21 Mayıs 2013

İYİ BİR FİLM, İYİ İKİ SİTE

bir film: girl, interrupted

60lar. amerika. intihar eden bi kız. intihar sahnesini görmüyoruz. ki çok da önemli değil zaten. borderline personality disorder teşhisi konuyor. nerde? deliler hastanesinde (kibarcası çok uzun).
kitaptan uyarlanmış. kitap da yazarın hayatıymış.

----işte bunlar hep spoiler---

- kızın ailesi boktan bi pleasantville ailesi. partiler düzenleyen, ay elalem ne der, diyerek yaşayan cinsten. kızın topluma uyum sağlama problemi var. çok arkadaşı yok. aile bu durumun müsebbiplerinin başında geliyor (bence).

- kıza seks düşkünü teşhisi konuyor. filmden sadece 2 kişiyle seviştiği bilgisine sahibiz. o zamanların amerikasının daha çok ahlak düşkünü olduğu sonucuna varabiliriz burdan. ayrıca kız bi yerde güzelce bir laf sokuyor doktoruna: "bi kızın seks düşkünü olması için kaç kişiyle sevişmiş olması lazım? 10, 8, 5? peki ya bi erkeğin? 10, 20, 109?" sayıları yanlış hatırlıyor olabilirim. kadınlarla erkekler arasındaki seks özgürlüğü ayrımına dikkat çekiyor. isabetli.

- o hastanede çalışmak nasıl olurdu? hemşire, hademe, doktor olarak... doğruları da söyleyen deliler arasında, sürekli "en doğruyu bilen, akıllı insan" gibi takılmak.. böyle takılmak zorunda olmak.

- deliler hastanesine gidersen, çok konuş, aklından geçenleri anlat ki çıkmana izin versinler, diye tüyo veriyor film.

- filmin sonunda kız hastaneden çıkarken, insan üzülüyor. dışarıda napacak? nasıl uyum sağlayacak vahşi hayata? ama belli ki bi şekilde sağlamış. kitap yazmış. çok satar olmuş. filmi çekilmiş.

- kızın bi sevgilisi var, en azından ona aşık olan biri var. askere gitmek istemiyor. giderse öleceğini düşünüyor. bi kere ölmeyi deneyen biri için çok da ilgi çekici bi korku değil tabi. kızımız aşık değil gibi bu yüzden bu çocuğa. ama o, askere gitmeden önce gelip kaçırmak istiyor kızımızı. o an seyirciye çok mantıklı geliyor. (ciddi düşününce ne kadar mantıksız, arabaya atlayıp gitse, şehirden çıkar çıkmaz yakalanmazlar mı zaten, bi de kanadaya gidecemiş haspam). lakin bizim deli kızımız gitmek istemiyor. gitsem bile seninle gitmezdim diyor. işte onu deli yapan da bu kararlılığı oluyor. o an anladım ki filmin sonunu tahmin etmem imkansız.

- bol bol sigara içiliyor filmde. o zamanlar kanser astım bronşit falan yokmuş. huzur dolu zamanlar..

----işte bunlar hep spoiler---

bu kadar şimdilik. daha çok nokta vardı aklımda kalan. izlemek gerek, belki tekrar. winona ryder ve gözleri ile agelina jolie ve dudakları ile whoopi goldberg ve gülümsemesi oynuyor. daha ne olsun.

bir site: http://unutulmazfilmler.com/ bu filmi de burdan izledim. yasal mı değil mi bilmem ama çok iyi iş yapıyorlar. altyazılı ve az reklamlı. fevkalade.

bir site daha: http://www.kitap-rafi.com/ pdf formatında pek çok kitap bulunuyor. kitap satın almaya ya da kütüphane kütüphane gezip dilenmeye dermanı kalmayanlar için iyi. ücretsiz. yasal mı, bilmem.

14 Mayıs 2013

ŞİMDİLİK KAFA RAHAT YA...

Yeni bir ödev teslimi. Geçen dönem Comte ve Marx'ın din hakkındaki görüşleri üzerine ödev yazmıştım. Bu kez Durkheim hakkında yazdım, teslim ettim. Lakin o kadar istemediğim gibi bir ödev oldu ki, buraya koymayacağım.

(cümleye büyük harfle başlamak da neymiş, eski halimizle devam edelim...)

iyi kötü, ödevi teslim etmek rahatlattı. kendime dönüp, panik yapmadan, uzaktan bakabilir hale geldim. neler yapmak istiyorum, neler yapıyorum? kafamda bikaç hedef belirlesem, genel hatlarıyla bi plan yapsam, geçici süre de olsa verimli çalışmamı sağlar. çalışmak derken, sadece ders çalışmak değil, her şey çalışmaya giriyor hayatta bence. ev temizliği, hayal kurmak, gelecek planlamak, uyumak, depresyona girmek, toplum hakkında kafa yormak, ders çalışmak, spor yapmak, dans etmek, film izlemek, gezmek... hepsi kendime yatırım. zamanı verimli kullanmazsam internet beni köle ediyor.

hadi bakalım:

- haziran başına kadar yeni bir ödev hazırlamam gerek: weber ve din. okumalarına başla.
- diğer derslerin okumalarına devam et.
- durkheim'ın dinsel yaşamın ilkel biçimleri'ni okumaya devam et.
- spss çalış.
- türkiye yakın tarihi hakkında çalış (2 kaynak var elimde).
- kronoloji bloglarına devam et.
- coursera dan başladığın dersleri takip et, videoları kaydet, silerler bunlar ilerde.
- sineklerin tanrısı'na ya da hayvan mezarlığı'na başla.
- haftada 3 film izle. işe yarar şeyler olsun.

daha az ciddi şeyler:
- evde bira yapımını öğren, dene.
- her haftasonu -hiç olmazsa istanbul'da- yeni bi yerleri gez.
- kıyafet dik kendine.
- makedonya hk. aklında kalan soruları sorabileceğin insanlar bul.

daha eğlenceli bi şeyler de yapman gerekiyordur kesin, hatırla! şimdilik bu kadar...

08 Mayıs 2013

İYİ FİLM: 3 IDIOTS (ÖĞRENCİ VE BAŞARI)

mühendislik mezunu olduğumu duyan, yeni tanıştığım bir sosyoloji öğrencisinin önerisi üzerine izledim bu filmi. hayatında izlediği en iyi filmlerden biriymiş. hadi len demiştim içten içe. izledikten sonra yuttum bu harfleri tabi tek tek.

bollywood yapımı bir film. simaen tanıdığım ama ismini bilmediğim hintli oyuncu Aamir Khan başrolde. az çok bildiğimiz, arada birden dans etmeye başlayan tiplerin olduğu, çok şirin ingilizce aksanının aralara serpiştirildiği hint filmlerinden. slumdog millionaire den sonra bi kez daha beni şaşırttı bu hintliler.

konu itibariyle çok farklı. öncelikle tüm öğrencilerin ama özellikle mühendislik öğrencilerinin izlemesi gereken bir film.

şöyleyken şöyle: hindistanda bir teknik üniversite. hocaları çok sert. güzel sanatları ya da diğer bölümleri küçümsüyorlar, basit görüyorlar. öğrencilerin çok çalışmasını bekliyorlar ama öğrenmeye değil, ezbere, başarılı olmaya, at yarışında hep önde olmaya yönelik, korku dolu bir çalışma.

halk da aynı şekilde düşünüyor. mühendislik ve doktorluk en gözde meslekler. bu okulları kazananların hayatlarının kurtulacağını düşünüyorlar.

ve bu üniversiteye 3 genç kaydoluyor. birisi (ranço) diğerlerinden farklı. bu öğretmeyen ama stresten öldüren sistemi eleştiriyor durmadan. her insanın istediği dalda ilerlemesi gerektiğini söylüyor. diğer dalları küçümsemiyor. herkes mühendis olmak zorunda değil, diyor kısacası. başkahramanlarımızdan diğer ikisi ise daha az özgür ruhlu. ailelerini ve toplumu hayal kırıklığına uğratmamak için çalışıp didinip her seferinde başarısız oluyorlar.

bu sırada üzerindeki başarı baskısı yüzünden, acımasız hocaların da etkisiyle intihar eden öğrencilere dikkat çekiyor film.

film bir arkadaşımın tabiriyle bi ağlatıyor, bi güldürüyor. çoğu gayet neşeli. ama ana fikri beyninizin bir köşesine kazıyor. çocuğum olursa böyle davranmamalıyım diye bi ders çıkarıyor en azından insan.

(burdan sonrası film dışı sayılır: )

ve bu sırada benim aklıma lisans öğrencisiyken üst dönemlerden bir kızın intihar edişinin üzerine bölüm başkanının yaptığı konuşma geliyor. "siz bize emanetsiniz, her türlü sorununuzu gelip anlatabilirsiniz" demişti. ama öğrencilik yıllarım boyunca hocalarıma ders/ödev/bitirme muhabbetleri dışında gitme gereği hiç duymadım. herhangi bir konuda beni muhatap alacakları hissini vermediler. ya da başarısız bir öğrenci olduğum için gitmek istemedim. aramıza başarı kıstası girmişti. "hocam, param yok, iş arıyorum, bölümde mutsuzum, alan değiştirmek istiyorum" diyemezdim. her an "bana niye geldin ki bunun için?" diyebilirler ya da öyle bi bakış atabilirlerdi.

yine ben öğrenciyken izmir ege üni gıda müh bölümünden bir öğrencinin intihar ettiği haberini almıştık. duyduğumuza göre hala ikinci sınıftaydı ve okulu o kadar uzatmıştı ki ailesi yüksek lisans yaptığını sanıyordu.

geçtiğimiz günlerde akdeniz üni araştırma görevlisi Murat Elbay'ın intiharı haberi de buna tuz biber oldu. "hayattan zevk almıyorum, iş yerimde mutlu değilim, başarılı olacağıma inanmıyorum" diyordu. öğrenci değil, fakat problemin oluştuğu yer aynı: fakülte.

intihar eden bu insanların elbette psikolojik problemleri olabilir, intiharlarında bunun katkısı olabilir. fakat geride kalanlar olarak gerçekten dünyada birişe yaramak istiyorsak, yaradığımıza inanıyorsak hırsızın hiç mi suçu yok sorusunu sormalıyız kendimize. hırsız burada biz oluyoruz.

insanlar,
ilkokul, ortaokul ve lisede en iyi okulların en iyi bölümlerine girmek için yarışıyorlar. giremeyenler eleniyor.
karakterlerine uygun olmadığı halde seçilip, en iyi üniversitelerin en iyi bölümlerine girmiş, cin gibi çocuklar, bölümde derece yapmaya çalışıyor, başarısızlar eleniyor.
karakterlerine hiç uymadığı halde en karizmatik işin okulunu bitirmiş insanlar, en iyi işlere girmek için çabalıyorlar, giremeyenler eleniyor. girenler ise mutlu olmak zorunda artık. onların hayatları haber oluyor.

elenenlere ne olduğunu ise genelde bilmiyoruz. ne kadar mutsuz oluyorlar? hep kaçmaya çalıştıkları hayallerindeki işler, meslekler ne kadar rüyalarına giriyor? her gün pişmanlık duyuyorlar mı? kaçı daha öğrenciyken intihar ediyor? intihar haberleri, toplumun huzuru bozulmasın, özendirilmesin diye olsa gerek, pek duyurulmuyor.

toplum sadece başarılı olanları duyarak, illa ki başarılı, ama sadece belli alanlarda başarılı olmanın iyi bir şey olduğuna inanıyor. çocuklarını öyle yetiştiriyor.

aslında resim yapma aşkı olan birisini makine mühendisi olmaya zorluyor mesela. resmin hobi olarak kalması gerekiyor içinde. resim okuyan birinin iş bulamayacağını, aç kalacaağını düşündüğü için. halbuki asıl özgüvensiz insan aç kalır her koşulda, mühendis de olsa. istediği alanda eğitim alan kişi, kendine güveneceği, bir alanda kendini iyi  hissedeceği için, koşullar ne olursa olsun aç kalmaz. ressamlık yapmasa da geçinmenin bir yolunu bulur.

halbuki türkiye'de çocuklar, gençler, yetişkinler.. herkeste iş konusunda özgüven eksikliği ve para kazanma isteği aynı oranda yüksek. belli ki hindistan'da da öyleymiş.










03 Mayıs 2013

MAKEDONYA GEZİSİ


İlk kez yurtdışına çıktım. Makedonya’ya. İstanbul’u hiç özlememişim. Nasıl dayanıyoruz bu gürültüye, iettlerdeki asık suratlı insanlara, deli miyiz deyiz, neyin peşindeyiz? Ne kadar bilinçli karar veriyoruz bu şehirde kalmaya, akıntıya mı kapılıyoruz? İnsan bunları düşünüyor, backpackle dolmuş beklerken, insanların garip bakışları altında.
Kendimi tutup sözü çok uzatmamaya çalışacağım. Gideceklerin işine yarar bilgiler vardır belki.

Genel:
- Vizesiz. Ülkeye girişte sadece "nakit paranız ne kadar var?" diye sordu. Kartta var, demeyin, biraz nakit bulundurun, gerekirse gösterirsiniz.

- Pegasus’un kampanyalarından bi indirimle aylar öncesinden bilet almıştık (reklam değil valla, seyahatin ucuz tarafını anlatıyorum, markayı gizleyeyim de sizi mi uğraştırayım?).

- Ucuz (60dinar~1euro. TLye şöyle çevirdik: Xdinar*4/100=Ytl)
- Çeşme suyu içiliyor, çeşitli yerlerde çeşmeler var. Şişe su almaya gerek yok.

- Komünizmin şehir ve insanlar üzerindeki izleri açıkça görülüyor.
- Orta yaş ve üzerinin kıyafetleri eskilerden kalma. Fakat yeni nesil modayı ve yeni yaşam biçimini takip ediyor.

Genelde böyle şirin arabalar
- Arabalar hep eski modeller, vosvos benzeri, ufak, şirin şeyler. Lüks araba görmek zor.
- Şarap kadehle satılmıyor, iki kadehlik küçük şişeyle…

- “Nescafe” deyince soğuk nescafe anlaşılıyor. Sıcak, kupadakinden istiyorsanız, “hot” diye ayrıca belirtmeniz gerek.
- Türk dizilerini elbette ki çok izliyorlar.

- Komünizm zamanında okullarda Rusça öğretiliyormuş. Herkes böyle düşünüyor diye genelleyemem ama Türk asıllı yaşlı bir teyze Tito zamanını biraz özlemle anıyor, "biz o zamanlar Amerika gibiydik" dedi.

Özetle: Hayatın her anlamda yavaş aktığı ülke. Sanki 20 sene önceki Türkiye gibi.

Üsküp
- Havaalanında Varda Ekspres durağı var, şehir merkezinde sayılabilecek otogara bırakıyor. Yolu bilen biri varsa, yükünüz çok yoka şehir merkezine yürüyerek rahat gidebilirsiniz.

- Shanti Hostel kesinlikle tavsiye edilir. Çalışanları, ortamı, fiyatı… Her şeyi çok iyi.
- Bulanık Varda Nehri kıyısında herkes bisiklete biniyor, paten kayıyor. Ve belki de bu yüzden, belki de yüce rabbimin hikmeti, kızlar çok güzel. Vücutları da, yüzleri de. Çok estetik ve bakımlı. Tüm kızlar tayt giyiyor, üstelik üstüne uzun bi şey giyip kıçını kapatmıyor. Ama kimse dönüp dik dik bakmıyor.

- Nedense erkekleri o kadar hoş gelmedi gözüme. Kızların o fit vücutlarının yanında hep kilolu, bakımsız erkekler vardı sanki.
Müslüman mahallesi
 
- Varda Nehri şehri ikiye ayırıyor. Müslüman ve Hıristiyan kısım olarak. Tabi ki resmi bi ayrım yok, yerlilerin mahalleleri böyle. Müslüman mahallelerinde Safranbolu evlerine benzer evler, camiler, bitpazarı, Eminönü’nü andıran bir ortam. Gürültülü, sıcak, havasız, her an aklın cebinde…

Karşı tarafta ise bolca heykel.. Ve iki tarafa da serpiştirilmiş komünizmden kalma büyük, kasvetli, köşeli, eskimiş, taş binalar. Apartmanlar, evler en fazla 3-4 katlı. Fakat bu eski komünist binaları, yani sanırım şimdi banka/iş merkezi olarak kullanılan binalar çok yüksek.
 

Ve bu Müslüman ve Komünist havadan kurtulup, modern ve iç açıcı bir ortam yaratma amacıyla her yerde türemiş inşaatlar… Eski yunan mimarisinden esinlenilip yapılmış opera salonları, kültür merkezleri “ben yeniyim ve turist çekmeye çalışıyorum” diye bağırıyorlar. Muhalif yerliler buna sinirleniyor, çünkü insanların bu afilli binalardan çok daha farklı ihtiyaçları olduğunu düşünüyorlar. Yollar, sağlık sistemi, eğitim gibi… Fakat halkın çoğunun böyle düşündüğünü sanmıyorum, meydanın, bu ışıklandırmaların, alışveriş özgürlüğünün, bol seçeneğin tadını çıkarır gibi bi halleri var. Öyle olmasalardı, kapitalist dünyaya yetişmeye çalışan bir hükümeti başa geçirmezlerdi sanırım.
- Kiril alfabesi var.  Sokak isimleri pek çok yerde yazmıyor. Elinizde harita olsa bile bir adresi bulmak çok kolay değil. Hal böyle olunca çooook fazla kişiye adres sorduk, kimseden kötü bir yanıt almadık. Yani insanlar İngilizce ya da Türkçe (evet Türkçe bilen çok insan var) bilmese de işaretlerle ya da oraya götürerek yardımcı oluyorlar.
- Üsküp’te sadece şehir merkezini gezdik. Kanyona, müzelere gitmedik. Zaman yoktu.

- İstanbul’dan çoook küçük. Gece 10dan sonra restoran, gece klubü gibi yerler dışındaki tüm mağazalar, bakkallar kapalı oluyor.
- Skopsko ülkenin yerli birası. Efes’e benziyor. Ben sevdim.

- Hizmet sektöründe Türkiye’den çok çok ucuz. Fakat turistik yerlerde, taksilerde, otellerde, hediyelik eşya satın alırken filan çok yüksek fiyat veriyorlar, pazarlık yapın. Bir de ithal ürünler bizdeki fiyatlarda (markalı kıyafetler vs).
- Latana: Shanti’de çalışan Natasha’nın önerisiyle akşam yemeğine gittik. Yeri cadde üstünde, şehir merkezinden uzakta garip bir yerde olmasına rağmen, yemekler de canlı müzik de güzeldi.

- Kiril Üniversitesi'ne denk geldik, girdik. Kimlik filan sormuyorlar girişte (gerçi ülkeye girerken bile nerdeyse hiç bi şey sormadılar). Kantinde bira satılıyordu. Çok özendim. Bizde uçaklardan, bahar şenliklerinden bile kaldırılırken...

- İnglizcesi Skopje diye yazılıyor, Skopye diye okunuyor.
Tek kelimeyle: Tırtıl (kabuğundan çıkmaya çalışan şehir)
 

Ohrid
Tek kelimeyle: Butik

- Huzur şehri. Mavi ve yeşil görmekten, kuş sesi duymaktan sıkılır mı insan?
 
- Art Hostel’e gitmeyin. Kötü reklam bu da. İnternetten rezervasyon yaptığımız halde, kapısına kadar gittiğimiz ve yarım saat zile basmak olsun, seslenmek olsun, kapıyı yumruklamak olsun, çeşitli şekillerde ulaşmaya çalıştığımız halde açmadılar kapıyı. İçerden müzik sesi ve ışık geliyordu üstelik. İçerde başlarına bi şey mi geldi ki, diye endişelendim bi ara. Sonrasında rezervasyonda kesilen %10 ücretin iadesi için hostelbookers.com’a attığımız maile, site özür dileyerek cevap verdi. Fakat hostelden gelen cevapta ne bi özür, ne bi açıklama.. sadece hala ohrid’teyseniz gelin parayı verelim dediler. (zaten hostelbookers.com sitesinden kaldırmış bu hosteli)

- Şehir merkezine indik, başka bi hostel ararken Türk sokağına girmişiz. Birilerine sorduk, o güzel Elveda Rumeli şiveleriyle Otel Neim’i tarif ettiler. Tam bi Türk sever gurbetçi oteli. Özlemişler, fiyatı düşürmek dışında her konuda yardımcı oluyorlar. Öyle sıkıcı baskıcı da değiller, yani Neim abiyle karşılıklı oturup rakı içilebilirdi de:) Otelden ziyade ev gibi odalar. Saç kurutma makinesi, şampuan, sıvı sabun yok. Ama balkon var, tüm eksikleri kapattı bu balkon. Balkon görmemişleriz resmen.
- Kale, anfi tiyatro ve bolca kilise var. Oturmak için sandalyesi olmayan, ufak, sadece dua edip gitmelik, butik havası veren kiliseler. Ohrid’te 365 tane kilise varmış diyenler var.

- Before the Rain filmindeki kilise ve manastır da bu şehirdeymiş, ne yazık ki gidemedik.
- Stevi Naum’a 10euroya bot turu var sahilden. Mutlaka katılın. Botta sadece içecek servisi var, biraz pahalı. Gidiş 1,5 saat sürüyor, dönüş biraz daha hızlı. Kıyıları göstere göstere yavaş yavaş götürüyor. 2-3 saat orda takılıyorsunuz, akşam geri geliyorsunuz. Stevi Naum’da ise büyük bir kilise ve gölü besleyen su kaynakları var. Su kaynaklarına gitmek için ufak teknelere binmeniz gerekiyor. Bizim zamanımız yetmedi çünkü Ostrovo Restoran’da verdiğimiz siparişin gelmesi 2 saat sürdü. Çok kalabalık olduğundan mı bilmiyorum korkunç bi organizasyon sorunu vardı. Doğal güzellik sebebiyle pahalıya satın alınan kötü hizmet işte.

- Yerliler bu mevsimde göle girmiyor. Halbuki çok temiz, insanın atlayası geliyor. Biz de genellikle hazırlıksız olduğumuz için, girmedik.  
- Belvedere Restoran’da yemek yeyin. Ortamı çok güzel. Antika dükkanı gibi. Yemek güzeldi ve tüm bu afilli ambiyansa rağmen yine ucuzdu. 10 liraya rahatça doyup kalkabilirsiniz masadan.

 
Struga
Tek kelimeyle: Ters

 
- Gölün nehre döküldüğü şehir, su burdan balkanlara doğru yoluna devam ediyor.
- Küçük, sakin. Yazlık belde değil, Ohrid kadar turistik ve doğal güzelliklerle dolu değil ama Üsküp kadar da “şehir” değil.
- Nehir burda Varda gibi bulanık değil, dibi görünüyor.

- Angela Restoran’da yerel yemekleri yeyin. Domuz eti takıntınız yoksa o “Mushrooms ‘No Name’ “in ve çubuk şeklindeki taze ekmeklerinin tadına bakın. Fiyatlar yine aynı.
- Ştruga diye okunuyor.


Yaklaşık 5 günde 3 şehir gezdik. Hiçbiri tam bitmedi elbette. Hele ki Ohrid, bitse bile doyulmaz sanırım. Tekrar gitmek lazım.

 

 

 

 

 

 

18 Nisan 2013

ÇAĞDAŞ SOSYOLOJİ TEORİLERİ - 7

wallerstein

1930 - amerikada doğdu.
1950ler - columbia üni. den dereceler aldı (lisans, yl, doktora..)
             yl tez konusu: "mccarthycilik ve abd dış politikası" hk.
             lazarsfeld'in ve mills'in öğrencisi oldu.
1951 - bir uluslararası gençlik konferansına katıldı.
1960lar - konferanstan sonra post-kolonyal afrika üzerine uzmanlaştı.
1971'e kadar - columbia üni. de prof.
1971-76 : mcgill üni. prof.
               "dünya sistemlerinin yükselişi ve çöküşü" makalesi ile akademik ün kazandı.

1974 - "modern dünya sistemi" kitabı
          bu kitapla dünya sistemi kavramını sosyolojide araştırma odağı haline getirdi.
         
dünya sistemler teorisi:
üçüncü dünya teorilerini reddeder. ekonomik ilişkilerin bağladığı tek bi dünya vardır. sermaye ve emek ayrılığı ile sermaye birikiminin olduğu bir "dünya sistem" dir. "bi dünya ...." (nokta yerine sistem koy).

sosyal bilimlerin ekonomi, tarih, psikoloji, sosyoloji diye ayrılmasını doğru bulmaz, bu ikinci dünya savaşının sonucudur. bu yüzden dünya sistemleri analizi tek bir disiplindir.

16. yydan bu yana dünya uluslararası işbölümü ile karakterize edildi. 16.yy mimarları ise batı avrupa ve amerika. 19. yydan itibaren dünya kapitalist düzene uyum sağladı. dünya-sistem homojen değildir ki bu durum, "merkez, çevre ve yarı çevre" kavramlarının gereğidir. dünya merkez ve çevre olarak bölünmüştür.

merkez: ileri teknoloji uygular ve kaliteli ürün sağlar.
çevre: merkeze hammadde, ucuz işgücü, tarımsal ürün sağlar. ucuza satmak fakat merkez ürünlerini pahalıya almak zorundadır. eşitsizlik vardır.
yarı çevre: merkeze göre çevre, çevreye göre merkez konumundadır. 20.yy sonlarında çin, doğu avr, brezilya örnektir. merkezin üretmeyi bıraktığı sanayi üretimini yapar.

sistemin sürekli gelişmesinin sebebi şeylerin (emeğin, toprağın, doğal kaynakların, insan ilişkilerinin) metaya dönüşmesidir. bu sistemde zengin daha zengin, fakir daha fakir olur. çalışanın maaşının artması tüketimi arttırır, düşük olması ise zenginin karını arttırır (artı değer). her durumda zengin (kapitalist) kazanır.

fakat bu sistemin egemen gücü ABD, 45'ten beri bu özeliğini kaybediyor. 11 eylül ve sonrası bunu kanıtlar. demiş. her dünya sistemi birgün yok olur, yerine yenisi gelir, demiş.

praksis:
3 görevimiz vardır bu keskin değişim sürecinden sağ çıkmak için:
1. entelektüel görev: gerçekliği eleştirel ve ayık bi kafayla analiz etmek
2. ahlaki görev: bugün öncelik vermemiz gereken değerlerin neler olduğuna karar vermek
3. siyasi görev: kapitalist dünya sistemimizin şu anki kaotik yapısından çıkıp, gözle görülür miktarda daha iyiye götürmek için nasıl bir katkıda bulunabileceğimize karar vermek

1975 - modern dünya sistemi'nin ilk cildi için sorokin ödülü'nü kazandı.
1976-99 : binghamton üni. prof.
1994-98 : uluslararası sosyoloji birliği başkanlığı
1998 - "sosyal bilimleri açın" kitabı
2000 - yale üni. ne kıdemli araştırmacı
          "bildiğimiz dünyanın sonu" kitabı
2005'e kadar : fernand braudel merkezi başkanlığı
Directeur d’études associé titri ile Paris’te École des Hautes Études en Sciences Sociales'te yer aldı.
Socia Evolution & History dergisinin danışma kurulunda yer aldı.


Kaynaklar:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Immanuel_Wallerstein
http://eksisozluk.com/immanuel-wallerstein--304104

15 Nisan 2013

ÇAĞDAŞ SOSYOLOJİ TEORİLERİ - 6

theda skocpol'un "tarihsel sosyoloji" kitabından 11. bölüm: "tarihsel sosyolojide yeni gündemler ve yinelenen stratejiler"

1970lere kadar tarihsel sosyoloji çok da saygı görmüyordu. moore, blonch, eisenstadt gibi isimler kabul görmüştü fakat, sadece bireysel çabaları takdir ediliyordu, bilim olarak tarihsel sosyoloji yüceltilmemişti.

70lerden itibaren durum değişti. charles tilly ve wallerstein'ın kişisel çabalarının katkılarıyla. gençler doktora tezlerinde daha çok tarihsel çalışmaya yer vermeye başladı. konferanslarda bu konuya yer verildi vs. 80lerde artık tamamen saygı duyuluyordu.

sosyolojinin kurucularından farkı şuydu biraz da: araştırma gündemleri kurucuların ilgilendiği zaman ve mekandan farklı zaman ve mekanları içeriyordu, yeni konuları kapsıyordu. batı merkezci konuların dışında konular da incelenir oldu.

ne gibi? aşağıda yapılan çalışmalar:

köleliğin tarihi
1250-1970 arası eflak incelemesi
batılı olmayan ülkeler ya da halklar arasında derin tarihsel karşılaştırmalar
ingiliz fabrikası,japon fabrikası: sınai ilişkilerde ulusal farklılığın kökenleri
çalışma ve siyaset: sanayide iş bölümü
sosyal demokratların toplum imgesi: karşılaştırmalı açıdan iskandinav sosyal demokratlarının kökeni ve başarıları üzerine bir çalışma
avr ve amerikada refah devletlerinin gelişimi
avr, abd ve rusya'da refah politikası ve sanayileşme
iç sömürgecilik: britanya ulusal gelişiminde kenarda kalan keltler
ırkın azalan önemi: siyahlar ve değişen amerikan kurumları
amerikada etnik girişimciler: çinliler, japonlar ve siyahlarda iş ve refah
pastadan bir parça: 1880lerden beri siyahlar ve beyaz göçmenler
siyasi süreç ve siyah başkaldırının gelişimi

------

burdan sonrasını yazmaktansa eksisozluk'ten çalışmaya karar verdim. ne kadar faydalı bilgiler var orda... o sözlük yazarları kadar yorum yapabilecek kadar öğrenebilsem bu sene, ne mutlu bana...

tarihsel sosyolojiyi anlamak için faydalı olacak başlıklar:

tarihsel sosyoloji
path dependence
theda skocpol
barrington moore
perry anderson
charles tilly
immanuel wallerstein
edward p. thompson
karl polanyi


















14 Nisan 2013

ÇAĞDAŞ SOSYOLOJİ TEORİLERİ - 5

theda skocpol'un "tarihsel sosyoloji" kitabından birinci bölüm: "sosyolojinin tarihsel imgelemi"

sosyoloji her zaman tarihle ilişkili olmuştur. zaten sosyolojinin doğması, tarihi anlama çabasına eşlik eder. tarihsel sosyolojik olduğu iddiasında bulunan çalışmaların belli ortak özellikleri vardır:

- toplumsal yapılarla, süreçlerle ilgili sorular sorarlar,
- süreçleri, sonuçlarını ve nedenlerini zaman içinde, sıralarını önemseyerek ele alırlar,
- olayların beklenen/beklenmeyen sonuçlarını anlamak için eylemlerin ve yapısal bağlamların etkileşimine dikkat ederler,
- toplumsal yapıların değişik ve kendine özgü özelliklerini aydınlatırlar.









tarihsel sosyolojinin kısmi gölgelenmesi

II.dünya savaşı'ndan sonra sosyoloji abd'de kurumlaşınca, tarihsel sosyoloji gölgede kaldı. tarihsel çalışma yapanlar da vardı fakat ampirik ve teorik çalışmalar yapan itibarlı isimler daha çok öne geçti. abd'nin o günkü koşulları evrenselleştiriliyordu. savaş sonrası abd'nin uluslararası hegemonyası  sebebiyle, modernleşme amerikaya benzeme olarak algılanıyordu. tüm toplumlar er geç abd 'nin yolundan gidecekti: ekonomik bakımdan genişleyen ve yenilikçi, yüksek eğitimli, çoğulcu siyasete yönelen ve ideolojik olmayan toplum.

mills, abd'deki bu kendini odaklayan duruma karşı çıkan aykırı bir amerikalı sosyologtu. parsons ise, toplumsal yaşamın tüm yanlarını tek bir evrensel teorik terimler bütünüyle açıklayabileceğini sanıyordu.

sovyetler birliği'nde de yine kendini odağa koyan bir bakış açısı hakimdi. tüm toplumlar sınıf çatışmasından sosyalist düzene, ardından komünist ütopyaya ulaşacaktı. kaçınılmaz son buydu.

fakat sosyolojinin tarihle olan bağlantısına tekrar ihtiyaç duyuldu. 50ler 60lar arasında marksizme yeni bir bakış açısı kazandırıldı. sadece ekonomik yönden değil, toplumun tarihsel, siyasal ve kültürel değişimini açıklamaya olan katkısı gençlerin daha çok dikkatini çekti. antonio gramsci popülerlik kazandı. ayrıca weber ve tocqueville gibi klasik sosyologlar da tekrar önem kazandı, tarihsel sosyoloji abd'de de tekrar önem kazandı.


işin özü klasiklerin dirilişi midir?

weber'in, durkheim'ın ve marx'ın yeniden yorumlanması bir entelektüel canlanmadır. sadece klasiklerin değerlendirilmesi dönemi değil, makro sosyolojik değerlendirmelerin kıymet kazandığı bir dönem olmuştur.kapitalizmin, ulus devletlerin kökeni ve gelişimi, ideolojilerin ve dinlerin yayılması, devrimlerin nedenleri ve sonuçları, ekonomik ve jeopolitik dönüşümlerin, cemaatlerin, grupların kaderleriyle ilişkilerini anlama çabası nüksetmiş, bunun için tarihsel bakış açısı gerekmiştir, günlük politikaya uygunluk çerçevesinde olayların değerlendirilmesi sığ görülmeye başlanmıştır.


tarihsel sosyolojide araştırma gündemleri

bu kitapta 9 bilim adamının çalışmaları anlatılıyor. hepsi klasik sosyologların fikirlerine yeni bakış açıları geliştiriyor. teori ile tarihsel olan arasında bağ kuruyor.



- reinhard bendix: weber'in siyasal rejimlerin dönüşümü ve bürokratikleşme kuramını temel aldı. yapısal işlevselciliğin dostça eleştirisini yaptı.



- perry anderson: weber'in siyasal rejimlerin dönüşümü ve bürokratikleşme kuramını temel aldı. düzenli akademik kariyer peşinde koşmadı (oh iyi bari, bu ne ya akademisyen olmayan giremez gibi bi hava oluşmaya başlamıştı). new left review ı çıkardı. marksist ekonomizmin ve evrimciliğin dostça eleştirisini yaptı.



- e.p. thompson: ingiltere'de işçi sınıfının oluşumu ve sanayileşme hk. marxçı fikirleri yeniden işledi. akademik kariyer peşinde değil, işçilerin arasında tarih çalıştı. sosyalist. marksist ekonomizmin ve evrimciliğin dostça eleştirisini yaptı.
 
 

- charles tilly: avr. devrimlerindeki grup çatışmaları, devlet oluşumu, kapitalist gelişme konularında durkheim ve marx arasındaki gerilimi inceledi.



- karl polanyi: 20. yüzyılın başından ortalarına kadarki piyasa düzeninin ulusal ve u.arası krizlerini anlattı. sosyalist. ekonomik kurumları ve genellemeleri eleştirdi. britanya merkezli 19. yy kapitalist piyasa toplumunun ortaya çıkışını ve sonraki krizleri inceledi.




- marc bloch: avr ve frn feodal kalıplarına değindi. bilgili ve eklektik. durkheim ve marx'tan yararlandı. soyut teorileri eleştirdi ama çok kafayı takmadı, gözardı etti. karşılaştırmalı tarihsel çözümlemede yardımcı olacak bütün teorilerin yardımını dikkate aldı. "teori, tarihçiye geçmişle ilgili daha iyi kanıtlar aramasına yardım eder sadece".




- s. n. eisenstadt: batılı olmayan örnekleri, batı tarihiyle birlikte aynı kavramsal terimlerle açıkladı. dünya tarihindeki bürokratik imparatorlukları inceledi. yapısal işlevselciliğin dostça eleştirisini yaptı.




 - wallerstein: batılı olmayan örnekleri, batı tarihiyle birlikte aynı kavramsal terimlerle açıkladı. kapitalist dünya ekonomisi tarihi bugünü ve tasarlanan yok oluşunu inceledi. akademik kariyerist. solcular arasındaki marjinal konumunda. (daha ayrıntılı gireceğiz bu konuya, sonraki makalelerde)




- barrington moore: batılı olmayan örnekleri, batı tarihiyle birlikte aynı kavramsal terimlerle açıkladı.tarım devletlerinin modern dünyaya geçiş yollarının ahlaki önemini inceledi. bilgili ve eklektik. yapısal işlevselcilikten, evrimcilikten, marx ve weber'den yararlandı. soyut teorileri eleştirdi ama çok kafayı takmadı, gözardı etti. karşılaştırmalı tarihsel çözümlemede yardımcı olacak bütün teorilerin yardımını dikkate aldı. tarihçi değil sosyolog, bu yüzden görüş geliştirmek için tarihi kanıtları kullandı. ne kadar soyut bir konu olursa olsun, tarihten derlediği somut kanıtları mutlaka sundu. savına uymayan bir tarihsel örnekle karşılaştığında bunu görmezden gelmek yerine daha çok inceledi.


büyük düşünmek için elverişli konumlar

bu 9 bilim insanı, yaşadıkları dönemde devlet ve akademik çevre tarafından oldukça fazla destek gördüler. yine de marjinaldiler çünkü büyük sorular soruyorlardı. sosyologlar arasında marjinallik daha çok, belli bir partiye üye olmasa dahi, siyasi fikri sol olan sosyologlarda görülmekte. anderson, thompson, wallerstein, polanyi buna örnektir.


işlevselciliğin, ekonomizmin ve evrimciliğin tarihsel eleştirisi

bu 9 bilim insanının içinden 6sı (tilly, wallerstein, eisenstadt, bendix, anderson, thompson), teorileriyle eleştirdiler başlıktaki konuları. ama bu büyük teorilerle tartışmak için farklı yöntemler seçtiler. nicel veri çözümleme, genelleme yapmaktan vazgeçme gibi gibi...


tarihsel kalıplar için açıklamalar geliştirme

diğer 3 bilim insanı (polanyi, bloch, moore) da tarihsel olmayan büyük teorileri eleştirdiler. fekat öncelikli amaçları var olan teorileri çürütmek/eleştirmek değil, var olan bilgiyle tarihsel kalıplardan anlam çıkarmaktı.

(hep geçmiş zaman kullandım, ayıp oldu adamlara, hala yaşıyanları var, hepsini geniş zamana çevirip okuyuverin bi zahmet..)






ÇAĞDAŞ SOSYOLOJİ TEORİLERİ - 4

mühendislik mezunu olup, sosyolojide bilimsel hazırlık okurken, diğer tüm konulara eyvallah da, çağdaş sosyoloji teoriler fena zorluyor. yine vize zamanı ve yine anlamakta zorlanıyorum makaleleri. buraya yazarak çalışayım dedim.

geçen dönemden, yani şurdan devam ettim sayılabilir (arada eksik konular var ama belki sonra tamamalarım).

Ferdan Ergut ve Ayşen Uysal'ın "Tarihsel Sosyoloji / Stratejiler-Sorunsallar-Paradigmalar" kitabından bir bölüm: "Tarihsel Sosyoloji Ne Yapar? Nasıl Yapar?"

terimler:
- özne-yapı sorunsalı
özne: düşünebilen, maliyet-zarar hesabı yapabilen ve eyleyebilen yani rasyonel özneler. bu yüzden stratejileri önemli. stratejilerinin ne olacağını ise devlet-toplum etkileşimi belirliyor.
özne önemli olunca, bazı sosyologlara göre siyasal süreçler ve etkileşimleri de önemli olur.

- problem-merkezli araştırma stratejisi
nedensel açıklama, karşılaştırma, farklılıkları bulma (variation finding), mekanizmaları ortaya çıkarma adımalrından oluşuyor.

- patikaya bağımlılık (path dependency): önceki olayların sonraki olaylar üzerindeki etkisi.
buna göre toplumsal değişimin önceden tahmin edilebilir bir yönü olamaz, her durum özgündür. tarihsel sosyolojinin diğer bilgi türlerinden en büyük farkı patika algısını öerkeze almasıdır.

- geçerlilik (relevancy) kaygısı



ilk bölüm: devlet-toplum ilişkisi anlatılıyor.

- huricihan islamoğlu ve çağlar keyder: neoliberal hegemonik söylemi, tarihsel sosyolojinin araçlarını kullanarak açıklığa kavuşturmak amacı taşırlar bu kitaptaki makalelerinde.

- ç.keyder: "tarihsel sosyolojinin gündemini  belirleyen her zaman güncel sorunlar olmuştur". ing ve frn toplumsal değişim modellerini tarihsel bağlamda karşılaştırıyor. özetle: "herkes bir gün liberal olacak" düşüncesi yalan, çünkü toplumların çoğunun ingiltere değil frn modelini takip ettiğini ve iktisadi açıdan bakınca bile frn modelinin ing modelinden daha başarılı olduğunu söylüyor. bu durumda, sadece toplumun en çok zarar görenleri değil, gelenekleri, kültürleri, devlet anlayışları tehdit edilen tüm toplumlar neoliberalizme karşı olacaktır ve bu anglo-sakson projelere karşı güçlü bi medeniyet alternatifi doğuracaktır, diyor.

üretim ilişkileri ve sınıf mücadelesi, siyasal ve kültürel alanlarda, yukardaki çalışma araçlarını kullanarak araştırma yapmış.

kıta avrupası-ingiltere (dolayısıyla amerika) arasındaki fark sadece iktisadi ilişkilerle açıklanamaz, tarihsel sosyoloji,uygarlık farkının anlaşılması gerekir, diyor.

- h. islamoğlu: 19.yydan itibaren osm. imp.'ndaki piyasa ve özel mülkiyet ortamlarının oluşum süreçlerini inceleyerek neoliberal söylemi sorguluyor.

çalışmasında, piyasanın ve özel mülkiyetin siyaset-üstü, doğal bi gerçek olmadığını, tam tersine toplumun geniş kesimlerinin katıldığı kamusal alanlarda gerçekleşen siyasal çatışmalar ve pazarlıklar bağlamında oluştuklarını gösteriyor. devlet siyaset üstü ya da sadece denetleyici bir güç değildir, çatışmalıdır. farklı aktörler, var olmak için mücadele verirler.

özel mülkiyetin oluşumu, aslında hukuk anlayışının dönüşümüdür, diyor.

- françois gerorgeon: tarihsel kopuş ve süreklilikler önemli. yaş ve tecrübe önemsizleşti. babafigürü yok oldu. benzer şey, 60lar türkiysinde de gerçekleşti. nedensel açıklama ve farklılıklarını gösteme: paylaşılan tarihsel deneyim, abilerden farklı oldukları bilincini yaratır.

nesil bilincini, ortak tarihse paylaşım oluşturur. tr'de ise, köklü okulların etkisi, otoriter rejime karşı muhalif hareket ve jön türk devrimi yeni neslin habercisidir.

- fethi açıkel: osm-tr örneğinde elit oluşum süreçlerini tarihsel olarak yeniden değerlendirdi. ritik zamanlarda elitlerin tercihleri, sonraki patikayı etkiler demiş. elitin seçtiği modernleşme yöntemi bi maliyet gerektirir. sonradan dönmek zor olur. osm modernleşmesini sadece taklit diye nitelemek yeterli olmaz, elite bağımlılık vardır.fetih geleneğinden (fütuhat) gelindiği için, akeri yenileşmeyle başlar.

- yonca köksal: batı avr. ve osm. imp. daki devlet inşa süreçleri arasındaki farklılıklar ile tanzimat döneminde edirne ile ankara arasındaki farklılıkları bulma odaklı.  devlet ve toplum birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz.

kopma (yerelde devlet yok, ankara) -birleşme (yerelde devlet var, edirne). devlet toplum ilişkisi yatay ve dikey olabilir.

- ferdan ergut: osm. örneğinden yola çıkarak toplum-devlet ilişkisini incelemiş. polisin ordudan özerkleşerek profesyonelleşmesi ve uygulamadaki yansıması açısından.

toumarkine: 1. dünya sav. hk yazan tarihçileri ikiye ayırmış: kabullenme ekolü ve zorlama ekolü ve tarih ile sosyal bilimlerin hala rakip algılandığını söylemiş.



ikinci bölüm: toplumsal hareketler, siyasi mücadeleler işleniyor. yeni terimler var:

terimler:
- eylem repertuvarı: ortak çıkarlar için birlikte hareket etme yolları

- eylem biçimi: repertuvarın alt kavramı, (işgal, yürüyüş vs) ikisi de patikaya bağımlıdır. yani ülkelere, ülke içindeki değişik coğrafyalara, eylemci gruplara, eylem geleneğine, eylemin dönemine göre eylem biçimi değişir.

- goodwin:hakim rejimin niteliği, rejime gösterilen sivil teveccüh ve devrimcinin bu ikisini anlama biçimi eylemi etkiler.

helena combes: eylemlerin zamanlaması, bazı hareketlerin neden başarı sağlayamadığını anlamada önemli bi anahtar sunuyor.

- jean-gabriel contamin: tarihteki ve şimdiki eylem biçimlerini kıyaslayarak geçmişi anlama çabasında. şimdiki imza kampanyaları ile geçmişteki ilk dilekçe ve idam cezasına karşı dilekçe yazma adeti.

- ayşen uysal: ifşa stratejisi, yani devlet şiddetinin (denetim repertuvarının) kanıtlarını bulup, göstererek eylemi meşru kılma yöntemi.



ÖZETLE: kitaba giriş mahiyetinde olan bu bölümde, kitapta makalelerine yer verilecek yazarların fikirleri özetlenmiş. tarihsel sosyoloji, tarih ve sosyolojinin rakip olduğu düşüncesine karşı, disiplinlerarası bir çalışma yapılabileceğini kanıtlamak için yüceltilmiş. bu alanda çalışma yapanların benimsediği belli terimler var: patikaya bağımlılık, özne-yapı ilişkisi, nedensel açıklama, eylem repertuvarı, problem merkezli araştırma stratejisi, eylem biçimi, farklılıkları anlama, karşılaştırma gibi.

günümüzü anlamak için geçmişte olaylar ne zaman, nerede, hangi koşullarda olmuş, benzeri olduğu düşünülen olaylarla arasındaki fark nedir, bu sorulara cevap arayarak bugüne gelinen araştırma biçimi.

















13 Nisan 2013

İYİ FİLM: BEFORE MIDNIGHT

before sunrise (1994)
bir film serisi düşünün ki, baş kahramanlarının gerçek hayattaki yaşlarıyle, senaryodaki yaşları her filmde paralel gitsin.

bir seri düşünün ki, birincisini izlerken, ikincinin çıkacağından, ikinciyi izlerken üçüncünün çıkacağından haberiniz olmasın. birinciyi izlerken bunun bir seri olacağına dair en ufak bir fikriniz bile olmasın. ikincide de son film olduğunu sanın. sonra yıllar sonra bi duyun ki, üçüncüsü çıkacakmış.

bir seri düşünün ki, ilk iki filmde karakterleri çok sevin, öyle sevin ki, üçüncü filmin çıkacağını duyar duymaz internetten takip edin, şehre hangi gün gelecekmiş diye.

bir seri düşünün ki kitabı yazılmış olmasın, dolayısıyla bir bilim kurgu gibi, eklenecek ölecek dirilecek karakterlere dair en ufak bir fikriniz olmasın. her şeyi filmde öğreneyim diye fragmanını bile izlemeyin. öyle sevin onu.


before sunset

karakterleri o kadar sevin ki, filmde üzülmelerinden korktuğunuz için sinema salonuna giderken "izlemesem mi" diye düşünün şakayla karışık.

before sunrise (1995) - before sunset (2004) - before midnight (2013) üçlüsünden bahsediyorum, evet.
istanbul film festivali'yle geldi istanbul'a.

ethan hawke ve julie delpy'nin ruh verdiği film. senaryosu kitap gibi, roman gibi, elime alıp okumak istiyorum.

before sunrise'da yirmili yaşlarda, heyecanlı, yavaş yavaş hayata küsmeye başlamışlardı. before sunset'te heyecanları azalmış, ciddileşmişlerdi. before midnight'ta ise....


----spoiler----
----spoiler----
----spoiler----

olgunlaşmışlar. düşünebiliyor musun, çocukları olmuş! iki filmdir kavuşmaya çabalayan aşıklar sonunda kavuşmuşlar ve üstelik aile olmuşlar. ikinci filmde son kez, gizlice görüşen çiftimiz, dayanamayıp birleşmiş. ve çok korkunç görünen şeyler olmuş.


tam bir aile olmuşlar, evet, ve bu çok güzel evet.

fakat bizim güzel celine'imiz ikiz doğurmuş. yaşlanmış. kilo almış. tam bir anne olmuş. kendine bakamayan, hayatını çocuklarına adayan ve fakat durumdan hiç hoşnut olmayan, dırdırcı biri olmuş.

tabi ki sevgili jesse'miz de yaşlanmış ama hayat ona güzel gelmiş, yıllanmış sadece. genç kızların kalbini çelecek bi olgun erkek olmuş.

celine ve jesse'de bile aynı sonu görmek.. kadının aile içinde nasıl yitip gittiğini görmek çok acı. ve bunun sebebi çok anlaşılır, kadının evde her şeyi toparlayan kişi olması. tüm "medeni" ülkelerde böyle sanırım bu durum. başlangıçta kadın kendini değerli hissediyor erkeğinin hayatnı kolaylaştırdığı için, fakat zamanla bu görev onun üstüne kalıyor ve kendisinin, evin, erkeğinin ve çocukların düzenini sağlamak zorunda oluyor.

ve bu durum, hayatını ev işine değil de başka şeylere, okumaya, yazmaya, üretmeye adamak isteyen kadın için işkence haline geliyor. sürekli ve asla bitmeyecek olan işler! sinirleri o kadar bozuluyor ki, durup dururken kavga çıkaran kişi oluyor sonunda.

celine der ki: "erkekler hala sihre inanıyor. çorapları toparlayıveren, yemeği hazırlayıveren küçük perilerin var olduğunu sanıyorlar!"


temelde ikisinin de sorumluluklardan yorulmasından kaynaklanan bir kavga ediyorlar. ama ne yazık ki jesse'nin sorumlulukları pek bi hafif geliyor insanın gözüne. politik konuşması, karşısında çaresizlikten çıldırmış, bağırmaya başlayan sevdiği kadın varken "duygusal değil, mantıklı konuşalım" demesi, çoğu kadının sinirini bozmuştur eminim. celine'in yakarmaları o kadar öne çıkıyor ki, jesse'nin iş ve uzaktaki oğlu dışında ne sorumluluğu var ki, diyor izleyici.

bir acı gerçek daha çarpıyor kadın izleyicinin yüzüne: kadın da erkek de kendini adamıştır belki ailesine, fakat kadın adarken fiziksel olarak çöker. memeleri sarkar, büyür, göbeği çıkar, kalçası genişler, anne olur işte... yüzündeki kırışıklıklar, saçındaki beyazlar karizmatik gelmez kimseye bu çağda, o artık işkadını filan olabilir belki, ama özel hayatında sadece annedir. tekrar seksi bir kadın olamaz.

fakat erkek yaşlandıkça, yüzüne çizgiler oturdukça, saçlarına aklar düştükçe, göbeksiz kalmayı becerebildiyse, daha da karizmatikleşir.

yani bi gün ayrılırlarsa,  yeni bi hayatı daha kolay kurabilecek taraf erkek tarafı olacaktır. ki bu çiftimiz, öyle sonsuza kadar birlikte olmayı beceremeyecekleri öngörüsüyle gerçekçi olmaya çalışan bi çifttir, yani bi gün ayrılma ihtimallerini düşünerek yaşarlar.

celine'in sesinin çok çıkmasının altında işte bu korkular yatar. artık sana aşık değilim bile diyor... seyirci yıkılıyor tabi. klasik bir romantik film değil ki bu, mutlu sonla biteceğinden emin olamıyorsun.

izlerken, sonrasında, kadın tarafından bakınca, oldukça acı veren bir filmdi. aşkın/sevginin gerçek yüzünü, bırakıp gitmenin zorluğunu, özsaygını yitirme pahasına birlikte kalmayı gösterdi. hayallerdeki aşkın nasıl gerçekçi olmadığını gösterdi.

birkaç ayrıntı:

- celine ve jesse bu filmde sigara içmediler sanırım hiç. çocuklar sebebiyle belki.

- yunanistandaki masa sohbeti nasıl özendirdi... öyle bi dost toplantısı ne güzel olur.. yunan, amerikalı, fransız bir arada... (fıkra gibi değil, hayır, kötü espri gelmesin lütfen!) nesiller arası bi muhabbet bu kadar güzel olabilirdi herhalde.

- yine şehri gezdirdi yönetmen bize. celine ve jesse'nin baktığı yerler. arka planda onlar konuşurken tarihi binaları gördük. ne güzel bi çekim tarzı bu, adı her neyse...

- celine'in otel odası hakkındaki şikayetine katılıyorum, rahat hissettirmiyor insana.

- tiyatrocu kız, sanırım anna idi ismi, sen ne güzel bi şeydin.

----spoiler----
----spoiler----
----spoiler----

hiç unutmayacağım bu seriyi. nedenini anlatmak zor. izlemek gerek. kitapları olsa, alıp saklamak isterdim, konuşmalarını tekrar tekrar okumak isterdim.






09 Nisan 2013

İYİ DİZİ: MISFITS

bir dizi izlemeye başladım: misfits.

ilk üç bölümü izledim henüz. vize zamanı, oturup ardarda 3-5 bölüm izlemek zor şimdilik. sanırım 4 sezon çekilmiş vuuu. oraya kadar gelemem büyük ihtimalle. bir bölüm 40 dk. bir yerden sonra sıkılıyorum. himym'ı, friends'i bile o kadar sezon takip edemedim. hevesimi alıp bırakıyorum, kullanıp buruşturup atıyorum, işimi görüp sırtımı dönüp yatıyorum. dizilerle ilişkim bu düzeyde. ben de böyle bi insanım.

öhm... sadede geleyim:

burdan

dizi daha çok geyik içeriyor.

özetle: ingiltere'de, çok büyük suçları olmayan gençler, belli bi süre topluma hizmet etmek şartıyla serbest bırakılıyorlar. orda tanışıyorlar ilk kez. tam anlamıyla uyumsuzlar, toplum açısından sorunlular. bunlar ne bi okula girip bitirebilir, ne bi işe girip tutunabilir, ne evlenip düzgünce çoluk çocuk yetiştirebilir... öyle tuhaf yaratıklar toplum için. bir gün ne idüğü belirsiz bi doğa olayı gerçekleşiyor. bunlar kaçmaya çalışırken yıldırım çarpıyor gibi bi şeyler oluyor. ve garip güçler ediniyorlar. süperkahraman gücü sayılabilecek güçler.

işte ilk 3 bölümde birbirlerini tanımalarını, güçleriyle tanışmalarını ve onları kontrol etme çabalarını görüyoruz. tabi bi de olaylar olaylar...

bu eğlencelik kısmın içine girersek, daha başka sorular sordurtuyor dizi. burdan sonrası spoiler içerebilir:

---spoiler---(ekşi havası)

şimdiye kadar anladığım kadarıyla kişiliklerine uygun güçler ediniyor karakterler:

seksi olan ve seksi görünme ustası biri, dokunanda sevişme isteği uyandırır hale geliyor.
geçmişindeki bi hatayı yok etmeyi çok isteyen biri, zamanda geri gitme gücü kazanıyor.
başkalarının kendisi hakkındaki düşüncelerine kafayı takmış biri, düşünce okuyor.
kimsenin umursamadığı biri, görünmez oluyor.
diğerini henüz keşfetmeye çalışıyoruz.

- şimdi gerçekten bu insanlara karakterlerine göre bi güç mü verildi, yoksa verilen güçler sebebiyle mi karakterlerini öyle algılıyorum?

- aşık olduğun kişinin geceleri köpeğe dönüştüğünü, sokaklarda başka köpeklerle fingirdediğini öğrensen, sevmeye devam edebilir miydin?

- sevdiğin kızın 82 yaşında olduğunu öğrensen napardın?

- kimsenin seni görmediğini fark etsen ne yapardın?

- herkes seni görmezlikten gelse, nasıl bi suç işlerdin? suç işlemeden durabilir miydin? sesini duyurabilmek, değerli olduğunu göstermek için suç işlemek zorunda hissetmez miydin kendini?

- zamanı geri almak ister miydin? ne zamana alırdın?

- zamanı geri alabilen insanlar gerçekte var olsaydı, dünya nasıl etkilenirdi? düzen bozulur muydu? yoksa yeni bi düzen mi oluşurdu?

- büyük bi sırrın olsa, ama gerçekten büyük bi sır, bunu en yakınına bile söylemeden durabilir miydin?

- kimseye zarar vermeden, kuralları nereye kadar delebilirsin? son noktan ne olur? kuralların mantıklı olduğu sınır, senin için nerede başlıyor?

---spoiler---(ekşi havası)

şimdilik bu kadar.