15 Mart 2018

Konuşmak ya da konuşmamak...

Bugün Hollandaca okuma grubunda Romeo ile Juliet'i bitirdik. Aaa ne kadar da üzücü bi hikaye, filmini izleyen var mı, filan derken "bi gün oturup film mi izlesek?"e geldi konu. Ne tip filmleri seversiniz dendi tabi. Herkes bi şeyler önerirken ben de "bi Hollanda filmi izleyebiliriz mesela?" dedim. Gelen cevaplardan biri içimi kubarttı, tüylerim diken diken oldu, cevaplar ağzıma kadar çıktı da geri iteledim. Cümle şu: "Hollanda'nın güzel filmi yok ki..."

Böyle geniş cümleleri rahaaat rahat kurabiliyor bazı insanlar. Birincisi, güzel film nedir? Kriterlerini kim belirliyor? Sana göre güzel olmayana güzel değil deyip geçme hakkını nerden buluyorsun? İkincisi ve daha önemlisi, bütün Hollanda filmlerini izledin mi? Hadi daha basitini sorayım, kaç tanesini izledin?

İnsanlar nasıl doldurabiliyorlar kendilerini bunca özgüvenle, anlayamıyorum. Nasıl bi ailede yetişiyorlar, nasıl bi karakterleri oluyor doğuştan, hayatın ne çeşit bi sillesini yiyorlar ki bu hale geliyorlar? Düşünüyorum, hangi ülke hakkında bu cümleyi kurabilirim, diye, bulamıyorum. Belki şaka yaparım, atıyorum adını zar zor duyduğum bi ülkenin bi filmini görsem, "onlar da mı film çekiyomuş ya!" derim ama bi taraftan da cahilliğim sebebiyle kendimle dalga geçerim, hatta yaptığım şakadan dolayı özür dilerim, yanımda oralı biri varsa... Ben bu derece özgüvenden yoksunken insanların bu derece rahat olması çok garip geliyor. Küçük Prens gibi şaşıra şaşıra geziyorum ortalıkta.

Bu ablayla ilgili bi de önyargım var. Daha önce bi metinde özgüven kelimesi geçince bunun üzerine konuşmuştuk. Bu abla direk atlayıp "valla ben çok özgüvenliyimdir, bi şeyi yapmak istiyorsam yaparım. Benim oğlum da sürekli onu yapamam, bunu yapamam diyor, anlayamıyorum, sinirleniyorum." dedi. Kadının şımarık büyütüldüğünü filan düşünmüyorum. Hatta belki de bu kadar özgüven dolana kadar çok acı çekti, kendini inşa etti filan. Ama sonuçta rahatça "Hollanda'nın güzel filmi yok" deyip kestirip atabiliyor ya işte o noktada itirazım başlıyor.

"Bu kadar keskin fikirli olmayınız. Dünya sizin gördüklerinizden ibaret değil, bilmediğinizi bile bilmediğiniz çok şey var." diyesim geliyor, sonra iletişim kurmaya üşendiğimi fark edip kendi cahil ve kendinden memnun hayatıma dönüyorum.

Gelip buraya içimi döküyorum.

İnsanlar albayım insanlar... bazen çok rahat konuşuyorlar.

14 Mart 2018

35'ten 47'ye Motifler ve 11. Haftanın Sorusu

Motif çelıncında haftalık saymayı bırakıyorum çünkü haftayı tamamlayamayınca planlar alt üst oluyor. Tane tane sayacağım artık ben de. Ve yapamadığım günleri atlayacağım. N'apayım yahu, bu sefer de böyle olsun...

Toplam 47 motif yapmışım. Şimdiye kadar fotoğraflarını koymadığım 35.'den 47.'ye kadar olanlar ise şunlar:


Sol baştan aşağı doğru sayalım:

37. Haze
38. Friends

Birisi şu mavileri bir arada kullanmamam gerektiğini hatırlatsın bana yav... Hep mavi doldurmuşum ve sebebi de maviye bayılıyor olmam değil. Diğer sevdiğim renkler bitmesin diye... Tutumluluğun aşırıya kaçtığı anlar...


-----------

Gelelim haftalık soru çelıncımıza. Bu haftanın sorusu: Şu anda müzik listende ne var? 

Winamp, mp3 player günlerinde olduğu gibi müzik listem yok artık. Genelde Spotify'dan o an aklıma gelen birinin radyosunu açıp dinliyorum. Bi de sık sık Spotify'da beğendiğim şarkıların listesini dinliyorum ki burda Ciguli'den Selva Erdener'e, Bendeniz'den Gogol Bordello'ya her telden var. Hangi birini buraya yazayım? Son eklediğim 11 tanesi şunlarmış misal:


Evet efem, şimdilik bu kadar...
Sevgilerle, 
Kanatlı Kedi

13 Mart 2018

Kitap: Max Havelaar (Yazar: Multatuli)

Kitabın özgün adı: Max Havelaar, of de koffie-veilingen der Nederlandsche Handel Maatschappy
Aylak Adam Yayınevi
1. Basım: 2015
Hollandaca'dan çeviren: Erhan Gürer
Alt başlık: Hollanda Ticaret Şirketinin Kahve Borsaları

Kitabın girişindeki Hendri de Pene alıntısı, yayımlanmamış olduğu belirtilen oyun parçası, kitabın gidişatı, ve sonu hakkında uzun uzun yazmak isterdim. Karakterleri tek tek incelemek, yazarın hayatıyla ilişkilerini bulup çıkarmak, kitabın basılma serüvenini uzun uzun anlatmak, sonrasında Hollanda'da ne kıyametler kopardığını bir çırpıda özetleyivermek isterdim. Fakat biliyorum ki; güvenilir kaynaklara ulaşmak, bilgileri iyice anlayıp, bağlantı kurup özetlemek hayal ettiğimden uzun sürecek.

Bu adamla, yani Multatuli'yle yıllar önce, Amsterdam'a gezmeye geldiğimde karşılaştım. Dam Meydanı'na bağlanan sokaklardan biri bir köprüye varıyordu. Bu köprünün üstünde bir adem kafası vardı ki "Ben yazarım, hatta düşünürüm, bi şeyler için mücadele ettim. Bilmem ne kilisesinin papazı ya da bilmem ne savaşının kumandanı değilim!" der gibiydi. Tabi telefonda internet yoktu o zamanlar, hemen açıp bakamadık.

Sonra buraya taşınınca, Hollanda'nın büyük yazarlarını ve sömürgecilik geçmişini kurcalamaya başlayınca tekrar çıktı karşıma. Max Havelaar'ın Türkçesini sipariş ettim. O günlerde öğrendim ki, Amsterdam'da Multatuli Müzesi varmış. Hemen gittim tabi. Şimdiye kadar duymamamın sebebi Müzekart'ın geçmediği küçük bi müze olmasıymış.

Müze o kadar küçük ve az popüler ki, sadece bir görevlisi var ve her gelene müzeyi gezdirip anlatıyor. Gitmek isteyenler için söyleyeyim, çok fazla görsel malzeme beklemeyin. Müzenin amacı Multatuli'nin hayatını derleyip toparlayıp insanlara duyurmak, malzeme sergilemek değil. Dolayısıyla hayatını öğrenmekle yetinmek gerekiyor. Bir de müze görevlisiyle uzun uzun sohbet etme imkanı var ki bence asıl bu fırsat değerlendirilmeye değer.

Bu müzeden sonra iyice merak saldım Multatuli'ye ve kitabına başladım. Romanın 1800lerde yazıldığını bilerek okumaya başlamak önemli çünkü günümüzün kurgu alışkanlıklarına epey ters bir yöntem izlemiş yazar. Çat diye hikayeyi bölüp okurla konuşuyor mesela. Bir de, çeviriyle mi yoksa kitabın eski dönemlerde yazılmış olmasıyla mı ilgili bilmiyorum ama bazı cümleleri anlamak zor geldi bana. Özne hangisi, yüklem neyden bahsediyor, anlamak için cümleyi öğelerine ayırmaya çabaladığım oldu.

Kitabın edebi incelemesi yapılabilir tabi ama yazarın asıl derdi bu değil. Sadece kendi yaşadıklarını, Hollanda sömürgelerinde olan ve o günlerde görmezden gelinen olayları duyurmak istiyor. Mümkünse Kral'ın dahi kulağına gitsin ki böylece bir şeyler değiştirilebilsin istiyor. Çünkü kendisi devletin bir memuru iken bir şeyleri değiştirmeye çalışmış, başaramamış, artık dışarıdan müdahale etmekten başka şansı kalmamış.

Şöyle ki, esas adı Eduard Douwes Dekker olan Multatuli, 1838'de Hollanda'nın Endonezya'daki sömürgelerine Hollanda Sömürge Hükümeti'nin muhasebe bölümünde memur olarak atanmış. 18 yaşındaymış. Başlangıçta gezmiş tozmuş, kumar masalarında takılmış. Zamanla sıkılmış bu yaşamdan, aklı başına gelmiş ve yerlilerin yaşadığı sıkıntıları fark etmeye başlamış. Evlenmiş, çoluğa çocuğa karışmış fakat en büyük derdi yerliler için mücadele etmek olmuş. Devlet memuru iken devletle mücadele edince, doğal olarak, epey sefalet çekmiş, sonunda yolsuzlukla suçlanmış, istifa etmiş ve Avrupa'ya gelmiş. Kitabını yazmış, bastırmaya çalışmış. İlk baskısında sansüre uğramış fakat telif hakkını sattığı için bi şey yapamamış, sonrakileri istediği gibi bastırabilmiş. Falan filan. Kitap Hollanda'da ve diğer Avrupa ülkelerinde büyük fırtına koparmış. Pek çok dile çevrilmiş. Türkçeye ise sanırım ilk defa 2015'te çevrilmiş. (En azından Multatuli Müzesi'nden edindiğim bilgi bu.)

Kitabın ve Multatuli'nin Endonezya'nın bağımsızlığını kazanmasına ve yerlilerin hayatlarının iyileşmesine nasıl ve ne kadar katkısı olmuş? Bilmiyorum. Fakat müzedeki amcanın anlattıklarından hatırladığım kadarıyla olumlu yönde etkilemiş, hemen olmasa da, uzun vadede.

Kitaptan anladığım kadarıyla Multatuli'nin Hollanda ile asıl derdi ise özetle şöyle: Kalkıp dünyanın öbür ucundaki toprakları işgal etmişsin, hadi neyse ama yalan söylüyorsun ve bu yalan sayesinde değirmenini döndürüyorsun. (Ve kitap boyunca bu yalanın işleyiş mekanizmasını anlatıyor.) Yerlilerin cahil olduğu için kendilerini yönetmeyi, haklarını savunmayı bilmediklerini, toprak ağası konumundaki Naiplerine kölelik ettiklerini, putperest oldukları için cennete gidemeyeceklerini, doğru yolun gösterilmesine ihtiyaçları olduğunu söylüyorsun. Naip'in üssü olan Hollanda'dan atanan Kaymakam ve Vali'nin halkı Naip'in gazabından koruması gerektiğini, -isyan çıkmaması amacıyla da olsa- haksızlıkları engellemesi gerektiğini söylüyorsun, gönderdiğin her Hollanda memuruna böyle öğütlüyorsun. Fakat yerli halkın ücretsiz çalıştırılmasına, mallarının çalınmasına göz yumuyorsun. Hem büyük ahlaksızlıklar yapıp, hem de Hollanda'da kiliselerde misyoner derneklerine gönderilmek üzere yardım topluyorsun. "Çalışan, hak eden, dua eden, imanlı olan kazanır" deyip dururken, adaletin tecelli etmesi için çaba göstermiyorsun. Hollanda'da sen rahat yaşa diye Endonezya'da insanlar ölüyor, umursamıyorsun. Bi de kalkıp ahlak bekçiliği, medeniyet öncülüğü taslıyorsun. Hadi ordan!

Kitabın 1800lerde, bu haksızlıkların yaşandığından Avrupa'da pek çok kişinin haberinin olmadığı veya olsa bile göz ardı edildiği bir dönemde yazıldığını bir kez daha vurgulayım. Ayrıca, Amsterdam'a gelip Hollanda sömürgecilik tarihiyle ilgili bir şeyler öğrenmek isteyenler için Multatuli Müzesi'nin ideal olduğunu da belirteyim. Diğer müzelere kıyasla çok ucuz, 3 euro. Merkez istasyona da çok yakın. Bence günübirlik Amsterdam turlarına eklenmesi gereken bir etkinlik. Toplamda en fazla 1 saatte gezilir ki o da görevli amcayla derin muhabbete dalarsanız...

Kitapla ilgili belirtmem gerektiğini hissettiğim son ayrıntı da şu: Multatuli kitabı karısına ithaf ediyor. Kitapta çizilen vefakar, kocasının yüce fikirlerine her daim destek çıkan kadın profili biraz komik. Yazar kendi kendine mi laf sokuyor diye düşünüyor insan. Ama hayır, sanırım gerçekten karısına duyduğu vefayı kitapta yarattığı karakterle göstermeye çalışıyor. Karısının kafasını kullandığını, diğer Hollandalı zengin kadınlardan farklı olarak paraya pula ve süse değil, adalet gibi gerçekten değerli olan şeylere kıymet verdiğini vurgulamaya çalışıyor. Fakat anlatım tarzı beni biraz rahatsız etti. Bu denli adanmışlık mıdır nedir bilmiyorum beni rahatsız eden... O kısımları tekrar okumam lazım.

Şimdi alıntılar:

18 - Parası olan biri, iflas etmiş bir ailenin kızını neden alsın? Bunun sahnede istisnai bir hadise olabileceğini düşünüyorsanız bile istisnayı bir kural olarak kabul eden halkın hakikat duygusunu bozmu ve ona gerçek hayatta her dürüst borsacı veya tüccarın bir çılgınlık olarak göreceği bir şeyi sahnede alkışlamayı öğreterek adab-ı umumiyeyi zayıflatmış olursunuz demekte ısrar ederim.

19 - Erdemi mükafatlandırdık diyelim, peki meziyeti nereye koyacağız?

34 - Fakir olan fakirim diyebilir! Fakirlerin de var olmaları gerekiyor, toplum için bu gerekli ve de Tanrı'nın takdiri. Sadaka istemedikçe ve kimseyi rahatsız etmedikçe fakir olmasında bir beis görmüyorum...

66 - Masanın altına bir şey saklamaya, sandalyelerin yerini değiştirmeye falan çalışmamıştı ve saygın görünümlü bir yabancının geldiğinde yapılması gereken hiçbir şeyi yapmamıştı.

72 - Herman Willem Daendels (1762-1818); Hollandalı general. 1807'de Hollanda Doğu Hint Adaları'na Genel Vali olarak atandı. Hollanda'nın Asya sömürgelerini İngilizlere karşı korumak için orduyu yeniden yapılandırdı. Hızlı asker sevkiyatını mümkün kılmak için Cava adasını bir ucundan diğer ucuna bağlayan tanınmış Anyer-Panarukan posta yolunu yaptırdı. (çevirenin notu)

77 - Adanın eski naip ve beylerinin torunları Hollanda memurlarıdır. Genel Vali tarafından Hollanda Kralı adına alınırlar, atanırlar ve terfi ettirilirler. Suçlular, Lahey'de çıkarılan yasalarca mahkum edilirler ve hüküm giyerler. Bir Cavalının verdiği vergi doğrudan Hollanda hazinesine girer.

79 - Kayser'in emirlerinin yerine getirilmesini kendi hükümdarları emrettiğinde yerel halk egemen ülkenin kanunlarına daha çabuk uyacaktı.

82 - Cavalı asilzadelerin doğuştan gelme nezaketleri -sıradan bir Cavalı dahi Avrupalı mevkidaşından çok daha nezaketlidir- bu görünüşte zor ilişkiyi beklenildiğinden daha kolay bir hale getirmektedir.

84 - Cava beylerinin gelirleri dört kalemden oluşmaktadır. İlki, sabit aylık gelirlerinden ibarettir. İkincisi, Hollanda idaresine geçmiş, satın alınmış haklarından doğan sabit tazminat bedelinden oluşmaktadır. Üçüncüsü, kendi naipliğinde üretilen kahve, şeker, çivit, tarçın gibi ürünlerin karşılığından ibarettir. Ve sonuncusu kullarının işgücü ve mülklerini keyfi tasarruflarından oluşmaktadır.

105 - Bilmediği bir şeyi sezinlerdi, bildiği az şeyi (...) bilgi seviyesini çoğaltacak şekilde kullanma yeteneğine sahipti.

124 - Oysa Havelaar yemin için havaya kaldırdığı parmaklarıyla, yüz ifadesiyle, sesiyle ve duruşuyla "Söylemeye gerek var mı? Yüce Rabbim'siz de bu benim görevimdir," der gibiydi...

127 - ...iyi kalpliliğinin aslında bir zafiyet, kendini beğenmişlik, tebdili kıyafet dolaşan bir prens olma arzusu olduğuna...

128 - Fakat neredeyse gurura varan bir çekingenlik onu engellediğinden aklından geçenlerden hiçbirini bastıramamıştı daha.

134 - ...Lebak'taki Cavalılar ise -başlarına ne gelirse gelsin, daha da fakir duruma düşemeyecek olduklarından- önemsenmeyecek kadar fakirdi.

163 - Ve sağ başparmağınızın altındaki sayfa hacmi inceldikçe kucaklaşma ümidim azalıyor.

163 - Fakat bilmez misiniz ki siz hilkat garibesi, sırtlan, Avrupalı okur; bilmez misiniz ki tam bir saatinizi bir diş çöpünü çiğner gibi benim ruhumu çiğnemekle geçirmiş olduğunuzu? (...) Ben işte bunları feda ettim ve siz birkaç kuruşa satın aldınız... ve sadece bir "Hım!" dediniz.

166 - ... genel olarak Hollanda, özel olarak da kahve tüccarlarına karşı  ve hatta ya o toprağı değiştirmeyerek ya da eğer bunu yapamayacaklarını ileri sürüyorlarsa, bu bölgede yaşayan insanları toprağın kahve kültürüne elverişli olduğu başka bölgelere göndermeyerek affedilmez bir görev ihmalkarlığı suçu işliyorlar.

174 - ...ruhunun cehennem ateşinde yanmasını istemeyen Cavalıyı çalışmaktan mahrum etmeye hakkımız var mıdır?

174 - ...her ne kadar dini bütün olduklarına inanmasam da... çünkü Katolik bir hizmetçi çalıştırıyorlar.

195 - Cevap vermedi. Tuhaf da görünse, tuhaf da olsa... evet, kızmıştı! Tuhaf da olsa, Tine, eşinin kendisine kızmasına sevinmişti ve bu yüzden de Max, eşinden burnuyla övünmek için bir sebebi olmasa da Arles'ın Foçalı kadınlarından daha fazlasını talep ediyordu.

235 - Doğu Hint Adaları'ndaki evler tek katlıdır. Bu Avrupalı okurlara tuhaf gelebilir, çünkü doğal olan her şeyi tuhaf bulmak medeniyetin -veya medeniyet denen şeyin- bir tuhaflığıdır.

244 - ... din değiştiren kişiler genelde bağnaz olurlar.

252 - loi Grammont: Hayvanlara işkenceyi yasaklayan 1859 tarihli Fransız kanunu. (çevirenin notu)

258 - Önemsiz bir suçtan mahkum edilen bir kişiye bahçesinin bakımını yaptırmak tabiatına aykırıydı ve birçok kez Hükümet'in, memurunu, küçük, affedilebilir suçları, suçun ağırlığına değil de yerleşkesinin durumu veya çapına göre cezalandırmaya teşvik edecek uygulamaların hayatta kalmasına nasıl müsaade ettiğini kendi kendine sormuştu!

283 - Harcanan parayla ortaya çıkan arasındaki fark, ödenmemiş malzeme ve ödenmemiş iş gücüyle kapatılmaktadır.

293 - Kahretsin, neden hep hicvin paçavralarına bürünmek zorunda kalır kızgınlık ve üzüntü? Neden gözyaşları anlaşılmak için hep bir sırıtışla gizlenir?

313 - Hollanda refah içinde değil midir? Bu, dinden ileri geliyor. Fransa, cinayet ve ani ölümlerle boğuşup durmuyor mu? Bu, onların Katolik olmalarından kaynaklanıyor. Cavalılar, fakir değil midirler? Neden? Putperest oldukları için. Hollandalılar, Cavalılarla alakadar oldukça zenginleşecekler, Cavalılar ise fakirleşecektir. Tanrı'nın takdiri böyle!

313 - Yakınlarda, putperestlerin temin ettiği ürünlerden yine net otuz milyon kazanıldığı anlaşıldı. (...) Bunda, adil kulunu yaşatmak için kötü kulunu çalıştıran Tanrı'nın parmağı bariz değil midir? Bu, doğru yolda devam etmemiz gerektiğine; oralarda çok üretim yaptırıp burada hakiki dinden taviz vermememize bir ima değil midir? Tam da bunun için "çalışmak ibadettir" demiyor mu atalarımız bize; ibadet etmemiz ve "Göklerdeki babamız"ı bilmeyen siyahileri çalıştırmamız emredilmiyor mu?

314 - ...çok az şeye sahip biri sadaka verirse günah işlemiş olur. Üstelik ben sokakta hiçbir şey vermem -prensibimdir- ve böyle fakir insanlar gördüğümde her zaman derim: kendi suçları olup olmadığını nasıl bileceksiniz?  Sapmalarını pekiştirmekle hata ederim. Pazar günleri çift sadaka veririm; bir fakirlere bir de kiliseye. Doğrusu budur zaten!

345 - Kısa süre sonra, Hollanda Doğu Hint Adaları ordusunun şanına yeni şanlar katan bu zafer, Batavya'da büyük bir sevince yol açmıştı. Genel Vali anavatana, Lampong bölgesindeki asayişin tekrar sağlandığını yazmıştı. Nazırlarından tavsiyeler alan Hollanda Kralı, bir kez daha, bunca kahramanlığı birçok madalyayla ödüllendirmişti.

Şüphesiz Pazar ayinlerinde ve dua meclislerinde, 'Orduların Efendisi'nin  yine Hollanda bayrağı altında savaştığını duyan dindarların kalplerinden şükranlar yükselmiştir göklere...

'Fakat bunca gamdan teessür eden Tanrı,
Geri çevirdi o günün adaklarını!'

346 - Zulümden dolayı ülkelerinden kovulan, Saijah ve Adinda'nın anne babalarına benzeyen birçok şahsın ismini verebileceğimi söylemiştim.

399 - Bir Ekselans daha Anavatana dinlenmeye çekilmişti!

403 - Kitabımı size atfediyorum, Üçüncü William, Kral, Grandük, Prens... Prensten, Grandükten ve Kraldan ziyade... hattı istivanın etrafında zümrüt bir gerdanlık gibi kıvrılan muhteşem Insulinde İmparatorluğunun İmparatoru... Affınıza sığınarak sormak cüretini görüyorum kendimde; Sizin irade-i şahaneniz midir:

Havelaar'ın, Slymeringlerin ve Droogstoppellerin çamurlarına bulanması?

Ve uzak diyarlarda otuz milyondan fazla kulunuzun sizin adınıza zulüm görmesi ve istismar edilmesi?











07 Mart 2018

10. Haftanın Sorusu

Bu haftanın sorusu: How do you see the world? Enteresan bi soru. Sanki "ya soruyu boşver, sen derdini anlat işte, bi yerden başla, gerisi gelir, " demeye çalışıyor gibime geldi. Yani... Dünyayı nasıl görüyorum? Ne demek bu? Tabi ki bok gibi görüyorum, buna verilecek başka bi cevap var mı ki? Tarihin hiçbi döneminde oldu mu, olacak mı?

Ergenliği mi aşamadım, duygusal anlamda yeterince olgunlaşamadım mı bilmiyorum ama 30uma geldim, hala hem kendi sıradan hayatımda, hem de dünyanın halinde gördüğüm çoğu şeye çabucak sinirleniyorum. Ailemle veya içinde büyüdüğüm toplumla barışamadım mesela. Kırk yılda bi görüştüğümde herkesin yüzüne gülsem de (tezgahtarlıktan kalan, hayat kurtaran yalancıktan bi gülüşüm var) beni nasıl kötü etkilediklerini düşünüp duruyorum arka planda. Ve burda bunlarla hiç uğraşmak zorunda kalmamış bi batılıyla öylesine geyik yaparken sürekli aklıma geliyor geçmişlerimizin farklılığı. Okulda üniforma giymenin ne kadar eski kafalı bi uygulama olduğundan bahsediyorlar mesela hiç üniforma giymemiş tipler. Kendi kıyafetini seçememek çok saçmaymış onlara göre. Ben o zamanlar en çok üniforma içinde kendimi özgür hissediyordum, desem, hatta bu yaşımda bazen hala kendi istediğimi giyemiyorum desem, BBC haberlerinden dünyayı anlamaya çalışan duyarlı gözlerle bakacaklar bana. Hımmm, İslam kültürü, hımm doğu, evet, diyecekler. Sonra ağırlaşan havayı hemencecik dağıtmak için bi sonraki geyik muhabbetimize geçeceğiz.

Dünyayı hala geçmişimin penceresinden görüyorum ne yazık ki. Sakinleşemedim, eremedim, dünyanın gidişatını çözüp olgunlaşamadım. İnsanlar gereçekten bunu başarıyorlar mı yoksa bana da arada bi gelen o sakin ruh halinin havasına girip bilmiş bilmiş konuşuyorlar mı, emin değilim.

Dünyada her şeyin doğruluğundan şüphe duyuyorum. Sürekli bi kandırılma korkusu yaşıyorum. Haberlere kesinlikle inanmıyorum. İzmlerin peşinden koşamıyorum. Güzel günlerin geleceğine ya da geçmişte bi gün geldiğine inanmıyorum. Birebir ilişkilerde bile sürekli bi ihanete uğrama korkum var. E tabi hal böyle olunca daha da hassaslaşıyor insan, kendini koyverince kolaycacık kanıyor anlatılanlara. Bu yüzden setler çekiyorum dünyayla arama. Herkesten uzak, hiçbir şeye dahil olmadan fakat bi taraftan da her şeyi gözlemleyerek yaşamak istiyorum. Dolayısıyla dünya benim için yarım yamalak bi yer. İdare edip gidiyorum.

İyi bi şeyler de yazayım. Dünyaya temelde son derece karamsar gözlerle baksam da, cahilliğimin farkındayım ve öğrenecek çok şeyimin olması beni eğlendiriyor, oyalıyor, karamsarlıklarda kaybolmamı engelliyor. "Bi şeyler" yapmadan ölmekten endişe etmeme rağmen (o bi şeyler'in ne olduğu da hala meçhul), bi taraftan da evrende çok küçük bi "şey" olduğumun farkındayım sanırım. Ve sanırım bu yüzden ölümle aram iyi... güneşli bi güne uyanmak tüm karamsarlıklarıma rağmen enerji dolmama vesile olabiliyor. Klişelere mi dalıyorum bilmem ama geçmişimle barışabilsem sakinleşeceğimi düşünüyorum bazen.

Bu çelınc çok kurcalıyo insanı, çok garıştırıyo ortalığı, insan sıkıcı şeyler anlatıyor ister istemez. Öte yandan zaten bloğun makineleşmesinden şikayetçiydim çaktırmadan. İkincielcilere rastlanan sokaklara benziyor böyle karanlık şeyler de yazınca, ruh geliyor sayfalara. Memnunum halimden.

İşte böyle.

Öyle soruya böyle cevap, diyor, sevgilerimlen huzurlarınızdan ayrılıyorum.
Kanatlı Kedi



06 Mart 2018

Daldan dala, çelıncsız

Geçtiğimiz hafta sorumluluklarım açısından çok tembeldim. Kurslar tatildi, havalar soğuktu, evden çıkmadım, u. da evden çalıştı. Bütün düzenim bozuldu tabi. Tatil olduğu için fazla fazla verilen ödevler son güne kaldı. Motifleri de yetiştiremedim. Dün gece harıl harıl çalışıp anca 5'e tamamlayabildim.

Bu tembelliğimin birincil sebebi geçen haftasonu başladığım puzzle. Yine kendimi tutamadım, boynumun tutulmasına sebep olacak kadar uzuuun süreler boyunca başında oturdum. Sonunda da pes ettim, tamam be dedim, puzzle bitene kadar başka bi şey düşünmiycem! 1 haftada bitti çok şükür. Bitti de n'oldu? İçgüdülerime kalsa, hemen yenisini alıp başlayacağım ama olmaz öyle şey. Hayat devam etmeli. Ödevler yapılmalı, motifler örülmeli, kitaplar okunmalı. 

O aşırı soğukların üstüne dün bahar havası kendini göstermeye başladı. Bugün dışarı çıktım. Aman yarebbi, eve giresim gelmedi. Zaten hava güzelse ve Jordaan civarındaysam, yani eski Amsterdam'ın oralardaysam eve dönesim gelmiyor. Bugün de ders sonrası kumaş pazarına gitmiştim aslında, Noordermarkt'a. Fermuar gibi ufak tefek bikaç şey alacaktım. Ama tabi pazarda ikinci el eşya ve kıyafet de satıldığı için başından sonuna inceleye inceleye gezdim. İki tane vatkalı hırka aldım. Tabi eve gelince hemen vatkalarını çıkarttım, öyle de giyilir gibime geldi. Güzel güzel, giyilir. 

İstanbul'a öğrenci olarak yerleştiğimde, ilk korkuyu attıktan, İstanbul'la yıldızlarımız barıştıktan sonra en sevdiğim bölge İstiklal'in ara sokakları olmuştu. Her sokakta bi sürprizle karşılaşma ihtimali, değişik değişik dükkanlar, sahaflar, kediler... Klasik şeyler işte. Şimdi burda da Jordaan civarı aynı şeyleri hissettiriyor. İstiklal'dekinden daha çeşitli butik dükkanlar sokaklara renk katıyor. Hepsine girip kurcalamasam da, çoğundan alışveriş yapacak kadar savurmalık param olmasa da, büyük markalarla değil de böyle küçük tasarım dükkanlarıyla dolu sokaklarda yürümek illaki zevkli (hava güzelse diye tekrar belirteyim). Bi de buralar eskiden işçilerin, işsizlerin mahallesiymiş. Yani Amsterdam'ın en fakir mahallesiymiş. Sonra bi şekilde restore edilmiş, kiraları yüksek bi mahalleye dönüştürülmüş. Ama hala yol üstünde denk gelen ikinci elciler, sahaflar var ki, insanın içini açıyor. İşte bir sokakta karşılaşmaktan hoşlandığım sürprizler derken bunları kast ediyorum. Alışveriş yapmayacağım dükkanlar, mimarisi veya manzarası ne kadar güzel olursa olsun tam olarak ilgimi çekmiyor. Ama işin içine eski eşya girince, birden ruh giriyor mekana. 

Sonunda burda da kendime bi İstiklal bulabildiğim için mutluyum. Burayı gerçekten benimsemeye başlıyorum demek ki.

Theo Thijssen Cafe ile karşılaştım bi de. Hollanda'nın son yüzyıldaki fikir ve eylem adamlarından biri. Müzesine gitmiştim. Sözde blogda da anlatacaktım da bi türlü bitiremedim yazıyı,hala bekliyor. Hollanda'nın eğitim sisteminin eğlenceli hale getirilmesine katkısı büyükmüş. Sonra bi sürü roman yazmış. Sosyalistmiş. Sosyalist Hollandalı yazarları tanımak daha bi heyecanlandırıyor beni çünkü bugün sanki hiç yoklarmış, sanki solculuk buralara hiç uğramamamış gibi bi ortam var. 1 Mayıs tatil değil bi kere. Sonra, beni çok şaşırtan bi şey de şu: Sokaklarda solcu afişler, duvar yazıları yok. Ya hiç yazılmıyor, asılmıyor, internet varken artık bu yöntemlerin modasının geçtiği düşünülüyor ya da burda solcu yok. Hala çözemedim. Dili bilmeyince anca böyle görsel mesajları algılıyor insan. 

Ursula K. Leguin'in "Dümeni Yaratıcılığa Kırmak" kitabını bitirdim bu hafta. Yazmak isteyenlere yol gösteriyor yazar. Her bölümün sonunda alıştırma yaptırıyor. Başlarda uygulamaya çalıştım. Sonra alıştırmaları yapmak istemediğim için kitabı okumayı erteledim. Sonunda pes edip yazmayı boş verdim, hızlı hızlı okuyup bitirdim. Harcadım yani kitabı, en okunmaması gereken yöntemle okudum. Sırf arkamda yarım kalmış bi kitap bırakmamak için, aklım onda kalmasın diye. Ne zaman büyüyeceğim, bu takıntılardan ne zaman kurtulacağım acaba? 

"Başka nerde bu kadar heyecanlanıyorsun ki?" bu cümle etkiledi bu hafta beni. Bana söylenmedi. Yıllardır amatör olarak şarkı söyleyen iki kişinin konuşmasına kulak misafiri oldum. Biri yıllardır hala ilk günkü gibi heyecanlandığını söylüyordu ki,diğeri de cevaben bu soruyu yapıştırdı. "Ne güzel işte, başka nerde bu kadar heyecanlanıyorsun ki?" Bi tuhaf oldum. Ben neyden zevk alarak heyecanlanıyorum? Yok. Hiç oldu mu? Hatırlamıyorum. Yine kendimi ve yaşamımı küçümseme moduna girdim. Sonra bu modumdan gına geldiğini fark ettim. Bırak başkalarının hayatına bakıp bakıp "Bak Neriman teyzenin kızı neler yapıyo" demeyi be Kedicik, dedim, susturdum kadirbilmezi.

Bu hafta düzgün bi film izlememişim. Yine puzzle yüzünden tabi. Ama puzzle yaparken Atilla İlhan şiirleriyle kendimden geçmişliğim var ki, o akşamı boşa geçmiş gibi anmam yazık olur. Şiirden anlamamamıza, hatta Attila İlhan'ın o kafe senin bu kafe benim gezip gezip şiir yazarken parasızlıktan şikayet etmesiyle, tanımadığımız insanları tanıyormuşuzcasına bize anlatıp durmasıyla dalga geçmemize rağmen, kör ışıkta puzzle yapan gözlerimizin yaşardığını, "ya nası bi cümle bu ya" diye hafif sarhoş gülümsemelerle içimizi yumuşadığını, böyle uzun, bol virgüllü cümleler kurmamıza sebep olduğunu söylemem gerekir.

O zaman, o akşamımızın en sevileni, Belma Sebil'le veda edeyim sizlere. Şiirin müzikle müthiş bileşimine ve "Sen beni görmedin, görmedin"deki Erdal Bakkalımsı ses tonuna, üsluba dikkatinizi çekerim.


İnsan bu şiirle müziği bi arada duyduğunda niye doğduğunu sorguluyor yine, ister istemez. Nisan değilse mayıs, perşembe değilse pazar, diyor adam, ben diyorum, ben niye varım? O geldi geçti, ben niye geldim buraya? Ne gerek vardı?

Ne gerek var? sorusunu sormayı bıraksam, başka bi insan olabilirdim belki. Bu düşünce de bu hafta düştü içime. Delhi isimli bir Norveç (ya da İsveç miydi) dizisinin ilk bölümünden. Diyalog şu şekil: 
- Hindistan'a gitmek isteyen birini tanıyor musun? 
- İnsan niye Hindistan'a gitmek ister ki? 
- Hah işte tam sana yakışan bi cevap. Niye ki? Ne gerek var ki?

Kendi kendime epey güldüm bu sahneye. Etrafımdakilere hayatı zehir etme yöntemlerimden biri bu soruları sormak çünkü. İnsan hoşlanmadığı yönleriyle filmlerde, kitaplarda karşılaşınca bi hoş oluyor. Böyle romantik komedimsi bi diziyse sıkıntı yok, illaki iyi bi şeyler olacak. Ama ya Tirza'daki gibiyse? İnsanın içindeki bütün pislikleri sakin sakin, sebebini sonucunu inceleye inceleye, adilane bi tavırla anlatıyorsa? Gerçekçiyse yani? İşte o zaman sıkıntı var. Güzel bi sıkıntı. Bi kavga hali. İçim sıkılırken kitaba karşı kahkaha atmama sebep olan cinsten. 

Böyle dertlerimizle kardeş kardeş yaşamamıza içelim!

Sevgilerle, lililerle, Maria Misakyanlarla...

26 Şubat 2018

9. Haftanın Sorusu ve Motiflerde 5. Hafta

"Öyle nenem de yazar..."

İlkokul birinci sınıf. Yazmayı öğreniyoruz. Çok zevk alıyorum, çünkü çok zorlanmıyorum, abimden ablamdan görüp görüp sabırsızlanmışım, yazmaya çalışmışım, başlarının etini yemişim. Şimdi sonunda hayallerim gerçek oluyor, niye zevk almayayım ki... Fiş dosyam var. Naylon bölmelerini seviyorum. Kapağındaki resimler çocuk kitaplarının kapaklarındaki resimler gibi. Sanki bir gün dosyanın kapağını açtığımda içinden hikaye kitabı çıkıverecekmiş gibi heyecanlanıyorum her seferinde. Kapağı resimli ya, içi de değişecek sanki yeterince inanırsam... Deniyorum deniyorum olmuyor tabi. Olsun, yine de seviyorum dosyamı.

Derken bi gün sınav yapmaya karar veriyor örtmenimiz.Sınav ne demek? Bilmiyorum. Örtmen de açıklamıyor ya da açıkladıysa da ben duymuyorum. Herkes sessizleşiyor. Örtmen fişleri okuyor, herkes yazmaya çalışıyor. Heee diyorum, bu muydu? E bunun normal dersten ne fakı var ki? Örtmen söyliycek, biz yazcaz işte!

Dosyamı açıyorum. Başlıyorum yazmaya. Yanımda oturan kız bi şeyler diyor ama tam algılamıyorum ne dediğini, şimdi de hatırlamıyorum. Ama onun konuşmasının üzerine örtmenimiz yanıma geliyor. Hafif şiveli konuşmasıyla "Ooo Kanatlı Kedi," diyor, "dosyayı kapatıp yazacaksın. Öyle nenem de yazar!" Haaaa... diyorum. O yüzden herkes gerginmiş meğer. Utanıyorum. Dosyayı kapatıyorum... ama hiçbi şey yazamıyorum, donup kalıyorum.

Sonrasını hatırlamıyorum. İlk kopyamı birinci sınıfta ilk sınavda çektim kısacası. Kopya çektiğimin farkında değildim ama olsun. Sonra da kopya çekmeye hiç öyle rahatça yeltenemedim. Ve o zamandan beri böyle pratik konularda hep saf salak bi şey olarak kaldım. Çevremde anlayamadığım bi şeyler oluyorsa veya bi şeyler değişiyorsa onu yok saymaya meyilli bi yapım var. Değişimi iyice anlayıp ona göre kendimi ayarlayayım, gardımı alayım, hazırlıklı olayım demek yok. Değişime olabildiğince uzun süre direnmek için böyle bi yol bulmuş bünyem. Ne kadar az şey algılarsam o kadar mutlu oluyorum. O yüzden mantar yeyince "algıların açılıyor, çok güzel bi şey" diyen insanlar tuhafıma gidiyor. Neden ister ki insan böyle bi şeyi? Mutlu ya da huzurlu olduğum, kendimle barışık olduğum bi anı durdursanız, cennet diye bana pazarlayabilmeniz mümkün. Fiş cümlelerinin her birini kendim yazabildiğimi görmek benim için sonsuz mutluluk sebebi zaten. Ordan bakmadan yazmaya geçmeye ne gerek var? Ya da aklına gelen herhangi bi cümleyi yazmaya? Ya da hesap yapmaya, dört işlemi öğrenmeye, yabancı dil öğrenmeye, sulu boya yapmaya ne gerek var? Hadi bunları geçtim, karmaşık sayılara, olasılığa, integrale ne gerek var? Hadi onları da geçtim, biyolojiye, kimyaya, organik kimyaya, diferansiyel denklemlere, mikrobiyolojiye, termodinamiğe, akışkan hesaplarına, ekonomiye, fabrika tasarımına ne gerek var?

Ne gerek var diye diye üniversiteyi bitirdim. Geçirdiğim her değişimde şoka uğradım, uyum sağlamam uzun zaman aldı. Dolayısıyla, "değişime açık, takım çalışmasına yatkın, farklı durumlarda hızlı ve doğru kararlar alabilen" bi insan olmadığım kolayca anlaşılıyor olsa gerek. Napak yani, ölek mi? Hiç.

Haftanın sorusu buydu. Yani bu kadar uzun ve günümüze uzanan bi cevap verilmesi gerekmiyordu muhtemelen ama yazasım geldiyse kendimi tutacak değilim. Ona da hiç. Soru, "Bir çocukluk anınızı yazın," idi.

Gelelim günümüze. Bu hafta Hollanda'da okul tatili. Okullar tatil olunca benim kurslar da tatil sayıldı. Zaten üşütmüşüm, boğazımla ve burnumla dövüşüp duruyoruz. Zaten kışın en soğuk haftası, sürekli eksilerde geziyor sıcaklık... İyi oldu kısacası.

Haftasonu ikincielciden bin parçalık puzzle aldım, başladım. Yine motiflerle aramıza giriyor bu puzzle şımarığı. İkisi de boş zaman aktivitesi ya, birinden birini seçmem gerekiyor, yoksa bütün gün işe yarar hiçbi şey yapmamışım gibi hissediyorum. Geçen sefer o kadar çok puzzle yaptım ki, motifler kaldı. Bu kez dengeli gitcem, söz.

Geçtiğimiz haftanın muhteşemleri gelsin o zaman:

Sürekli kare yapmaktan sıkılmıştım. İyi oldu internette şu dikdörtgenlerin denk gelmesi. İstediğin yerde bırakabiliyorsun bi de, illa modelin bitmesini beklemek gerekmiyor. Zaten model sürekli kendini tekrar ediyor. Sonunda bu orantısız şekilleri nasıl birleştircem bilmiyorum ama onu da o zaman düşünürüz dey mi? Evet.

Soldan sağa sırayla:

1. Cable Stich Dishcloth

3. Lazy Waves Dishcloth

2, 4, 5, 6, 7. Hepsi şu kitaptan. İsteyene modelin fotoğrafını gönderebilirim. İkinci normalde öyle suratlı değildi, göz yerine geçen çiçeklerden vardı ama çiçek yapmaktan sıkıldım valla, kafama göre yaptım bi şeyler. Maksat muhabbet olsun.


Selam eder, saygılarımı sunarım efem,
Sizin, 
Kanatlı Kedi

19 Şubat 2018

8. Haftanın Sorusu ve Motiflerde 4. Hafta

Ne diye başlık atacağımı şaşırdım yine. Motifler hakkında da numaralarla konuşmam gerektiğini fark ettim, yoksa ne kadar yol katetmişim falan bilemiyorum. 4. hafta bittiyse, nerden baksan 28 motif olmuş bile! Vuhu! Normalde hayatta girişmeyeceğim bi işti bu. Blogculuk, sen nelere kadirsin!


Bu haftanın şaheserleri de bunlar. Soldan sağa, yukardan aşağı sıralama şöyle:

1. Simple rows and rounds
2. Iced pie
3. Bunu kaydetmemişim yav, bulamadım kaynağı.
4. Paint splatter
5, 6, 7. Aşağıdaki kitaptan. Merak eden olursa model çizimlerinin fotoğrafını çekip mail atabilirim.


Gelelim bu haftanın sorusuna: Hayatını etkileyen bir kitap? 

Düşündüm, hayatımı etkilemesi için, küçükken okumuş olmam gerekir gibime geldi. Zaman sınırı koymak içimi rahatlattı, derken, tek bi kitap ismi verme işi gerdi bu sefer de. Aklıma gelenleri süzgecimden geçirip sıralayacağım bu yüzden:

1. Çocuk Kalbi (Edmondo de Amicis): Okurken çok zevk almamıştım, sanırım geç okumuştum, çok çocuksu gelmişti. Fakat günlük yazma fikrini çok sevmiştim. Beni bu yazma işine bulaştıran kitap bu olabilir. Emin değilim tabi, şimdi hatırlayamadığım başka kitaplar varsa kalplerini kırmayayım.

2. Yeşil Kiraz (Gülten Dayıoğlu): İpek Ongun kitapları TVdeki kızları anlatıyordu da, Yeşil Kiraz benim gibileri anlatıyordu sanki, öyle bi bağ kurmuştum bu kitapla. Konusunu çok hatırlamıyorum fakat çok gerçekçi olduğu için acı verdiğini çok iyi hatırlıyorum.

3. Huzur Sokağı (Şule Yüksel Şenler): Ortaokulda okumuştum. Hayatımı kesinlikle etkiledi. Bi döneminin içine sıçtı. Şu an en çok nefret ettiğim kitaplar arasında. Dizisi çekildi bi de, tam bu dönemin burnu havada ahlak anlayışına uygun olarak.

Büyüyünce, okuyacağım kitapları arayıp bulduğum zamanlarda ise Tutunamayanlar ve Mülksüzler'i takmıştım kafama. Hala hafızamın en güzel yerinde saklıyorum onları. Mülksüzler ideal, mükemmel bi toplum tipinin olmadığına ikna etmişti beni. Tutunamayanlar ise asosyalliğime edebi bi anlam katıyordu sanırım, yalnızlığımı alıyordu, en yakın arkadaşım olmuştu. Tekrar okumak gerek ikisini de.

Zihnimi zehirleyen çok fazla kitap okudum. Dini romanlar, Kemalettin Tuğcu romanları gibi. Hep kahır hep kahır hep kahır... Bıktım be! Ama ah o dini romanlar... Onların öyle her kelimesinden fışkıran ahlakçılıkları, zihnime ördükleri duvarlar... Her sayfada yeni bir tuğla koyarken bi taraftan da kendi kendime isyan edişim, duvarın üstünden atlayıp kaçmak isteyişim... Sırf roman okumayı seviyorum diye ordan burdan elime tutuşturulan iç karartıcı, saçma sapan kitaplar... Şimdi çocuk kitaplarına bakıyorum da, ne güzellikler varmış da haberim yokmuş. Sahaf diye bi şeyin varlığından beni haberdar eden lise arkadaşıma hala minnettarım.

İşte böyle, nefretimi iyice kusmadan gideyim.

Selamlar efenim,
Kanatlı Kedi

16 Şubat 2018

Boş konuşma zamanı

Güneş soldan soldan vuruyor. Az önce duştan çıktım, bugünkü ilk sorumluluğumu yerine getirdim. Diğeri de asık suratımı düzeltmek. Klavye başına oturmamın amacı bu. Bakalım becerebilecek miyim?

Güneş soldan soldan vuruyor evet. Kah ekrana yansıyıp bana kendimi gösteriyor, kah bulutların arkasına saklanıp nanik yapıyor, "Ben geldim diye sevinmiştin di mi, ahaha, ben aslında yoğum!" diyor. Acı, şekersiz neskafe yaptım kendime, keyfi tamamlamak için. Tabi şekersiz olunca ya da yanında şekerli bi yiyecek, hiç olmazsa bir iki hurma olmayınca keyif tam tamamlanmıyor. Yarım yamalak, acınası bi keyiflenme çabası...

Büyük bi derdim olmadığını baştan söyleyeyim de, yazıdan ümidinizi kesin. Böyle, bu enerjisizlikte devam edecek kendisi.

Dün akşam bi film izledim, içimi allak bullak etti. Çekmeceler. Yerli film. Taner Birsel filan oynuyor. Cinselliğin bastırılması, psikolojik gerilimler, neler gerçek neler değil, yok artık bu kadar da olmaz denecek olaylar. Gerçekçi ama bi taraftan da "kim yaşıyo lan bu hayatları?" dedirtiyor. Anlamadım zaten bazı yerlerini de... Yine konusunu okumadan izlediğim ve allak bullak olduğum bir Türkiye filmi. (Geçen gün burda tanıştığım, Türkçe konuşan birine, Türk müsünüz diye sordum. Saçma bi soruydu evet ama işte ayaküstü edilen muhabbetlerde bu kadar kötüyüm. Ama diğerlerinde... ohooo o... süperimdir. Neyse, adam "Türkiyeliyim diyelim" diye cevap verdi. Uzun zamandır pratik hayatta da politik görüşünü yaşamaya çalışan insanlarla takılmadığımı fark ettim. Özledim mi? Hayır. Belki biraz. Öte yandan haklı adam. Ben de Müslüman mısın, diye sorulunca ne diyeceğimi şaşırıyorum. Keşke hiç sorulmasa böyle sorular. Ya da ne cevap vereceğimizi şaşıracak kadar şaşkın, özgüvensiz, tartışmadan kaçınan, korkak tipler olmasak... Peki sırf bi soru soruldu diye fikrimizi açıklamak zahmetine katlanmak zorunda mıyız ki? Bu da saçma. Neyse, Türkiye filmi deyişim bundan yani. Sosyoloji hocalarım duysa kızardı... Çok da tın.)

Eskiden çok izlerdim böyle ağır filmleri. Ağırdan kastım psikolojik şeyleri, bilinçaltını kurcalayan filmler. Ardarda bikaç tane izlerdim. Sonra günlerce çıkamazdım etkilerinden. Ne kadar etkilendiysem o kadar güzel bi film olduğunu düşünürdüm. Şimdi sürekli filmdeki yalanları arıyorum. Filmlerin hepsi yalan söylüyor doğal olarak. Yönetmenin görmemizi istediği şeyleri görüp, onun istediklerini hissediyoruz, anlıyoruz. Aksini iddia etmek, yaratıcının oyunlarını anladığını iddia etmek gibi bi şey olur ki asla emin olamayız gerçekten anlayıp anlamadığımızdan.

Filmlerin hepsinin yalan söylediğini kabullenmem zaman aldı, itiraf edeyim. Her filme saf saf inanmaya bi meylim vardı eskiden. Hal böyle olunca, vurucu, sarsıcı sahnelerden eskisi kadar hoşlanmıyorum. Hele ki ağlatan filmlerden -ağlanması gereken her sahnede istisnasız hep ağlasam da- tiksiniyorum. Sakin sakin vuran filmlere daha çok saygı duyuyorum artık.  Çekim teknikleriyle, aniden alevlenen tartışma, buhran sahneleriyle filan kafamızı bulandırıp etkilemek kolay, sıkıysa sadece oyunculuklarla ve sözlerle yap bu işi, diyorum yönetmenlere artiz artiz.

Demem o ki, eskiden çok izlerdim böyle vurucu filmleri. Fakat sonuç pek hoş olmazdı, günlerce o buhranlı karakterlerin dertlerini çekerdim, Yeşil Yol'daki başroldeki mahkum gibi, karakterlerin acılarını küçük sinekler halinde içime çekerdim. Neden? Çünkü acılarının ufacık da olsa bi parçasında kendimi bulurdum da ondan... Dünkü filmden sonra da öyle bi ruh halindeyim. Farkında olmadan kendimi o karakterlerle birleştirmeye çalışıyorum, senaryoya itiraz ediyorum, bazı karakterleri öldürmek istiyorum... Ama film bu, geldi geçti. Oyuncular bambaşka filmlerde oynadılar, kendi hayatları devam ediyor. Sen de devam etsene çocuğum hayatına? Alemin manyağı sen misin? Aaaa...

Kendi kendine konuşmak gibisi yok.

Başkalarının dertleri demişken, Dünyanın Sefaleti'ni bitirdiğimi de söyleyeyim. 17 Şubat 2017'de elime geçmiş kitap. Kısa bi süre sonra heyecanla başladığımı hatırlıyorum. Yaklaşık bir senede bitirdim. Üçte birini bu sene içinde okuduğum için 2018 kitap çelıncıma O'nu da dahil ediyorum. Banane ya, edicem tabi, o kadar emek verdim, iki sene arasında kaynayıp gitmesine izin veremem!

Bu kitapta sosyologların röportaj yaptığı her bir karakterin hayatı ayrı ayrı filme çekilse keşke. Düzgün çekilirse, gönlümdeki bütün ödülleri onlara verirdim. Çekmeceler'deki marjinal hayatların saçma sapan dertlerine değil. Bak yine sinirleniyorum. Kim yaşıyo lan bu hayatları? Yaşamayın oğlum, dert edinmeyin kendinize! Sonra bize anlatıyonuz.

Bir film hakkında yapılabilecek en sığ yorumu yaptığıma göre, bu konuya artık bi son vereyim bence, evet. Resmini de koyayım şuraya, ayıp olmasın. Film Netflix'te var bu arada, ordan takıldım zaten.



Beyaz yakalı çalışanlar yine günlük göç yolundalar. Akın akın marketin olduğu meydana gidiyorlar. Öğle arası. Normal insanlar. Normal şeyler konuşuyorlar giderken. Öyle olduğunu tahmin ediyorum en azından. İnsan ne konuşur ki iş arkadaşlarıyla, grup halinde yürürken? Ve insan nasıl normal olur? Normal insan nasıl insandır? Neden hem normal olmaya çalışıp hem normal olana tepki duyarız?Bunlar hep soru. Cevaplamaya gerek olmayan türden.


Dün örgü kitabı aldım kütüphaneden. Bu haftaki motiflerim o kitaptan olacak hep. Kitabı rafta görünce içim kıpırdadı, "kütüphane ne güzel bi şey!" diye bağırdım kendi kendime. Satın almana gerek olmayan, ömür boyu saklamak istemeyeceğin kitapları al, işini bitirince geri ver. Bi sürü şey öğrenebilirsin bu sayede, kitabı bitirme takıntısı yapmadan. Kocaman bi ansiklopedi sanki. Ya da google'ın basılı hali. Misal karnabaharın tarihini ve ne tür yemekler yapılacağını mı merak ediyorsun, illa bu konuyla ilgili bi şeyler bulabilirsin orda. Müthiş.


Bi de bu sıralar Hollandaca çengel bulmaca çözüyorum. Her karede bir numara var. Her numara bir harfi temsil ediyor. Birkaç harf de baştan veriliyor. Kelime öğrenmek için iyi bi yöntem. Marketlerde kocaman bi bulmaca bölümü oluyor burda. Alzheimer'la savaşmak için midir nedendir bilmem, bulmaca kitapçığı satın alma alışkanlığı var insanların.

Bu kadar olsun, yetsin gali. Motifimi örerken Kültür Tarih Sohbetleri'ni dinleyeyim.



Boş konuşmalarınız bol, marjinal dertleriniz az olsun,
Kanatlı Kedi


13 Şubat 2018

7. Hafta ve Motifler

Stres olduğum bir şey hakkında yazacakmışım bu hafta. Bir şey deyince işler karışıyor. Hangisini yazsam? Derdim çokmuşcasına bissürü stresim var. Çoğu da kendi kendime ürettiğim şeyler. Mantıksız, dolayısıyla çözümü de olmayan, sadece rahat ve sabırlı olmamı gerktiren şeyler. Hadi birini seçeyim: İlk defa bir ortamın içine girmek, bir insanla ilk tanışma, kısacası "ilk" defa başıma gelen her şey. Misal komşumuz kahveye çağırır, 2 hafta önceden planlamışızdır, o olay gelip geçene kadar stres olurum. Sonra onlar bize gelecektir, en sonuncusu evin dışına adımını atana kadar stres olurum. Ama ikinci seferde bu kadar olmam. O yüzden yeni bi şey yapılacağı zaman çevremdekilere işkence ediyor olabilirim. (Niye yapıyoruz ki bunu, ne gerek var, ya şöyle olursa, ya böyle olursa...) Yeni yeni kabulleniyorum bu durumumu. Eskiden o an yaşadığım endişenin mantıksız olmadığını iddia eder, yanımdakiyle tartışır, daha da gerilirdim. Burda kendi kendime kalınca anladım ki ben de böyle bi insanım, kabul edince gelip geçici olduğunun farkına varıyor insan hiç olmazsa, hayatının meselesi haline getirmiyor ufacık şeyleri.

Bunun dışında Fermina'ya katılıyorum. Türkiye'de ve genel anlamda dünyada olup bitenlerden stres olmak... Şimdi bi de Hollanda var benim için. Aynı sebepten Twitter'ı kapatmıştım ben de. Evrensel'in haber bültenine üye olmuştum, sabah-akşam iki mail geliyor şimdi. Hızlıca bi göz atıyorum, çoğu zaman linke tıklayıp ayrıntıları okumuyorum bile. Günler sonra haberim oluyor büyük olaylardan. Hiç haberim olmuyor da olabilir, bunu bilemem tabi. Kendime bi film seti yarattım, orada yaşıyorum gibi geliyor bazen, bi haber duyduğumda... İç huzurum arttı bu sayede ama yapmacık bi huzurla yaşamak da hoş değil tabi. Ortasını bulabilmek gerek evet. Bu konuyu daha önce yazmıştım, tekrara düştüm yeterince, susayım.

Bu sıralar ödevler filan sebebiyle mi neden bilmem, çok hızlı geçiyor zaman. Yetişmiyor hiçbi şey. Geçen haftanın motiflerini dün tamamladım. Çok zor geldi yapması ama yapınca da hoşuma gidiyor. Gözlerimi ve kafamı yormasa ve 1 saat kadar bi vaktimi almasa keşke... Yarıda bıraksam mı diye düşündüm, sonra kendimi ikna ettim. Motifler değil aslında gün içinde vaktimi çalan, ne yapsam, hangisini önce yapsam diye saf saf düşünüp durmasam her şey yetişecek! Acil olanları önce yap (ödev gibi), sonra da ilk aklına geleni yap. Mükemmel planlamaya gerek yok, sadece aklındaki listeye tik atmak senin istediğin.

Evet, kendi kendime konuşmayı bırakıp, motifleri şuraya bırakıp gideyim. Önce ödevi bitireyim, sonra kim bilir n'aparım...


Üstteki altı tanesi şurdan: Mes Favoris 
Alttaki mor olan da şu: Criss-Cross Bunun ortasının artı şeklinde olması gerekiyordu, benimki daha çok yel değirmenine benzedi. Zaten aynısını yaparsam ne anlamı kalır di mi? Esere kendimden bi şeyler katamadıktan sonra... Hiç...

Saygılarımlan, 
Kanatlı Kedi

05 Şubat 2018

6. Hafta ve Motifler

Bu haftanın sorusu: "Bu hafta başına gelen en güzel şey neydi?"

Çok basit oldu bu soru. Hemen söylüyorum, şu yandaki arkadaşı bulmamız: 

Tek kişilik koltuk almak istiyordum uzun zamandır. Neden? Nostalji merakımdan tabi ki, filmlerde filan oluyor ya, ondan. Çocuk işte, özeniyor. Fakat bi türlü hayallerimdekine benzer bi şey bulamadım (ya da çok pahalıydı). Meğer benim istediğim şey ikinci elmiş, zamanda geriye gitmekmiş, tabi ki yeni dükkanlarda, ikeyalarda bulamazmışım. Minderi biraz yıpranmış, o yüzden üstüne örtü ayarladım. 

Bu arada nostalji merakı ile falan başladım ama alınca fark ettim ki çok mantıklı bi istekmiş bu. Normal üç beş kişilik koltuklar/çekyatlar insanı mayalı hamur gibi mayıştırıyor (Mayışmak maya'dan mı geliyor yoksa!) ama bu öyle değil. Dik oturmanı sağlıyor ama bunu arkadan kazık gibi ittiren tekerlekli çalışma sandalyeleri gibi de yapmıyor. Sırtındaki boşlukları yumuşak yumuşak dolduruyor, başını arkaya yaslamana izin de veriyor. En güzeli de ayağa kalkacağın zaman koltuğun kollarının ucundan tutup kendini yukarı itebiliyorsun ki böylece kalkman kolaylaşıyor. 

Yani bu koltuğa oturup kalkarken kendimi yaşlı gibi hissediyorum ama ne gam! Yok böyle bi huzur, bi rahatlık... Evin en mayıştırmayan rahat köşesi... Sanırım ördüğüm motiflerle de ufak omuz ve diz battaniyeleri yapıp sandalyenin yanında bulunduracağım ki iyice ihtiyar moduna girebileyim. He bi de orda burda denk gelirse önüne ayak uzatmalık bi puf almayı düşünüyorum ama bu asilzadeye uygun olmalı, öyle sıradan bi puf olmaz. Bi de kendilerini 15 euroya aldım, pufa da daha fazlasını vermem. Kriterlerim var evet.

Resmen ikinci el, güzel ve ucuz bi şey alınca çılgınlar gibi seviniyorum. Birinci el, güzel ve ucuz bi şey alınca da seviniyorum ama o kadar değil.

Gelelim motiflere... Aşağıdaki görsele bakınız efem. Üst-sol baştan sayıyorum motif isimlerini, bazılarına link de ekledim.


2. Lydia
3. Kaydetmemişim yav bulamadım şimdi ama sanırım Ezgissimo'dan görmüştüm.
4. Sırf motif doldurmak için kendim yaptım, 3 dolgu, 2 zincir...
6. Granny square'in dc değil de hdc versiyonu. Farklı bi motif sayılır bence. Banane banane sayılsın...


Muhabbetle kalınız efem, 
Kanatlı Kedi