ben yine saçma bi şeye başladım. yeni bi blog açtım. işte burda: http://timelineoftheworld.blogspot.com/
amacım dünyadan gelmiş geçmiş tüm önemli insanları, bi kronolojide toplamak. şöyle bi bakınca, kimlerin aynı dönemde yaşadığını hemencecik görebilmek.
dünyada önemli insan bitmeyeceğine göre, bu blog da sonsuza kadar hazırlanma aşamasında kalacak. sürekli yeni birileri eklenecek. bu insanların biyografileri ve fotoğrafları eklenecek.
bu nedenle son güncellenme tarihini ve saatini yazının altında her seferinde yenileyeceğim.
ayrıca kullandığım kaynakları da yazının altında belirteceğim.
çok gerekli bi iş mi? hayır. ama benim için sudoku etkisi yapıyor, zihin açıyor.
blogun daha anlaşılır olması için her türlü öneriye açığım. öneriniz lütfen, israr ediyorum...
sevgilerle lililerle...
Her blog gibi biraz film ve kitap içerir. Biraz da sosyoloji, toplum, gözlem, Hollanda, korku, heyecan, neşe, nefret, endişe, hüzün ve kimbilir daha neler...
19 Mart 2013
YENİ BLOG ALDIM!
Etiketler:
kronoloji,
timelineoftheworld.blogspot.com,
yeni blog
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
18 Mart 2013
FERHAN ŞENSOY
son zamanlarda ferhan şensoya fena sarmış haldeyim. ne kadar yasal bilmem ama youtube'da eski tiyatro oyunlarının videoları var. işte bunlardan biri: http://www.youtube.com/watch?v=mw9xPJfm_MQ bayıldım. bi noktadan sonra istemsizce güler hale getiriyor, bu anlamda cem yılmaz tadında diyebiliriz. ama içerik olarak epey farklı tabi, daha doyurucu. yani biraz da kafayı doyurmak istediğiniz zaman izlemek gerekiyor.
tiyatrosunda oyunları devam ediyor, "ortaoyuncular" tiyatrosu, istanbulda, taksimde, istiklal caddesi üstündeki halep pasajında.
bugün gişeye gittim, film çekimi yapılıyordu, kapalıydı. sonra alacağım. internetten de alınabiliyor ama çağın gerisinde, kredi kartsız zamanda yaşadığım için ben alamıyorum.
buyrun takip etmek isteyenler için her türlü bilgi: http://www.ortaoyuncular.com/
ferhan şensoyun son röportajlarından biri için cnntürk aykırı sorularda : http://tv.cnnturk.com/video/2012/11/05/programlar/aykiri-sorular/basliksiz/index.html
epeyce kitabı da var, okumak gerek.
nedendir bilmem, röportajda ve oyunlarında ve "son ders" filminde gördüğüm kadarıyla, samimiyeti güven veriyor. oyuna gittikten sonra yine yazarım.
----
Güncelleme (25.03.2013): geçtiğimiz hafta "nasri hoca ve muhalif eşeği" ni izledim sonunda. yaklaşık 100 kişi vardı seyirci olarak. şensoy epeyce yaşlanmış görünüyordu. ama oyun komik ve muhalifti. diğerlerini de izleyeceğim. meraklısına, biletler 25tl, 35tl ve 40tl salondaki yerine göre. cuma, cts ve pazar var oyunlar. her oyundan sonra imza etkinliği yapıyor şensoy. muhabbet etmek isteyen için.
tiyatrosunda oyunları devam ediyor, "ortaoyuncular" tiyatrosu, istanbulda, taksimde, istiklal caddesi üstündeki halep pasajında.
![]() |
| Son oyunu: Masal Müfettişi |
bugün gişeye gittim, film çekimi yapılıyordu, kapalıydı. sonra alacağım. internetten de alınabiliyor ama çağın gerisinde, kredi kartsız zamanda yaşadığım için ben alamıyorum.
buyrun takip etmek isteyenler için her türlü bilgi: http://www.ortaoyuncular.com/
ferhan şensoyun son röportajlarından biri için cnntürk aykırı sorularda : http://tv.cnnturk.com/video/2012/11/05/programlar/aykiri-sorular/basliksiz/index.html
epeyce kitabı da var, okumak gerek.
nedendir bilmem, röportajda ve oyunlarında ve "son ders" filminde gördüğüm kadarıyla, samimiyeti güven veriyor. oyuna gittikten sonra yine yazarım.
----
Güncelleme (25.03.2013): geçtiğimiz hafta "nasri hoca ve muhalif eşeği" ni izledim sonunda. yaklaşık 100 kişi vardı seyirci olarak. şensoy epeyce yaşlanmış görünüyordu. ama oyun komik ve muhalifti. diğerlerini de izleyeceğim. meraklısına, biletler 25tl, 35tl ve 40tl salondaki yerine göre. cuma, cts ve pazar var oyunlar. her oyundan sonra imza etkinliği yapıyor şensoy. muhabbet etmek isteyen için.
Etiketler:
ferhan şensoy,
ortaoyuncular,
tiyatro
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
08 Mart 2013
KELEBEĞİN RÜYASI - SORULARA CEVAPLAR
- GÖRÜNTÜ: filmin görüntü yönetmeni gökhan tiryaki'ymiş. çektiği filmlere bakılırsa, günümüzün en iyi görüntü yönetmenlerinden olsa gerek. bkz: diğer filmleri. sıradan bi izleyici olarak bu yorumu nasıl yaptım? aksiyon vs içermemesine rağmen, bir filmin görüntülerinden etkilenip, "bunu sinemada izlemek lazım" diyorsam, hakikaten farklıdır ve iyidir, diyorum. böyle bi standart oluşturdum kendimce.
- ÇEKİMLER: İstanbul, Zonguldak ve Heybeliada'da yapılmış. kurgu ve montaj için Amerika'ya gitmiş y.e.
- GERÇEKLİK: ekşide şunu okudum ve daha fazla yazmamın anlamsız olacağına karar verdim: http://beta.eksisozluk.com/entry/32298327
Kişiler gerçekmiş ve olaylar onların hayatından esinlenilmiş.
--
Düzeltme: internetten okudukça bilgi ediniyorum, edindikçe kendimi tutamayıp buraya ekliyorum.
Rüştü'nün karısı Mediha'nın hastalığını anlayamamıştım filmde, tifoymuş.
Muzaffer, İstanbul Üniversitesi'nde felsefe eğitimine başlamış ama hastalık ve yoksulluktan yarım bırakıp, Zonguldak'a dönmüş. (vikipedi)
- ÇEKİMLER: İstanbul, Zonguldak ve Heybeliada'da yapılmış. kurgu ve montaj için Amerika'ya gitmiş y.e.
- GERÇEKLİK: ekşide şunu okudum ve daha fazla yazmamın anlamsız olacağına karar verdim: http://beta.eksisozluk.com/entry/32298327
Kişiler gerçekmiş ve olaylar onların hayatından esinlenilmiş.
--
Düzeltme: internetten okudukça bilgi ediniyorum, edindikçe kendimi tutamayıp buraya ekliyorum.
Rüştü'nün karısı Mediha'nın hastalığını anlayamamıştım filmde, tifoymuş.
Muzaffer, İstanbul Üniversitesi'nde felsefe eğitimine başlamış ama hastalık ve yoksulluktan yarım bırakıp, Zonguldak'a dönmüş. (vikipedi)
Etiketler:
iyi film,
kelebeğin rüyası
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
KELEBEĞİN RÜYASI
sonunda izledim.
yılmaz erdoğan'ın bi filmi de kötü olsun arkadaş!
şiir okuma tutkusu olmayan ben, y.e.'ın sesini ne zaman duysam içimden mırıldanmaya başlarım: "şehirlerarası otobüs yolculuklarında başladım"...
arkadan kardeş türküler başlar: "gün olur yolun düşerse gurbet ellere, al bu dertten yüreğimi dalgalara sal.."
adamın sesi dinletiyor kendini. duygusallıktan desem değil, coşkudan desem değil. aslına bakarsan, tembel tembel okuyor/konuşuyor biraz, miskin, mayışmış. sakin. ondan sanırım. sakin sakin anlatıyor koşturmamızı.
evet efendim. yazının bundan sonrası film hakkında bilgi içerebilir, dikkat derim.
film şairlerle, zengin fakir farkıyla ve hastalıklarla ilgili.
bu arada şairleri hiç sevmem, güvenilmez olurlar, lafı evirip çevirip süsleyip söylerler. benimkisi kız alınganlığı aslında evet, her kıza bi şiir yazabilirler. neyse, elbette haklı olduğumu düşünmüyorum, içgüdüsel olarak, sevemiyorum işte iki cinsin şairini de. ama işte, hayata tat katıyor şerefsizler (şerefsizler burada sempati, sevgi belirten manada). filmi de sevdirdiler yine.
beni en çok etkileyen, yine, zengin-fakir farkı oldu. zengin kızını hiç sevemedim. erdoğan da sevmememizi mi amaçlamıştı acaba? sırf macera olsun diye "madene inmek istiyorum" diyen, inince şok olan, insanların haline acıyan vals kursuna giden, tenis müsabakasında birinci olan kız çocuğu. sevdirmiyor kendini. sevemedim bi türlü film boyunca. evet erdoğan da bunu istedi bence çünkü hiç iyi kızı oynamadı Suzan, hiç babasına karşı gelmedi, hiç aşık olmadı, iki gözyaşı döktü belki ama hiç isyan edip rahatından vazgeçmeye çalışmadı. sevilmesi gerekseydi bunları yaptırırdı yüce yaratıcı (yönetmen, senarist).
tabi bir de yakışıklı şair etkisi var filmde. kıvanç tatlıtuğ'un (muzaffer), o eski piç tipinden (rol icabı tabi) eser kalmamış, zayıflamış, tırnaklarını yiyen, çekingen bi çocuk olmuş. babasının karşısında korkudan ne yapacağını şaşırıyor. efendi ve aptal aşık. kaburgaları sayılır hale gelmiş, "sadece yakışıklı değilim ulen ben, iyi oyuncuyum aynı zamanda!" mesajı vermiş adeta. kısacası daha bi "genç kızların sevgilisi" olmuş.
mert fırat'ın (rüştü onur) zaten iyi oyuncu olduğunu kabul etmiştim. o biraz daha haşarı bi şair. durmadan komiklikler şakalarla uğraşan. sadece karısını mutlu edemediği zaman gerçekten suratı asıldı.
bi de behçet hoca var tabi. yılmaz erdoğan. devlete sırtını dayamış, zar zor da olsa düzenli bi maaşla düzenli bi hayatı olan hoca. bizim bu iki şair için endişeleniyor ama yapacak çok bi şey yok elinde. kimse kimsenin hayatını bi çırpıda düzeltemez ki.
birkaç da soru takıldı aklıma:
- karakterler/olaylar gerçeklere mi dayanıyordu? behçet necatigil miydi o hoca? öyle olduğuna dair dedikodular var, biraz araştırayım.
- film sanırım newyork'ta çekilmişti. ben arada bir newyork'a gideceklerini filan sanıyordum. ama hiç ilgisi yoktu. yaklaşık 1 ay önce filan erdoğan'ın "istanbul'u özledim, aylardır newyork'tayız, bir an önce dönmek istiyorum" dediği röportajı okumadım mı acaba, yine rüyayla gerçeği mi karıştırıyorum? filmde tam olarak hangi sahneler newyork'ta geçiyordu? hepsi çözülecek, du bakalım.
- sanatoryum sözcüğü nasıl girmiş türkçe'ye? heybeliada'da kurulmuş ilk kez sanatoryum, veremli hastalar için, 16 yatak kapasitesiyle başlamış. isviçre'deki hastane örnek alınarak yapılmış 2005'te kapatılmış (kaynak vikipedia)
düzeltme: cevapları buldum, burada: http://kanatlikedimasali.blogspot.com/2013/03/kelebegin-ruyasi-sorulara-cevaplar.html
yılmaz erdoğan'ın bi filmi de kötü olsun arkadaş!
şiir okuma tutkusu olmayan ben, y.e.'ın sesini ne zaman duysam içimden mırıldanmaya başlarım: "şehirlerarası otobüs yolculuklarında başladım"...
arkadan kardeş türküler başlar: "gün olur yolun düşerse gurbet ellere, al bu dertten yüreğimi dalgalara sal.."
adamın sesi dinletiyor kendini. duygusallıktan desem değil, coşkudan desem değil. aslına bakarsan, tembel tembel okuyor/konuşuyor biraz, miskin, mayışmış. sakin. ondan sanırım. sakin sakin anlatıyor koşturmamızı.
evet efendim. yazının bundan sonrası film hakkında bilgi içerebilir, dikkat derim.
film şairlerle, zengin fakir farkıyla ve hastalıklarla ilgili.
bu arada şairleri hiç sevmem, güvenilmez olurlar, lafı evirip çevirip süsleyip söylerler. benimkisi kız alınganlığı aslında evet, her kıza bi şiir yazabilirler. neyse, elbette haklı olduğumu düşünmüyorum, içgüdüsel olarak, sevemiyorum işte iki cinsin şairini de. ama işte, hayata tat katıyor şerefsizler (şerefsizler burada sempati, sevgi belirten manada). filmi de sevdirdiler yine.
beni en çok etkileyen, yine, zengin-fakir farkı oldu. zengin kızını hiç sevemedim. erdoğan da sevmememizi mi amaçlamıştı acaba? sırf macera olsun diye "madene inmek istiyorum" diyen, inince şok olan, insanların haline acıyan vals kursuna giden, tenis müsabakasında birinci olan kız çocuğu. sevdirmiyor kendini. sevemedim bi türlü film boyunca. evet erdoğan da bunu istedi bence çünkü hiç iyi kızı oynamadı Suzan, hiç babasına karşı gelmedi, hiç aşık olmadı, iki gözyaşı döktü belki ama hiç isyan edip rahatından vazgeçmeye çalışmadı. sevilmesi gerekseydi bunları yaptırırdı yüce yaratıcı (yönetmen, senarist).
tabi bir de yakışıklı şair etkisi var filmde. kıvanç tatlıtuğ'un (muzaffer), o eski piç tipinden (rol icabı tabi) eser kalmamış, zayıflamış, tırnaklarını yiyen, çekingen bi çocuk olmuş. babasının karşısında korkudan ne yapacağını şaşırıyor. efendi ve aptal aşık. kaburgaları sayılır hale gelmiş, "sadece yakışıklı değilim ulen ben, iyi oyuncuyum aynı zamanda!" mesajı vermiş adeta. kısacası daha bi "genç kızların sevgilisi" olmuş.

mert fırat'ın (rüştü onur) zaten iyi oyuncu olduğunu kabul etmiştim. o biraz daha haşarı bi şair. durmadan komiklikler şakalarla uğraşan. sadece karısını mutlu edemediği zaman gerçekten suratı asıldı.
bi de behçet hoca var tabi. yılmaz erdoğan. devlete sırtını dayamış, zar zor da olsa düzenli bi maaşla düzenli bi hayatı olan hoca. bizim bu iki şair için endişeleniyor ama yapacak çok bi şey yok elinde. kimse kimsenin hayatını bi çırpıda düzeltemez ki.
birkaç da soru takıldı aklıma:
- karakterler/olaylar gerçeklere mi dayanıyordu? behçet necatigil miydi o hoca? öyle olduğuna dair dedikodular var, biraz araştırayım.
- film sanırım newyork'ta çekilmişti. ben arada bir newyork'a gideceklerini filan sanıyordum. ama hiç ilgisi yoktu. yaklaşık 1 ay önce filan erdoğan'ın "istanbul'u özledim, aylardır newyork'tayız, bir an önce dönmek istiyorum" dediği röportajı okumadım mı acaba, yine rüyayla gerçeği mi karıştırıyorum? filmde tam olarak hangi sahneler newyork'ta geçiyordu? hepsi çözülecek, du bakalım.
- sanatoryum sözcüğü nasıl girmiş türkçe'ye? heybeliada'da kurulmuş ilk kez sanatoryum, veremli hastalar için, 16 yatak kapasitesiyle başlamış. isviçre'deki hastane örnek alınarak yapılmış 2005'te kapatılmış (kaynak vikipedia)
düzeltme: cevapları buldum, burada: http://kanatlikedimasali.blogspot.com/2013/03/kelebegin-ruyasi-sorulara-cevaplar.html
Etiketler:
film,
iyi film,
kelebeğin rüyası,
kıvanç tatlıtuğ,
mert fırat,
yılmaz erdoğan
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
07 Mart 2013
MARTIN FREEMAN
Mecburen olaylara karışan, hafiften de meraklı ama düzenini bozmak istemeyen bu ufak tefek adamı yeni tanıdım sayılır. Sherlock'un yardımcısı olduğunu biliyordum ilk olarak.
Sonra Hobbits'te karşıma çıktı.
Sonra da Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi'nde.
Üçünde de yukarıda bahsettiğim karaktere yakın rollerde. Mecburen maceraya atılan adam...
Onu bu karakterle özdeşleştirmişim. İnternette biraz araştırınca bambaşka rollerde oynadığını da gördüm. Mesela the Office dizisinde gıcık bir yönetici rolündeymiş sanırım, Hot Fuzz'da da yine gıcık komiserlerden biriymiş (filmi izlediğimde hiç fark etmemişim).
Ufak tefek ve komik. Komikliğinde mimikler ön plana çıkmıyor, yani Jim Carrey gibi değil. Ama sıradan insan suratıyla komik olması dahoşuma gitti. Bir de dublajsız izlemek şart. Animasyon filmlerde de seslendirme yapmış. Sesini kaçıurmamak lazım.
Komedi olsun olmasın diğer filmlerini de izleyeceğim.
----
Aylar sonra gelen edit:
Sherlock 3. sezonu başladı ve Martin Freeman'a doyamadan bitti. Hasret gidermek için bikaç yöntem buldum.
1. John Watson'ın blogunu okuyorum arada bir: http://www.johnwatsonblog.co.uk/
2. İzlemediğim Martin Freeman filmlerini izliyorum. The World's End'i izledim en son: http://www.imdb.com/title/tt1213663/ Bu sırada yeni bi bağımlılık daha doğmaya başladı. Simon Pegg filmlerini de takibe aldım.
Sonra Hobbits'te karşıma çıktı.
Sonra da Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi'nde.
Onu bu karakterle özdeşleştirmişim. İnternette biraz araştırınca bambaşka rollerde oynadığını da gördüm. Mesela the Office dizisinde gıcık bir yönetici rolündeymiş sanırım, Hot Fuzz'da da yine gıcık komiserlerden biriymiş (filmi izlediğimde hiç fark etmemişim).
Ufak tefek ve komik. Komikliğinde mimikler ön plana çıkmıyor, yani Jim Carrey gibi değil. Ama sıradan insan suratıyla komik olması dahoşuma gitti. Bir de dublajsız izlemek şart. Animasyon filmlerde de seslendirme yapmış. Sesini kaçıurmamak lazım.
Komedi olsun olmasın diğer filmlerini de izleyeceğim.
----
Aylar sonra gelen edit:
Sherlock 3. sezonu başladı ve Martin Freeman'a doyamadan bitti. Hasret gidermek için bikaç yöntem buldum.
1. John Watson'ın blogunu okuyorum arada bir: http://www.johnwatsonblog.co.uk/
2. İzlemediğim Martin Freeman filmlerini izliyorum. The World's End'i izledim en son: http://www.imdb.com/title/tt1213663/ Bu sırada yeni bi bağımlılık daha doğmaya başladı. Simon Pegg filmlerini de takibe aldım.
Etiketler:
aktör,
Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi,
film,
hobbits,
john watson,
martin freeman,
sherlock,
simon pegg,
the world's end
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
12 Şubat 2013
GEZMEK...
Lafı çok uzatmadan: Birazcık gezdim tozdum.
Tatuta Ne Ola??
Buğday Derneği'nin Tatuta çiftliklerini araştırdım. Bir kereliğine 60 TL yatırıyorsun, Türkiye'de Tatuta'ya üye olan çiftliklerden birine gönüllü ya da ziyaretçi olarak gidip kalabiliyorsun. Gönüllü olursan, sadece yol paranı ödüyorsun. Konaklama yeme içme serbest ve gün içinde çiftlikte çalışıyorsun.
Şehirden kaçan deliler için, toprak dağ taş hayvan görmek isteyenler için, "bizim köydeki ev de tamir edilcek oraya gitsene illa iş yapmak istiyosan" diyen annesine "amacım çalışmak değil anne, değişik yerler görmek, yeni insanlar tanımak" diyenler için çok mantıklı.
He tabi "manyak mıyım ben, karın tokluğuna amelelik mi yapıcam diyenler" için hiç uygun değil:) Ama herkes bir gün taşa toprağa bulanmak ister. Fazla bilgiden zarar gelmez (her ne kadar cahillik erdem olsa da), ilerde işinize yarar bence. (göz kırpan gülücük)
Ayrıntılı Bilgi: http://www.bugday.org/bugdaygil/Tatuta/?p=0&lang=tr
İmece Evi Ne Ola?
İstanbul'a yakın olanları inceledim. Olabildiğince az para harcamam gerekiyordu, yol parası en az tutacak olana baktım. İkinci olarak da, çiftliğin amacı tercihimi belirledi: Entel dantel tiplerin bi araya gelip bi butik otel açıp, ellerinde viski kadehleriyle şömine başında "bu köylüler de ne kadar köylü, hahahaha"sohbetlerine daldığı bir yer olmamasını istedim. Ama tarla sahibi bi amcanın "bedava işçi" mantığıyla Tatuta'ya üye olmasından da korktum.
Beni geliştirecek, akşamları bana bi şeyler katacak muhabbetlerin olacağı bi yer olsun istedim.
Karşıma İmece Evi çıktı. Tam bu şartlar uygundu. Sitesinde şuna benzer bi söz vardı: "Dağ başında doğal yaşam için ev yapıp, klima kullananlardan değiliz." Özellikle bu söz beni cezbetti. Kurucusu İsmail, gelmişini geçmişini bütün amacını yazmıştı. Malum, okumayı seven biriyim, siteyi hatmettim.
Ayrıntılı bilgi burda: http://www.imeceevi.org/
Nasıl gittim?
Çiftlik, İzmir Menemen'e bağlı bi köy yakınlarında. Bir gün önceden tekrar aradım İsmail'i, İzmir'den biri gelecekmiş, onunla haberleşmemi istedi. Otomobille direk çiftliğe gittik yani, şanslıydım.
İstanbul'dan otobüsle gittim. En ucuz yol buydu (55TL, Nilüfer, Konfor Hat, tek kişilik koltuk). Bileti bi gün önceye bırakmasaydım İdobüs daha ucuza gelebilirdi.
Otomobille çiftliğe en yakın köye kadar gittik, Turgutlar Köyü'ne. Arabayı oraya bıraktık, kalanı yaklaşık 10 dk lık patika.
Çiftlikte Ne Varmış?
Taş ev, saman ev ve toprak ev var. Hepsi gelen gönüllülerle yapılmış.
Keçiler, köpekler, kediler, ördek var. Gördüğüm en özgür çiftlik hayvanları. Çok fazla çiftlik görmedim zaten de, gitsin gezsin dolaşsın gelsin diye salıveriliyorlar, bizim köyde o kadar rahat değillerdi:)
Tarlalar var. Bereketli topraklar var (gibi duruyor).
Güneş panelleriyle elektrik üretiliyor. Doğaya olabildiğince zarar vermemek amaç edinilmiş. "Şehirden gelen şehire gider" mantığıyla plastik vb çöpler biriktirilip belediye çöpüne teslim ediliyor. Doğada kurumuş, yıkılmış ağaçlar sobada yakılarak ısınılıyor. Kaynak suyu kullanılıyor. Yemek sobada pişiriliyor tabi ki. Yemek artıkları önce kedi ve köpeklerin kaplarına boşaltılıyor. Onların artanları evlerin ilerisindeki bir alana dökülüyor. Keçiler ve diğer hayvanlar gelip yesin diye. Kalanı toprağa karışıyor. Kül ile bulaşık çamaşır yıkanıyor. Kendi yaptıkları sabun ile el yıkanıyor.
Ufak tefek eksikler var, o problemleri gidermek için kafa yoruluyor.
Daha önceden İmece'ye gelip, şehirden uzak bu hayata devam etmek isteyenler, arazi satın almış yakınlardan, ev yapımını filan öğreniyorlar, kendi evlerini yapmak için.
İleride dere var, şelale varmış (gidemedim oraya)
Vahşi at ve sığır sürüleri var ormanda. Uzaktan durup bakıyorlar, yaklaştıkça uzaklaşıyorlar. Özellikle atlar o kadar dinç ve güzeller ki...
İlginç hayatlara sahip gönüllüler gelip gidiyor. Genellikle aktivist ya da bir şeylere, özellikle modern hayata tepkili insanlar. Benim dışımda -sanırım- kimse Tatuta ile gelmemiş. Kulaktan kulağa duyup gelenler var. Yani oranın giriş biletini sadece Tatuta kesmiyor.
Günlük Hayat Nasıl Geçiyor?
Sabah kalkılıyor. Soba yakılıyor. Kahvaltıdan kim sorumluysa o hazırlıyor. Sohbet muhabbet çay... O gün acil olan işler hangileriyse onlar yapılıyor. Üstün başın batıyor büyük ihtimalle. bu yüzden iş kıyafetlerin ayrı olsa iyi olur. Arada yoruldukça toprağa uzanıyorsun çamur oluyor. Köpeklerle boğuşursan bi de üstüne salya yapışıyor:)
Bu sırada yemek hazırlıyor biri. Öğle yemeğini yiyorsun. Çok da acıkmadan yiyorsun aslında.
Sonra tekrar iş. Sonra çay molası 4e doğru. Sonra tekrar iş. Sonra hava kararmaya başlayınca paydos. Arada bir çiçek toplamaya (sigara molasına) gidebilirsin, izmaritini biriktirip şehir çöpüne atman gerek tabi.
Akşam yemeğinden sonra yayılma zamanı. Çay, muhabbet... Müzisyenler de vardı ben ordayken. Darbukalar, gitarlar, tefler... Ben bile (ritmi tutturma sorunu olan ben bile) tef çaldım, darbuka çaldım kendimce. türkü söyledik, koro çalışması gibi bi şey yaptık:)
Sonra akşam 10 gibi herkes kendi haline dönüyor, uykuya doğru. Zaten beden yorulmuş oluyor gün boyunca, kendini koyveriyor...
Niye Kalktın Geldin, Bu Kadar Güzeldi Madem?
İki etken vardı. Birincisi yalnız kalmayı özledim. Oturup 3-5 kelime günlük bile yazamıyordum. Yalnız kalamamak büyük dertmiş benim için. Yatakhanede hiç kalmamış bi hanımevladı olarak büyümüşüm de haberim yokmuş.
İkincisi, özledim kendi hayatımı, insanları.
Daha uzun bi imece hayatı yaşarım belki tekrar. Ama arkamda özleyeceğim bi şey bırakmamam lazım bunum için. Ya da başka bi kedi haline gelmem lazım.
En Güzel Yanı Neydi Bu Gezinin?
Dönüş yolu. Yaklaşık 2 saat birazcık da korkarak, doğada tek başıma yürüdüm. Hiç insan yoktu. Vahşi at ve sığır sürüleri dışında neredeyse hiç hayvan da görmedim. Hava güneşliydi. Kendi sesimi kaydettim, videolarla. Ne hissettiğimi sesimle anlatmaya çalıştım, durup yazmak zor geliyordu. Rüzgarın, uzaktan gelen suyun ve adımlarımın dışında ses yoktu. Tek başıma bir şey yapıyordum, kendimi seviyordum. Uzun zaman olmuştu her şeyine kendim karar verdiğim bir şey yapmayalı. Çiftliğe karar vermek, gitmek, istediğim an kalkıp dönmek, bedeni yormak, zihni dinlendirmek...Güzeldi.
Çiftlikten tarif ettikleri yoldan, ipuçlarını takip ede ede köye vardım. Ordan köylü amcalara ufak anlık yalanlar söyledim. Turist tipiyle dağ başında tek başına yürüyen bi kız onlar için çok garip. Otostop çektim. Menemen Belediyesi'nin Huzurevi aracı denk geldi. Araçtaki memur bir kadına orda ne işim olduğunu anlattım. Kızı da istiyormuş öyle bir yerlere gitmek. Nasıl başvuracağını anlattım. İnerken endişeyle "aman dikkat edin" dedi daha genç gösteren kadın memur. Sonu belirsiz bi yola girmiş sırt çantalı genç kızı öylece bırakmak korkutmuştu onları:)
Menemen'den İzmir'e İzban'la tabi...
Kendimi dinledim bu gezide. İnsanları gördüm, sevdim. Tanımaya çalışmadım. Kendimi dinlemeye daha çok ihtiyacım varmış.
En kısa zamanda bir çiftliğe daha gitmek istiyorum. Olabildiğince farklı yerler görmek, farklı insanlar tanımak. Herkesin roman olacak bir hikayesi var. Onları biriktirmek gerek. Şehirden uzak, patron-işçi ilişkisinden uzak, köpekler gibi çalışmak, öküzler gibi mercimek çorbasına yumulmak gerek. Normalde yüzüne bakmayacağın bir elmanın saatler süren yürüyüşten sonra nasıl lezzetli olduğunu anlamak gerek. Üstüm batar korkusuyla toprağa uzanmaktan çekinmeyeceğin bi hayatın var olduğunu unutmamak gerek.
Tatuta Ne Ola??
Buğday Derneği'nin Tatuta çiftliklerini araştırdım. Bir kereliğine 60 TL yatırıyorsun, Türkiye'de Tatuta'ya üye olan çiftliklerden birine gönüllü ya da ziyaretçi olarak gidip kalabiliyorsun. Gönüllü olursan, sadece yol paranı ödüyorsun. Konaklama yeme içme serbest ve gün içinde çiftlikte çalışıyorsun.
Şehirden kaçan deliler için, toprak dağ taş hayvan görmek isteyenler için, "bizim köydeki ev de tamir edilcek oraya gitsene illa iş yapmak istiyosan" diyen annesine "amacım çalışmak değil anne, değişik yerler görmek, yeni insanlar tanımak" diyenler için çok mantıklı.
He tabi "manyak mıyım ben, karın tokluğuna amelelik mi yapıcam diyenler" için hiç uygun değil:) Ama herkes bir gün taşa toprağa bulanmak ister. Fazla bilgiden zarar gelmez (her ne kadar cahillik erdem olsa da), ilerde işinize yarar bence. (göz kırpan gülücük)
Ayrıntılı Bilgi: http://www.bugday.org/bugdaygil/Tatuta/?p=0&lang=tr
İmece Evi Ne Ola?
İstanbul'a yakın olanları inceledim. Olabildiğince az para harcamam gerekiyordu, yol parası en az tutacak olana baktım. İkinci olarak da, çiftliğin amacı tercihimi belirledi: Entel dantel tiplerin bi araya gelip bi butik otel açıp, ellerinde viski kadehleriyle şömine başında "bu köylüler de ne kadar köylü, hahahaha"sohbetlerine daldığı bir yer olmamasını istedim. Ama tarla sahibi bi amcanın "bedava işçi" mantığıyla Tatuta'ya üye olmasından da korktum.
Beni geliştirecek, akşamları bana bi şeyler katacak muhabbetlerin olacağı bi yer olsun istedim.
Karşıma İmece Evi çıktı. Tam bu şartlar uygundu. Sitesinde şuna benzer bi söz vardı: "Dağ başında doğal yaşam için ev yapıp, klima kullananlardan değiliz." Özellikle bu söz beni cezbetti. Kurucusu İsmail, gelmişini geçmişini bütün amacını yazmıştı. Malum, okumayı seven biriyim, siteyi hatmettim.
Ayrıntılı bilgi burda: http://www.imeceevi.org/
Nasıl gittim?
Çiftlik, İzmir Menemen'e bağlı bi köy yakınlarında. Bir gün önceden tekrar aradım İsmail'i, İzmir'den biri gelecekmiş, onunla haberleşmemi istedi. Otomobille direk çiftliğe gittik yani, şanslıydım.
İstanbul'dan otobüsle gittim. En ucuz yol buydu (55TL, Nilüfer, Konfor Hat, tek kişilik koltuk). Bileti bi gün önceye bırakmasaydım İdobüs daha ucuza gelebilirdi.
Otomobille çiftliğe en yakın köye kadar gittik, Turgutlar Köyü'ne. Arabayı oraya bıraktık, kalanı yaklaşık 10 dk lık patika.
Çiftlikte Ne Varmış?
Taş ev, saman ev ve toprak ev var. Hepsi gelen gönüllülerle yapılmış.
Keçiler, köpekler, kediler, ördek var. Gördüğüm en özgür çiftlik hayvanları. Çok fazla çiftlik görmedim zaten de, gitsin gezsin dolaşsın gelsin diye salıveriliyorlar, bizim köyde o kadar rahat değillerdi:)
Tarlalar var. Bereketli topraklar var (gibi duruyor).
Güneş panelleriyle elektrik üretiliyor. Doğaya olabildiğince zarar vermemek amaç edinilmiş. "Şehirden gelen şehire gider" mantığıyla plastik vb çöpler biriktirilip belediye çöpüne teslim ediliyor. Doğada kurumuş, yıkılmış ağaçlar sobada yakılarak ısınılıyor. Kaynak suyu kullanılıyor. Yemek sobada pişiriliyor tabi ki. Yemek artıkları önce kedi ve köpeklerin kaplarına boşaltılıyor. Onların artanları evlerin ilerisindeki bir alana dökülüyor. Keçiler ve diğer hayvanlar gelip yesin diye. Kalanı toprağa karışıyor. Kül ile bulaşık çamaşır yıkanıyor. Kendi yaptıkları sabun ile el yıkanıyor.
Ufak tefek eksikler var, o problemleri gidermek için kafa yoruluyor.
İleride dere var, şelale varmış (gidemedim oraya)
Vahşi at ve sığır sürüleri var ormanda. Uzaktan durup bakıyorlar, yaklaştıkça uzaklaşıyorlar. Özellikle atlar o kadar dinç ve güzeller ki...
İlginç hayatlara sahip gönüllüler gelip gidiyor. Genellikle aktivist ya da bir şeylere, özellikle modern hayata tepkili insanlar. Benim dışımda -sanırım- kimse Tatuta ile gelmemiş. Kulaktan kulağa duyup gelenler var. Yani oranın giriş biletini sadece Tatuta kesmiyor.
Günlük Hayat Nasıl Geçiyor?
Sabah kalkılıyor. Soba yakılıyor. Kahvaltıdan kim sorumluysa o hazırlıyor. Sohbet muhabbet çay... O gün acil olan işler hangileriyse onlar yapılıyor. Üstün başın batıyor büyük ihtimalle. bu yüzden iş kıyafetlerin ayrı olsa iyi olur. Arada yoruldukça toprağa uzanıyorsun çamur oluyor. Köpeklerle boğuşursan bi de üstüne salya yapışıyor:)
Bu sırada yemek hazırlıyor biri. Öğle yemeğini yiyorsun. Çok da acıkmadan yiyorsun aslında.
Sonra tekrar iş. Sonra çay molası 4e doğru. Sonra tekrar iş. Sonra hava kararmaya başlayınca paydos. Arada bir çiçek toplamaya (sigara molasına) gidebilirsin, izmaritini biriktirip şehir çöpüne atman gerek tabi.
Akşam yemeğinden sonra yayılma zamanı. Çay, muhabbet... Müzisyenler de vardı ben ordayken. Darbukalar, gitarlar, tefler... Ben bile (ritmi tutturma sorunu olan ben bile) tef çaldım, darbuka çaldım kendimce. türkü söyledik, koro çalışması gibi bi şey yaptık:)
Sonra akşam 10 gibi herkes kendi haline dönüyor, uykuya doğru. Zaten beden yorulmuş oluyor gün boyunca, kendini koyveriyor...
Niye Kalktın Geldin, Bu Kadar Güzeldi Madem?
İki etken vardı. Birincisi yalnız kalmayı özledim. Oturup 3-5 kelime günlük bile yazamıyordum. Yalnız kalamamak büyük dertmiş benim için. Yatakhanede hiç kalmamış bi hanımevladı olarak büyümüşüm de haberim yokmuş.
İkincisi, özledim kendi hayatımı, insanları.
Daha uzun bi imece hayatı yaşarım belki tekrar. Ama arkamda özleyeceğim bi şey bırakmamam lazım bunum için. Ya da başka bi kedi haline gelmem lazım.
En Güzel Yanı Neydi Bu Gezinin?
Dönüş yolu. Yaklaşık 2 saat birazcık da korkarak, doğada tek başıma yürüdüm. Hiç insan yoktu. Vahşi at ve sığır sürüleri dışında neredeyse hiç hayvan da görmedim. Hava güneşliydi. Kendi sesimi kaydettim, videolarla. Ne hissettiğimi sesimle anlatmaya çalıştım, durup yazmak zor geliyordu. Rüzgarın, uzaktan gelen suyun ve adımlarımın dışında ses yoktu. Tek başıma bir şey yapıyordum, kendimi seviyordum. Uzun zaman olmuştu her şeyine kendim karar verdiğim bir şey yapmayalı. Çiftliğe karar vermek, gitmek, istediğim an kalkıp dönmek, bedeni yormak, zihni dinlendirmek...Güzeldi.
Menemen'den İzmir'e İzban'la tabi...
Kendimi dinledim bu gezide. İnsanları gördüm, sevdim. Tanımaya çalışmadım. Kendimi dinlemeye daha çok ihtiyacım varmış.
En kısa zamanda bir çiftliğe daha gitmek istiyorum. Olabildiğince farklı yerler görmek, farklı insanlar tanımak. Herkesin roman olacak bir hikayesi var. Onları biriktirmek gerek. Şehirden uzak, patron-işçi ilişkisinden uzak, köpekler gibi çalışmak, öküzler gibi mercimek çorbasına yumulmak gerek. Normalde yüzüne bakmayacağın bir elmanın saatler süren yürüyüşten sonra nasıl lezzetli olduğunu anlamak gerek. Üstüm batar korkusuyla toprağa uzanmaktan çekinmeyeceğin bi hayatın var olduğunu unutmamak gerek.
Etiketler:
alternatif tatil,
buğday derneği,
çiftlik,
gezi,
imece evi,
izmir,
menemen,
tatuta
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
29 Ocak 2013
ÇAĞRI MERKEZİNDE ÇALIŞMAK
bugün günlük hayat telaşında en çok sövdüğümüz insanlardan olan çağrı merkezi çalışanlarından bahsedesim var. geçen gün okuduğum bir habere göre son yıllarda en çok istihdam açığı olan işmiş çağrı merkezi elemanı olmak. lise mezunu, vasıfsız, diksiyonu düzgün her insanın yapabileceği bir iş olmasına rağmen, neden açık olduğuna dair tahminlerim var.
öncelikle şunu söyleyeyim: çağrı merkezinde hiç çalışmadım. ama bir dönem bir firma adına elimdeki telefon listesinden hiç tanımadığım insanları arayıp bi şeyler duyurmaya çalışmışlığım oldu. neyse ki oradaki asıl görevim bu değildi, yani geçici bir işti. bir dönem de mağazada çalıştım. yani bu da demek oluyor ki, 3 boyutlu çağrı merkezi çalışanıydım.
bu tecrübelerim sayesinde onları az çok anlayabileceğimi sanıyorum.
çağrı merkezi çalışanının yaptığı iş nedir?
bir kurum adına sizinle konuşmak, kampanya varsa onu duyurmak, sizin bir sorununuz varsa onu çözmeye çalışmak, doğru kişilere yönlendirmek.
nasıl çağrı merkezi çalışanı olunur?
net bilgim yok ama tahminimce bir eğitimden geçiyorlardır. eğitimde, firma tanıtımı, sorulma ihtimali yüksek olan sorulara verilecek cevaplar, ses tonu, söylenmemesi ve söylenmesi gereken sözler anlatılıyordur.
peki biz neden sövüyoruz?
1. kullandığımız ürünle ilgili bir sorun için aramışsak ve çözüm bulamamışsak söveriz.
bu durumda şu gelir benim aklıma: firma yönetiminin organizasyon/sistem hatası yüzünden olmuştur aksama. yönetim müşteriden korkar. müşteriyle muhatap olmamak için çalışanı müşterinin karşısına yem olarak sürer.
aslında burda çalışanın yetkin olduğu, verebileceği bir cevap yoktur. "gecikmeden dolayı özür dileriz." diyebilir en fazla. gecikmenin sebebini tam olarak açıklamasına izin verilmez, firmanın adı lekelenmesin diye.
2. hiçbir bağımızın olmadığı bir firmadan kampanya duyurusu için aranmışsak söveriz.
kişisel bilgiler gizlidir. telefon numaramızın nasıl ellerine geçtiğini öğrenmek isteriz. mantıklı bir cevap veremezler, ortaklıklarının olduğu bir firmadan aldıklarını söylerler genelde. firmayı dava etsek kazanırız sanıyorum ama uğraşmak istemeyiz.e burda o an o çalışana kızmamızın da çok anlamı yoktur. "kredi kartı kullanmıyorum, iyi günler" dendiğinde bile "sürekli nakit mi harcıyorsunuz" diye soracak kadar yüzsüz olmalarını bekler iş verenleri onlardan.
böyle bir ortamda çalışan hiçbir çağrı merkezi elemanının yaptığı işle gurur duyduğunu sanmıyorum. ama onların devlet memurundan ya da robottan farksız olmaları istenir. yani her sorulan soruya cevap verememeleri, sadece önlerinde hazır duran kalıp sorulara kalıp cevaplar vermeleri istenir. işverenleri böyle ister. yoksa firmalar rezil olur.
bu nedenle çalışanlar o kadar nefret ederlar ki yaptıkları işten, sık sık işten çıkarlar.
firmalar da bu esnada rezil olur.
keşke bir çağrı merkezi çalışanı duysa bu dediklerimi ve haklı mıyım söylese. jjamessever@gmail.com a da yazabilir hiç kuşkusuz. merak ediyorum işte neden bu işin bu kadar saçma yürüdüğünü, illa ayşe arman mı olmam gerekir öğretmeniz için:)
eğer haklıysam bi uyarıda bulunmak istiyorum:
sevgili kapitalist sistem, titre ve kendine gel, benden söylemesi, senin yolun yol değil.
öncelikle şunu söyleyeyim: çağrı merkezinde hiç çalışmadım. ama bir dönem bir firma adına elimdeki telefon listesinden hiç tanımadığım insanları arayıp bi şeyler duyurmaya çalışmışlığım oldu. neyse ki oradaki asıl görevim bu değildi, yani geçici bir işti. bir dönem de mağazada çalıştım. yani bu da demek oluyor ki, 3 boyutlu çağrı merkezi çalışanıydım.
![]() |
| burdan |
çağrı merkezi çalışanının yaptığı iş nedir?
bir kurum adına sizinle konuşmak, kampanya varsa onu duyurmak, sizin bir sorununuz varsa onu çözmeye çalışmak, doğru kişilere yönlendirmek.
nasıl çağrı merkezi çalışanı olunur?
net bilgim yok ama tahminimce bir eğitimden geçiyorlardır. eğitimde, firma tanıtımı, sorulma ihtimali yüksek olan sorulara verilecek cevaplar, ses tonu, söylenmemesi ve söylenmesi gereken sözler anlatılıyordur.
peki biz neden sövüyoruz?
1. kullandığımız ürünle ilgili bir sorun için aramışsak ve çözüm bulamamışsak söveriz.
bu durumda şu gelir benim aklıma: firma yönetiminin organizasyon/sistem hatası yüzünden olmuştur aksama. yönetim müşteriden korkar. müşteriyle muhatap olmamak için çalışanı müşterinin karşısına yem olarak sürer.
aslında burda çalışanın yetkin olduğu, verebileceği bir cevap yoktur. "gecikmeden dolayı özür dileriz." diyebilir en fazla. gecikmenin sebebini tam olarak açıklamasına izin verilmez, firmanın adı lekelenmesin diye.
2. hiçbir bağımızın olmadığı bir firmadan kampanya duyurusu için aranmışsak söveriz.
kişisel bilgiler gizlidir. telefon numaramızın nasıl ellerine geçtiğini öğrenmek isteriz. mantıklı bir cevap veremezler, ortaklıklarının olduğu bir firmadan aldıklarını söylerler genelde. firmayı dava etsek kazanırız sanıyorum ama uğraşmak istemeyiz.e burda o an o çalışana kızmamızın da çok anlamı yoktur. "kredi kartı kullanmıyorum, iyi günler" dendiğinde bile "sürekli nakit mi harcıyorsunuz" diye soracak kadar yüzsüz olmalarını bekler iş verenleri onlardan.
böyle bir ortamda çalışan hiçbir çağrı merkezi elemanının yaptığı işle gurur duyduğunu sanmıyorum. ama onların devlet memurundan ya da robottan farksız olmaları istenir. yani her sorulan soruya cevap verememeleri, sadece önlerinde hazır duran kalıp sorulara kalıp cevaplar vermeleri istenir. işverenleri böyle ister. yoksa firmalar rezil olur.
bu nedenle çalışanlar o kadar nefret ederlar ki yaptıkları işten, sık sık işten çıkarlar.
firmalar da bu esnada rezil olur.
keşke bir çağrı merkezi çalışanı duysa bu dediklerimi ve haklı mıyım söylese. jjamessever@gmail.com a da yazabilir hiç kuşkusuz. merak ediyorum işte neden bu işin bu kadar saçma yürüdüğünü, illa ayşe arman mı olmam gerekir öğretmeniz için:)
eğer haklıysam bi uyarıda bulunmak istiyorum:
sevgili kapitalist sistem, titre ve kendine gel, benden söylemesi, senin yolun yol değil.
Etiketler:
call center,
çağrı merkezi,
çağrı merkezi elemanı,
işçi,
işveren,
kapitalist,
kapitalizm
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
25 Ocak 2013
BU DÖNEM NE ÖĞRENDİM?
Sevgili insanlık günlüğüm,
Bir dönemlik sosyoloji öğrencisi olarak ne öğrendim?
"Artık ideolojilere takılıp kalma ne olur! Bir ideoloji ya da bir insan mükemmel olamaz. Putlaştırma kimseyi.
Sevgili marksist, antikapitalist, kapitalist (sana gerçekten hitap ettiğimden emin değilim gerçi), müslüman, misyoner arkadaşım.
Biliyorum ki dünyayı daha yaşanabilir hale getirmek istiyorsun. Kendince doğruların var, bu doğrular gerçekleştiğinde ufak tefek terslikler olsa da her şey çok güzel olacak diyorsun. Dinlesem sana da, ötekilere de hak vereceğimden eminim. Safsın çünkü, beni karşına alıp konuştuğuna göre kelli felli bi adam değilsin bu yolda, demek ki samimisin. O yüzden sana hitap ediyorum, parti başkanına değil.
Ne olur ...-ist olmak için çabalama. Ama dur oraya gelmeden önce:
Diyorum ki önce anlamaya çalış. Senden önce de seninkilere benzer amaçlarla yola çıkanlar olmuş. Onları iyice oku, öğren. Başkalarının yorumunu benimseme, kendi yorumun olsun. En doğrusunun seninki olduğundan emin olmak için diğer -istleri de su gibi biliyor olman lazım. Bilmiyorsan eleştirme.
Diğerlerini öcü diye yerleştirme kafanda. Onların da kelli felli olmayanları senin gibi, yaptığının doğru olduğundan emin. Neden diye sor. Otur konuş, kavga etmeden. Kutsal belledikleri kitaplarını oku. O da seninkini okusun, sonra otur tekrar konuş.
Tarihi öğren, sadece kendi kitaplarından değil, ötekilerin kitaplarından da oku. Hiçbir sosyal bilim tarafsız değildir. Gelecekte nasıl anlaşılmasını istiyorsa öyle anlatmıştır yazarlar.
Hiçbir ideoloji ya da insan mükemmel değildir.
Yani diyorum ki ecdadının ömrü illa ki ya at üstünde ya da haremde geçmiş olacak diye bir kurala bağlanma! İkisinde de takılmıştır adam.
Müslüman mısın? Kuranı eleştirel gözle oku. Seni rahatsız eden noktaları dile getirebil, yüksek sesle konuş ki araştırma ihtiyacı duyasın. Sonra beni ikna et, "o tarihte böyle bir ayet inmesinin şöyle şöyle mantıklı bir açıklaması vardı" de.
Ben benimsediğin görüşleri samimiyetle eleştirdiğimde cevap veremiyorsan bana, kayıp nesilsin demektir. Sen topluma da, kendine de faydalı olamazsın. Bilinçsizce kabullenmişsin çünkü. Kadın anam karakterli bir akrabamızın dediği gibi, 'okumuşun cahili de daha kötü oluyor.'
Sonra yine ...-ist ol istersen. Ama olamazsın gibi geliyor bana. Eksiğini fazlasını bilirsin, başkalarının eksiğini fazlasını da bilirsin, yeni bir sentez yaparsın, yeni bir ...-ist çıkarırsın ortaya."
Bunu öğrendim bu dönem.Bu sözler tabi ki kendime canım, kime olacak...
Tarihi derinden okumalıyım dedim, bugün ve gelecek orada yazıyor.
Bir dönemlik sosyoloji öğrencisi olarak ne öğrendim?
"Artık ideolojilere takılıp kalma ne olur! Bir ideoloji ya da bir insan mükemmel olamaz. Putlaştırma kimseyi.
Sevgili marksist, antikapitalist, kapitalist (sana gerçekten hitap ettiğimden emin değilim gerçi), müslüman, misyoner arkadaşım.
Biliyorum ki dünyayı daha yaşanabilir hale getirmek istiyorsun. Kendince doğruların var, bu doğrular gerçekleştiğinde ufak tefek terslikler olsa da her şey çok güzel olacak diyorsun. Dinlesem sana da, ötekilere de hak vereceğimden eminim. Safsın çünkü, beni karşına alıp konuştuğuna göre kelli felli bi adam değilsin bu yolda, demek ki samimisin. O yüzden sana hitap ediyorum, parti başkanına değil.
Ne olur ...-ist olmak için çabalama. Ama dur oraya gelmeden önce:
Diyorum ki önce anlamaya çalış. Senden önce de seninkilere benzer amaçlarla yola çıkanlar olmuş. Onları iyice oku, öğren. Başkalarının yorumunu benimseme, kendi yorumun olsun. En doğrusunun seninki olduğundan emin olmak için diğer -istleri de su gibi biliyor olman lazım. Bilmiyorsan eleştirme.
Diğerlerini öcü diye yerleştirme kafanda. Onların da kelli felli olmayanları senin gibi, yaptığının doğru olduğundan emin. Neden diye sor. Otur konuş, kavga etmeden. Kutsal belledikleri kitaplarını oku. O da seninkini okusun, sonra otur tekrar konuş.
Tarihi öğren, sadece kendi kitaplarından değil, ötekilerin kitaplarından da oku. Hiçbir sosyal bilim tarafsız değildir. Gelecekte nasıl anlaşılmasını istiyorsa öyle anlatmıştır yazarlar.
Hiçbir ideoloji ya da insan mükemmel değildir.
Yani diyorum ki ecdadının ömrü illa ki ya at üstünde ya da haremde geçmiş olacak diye bir kurala bağlanma! İkisinde de takılmıştır adam.
Müslüman mısın? Kuranı eleştirel gözle oku. Seni rahatsız eden noktaları dile getirebil, yüksek sesle konuş ki araştırma ihtiyacı duyasın. Sonra beni ikna et, "o tarihte böyle bir ayet inmesinin şöyle şöyle mantıklı bir açıklaması vardı" de.
Ben benimsediğin görüşleri samimiyetle eleştirdiğimde cevap veremiyorsan bana, kayıp nesilsin demektir. Sen topluma da, kendine de faydalı olamazsın. Bilinçsizce kabullenmişsin çünkü. Kadın anam karakterli bir akrabamızın dediği gibi, 'okumuşun cahili de daha kötü oluyor.'
Sonra yine ...-ist ol istersen. Ama olamazsın gibi geliyor bana. Eksiğini fazlasını bilirsin, başkalarının eksiğini fazlasını da bilirsin, yeni bir sentez yaparsın, yeni bir ...-ist çıkarırsın ortaya."
Bunu öğrendim bu dönem.Bu sözler tabi ki kendime canım, kime olacak...
Tarihi derinden okumalıyım dedim, bugün ve gelecek orada yazıyor.
Etiketler:
bu dönem ne öğrendim,
genç,
ideoloji,
tarih
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
24 Ocak 2013
BENİM İÇİN UĞUR MUMCU
İlkokuldaydım. Yakın arkadaşlarımdan birinin evine ilk kez gitmiştim. Salonun duvarında bir adamın posteri vardı, isminden tam olarak emin olamasam da solcu olduğunu biliyordum. Yanağının yanında bir karanfil ve yukarıdan aşağı: "UNUTMAYACAĞIZ" sözcüğü. Şaşırdım, korktum, merak ettim ama soramadım. Kendimi güvenliksiz hissettim, başıma bir şey gelir mi diye düşündüm... Ama arkadaşımdı, çok farklıydı diğer arkadaşlarımdan, en çok kitap okuyandı, mektuplaşırdık, beni en iyi anlayanlardan biriydi. O ve ailesi bu adamı seviyorsa, iyi biri olmalıydı bu adam. Fakat nedense ailemin sevmeyeceğini tahmin ettiğim bir adamdı bu. Ailem sağ görüşlüydü.
Sonra...
Lisedeydim. Şehrimdeki İnsancıl Sahaf'ı keşfedeli bir ya da iki yıl olmuştu. İkinci el kitap alıp, okuyunca geri getirip, paranın %80'ini geri alıyordum. Tabi yerine hemen yeni kitap alıyordum. Canım İnsancıl, kütüphaneleri keşfetmediğim zamanlar, şu hayata sahip olmamın asıl sebeplerindendir...
Zamanla öğrendiğime göre ailemin de aslında sempati duyduğu Uğur Mumcu'nun resminin olduğu bir kitap gördüm: "Uğur Olsun! Bir Devrimcinin Öyküsü". Baktım, sıkıcı makalelerin olduğu kitaplardan değildi. Hayat hikayesiydi. Hem solcuların, hem de ailemin sevdiği bir adam... Çok merak ettim, hemen aldım.
Babam okuduğumu gördü. Suratını astı: "Oku ama ne bileyim, romanlaştırınca çarpıtır yazarlar böyle önemli adamları, kendi görüşlerine göre yorumlarlar. Merak ediyorsan git kendi kitaplarını al." dedi. O kadar güzel, akıcı anlatıyordu ki Sevgi Özel, o an gıcık oldum babama. Okudukça sevdim Mumcu'yu. Gazeteci olmak istedim (Sayısal bölümündeyken imkansızdı. Mümkün olsaydı bile zaten para kazandıran bir meslek olmadığı için ciddiye alınmadım, mühendisliğe girdim. Şimdi ceza olsun diye Sosyoloji yüksek lisansına başladım:)
Romandan sonra kendi kitaplarından birkaçını okudum. Benim için yeterliydi. Gözümde kimse kirletemezdi O'nu, ne sağcı, ne solcu olması önemliydi benim için. Samimi geliyordu, dürüsttü. O'nun gibi bir gazeteci olduğumu hayal ettim hep. Araştırmacı gazeteci, köşe yazarı gazeteci değil.
Sonra...
Ailemden kopup üniversiteye geldim. Solcu veya suya sabuna dokunmayan türdendi arkadaşlarım. Sağcılarla takılmıyordum. Sıkılmıştım yıllarca. Yeni türler tanımak istiyordum.
Şaşırdım. Solculardan da sevmeyenler vardı Mumcu'yu!
Şimdi...
Sevgi Özel'in etkileyici anlatımından mıdır, benim gözlerimi kapatmak isteyişimden midir, bilgi kirliliği içinde boğulmamak için nefes almayı kestiğimden midir bilmem. Hala seviyorum Mumcu'yu.
Twitter çıktı, çocukları Özge Mumcu ve Özgür Mumcu'yu takip etmeye başladım. Daha çok sevdim O"nu.
Çocuklarının hangi konuda ne düşündüklerini tek tek bilmiyorum. Birkaç köşe yazılarını/bloglarını okudum diye "her dedikleri doğru" diyecek değilim. Ama şunun farkındayım: Medyada efendi insan bulmak zor. Bu insanların efendi olduğunu ben bile -bi 90lar çocuğu olarak- anlıyorum. İster istemez bu çocukları yetiştiren insana sevgi/saygı duyuyor insan.
Sonra umag'dan yazılarını okuyorum, röportajlarını izliyorum baba Mumcu'nun. O kadar samimi ki konuşmaları... "paranın dini imanı ideolojisi yok" deyişi...
1993'te öldürülmesine -son 10 yıldır- gerçekten üzüldüğüm, daha iyi bir dünya hayal edenlerden olmama sebep olan kişi. Mumcu benim öğretmenlerimden biri.
Açıkçası yaşıyor olsa karşısına çıkmaya utanırdım. O'na bu kadar saygı duyup, hayata dair ne ürettiğimi sorsa, afallayıp kalırdım. Neden bu kadar boşa harcadığımı vaktimi, neden savaşmadığımı sorsa...
O'nun gibilerin öldüğünü görmek bu hale getirdi biz 90lıları ya da bahanem oldu bu. Evet benim bahanem bu oldu. Uğur Mumcu gibilerin de yaşadığını ve onlara da saygı duyulduğunu unutmaya çalıştım hatta. İdealist olmayı bırakmaya çalıştım, dünyanın adaletsiz olduğunu, pis işlere oyuncak olduğumuzu kabullenmeye ve bunları umursamadan olabildiğince umursamaz ve sakin bir hayat yaşamaya çalıştım, O'nun gibi olmayı beceremeyeceğimden adeta emindim çünkü.
Şimdi yaşasaydı, twitter hesabı ya da bir bloğu olsaydı... Ne derdi acaba...
Yine gözlerim doldu. Hiç görmediğim, ölümünden 10 yıl sonra tanıdığım bir adamı ne zaman hatırlasam ağlıyorum.
---
BBC Türkçe, Mumcu'nun eski radyo kayıtlarını, ölüm haberinin kaydını yüklemiş internet sitesinde. Şu linkleri bi kurcalayın bence:
Suikast özel yayını: http://www.bbc.co.uk/turkce/multimedya/2009/11/091119_anni_umumcu240193.shtml
Ağca görüşmesi hakkında mülakat: http://www.bbc.co.uk/turkce/multimedya/2009/11/091118_anni_ugurmumcu.shtml
Kendini anlatıyor: http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/01/130123_ugur_mumcu_bbc_turkce.shtml (görseller de bu sayfadan)
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
DEVLETİN KORUMASI
"Türkiye’de her ilde Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonları kurulmuş. Bu cümleyi yazdıktan sonra uzun uzun düşünüyorum. Bu cümleyi yazmış olmanın verdiği sarsıntıyı atlatabilir miyim diye, bekliyorum, bekliyorum. Atlatamıyorum. Bizi toplum, bizi devlet olarak böyle bir Komisyon kurmaya götüren trajediyi, onu yok etmedikçe, yürürlükten kaldırmadıkça üzerimizden atamayacağımızı biliyorum, en azından. Bir veli, bir vatandaş olarak sizi rahatsız eden, size ters gelen herhangi bir kitap hakkında bu komisyona başvuruyorsunuz. İster imzalı, ister imzasız fark etmiyor. Ve amacınıza ulaşıyorsunuz, yasaklama, uyarı, soruşturma, müfredattan geri çekme, her ne ise artık o, oluveriyor. Devlet sizi, çevrenizi, çocuklarınızı, ailenizi, Fareler ve İnsanlar’dan, Zıkkımın Kökü’nden,Şeker Portakalı’ndan, kısacası edebiyattan koruyor böylelikle."
Fikri Sabit'in Sabitfikir'deki yazısının devamı için http://www.sabitfikir.com/fikrisabit/%E2%80%9Cyabancilar-tanrilar-ve-canavarlar%E2%80%9D-ya-da-muhafazakar-asindirma
Etiketler:
fareler ve insanlar,
kitap,
kitap yasağı,
Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonları,
sansür,
Şeker portakalı
Yazmayı seviyorum, kitap yazamazsak da blog yazarız akımındanım. Otizm spektrumunda olma ihtimalim var. Konuyu bilmeyenler için: Sosyal iletişimim iyi değil. Temel hedefim kafayı yemeden hayatta kalmak. Bunun için kafamı elişine, kitaplara, filmlere vs gömüyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







