16 Şubat 2017

Film Raporları - 5


Hacksaw Ridge (2016)

Yönetmen: Mel Gibson
ABD

        Yaşanmış bir hikayeden uyarlanmış. 1920lerde Virginia'da, en büyük günahın insan öldürmek olduğuna inanan dindar bir aile, Doss ailesi. Baba, Birinci Dünya Savaşı'na gönüllü olarak katılmış ve tüm arkadaşlarını bu savaşta kaybetmiş. Döndüğünde yakası cesaret madalyalarıyla dolu olsa da kendini kahraman gibi hissetmiyor, o kadar çok ölüm görmüş ki, artık sıradan hayata hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi mümkün değil. Sık sık arkadaşlarının mezarını ziyaret ediyor, ölülerle muhabbet ediyor, alkolik olmuş. Savaşmanın anlamsız olduğuna inanıyor. 

        Bu sırada İkinci Dünya Savaşı başlıyor. Kasabadaki gençler bu kez bu savaş için gönüllü olmak için yarışıyor. Savaşa gönüllü olmak adeta bir moda. İnsan öldürmenin büyük günah olduğuna inanan Doss ailesi bile bu akıma karşı gelemiyor. Savaşın gerekli olup olmadığını, gerçek suçlunun kim olduğunu, büyük adamların verdiği kararlarla küçük insanların ölmesini sorgulamıyorlar. Sadece "insan öldürmek en büyük günahtır" diye tekrarlayıp duruyorlar kendilerine. Oğullardan biri, Desmond Doss, kasabada savaşa gitmeyen te genç olmak istemiyor. O da vatanını seviyor ve vatanını korumak için bir şeyler yapmak istiyor. Savaşa katılıp insan öldürmemenin bir yolunu buluyor: Savaş doktoru olmak. Ve yazılıyor orduya. Yazılırken de eline silah almak istemediğini belirtiyor ve kabul ediliyor. 

        Eğitim süresince önce dışlanıyor. "Ne demek silah kullanmayı öğrenmek istemiyorsun? Biz katil miyiz, çok mu meraklıyız silah kullanmaya?" konulu tartışmalar çıkıyor bölüğüyle arasında. Her seferinde "hayır," diyor. "Benim inancım bu, inançlarımdan vazgeçemem. Sonuçta bana da ihtiyacınız var sağlık görevlisi olarak." 

        Filmin tanıtım yazılarında "vicdani retçi Desmond Doss'un orduyla kavgası"ndan bahsediliyor. Fakat bu bizim bildiğimiz anlamda vicdani ret değil, görüldüğü üzre. Savaşa katılıp, adam öldürmemeyi seçmenin başka bir adı olmalı. Aslında anlatılan dindar bir adamın ABD ordusuyla kavgası. Ki bence çok da anlamlı olmayan kavgası. Milliyetçi bir insanın gözünden bakarsam, savaşa katılıp silah kullanmamayı seçmeni anlayabilirim. Vatanını seviyorsun, binlerce insan vatanın için bir şeyler yaparken evde normal hayatına devam etmek istemiyorsun, tamam. Fakat sırf geçmişinde silahla ilgili kötü bir anın oldu diye (ki bu anıda ölen kalan yok, altı üstü alkolik baban anneni dövüyor diye sinirlenip silahı kafasına dayamışsın), orduda herkes silah eğitimi almayı reddetmek neden? Kullanmayı öğren ama savaşta kullanma. Ordu bu hakkı verdi sana. Niye düzeni bozuyorsun? Niye diğer askerlerin psikolojisini bozuyorsun? Niye askeri mahkemeleri oyalıyorsun?

        Desmond Doss'un felsefesi çok da dikkat çekmeyebilirdi, eğer savaşta tek başına 75 kişinin hayatını kurtarmış olmasaydı. Japonların kendi canlarını hiç düşünmeden savaşması sonucu sürekli kaybeden ABD ordusu geri çekilir. Geride kalan yaralıları almaya fırsatları kalmaz. Desmond, Japonlardan gizlene gizlene, tek başına tam 75 kişiyi kurtarır. Arada denk gelen yaralı Japonları da kurtarmaya çalışır. 

        Kısacası Doss enteresan biridir, orası kesin. İnançlarına o kadar bağlıdır ki kurumlarla savaşır. Fakat O'na saygı duyulmasının sebebi vicdani retçi olması (ki değil) veya inançlarına bağlılığı değil, 75 sayısının büyüklüğü. 75 sayısıyla tarihe geçmeseydi, "orduda şöyle bi manyak vardı" diye anlatılacak hikayelerden birinin başkahramanı olacaktı sadece. 

        Filmin savaş sahneleri Tarantino filmleri gibi, kesilmiş bacaklar, kollar, dağılmış iç organlar... Sıradan bir Amerikan savaş/kahramanlık filmlerinde olması gereken her türlü vurucu özellik bu filmde mevcut. Vatanseverlik, dehşet, aksiyon, kurumlara direnen iyi bi adam, aksiyonun ortasında girilen duygusal diyaloglar, kahramanlık, bolca gözyaşartıcı sahne ve tüm bunları yüzeysel fikirlerle besleme. 

        Bence günümüz propaganda filmlerine çok iyi örnek olur Hacksaw Ridge.




Wings
Wings (1927)

Yönetmen: William A. Wellman
ABD

        Hacksaw Ridge'ten bir sonraki gün izledim Wings'i, çok iyi denk geldi. Tam bir savaş dostu propaganda filmi. Bu sefer vicdani ret gibi laflar hiç geçmiyor. ABD'de küçük bir şehirde yaşayan Jack ve David, hava kuvvetlerine gönüllü olarak katılıp, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya'ya karşı savaşmak üzere Fransa'ya gidiyorlar. Orduda kurulan dostluklar vatan uğruna ölümle sonuçlansa da komikliklerle şakalarla dolu bir savaş oluyor. Hacksaw Ridge'teki gibi kesilen kollar bacaklar görünmüyor. Filmin başından sonuna kadar, hep olumlu bir hava var zaten. Filmin önemli bir kısmı savaş sahneleriyle dolu olmasına rağmen aşk acısı ve dostluk, savaşta çekilen acılardan daha çok anlatılmış. Yönetmen daha önce savaş pilotluğu yapmış. Filmde bolca uçak sahnesi var. Tek kişilik uçakların önüne yerleştirilmiş kameralarla çekilmiş bu sahneler Star Wars'taki savaş sahnelerini hatırlatıyor. 





Un Chien Andalou (Bir Endülüs Köpeği) (1929)

Yönetmen: Luis Bunuel
Senaryo: Luis Bunuel ve Salvador Dali
İspanya

        O kadar sanat filmi ki, hiçbi şey anlamadım. Kısa film. Senaristler, gördükleri rüyaları filme dönüştürmüş. Bunuel'i tanımam etmem ama Dali'nin gördüğü rüyadan da böyle bir şey beklenirdi zaten. Enteresan bir film deyip geçeyim. Konusunu anlatacak kadar bile anlamadım zira. İğrenç birkaç sahne de vardı, filmin görsellerini aratınca en çok onlar çıkıyor zaten. Sürprizlerle dolu.







Menschen am Sonntag (People on Sunday) (1930)

Yönetmen: Curt Siodmak, Robert Siodmak
Belgesel-Kurgu
Almanya

        1930 yılında, Berlin'de günler nasıl geçiyordu, sorusuna yanıt arayanlar için güzel bir film. Bir cumartesi gününde başlıyor film. Önce karakterler tanıtılıyor. İsimleri ve yaptıkları işlerle. Pazartesiye kadar onları takip ediyoruz. Bir şekilde bağlantılılar birbirleriyle. Onların peşine takılıp Berlin'de sokak yaşamını izliyoruz. İki genç kız, onlarla pazar günlerini geçiren biraz daha yaşlı iki erkek. Bu erkeklerden taksi şoförü olanının sürekli evde takılan sevgilisi. Kadın erkek ilişkilerinde kadınlar pek de hoş bir konumda yansıtılmıyor ekrana. Erkekler neşeli, hayatını yaşamak derdinde. Duygusuzlar ya da hayatlarındaki kadınlara hiç saygı duymuyorlar. Kadınlar da bu saygıyı hak etmek için pek çaba göstermiyorlar.





Rodriguez
Searching for Sugar Man (2012)

Yönetmen: Malik Bendjelloul
Belgesel
İsveç-İngiltere

        1970lerde Detroit'teki küçük barlarda bir rock yıldızı keşfediliyor: Rodriguez. İki albüm çıkardıktan sonra ortalıktan kayboluyor. ABD'de neredeyse hiç satılmıyor. Adam o kadar güzel ve kaliteli müzik yapıyor ki, O'nun müziğiyle bir kez tanışan herkes, neden tutmadığını bir türlü anlayamıyor. (Ben de müzikten çok iyi anlamadığım için onların dediklerine inanmak zorundayım.) Fakat plakları bir şekilde Güney Afrika'ya ulaşıyor. Orada önce korsan olarak yayılıyor, ardından da plakları satılmaya başlanıyor. Apartheid döneminin baskısına isyan eden herkesin idolü haline geliyor. Plakları yasaklandıkça daha çok ünleniyor. Yani, kendi memleketinde, ABD'de hiç tanınmayan bu adam, Güney Afrika'da en ünlü rock yıldızı oluyor ve bundan ne kendisinin ne de ABD müzik endüstrisinin haberi var. Yıllar geçiyor, sevenleri ve müzik gazetecileri bu durumu fark edince konuyu irdelemeye başlıyorlar. Bu adam neden ABD'de ünlü olmadı ve nasıl öldü? Öyle bir olay anlatımı var ki filmde, bir belgeselden beklenmeyecek şekilde durmadan şaşırtmayı ve merak ettirmeyi başarıyor. O yüzden sonunu söylemeyeyim.

        Güney Afrika ve Apartheid dönemi hakkında değerli bilgiler edindim bu belgesel sayesinde. Bir de Rodriguez'in müziğinin yanında, O'nu kişisel olarak tanıyan insanlar, durmadan karakterinin eşsizliğinden bahsediyor. Sanki bir ermiş gibi anılıyor. Gerçek hayat hikayesini öğrendikçe neden böyle düşündüklerini anlıyor insan. Hem müzik etkisiyle, hem de Rodriguez'in hikayesiyle huzur doluyor insanın ruhu.

        Film sonrasında wikipedia'dan bi şeyler okurken, bu güzel belgeseli çeken yönetmenin 2014 yılında intihar ettiğini öğrendim. Çok acı değil mi? Ne düşündü, ne yaşadı acaba?





Saroo
Lion (2016)

Yönetmen: Garth Davis
ABD

        Gerçek bir hikayeden uyarlanmış. Slumdog Millionare'li Dev Patel'imiz yardımcı erkek oyuncu Oscar'ına aday. Neden? Çünkü başkarakterimiz küçük bir Hintli çocuk. Aynı hikayeyi Aamir Khan çekseydi paket paket selpak harcardım muhtemelen. Ama Batılı gözünden bakınca her şey daha az gözyaşıyla halledilebiliyor, ne güzel. Küçük Hintli Saroo bir şekilde kayboluyor. Abisiyle ilişkisi mükemmel. Hindistan deyince aklımıza gelen o fakir görüntülerin arasında o kadar güzel bir ilişkileri var ki... Saroo'nun çocuksuluğu, dert tasa bilmeyişi, abisinin kardeş sevgisi, büyümek zorunda olması, kardeşinin yanındayken gözlerindeki mutluluğun sorumlulukların yüküyle ağırlaşması... Raylardaki dansları. Ailesinden birini kaybetmişlerin veya herhangi bir anne-babanın izlememesi gerek belki de bu filmi. Çok ağır gelebilir, çok etkileyebilir. Hikayeyi anlatmayayım, şu sıralar her yerde anlatılıyor zaten.

        Bu arada film İmdb'de Abd yapımı görünüyor. Fakat Hindistan ve Avusturalya'da geçiyor.