25 Ağustos 2016

Bir Belgesel: Remake, Remix, Rip-off

Yeşilçam hakkında Türkçe bir belgesel (ismine aldanmayın). 

50lerden 90lara kadar Yeşilçam'da film nasıl çekilirdi? Dünyayı Kurtaran Adam gibi tuhaf filmler nasıl ve neden yapıldı? Seks filmleri furyası nasıl başladı? Batı sinemasından hangi müzikler/konular kopyalandı? Kopyalamak neden o kadar kolaydı? Eski oyuncularla, dublörlerle, yönetmenlerle yapılan röportajlarda cevap veriliyor bu sorulara, filmin başında. Bu kısımlar oldukça eğlenceli. Yaşarken acı veren ama üstünden zaman geçince komik hikayelere dönüşen saçma anıları dinlerken hep olduğu gibi, kıkır kıkır gülebiliyor insan. 

Sonra Yeşilçam'dakilerin kaliteli filmler çekmek isterken saçma filmler çekmek zorunda kalmalarının sebepleri sıralanıyor. En başta sansür geliyor tabi. Seks filmlerine ses çıkarmayan Ankara'daki sansür merkezinin ciddi, insanı düşündürecek filmler çekileceği zaman nasıl da kontrolcü olduğunu anlatıyor. Hatta sadece siyasi/toplumsal içerikli filmler değil, suya sabuna dokunmayan süperkahraman veya aşk filmleri de sansürden nasibini alıyor. Röportaj arasında gösterilen film sahnelerinden birinde bir süperkahraman olan Kilink'i Türk polisi yakalıyor ve Kilink "Dünyanın hiçbir yerinde yakalanmadım, Türk polisine yakalandım, Türk polisi ne kadar da mükemmel" minvalinde uzun bir konuşma yapıyor. Hani gülüp duruyoruz ya "hiç mi utanmamışlar bu senaryoyu yazarken, filmi çekerken" diye, hani küçümseyip duruyoruz ya Yeşilçam'ın bu tür filmlerini, işte bu belgesel diyor ki: "Utandılar, gurur duymuyorlar kendileriyle, gerçek bir film çekmek hayalleri hep vardı ama ellerinde değildi."


Zengin kız fakir oğlan hikayelerinin halkı uyutmak için yapıldığını, desteklendiğini ünlü Yeşilçam oyuncularından duymak nedense rahatlatıyor insanı. (Bu arada "Bizim halkımız hislidir, ağlamayı sever" diyor eski jönlerden biri. Ardından Sultan filminde kadınların koştura koştura sinemaya gidiş sahnesi çıkıveriyor karşımıza, gülmemek mümkün değil.) "Şu an saçma sapan dizilerde durmadan başrol oynayan ünlü ve genç oyuncular yaptıkları işler hakkında ne düşünüyorlar acaba?" sorusu geliyor aklıma. Hele ki ismini hashtag yapan fanlarına bol kalpli gülücüklü teşekkür tivitleri gönderenler... Bu kadar saçma senaryolara aşık olan fanlarını öyle çok seviyorlar mı gerçekten? 

Konuyu dağıtmadan devam edeyim. Yeşilçam'dan bize kalan sinema salonlarına değiniyor belgesel. Emek sineması eylemlerini, gaz sıkmaları öyle bir anda veriyor ki ekrana, anıları dinlerken yüzümüze yerleşen acı gülümsemeler birden kaçışıyor. İnsanın içi yanıyor. Ne desem sözlere dökünce gereksiz duygusallığa dönüşecek ama ekranda biber gazı görmek artık hep içimi yakıyor. Elimden bi şeyler alınmış, çığlık atmışım, kendimce dövüşmüşüm, hiçbi işe yaramayınca kaçıp buralara gelmişim gibi... özlem, suçluluk karışımı tuhaf bir duygu. Neyse, duyguları geçelim, beceremiyorum zaten.

Günümüzde Yeşilçam'dan çok daha acımasız olan dizi sektörüne sıra geliyor Emek'ten sonra. Oyuncular Sendikası'nın Yerli Dizi Yersiz Uzun eylemlerinden, sette uzun çalışma saatleri yüzünden ölen, yaralanan set işçilerinden bahsediliyor. Yeşilçam'dakinden çok daha kısa sürede, birkaç günde 2 saatlik dizi çekmenin saçmalığından, ortaya çıkan işlerin iyi olmasının mümkün olmayışından yakınıyor yönetmenler, oyuncular. 

En sonda yine birkaç Yeşilçam sahnesiyle yüzümüze gülücükleri ama bu sefer arkaplanı daha dolu gülücükleri yerleştirerek başımızı okşuyor yönetmen. 

---

Film boyunca ve sonrasında bu belgeseli izleyen birinin "ben belgesellerden sıkılıyorum" demesinin imkansız olduğunu düşündüm. Belgesel izlemeye sinema salonuna gitmenin saçma olduğunu düşünen onlarca insan var hala hayatımda. Halbuki 2 saat içinde hiç bilmediğim bir dünya hakkında bir sürü şey öğrendim, hem de hiç sıkılmadan, her dakika dikkatle dinleyerek, izleyerek, gülerek, duygulanarak. Belgeselin sıkıcı tarih/doğa/bilim anlatımından farklı bi görevi olduğunu beynime kazıyan Documentarist'e  bol bol teşekkür ettim içimden.

Kısacası, yeni nesil belgeseller güzeldir, izleyiniz.

Ek: Bu belgesel Türkiye değil, Almanya yapımı (Şaşırdık mı? Hayır). Yönetmen Cem Kaya zaten Almanya'da yaşıyormuş. 

Ek 2: Eee ben bunu nerden bulup da izleyecem diyenler için gelsin (elbet başka mecralarda gösterilecektir, takipte kalınız): 
http://remakeremixripoff.com/
https://www.facebook.com/remakeremixripoff/



24 Ağustos 2016

Kadın Filmleri Listesi

Yine işim gücüm yokmuşçasına yaptığım, yaparken psikopatça zevk aldığım bir liste ile karşınızdayım sevgili insanlar. Kadınlarla ilgili filmleri araştırıp sonra izlemek üzere kendi kendime not ederken, neden izlediklerimin listesini yapmıyorum? dedim kendime. Hem yıllar önce izlediklerimi hatırlamış olurum...

Kadın filmlerinden kastım ne peki? "Başrolünde kadın olan, kadınlık konusuna değinen, ucundan kıyısından da olsa bu konuya değinmeyi dert edinen filmler" diyebiliriz. 

Aklıma geldikçe eklerim. Mutlaka izlenmeli dediklerinizi siz de belirtirseniz çok makbule geçer.

(Kadın yönetmenleri renkli yazdım ki gözümüze çarpsın, isimlerini öğrenelim.)

Film Yıl Yönetmen Anahtar Sözcükler
Volver (Dönüş) 2006 Pedro Almodovar Penelope Cruz, Estrella Morente
Sufragette (Diren!) 2015 Sarah Gavron Helena Bonham Carter, Meryl Streep, Carey Mulligan, dönem filmi
Obvious Child 2014 Gillian Robespierre Stand up
Pale e Tulipani (Ekmek ve Laleler) 2000 Silvio Soldini Licia Maglietta, Venedik
Hunger Games (Açlık Oyunları) 2012 – 2014 – 2015 Gary Ross Suzanne Collins, distopya
Papurika (Paprika) 2006 Satoshi Kon Japon, Animasyon
Et Maintenant on va ou? (Peki Şimdi Nereye?) 2011 Nadine Labaki Lübnan
Frances Ha 2012 Noah Baumbach Greta Gerwig
The Help 2011 Tate Taylor Emma Stone, Viola Davis, Kathryn Stockett, dönem filmi, ırkçılık
Agora 2009 Alejandro Amenebar Rachel Weisz, dönem filmi
Marie Antoinette 2006 Sofia Coppola Kirsten Dunst, dönem filmi, biyografi
Frida 2002 Julie Taymor Salma Hayek, biyografi, dönem filmi
Hannah Arendt 2012 Margerethe von Trotta Biyografi, dönem filmi, Naziler, Adolf Eichmann, Barbara Skowa
Out of Africa (Benim Afrikam) 1985 Sydney Pollack Meryl Streep, dönem filmi, sömürgecilik
Saving Mr. Banks (Mr. Banks) 2013 John Lee Hancock Emma Thompson, dönem filmi, biyografi, Disney, P.L. Travers, Mary Poppins
Nymphomaniac (İtiraf) 2013 Lars von Trier Charlotte Gainsbourg,
Blue is the Warmest Colour (Mavi En Sıcak Renktir) 2013 Abdellatif Kechiche Lea Seydoux, lezbiyenlik
Mustang 2015 Deniz Gamze Ergüven Türkiye
Amelie 2001 Jean-Pierre Jeunet Audrey Tautou
Coco Avant Chanel (Coco Chanel'den Önce) 2009 Anne Fontaine Audrey Tautou, biyografi, dönem filmi
Chocolat (Çikolata) 2000 Lasse Hallström Juliette Binoche
Sukkar Banat (Karamel) 2007 Nadine Labaki Lübnan
Dancer in the Dark (Karanlıkta Dans) 2000 Lars von Trier Björk, Catherine Deneuve
Violette

2013

Martin Provost

Simone de Beauvoir, Violette le Duc, dönem filmi, biyografi, edebiyat, yazar
Me and You and Everyone We Know

2005 Miranda July Çağdaş sanat

İncir Çekirdeği

2009

Selda Çiçek

Özgü Namal

Julie & Julia

2009

Nora Ephron

Meryl Streep, Amy Adams
Fried Green Tomatoes

1991

Jon Avnet

Kitap uyarlaması

The Proposal

2009

Anne Fletcher

Sandra Bullock

The Holiday

2006

Nancy Meyers



Toni Erdmann

2016

Maren Ade

Bireyselleşmek hk., Alman filmi
Queen

2013

Vikas Bahl

Hint filmi

























23 Ağustos 2016

Memleketten Film Gelmiş



Hollanda'da World Cinema Amsterdam diye bir festival var. Bu sene yedincisi düzenleniyor. Şansıma bu seferkinin alt başlıklardan biri "Türkiye Sineması". Senenin neredeyse her gününün bir film festivalinden nasiplendiği bu yelli değirmenli ülkede, bu alt başlığı duyunca WCA daha bi ilgimi çekti. Hele ki aylardır nereden bulabilirim diye düşündüğüm Toz Bezi'nin de gösterileceğini duyunca havalara uçtum. 

Toz Bezi üç farklı günde gösterildi. İlk ikisinde burada değildim. Üçüncüsüne gidecektim ki - tamamen kendi aptallığımdan - gösterime geç kaldım. Geç de olsa izin verirlerse gireyim diyordum amma yer yoktur deyü almadılar. Kendime sinirlendim, kaçırdığıma üzüldüm... Öte yandan film için sevindim. Çünkü yine burada düzenlenen Kırmızı Lale Türk Filmleri Festivali'nde ikisi Utrecht'te biri Amsterdam'da üç filme gitmiştim, üçünde de salon neredeyse boştu. Sanırım Kırmızı Lale'de festivalin tanıtımı yeterince yapılamamıştı, kendimce bu sonuca vardım.

Kısacası Toz Bezi'yle buluşamadık yine ama bulucam kızım seni! Peşindeyim, kaçamazsın benden.


Festival'de başka hangi Türk/Kürt  filmleri var? 

Abluka
Yönetmen: Emin Alper
Konu: Eski mahkum Kadir, polise yardımcı olma şartıyla tahliye edilir. Çöplerden kağıt, plastik vs toplayanların kılığına sokulur. Asıl işi ise şüpheli mahallelerde terörist eylemler hakkında polise bilgi sızdırmaktır. Dış düşman tehditlerinden geçilmeyen Türkiye'de sıradan insanın hayatına dahi sinmiş paranoyayı anlatıyor film.

Ana Yurdu 
Yönetmen: Senem Tüzen
Konu: İstanbul'da modern bir yaşam süren Nesrin, boşanmıştır. Uzun zamandır yazmayı planladığı romanını bitirmek için, ölen büyükannesinin boş evine, Anadolu'da bir köye gider. Fakat kısa süre sonra annesi de (Mustang'daki büyükanne yani Nihal Koldaş) yanlarına gelir. Fragman'dan anladığım kadarıyla film, anne ile kızının arasındaki gerginliği, kuşak çatışmasını, geleneklere isyan eden modern kadının ailesiyle bağının gerilmesini işliyor. Ki bunlar bende izlemesi çok acı veren fakat unutulmayacak filmlerden biri olduğu izlenimini uyandırıyor.

Bakur
Yönetmen: Çayan Demirel, Ertuğrul Mavioğlu
Konu: PKK militanlarının gündelik hayatı hakkında bir belgesel. Festival broşüründeki tanıtım yazısı şöyle diyor: "Türkiye'nin güneydoğusundaki Kürtler ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini düşündükleri için politik bir örgütlenme olan PKK ve O'nun silahlı kolu kuruldu." Yazar Celal Altuntaş da PKK hakkında konuşma yaptı festival dahilinde. Ben yine katılamadım tabi ki.

Kıyıdakiler
Yönetmen: Erdem Tepegöz, Barış Pirhasan, Alphan Eşeli, Melisa Önel, Ramin Matin
Konu: Kısa filmlerden oluşan bir uzun metraj olan bu film, insan hakları ve kadınların Türkiye'deki konumu hakkında bir AB projesinin parçası olarak çekilmiş. Bir yerdeb bir yere göçmek zorunda kalanların yaşadıklarıyla ilgili.

Kümes
Yönetmen: Ufuk Bayraktar
Konu: 1950lerde vereme yakalanan Saniye (Hasibe Eren) kısa süre sonra öleceğini düşünür ve çocuklarının anasız büyümemesi için kocasının tekrar evlenmesini ister. Kısacası eve kuma gelir fakat kısa bir süre sonra Saniye'nin veremi iyileşir. İki kadın ve bir adamlı evdeki gerginliğin işlendiğini tahmin ettiğim filmde Hasibe Eren'i görünce komedi sanmayınız, değil.

Mavi Dalga
Yönetmen: Zeynep Dadak
Konu: Deniz ve arkadaşları lisenin son sınıfında, ergenliğin doruğundalar, hiçbir şeyi umursamazlar. Ama artık umursamak zorundalar, şimdi adının ne olduğunu bilmediğim, eskiden ÖSS denilen belayla karşı karşılar. Hangi meslek, hangi üniversite... Bir sürü ciddi soru.

Remake, Remix, Rip-off
Yönetmen: Cem Kaya
Konu: 60larda ve 70lerde Türkiye'de sinemaya ilginin yükseldiği, senaryoların yetmediği dönemde, ünlü batı filmlerinin Türk işi kopyalarının yapılışının anlatıldığı sinema üzerine dönemsel bir belgesel. Kopyalamada emeği geçen isimlerle röportajlar var, kaçırmak istemediklerimden biri, becerebilirsem.

Veşarti (Gizli)
Yönetmen: Ali Kemal Çınar
Konu: Kürtçe olan filmde Ali Kemal'in düğün günü yaklaştığı sıralarda dükkanına bir kadın girer ve Ali Kemal'in kadına dönüşeceği kehanetinde bulunur. Ali Kemal başta inanmasa da böyle şeylerein olabileceğini gördükçe kafası karışır. Filmin fragmanı siyah beyaz. Bu tuhaf görünen konunun arkasında, Kürt toplumunda kadına biçilen rolü işlemeyi amaçlamış yönetmen. İzlemek gerek.


Kısa Filmler:

Azad (17')
Yönetmen: Yakup Tekintangaç
Konu: Azad küçük bir Kürt çocuğudur. Annesi Sosin ile birlikte İstanbul'da bir apartman dairesinde yaşarlar. Sosin işe giderken, bırakacağı kimse olmadığı için, Azad'ı eve kilitler. Azad tüm gün evde sıkılır, kendini eğlendirmenin yollarını bulur...

Meral, Kızım (21')
Yönetmen: Sühela Schwenk
Konu: Meral yıllarca ailesinden ayrı yaşar fakat geçirdiği trafik kazasında yatalak olunca yanlarına dönmek zorunda kalır. Gelenekçi olan aile yaşamı çaresiz Meral'i boğmaktadır. Neyse ki kızkardeşi yanındadır...

Salı (12')
Yönetmen: Ziya Demirel
Konu: Lise çağındaki Aslı okula giderken, basketbol oynarken ve otobüsle eve dönerken üç farklı adamla karşılaşır ve yönetmen bu sayede bize büyük şehirde, günlük hayatta karşılaşmalarla kurulan ilişkileri anlatır...

Savaş Bölgesi (6')
Yönetmen: Oğuzhan Kaya
Konu: Savaş bölgesinde, ofiste sıradan bir gündür. Kopyalanması ve yok edilmesi gereken sonsuz belge vardır...

A Short Film About Wong Kar Wai (24')
Yönetmen: Ömer Çapoğlu
Konu: Kara sevdalı Harun, sokakta gezinirken film (hayal) satıcısı Erhan'a rastlar. Wong Kar Wai filmleri Harun'u alır götürür...

Tuhaf Zamanlar (11')
Yönetmen: Mehmet Emrah Erkani
Konu: Orta yaşlı bir travesti olan Haldun geceleyin yürüyüşe çıkar. Bir araba durur, içinde üç potansiyel müşteri vardır, biner ve olaylar gelişir...


Ekstralar

- Festivalde ana başlıklardan biri Türkiye Sineması olduğu için, bir akşam Türk müzikleriyle "Cinema Turkey Now Party" yapıldı. 

- Ayrıca kadın sinemacılar hakkında yapılan bir söyleşide (Women in World Cinema) Toz Bezi'nin yönetmeni Ahu Öztürk de konuşmacılar arasındaydı. İkisine de gidemedim ne yazık ki...

- Son olarak, festival boyunca Türk içecek ve yiyecekleri sinemanın barında satılıyor. Amsterdam'ın göbeğinde bir barda rakı veya Efes birası içebilmek, poğaça, pide, baklava vs bulabilmek, değişik bir duygu. 


Kısacası:
Yine bol dertli bir Türkiye sineması seçkisiyle daha karşınızdayız. Ülke dertli... Gerçekleri anlatarak üretmek isteyen herkesin içinde, geleneklerle boğuşmak ve kendi kimliğini oluşturmak arasında sıkışıp kalma duygusu var. Nasıl dertli olmasın ki filmler? Yine de tüm filmlerin "Çoğunluk" kadar yorucu olmamasını umuyorum, ard arda kaldıramıyorum yoksa. Bakalım...






12 Ağustos 2016

Film: The Help (Duyguların Rengi)



Bir kitap ünlü olduğunda, ne ile ünlendiyse, onun hakkında bir kapak tasarlayıveriyor yayınevleri. Dolayısıyla bi kitabın filmi çıktıysa, illa o filmden bi sahne koymak zorunda hissediyorlar kapağa. Muhtemelen okurun Hollywood simalarını kitap kapağında görmesi satışları arttırdığı için bu yolu tercih ediyorlar. Fakat bu durum bazen kitabın sıradan görünmesine sebep olabiliyor. Kitabın içeriğini anlatamayabiliyor.

Örneğin Duyguların Rengi. Filmi çıkmadan önce Türkçe'ye çevrilmedi sanırım. Türkçe baskısında bulabildiğim tek kapak yanda gördüğünüz. 

Bu kitap türkiye'de ilk defa vitrinleri işgal etmeye başladığında "püf" deyip geçmiştim. Uluslararası bestseller olan, üstüne bir de filmi çekilen romanlara karşı önyargım var. Kapakları hep birbirine benziyor. Gerçeklerden uzak, prenses hikayeleri. Bu kitabı da öyle bi şey sanmıştım. Hiç girmedi ilgi alanıma. Dört tane kadın vardı kapakta, ikisi hizmetçi, siyahi. "Duygu" kelimesi geçiyordu kocaman. Üstelik mottosu "Değişim bir fısıltıyla başlar." idi. Dedikodular, duygular, kadının özgüveni vs... Modern dünyanın dillere doladığı, moda haline getirdiği özgürlük vaatlerini çağrıştırdı hemen.

Şimdi neden birden ilgileniverdim o halde?

---

Geçtiğimiz günlerde bir internet sitesi keşfettim: www.whatismymovie.com Aklında bir film sahnesi var fakat hangi film olduğunu, kimlerin oynadığını hatırlamıyor musun? Birkaç anahtar sözcük yaz, site sana bütün ihtimalleri sıralasın.

Ben de siteyi kendi amaçlarım doğrultusunda kullandım. Şöyle ki, uzun zamandır hep kadın yazarlarla ilgili film izleme isteği dolanıyordu içimde. İçim şişmişti erkek dünyasına maruz kalmaktan. "Female author", "author, woman" gibi çeşitli söcüklerle arama yaptım, afişi ilgimi çeken filmleri not aldım. İşte o notların arasında The Help de vardı. Hatta en çok bu ilgimi çekti çünkü bir zamanlar hafızamda yer kaplamasın diye arka kapağını okumaya bile yeltenmediğim bu romanda, hiç beklemediğim şekilde kadın bir yazar/gazeteci yer alıyordu! Üstelik siyahi hizmetçiler hakkındaydı! Çok şaşırdım, önyargılarıma kızdım, ilk fırsatta da oturdum izledim tabii.

Filmdeki oyunculuklar müthiş, tam aradığım kıvamda bir gerçeklik var. Yazar, New York'ta magazin yazarı değil, gerçekleri yazarak ifade etme aşkı duyan gerçek bir yazar. Hikaye hizmetçilerle ilgili, bu da bu sıralar özellikle ilgilendiğim bir konu. Türkiye'de çıkan Toz Bezi filmini uzun zamandır takip ediyordum. Ağustos sonunda Amsterdam'da gösterilecek, heyecanla bekliyorum. Taa 2013'te bu bloğa "acaba blog yazan bir temizlikçi var mıdır?" içerikli kısa bi yazı yazmıştım. O zamanlar nereden aklıma geldi bu soru, bilmiyorum fakat o zamandan beri merak ettiğim konulardan biri. Sibel K. Türker'in Mecnun Kelebekler'i ve George Orwell'in Burma Günleri de pekiştirmişti merakımı. 

---

Ve tabi bu ilginin bir de kişisel bir sebebi var: Son iki yıldır hayatımda ilk defa, yaşadığım evde bir temizlikçi çalışıyor. Üniversite yurdunda da vardı ama bu seferki daha farklı geliyor nedense. Benim kirlettiğim ve istesem temizleyebileceğim şeyleri başkasına yaptırmak çok tuhaf bi şeymiş. Temizliğe zaman bulamayan biri olsam neyse ama zamanım var. Kiranın içine temizlik de dahildi, istesek de istemesek de o parayı verecektik, biz de kazıklanma korkusuyla büyümüş her Türk gibi, hiç düşünmeden "tamam, gelsin" dedik. Şimdi ahlaki bi savaş içindeyim kendimle. Şimdiki aklım olsa, istemezdim. Fakat bu saatten sonra "gelme, gerek yok" demek O'nu işinden etmek olur. Ayrıca "neyime gıcık oldun ki" diye düşünebilir. Nasıl anlatırım derdimi? "Benim kirlettiğim yeri başkasının temizlemesi, kendimi Hindistan'daki memsahibler gibi hissetmeme sebep oluyor." mu diyeyim? Koskoca bi sektör var, bu işten para kazanan milyonlarca insan var. İşsiz mi kalsınlar? Nedir benim derdim? Karşı olduğum şey tam olarak ne? Ev temizlemeyi alçaltıcı bir iş olarak mı görüyorum? Neden? Kafalar karışık bende... Filme dönelim.

---

Kısacası film, bir adet kadın yazar, bolca siyah hizmetçi, bolca beyaz evhanımı barındırıyor. Üstelik hizmetçilerden biri de yazmayı seviyor. Her gün yatmadan önce yazarak dua ediyor. 

Film, Burma Günleri ile Mecnun Kelebekler'in karışımı bir etki bıraktı üstümde. Konu hizmetçilerin yaşamı olunca, siyahların ezilmesi ile alt sınıftan olanların ezilmesi birbirine çok benziyor. İnsan günlük hayatta kendinin yapabileceği ufak işleri başkasına yaptırınca kibirleniyor. Ve bu kibir, hizmetçinin hayatında iki durumda da benzer etkiler bırakıyor.

---

Toz Bezi'nde neler göreceğim bakalım... Muhtemelen The Help'teki kadar iç açıcı bir sonu olmayacak. Malum, çok satanlara girebilmek için bedava bulmuş gibi umut dağıtmanız lazım. Türkiye'de umut bedava değil, bedavaymış gibi davranmayı da pek sevmiyor sinema dünyamız.

---

Yazıya başlamadan önce The Help'in diğer kapak tasarımlarına baktım. Bikaç güzel örnek buldum. Bence en güzeli ilk ikisi.

 

  







04 Ağustos 2016

yüzeysel entellektüel (ben)

kendime yeni bi amaç bulmam lazım. yazdıklarımın boktan olduğunu fark ettim yine. üstelik üzerinde çalışırsam daha iyiye gider mi, şüpheliyim. yine de yazmak istiyorum. ne kadar sabırsız olduğumu, kelime dağarcığımın darlığını bilmeme rağmen, içimdeki bu değişimi buraya yazasım geliyor. çünkü başka bir işe yaramadığımı biliyorum. yirmidokuzuma girdim ve hala uzmanlaşmadım hiçbir alanda. her şeyin tadına bırakıp vazgeçiyorum. emek vermek mi zor geliyor? muhtemelen. fakat emek vermiyorum çünkü emek verince daha iyiye gideceğimden emin olamıyorum.

en uzun süren sevdicekliğim yazmaktı, sanırım onunla da ilişkimizin ne kadar yüzeysel olduğunu kabullenmem gerekiyor. yapma demiyorum kendime, ama hobi olarak yaptığını kabullen, diyorum. blogta ciddiyetsizce yaza yaza imla kurallarını bile unuttum. bi tek -de'yi, -mi'yi ayırmam gereken yerleri biliyorum. bir gün ayrı mı yazılır, bitişik mi, ondan bile emin deilim çoğu zaman, sözlüğü açıp kontrol ediyorum. aslında edebiyat okumalarını da bıraktım. ne bulursam onu okuyorum. biraz yokluktan (türkçe kitap bulma sıkıntısı), biraz da sırf okumuş olmak için okuduğum için. edebiyat/sanat dünyasının içinde olma isteğim sadece özentilikten mi kaynaklanıyor, yoksa gerçekten var mı bende bi ışık... yıllardır soruyorum bu soruyu kendime... (allahım bu dünyaya ben niye geldim?)

yüzeysel entellektüel, işte ben buyum. grup vitamin'in, fikret kızılok'un şarkılarında dalga geçtikleri kişilerden biri benim. kendimi pazarlama yeteneğim olsa ünlenip onların doğrudan hedefi olaiblirdim. sorun şu ki, seviyorum bu adamları ve o laf sokan şarkılarını. mazoşist miyim acaba? evet, biraz. ya da hala umudum var, belki, yeterince iyi bi çocuk olursam ya da yeterince çok çalışırsam, fikret kızılok dinlerken hiç vicdan azabı duymamayı, hiç utanmamayı başarabilirim, gibisinden...

ne olduğunu bilmek, kendini kabul etmek, ne istediğini az buçuk ayırt edebilmek gerek. yoksa yarım yamalak oluyorsun işte böyle. allah akıl fikir versin.

hala okuyabilirim neyse ki (ki ayrı mı? öyle gibi). elbet bir işe yarar. dua eder gibi kitap okumak da tuhaf... tevekkül içinde kitap okuyorum. amaç ne? akademik mi? değil. beyaz yaka kariyeristliği mi? değil. edebiyat mı? değil. sanırım sorunumuzun ismi: hiçbirine götümün yememesi. isim koyunca çözüm bulmak kolaylaşır, hadi bakalım...

hıçkırırken aydınlanan, aynı zamanda "anlamıyorum ki söylüyorum işte" diyebilen tüm sarhoşlara gelsin:


27 Temmuz 2016

Bir Kitapçı Dizisi: Black Books



Dükkanın sahibi Bernard, nalet bi  insan. İnsanlardan (müşterileri de dahil olmak üzere) nefret ediyor, daha doğrusu onlara tahammül edemiyor. Hiç müşteri gelmese, bütün gün dükkanda kendi halinde takılsa daha mutlu olacak. 30lu yaşlarında bi adamın para kazanmayı kafasına zerre kadar takmadan, sahaf açabilmesine, canı sıkılınca müşterileri kovalayıp dükkanı kapatmasına özeniyor insan biraz. 
Bernard'ın yan komşusu: Fran. Tuhaf tuhaf şeyler sattığı bir dükkanı var O'nun da. Gelen malların ne işe yaradığını anlamak için epey uğraşması gerekiyor. Abidik gubidik hediyelik ürünler işte. Canı sıkıldıkça Bernard'ın dükkana geliyor, sigaranın şarabın dibine vuruyorlar.

Bir gün hayatlarına Manny giriyor. Bi şirkette muhasebeciyken, kaderin cilvesiyle Black Books'ta çalışmaya başlıyor ve bu muhteşem üçlü sürekli didişen kankalara dönüşüyor. 

Bernard ne kadar suratsız, sandalyeden kalkmayan, yediğine içtiğine dikkat etmeyen, kimse dokunmasa aynı sandalyede uyuyup uyanıp kitap okuyup şarapla beslenip tekrar uyuyabilecek bi insansa, Manny de bi o kadar insan canlısı, muhabbeti seven, yardımcı olmayı seven, Bernard'a çeki düzen vermeye çalışan, sabitlikten canı sıkılan bi insan. Dolayısıyla bazen birbirlerini tamamlıyorlar, bazen ikisine de gına geliyor ama her seferinde Fran'in de araya girmesiyle dengeyi bulup tekrar bir araya geliyorlar. Yoksa biz niye izleyelim zaten, di mi?

Bence dizinin en güzel kısmı, bu üçlünün diğer insanlarla iletişimi. Manny'yi çok normallmiş gibi anlattım ama O da normal değil. Hiçbiri diğer insanların yanında rahat edemiyor. Sıradan insanların tuhaf davranışlarına anlam veremiyorlar. Ve bunları direk söyledikleri için başları derde giriyor. Dolayısıyla bu dükkan onların cenneti. Dışarıya uyum sağlamak zorunda kalmadıkları için hayattan soyutlanmış olsalar da, herkesin cenneti kendine. Ve onlarınki en güzeli. 

Çünkü kitapçılık değişik bi iş. Kitapçıda takılan her müşteri (ben de dahil olmak üzere) özel olduğunu, diğer insanlardan üstün olduğunu düşünür. Kitap, entellektüel bi üründür, zorunlu değildir ama lüks de değildir. Hele ki sahaftaki kitaplar, antika değeri yoksa ucuzdur, yani az parayla çok değerli şeyler almanın verdiği gururlu hazzı yaşatır. Kimi müşteri sadece kitap kokusu için gelir. Kimisi arkadaşlarıyla gelir, birbirlerine okudukları kitapları gösterip ne kadar güzel/kötü olduklarını anlatırlar. Niyetleri bu olmasa da birden kitap eleştirmeni  kesilirler, iticidirler dışarıdan bakan biri için. Ve bizim Bernard, dükkan sahibi olduğu için insanlara hep dışarıdan bakmaktadır, tiksinmekte haklıdır. 

Kimi müşteri gelip, raflarda arama zahmetine girmeden, nası bi kitap istediğini anlatır. Misal, "tatilde okuyacağım, uzayla ilgili bi kitap istiyorum ama sıkıcı olmasın", der. Acemi kitapçı bu tür soruları sever, bulmaca gibidir. Rafları ne kadar iyi tanıdığını kanıtlama imkanı sunar. Entellektüel zekasını kullanma fırsatı verir, ortalığı toplamanın dışında bir görevi daha olduğunu hatırlatır. Fakat yıllarca kitapçılık yapmış biri için bu artık sıkıcıdır. Bernard bu müşteride kötü bi okur görür. Raflardan korkan, kendi kendine kitap arayıp seçme yeteneği olmayan bir müşteri. Ve alabildiğine küçümser bu müşteriyi, bi an önce ondan kurtulmak ister. Yine haklıdır.

Misal bi keresinde bir kitap serisinin kaplarının gerçek deri olup olmadığını sorar müşteri, salonundaki mobilyalarla uyumlu olmasını istemektedir. Bernard tabi ki "gerçek Dickens" der ve kovalar adamı.

Sahaflarla büyük kitapçı zincirleri arasındaki farkı da gözümüze sokar dizi. Büyük kitapçılara yanlışlıkla yolunuz düşse bile bi şeyler alıp çıkarsınız. Bi taraftan bi şeyler yeyip kahvenizi içerken bi taraftan kitapları kurcalarsınız. Yeni çıkan kitaplar gözünüze sokulur. Kitabın değeri değil, arkasındaki pazarlama gücü rafta önlere çıkmasına sebep olur. Bi kitap vitrinde ne kadar çok sayıda yer alıyorsa, müşterinin de o kadar ilgisini çeker. Yani saçma sapan kitaplar da o vitrinlerde yer alabilir. Ve müşteri kıyafet alır gibi kitap alır. Büyük kitap zincirlerinde çok satanları almaya alışmış müşteri Bernardınki gibi bi sahafa gidince burun büker. Dağınıktır, etrafında dönüp duran görevliler yoktur, bilgisayar sistemi yoktur. (Şimdi çoğu sahafta bilgisayar sitemi var ama ikibinlerin başında geçiyor bu dizi. Ki şimdi çekilseydi bile bilgisayarın getireceği düzeni Bernard'a yakıştıramıyorum.) Kısacası Bernard bu tip müşteriden de tiksinir.

Sanmayın ki gerçek okurlara saygı duyar, hayır onlardan da tiksinir. Bernard'ı özel kılan da budur. Her yönden katlanılmaz, muhabbet tıkayan bir tiptir. Ama bi şekilde sevdirir kendini. 

Antidepresan etkisi yapıyor dizi. İzledikçe "aman be" diyorsun kendine, "rahatla, kasma bu kadar". Düzenli hayat, kariyer, insan ilşkileri... normal görünen her şeyde bi tuhaflık var. Uyum sağlayamayışını o kadar da takma kafana. Ve çocukluk hayallerine geri dönüyor insan, sahaf açmak, dünyayı boşverip dört duvar arasında kendi cennetini yaratmak... Gerçekler kafaya üşüşmeden önceki hayallerle dalga geçerek hayal kurulan 3-5 dakika...


- İngiliz yapımı
- 2000-2004 arası çekilmiş, 3 sezon, 18 bölüm
- Bi bölümde Simon Pegg barındırıyor.
- Bernard'ı oynayan Dylan Moran'ın stand up gösterileri var youtubeda. Güzel ama ingiliççe.
- Manny'yi oynayan Bill Bailey'nin bi youtube kanalı var. Stand up parçacıkları da var burda.
- Fran'i oynayan Tamsin Greig'in de dizileri varmış, birini buldum, izlemek niyetindeyim: Episodes






06 Temmuz 2016

Atina ve Girit Notları

Bi önceki yazımda gezme eylemini sorgulamama rağmen Yunanistan'la ilgili bikaç şey yazmadan duramadım. İleride dönüp baktığımda hatırlamam lazım. Bi de belki birilerinin işine yarar dediğim ayrıntıları vereceğim.


Genel:

- Her yerde olduğu gibi burda da Airbnb evlerinde kalmak otellerden çok daha ucuza geliyor ve daha güzel. Sonuçta yerel insanların evini paylaşıyorsun. Her ne kadar belli bi ücret karşılığı kalsan da ev sahipleri profesyonel olmadığı için daha gerçek oluyor somurtkanlıkları veya güleryüzleri. Müşteri değil paralı misafirsin (!). Anahtarı teslim ettikten sonra evsahibi, ya okuldaki, postanedeki işine dönüyor, üniversitede sınavına koşuyor ya da mutfakta yemek pişiriyor. Sen gezmeye gidiyorsun. Geldikçe, evde karşılaştıkça muhabbet ediyorsun, evdeki eşyaları, kitaplığı kurcalıyorsun. Hatta evsahibin yeterince sıcakkanlıysa ve vakti bolsa şehri birlikte gezebilirsin bile.

- Klasik bir bilgi ama ben de söyleyeyim: Türk olduğumuzu öğrenen hiçbir Yunan surat asmadı. Sokaklarda Türklere karşı isyanda kahraman olmuş Yunanların heykelleri olsa da bol bol, hemen anlayabiliyorsun bizim onları sevdiğimizden çok sevdiklerini bizi. Biz tatildeyken Atatürk Havalimanı'nda patlama oldu. Ne zaman Türkiye'den konu açılsa yarım yamalak İngilizceleri ile üzüntülerini belirtmeye çalıştılar. Dil sorunu olmasa kimbilir neler konuşacaktık. Turistsin tabi iyi davranacaklar, demeyin, yapmacık/öylesine üzüntüyle gerçek olanı çok net anlaşılıyor.

- Yemek konusunda Hanya Atina'dan, Heraklion Hanya'dan daha ucuz. Cacık fiyatları 2,80-5,50euro arası değişiyor benim gördüğüm kadarıyla. Daha lüks mekanlarda daha pahalı bile olabilir. Atina'da 4'ün altında gördüğümü hatırlamıyorum. 2,80lik olan Heraklion'daydı.

- Ucuz içki bira değil, şarap ve uzo. Olması gerektiği gibi. O yüzden bizim başlarda yaptığımız gibi bira niye pahalı yaaaa, diye ağlamayın, mantıksız. Ayrıca büyük ihtimalle yemeğin üzerine Yunan rakısı ikram edecekler (yanında karpuzla birlikte). Çok fazla sarhoş olmaya çalışmayın o yüzden, iyice zom olursunuz. Yunan rakısının bizimkiyle alakası yok, shot olarak içiliyor, sert.

- İlla bira içecekseniz yerli biraları Mythos, Alfa ve Fix. Biz Mythos'u sevdik daha çok. Türkiye'deki Tuborg ve Efes Pilsen'in konumu gibi, Mythos olan yerde Alfa olmuyor, Alfa olan yerde Mythos olmuyor. Marketlerde genellikle 1,5 euro civarında. Mekanlarda ise 2,5tan 5'e kadar çıkıyor gördüğüm kadarıyla. Ayrıca hiç özlemediğim Heineken ve Amstel neredeyse her restoranda var ve anlayamadığım bir şekilde yerli biralardan daha ucuz.

- Biz mi çok şanslıydık bilmiyorum ama neredeyse gittiğimiz her restoranda -çok lüks yerler olmamasına rağmen- durmadan tatlı bi şeyler ikram ettiler. Hollanda'daki Yunan Tavernası'nda da aynı şey başıma gelmişti, o yüzden bir Yunan geleneği olduğunu düşündüm. Ama o kadar çok ikram oluyor ki, bu memleketin ekonomisi iyi bile dayanmış diyesi geliyor insanın.



Atina:

- Havaalanından şehir merkezine metro bileti 10 euro. Grup bileti 18 euro. Yani 2 kişi için grup bileti almak daha mantıklı.

- Duvarlardaki grafitileri görmezden gelmeyin. Keşke üç beş fotoğraf çekseydim de koysaydım buraya. Kepenkler kapandıktan sonra ortaya çıkan grafitiler sayesinde geceleri sokaklar sergi salonu oluveriyor. Buranın dertli ama güzel insanların ülkesi olduğu her yerde duvar yazıları, grafitiler olmasından belli.

- Bir açık hava sineması var: Thision. Bilet 8 euro. Hangi film olursa olsun, dili ne olursa olsun, paraya kıyıp girin, bi film izleyin. Kocaman bi ekran, etrafında çerçeve olmuş sarmaşıklar. Kırmızı sandalyeler, aralarda masalar. Dertli ya da neşeli yerlerinde filmin, çıkarın bi sigara yakın. Artık çoğumuzun evinde sigara içme yasağı olduğunu düşünürsek, evde olmayan konfor burada var. Sigara içmeyenler belki rahatsız olabilir ama onlar da bi denesin (izlemeyi), ne çıkar. Ya da siz en iyisi dumanı gökyüzüne üfleyin ki hem onlar rahatsız olmasın, hem de yıldızların altında olduğunuzun farkına varın.




- Sokaklarda çok fazla Türk turist yok. Fakat çingenelerin ya da çingene tipli çocukların Türkçe konuştuğunu duyabilirsiniz. Oranın yerlisi onlar. Kaldığımız sokaktaki bakkal teyzeyle el kol işaretleriyle anlaşmaya çalışırken bu çocuklardan biri çevirmenlik yaptı sağolsun. Çıkıp Kadıköy'ü andıran bu sokaktaki nargile kafeye gittiler sonra. Nereden nasıl gitmişler Yunanistan'a? Zamanında Türkiye'den kovulan Rumların torunları mı? Bilmiyorum.

- Şu sıralar Socrates Now isimli bir açık hava tiyatrosu var. 15 euro. Tabi oyun İngilizce. Benim için kötü bi deneyim oldu, o yüzden gitmek isteyen olursa uyarayım dedim. İsminden ve tanıtım yazısından Socrates'in savunmasının günümüze uyarlanmış versiyonu olduğunu sanıp çok heyecanlanmıştım. Üstelik küçük, tarihi bir mekanda açık havada oynanacaktı. Tek kişilik oyun. Socrates, kendi başına, kendini savunuyor. Uyarım şu: İngilizceniz çok çok iyi değilse gitmeyin. Tadı çıkmıyor. Günümüzle alakalı bi şeyler söyledi mi emin olamıyorum, çünkü söylediyse bile ben kaçırdım. Yine de öncesinde ve sonrasında şarap ikramı var. Oyuncu Türkiye doğumlu. Ve sonrasında seyirciyle sohbet kısmı var. Biz açık hava sinemasında yetişmek istediğimiz için sonrasına kalamadık ama bi şey anlamasan da sırf bunlar için gidilir:) Giden olursa söylesin lütfen, günümüzden bahsediliyor mu oyunda?

- Acropolis ne yazık ki 20 euro. Ve o kadar araştırmamıza rağmen daha ucuz bir indirim kartı vs bulamadık. Birkaç Yunan arkadaşımız "Acropolis Müzesi'ne gitseniz daha çok şey görür, daha çok bilgi edinirsiniz, Acropolis asıl orada anlatılıyor" dedi. U. daha önce bu müzeye gitmiş, çok güzel olduğunda hemfikirdi. Üstelik müze 5 euroydu. Sonuç olarak Acropolis'e değil, Müzesine gittik. Kesinlikle tavsiye ederim. Acropolis'in kimlerin elinden geçip yağmalandığına dair bir video var. O'nu izledikten sonra heykeller daha çok anlam kazanıyor. Bir videoda da sökülen heykellerin Avrupa'ya kaçırılırken başlarına gelenler tek tek anlatılıyor. Okyanus dibinde kaybolmayanlar şu an British Museum'da veya Louvre'da vd müzelerde sergileniyorlarmış.

- Yine Yunan arkadaşlarımızın tavsiyesi üzerine, Atina manzarasını görebileceğimiz bir tepeye çıktık: Areopagus. Akropolis de daha yakından görülebiliyor buradan. Günbatımını izleme merakı olanlara o saatlerde gitmeleri tavsiye edilir.

- Atina'da Plaka bölgesinde ara sokaklarda yürümek güzel, beklenmedik yerlere çıkıyor. Merdivenlerde bi sürü kafe var. Arada bi aşağıdan yukarı doğru esen rüzgara karşı merdiven sandalyelerinde oturup dinlenmek iyi geliyor. Bu ara sokaklardan birinde bi müzik sesi duyduk, Socrates Now'un oynadığı tiyatro civarında. (Bu arada bu tiyatro ilk Yunan üniversitesiymiş. Şimdi aynı zamanda müze.) Bi sokak sanatçısı, sonradan adının buzuki olduğunu öğrendiğim bi aletle, tanıdık melodiler çalıyor. Sese doğru gittik. Oturduk epey bi dinledik, Türk-yunan ortak müziklerinden bi şeyler çaldı, gözlerimiz doldu. Türk milliyetçiliğinden değil, coğrafya milliyetçiliğinden. 2 senedir yabancı bi kültürde yaşamanın getirdiği özlemden. Sarılmak istediğim ilk Yunan, bu çocuk oldu. 

- Monastiraki bölgesi de gezilesi bi yer. İkinci el eşya merkezi aynı zamanda. Kitap, ev eşyası, antika, kıyafet, ne ararsan. Kilo diye bir kıyafet mağazası var ki, ikinci el kıyafetler kilo üzerinden fiyatlandırılmış. Dolayısıyla epey ucuza geliyor. Misal, soğuk iklimde yaşıyorsun, yazlık kıyafetin yok ve Atina'ya mı gideceksin? O soğuk memlekette senede 1-2 hafta giyeceğin kıyafetlere bi sürü para vereceğine, boş valizle gel, tatilinin ilk günü hemen Kilo'ya git, al ihtiyacın olan her şeyi. Öyle bi yer.

- Atina'da Santa Maria Del Mar plajına gittik bi de. Arkadaşlarımızın arabasıyla gittik ama saatte bir filan otobüs de varmış. Bence su güzeldi, kumluydu, bikaç yosun parçası yüzüyordu sadece. Ama Yunan arkadaşlardan biri (dalgıçlık filan da yapıyormuş) girmem ben bu suya dedi. Eskiden çevredeki evlerin kanalizasyonları direk denize karışıyormuş. Artık öyle değilmiş ama bazıları sevmiyor kısacası. Biz deniz görmemişler olarak bulduğumuza girdik, pisliğine pek bakmadık.

- Şehir merkezinde büyük süper market pek yok, daha çok bakkal var. Süpermarket, AVM türü yapılar şehrin dışına, arabayla gidilecek mesafede yerlere inşa ediliyormuş. 



Girit:

- Girit'te illa ki arabayla gezmelisin deyip duruyordu hem internette okuduğum yazılar, hem de Atina'da konuştuğum Yunanlar. Doğru, adım başı güzel şeyler var, durup durup takılmak gerek. Fakat otobüsle de gezilebiliyor. Misal pek çok plaja/köye otobüs var. Ve biletler de ucuz. Tek sorun zaman, Tatil dediğin genelde üç beş gün, şehir merkezini ve yakın plajları anca geziyor insan. Yoksa tabi ki arabayla, karavanla, bisikletle, hatta yürüyerek gezmek daha güzel olur.


Hanya:

- Hanya havaalanından merkeze otobüsler var, yanlış hatırlamıyorsam 1,30 euro.

- Hanya'da kaldığımız Airbnb evinin linkini vermeden edemeyeceğim: Eleni'nin evi. Eleni ve esi ilgileniyor. Ikisinin de İngilizcesi çok iyi olmadığı için eve varana kadar yazışmaları yurtdışında olan kızlarıyla yaptık. Varınca çatpat İngilizcelerimizle anlaştık. Evin güzelliği, merkeziliği filan önemli değil (ki aslında her yönden çok güzeldi). Ama o kadar tatlı insanlardı ki, sanki bi arkadaşının ailesini ziyarete gitmişsin gibi. Keşke biraz daha anlayabilseydik birbirimizi ve keşke biraz daha girişken bir insan olsaydım da misal bi akşam oturup birlikte uzo içebilseydik. Türkiye'nin sevdiğim yönleri bu ülkede, çok tanımadığım bu insanlarda toplanmıştı sanki. Bunları düşündükçe burda Yunan Tavernası'ndaki amcaya gidip sarılasım geliyor. Hepsini o temsil ediyormuş gibi. Neyse...

- Şehir, Girit'in en güzel şehri diye biliniyor. Hangi Yunan'a sorsak öyle dedi. Butik otellerle, kiralık odalarla, pahalı dükkanlarla ve restoranlarla dolu küçük ara sokakları kartpostalların asıl konusu. Tabi bunlar hep Venedik etkisi görmüş eski şehir bölgesinde. Bizim kaldığımız evin olduğu bölge ve daha gerileri ise bu eski şehre 7-8dk yürüme mesafesinde. Her turistik şehirde olduğu gibi, sıradan insanlar bu cafcaflı sokaklarda yaşamıyor. Bu yüzden de airbnb güzel bi şey. Gezerken sanal bi dünya içinde boğulmuyorsun, gerçek hayatla bağlantı kuruyorsun. Yazı airbnb reklamı oldu bildiğin. Aslında couchsurfing bunun daha gerçeği. Fakat CS'i tam olarak kullanmayı hiç beceremedim, misafir olma tekliflerim hiç kabul görmedi. Nedendir bilmem. Neyse bu kadar viral yeter.

- Atina'da adım başı sahaf, antikacı olmasına rağmen, Girit'te gezdiğim iki şehirde yani Hanya ve Heraklion'da hiç sahaf görmedim. Sadece yeni kitap satan pahalı dükkanlar var. Buradan anlıyoruz ki, özellikle turistik bölgelerde dükkan kiraları fena pahalı ki sahaflar karşılayamıyor. Fakat sıradan insanın yaşadığı kısımlarda da denk gelmedi. Belki bi sahaflar bölgesi vardı da ben kaçırdım.

- Plajlara gitmek için şehir merkezinde 15-20 dakikada bir kalkan otobüsler var. Biz evsahibimizin önerisi üzerine Agia Apostoli'ye gittik, yaklaşık 20 dk, duraktan alırsan 1,20 euro, otobüste şoförden alırsan 2 euro. Plajda şezlong ve şemsiye 2şer euro. Kafe var bi tane, 2-3 euroya karın doyuracak şeyler satıyor. Bütün gün takılmalık bi yer. Tabi kendi şemsiyeni filan getirirsen bedava da kalabilirsin, halk plajı. Deniz kumlu ve temiz.

- Burda da bir açık hava sineması vardı ama bi kez daha sinemada vakit harcamak istemedik. Zaman kısa!

- Hanya'ya yukarıdan bakmak için Schiavo denen bir kale burcu var. Şöyle bir yol ile çıkılıyor:


Çıkış ücretsiz. Zaten yukarıda ottan başka bi şey yok. Halbuki Hanya'yı ve denizi gören kıymetli bi manzarası var. Oraya lüks bi restoran yapılmaması biz Türkler için şaşılacak şey. Manzaranın fotoğrafını çekmişiz bu kez: 


- Hanya'da deniz kenarındaki restoranlar, kafeler tahmin edilebilir ki çok pahalı. Fakat sahilin bi de sağ tarafı var. Yine deniz manzaralı Akti Mialoui caddesi var ki, fiyatlar neredeyse yarıya düşüyor. Son akşam keşfettik biz burayı ne yazık ki, çok daha ucuza gelebilirmiş yeme içme.


Agia Pelagia:

- Hanya'dan Heraklion'a yarım saatte bir otobüs var. Bu küçük yazlıkçı köyü de o yol üstünde. Aslında otobon o yol üstünde, köye gitmek için dağın eteklerinde yokuş aşağı epey bi gitmek gerekiyor. Otobanda inip otostop çektik. 3. araba durdu, ilk ikisi de "valla kusura bakmayın, görüyosunuz araba dolu" bakışı attı. Heraklionlular buraya yüzmeye geliyormuş günübirlik, duran çocuk da onlardan biriydi. 

- Sanırım 2 plajı var ama biz sadece birine gittik, kaldığımız yerin hemen dibindeydi. 

- Yine Airbnb'de kaldık ama bu kez ev değil, otel odasıydı. Hanya'daki evsahibimizden sonra epey bi hayal kırıklığına uğradık tabi. Ev sıcaklığına alışmışız, adam bize müşteri gibi davrandı! Bak sen... Dandik bi oteldi, epey ucuzdu, beklentiyi düşük tutunca iyi bi yerdi.

- Lakin sahil çok küçük ve kalabalıktı. Gece 12'de hayat tamamen bitiyordu. Denizi de diğerlerine göre taşlık olunca, yeyip içip yüzüp yatmaktan başka aktivite olmayınca, yani gezecek yeri olmayınca  sıkıldık biraz. Aslında kafa dinlemek için şehir dışında bi yer ayarlamıştık ama gezmelere doymamışız demek ki. Esnaf 4 gözle turist bekleyen esnaf. Isınamadık bi türlü buraya.


Heraklion:

- Agia Pelagia'dan yine otobüsle Heraklion'a geçtik (Çünkü dönüş uçağımız Heraklion Kazancakis Havaalanı'ndandı). Günde 2 tane varmış bu otobüs, internette pek bilgi yok, insanlara sora sora öğrendik saatini.

- Heraklion, Girit'in günahı alınan şehri. İnternette okuduklarım da, Yunanistan'da konuştuğum yerliler de hep Heraklion'da bi şey yok deyip durdular. Tamam, çok turistik olmayabilir ama ben sevdim. Bi kere daha ucuz diğerlerinden. Dolayısıyla Heraklilon'da kalıp, otobüsle çevredeki yerleri gezmek mantıklı. Misal Knossos diye bi antik kent varmış (bizim vaktimiz yoktu ama Heraklion deyince akla burası geliyormuş). Veya yine otobüsle çevredeki plajlara gidilebilir. Güzel müzeleri var. Hiçbirine gidemedim ama gözüm kaldı: Kazancakis Müzesi, Girit Tarihi Müzesi vs... 

- Ayrıca bi sürü meydanı var. Şansımıza bi sokak festivaline denk geldik. Her geçtiğimiz sokakta, meydanda bi konser vardı. "1st Street Art Festival Heraklion". Yani şehri sürekli kıpır kıpır gördüğümüzden midir nedir çok sevdim ben. Gereksiz turistik süslemeler de yok, kendi insanı için güzelleştirilmeye çalışılıyor gibiydi. 

- Diğerlerine göre ucuz olması oranın halkı için iyi olmasa da, bizim için kazıklanma korkumuzun geçmesine, daha çok keyif almamıza sebep oldu. bi de tabi tatilin son günü, nerde olursan ol güzel geçer muhtemelen. 

- Bi de demeden geçemeyeceğim bi yer daha var: Kidonias Sokağı'nda Palia Poli Restoran.Çok tatlı bi amca ilgileniyor. Gündüz müşteri azken gidersen daha çok muhabbet edebilirsin, akşam yoğunluktan yetişemeyebilir. Ama öyle masaya gelip ee nerelisiniz diye sıkıştırıp samimi olmaya çalışan zoraki güleryüzlü muhabbet değil onunki, o kadar efendi ki, insan nasıl karşılık vereceğini şaşırıyor.



Bu kadar.











04 Temmuz 2016

Bir eylem: Gezmek


Gezmek pek çok etkene bağlı günümüzde. Birincisi para tabi ki. Hiç paran yoksa gidebileceğin yerler vize gerektirmeyenlerle sınırlı. Otostopla yolculuk edebilir, couchsurfingte veya tanıdıklarında kalabilirsin. Gittiğin yerlerde geçici işlerde çalışıp yemelik içmelik para kazanabilirsin. Az paran varsa vizeli yerlere gitmek yine sorun olabilir. Bi kere schengen almak için düzenli bir gelirin olduğunu kanıtlaman gerek. Veya sivil toplum organizasyonlarının projeleriyle gezebilirsin.Her koşulda çok çok zengin değilsen ucuz bilet ve konaklama yöntemlerini iyi araştırman gerek. Aylar önceden alırsan biletin ucuza gelir. Yurt odaları misali hostellerde veya airbnb evlerinde kalabilirsin. Gittiğin yere bağlı olarak ucuza kiralık oda da bulabilirsin. Kısacası uçak firmalarının reklam ettiği kadar kolay bi şey değil hala seyahat etmek. Hiç para ile az para arasında büyük fark var, az para ile orta halli para arasında da öyle. Kapitalizmin sunduğu fırsatlar dünyası bu.

Bu fırsatlardan olabildiğince fazla yararlanıp aylar öncesinden bi gezi planı yaptık yine U.la. Bizim evin fırsat takipçisi O. Boş vakitlerinde bilet sitelerini kurcalıyor. Dolayısıyla gezi planlarımızı uçak/tren biletleri, şehirde konaklama imkanı ve bizim isteğimiz belirliyor. Misal, sıcak, denizi olan ve yemek kültürü bizimkine benzeyen bi yerlere gitmek istedik. Tabi ilk akla gelen Yunanistan oldu. Peki Atina mı, Selanik mi, adalar mı? İşte buna büyük oranda bilet fiyatları karar verdi. Hepsi çok pahalı olsaydı muhtemelen ülkeyi de değiştirecektik. Bileti aldıktan sonra, tatil günü yaklaştıkça airbnb evlerini araştırdık, ayarladık. Gidince olabildiğince tasarruflu gezmek de kişiye bağlı tabi. Hazır Yunanistan'a gelmişiz, foursquare'deki en güzel restoranlarda bol bol deniz ürünü yiyelim, dersen işler karışıyor. Ucuz biletten ettiğin tasarrufu yemeğe yatırmış oluyorsun. Bu da bi seçenek tabi. Alış-veriş. Bi yerden alıp bi yere veriyor kurban olduğumun modern insanı.

Günümüzde gezmek tuhaf şey nitekim. Gezme isteğimizin ne kadarı içimizden geliyor, ne kadarı kendimizi mecbur hissettiğimizden, bilmiyorum. Şüphesiz etkileniyoruz seyahat reklamlarından, sosyal medyada paylaşılan fotoğraflardan. Beyaz yaka tanıdıklarımız durmadan bir yerlere gidiyor. O kadar fırsat varken değerlendirmemek, evinden başka yerde huzur bulamayan insanı bile rahatsız ediyordur artık. "Bak Necmiye Teyze'nin kızı Nermin ööööyle geziyor, sen anca evde otur film izle," diyor içimizdeki ses.



Öte yandan, bütün sene çalışmanın da tek amacı bu tatiller. Sıkılıyor insan, sabah kalk, işe git, streslen, akşam gel, film izle, maç izle, dışarı çık... Haberleri takip et, daha da streslen, elinden bi şey gelmeyeceğini düşün, daha da streslen... Aslında seyahatin getirdiği serserilik, mesleğini ne kadar seversen sev, çalışmak zorunda olmanın ödülü. Evinden uzaklaşma isteği serserisel bi şey değil midir? Özgürlük! Çalışmamak! Gezilecek yerler listesi dışında hiçbi sorumluluğunun olmaması! Evindeki düzeni bırakıp gitmek, lisede aileden ayrı tatile gitmek gibi bi şey özünde. Bu kez bi yetişkin olarak inşa ettiğin düzenli hayattan kaçıyorsun, kendini içine zincirlemek zorunda kaldığın hapishanenden kaçıyorsun. Kazandığın parayla, yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamanın yanında, seyahat etme özgürlüğünü de satın alabiliyorsun. Pek çok insandan farklısın. Kültürel/sosyal sermayen ufkunu genişletmiş çoktan, seyahat denen kavramı tanıyorsun. Ayrıca kazandığın para da seyahati karşılamaya yetiyor. Her senelik izinde köye giden akrabalarını çaktırmadan küçümsemen de bundan. İstese onlar da gezebilir, gezmemeyi tercih ediyor cahiller!

Gezmek bir görev, rekabetin bir parçası. Parmak arası terlikli fotoğrafı instagrama koymasa bile insan o rekabetin stresini hissediyor. Herkes geziyor çünkü, gezmemek yerinde saymak demek, bi kayıp!

Bazen mutlu olmak için bu kadar yol tepmeye, bu kadar para harcamaya muhtaç oluşumuzu fark edip daha çok mutsuz oluyorum. Demek ki bi şeyler eksik ve yerini tüketimle doldurmaya çalışıyoruz. Her zamanki balkonumuzda, her zamanki manzaramıza karşı oturmanın nesi bu kadar kötü? Yunanistan'daki zeytinyağı olmayıversin salatanda, ne olur? Ya da gerçek domates mi istiyorsun? Saksıda yetiştir bahçen yoksa. Bunun için ülke değiştirmeye özlem duymaya cidden gerek var mı? Mutlu olmak için neden havanın sıcak olması gerekiyor? Hollanda'da Temmuz'da hala 16 dereceyse n'apalım yani, coğrafyana uyum sağlasana...(Son cümle inanmadan yazıldı evet)

Aslında gezmek de yaşam programımızda -okula gitmek, iş bulmak, evlenmek, çocuk yapmak gibi- yapılması gerekenlerden biri artık. Gezme yönteminle bu programa karşı çıktığını hissedebilirsin. Misal turlarla değil de kendin gezersin, pahalı otellerde değil de, hostellerde kalırsın, turist güzergahlarının dışına çıkarsın... Alternatif gezi rehberlerini takip edersin. Belki bi kitap yazarsın gezdiğin yerler hakkında... Hiçbiri kötü şeyler değil bunların.



Ama gel itiraf edelim, kendini gezmeye mecbur hissetmenin sebebi sadece "gezmek isteyişin" değil. Hepimizin mi damarında seyyah kanı var? Kaçmak istiyorsun günlük hayatından. İşin stresli olmasından değil, hangi işi yaparsan yap stresli olacağın korkusundan. Mecburiyetlerinden. Yaratmak zorunda olduğun düzenden.

---

Aslında 10 günlük Yunanistan gezimi yazmak için oturdum bilgisayar başına. Yazacak çok şey vardı. Ama ilk defa evimi özlemeden dönmüştüm bi tatilden. Bi türlü bırakmadı geri dönme isteği peşimi. Kendi kendime "Dışarda yemek yiyeceğim zaman mutlaka Amsterdam'daki Yunan Tavernası'na gitcem artık," diye söz verdiğimi fark ettim. Dünden beri üstüme çöken hüzün bi türlü gitmedi. U.ın yüzünde de vardı bi hüzün. Normal hayatımıza dönmüştük. Her gün şaşılacak bi şeyler bulduğumuz günler sona ermişti. Tatildeyken hiç olmazsa "saat gecenin körü ve tişörtle dışarda sigara içebiliyoruz ehiehi" diye şaşırabiliyorduk. Şimdi heyecanlarımızı kendimiz yaratmak zorundaydık. 

Ve gezi yazısı yazmak için kafamı toparlamaya çalışırken yıkarıdaki cümleler çıktı ister istemez. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen kartpostallarla dolu salon duvarıma bakarken, gezme eylemini sorguladım. İroni gibi ironi. Üstüne bi de Yunanistan gezi yazısı yazsam tam süper olur. 

Selam eder, Atina'nın sıcak gözlerinden öperim. Amstelveen'in bulutlarından da.


03 Haziran 2016

Ergofobi

Kulaklığı takıp dinleyince müziği, dünya değişiyor. Her şey daha bi içerden geliyor, içeri, daha derinlere giriyor.

Adı konmuş bi korku varmış: Ergophobia. Çalışma korkusu. Çalışma hayatı korkusu. İşinden nefret etmek değil, herhangi bir işyerinde çalışmaktan deli gibi korkmak. İş başvurusunda bulunmayı engelleyen, çalıştığın yer ne kadar cennet olursa olsun oradaki insanlardan ya da başarısızlıktan çekinmek. Bi sürü sebebi olaiblirmiş. Depresyon ya da diğer psikolojik rahatsızlıklar, daha önceki kötü bi iş deneyimi, travma yaratan bi olay, sosyal ortamlarda rahat edememek vs. Sonuç: Sabah kalkıp işe gitmek ölüm, insansız iş arayışı, evden çalışma yollarını denemek, yıllar süren işsizlik...
Tembellikle, mükemmel işi aramakla, iş beğenmemekle ilgisi yok yani ergofobiklerin.

Yaşamak bi tuhaf netekim. Bi ergofobik n'apsın? Korkmasın! Psikologlara, psikiyatristlere bol bol para dökünce, uzun uzun seanslar sonucunda tedavi olabiliyormuş. Yeter ki çalışsın, çarkları yavaşlatmasın, her şeyin bi çözümü var. Parayı nası kazanacak? Eş dost bi şekilde artık... Onu da mı biz diyelim...

Bi derdimize de isim koyup rahatladık mı? Oh, hadi o zaman, Kardeş Türküler'den Mirkut'la coşalım. Sonra da Kafamı Hissetmiyorum'a geçip olmayan biramızı kafaya dikelim. Kulaklık eşliğinde lütfen!




27 Mayıs 2016

Film: Mustang (İyi film de, keşke gerçekten gerçekçi olsaymış)


Hakkında söylenecek çok şey var. Değindiği konular çok önemli,bekaret takıntısı, küçük yaşta evlendirme, görücü usulü evlendirme, kıyafet baskısı, her türlü özgürlük baskısı, kısaca ahlak takıntısı. Ve bunun son yıllarda hükümet eliyle arttırılışı, hükümetin halka baskı yapması yönünde örnek olması, bülent arınç'tan tayyip'ten yapılan alıntılar... aile içi tecavüz...

Bunları dile getiren bir filmin dünya çapında duyulması da çok iyi, ifade özgürlüğü ve gerçeklerin bilinmesi açısından. Gel gör ki asıl derdin sahibi olan ülkemizde bu film çekilebilir miydi? Hayır. Ki zaten çok da izlenmedi, dünyaca ünlenmeseydi bu kadar da izlenmezdi. Tabi bunlar filmi yapanların suçu değil.

Fakat film çok bariz şekilde Batı tribünlerine oynuyor, Türkiyeninkilere değil.

Köy hayatını anlatıp kadınlara diz hizasında elbise giydiren tüm filmlerden tiksiniyorum. Özellikle eski Türk filmlerinde çok olurdu bu. Köylücülük oynar gibi. Bu film de benzer his yarattı. Neden? Sakince anlatmaya çalışayım...

5 kızkardeşin annesi-babası ölmüş ya da bir şekilde ortalarda yok. 10 senedir babaannesi ve amcasının yanında, Karadeniz'de deniz kenarında bir köyde yaşıyorlar. Kocaman bi konaktalar.

  • Öncelikle çevrelerindeki absürdlükten bahsedelim: Kimse şiveli konuşmuyor, herkes sanki şehirli. Ataerkil düzenin acısını çektiği için arada kalsa da son derece muhafazakar olduğu da göze sokulan babaanne nasıl olur da şiveli konuşmaz? Konuşmasını düzeltecek kadar şehirde yaşadıysa bu kadın, nasıl biraz da olsa kafasını düzeltemez? Bozuk zihniyetlerin daha hızlı akıp gitmesini sağlamak için harıl harıl çalışıyor
  • Ayrıca bu kadar tutucu bir yerde, dinin hiç adının geçmemesi de tuhaf değil mi? Arada bir görünen minare ve “allahın emri peygamberin ...” ezberinden başka allah, din, günah, cehennem, sevap, ibadet, dua... Hiçbi şeyden haberi yok insanların. Halbuki filmin dertlerinin hepsinin temelinde dine verilen referans var. Gerçek islam bu değil, mesajı mı vermeye çalışıyor yönetmen?
  • Kızlara gelelim tekrar. 10 senedir köydeler. En büyüğü bile lisede. Liseden mezun oldu diyelim, 18 yaşındadır. Yani en büyüğü 8 yaşındayken gelmiş köye, diğerleri daha küçükken. 10 sene içinde nasıl hiç yontulmadan kaldılar, nasıl düzenden bu kadar bağımsız kalabildiler? Okuldan çıkıp, üniformalarıyla denize dalıp, oğlanlarla deve güreşi oynamak onlara nasıl bu kadar normal geliyor? Günlük hayatta giydikleri mini şortlar, tişörtler, 10 sene önceki hayatlarından kalmış olamaz, büyüdüler. Köy yerinde bunları satın alırken kimse karışmadı mı? Zihinleri hiç etkilenmedi mi? Kendi kendilerine farkında olmadan sınırlar çizmediler mi hiç?

Demem o ki çocuk yaşta köye gelip, 10 sene boyunca orada yaşayıp, zihnin hala özgür olması mümkün değil. Otosansür devreye girer. Ne kadar deli çağında olursa olsun, deliliğin bile sınırı vardır orada.

  • Ayrıca kızların hiçbiri “ne evlenmesi ya, benim okulum var” demiyor. Bu kadar özgür zihinli olan, filmin en başında komşusuna gidip “bok rengi elbiseler giyiyosun diye kendini ahlak bekçisi mi sandın” cümlesi kurabilecek kadar bilinçli olan bu kızlar, dersleri çok çok kötü olsa bile, okumanın evlenmekten kaçmak için kullanılabilecek bir argüman olduğunu bilmiyorlar mı? Amcası “siktirgit ne okulu” deyip dövse bile, “okumak istiyorum” cümlesi bi kere de olsa ağızlarından çıkmalıydı, gerçek hayatta.

  • Bilinç derecelerini gösteren bir ipucu daha: Ahlaksız diye toplanan eşyaları arasında “direngezi” yazan bi şey var, bi sahnede dolapta görülüyor. Ben kitap sanmıştım, ekşide birileri tişört demiş. Her neyse, demek ki kızların gezi'den haberi var, eyleme gitmeseler bile gönülden destekleyip, bi parçasını eve almışlar. Demek ki gündemden ve ülke sorunlarından popüler düzeyde de olsa haberleri var. Çocuk yaşta evlendirme, görücü usulü gibi saçmalıklardan haberdarlar. Eve görücüler geldiği andan itibaren nasıl bu kadar sessiz kalabildiler? Nasıl o bilinçli ve özgür ruhlar birden masum, uysal, saf köylü kızına dönüştüler? Çünkü daha gençler, yaşadıkları baskılar travma etkisi yarattı, öyle mi? Travma sözcüğü bütün gerçekdışılıkları çözer tabi.

Yönetmen ütopik/fantastik/tamamen hayal ürünü bi dünya yaratıp, gerçeklerden, olayların kökeninden kopup, sadece kızların o anlarda hissettiklerine yoğunlaşmak istemiş olabilir. Bunu yaparken kızların başına boktan Türk geleneklerinin bütün unsurlarını yağdırıp, absürtlük içinde gerçekleri sezdirme yolunu seçmek istemiş de olabilir. Gel gör ki, gerçekleri anlatırken sinemacıların kafasına göre takılması, seyircide aldatılmışlık hissi oluşturuyor.

Batılı seyirci, Türkiye taşrasında gündelik hayatın nasıl olduğuna dair saçma sapan izlenimler ediniyor, farkına varmadan kandırılıyor. Türkiye'de taşra görmüş seyirci ise lan, diyor, film benim dertlerimi anlatırken, benim adıma, hikayemi çekici kılmak adına, ekrana güzel görüntüler yansıtmak adına, yalan söylüyor, istediği kısımları çıkarıp atıyor, yerine yenilerini getiriyor... İşte bunlar benim kafamdaki iyi sinema anlayışına uymuyor. En etkili propaganda araçlarından biri olan sinemanın,düzene hizmet etmeyi hedeflemiyorsa, aykırı olduğunu iddia ediyorsa, bir sorumluluğu olmalı bence. 

Bu samimiyetsizlik, filmin güzel noktalarını konuşmayı da anlamsız kılıyor benim gözümde. İçimden gelmiyor. Film sonrası meetup grubuyla oturup bi şeyler içecektik. Muhtemelen çok beğenmişlerdi, filmin sonunda tüm salon coşup alkışladık, herkes salya sümük oldu filan. Çoğu Türk olmayan bu insanlara derdimi nasıl anlatabilirdim ki? Anlatabilirdim elbet ama üşendim. Ayrıca Türkiye'ye laf söyleyince hemen savunmaya geçiyorsunuz, diyen gözlerle karşılaşma ihtimalim de vardı tabi. Zaten bi an önce sigara yakmam gerekiyordu. Filmi hem sevmek hem sevmemek hali... Karşımda yönetmen olsa elimde sigarayla "benim hikayemi çekeceksen, düzgünce çek" diyecektim.

Bitti.

Ekleme: Asıl derdim şuydu sanırım. muhafazakar toplumumuzda özgürlük, filmdeki gibi elimizden birden alınmıyor. Küçüklüğümüzden itibaren yavaş yavaş sindiriyoruz zaten. Fakat sinemada, özellikle Batıda, birden alınıyormuş gibi gösterince daha çok kanımıza dokunuyor, etkileyici oluyor. (Çünkü Batı, Doğunun dertlerine pek bi meraklı). Ve ben etkileyici olmak adına, özgürlükten vazgeçişimizin, bu önemli derdimizin geçiştirilmesine dayanamıyorum.