaklaştıkça airbnb evlerini araştırdık, ayarladık. Gidince olabildiğince tasarruflu gezmek de kişiye bağlı tabi. Hazır Yunanistan'a gelmişiz, foursquare'deki en güzel restoranlarda bol bol deniz ürünü yiyelim, dersen işler karışıyor. Ucuz biletten ettiğin tasarrufu yemeğe yatırmış oluyorsun. Bu da bi seçenek tabi. Alış-veriş. Bi yerden alıp bi yere veriyor kurban olduğumun modern insanı.

Günümüzde gezmek tuhaf şey nitekim. Gezme isteğimizin ne kadarı içimizden geliyor, ne kadarı kendimizi mecbur hissettiğimizden, bilmiyorum. Şüphesiz etkileniyoruz seyahat reklamlarından, sosyal medyada paylaşılan fotoğraflardan. Beyaz yaka tanıdıklarımız durmadan bir yerlere gidiyor. O kadar fırsat varken değerlendirmemek, evinden başka yerde huzur bulamayan insanı bile rahatsız ediyordur artık. "Bak Necmiye Teyze'nin kızı Nermin ööööyle geziyor, sen anca evde otur film izle," diyor içimizdeki ses.



Öte yandan, bütün sene çalışmanın da tek amacı bu tatiller. Sıkılıyor insan, sabah kalk, işe git, streslen, akşam gel, film izle, maç izle, dışarı çık... Haberleri takip et, daha da streslen, elinden bi şey gelmeyeceğini düşün, daha da streslen... Aslında seyahatin getirdiği serserilik, mesleğini ne kadar seversen sev, çalışmak zorunda olmanın ödülü. Evinden uzaklaşma isteği serserisel bi şey değil midir? Özgürlük! Çalışmamak! Gezilecek yerler listesi dışında hiçbi sorumluluğunun olmaması! Evindeki düzeni bırakıp gitmek, lisede aileden ayrı tatile gitmek gibi bi şey özünde. Bu kez bi yetişkin olarak inşa ettiğin düzenli hayattan kaçıyorsun, kendini içine zincirlemek zorunda kaldığın hapishanenden kaçıyorsun. Kazandığın parayla, yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamanın yanında, seyahat etme özgürlüğünü de satın alabiliyorsun. Pek çok insandan farklısın. Kültürel/sosyal sermayen ufkunu genişletmiş çoktan, seyahat denen kavramı tanıyorsun. Ayrıca kazandığın para da seyahati karşılamaya yetiyor. Her senelik izinde köye giden akrabalarını çaktırmadan küçümsemen de bundan. İstese onlar da gezebilir, gezmemeyi tercih ediyor cahiller!

Gezmek bir görev, rekabetin bir parçası. Parmak arası terlikli fotoğrafı instagrama koymasa bile insan o rekabetin stresini hissediyor. Herkes geziyor çünkü, gezmemek yerinde saymak demek, bi kayıp!

Bazen mutlu olmak için bu kadar yol tepmeye, bu kadar para harcamaya muhtaç oluşumuzu fark edip daha çok mutsuz oluyorum. Demek ki bi şeyler eksik ve yerini tüketimle doldurmaya çalışıyoruz. Her zamanki balkonumuzda, her zamanki manzaramıza karşı oturmanın nesi bu kadar kötü? Yunanistan'daki zeytinyağı olmayıversin salatanda, ne olur? Ya da gerçek domates mi istiyorsun? Saksıda yetiştir bahçen yoksa. Bunun için ülke değiştirmeye özlem duymaya cidden gerek var mı? Mutlu olmak için neden havanın sıcak olması gerekiyor? Hollanda'da Temmuz'da hala 16 dereceyse n'apalım yani, coğrafyana uyum sağlasana...(Son cümle inanmadan yazıldı evet)

Aslında gezmek de yaşam programımızda -okula gitmek, iş bulmak, evlenmek, çocuk yapmak gibi- yapılması gerekenlerden biri artık. Gezme yönteminle bu programa karşı çıktığını hissedebilirsin. Misal turlarla değil de kendin gezersin, pahalı otellerde değil de, hostellerde kalırsın, turist güzergahlarının dışına çıkarsın... Alternatif gezi rehberlerini takip edersin. Belki bi kitap yazarsın gezdiğin yerler hakkında... Hiçbiri kötü şeyler değil bunların.



Ama gel itiraf edelim, kendini gezmeye mecbur hissetmenin sebebi sadece "gezmek isteyişin" değil. Hepimizin mi damarında seyyah kanı var? Kaçmak istiyorsun günlük hayatından. İşin stresli olmasından değil, hangi işi yaparsan yap stresli olacağın korkusundan. Mecburiyetlerinden. Yaratmak zorunda olduğun düzenden.

---

Aslında 10 günlük Yunanistan gezimi yazmak için oturdum bilgisayar başına. Yazacak çok şey vardı. Ama ilk defa evimi özlemeden dönmüştüm bi tatilden. Bi türlü bırakmadı geri dönme isteği peşimi. Kendi kendime "Dışarda yemek yiyeceğim zaman mutlaka Amsterdam'daki Yunan Tavernası'na gitcem artık," diye söz verdiğimi fark ettim. Dünden beri üstüme çöken hüzün bi türlü gitmedi. U.ın yüzünde de vardı bi hüzün. Normal hayatımıza dönmüştük. Her gün şaşılacak bi şeyler bulduğumuz günler sona ermişti. Tatildeyken hiç olmazsa "saat gecenin körü ve tişörtle dışarda sigara içebiliyoruz ehiehi" diye şaşırabiliyorduk. Şimdi heyecanlarımızı kendimiz yaratmak zorundaydık. 

Ve gezi yazısı yazmak için kafamı toparlamaya çalışırken yıkarıdaki cümleler çıktı ister istemez. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen kartpostallarla dolu salon duvarıma bakarken, gezme eylemini sorguladım. İroni gibi ironi. Üstüne bi de Yunanistan gezi yazısı yazsam tam süper olur. 

Selam eder, Atina'nın sıcak gözlerinden öperim. Amstelveen'in bulutlarından da.


03 Haziran 2016

Ergofobi

Kulaklığı takıp dinleyince müziği, dünya değişiyor. Her şey daha bi içerden geliyor, içeri, daha derinlere giriyor.

Adı konmuş bi korku varmış: Ergophobia. Çalışma korkusu. Çalışma hayatı korkusu. İşinden nefret etmek değil, herhangi bir işyerinde çalışmaktan deli gibi korkmak. İş başvurusunda bulunmayı engelleyen, çalıştığın yer ne kadar cennet olursa olsun oradaki insanlardan ya da başarısızlıktan çekinmek. Bi sürü sebebi olaiblirmiş. Depresyon ya da diğer psikolojik rahatsızlıklar, daha önceki kötü bi iş deneyimi, travma yaratan bi olay, sosyal ortamlarda rahat edememek vs. Sonuç: Sabah kalkıp işe gitmek ölüm, insansız iş arayışı, evden çalışma yollarını denemek, yıllar süren işsizlik...
Tembellikle, mükemmel işi aramakla, iş beğenmemekle ilgisi yok yani ergofobiklerin.

Yaşamak bi tuhaf netekim. Bi ergofobik n'apsın? Korkmasın! Psikologlara, psikiyatristlere bol bol para dökünce, uzun uzun seanslar sonucunda tedavi olabiliyormuş. Yeter ki çalışsın, çarkları yavaşlatmasın, her şeyin bi çözümü var. Parayı nası kazanacak? Eş dost bi şekilde artık... Onu da mı biz diyelim...

Bi derdimize de isim koyup rahatladık mı? Oh, hadi o zaman, Kardeş Türküler'den Mirkut'la coşalım. Sonra da Kafamı Hissetmiyorum'a geçip olmayan biramızı kafaya dikelim. Kulaklık eşliğinde lütfen!




27 Mayıs 2016

Film: Mustang (İyi film de, keşke gerçekten gerçekçi olsaymış)


Hakkında söylenecek çok şey var. Değindiği konular çok önemli,bekaret takıntısı, küçük yaşta evlendirme, görücü usulü evlendirme, kıyafet baskısı, her türlü özgürlük baskısı, kısaca ahlak takıntısı. Ve bunun son yıllarda hükümet eliyle arttırılışı, hükümetin halka baskı yapması yönünde örnek olması, bülent arınç'tan tayyip'ten yapılan alıntılar... aile içi tecavüz...

Bunları dile getiren bir filmin dünya çapında duyulması da çok iyi, ifade özgürlüğü ve gerçeklerin bilinmesi açısından. Gel gör ki asıl derdin sahibi olan ülkemizde bu film çekilebilir miydi? Hayır. Ki zaten çok da izlenmedi, dünyaca ünlenmeseydi bu kadar da izlenmezdi. Tabi bunlar filmi yapanların suçu değil.

Fakat film çok bariz şekilde Batı tribünlerine oynuyor, Türkiyeninkilere değil.

Köy hayatını anlatıp kadınlara diz hizasında elbise giydiren tüm filmlerden tiksiniyorum. Özellikle eski Türk filmlerinde çok olurdu bu. Köylücülük oynar gibi. Bu film de benzer his yarattı. Neden? Sakince anlatmaya çalışayım...

5 kızkardeşin annesi-babası ölmüş ya da bir şekilde ortalarda yok. 10 senedir babaannesi ve amcasının yanında, Karadeniz'de deniz kenarında bir köyde yaşıyorlar. Kocaman bi konaktalar.

  • Öncelikle çevrelerindeki absürdlükten bahsedelim: Kimse şiveli konuşmuyor, herkes sanki şehirli. Ataerkil düzenin acısını çektiği için arada kalsa da son derece muhafazakar olduğu da göze sokulan babaanne nasıl olur da şiveli konuşmaz? Konuşmasını düzeltecek kadar şehirde yaşadıysa bu kadın, nasıl biraz da olsa kafasını düzeltemez? Bozuk zihniyetlerin daha hızlı akıp gitmesini sağlamak için harıl harıl çalışıyor
  • Ayrıca bu kadar tutucu bir yerde, dinin hiç adının geçmemesi de tuhaf değil mi? Arada bir görünen minare ve “allahın emri peygamberin ...” ezberinden başka allah, din, günah, cehennem, sevap, ibadet, dua... Hiçbi şeyden haberi yok insanların. Halbuki filmin dertlerinin hepsinin temelinde dine verilen referans var. Gerçek islam bu değil, mesajı mı vermeye çalışıyor yönetmen?
  • Kızlara gelelim tekrar. 10 senedir köydeler. En büyüğü bile lisede. Liseden mezun oldu diyelim, 18 yaşındadır. Yani en büyüğü 8 yaşındayken gelmiş köye, diğerleri daha küçükken. 10 sene içinde nasıl hiç yontulmadan kaldılar, nasıl düzenden bu kadar bağımsız kalabildiler? Okuldan çıkıp, üniformalarıyla denize dalıp, oğlanlarla deve güreşi oynamak onlara nasıl bu kadar normal geliyor? Günlük hayatta giydikleri mini şortlar, tişörtler, 10 sene önceki hayatlarından kalmış olamaz, büyüdüler. Köy yerinde bunları satın alırken kimse karışmadı mı? Zihinleri hiç etkilenmedi mi? Kendi kendilerine farkında olmadan sınırlar çizmediler mi hiç?

Demem o ki çocuk yaşta köye gelip, 10 sene boyunca orada yaşayıp, zihnin hala özgür olması mümkün değil. Otosansür devreye girer. Ne kadar deli çağında olursa olsun, deliliğin bile sınırı vardır orada.

  • Ayrıca kızların hiçbiri “ne evlenmesi ya, benim okulum var” demiyor. Bu kadar özgür zihinli olan, filmin en başında komşusuna gidip “bok rengi elbiseler giyiyosun diye kendini ahlak bekçisi mi sandın” cümlesi kurabilecek kadar bilinçli olan bu kızlar, dersleri çok çok kötü olsa bile, okumanın evlenmekten kaçmak için kullanılabilecek bir argüman olduğunu bilmiyorlar mı? Amcası “siktirgit ne okulu” deyip dövse bile, “okumak istiyorum” cümlesi bi kere de olsa ağızlarından çıkmalıydı, gerçek hayatta.

  • Bilinç derecelerini gösteren bir ipucu daha: Ahlaksız diye toplanan eşyaları arasında “direngezi” yazan bi şey var, bi sahnede dolapta görülüyor. Ben kitap sanmıştım, ekşide birileri tişört demiş. Her neyse, demek ki kızların gezi'den haberi var, eyleme gitmeseler bile gönülden destekleyip, bi parçasını eve almışlar. Demek ki gündemden ve ülke sorunlarından popüler düzeyde de olsa haberleri var. Çocuk yaşta evlendirme, görücü usulü gibi saçmalıklardan haberdarlar. Eve görücüler geldiği andan itibaren nasıl bu kadar sessiz kalabildiler? Nasıl o bilinçli ve özgür ruhlar birden masum, uysal, saf köylü kızına dönüştüler? Çünkü daha gençler, yaşadıkları baskılar travma etkisi yarattı, öyle mi? Travma sözcüğü bütün gerçekdışılıkları çözer tabi.

Yönetmen ütopik/fantastik/tamamen hayal ürünü bi dünya yaratıp, gerçeklerden, olayların kökeninden kopup, sadece kızların o anlarda hissettiklerine yoğunlaşmak istemiş olabilir. Bunu yaparken kızların başına boktan Türk geleneklerinin bütün unsurlarını yağdırıp, absürtlük içinde gerçekleri sezdirme yolunu seçmek istemiş de olabilir. Gel gör ki, gerçekleri anlatırken sinemacıların kafasına göre takılması, seyircide aldatılmışlık hissi oluşturuyor.

Batılı seyirci, Türkiye taşrasında gündelik hayatın nasıl olduğuna dair saçma sapan izlenimler ediniyor, farkına varmadan kandırılıyor. Türkiye'de taşra görmüş seyirci ise lan, diyor, film benim dertlerimi anlatırken, benim adıma, hikayemi çekici kılmak adına, ekrana güzel görüntüler yansıtmak adına, yalan söylüyor, istediği kısımları çıkarıp atıyor, yerine yenilerini getiriyor... İşte bunlar benim kafamdaki iyi sinema anlayışına uymuyor. En etkili propaganda araçlarından biri olan sinemanın,düzene hizmet etmeyi hedeflemiyorsa, aykırı olduğunu iddia ediyorsa, bir sorumluluğu olmalı bence. 

Bu samimiyetsizlik, filmin güzel noktalarını konuşmayı da anlamsız kılıyor benim gözümde. İçimden gelmiyor. Film sonrası meetup grubuyla oturup bi şeyler içecektik. Muhtemelen çok beğenmişlerdi, filmin sonunda tüm salon coşup alkışladık, herkes salya sümük oldu filan. Çoğu Türk olmayan bu insanlara derdimi nasıl anlatabilirdim ki? Anlatabilirdim elbet ama üşendim. Ayrıca Türkiye'ye laf söyleyince hemen savunmaya geçiyorsunuz, diyen gözlerle karşılaşma ihtimalim de vardı tabi. Zaten bi an önce sigara yakmam gerekiyordu. Filmi hem sevmek hem sevmemek hali... Karşımda yönetmen olsa elimde sigarayla "benim hikayemi çekeceksen, düzgünce çek" diyecektim.

Bitti.

Ekleme: Asıl derdim şuydu sanırım. muhafazakar toplumumuzda özgürlük, filmdeki gibi elimizden birden alınmıyor. Küçüklüğümüzden itibaren yavaş yavaş sindiriyoruz zaten. Fakat sinemada, özellikle Batıda, birden alınıyormuş gibi gösterince daha çok kanımıza dokunuyor, etkileyici oluyor. (Çünkü Batı, Doğunun dertlerine pek bi meraklı). Ve ben etkileyici olmak adına, özgürlükten vazgeçişimizin, bu önemli derdimizin geçiştirilmesine dayanamıyorum. 



24 Mayıs 2016

Film: Osmanlı Cumhuriyeti (Kurtarıcılar ve Biz)


Osmanlı Cumhuriyeti'nin ilk çıktığı zamanı hatırlar gibiyim. Komedi filmi deyip geçmiştim, çok ilgilenmemiştim. Gani Müjde-Ata Demirer ikilisinin ciddi bi konuyu şaklabanlığa vurup değersizleştireceğini düşünmüştüm sanırım. Komedinin toplumdaki rolünü anlayamamıştım o zamanlar. Ciddi konuların komedi olarak işlendiğinde ciddiyetinin daha iyi anlaşılabileceğini belki de Ferhan Şensoy oyunlarını izledikçe anladım. Kemal Sunal filmlerini daha farklı bi gözle izlemeye başlayışımın sebebi de bu idrak. Kemal Sunal'ın yüksek lisans tezini ciddiye alıp okuyuşum da bundan.

Osmanlı Cumhuriyeti'ni dün izledim. Filmin film endüstrisi açısından kalitesi eleştirilebilir. Ekşi'ye göz atınca oyunculukların, senaryonun özensizliğinin bol bol eleştirildiğini gördüm. Ben bu konulardan çok anlamam ama filmin bittikten sonra “vay be” dedirtmediğini söyleyebilirim. Bi şeyler rahatsız etti ama ne olduğunu çözecek kadar sinemayla alakam yok. O yüzden filmin kalitesinden değil, konusundan bahsedeceğim.


Filmin konusu:

Film malumunuz, Mustafa Kemal'in çocukken ölmesi ihtimalinden yola çıkıyor. M.Kemal olmayınca Kurtuluş Savaşı verilmemiş, dolayısıyla Osmanlı bol bol toprak kaybetmiş. Ülkenin en doğusunda Ankara var. Meclis ve saltanat-halifelik birarada devam ediyor. En önemlisi de, ülke ABD mandası altında. Her yerde Amerikan askerleri var. Meclis, kukla meclis. Padişahın hükmü yok. Diplomatların kimisi ABD, kimisi de AB yalakası. AB, “Osmanlı Cumhuriyeti şunları şunları yaparsa, üyelik sürecini hızlandırırız” diye her istediğini yaptırmaya, Osmanlı'nın üzerindeki ABD etkisini AB etkisine dönüştürmeye çalışıyor. Bu arada yıl 2008.

Bu sırada elbette örgütlenmeye çalışan direnişçiler var. Padişaha hala saygı duyuyorlar. “Ah,” diyorlar, “padişahımız da bizi anlayıp destek verse, işgalcilerin hepsini yollarız ülkelerine”. Fakat padişah, rezil durumunun, adam yerine konmayışının farkında olsa da, derin bi karamsarlık içinde, halkın huzuru için sesini çıkarmıyor. Halkın bi şekilde yuvarlanıp gitmesini, savaşta ölmesine yeğliyor. Hatta direnişçilerin terörist olduklarına başlarda O da inanıyor.

Tabi bir yerden sonra direnişin gerekliliğini anlıyor, direnişçileri desteklemeye karar veriyor fakat film mutlu sonla bitmiyor. ABD padişahı tahttan indirip yerine çocuk yaştaki torununu geçiriyor. Padişah da sürgüne yollanıyor. Başka türlüsü hiç gerçekçi olmazdı, seyirciyi keriz durumuna koymak olurdu zaten. Filmden bağımsız olan son sahnede tekrar M.Kemal'in çocukluğuna dönüyoruz, ölmüyor, kafeste bulduğu kuşu salıyor. M.Kemal, özgürlüğün önemini daha çocukluğunda biliyor. Yani O doğuştan mükemmel.

Yanlış Sorular ve Kahraman Yaratma İhtiyacımız

Film Mustafa Kemal olmasaydı ne olurdu? sorusuna verilecek yanıtlardan birini sunuyor. Elbette bu, M.Kemal'i fazla yücelten, insanlıktan çıkarıp süper kahramanlaştıran, her şeyi tek başına başardığını iddia eden bir bakış açısı olabilir.Resmi tarihin bize pompaladığı şey buydu eskiden. (Muhtemelen son on yılda durum değişti.) Mustafa Kemal olmasaydı ne halde olurduk? Bu soruyu çok sorduk, cevaplarımız hazırdı: Kızlar okula gidemezdi, çarşaf giyerdi, İslam devleti olurduk, başka ülkelerin yönetimi altında olurduk vs. Peki bu yanıtlar veya sorular bize ne kazandırdı?

Tarihi bu şekilde düşünmek, komedide yaratıcı olsa da, gerçek hayatta saçma, yanlış. Gördüğüm kadarıyla 2 büyük hataya sebep oluyor: 1.M.Kemal'in hatalarını görmezden gelmemize, hatta hiç öğrenmeyişimize. 2.Kahramanlar yaratıp, sıkışınca yeni bi kahramanın gelmesini beklememize.

Filmde de sık sık “keşke zamanında işgalciler ilk geldiğinde biri çıkıp 'geldikleri gibi giderler' deseydi” gibi göndermeler yapılıyor. Biri çıkıp bizi kurtarsa keşke. Yani ister krallık olsun, ister cumhuriyet olsun, kendi kendimizi yönetemeyiz biz, biri bizi kurtarmalı. ABD'nin süperkahramanları gibi.

Nitekim gördük ki, M.Kemal'in yaptıkları da bizi kurtarmaya yetmedi aslında. Artık yeni bir diktatörümüz var. Önceki hükümetleri, darbeleri yaşamadım. Ama 90larda çocuk halimle duyduğum şehit/terörist haberleri, sonra bitmek bilmeyen ve gittikçe kötüye giden AKP dönemi... Bu kadarcıktan bile biliyorum ki, hiçbi şey iyiye gitmiyor.


Umutsuzluk

En kötüsü ise umutsuzluk. Gençlerin hiç umudu yok. Bir kahramanın çıkıp bizi kurtarması gereken dönemlerden biri daha geldi işte. “Geri dön, sarı saçlım mavi gözlüm” gibi iğrenç yakarışlardayız. Tiksiniyorum.

Kaybedenler kulübü ülkelerinin tarihlerine merak saldım bu sıralar. Çünkü hayatımda ilk defa gerçekleri öğrenme isteğim bu denli kuvvetli. Çünkü hepsinde kendimi görüyorum. Eskiden güçlü olan bi medeniyetin çöküşü, köleleşmesi, sonra yalancıktan bağımsızlaşması, sonra yozlaşmış halinden, bataklığından bir türlü kurtulamaması. Adaleti isteyen direniş liderlerini kurban vermesi. Sivil halkı durup dururken kurban vermesi. Korkması, sinmesi, umudunu yitirmesi. Panik halinde gündelik hayatına devam etmeyi nimet sayması. Halkçı görünen liderlerin peşine takılması, bu liderlerin sık sık otorite ve para manyağı çıkması, halkını satması... Ve tabi ki cahillik. Bitmeyen cahillik. Din sömürüsü...

Okuduklarımın üstüne film çok daha vurucu oldu. Çünkü Arap ülkelerinde yaşanan senaryolar Osmanlı'ya uyarlanmış. (Demek ki Gani Müjde de okumuş benim okuduğum kitapları, aa ne güzel filan.) (Espiri gibi bi şey yaptım). Teknoloji sayesinde tüm gençler az buçuk farkında dünyadaki sorunların. Ama hep yüzeysel. Derinine indikçe tek sorunun Tayyip'in diktatörleşmesi olmadığını anlıyoruz. Bi taraftan da anlamaktan korkuyoruz. Tayyip gitse de rahatlasak diyemeyiz ki anlarsak. Gitse de rahatlayamayacağımız gerçeği daha da büyük umutsuzluk yaratıyor.

Gurursuzluk

Eş durumundan Beşiktaşlı oldum son yıllarda. Beşiktaş'ın 112. yıl marşı: “Gururlan burası Beşiktaş!” diyor. Öyle bir diyor ki, insanın gözleri doluyor, tüyleri diken diken dikiliyor. Şeref, onur kelimeleri geçiyor taraftar şarkılarında durmadan. Çünkü bu düzende, dünyanın neresinde olursak olalım, gittikçe daha çok koyun olduğumuzun farkındayız. Gurur duyacak bir şeylere ihtiyacımız var. Hakem haksızlık yapsa da kendimizi savunma fırsatı bulsak diye bekliyoruz. Başka türlü bi haksızlığa direnecek halimiz, cesaretimiz ve bilgimiz yok.

Osmanlıya sarılsak, harem, kardeş katli, kısacası zaten çökmüş bi medeniyet var. Atatürk desek, ayrıntılarını hiç bilmediğimiz kürtlerin durumu, kültürün batılılaşması, yok sayılması var. Sonrası zaten boktan. Solculuk desek binbir çeşit, hiçbiri bi şey başaramamış. Hiçbirinde gerçek anlamda bilgili değiliz ama atıp tutuyoruz. Gezi desek, dağıldı gitti, zaten hiç birleşmemişti, sadece Tayyip'e karşıydı çoğu. Tarihe bakıp gururlanabileceğimiz bi şey kalmadı.

Hala özenmeye devam ettiğimiz tek şey Batılı olmak. Hala Batının hatalarını görmezden geliyoruz. Çünkü Batı dünyanın hakimi. Hala gerçeğe, doğruya değil, gücün sahibine ulaşmaya çalışıyoruz. Son on yılda Batıdan gittikçe uzaklaştığımız için, Türkiye son hızla muhafazakarlaştığı için, karamsarlığımız daha da arttı. Artık kesinlikle bi kurtarıcıya ihtiyacımız var. Son dakika golünü atacak bi Gomez arıyoruz. Bulamıyoruz.

Eee sonuç?

"Problem tespiti kolay, çok biliyosan bi de çözüm üret" diyosunuz tabi şimdi. Şimdiye kadar ürettiğim tek çözüm okumak, öğrenmek. Çok beceremesem de buna insanlığını kaybetmemek, gündelik siyasetten değil, geniş pencereden bakmak, sakin olmak gibi şeyleri de ekleyebiliriz. Ha bunların Türkiye'nin gittikçe boka batmasına ne gibi pratik yararları olur? Olmaz. Üzgünüm.  Komedi filmini bile basit bi mutlu sonla bitirmemişler. Gerçek hayattan hemencecik çözüm beklemek de az biraz saçma değil mi?







19 Mayıs 2016

Kitap: Burma Günleri (George Orwell)



İlk şaşkınlık: Orwell Hindistan'da doğmuş! Ve Kitapla Orwell'in Hayatı Arasındaki Benzerlikler

Kaybedenler kulübünün daimi üyesi olan doğu ülkelerinin tarihine merak saldığımdan beri, Orwell'in Burma Günleri internette orada burada gözüme çarpıyordu. Türkiye'ye son gidişimde aldım. Can Yayınları afilli bi kapak yapmış, o hani renkli renkli olan yeni seriden. Yazarın hayatının anlatıldığı paragrafın giriş cümlesi şaşırttı beni: "1903'te Hindistan'ın Bengal eyaletinin Motihari kentinde doğdu."

Cahilliğime şaşırdım tabi. Hindistan'da yaşadığı hiç duymamıştım, duyduysam da henüz kaybedenler kulübüyle çok ilgim olmadığı için kulak ardı etmiştim muhtemelen. Ama şimdi bu bilginin çok önemi vardı benim için. Sömürü zamanında Hindistan'da doğmuş bir İngiliz, büyüyünce, 1984'ü, Hayvan Çiftliği'ni yazıyor. Sefa süren bi hayata gözlerini açmış gibi görünse de, belki de oradaki yerlilerden daha çok acı çekiyor, kendini hiçbir topluma ait hissedemiyor. Üstelik 47 senelik ömründe iki büyük dünya savaşına şahit oluyor. Bu adamın distopya yazması kadar normal bir şey olabilir mi?

Kitabı okuduktan sonra aklımda bi sürü soru: Baş kahraman Flory, Orwell'in kendisi mi? Yazarın hayatının anlatıldığı paragrafta İngiltere'de kolej bitirdiğinden bahsediliyor. Yani genç yaşta İngiltere'ye dönmüş, o halde nasıl bu kadar iyi biliyor Burma'daki yaşamı? Zaten doğduğu yer Burma değil. Peki Burma'da hiç yaşadı mı? Memur olarak veya Krallık'a bağlı bir şirket görevlisi olarak Burma'da çalıştı mı? Yoksa bunlar tamamen başkalarından duyduklarından uydurduğu kurmacadan ibaret mi, ki yakıştıramıyorum nedense bu ihtimali kendisine... Vs, vs...

Wikipedia'ya koştum tabi ki. Hayatını okudukça, roman daha iyi oturdu kafamda, ayrıntılar netleşti. Başlangıçta bloğa sadece alıntıları not edip bırakmayı düşünürken, bi çok ekleme yapmam gerektiğini fark ettim. Orwell'in hayatıyla başlayalım :

Bir yaşındayken annesi ve ablasıyla birlikte İngiltere'ye dönmüşler. Okula burada başlamış, epey zaman burslu okumuş. Maddi durumları iyi olmadığı için üniversiteye devam edememiş. Doğu'ya yani Hindistan'a İmparatorluk polisi olmak üzere gitme fikri bu çaresizlikten çıkmış. Sınavlara girmiş, kazanmış ve 1922'de, 19 yaşında Burma'ya doğru yola çıkmış. 

Burma'da çalışırkenki pasaport fotoğrafı
Orada bir süre sıkıntı içinde çalışmış. Çünkü diğer beyazlara uyum sağlayamamış. Burma dilini çok çabuk öğrenmiş ve bir beyaza yakışmayacak şekilde yerlilerin etkinliklerine katılmış. Bol bol okumuş. Polis hayatından uzaklaşmak ve İngiliz yemeği yiyebilmek, kitapçılara uğrayabilmek için sık sık büyük şehir Rangoon'a gitmiş. Psikolojik durumunu ise bu romanda çok iyi gözlemleyebiliyoruz. Sonra Deng hummasına yakalanmış. Sivrisinekler sebebiyle oluşan bu hastalığa yakalanan Orwell, 1927'de hastalık izni için İngiltere'ye dönmüş. İzin süresince düşündükçe bir dönüşüm geçirmiş ve görevinden istifa etmiş. Sonra 1931'de A Hanging, 1934'te Burma Günleri, 1936'da Shooting an Elephant gibi emperyalizm hakkında görüşlerini çatır çatır vurguladığı eserlerini yazmış. Sonra 1984, Hayvan Çiftliği gibi başyapıtları gelmiş.

Ayaktakilerden, soldan üçüncü Orwell




Kitaptaki ana karakterler:

Flory: Burma'da doğmuş, ailesi öleli çok olmuş. Bir İngiliz şirketinde çalışıyor. Beyaz olduğu için doğuştan üst sınıf. Ama yaşam standardı (pek çok hizmetkara sahip olması dışında) İngiltere'de yaşayan bir üst sınıf kadar iyi değil. Ne de olsa ya çok sıcak ya çok yağmurlu bir coğrafya, sinemasız, tiyatrosuz, operasız, istediği kitabı satın alamayacağı bir mahrumiyet bölgesi orası. Ayrıca beyaz yaka olsa da sonuçta bir işçi.

Burma'da yaşayan tüm beyazlarda ortak olan bu özelliklerin yanında, roman boyunca Flory'den başka hiçbir karakterde göremeyeceğimiz dertleri de var. Kendini yerlilerin yerine koyabiliyor, İmparatorluğun despotluk ettiğini, Hintlilerin her şeylerini çalıp, onlara medeniyet getirdikleri yalanına inandıklarını düşünüyor. Sırf beyaz oldukları için kendilerinde yerlilerin pucca sahibleri (efendileri) olma hakkı görmelerinden tiksiniyor. Bu fikirlerini paylaşabileceği kimsesi de yok. Tamamen yalnız, çalışmak, okumak ve içmek dışında bi şey yaptığı yok. Bu kadar bıkmışsa neden bırakıp İngiltere'ye gitmiyor? Çünkü, burada doğmuş ve onyıllardır burada yaşıyor, Avrupa yaşamını bilmiyor. İngiltere'ye gittiğinde ne yapacağını bilemeyeceğini romanı okudukça anlıyoruz. CV dünyası 1 yüzyıl önce de vardı.

Yalnızlığını en iyi anlatan cümlelerden biri:
Yüzünde çevresindekilerin onu sevdiklerinden hiçbir zaman tam olarak emin olamayanlara özgü yarım gülümseme vardı.(45)

Dilenciler, gönlü geniş bir beyaz adam olduğunu bildikleri için, gördükleri yerde Flory'ye üç beş bi şey vermesi için yalvarıyorlar. Bir dilenciye para verdikten sonra,vicdanı rahatlamayan Flory'in söylenmesine kulak verelim:
"Git bakalım Mattu, bunlarla kendine bir içki al. Yozlaşabildiğin kadar yozlaş. Bunların hepsi ütopyayı erteleyen şeyler." (59)

Flory, Burma'da şirketlerde çalışan her beyaz adamın yaptığı gibi, çalışmak için cangıla gidiyor, oradaki kampta kalıyor. İzinli olduğu haftalarda kasabada vakit öldürüyor. Bu vakit öldürme günlerinden birinde, yaşama isteği o kadar az ki, günler geçmek bilmiyor. Kitap okumak artık tatmin etmiyor. Yalnızlık O'nu tüketiyor:
Bomboş geçen bir günün ardından akşam karanlığının çökmesiyle can sıkıntısı çıldırtıcı, intihara özendirici bir ölçüye varır. İş, dua, içki, konuşma – bunların hepsi bu duygunun karşısında güçsüz kalır; ancak derinin bütün gözeneklerinden ter fışkırmasıyla boşaltılabilir bu duygu.(72) (Spordan bahsediyor)


Flory kendini bildi bileli böyle değildi. Orwell'in deyimiyle bir zamanlar "kahramanlara tapacak kadar gençti".(83) Burma'da bir beyaz adam olmanın keyfini çıkardığı zamanlar oldu. Cangılda eşek gibi çalıştı, sonra şehre gelince bol bol yedi içti, saygın olmak O'nu rahatsız etmedi. Çalıştığı için askerlikten kaçabildi:
Savaş çıktığında Flory yirmi dört yaşındaydı ve memleket izni almak üzereydi. Askerden kaçmayı başarmıştı. O zamanlar bunu yapmak kolaydı ve çok doğal bir şey gibi görünüyordu. Burma'daki sivillerin, vicdanlarını rahatlatıcı bir kuramları vardı: gerçek vatanseverlik kendi işini adam gibi yapmaktır, diyorlardı.(86)
(Burada Orwell'in askere gitmenin gerçek vatanseverlik olduğunu düşündüğünü sanmıyorum. Yine beyaz adamın kendi kendine söyleyip inanıverdiği yalanlardan şikayet ediyor.)

Sonra bir hastalığa yakalandı. (Tıpkı Orwell'in Deng hummasına yakalanması gibi). Vücudu yaralar içinde kaldı. Hastalığın coğrafyanın kötü yaşam koşullarından kaynaklandığı iddia ediliyordu ama o anlamsız içkiyle doyurulmuş yaşam biçiminden dolayı vücudunun güçsüz düştüğünü biliyordu. Hasta olduğu günlerde her şey alamını yitirdi. Bol bol okudu. Ve düşündükçe o girdaptan kurtulamadı.
Şimdi düşüncelerinin odağında duran ve hepsini zehirleyen şey, içinde yaşadığı emperyalizm havasının her gün daha da acılaşan nefretiydi. Çünkü beyni geliştikçe – beyninizin gelişmesini durduramazsınız ve yarı eğitimlilerin en büyük trajedilerinden biri, geç gelişmeleridir; çünkü o zamana kadar yaşamda bir yığın yanlış yapmışlardır – İngilizler ve imparatorluk ile ilgili gerçekleri kavradı. Hindistan İmparatorluğu bir despotluktu – hoşgörülü olduğu kuşkusuzdu ama yine de asıl hedefi hırsızlık olan bir despotluktu. Doğu'daki İngilizlere, sahiblog'a (patron, sahib) gelince; Flory onların toplumunda yaşaya yaşaya onlardan öyle çok nefret eder olmuştu ki, artık adil düşünemiyordu. Çünkü eninde sonunda bu zavallı şeytanlar, başkalarından kötü insanlar değillerdi. Hiç de özenilmeyecek yaşamlar sürüyorlardı; otuz yılı düşük bir ücretle yabancı bir ülkede geçirmenin karşılığı olarak harap olmuş bir karaciğer ve bambu koltuklarda oturmaktan ananasa dönmüş bir arka ile eve dönüp ikinci sınıf bir kulübün başına bela olmak, kötü bir pazarlıktı. Öte yandan sahiblog'un yüceltilecek bir yanı da yoktu. 'İmparatorluğun ileri karakolları'nda çalışan adamların en azından yetenekli ve çalışkan oldukları konusunda yaygın bir görüş vardır. Bu bir yanılgıdır. Bilimsel hizmet verenler dışında – orman şubesi, kamu işleri şubesi ve benzerleri – Hindistan'daki İngiliz memurun işini ustaca yapması için özel bir neden yoktur. İçlerinden çok azı, İngiltere'de bir taşra kasabasının posta memurunun gösterdiği çalışkanlığı ya da zekayı gösterir. Asıl yönetim işi, daha çok yerli astlar tarafından yapılır; despotizmin belkemiği memurlar değil ordudur. Arkalarında ordu oldukça memurlar ve işadamları, aptal bile olsalar güven içinde işlerini yürütebilirler. (86)

Gerçekleri görmenin eyleme geçmedikçe vicdanı rahatlatmayacağını şu paragraftan anlayabiliriz:
Daha okulunu yeni bitirmiş kaba gençlerin, ak saçlı hizmetkarları tekmelediklerini görürsünüz. Kendi vatandaşlarınıza duyduğunuz nefretle yanıp tutuştuğunuz, bütün İmparatorluğu kana boğacak bir yerli ayaklanmasını özlediğiniz anlar gelir. Ve bunda onurlu bir yan yoktur, pek içtenlik bile yoktur. Çünkü, au fond (aslında), Hindistan İmparatorluğu bir despotluksa, hintliler sömürülüyorsa, onlara zorbalık yapılıyorsa bu sizin umrunuzda mı? Sizin tek aldırdığınız şey, özgür konuşma hakkınızın elinizden alınması. Siz, despotizmin yarattığı bir ürünsünüz...(88)

Ve yalnızlığını en güzel anlatan cümleler:
Her yıl, Flory kendini sahib'ler dünyasında daha da yabancı hisseder olmuştu. Hangi konu üzerinde olursa olsun birazcık ciddi konuştuğunda başını derde sokma tehlikesi her gün artıyordu. Kitaplarıyla ve söze dökülemeyen gizli düşünceleriyle içedönük, gizli bir yaşam sürmeyi öğrendi. Doktor'la olan konuşmaları bir tür kendi kendine konuşmaydı; çünkü Doktor iyi bir adamdı, ona söylenenlerden çok az şey anlıyordu. Ama yaşamı gizlilik içinde sürdürmek, insanı çürütür. (...) Sessiz, yalnız, gizli, kısır sözcüklerle kendini avutarak yaşamaktansa hiç durmadan "kırk yıldır" diye bir şeyler anlatan en kalın kafalı pukka sahib gibi yaşamak bile daha iyidir.(88)

Eğer dünyadaki herhangi bir konu üzerine düşüncenizi dürüstçe söylemenizi ayıplanacak bir şey olarak gören insanlar arasında acı bir yalnızlık çekerek yaşamınızı sürdürmüş ve orta yaşlarınıza merdiven dayamışsanız, konuşma ihtiyacı bütün ihtiyaçlardan daha büyüktür.(143)

Bir türlü adını koyamadığı bir acı çekmek en kötüsüydü. Yalnızca sınıflandırılabilir hastalıklara yakalananlar ne kadar şanslıydı! Yoksullar, hastalar, aşk acısı çekenler ne kadar şanslıydı.(215)



Kulüp insanları: Flory'nin yaşadığı kasabada Avrupalıların toplandığı bir kulüp var. Hizmetkar, yani köle olarak işe alınanlar dışında, beyaz tenli olmayanlar giremiyor. Şirketlerde veya kamu kurumlarında çalışan beyaz tenliler, eşleri veya arada bir gelen beyaz tenli misafirler Kulüp'te takılıyor. Hepsi yerlilerden nefret ediyor, bu coğrafyaya medeniyet getirdiklerini, onlar olmasa bunların (yerlilerin) bi şeyi beceremeyeceklerini, demokratik yasalar getirelim derken vahşi yerlilerin şımartıldığını düşünüyorlar. Gün içinde muhabbet mutlaka buraya bağlanıyor. bütün Avrupalı Kulüplerine bir yerli üye alınması hakkında yüksek mevkilerden bir talimat gelince geçen bir diyalogdan alıntıyla örnek vereyim:
"Bu Kulüp'te yerli olmayacak! Sürekli olarak böyle küçük küçük şeyler vere vere İmparatorluğu çökertiyoruz. Bu ülkenin kışkırtıcılar tarafından çürütülmesinin nedeni de bizim onlara karşı çok yumuşak davranmamız. Tek bir politika var, onlara bir pisliğe karşı nasıl davranıyorsak öyle davranmalıyız. Bu önemli bir an ve olabildiğince saygıdeğer olmak istiyoruz. Birlik içinde davranmalı ve onlara şöyle demeliyiz: 'Biz efendiyiz, siz ise dilencisiniz...Dilenciler, kendi yerinizi bilin!" (42)

Bu sırada yavaş yavaş yükselen yerli isyanı hakkında Kulüp üyelerinden birinin söylediği de şu:
"Yerliler bize gelip kalmamız için yalvardıklarında 'Hayır, elinizde şans vardı, kullanmadınız. Biz de sizi bırakıyoruz, artık kendinizi yönetin bakalım!' diyeceğiz. İşte o zaman ne biçim ders almış olacaklar!"(43)

Kulüpteki - sayısı 10'u geçmeyen - karakterleri tek tek açıklamayacağım. Hepsi birbirine benziyor. Orwell'in şu cümlesi durumu gayet iyi özetliyor:
Hindistan kasabalarının hepsinde Avrupalılar Kulübü ruhsal bir kale, İngiliz iktidarının gerçek makamı ve yerli memurlar ile milyonerlerin boşuna ulaşmaya çabaladıkları Nirvana'dır.(26)

İsyan eden yerlilerin bir beyaz adamı öldürmesi üzerine Kulüp'teki ruh halini şöyle anlatıyor Orwell:
...bağışlanamaz bir olay olmuştu – bir beyaz adam öldürülmüştü. Böyle bir şey olduğunda, Doğu'daki İngilizlerin içini bir ürperti kaplar. Burma'da her yıl yaklaşık sekiz yüz kişi öldürülür; bunun hiçbir önemi yoktur; ama bir beyaz adamın öldürülmesi canavarlıktır, kutsal şeylere karşı işlenmiş bir suçtur.(284)

Peki beyaz adamın öcü nasıl alınacak?
"...Onları yakalayacağız. En azından 'birilerini' yakalayacağız. Yanlış adamı yakalamak, hiç adam asmamaktan çok daha iyidir."(287)(Bu strateji idam yasaklanmış olsa da hala her yerde geçerlidir sanırım.)

Kulüp'tekilerin Flory hakkındaki görüşlerini özetleyen cümlelerden biri de şu:
Her şey konusunda bir doğru, bir de yanlış görüş varken niçin Flory'nin her zaman yanlış olanı seçmekten hoşlandığını bir türlü anlayamıyordu.(229)



Ko S'la: Flory'nin çocukluk arkadaşı, aynı zamanda 15 yıllık hizmetkarı. (Kölesi demeye çekiniyorum çünkü 19. yüzyıl sonunda, 20. yüzyıl başında İngiltere resmi olarak köle alıp satıyor muydu, yoksa modern kölelik denilen döneme geçip ismini "uşak, hizmetkar" gibi sözcüklerle yumuşatmış mıydı, bilemiyorum. Kitapta net olarak "köle" sözcüğünün geçtiğini hatırlamıyorum. Hafızam çoğu zaman iyi çalışmaz zaten.) Ko S'la, efendisinin tam bir beyaz adam olmasını istiyor, O'nun aykırı düşünceleri, diğer beyaz adamlar gibi spor yapmak, akşam Kulüp'e gitmek gibi rutinlerinin olmaması canını sıkıyor. Çünkü beyaz adamın üstünlüğüne gönülden inanıyor. Efendisini çok seviyor. Günün her saatini O'na adamaktan memnun. İngilizce anlıyor, çok iyi konuşamasa da. Ayrıca sürekli kavga eden iki karısı var. Her hizmetkar gibi kadın efendilerden yani memsahiblerden nefret ediyor. Flory'nin evlenmesi ihtimali üzerine hizmetkarlar arasındayken şunları söylüyor:
"(Evlenirse) Ben (işten) ayrılmam, çünkü on beş yıldır ona hizmet ediyorum. Ama o kadın geldiğinde bizi nelerin beklediğini biliyorum. Mobilyaların üzerindeki lekeler için bize bağıracak, öğleden sonraları ona çay taşımamız için bizi uykumuzdan uyandıracak, günün her saatinde mutfağa gelip işlere burnunu sokacak, pis tencerelerden ve un çuvalındaki hamam böceklerinden dert yanacak. Bana kalırsa bu kadınlar, geceleri uyumayıp hizmetçilerine işkence yapmak için yeni yollar düşünüyorlar." (141)


Ve yerli kadınların beyaz tenli kadınlar hakkındaki düşünceleri:
Aralarında Ma Pu ve Ma Yi de olmak üzere ötekilerin hepsi onunla birlikte içlerini çektiler. Hiç kimse Ko S'la'nın sözlerini kendi üzerine alınmamıştı. İngiliz kadınları ayrı bir ırk olarak görüyorlardı; hatta insan olarak gördükleri bile kuşkuluydu. Ve gözlerine öyle korkunç görünüyordu ki bir İngiliz erkeğin evlenmesi genelde evdeki bütün hizmetçilerin, hatta yıllardır onunla birlikte olanların bile kaçması için bir işaret anlamına geliyordu.(142)

Böyle düşünmeleri nedense şimdi çok normal geliyor bana. Erkeklerin "efendi" olmasına alışmışlardır. Anlamadıkları işleri yapan erkekler evde çok vakit geçirmez zaten, evde durmayınca hizmetçilerin işine de çok burunlarını sokmazlar. Ama o dönemde Avrupa'dan kalkıp taaa oralara gitmiş kadın muhtemelen tuzu kurudur ve ev hanımıdır. Veya orada doğup büyüdüyse bile, küçüklüğünden itibaren hep hizmetkarları olan, tüm gün evde olmasına rağmen hiçbi iş yapmayan, ev patronluğu yaparak kendini, otorite ihtiyacını tatmin eden kadınlardır. Hayatta başka bir görev edinemez, okumak veya çalışmak veya evde kendi kendine bir mesai edinip entellektüel alanda kendini geliştirmek istese bile, öyle bir ortamda, Flory gibi yalnızlığa düşer, belki de delirir. Beyaz bir kadın, bir memsahib olmak dışında bir hüneri olursa delirir. Mutlaka istisnalar vardır, onları öğrenmeyi çok isterim. Fakat yüzdeleri düşük olacağından, kadın-erkek yerlilerin onlarla karşılaşma ihtimali çok düşük olsa gerek. Bu yüzden nefretlerini anlayabiliyorum.



Doktor Veraswami: Flory'nin tek yakın arkadaşı. Az sayıdaki okumuş, yüksek mertebeli yerlilerden biri. Kasabanın tek doktoru. Tam bir İngiliz hayranı olmasına ve yerlilerin köleliği hak ettiğini düşünmesine rağmen Flory ile iyi arkadaşlar çünkü tartışabiliyorlar. Kitabın fikirsel altyapısını en iyi anlatan cümleler bu ikisinin diyaloglarında göze çarpıyor. Bu yüzden bol bol alıntı yapacağım. Doktor'un görüşlerini şu diyalogla özetleyebiliriz:
"Niye her zaman şu pukka sahib dediklerinizi aşağılayıp duruyorsunuz? Onlar toprağın tuzudur. Yaptıkları büyük şeyleri düşünün: Clive, Warren Hastings, Dalhousie, Curzon. Onlar öyle insanlardı ki -sizin ölümsüz Shakespeare'inizden alıntı yapacağım- böylelerinin benzerlerini bir daha göremezsiniz."
"Peki, sen onların benzerlerini bir daha görmek ister misin? Ben istemem."
"Bir İngiliz centilmeninin ne kadar soylu bir insan olduğunu düşünün. Birbirlerine olan göz kamaştırıcı bağlılıkları! Devlet okulu ruhu! Biraz tatsız tavırları olanlarda bile -kimi İngilizlerin küstah olduklarını kabul ediyorum- biz Doğuluların yoksun oldukları çok değerli nitelikleri var. Kaba dış görünüşlerinin altında altın bir yürek taşıyorlar."(51)

Alttan alta isyan hareketlerinin, milliyetçilik bilincinin yayıldığı bu sömürge coğrafyasında, kitap okumayı seven, yeni görüşlere açık bir doktor, nasıl bu kadar kör olabilir? Kitapta eksik kalan noktalardan biri bu sanırım, Doktor'un bilinçaltını hazırlayan etkenleri tam olarak göstermiyor.

"Ben Burmalıların bizi bu ülkeden atmalarını istemiyorum. Tanrı korusun! Herkes gibi ben de para kazanmak için buradayım. Benim tek karşı çıktığım şey, şu beyaz adamın sorumluluğu palavrası. Pukka sahib rol yapıyor. Bu çok can sıkıcı bir şey. Eğer hepimiz sürekli olarak bir yalanla yaşamıyor olsaydık şu Kulüp'teki lanet olası aptallar bile daha eğlenceli olurlardı. (...) Zavallı siyah kardeşlerimizi soymak için değil de onları kalkındırmak için burada olduğumuz yalanıyla elbette. Sanırım bu oldukça doğal bir yalan aslında. Ama bizi çürütüyor... Sürekli olarak bir üçkağıtçı ve yalancı olduğumuz duygusuyla yaşıyoruz, bu bize işkence ediyor ve gece gündüz kendimizi aklamaya zorluyor. Yerlilere karşı hayvanca davranışlarımızın yarısının altında bu yatıyor. Yalnızca hırsız olduğumuzu itiraf etsek ve sonra da palavralarla uğraşmadan hırsızlığımıza devam etsek biz Anglo-Hintliler neredeyse dayanılabilir insanlar bile olabilirdik."(52)

Flory'nin asıl derdinin atalarının yaptığı adilikler değil, bitmez tükenmez yalnızlık hissi olduğunu görüyoruz burada. Rol yapmak zorunda. Kurdukları tiranlığı hoş göstermek için bir ilerleme ve medeniyet yalanı uydurmuşlar, bunu devam ettirmek zorundalar. Despotluğun, sınırsız otoritenin, başkalarına saygısızlığın, tüm bu negatif tanımlamaların temsilcisi olan kişinin en çok kendine zarar verdiğini düşünüyor. Kendi özgürlüğünü kısıtlıyor. Bir rol ediniyor ve artık o rolü oynamak zorunda. Tavırları ve fikirleri hem tiranlık hem de yerliler tarafından sürekli kontrol ediliyor. Dışarıya karşı idare etse de kendine karşı rol yapmayı beceremediği için, burada yerlilerin medenileşmesini zerre kadar umursamadığının farkında olduğu için korkunç bir yalnızlık çekiyor. Azınlık bile olsa dahil olabileceği bir grup yok. 1936'da yazdığı "Shooting an Elephant" makalesi çok daha iyi özetliyor bu görüşlerini. Şuradan okuyabilirsiniz: wikilivres.ca

Flory'nin çevresinde kendisi gibi düşünen kimse yok. Doktor dışında biriyle fikirlerini paylaşması kendisi için tehlikeli. İstese bu yalnızlıktan sıyrılıp, gizlice direnişe katılabilirdi belki. Kabul edilir miydi yerliler tarafından? Edilmese bile en azından denemiş, kendine saygısını arttırmış olurdu. Fakat çözüm mü bu? Kendini Kulüp'e ait hissedemiyor diye, ait olmadığı başka bir topluluğa yamanmak, bütün sıkıntılarını bitirir miydi? Flory'nin içe kapanık karakterini de unutmayalım. Kendisi de laf arasında karakterinden yakınıyor:
"Üzgünüm Doktor; ev çatılarına çıkıp seslenen biri değilim ben. Buna cesaretim yok. (...) Böylesi daha güvenli. Bu ülkede ya bir pukka sahib olacaksın ya da öleceksin. Onbeş yıldır senden başka kimseyle dürüstçe konuşmadım. Burada yaptığım konuşmalar benim emniyet supabım;kimseye sezdirmeden birazcık kara ayin, senin anlayacağın."(57)

Başka bir bölümde de Kulüp'te beyaz adamların Doktor'u aşağılamasına ses çıkaramadığı için eve giderken kendi kendine yakınmasına şahit oluyoruz:
"İt, korkak it seni," diye söylendi Flory kendi kendine; ama yine de çok kızgın sayılmazdı; çünkü bu düşünceye alışmıştı artık. "Sinsi, tembel, ayyaş, ahlaksız, ruhuyla bozmuş, kendine acıyan bir itsin işte. Kulüp'teki bütün o aptallar, kendini onlardan üstün sanmayı pek sevdiğin bütün o can sıkıcı salaklar, onların bile her biri senden daha iyi bir insan. En azından kendilerine özgü ayılıklarıyla erkek onlar. Korkak değiller, yalancı değiller. Yarı ölü, yarı çürümeye yüz tutmuş değiller. Ya sen..."(80)
Bu sırada Flory, dostuna yönelik toplu bir hakaretin altına imzasını atmıştı. Bunu yapmasının nedeni, yaşamında binlerce başka şeyi yapmasının nedeniyle aynıydı; reddetmek için gereken o küçücük cesaret kıvılcımından yoksundu.(81)

O'nun dertlerindiren en büyük sebeplerden biri de yerlilerin en okumuşunun bile beyazları yüceltmesi ve bunu rol icabı değil, inanarak yapmalarıydı. Orwell'in Doktor için söyledikleri daha iyi anlatıyor durumu:
...İngiliz sert bir şekilde İngiliz karşıtıydı, Hintli de fanatik ölçüde İngilizlere bağlıydı. Dr. Veraswami, İngilizlere karşı, binlerce İngiliz tarafından küçümsenmenin bile sarsamadığı tutkulu bir hayranlık duyuyordu. Büyük bir hevesle kendisinin bir Hintli olarak yozlaşmış ve aşağılık bir ırka ait olduğunu savunurdu. İngiliz adetine duyduğu güven öylesine büyüktü ki hapishanede bir kırbaçlama ya da idamda hazır bulunduktan sonra kara yüzü solmuş bir şekilde eve gelip de kendini ancak viski ile toparlayabildiği zaman bile inancının gücünde azalma olmuyordu. Flory'nin görüşleri O'nu çok şaşırtıyor; ama aynı zamanda da sofu bir dindarın, Tanrı'nın duasının tersten okunuşunu duyunca aldığı hazza benzer ürpertici bir haz veriyordu.(53)

Ve şimdi Doktor'un "Tayyip gitse kim gelecek, Kılışdar mı?" minvalinden sözlerine kulak verelim:
"Ticaret için burada olduğunuzu söylüyorsunuz. Elbette öylesiniz. Burmalılar kendi başlarına ticaret yapabilirler miydi? Makineler, gemiler, tren yolları yapabilirler miydi?Siz olmazsanız umutsuz bir durumdalar. Eğer İngilizler orada olmasaydı Burma ormanları ne olurdu? Dosdoğru Japonlara satılırdı, onlar da kesip yok ederlerdi. Sizin elinizde yok olmadıkları gibi gerçekten gelişiyorlar da. İşadamlarınız ülkemizin kaynaklarını geliştirirken memurlarınız da bizi uygarlaştırıyorlar, yalnızca kamu sevgileri yüzünden bizi kendi düzeylerine çekmeye çalışıyorlar. Bu göz kamaştırıcı bir özveri rekoru."(54)
"Zırva bunlar sevgili Doktor. Kabul ediyorum, delikanlılara viski içmeyi ve futbol oynamayı öğretiyoruz; ama bundan başka pek bir şey öğrettiğimiz yok. Okullarımıza bak - ucuz katipler yetiştiren fabrikalar. Hintlilere işe yarar tek bir el sanatı öğretmedik. Buna cesaret edemeyiz; endüstride rekabetten korkarız. Hatta çeşitli endüstrileri ezip yok ettik. Hint muslinleri nereye gitti şimdi?"(54)

Hint muslinleri denilen şey, kumaşlar. Aşağıdaki Wikipedia alıntısından da görebileceğiniz gibi, İngilizler rekabeti engellemek için sadece kendi fabrikalarında üretime izin vermeye başlamışlar. Hintliler İngiliz ürünlerine mahkum olmuşlar. Eskiden evde yün eğirip kendi kıyafetlerini dikerken, geçmişlerinden o kadar kopmuşlar ki, Gandhi'ye kadar bu bez parçalarının önemini hatırlayamamışlar. Gandhi filminde bunu daha net görebilirsiniz. Gandhi'nin direniş simgelerinden biri tuz, biri de bu bezlerdi. Zengin ol fakir ol, her gün evde otur kendi bezini doku, İngiliz bezi alma. Günümüzde iki günden fazla sürmeyen, kola içmeyip yola dökme boykotlarının aksine, işe yaradı.


Orwell'in, yani Flory'nin "valla biz iyi insanlar değiliz" konseptinde verdiği bir başka örnek de şöyle:
"Kırklarda ya da daha öncesinde Hindistan'da da denize açılan gemiler yapılıyordu ve bunlar için adam da yetiştiriliyordu. Şimdi burada denize açılabilecek bir balıkçı teknesi bile yapamıyorsunuz. XVIII.yüzyılda Avrupa standartlarıyla en azından boy ölçüşebilecek toplar dökülebiliyordu. Şimdi, biz yüz elli yıl Hindistan'da kaldıktan sonra bütün kıtada pirinç bir fişek kartuşu bile yapamaz duruma geldiniz. Hızla gelişebilen Doğu ırkları, yalnızca bağımsız kalanlar oldu. Japonları örnek vermeyeceğim ama Siyam'ın (Tayland) durumuna bak..."(54)

Doktor da durur mu yapıştırmış cevabı. Sıkışınca hepimizin sarıldığı o pis, o tembel "Doğulu karakter"
"Dostum, Doğulu karakteri unutuyorsunuz. Bütün tembelliğimiz ve boş inançlarımızla bizi geliştirmek nasıl olanaklı olabilir? En azından bize yasa ve düzen getirdiniz. Hiç sapmayan İngiliz adaleti ve Pax Britannica (İngiliz Barışı)."(55)
"Pox Britannica Doktor. Onun asıl adı İngiliz Hastalığı. Hem sonra barış kimler için? Tefeciler ve avukatlar için. Elbette Hindistan'ın barış içinde yaşaması bizim çıkarımıza uyuyor ama bütün bu yasa ve düzen zırvalarının sonu nereye götürüyor? Daha fazla banka ve daha fazla hapishane – tek anlamı bu."(55)

Ve en çok da ilerleme kavramıyla derdi olduğunu düşündüğüm Orwell, küçük de olsa bir distopik tablo çizmeden duramıyor. (Bu kitap yazıldığında 1984 ve Hayvan Çiftliği henüz ortada yoktu):
"Şu hızla yayılan modern ilerleme dediğin şey nereye götürüyor? O çok sevgili eski domuz ahırımızda şimdi yalnızca bir de gramofonlarımız ve fötr şapklarımız oldu. Zaman zaman iki yüzyıl sonra bütün bunların ormanların, köylerin, manastırların, pagodaların hepsinin yok olacağını düşünüyorum. Bunun yerine elli yarda aralıklı pembe villalar olacak; şu tepelerin hepsi göz alabildiğine villalarla kaplanacak ve hepsinin gramofonlarında aynı melodi çalacak. Bütün ormanlar dümdüz traşlanmış ve News of the World gazetesi için kağıt hamuruna dönüştürülmüş ya da gramofon kasası yapmak için doğranmış olacaklar. Ama ağaçlar öclerini alacaklar, tıpkı Yaban Ördeği'ndeki yaşlı adamın dediği gibi..."(56)
"Dünyayı dolaşıp hapishaneler kuruyorlar. Bir hapishane inşa edip bunun adına da ilerleme diyorlar," diye ekledi umutsuzca – çünkü Doktor benzetmesini anlamayacaktı."(56)

Bu son paragraf, hayatına göz attıktan sonra daha anlamlı oldu, çünkü Burma'da çalıştığı sırada Insein Hapishanesi'nde de görev yapmış. Burma'daki ikinci büyük hapishaneymiş. Orwell'in "A Hanging" isimli bir makalesi var, İngiltere'ye döndükten sonra, 1931'de yazmış, yayımlanmış. Yaşadığı bir olayı mı anlatıyor, bilinmiyor. Ama yaşadıklarının etkisi ile kurguladığı kesin. İngilizcesini şuradan okuyabilirsiniz: orwell.ru



U Po Kyin: Kasabanın Doktor gibi yüksek mevkide yer alan bir diğer yerlisi. İkisi yerlilerin ulaşabileceği en yüksek iki mevkiyi işgal ediyorlar. Doktor işinde gücünde bir insanken, U Po Kyin bulunduğu yere dalavereyle gelmiş, sürekli rüşvet almış, işine yaramayan mevki sahiplerinin ayağını kaydırmış. Yakalanmamasını da iyi beceriyor. Beyazlar kendisinden gayet memnun, dalaverelerinden haberleri yok.

Kitap boyunca hedefi Doktor'un adını lekelemek. Böylece, Avrupalılar Kulübü'ne bir yerli alınacak olursa, beyaz bir dostu olan (Flory) Doktor'un değil, kendisinin seçilmesini sağlayacak. Asıl hedefi ise bir beyazla aynı seviyede bir makam elde etmek. Aynı zamanda dindar biri olduğu için, asıl hedefine ulaştıktan sonra kötülük yapmayı bırakıp, günahlarının kefalet olarak bi sürü pagoda (tapınak) yaptıracak. Böylece bir sonraki hayatında fare, böcek veya kadın olarak dünyaya gelmekten kurtulacak..

Orwell'in U Po Kyin tanımlamalarından biri şöyle:
Kurnaz olmakla birlikte, barbarca işleyen bir beyni vardı, önünde belirli bir amaç olmadan asla kafası işlemezdi; düşünmek adına düşünceye dalmak onu aşan bir şeydi.(15)

Doktor'a attığı iftiralardan biri ise şöyle:
Doktor, yalnızca bölücülükle değil aynı zamanda gasp, ırza geçme, işkence, yasadışı ameliyatlar yapma, körkütük sarhoşken hastalarını ameliyat etme, zehirleyerek öldürme, büyülerle adam öldürme, pagodada ayakkabılarını çıkarmama, et yeme, katillere ölüm raporu satma ve askeri polisin davulcu çocuğuna eşcinsel tekliflerde bulunma eylemleriyle de suçlanıyordu. Onun hakkında söylenenleri duyan herkes, Doktor'un Machiavelli, Sweeney Todd ve Marquis de Sade karışımı bir insan olduğunu düşünürdü.(166)(Orwell'i seviyorum)



Ma Kin: U Po Kyin'in dindar karısı. Kocası bütün planlarını bir tek Ma Kin'e anlatıyor. Kadın kocasının yaptıklarını hiç tasvip etmiyor ve bunu açıkça söylüyor. Adam "sen bu işlerden ne anlarsın kadın" deyip, zerre suçluluk duymadan daha çok gururlanarak, bu yaptığı pisliklerin hedefine ulaşmakta ne işe yarayacağını anlatıyor. Ma Kin'in bir adamın ölümüne sebep olduğu için kocasını suçlaması üzerine U Po Kyin'in cevabı şu:
"Eğer birileri cinayet işlemeyi seçtiyse bunun suçlusu ben miyim? Balıkçılar balık yakalarlar ve bu yüzden lanetlenirler. Ama biz balık yediğimiz için lanetleniyor muyuz? Elbette hayır. Nasıl olsa öldüklerine göre balıkları niye yemeyelim?"(285)

Kadın derin bir of çekip, kocasının iyi bir dindar olmayışına, sonraki hayatlarının sefalet içinde geçeceğine hayıflanmak dışında hiçbir şey yapmıyor. Belki yerli bir kadın olarak gidip kocasının planlarını cümle aleme duyursa bile dikkate alınmayacağını bildiği için, belki de Marx'ın dediği gibi din afyonunu yuttuğu için. Fakat kocasının konumu sayesinde de olsa, kitapta iyi konumdaki tek yerli kadın olan Ma Kin'i bu halde görmek, elbette insanın içini daha da karartıyor.



Ma Hla May: Flory'nin yerli metresi veya fahişesi. Aralarında sevgi yok. Arada bir sevişiyorlar ve Flory kadına para veriyor, hediyeler alıyor. Hatta Ma Hla May'ın başka bir yerli sevgilisi var. Fakat yozlaşmanın dibine vurmuş diğer yerliler gibi, yerli hayatını küçümsüyor, köle gibi çalışmak zorunda olan kendi halkının kadınlarına benzemekten deli gibi korkuyor. Beyaz bir adamın sevgilisi olmakla, aldığı hediylerle sınıf atladığını düşünüyor. Flory içinse bu ilişki pişmanlık sebeplerinden biri. Uyuşturucu gibi. Sevişme, sevgiyle dokunma/dokunulma ihtiyacını karşılıyor sadece. Fikirsel bir uyum olmadığı sürece Flory'nin mutlu olması mümkün değil. Kadının kendisini Flory'nin karısı diye tanıtmasını umursamayacak kadar da boşvermiş. Ta ki beyaz kadın Elizabeth kasabalarına gelene kadar. Flory Elizabeth'e aşık oldunca Ma Hla May'ı hayatından def ediyor. Kadın neye uğradığını şaşırıyor, aşkından ölüyormuş rolü yapıyor, Flory bu duygu gösterisini yemeyince, yerli toplumunda yeri olmadığını, onlardan biri gibi olmak istemediğini söyleyip yalvarıyor. Fakat Flory'nin kararlılığını görünce başbelası oluyor.



Elizabeth: İngiltere'de doğmuş, babası iflas edince annesiyle birlikte Paris'e gitmiş. Zengin yaşamına hayran. Polo, avcılık, ata binmek, golf, balolar gibi zevkleri var. Hiçbiriyle ilgilenecek kadar zengin olmasa, hatta sefalet içinde yaşasa da, durmadan dergi fotoğraflarına bakıp tatmin oluyor. En büyük hayali zengin biriyle evlenip dergilerdeki hayata kavuşmak. Sanatçı olduğunu zanneden annesinin aydın arkadaşlarından, sanattan, sanatın getirdiği sefaletten nefret ediyor. Annesi ölünce başka kimsesi olmadığı için amcasının yanına Burma'ya geliyor.

Flory ise İngiltere'de okumuş, Paris'te yaşamış bu genç kadının güzelliğine hayran kalıyor. O'nu olduğu gibi tanımak yerine, kafasında hayal ettiği versiyonuna aşık oluyor. O'nunla tehlikeli fikirlerini paylaşabileceğini, bi gün evlendiklerinde diğer beyaz kadınlar gibi acımasız bir memsahib olmak yerine, insanca yaşayacağını sanıyor. Yerlilerin eğlencelerine götürüyor. Avrupalılara iğrenç görünen fiziksel özelliklerine rağmen onların da insan olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Flory yıllardır o kadar içe kapanmış, kendi kendine konuşmaya o kadar alışmış, anlamlı bir diyalog kurmayı o kadar unutmuş ki, Elizabeth sıkılıyor mu, konuyla ilgileniyor mu, hiç anlamıyor.
Flory ise hangi davranışının kızı rahatsız ettiğini bir türlü anlayamıyordu. Yalnızca Burma'yı kendi sevdiği gibi sevmesini, oraya bir memsahib'in (kadın efendi) donuk, meraksız gözleriyle bakmamasını istiyordu! İnsanların çoğunun, yabancı bir ülkede ancak orada yaşayanları hor görerek rahat edebildiklerini unutmuştu.(144)

Aralarındaki ilişki, okuyucunun hemen anlayacağı şekilde anlatılmış: Rehber-turist ilişkisi.
Biri ülkeye yeni gelmiş, öteki orada uzun süre yaşamış iki insan biraraya geldiklerinde ikincinin birinciye rehberlik yapmaya başlaması kaçınılmazdır.(144)

Bırak evlenmeyi, iyi arkadaş olmaları bile mümkün değil. Hayata bakışları o derece farklı. Elizabeth aslında Flory'nin tiksindiği insanlardan biri. Fakat uzun zamandır beyaz bir genç kadın görmeyen Flory'nin gözleri kör oluyor. Toplumun baskısına farkında olmadan boyun eğiyor. Toplumun yani hem yerlilerin hem de beyazların ikisinin ilişkisini onaylayacağını biliyor. Bunları uzun uzun düşünmese de, artık hayal kurmaya bile cesareti olmayan bu adamın birden cesaretlenip aşkının peşinden koşması ancak bu altyapıyla açıklanabilir. Güzellik aşkının gözlerini kör etmesiyle değil.

Oysaki Elizabeth, Flory'nin durmadan "...aynı zamanda hem anlaşılmaz hem de rahatsız edici olabilen o "aydınlara özgü" konuşmalar..."a dalıp gitmesinden tiksiniyordu.(211)
Kitapta Flory gibi düşünen tek bir kişi daha olsaydı, direniş romanı olurdu. Yazar bundan kaçınmış. Arka kapakta doğacak olan bir aşktan bahsedildiği için, sahneye bir kadının girmesini bekledim durdum. Belki de kadın Flory'nin aşık olmasına değecek bir kadın olacaktı, Doğu'da kafası çalışan, düşünebilen bir kadın görme hasretiyle yandım tutuştum Elizabeth'le tanışana dek. Fakat olmadı.

Halbuki Orwell Insein Hapishanesi'nde çalıştığı sıralar arkadaş olduğu bir kadın vardı, Elisa Maria Langford-Rae. Sık sık muhabbet ederlerdi. Daha önce iki kez evlenmiş olan kadın, wikipedia'ya göre Edinburh Üniversitesi'nde hukuk okumuştu, gazetecilik yapmıştı, bi ara Türkiye'de Atatürk'ün sarayında kalmıştı. Sonra din değiştirip budist olmuş, Burma'da bir yerliyle Kazi Lhendup Dorjee ile evlenmişti. Elizabeth karakteri için Orwell bu kadından ilham aldı mı bilmiyorum fakat Flory kadar yalnızlık çekmediği bir gerçek. Ayrıca roman boyunca gözlerim böyle birini aradığını da belirtmeden geçemeyeceğim.



Verrall: Kasabadaki herkes Elizabeth'in koca bulmak için bu vahşi coğrafyaya geldiğini biliyordu ve beyazların en gençlerinden olan Flory ile ikisini birbirlerine yakıştırıyorlardı. Fakat elbette sonunda sahneye bir rakip çıktı. Kasabaya Verrall adında, yakışıklı, genç, umursamaz olduğu için karizmatik ve üstelik polo oynayıp ata binmeyi çok seven bir askeri polis geldi. Geçici görevle geldiği için ne zaman geri gideceğinin belli olmaması, Kulüp'te yaşlı beyazların muhabbetlerinden hoşlanmaması, disiplin aşkından dolayı kadın,içki gibi zevklerden uzak durup durmadan spor yapması O'nu hem itici hem de acayip karizmatik gösteriyordu.

...Verrall'in yüzü, istenmeyen yabancıları görmezden gelmek üzere özel olarak tasarlanmış yüzlerdendi...(223)

Elbette bütün zengin aile çocukları gibi yoksulluğun iğrenç bir şey olduğunu ve insanların iğrenç alışkanlıkları yeğledikleri için yoksul kaldıklarını düşünüyordu.(243)

Alıntılardan anlaşılacağı gibi, Elizabeth Verrall'i gördükten sonra Flory'yi defterden sildi. Daha yakışıklı olmasının yanında, maaşı da daha yüksek, saçma sapan aydınca konuşmalar yapmayan, sınıfına yakışır bir hayat yaşayan bir koca adayıydı Verrall. Bu durum Florymizi akıllandıracağına daha beter etti.



Kitabın eski kapaklarından...

Sanki kitabın tek derdi aşk, nefret, entrika filanmış gibi, şu kapaklara bakın:"Tropik bölgelerde aşk ve ihanetin modern klasiği!" Hani nerde emperyalizm, hani nerde sömürgecilik, köleler, entellektüelin yalnızlığı? Onlar satmaz be ablam...Kaç yılında basıldığını bilmiyorum ama belli ki Orwell ünlendikten sonra. 




Diğer alıntılar:

97 - ...çünkü pukka sahib'ler kahvaltıdan önce jimnastik yaparlardı – iğrenç!

192 – Yaşlı adam, önlerine geçip onları evine götürdü. Tepetaklak bir L harfi gibi tuhaf, kambur bir yürüyüşü vardı. Romatizmalarının ve küçük bir hükümet görevlisi olduğu için sürekli eğilip selam vermek zorunda olmasının sonucuydu bu.

219 – Deprem, bittikten sonra çok eğlenceli bir şeydir. O anda pekala bir yıkıntının altında da olabilecekken sapasağlam kurtulmuş olduğunuzu düşünmek sevinç verici bir duygudur.
228 – Yazgı kendi tarzında adil davranıyordu.

260 – Vicdani bir görevi atlatmaya çalışan kadınların o ışıltılar saçan, öldürücü parlaklığıyla konuşurken...

265 - ...Ko S'la, bekarların hizmetkarları için çok gerekli bir sanat olan efendisini uyandırmadan soyma sanatında ustaydı. (Efendisi sarhoşken)

321 – Kuşkusuz misyonerler onu bebekken yakalayıp vaftiz etmişlerdi; çünkü yetişkin yaşta Hıristiyanlığa döndürülen Hintliler, neredeyse hep sonradan dinlerini bırakırlardı.



Üslup hakkında ufak bir eleştiri:

Bazı romanlarda en çok dertlendiğim şey, sayfaların akıp gitmemesi. Bu o eserin edebi açıdan kötü olduğunu mu gösterir, yoksa ben "roman dediğin şöyle olmalı" gibi takıntıları olan bir insan mıyım? Bilmiyorum. Fakat bu romanın da bi türlü akıp gitmediğini, yazarın üslubunun beni genel olarak sıktığını fakat konuya ilgi duyduğum için sonuna kadar okumakta hiç zorlanmadığımı söylemeliyim. Halbuki Hayvan Çiftliği hiç böyle gelmemişti. Bir de kitabın çevirisine ısınamadım. "Hey dostum, lanet olsun" gibi Türkçe dublajlı film etkisi yaratan dil soğuttu. Karakterleri kafamda konuşturamadım, canlandıramadım.