26 Ağustos 2015

Kaç Para Kaç'ın Seliminin Şahsında Tüm Selimlere Selam Olsun

Selim. Ahlakın asık suratlı ve gergin yüzü. Taner Birsel'in sakalsız bıyıksız, gençlik fışkıran bedeniyle canlandırdığı hali. Birinci kattaki boşanmış kadın kadar olmasa da insanın yüreğini hoş eden cinsten. Aileden biri olabilecek kadar beyaz atletli üstelik.

Pek çok yerli filmde rastlayacağımız türden bir soğukluk var Selim'de. Gişe Memuru'ndaki Kenan gibi. Olabildiğince az konuşan, nerdeyse hiç gülmeyen. Kendine koyduğu ahlaki kurallardan mı, yoksa dışardaki ahlaksızlıktan mı bunalıyor, tam belli değil. Keskin sınırları var. “Para kolay kazanılmıyor” en sık tekrarladığı cümle. Katı bir ruhu var, o kadar ki, bedenine yansımış katılığı. Gömlek, kumaş pantolon, ceket üçlemesi içinde sabit, sabitten öte sabit bi beden, bi yaşam... Yağmura bile sövemeyen türden. Olması gereken yolu çizmiş, dışına çıktığı anda kendini çekip vuracak kadar sert, kuralcı. Başkalarının ahlaksızlıklarına katlanamayışı da bundan. Çekip vuramıyor ama -çocuk parkında 100 dolar bulan kadınlara yaptığı gibi- müdahale etmek isteyip nasıl edeceğini de bilemeyişi var ki, eyvah dedirtiyor insana. Eyvah, bu adamı yerler. Bu kadar keriz, enayi olursa yerler. Halbuki biliyorsun ki kerizlik değil özünde bu. Eğer bu kerizlik dersen zamana-mekana göre değişen bi şey oluverir kerizlik. İnceden de ince bir çizgi var iki dünya arasında. Dark side'a geçmesine az kaldı. Fakat dark side o kadar dark olsaydı, destekçisi bu kadar çok olur muydu, demeden de duramıyor insan. Ve fakat sevgili insan kişisi, dark side öyle göz göre göre öcülük yapmaz insana, bilmez misin sen? Aydınlık tarafın çok da aydınlık olmaması gibi, karanlık taraf da öyle çok karanlık değildir. Her kötünün içinde bir iyilik, her iyinin içinde bir kötülük hesabı...

Sonunda acı çeke çeke, kendini tuta tuta geçer dark side'a Selim. Ve gülmeye başlar ilk kez. Sınırlar aşılmıştır bir kere. Ne yapılması gerekiyorsa yapar. Para neyi gerektiriyorsa. Yeni eşyalar. Lüks restoranlar. Gece eğlenmeye gider Selim. Para attıkça öten bir küre ve soyunan kızlar vardır. Selim atar, küre öter, herkes alkışlar, kızlar orasını burasını açar gibi yapar. Su balesi yapar gibidir kızlar. Bone, havuz gözlüğü ve mayolarıyla. Fantezi dünyasını genişletir para insanın.

Aklı başından gider Selim'in yavaş yavaş. Başlarda elinde para dolu çantayla gezmek tuhaf gelirken, artık cebinde tomarlarla gezer.

Dengeden beslenen insanın dengesini yitirmesini görürüz ekranda. Denge ve sınır çizgileridir Selim'in yaşamının sürekliliğini sağlayan. Bazı insanlara heyecan gerekir, Selim'e denge. Dengesini parayla yitiren Selim de sapıtır sonunda. Aklını kaybetmiş gibi olur. Paraları nereye saklayacağını bilemez. O kadar parayı nasıl harcayacağını bilemez. Yaptığı her harcama dikkat çeker. Gözler üzerindedir sürekli. Birbirini dikizleyip duran bir toplumdur içinde yaşadığı. Yeni aldığı her beyaz eşyanın hesabını vermelidir insanlığa. Peşin mi almıştır taksitle mi? Hangisi daha mantıklıdır? Kime göre? Kimin dediğini dikkate almalıdır insanlık? Ne'dir doğru olan? Para nasıl yenmelidir? İndirim yok mudur? Neden yoktur, her yerde vardır? Kredi kartı geçmez midir? Neden geçmezdir? Her şeyi sorar insanlar. Meraklıdır insan milleti. Vermek gerekir bir cevap. Ne cevap verirsen ver, her halükarda aynı sonuca ulaşacaktır dinleyen. O yüzden “git başımdan” desen de olur.

Bi de yalnızdır Selim. Filmin başından, hatta öncesinden, sonuna kadar, çevresindeki değişken veya sabit kalabalığa rağmen yalnızdır. İçinden geçen sıkıntıyı ne karısına, ne başkasına, ne de herhangi bir arkadaşına anlatabilir. Anlatmadığı için mi yalnızdır, yoksa yalnız olduğu için mi anlatamaz, bilinmez. Kinini, nefretini, öfkesini, dürüstlüğünü, sürekli göz önünde duran, varlığıyla ün yaptığı, ama küçümsenen, bastırmak zorunda hissettiği dürüstlüğünü. Anlatsa ne olacaktır? Ne değişecektir? Neye faydası vardır? “Para kolay kazanılmıyor” dışında söyleyecek neyi vardır? Dönüp duran bi devrandır işte olan. Çalışacak, üç kuruş para kazanacak, faturaları ödeyip, çoluğun çocuğun ihtiyaçlarını giderecek, sonra kalırsa tatile gitmeye çabalayacak, ailesinin diğerlerinin yanında küçük düşmesini engelleyecektir. Karısıyla arada bi sevişse, kızı sağ salim büyüse, en büyük sevinç olacaktır O'nun için. Babasına saygısızlık etmeden ölümüne kadar birlikte yuvarlanıp gitseler. Dükkana göz kulak olacak bi çırak bulsa bi de. Arkadaş meclislerinde rakı eşliğinde konuşmalar ne demek olacak ki? Ne işe yarayacak? Neye faydası var? Susmak varken dostum, bunca söz niye?


Fakat öyle değil işte Selim Bey'ciğim. Sessizlik büyür içinde, ceplerinden dolar olup taştığında ise sorun barizdir artık. Çırılçıplak kalırsın insanlık karşısında. Fermuarını kapatmaya çalışırken düştüğün balkon demirlerinden bakakalır kızın arkandan. Amerikan oyunu dolarlar saçılır etrafa. Sonra n'olur? Kan sızarken vücudundan, insanlar gelip dolarları kapışmazlar mı dersin?

29 Haziran 2015

üretemeyenlerin çağı

interneti öyle bir kullanıyorum ki, beni aptallaştırdığını anında anlıyorum. bilgi insanı nasıl aptallaştırabilir ki? oluyor işte.

şimdi, basılı bir dergiden, dili çok da ağır olmayan bir sosyoloji makalesi okuyorum, türkçe. cümleleri hızlıca okuyorum. 5-6 satır sonra fark ediyorum ki, hiçbir şey anlamamışım. sonra o panikle tekrar okumaya başlıyorum. yine bambaşka şeylere dalıyorum, oradan oraya atlıyor görüntüler, az önce izlediğim aptalca videolar, demet akalınlar, ben bilmem eşim bilirler dönüyor kafamda. bu kez okuma esnasında farkına varıyorum hiçbi şey anlamadığımın, sadece yazıyı takip ettiğimin. işte bu, ilkinden daha acı verici oluyor. odaklanamadığımı düşünürken bi taraftan okumaya devam ediyorum, her seferinde yeni bi kabusa uyanmak gibi, inattan okumayı da bırakamıyorum.

belki de internette yetişen neslin en büyük sınavı bu. dikkatini toplayabilen ve üretebilen kişi (o kadar az rastlanıyor ki bu yeteneğe), uğraştığı şey ne olursa olsun, kendince başarılı oluyor. dizi izleyip kendini diziye adayan, her youtube videosunun altına yorum yapan, twitterda dizi oyuncularıyla ilgili haberleri kaçırmamaya çalışan, hashtag kasan, dizi görüntüleri üzerine uygun bir şarkı bulup, kurgulayıp, binlerce tık alan kişi de başarılı sayılıyor bu durumda. ciddi bir emek var yaptıklarında, sanatsal/edebi bir üretim olmasa da, bir şeyler üretip anlık haz ihtiyacını karşılıyor, kendisinin ve onu takip eden binlerin. o kişinin ne hissettiğini bilemem ama onun gibi olmayan insanların ne hissettiğini anlayabiliyorum (bkz: kendimden biliyorum). saatlerini bu tür videolarla harcayan kişi, bi şey üretmiş olmanın hazzını yaşamıyor. sadece izliyor. kendi hayatını yaşamayı erteleyip, videolarda atlaya atlaya vakit öldürüyor ve bu insanı mutsuz ediyor. toplum gözünde başarılı sayılmak değil yani mesele; üretmemek, insanın kendi kendini tüketiyor.

bunlar nereden geldi aklıma? blog yazayım diye bilgisayarı açıp, saçma videolarda saatlerimi harcadığımı fark edince, kendime gelmek için bir şeyler okuyayım dediğimde hissettiklerimi bilgisayara değil de kağıda döktüğümde anladım bi şeyleri:

kağıda dönmek lazım. ne yazacaksan önce kağıda yaz, sonra bi çırpıda internete geçir veya word'e, ne kullanıyorsan. elin ağrısa bile önce kağıda yaz, bir yerden sonra daha geç ağrımaya başlar zaten. çok ağrıyorsa, kalemle yazmaktan sıkılıyorsan, ilhamın kaçıyorsa önce küçük notlar al, sonra bunları word'de metne dönüştür, sonra internetlere geçir,  eksiklerini doldur. yani yazarken modemin kapalı olsun.

kağıtla barış ki, düşüncelerini organize etmeyi öğren/hatırla ve üretmeye yeniden başla.

interneti kullanmayı öğren. en baştan.




04 Mayıs 2015

Hollanda'da 1 Mayıs

kansız-gazsız  1 mayıs nasıl olur? merak ettiğimden, hazır hollanda'dayken gidip görmek istedim. nerde toplanırlar? ne yaparlar? ne konuşurlar? daha önce, dam meydanı'nda yunanistan'a destek mitingine denk gelmiştim. sahnedekiler genellikle ingilizce konuşuyordu, hatta bir yunan şairinin şiirini yunanca-ingilizce okumuşlardı. yani 1 mayıs'ta da konuşmaların ingilizce yapılacağını tahmin edip, anlarım diye ummuştum. yanılmışım lakin yine de anlatılacak şeyler var.

öncelikle "nerde toplanırlar?" 

bunu bulmak epey zor oldu. 1st may in holland/netherlands vb aramalarım sonucunda sürekli olarak eskiden kraliçenin doğumgünü 30 haziran olduğundan, o günde yapılan şenliklerle ilgili haberler çıktı. sonunda şu açıklamayı buldum: http://dutchreview.com/news/dutch-news/labour-day-in-the-netherlands/

linke tıklamaya üşenenler için: 1 mayıs hollanda'da çok önemsenen bir gün değil. resmi tatil değil hatta. tamam, tr'de de yakın zamanda tatil oldu zaten ama tr'de 1 mayıs hep önemli bir gündü. ayrıca, yaşama standardının nazaran daha yüksek olduğu, çalışma saatlerinin insaniliğiyle övülen bir ülke için 1 mayıs'ın tatil olmaması tuhaf gelmiyor mu? başta bana da öyle geliyordu fakat buranın kabullenilmiş kapitalistliğini  hissettikçe kafamda normalleşmeye başladı bu durum. kralın doğumgünü tatil ama işçi bayramı tatil değil. normal. (kral günü denilen kralın doğumgününün kutlanmasını daha sonra anlatacağım, şimdi 1 mayıs daha öncelikli. ) yazıda belirtildiğine göre, az nüfuslu bazı marjinal gruplar yine de 1 mayıs'ı kutluyormuş. kim onlar ve nasıl kutluyorlar? onu öğrenmek lazımdı şimdi de.

sonunda google'da "hollanda'da 1 mayıs" vb tabirlerle türkçe arama yaptım ve oradan oraya atlaya atlaya martin luther king park'ta toplanacaklarını öğrendim. FNV diye bir sendika öncülük ediyor organizasyona. farklı şehirlerden katılmak isteyenler için otobüs kaldırmışlar. FNV'nin başını çektiği bir kampanya varmış: "real job". insani çalışma koşularını sağlayan iş demek oluyor anladığım kadarıyla. internet sitelerinde "işin ne kadar real?" türünden bir test de vardı.

izleme zamanı

program 12 gibi başlayıp 4 gibi bitecekti, metrodan parka yürüyüş yapacaklarmış başlangıçta, o kısmı kaçırdım, direk park'a gittim. FNV başkanı olduğunu tahmin ettiğim bir adam konuşma yapıyordu, ne yazık ki flemenkçeydi, broşürler, gazeteler, afişler, her şey flemenkçeydi. insanlara "ne diyor?" diye sorup durmak yerine izlemeye koyuldum.

herkes kırmızılıydı. çünkü etkinlik programında "dress code is red" yazıyordu. (benim tek kırmızım bi etekmiş, fark etmiş oldum.)

beklediğimden çok daha kalabalıktı. kanal yanındaki parkta, ortadaki geniş alanın iki yanına iki büyük sahne, aralarına da standlar kurulmuş, sol yayınlar, imza toplamalar, hamburger, snack, donut, çay-kahve satanlar var standlarda... ve sahnelerin birinin arkasında lunapark! evet, 1 mayıs şenliğinde lunapark. dönme dolap, salıncak, ahtapotumsu şey, atlı karınca, ufak lunapark oyunları... yani aslında insanlar ailecek gelsin diye yapılmış bir organizasyon. hava da inadına güzel. arkada müzik, siyasi fikrine yakın insanların yaptıkları kısa konuşmalar, ortalıkta koşuşturan çocuklar, köpekler, yerlere serilmiş insanlar.. arada bikaç polis, gülümseyip ritm tutan cinsten. alanın dışında 1 tane polis minibüsü. şu haberde belirtildiğine göre, parka doğru yürüyüş esnasında polis topluluğa destek vermiş zaten.

yaklaşık 3 gibi oradaydım ve etkinlik bitene kadar ya hiç slogan atılmadı ya da -sürekli insanları izlememe rağmen- ben fark etmedim. anlamadığın bir dil de olsa sloganla şarkı sözünü ayırt edebilir insan diye tahmin ediyorum ama bilemezsin tabi, hemen teşhis koymamak lazım.

müzisyen olarak önce kel bir rapçi çıktı sahneye. ilk defa rap müzikten zevk aldım. o kadar çok kişi, genç-yaşlı, o kadar büyük bir coşkuyla eşlik etti ki şarkılarına, solcu marşlar söylüyor sandım. şenlik boyunca "millete bak, sol marşları rap türünden, hem de çok neşeli" diye şaşırdım. şimdi ismini hatırlayamıyorum fakat o gün eve gelince youtube'da adamı arayınca anladım ki sıradan bir rapçiymiş. bol danslı, kızlı, diskolu, danslı klibi var, herhangi bi tür "sol" içeren video görüntüsüne rastlamadım.

beni bu etkinliğe gitmem için asıl cezbeden şey "playing for change" in de sahneye çıkacağını öğrenmem oldu. yıllardır "ah bu ne güzel grup, bi şekilde dahil olabilsem keşke" dediğim grubu kanlı canlı hem de tam istediğim kıvamda bi konserde izleme şansım vardı.* en son onlar çıktı, grandpa elliot ve o meşhur kırmızı gömleği, bahçıvan pantolonu, şapkası ve mızıkasıyla birlikte. coşturdular. şarkılar sevdiğim cinsten, çevrem manyak, dünyayı umursamayan tiplerle dolu. bu devirde, hollanda'da veya dünyanın herhangi bir yerinde 1 mayısı kutlamak için en alt seviyeden de olsa manyak olmak gerekiyor zira. tatlı manyaklıklar bunlar.

konser bitince, otobüs duyurusu yapıldı, herkes otobüslere binmeye doğru yollanırken, ben de yollar kalabalıklaşmadan bisiklete binip uzaklaştım, hala acemiyim çünkü, tırsıyorum trafikten.

şimdilik gözlemler bu kadar. tabi sorular devam ediyor.

okuduğumuzu anladık mı? 

burada çalışanların gerçek sorunları neler? tr'de anlatılan efsanelerde olduğu kadar insani çalışma koşulları var mı cidden? varsa bu FNV'nin real job dedikleri dertleri ne? sistemle bir sorunları var mı? yoksa sadece çalışma koşulları iyileştirirlerse sistem onlar için "uygun" mu? sağlık sigortasının ücretli olması bir problem mi onların gözünde? yüksek vergilerin karşılığını aldıklarını düşünüyorlar mı? sokakta göründükleri kadar memnunlar mı gerçekten hayatlarından? üniversite öğrencilerinin üniversite binasının satılmasına yönelik işgal eylemi neyi gösteriyor? toplumun ne kadarı onları destekliyor? toplumun çoğu o öğrencilerin veya martin luther king'te toplanan neşeli-çılgın insanların marjinal olduğunu mu düşünüyor?

bir de, 1 mayıs resmi tatil değilken eyleme gelen o kalabalık grup işsiz-emekli-öğrencilerden ibaret miydi? polisin bu kadar hoşgörülü olmasının sebebi ne? etkinliğin zaten gözlerden uzakta yapılması mı? neden bu kutlama dam meydanı'nda değil de bu alanda yapılıyor? dam meydanı'nda yapılması daha fazla insana ulaşılmasını, solcuların, sendikacıların halkın içinde eğlenmesini sağlardı. "gerçekten "özgür" bir ülke olsaydı, bu iş daha merkezi bir yerde yapılmaz mıydı ve böylece insanlar rahatsız oldukları konuları birbirlerine değil de, toplumun diğer üyelerine de anlatma imkanı bulmazlar mıydı?" diye sorası geliyor insanın. ama bu kesin yargılara ulaşmak için erken.

anlamamışız. daha çok çalışalım..



*tam istediğim kıvamda konser: ücretsiz, insanların bir fikir bahanesiyle toplandığı, sanatçının görev bilinciyle değil, içten gelerek şarkı söylediği, seyirciyle daha samimi olduğu konser. en son itü'de alternatif şenlik'te bulutsuzluk özlemi'ni dinlerken hissetmiştim bunu.










22 Nisan 2015

içten gelen dublajlı ses

hey, dostum senin sorunun ne biliyor musun ha? araştırmayı bırakıp yazma aşamasına geçememen. yazacak kadar adam yerine koymuyorsun çünkü kendini, anlıyor musun? hadi ama, bir taraftan yazmaya başlayıp, bir taraftan da araştırmaya devam etmeye ne dersin, ha? araştırma asla bitmez dostum, yo yo, yanılıyorsun, asla tam olarak her şeyi bilecek aşamaya gelemeyeceksin, asla senin düşündüğün kadar hazırlıklı olamayacaksın yazmaya. seni aptal. o yüzden, beni dinle, bunu yapabilirsin anlıyor musun? bunu başarabilirsin! sadece kendine inanman gerek! hadi! şimdi o koca kıçını kaldır ve gidip o lanet olası tezi yaz!

hey, dur, gel buraya

seni seviyorum.

21 Nisan 2015

neden medcezir izliyorum?

bu bir medcezir övme yazısı değildir.

merak ediyorum, kendimi denek olarak analiz edesim var. neden medcezir izliyorum? saçma olduğunu, zaman kaybı olduğunu bile bile.

ilk tez: ergenliğimi tam olarak yaşamadım. 

yetiştiğim muhafazakar çevrede her türlü gençlik serseriliği ayıptı. erkek arkadaşlarının olması (sevgili değil, arkadaş), akşam birlikte bir yerlere gitmek, alkol almayı geçtim, sadece tiyatroya gitmek sebebiyle bile eve geç gelmek, arkadaşlarla mutlu olmak, erkek arkadaşların adlarının evde konuşulması, her türlü genç kıyafeti, moda, heygirl dergisi, asmalı konak... gençliğe atfedilen çoğu popüler şey evde konuşulması bile rahatsız eden türdendi. çünkü ailemin gördüğü aileler genellikle ileri derecede muhafazakardı, bizimkiler yanlarında epey modern sayılıyordu. 

fakat fikirler konusunda az çok özgür bir evdi çok şükür. her türlü kitap  okunabilirdi. okuduğum kitaplara küçümseyen gözlerle bakıldığı olsa da, saygı duyduklarını bilirdim. misal, attila ilhan'ın "hangi seks?" kitabına gözü ilişen babam, eline alıp kitabı kurcalayabilmişti. çevremize göre "sen ne biçim kitaplar okuyorsun?" diye tepki göstermesi gerekirdi. bedensel ve geleneksel kısıtlamalara rağmen olabildiğince özgür bir fikir dünyasında yetiştim kısacası. 

hal böyle olunca kısıtlandığım için isyan edemedim, kitaplar arasında özgürdüm, sınıfta gençliğini yaşayan arkadaşlarıma nazaran daha çok kitap okudum, bu da beni bi yönden tatmin etti, sınıfın kitap kurdu sayıldım filan. tabi düşünce dünyam çok fena fark attı aileme . aramıza özgürlükler girdi, düşünce bazında, ama onlar benim okuduğum kitapları okumadıkları için, ne aşamada olduğumu göremediler. dolayısıyla müdahale etme gereği de duymadılar. ancak üniversiteye geldiğimde ne aşamada olduğumu gördüler sanırım ama bu sefer de müdahale etmek için çok geçti.

lise çağında derin ve yüce düşüncelere girince, heygirl dergisiymiş, yeni çıkan kasetmiş, kim kimle çıkıyomuş, sevgilim olsunmuş, öpüşeyimmiş, giyim kuşammış.. hepsi boş geliyordu. zaten bi de öss gibi günün dörtte üçünü kaplayan bi uğraşım vardı. çok da takmadım kafama asmalık konak izlememeyi. film kiraladım, tek başıma izledim. her şeyi aileyle paylaşmaya gerek yoktu. 

geçmişte bi zaman buket uzuner'in bi söyleşisinde dediği gibi "insan her şeyi zamanında yaşamalı. gençliğinde sevgilisi olmayan biri, 40larına gelince genç sevgililere öcü gözüyle bakar". benim de ergenlikte yaşamadıklarım şimdi boş kaldığım ilk anda beni esir alıyor. saçma sapan sevgiler, aldatmalar, büyük büyük laflar, romantik bakışmalar, partiler, partiden sıkılan esas karakterler... mira ile yaman'ın ölümsüz aşkının tehlikeye düşmesi, sonra tüm zorluklara göğüs gererek yeniden canlanması... lisede atlatmış olmalıydım böyle şeylere ilgimi. 


ikinci tez: inanmak istediğim şeyler var.

mira. miranın mimikleri, hareketleri, yüzü, konuşması. gerçek olduğuna inanmak istediğimi hissediyorum. pürüzsüz, net, sade bi güzellik. yani sade olduğuna inanmak istediğim bi estetik gösterisi mira bence. fondöten kullanmamış ama yüzü öyle muhteşemmiş mesela. yıka ve çık usulü bi güzellikmiş mesela... dizinin diğer tüm karakterlerinin , özellikle kötülerin düzenli yaptığı vurgulanan cilt bakımı gibi şeylere hiç gitmezmiş mesela. zengin ama iyilerle doluymuş dünya mesela. yaman-mira ikilisinin romantik görüntülerini romantizm olsun diye değil, mira için izliyorum evet. 



üçüncü tez: zenginin malının çenemi yormasına ihtiyaç duyuyorum.

zengin-fakir hayatlarını anlatıyor dizi. aşk hikayesi birinci planda olsa da, sınıf farkını vurgulayarak başlamışlardı hikayeye. şimdi entrikalar falan derken sınıf farkı yalan oldu, "iyilik içimizde"ye döndü olay. bu köşk,yalı dizilerinin çok tutmasının sebebi bu bence, asla sahip olamayacağımız bi zenginlik var ekranda. bol ışıltılı. içindeki güzellikleri de gösteriyorlar bu ışıltının, var olduğunu umduğumuz pislikleri de. zengin ama mutsuz insanlar görmek hoşumuza gidiyor. tabi o ışıltıyı görmenin verdiği haz da ayrı bi konu. vitrinlere bakıp hiçbir şey almamak gibi bir şey. ya da asgari ücretle avm'de çalışmaktan zevk almak gibi bir şey. tuhaf bir şey. neden ama neden? neden ben zenginliği görmek istiyorum? 




14 Nisan 2015

düğünler albayım düğünler, hiçbir anlama gelmiyorlar

yazmak lazım dostum kedicim, daha çok yazmak lazım. nerelerde kaldın sen?

çok şey geldi geçti, yazmak için not tutmaya başladığım da oldu, sonra yazının yükü altına girmeye cesaret edemedim.

şimdi elleri kurutan bi memleketteyim. avrupa'nın kuzeylerinde bir yerlerinde. hollanda'da. üstelik evliyim. nedenini açıklamaya başladım az önce, sildim geri. o kadar da iç dökme yeri olmasına gerek yok buranın, aylar sonra bi arkadaşımla buluşmuşum da, hayatımdaki tüm değişiklikleri özetliyormuşum gibi olmasın. gerek yok. anahtar sözcüklerden gideyim yine.

evlendim, buraya gelmemiz gerektiği için aceleyle evlendim. ailelere benim bi sevgilim var, hatta biz evlencez, hatta evlenince yurtdışında yaşıycaz, deme aşamaları, tanıştırma aşamaları çok çabuk oldu. geleneksel türk evlenmelerinde yaşanabilecek çoğu sıkıntıyı ya hızlı yaşadık ya da yaşamadık bu yüzden.  hazırlıksızız, paramız yok diye her şeyi ucuza getirdik. ev çeyizi düzmek zorunda hissetmedi aileler kendilerini, çünkü tr'de kalmayacaktık. dolayısıyla yatak odasını kız tarafı alır, mutfağı oğlan tarafı gibi muhabbetlere giremediler. çok şükür. gelinliği arkadaşımdan aldım, saçma fotoğraflar çektirmedik, bohça hazırlama geleneğine karşı çıktık, ucuz yüzük aldık, damatlık değil normal takım elbise aldık,damat traşı değil normal saç kesimi dedik berbere, davetiyeyi internetten sipariş ettik... gelin saçı yapma yöntemlerini bile araştırdım ama bu tür işlerle normalde hiç alakam olmadığından cesaret edemedim. kısacası ne yönden bakıldığına bağlı olarak cimri veya tutumlu davrandık. başkaları için yaptığımız ama çoğu kişinin eğlenmediği düğün için olabildiğince az para harcadık. streslendik bol bol. ha bu arada düğün öncesi 20lik dişimi çektirmek zorunda kaldım. sıvıyla beslendim uzun bi süre. ağrı kesiciler hormonal düzenimin içine etti.

düğün çok pahalı bir iş normalde. ailelerin gönlü olsun diye uğraşmaya başlarsan hem masrafın hem de stresin artıyor. kimseyi sallamayaıp istediğin gibi yapmak, hatta hiç istemiyoran hiç yapmamak en güzeli. ama öncesinde o serseri, umursamaz evlat rolünü onların gözünde normalleştirmek lazım. daha öncesinde efendi ol ol, evlenirken isyankar ol, vallaha yürümez o iş. bizim de acelemiz olmasa evlenmezdik muhtemelen yakın zamanda. yoksa geleneklerden kudurabilirdik.

evlenme törenlerini araştırdım düğünden sonra biraz, hangi gelenekler nereden geliyor filan... misal yüzgörümlüğü neden takılıyor? kırmızı kurdela ne alaka? babanın kolundan damadın koluna aktarılma ne? kına gecesi ne? bunları derleyip, günümüzde neye dönüştüğünü, hangilerinin yaşatıldığını, hangilerinin boşverildiğini falan yazacaktım. ama öyle büyüttüm ki gözümde, yazamadım bi türlü. diyecektim ki, keşke sırf gelenekleri korumak için yapıyor olsak bu şebeklikleri. ama öyle değil, çoğu kişi anlamını bilmiyor yaptıklarının. kız evinden çıkarken kırmızı kurdelayı bağlıyor kız abisi, bi dua okuyor bağlarken, sonra kapıdan abiyle/babayla çıkılıyor, yolda damat devralıyor gelini. yuvasını terk eden hep gelin oluyor. gelin bi evden diğerine aktarılmış oluyor. gelin misafir, gelinin evi yok aslında. gittiği yerlerde kraliçe gibi ağırlanma ihtimali de var, evet. gelin saflığı temsil ediyor, gelin narin, gelin bembeyaz, gelin el değmemiş, gelin babasının elini bıraktığı an kocasının elini tutuyor. gelin normalde öyle yapsın yapmasın fark etmez, düğünlerde toplum bunu istiyor, o göstermelik saflığı görmek istiyor. sen normalde, evlenmeden önce naparsan yap, bize gösterme, gizli kalsın pisliklerimiz, diyor toplum.

gelin 18.yy modasına uygun giyiniyor bi de. asıl ilginç kısımlardan biri bu. etekleri kabarık, bol süslü, belden yukarısı dar, olabildiğince dar, büstiyerle desteklenmiş, biçimli bi üst. halbuki düğün boyunca en çok tepinecek kişi gelin, topuklu ayakkabılara, kazık gibi nefes kesen elbiseye ne gerek var sevgili dostum?  olmaz, gelin dediğin kraliçe gibi olmalı. fevkalade, zira bi anda eteğini tutacak biri olmadan hiçbi şeyini yapamaz hale geliyor gelin, çişini bile yapamıyor tek başına, tam bir kraliçe.ama istemiyorum dostum istemiyorum, hadi beyaz olsun tamam da, düz bi beyaz elbise giyeyim olmaz mı? olmaz, olur mu hiç, salonda gelinin kim olduğu anlaşılsın! böyle işte, o taşlı, pullu elbiseler illa ki giyilecek. bununla da kalınmayacak, saçlar yapılacak bol süslü. makyaj olacak bol süslü. gelin makyajı diye bir kalıp var kuaförlerin aklında. ne kadar sade olsun dersen de, o boyaları illa ki dolduracak yüzüne ve aynada tanıyamayacaksın kendini. güzellikten değil canım benim, beyazlıktan, plastiklikten.

işte hep bunları anlatacaktım. anlatmadım. daha da anlatmayayım, ben ne dersem diyeyim bu düzen böyle gittiği yere kadar gidecek zaten. gelin damadın her bi yakınından bahşiş isteyen düğün salonu çalışanları, youtube'dan müzik açan düğün çalgıcıları, saatlerce fotoğraflara gülümsemek zorunda olmak, yorgunluktan gülümseyemediğin bir fotoğrafta "bizim yanımızda niye gülmemiş" diye insanların darılacağını bilmek, diğer insanların saçma sapan kıyafetleri,insanların baloya gitme ihtiyacı, herkesin birbirini eleştirmesi, sırf dedikodu için gelmiş insanların çokluğu, düğün öncesi evde yemek verme telaşı, düğün salonuna para verilmesine rağmen akrabaların illa ki önce eve gelmek istemesi, gelinin evden çıkarılışına şahit olmak istemeleri, dualar, dualar, sonra göbek atmalar, ankaranın bağları, rujlu dudaklar, rimelli gözler, paralar, boyundan sarkan altınlar, yaşaran gözler, ele sürülen kınanın çok kalmasın diye hemen silinmesi, düğün fotoğrafçısının milletin cep telefonlarının önüne geçme çabası, ışıklar, lazerler, sahte düğün pastaları, ellerini dolaştırarak birbirine pasta vermek zorunluluğu, şarapmşçasına kadehe koyulan vişne suyu, arada kalmış bi kültürsüzlük hali. batıyı taklit etmek için bu kadar uğraşıp doğulu olmaktan bu kadar vazgeçememek.... bunun en acı görüntüsü düğünlerde. eğlenmeyi bilemeyişimizde. eğlenmenin ayıp sayıldığı geleneklerimizde. oyun havalarında erkeklerin kadınlardan daha çok kıvırtmasında acı bi gerçek var. güzel olmayı sadece düğün günlerinde hatırlayan ev hanımlarının paniğinde acı bi şeyler var. güzel olmak zorunda hisseden ama ne yapacağını bilemediği için kendini kuaföre teslim eden, yüzündeki bi kutu boya ile ne yapacağını bilemeyen, kendini güzel değil ilkokula yeni başlamış çocuk gibi hisseden kadınların çekingen oynayışında bi şeyler var. öyle şeyler var ki, aile pozları verilirken onların hepsinin yok olması, plastik bir gülümseyişle dondurulmaları gerekiyor.

işte böyle. ayrıntılar hatırlandıkça yazılır. bitmez. tıpkı dini bayramlar gibi düğünler. acı gerçekler ve memnun olmak zorunda oluşlarla dolu. kadınların hep elleri çatlak, dudakları çatlak. erkekler hep erkek, hep güçlü, hep egemen, hep reis, hep uzun, hep bıyıklı, hep ulaşılmaz erdemlerin timsali. kadınların kahkahaları hep edepli, hep dizleri bitişik, hep etekleri diz altı, hep tahrik unsuru, ama hep güzel olmak zorunda, çarşaf içinde bile.

başı sonu olmyan bi yazıyla daha birlikteydik. belki sonra düzeltirim. belki sonra hollanda'yı yazarım. belki aklıma geldikçe daha çok yazarım, kibar sövmelerle dolu bi üslupta daha buluşmak üzere, esen kalın, güneşli kalın.





31 Mayıs 2014

KİTAP: KARAKTER AŞINMASI (Richard Sennett)

Kaynak
Richard Sennett'le barıştım sanırım. Ortak yönümüzü buldum: Kapitalizmi, yeni çalışma hayatını, çalışmanın hayatın kalanına etkisini anlama çabasındayız ikimiz de. 

Yeni Kapitalizmin Kültürü'nde tekrar kanım kaynamıştı kendisine. Şimdi Karakter Aşınması'nı bitirdim ve dedim ki, Sennett, gel biz senle bunları konuşalım. Anlat, daha çok anlat. Bırak mimariyi, sanatı, onlar hakkında belki yıllar sonra konuşuruz yine, bana çalışma hayatını anlat. 

Karakter Aşınması kitabının alt başlığı şu: "Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerine Etkileri". Ayrıntı Yayınları'ndan çıkmış, çeviren Barış Yıldırım. Çevirisiyle, Sennett'in edebi üslubuyla tam okumalık bir kitaptı benim için. 

Bu kez altını çizdiğim yerleri alıntılamayacağım, çünkü çok fazla çizik var. Sadece son paragrafı vurgulamak istiyorum. Yeni kapitalizmin, sözde esnek çalışma biçiminin insanlar üzerinde yarattığı kaygıyı uzun uzun anlatmış Sennett. Sonunda da biraz ümit vermek istemiş olmalı ki, şöyle diyor: 

"...bu rejimin aşağıdakilerin tahayyülleri ve duyguları üzerindeki mevcut iktidarının kırılmasının mümkün olduğunu hissettim. Ailemin acılarla dolu muhalif geçmişinden çok şey öğrendim; değişim, kitlesel ayaklanmalarda değil, ihtiyaçlarını birbirleriyle paylaşan insanların arasında, toprakta yeşerir. Bu ihtiyaçlar, ne tür bir politik programa hayat verir, bilemiyorum. Ama, insanları birbirleri için kaygılanmaz hale getiren bir rejimin, meşruiyetini uzun süre koruyamayacağından eminim."



Kitap boyunca anahtar sözcükler (aklımda kaldığı kadarıyla) şöyle:

esnek çalışma
kalıcı değer
uzun vadeli hedef
sadakat, bağlılık
bağımlılık korkusu
kendi yaşamı üzerinde kontrolü yitirmek
çocuklarına örnek olacak bir yaşam 
iyi iş =? iyi karakter
değişim
dinamik
tüketici odaklı
sermayenin sabırsızlığı
istikrarlı geçmiş
no long term
tutarlılık
sorumluluk almak
gerçekçilik
karakterin anlatıya dönüşememesi
belirsizlik
istikrarsızlık
karakter
rutin
insanın kendiyle ne yapacağını bilememesi
demir kafes
verimlilik
endüstri psikoloğu
iç bütünlüğün olmayışı
işten çıkarmalar
danışmanlık
kendi sıranın gelmesini beklemek
değişim yeteneği
üretimde esnek uzmanlaşma
devlet kapitalizmi
neoliberalizm
piyasa-devlet ilişkisi
işyükü
esnek-zaman
fason üretim
sahte özgürlük
evden çalışma
sonsuza kadar sahip olma isteği
rekabet-çilik
kaybolmuşluğun ortasında gelişebilen insan=girişimci
okunaksızlık
kaybolmuşluk
ürettiğini anlamamak, tamir edememek
zihni dışarıda bırakan emek
yüzeysellik, sığlık, uçuculuk
coşkulu patronlar
mat yüzlü işçiler
risk 
cesaret etmek
kazanan hepsini alır
dikkat odaklanması
dobra iletişim tarzı
beceriksizleştirme
anlık kapasite
kaçma dürtüsü
çalışmanın mükafatsızlığı
iş etiği
öz-disiplin
amaçlı insan
zamanı organize edememek
takım çalışması (sığlığın grup halinde yaşanması)
gruba uyum sağlamak
liderlik
kolaylaştırıcı
sorumluluk almamak
otoritenin yok oluşu
"bunu nasıl daha iyi hale getirebiliriz?"
işbirliği maskeleri (üzerinde kocaman bir gülümseme bulunan bu sosyal beceri pencereleri)
ironik insan
başarısızlık
utanç, korku, tabu
kurban
hayatı anlamlı kılmayı başaramamak
kendinde değerli bir şey görememek
varolmanın ötesinde gerçekten yaşamayı başaramamak
kendi hayatını çizmek
ihanet
yabancılar, göçmenler
kendini suçlamak
başarısızlığı inkar etmek
sürüklenme
sürüklenme duygusunun kırılması
vazgeçmek
gerçeği kabul etmek
bağımlı olmaktan utanmak
güvensizlik
şüphe duymak
patronluk taslamak
işyerinde cemaatin oluşamaması
güç farklarının inkar edilmesi (hepimiz eşitiz yalanı)
sorumluluktan kaçacak güce sahip olanlar=liderler
uyumsuzları susturacak imkanlara sahip olanlar=liderler
kendini muhafaza etmek
kendine dürüst olmak
kayıtsızlık
çabanın işe yaramayacak olması
dostun düşmanın net olmayışı
yanlış bilinç
tepkisizleşmek
reklamcılık







20 Mayıs 2014

Sosyoloji Günlükleri 1

Kendimi akademisyen olacak kadar araştırmacı ve odaklanabilir hissetmiyorum çoğu zaman. Ama hala sosyolojik zımbırtıları okumayı ve en çok da bu konularda yazmayı seviyorum. Ne olacak? göreceğiz. Bu da böyle bi günlük notu olsun.

10 Mart 2014

KİTAP: SESSİZ BİR ÖLÜM (simone de beauvoir)

Simone de Beauvoir'nın annesinin yatağa düşmesinden ölümüne kadarki süreyi anlattığı kitap. annesi, yaşına göre basit sayılabilecek bir hastalıktan hastanede tedavi görürken, kanser olduğu ortaya çıkıyor. ve kadın, yavaş yavaş gözümüzün önünde eriyip gidiyor. artık koskoca kadın olmuş simone, annesiyle arasındaki anlaşmazlıkları, ortak neredeyse hiçbir yönlerinin olmayışını, vicdan azabıyla karışık anlatıyor.  yatalak ve tedavisi olmayan bir hastanın, acı çekmesine rağmen ömrünü uzatma çabamızın tuhaflığını hatırlatıyor. sırf vicdan azabı çekmemek, hastanın öldürülmesine karar vermiş olmamak için çaresizce her türlü tedavi yöntemini deneyişimizi... bu yöntemlerin işe yaramayışını, yalnızca hastanın acı çekerken yaşadığı süreyi uzattığını... bunları uzuuun uzun anlatıyor. annesini de tanıyoruz biraz bu sırada. bir anne, kız çocuğunun gelişimini nasıl etkileyebilir, özgürlüğünü kendi kendine ilan edememiş bir kadının içindeki tutsaklık dışa nasıl yansır? bunları da görüyoruz.


10- Annem, bir şeyi beğenmenin tadına, aynı anda başka bir şeyi kınamakla varırdı ancak...

11- Yaprağı çevireceğim artık.

16- Tatsız bir ilaç karşısında duyduğu korku daha derindeki bir kaygıyı mı gizliyordu?

19- Şen kadınım da onun için seviyorlar beni.

20- Hem iyi bilinen bir şeydir: Analar babalar oğullarının delirdiğini, çocuklar annelerinin kanser olduğunu en son kabul eden kimselerdir.

30- Zorlu, her yanıyla tutarlı bir kişiliği olduğu için aldığı yaralar güç onuyordu...

32- Sevdiği, ama kendisiyle artık hemen hemen hiç sevişmeyen erkeğin yanında uyumaya devam ediyordu: Umuyor, bekliyor, yanıp tükeniyordu, ama hepsi boş yereydi bunların.

65- Gerçeğin kendisini ezdiği, birtakım sözler yardımıyla bu gerçekten kurtulmaya uğraşacağı sırada, onu susmaya mahkum ediyorduk; tasarılarını içine atıp söylememeye, kuşkularını bastırmaya zorluyorduk... yaşayışında bunca kez duyduğu şeyi yeniden duyuyordu: Hem suçlu hem anlaşılmamış bir kişi olduğunu...

75- Nereye gitsem, sahneye çıkmış, oyun oynuyormuşum gibi geliyordu.

76- Acı ile ölümün giriştiği bu yarışta, ölümün birinci gelmesini candan dilemekteydik...derisiyle kemikleri arasında hücrelerini yiyip bitiren gizemli sürülerin yaptığı iş, hemen göze çarpıyordu.

78- Büsbütün sönmüş sandığım eski sevecenlik, özentisiz sözlerle konuşmaya, özentisiz davranışlarda bulunmaya başlayabildiğimizden beri dirilmekteydi.

95- ...kimsecikler için elimizden geleni -hiçbir zaman- yapmadığımızdan...

96- Kendini savunmasız kalmış duymak, yazgısız, tamamıyla, aldırışsız hekimlerle aşırı ölçüde çalıştırılan, yorgun, bezgin hemşirelerin elinde olmak, ne korkunç şey! Yılgıya kapıldıkları zaman alınlarına kimse elini koymayacak; ağrılarla kıvranmaya başlar başlamaz yatıştırıcı ilaçlar verilmeyecek; yokluğun sessizliğini dolduracak yalan dolu gevezelikler yapılmayacak.

99- Sakla. Ölümü dirimle bir araya getirmeye, ussal olmayan bir şey karşısında usulca davranmaya yeltenmek boş şey: Varsın, herkes, duygularının karışıklığı içinde bildiği gibi sıyrılsın işin içinden.

101- Bizim için yapılacak toprağa verme töreninin genel provasına katılıyorduk
108- Doğal ölüm diye bir şey yoktur: İnsanın varlığı dünyanın düzenini konuşma, tartışma konusu haline getirdiğine göre, onun başına gelenlerin de hiçbiri hiçbir zaman doğal sayılamaz.

KİTAP: AÇLIK OYUNLARI 3 - ALAYCI KUŞ (suzanne collins)

Alaycı Kuş, distopik Açlık Oyunları serisinin 3. kitabı. serinin ilk ikisinin filmini izledim. üçüncünün çıkmasını bekleyecek kadar sabrım yoktu, ayrıca internet yorumlarında hep kitabın daha etkileyici olduğu yazıyordu, ben de kitabını okudum. daha fazla ayrıntıya girildiği için elbette kitap daha çok sarıp sarmalıyor. tabi önce filmleri izlediğim için, kitaptaki sahneleri ve kişileri filmdekilerle eşleştirmeye çalıştım hep. dolayısıyla, "hayalimdekiyle hiç uyuşmadı" demem imkansız.


ilk 2 filmden tam olarak distopya kokusu alamamıştım. olay örgüsünden "diktatör bir adam var, o adam yok olsa her şey düzelecek" gibi bir mesaj edinmiştim. fakat distopyada sistem eleştirisi olmalıydı bana göre. 3. kitapta bu sistem eleştirisi ilk iki filme göre epey göz önündeydi. günümüzde adı sık geçen siyasal sistemlerin isimlerini anmadan, genel olarak yönetme, yönetilme, halk, elit, işçi, iktidar, adalet gibi kavramlara, ideal yönetim biçimi hayallerine, ufaktan ufaktan dokundurmuş ve hiçbir siyasal sisteme yakın durmamış Collins.

cümlelerin altını çok fazla çizmedim, çizme gereği duymadım. olay örgüsünü takip etmeden, sonradan baktığımda bir şeyler anlayabileceğim cümleye rastlamak zordu. ancak ileride unutmak istemeyeceğim bi kitap olduğu için, kendimi zorlayarak, buraya not edebileceğim 3-5 cümle buldum:


58- Güzellik Seviye Sıfır'ın anlamının, yataktan kusursuz ama doğal görünerek çıkan bir insanın görüntüsü olduğunu sonradan öğrendim. Tırnaklarım kusursuzca biçimlendirilecek ancak cilalanmayacaktı. Saçlarım yumuşak ve parlak görünecekti ama şekil verilmeyecekti. Tenim pürüzsüz ve berrak görünecek, ancak boyanmayacaktı. Vücut tüyleri ağdayla alınacak, koyu renk halkalar giderilecek ancak dikkat çekici iyileştirmeler yapılmayacaktı.

227- Yemek salonunun her köşesinde, iyi bir yemeğin yaratabileceği gençleştirici etkiyi görebilirdiniz. İnsanları nasıl daha kibar, daha komik, daha iyimser kılabildiğini ve yaşamaya devam etmenin hata olmadığını hissettirdiğini. Her tür ilaçtan daha iyiydi.

335- Oysa Coin onu burada bırakmıştı, örnek oluşturmak için olsa gerekti. Olur da ileride kendisi de gözden düşecek olursa, başkanların -en nefret edilesi olanların bile- özel muamele göreceğinin anlaşılması için. Onun gücünün etkisini ne zaman kaybedeceğini kim bilebilirdi?

355- ...böyle şeylerin olabildiği bir dünyada yaşamak, kimsenin yararına değildi.