25 Temmuz 2017

Kitap: Hayır... (Dar Zamanlar III) (Adalet Ağaoğlu)



Everest Yayınları
1. Basım, 2014
Kapak Tasarımı: Füsun Turcan Elmasoğlu



47 - "Annemi, ömrüm boyunca düşünmediğim kadar çok düşünüyorum. Kadınlık tarihinin çok özel bir bölümü gömüldü sanki. Fitnat Hanım'lar bir daha hiç ama hiç olmayacak. Biz, onları anlamaya gerek bile duymayacak kerte kökünden kopmuş, kendini beğenmiş bir nesiliz. Önceden bildikleri geçersiz ilan edilmiş, bir günde bilmeleri gerekenlerle henüz tanıştırılmış bu insanlar, Salim Bey'ler, Fitnat Hanım'lar, babalarımız, analarımız yani, Meşrutiyet ile Cumhuriyet arasına sıkışıp ufalandılar. Ne sivil, ne asker bürokrat olan, ne de geçmişlerinde servet ve soyluluk bulunan bu takım, bağlandıkları son umut noktasında unutuluşa bırakıldılar. Onları bizler de unuttuk. Beethoven'ı sevmiyorlar, dans etmesini bilmiyorlar, Goya'dan bir bok anlamıyorlar, kısa çorap giymemize kaş çatıyorlar, diye homurdanmak üzere aklımıza getirdik onları. Üstelik henüz kimse, onların doğru bir tarihini yazmadı. Allah kahretsin! Keşke ben de senin gibi, annemizin son günlerinde yanında olabilseydim..."

74 - Öyle bir şey mi demişti? Her gün yaşanılan, dolayısıyla sık sık düşünülen, hatta söylenen bir şey, gözlerimizi sabaha ilk açtığımız an'larda insanın içinden yeni bir tümceymiş gibi geçiyor bazan.

105 - "Yalnız yaşamayı nasıl başarıyorsunuz, ne olur bana da öğretin!"

127 - Eski öğrencisi, şimdiki asistanı Alev, çekinik çekinik içeri girmiş, hep o, bir hata yapmaktan korkan sesiyle böyle demişti. Her zamankinden de kararsız görünüyor.

Alev böyledir. Hiçbir bilgiyi tam olarak kavrayamadığına inanır, yarım bilgiden vebadan korkar gibi korkar. Öğrenciliğinde üstüne fazla gittim galiba. Bir kez sınıfta, arkadaşlarının önünde alaylı alaylı "Ah Alev, toplum deyince hep en yakınına bakıyorsun. Biraz daha üstelesem, mahallenizin arkasındaki gecekondulardan öteye gidemiyorsun" demiştim. Sapsarı kesilmişti. Şimdi de uzağa, daha uzağa gidebilmek için çabalayıp duruyor.

(Alev karakterini kimse inceledi mi acaba? Yazarın diğer kitaplarında da karşıma çıkar mı acaba? Çıksa keşke.)

151 - "... Toplum bilincinin, 'Orada kal!' dediği bütün yüküyle önüne gerilip orada durdurmaya, orada tutmaya azmettiği basamakta dikilip durmak, insan aklı ve duygusu bir üst basamağa çıkmaya en hazır bulunduğu an'da, onda katlanılması güç, hatta olanaksız bir tutukluluk durumu yaratır. İnsanoğluna uygulanabilecek işkencelerin en ağırı... Çoktan aşılmış olması gereken basamaklara yeniden dönmeyi başarabilmemizin, kalabalıktan kopmama güdüsünden, toplum bilinciyle uyum sağlamaya yatkınlıktan başka anlamı yoktur. Bu yatkınlık, gerçek ilerleyişin önündeki en ciddi tuzaktır. Robot, birörnek, tek renk, tek biçim insanlar ortaya çıkarmakta uzun yollar katetmiş olan, uygarlığın ilerleyişinde olağanüstü bir rol oynadığı halde, bu rolü artık salt kendine gönüllü kulların varlığıyla sürdürebilen teknoloji, devrimine kendi tuzağını da hazırlamıştır... Değişik arayışlar, toplum bilinci dışında kalan her türlü olanak bu denli yok edilecekse, insan ilerleme umudunu nereden alacaktır? Umut, insana has bir yetenek çünkü. Makinelerin umudu olmaz. Bu noktada yalnızca bip bip buyruklarına uyulur, toplum bilinciyle uzlaşmada öncesiz sonrasız bir yatkınlık edinilir..."

152 - "... Teknolojik bir kültürde saldırganlığın yol açtığı acılar o kadar korkunç ki, şu soruyu sormadan edemiyoruz: Bu durumda insanların var olmalarını haklı kılabilecek herhangi bir ahlak anlayışı var mı? Early Morning adlı oyunundaki kişilerden biri bu soruya 'Hayır!' yanıtını veriyor ve intihar etmeye kalkışıyor. İşin en şaşırtıcı yanı, onun gibi düşünen pek çok insan, onun gibi davranmaya yanaşmamakta, her günkü hayatlarını sürdürebilmekte. Bu yetenek aslında kafalarının ne kadar yüzeysel çalıştığını ve duygularının kaypaklığını çok iyi göstermektedir. Kendilerinde bir dervişlik ya da manevi güç bulduklarını düşünmek de yanlış. Onların 'gerçekliği' aslında tembellerin faşizminden başka bir şey değil."

154 - Ama bu çok tehlikeli.
Evet, ama unutulabilir. Hayatı sakin sakin sürdürebilmenin anlamı da başka nedir?

159 - Biz neden böyleyiz? Neden geçmişin tutsaklığından kurtaramıyoruz kendimizi?

183 - "Otur. Anlat haydi. Kendine, dış dünyaya baskın çıkan yeni bir iç yaşam mı edindin?"

184 - Gençlik yıllarının kararlı, ne istediğini bilen delikanlısı yerine, olgun yaşında aptallık simgesi bir yeniyetme.

185 - ...hiçbir yere değmeyen dudaklarla yanaklardan öpüştük.

191 - Bu insanlar, gerektiğinde kendilerini ne kadar kolay açıklıyorlar!

192 - İşkenceyi, işkence görenleri, işkenceciyi konu edinen kitapların çoksatar oluşu bile beni hep ikilemler içinde bırakmıştır. Acılar satılıyor. Ama eziyet mekanizmasının, haksızlıkların da gözler önüne serilmesi zorunlu. Yapılan insanlıkdışı işlemler, yaygın biçimde bilinmeli. Fakat, beni tedirgin eden şu: Çektikleri kimine ün sağlar, onları birer kahraman yaparken, kimileri yitmiş hayatları, sakatlıkları, hastalıklarıyla unutuluşun içine bırakılıyor.  Kimse onlara hiçbir şey ödemeyi düşünmüyor. Onlar, her zamanki gibi, en sahipsizler. Onlar meçhul askerler. Adları yok. Çünkü yürürlükteki sistemle en küçük bağları yok. Bu meçhul askerler adına, bu soyutlanmış hayatların haklarını arama ve geleceğin özgür yaşamına armağan etme adına, berikilerin birer ses olmasında ne sakınca var? Ancak yaygınlaşmış adların, tekil kahramanların toplumların üstünde bir etkinliği olabiliyorsa?.. Bilemiyor. Her zaman hak aranırken başka birilerinin, hem de kimsenin hiçbir hakkını yememişlerin haklarının yendiği duygusunu bir türlü üstünden atamıyor. Çektikleri ödenmeyenler...

197 - Bu dili de bir türlü doğru dürüst öğrenemedim gitti. Konu, günlük hayatın dışına çıktı mı, zorlanıyorum. Ne demek istiyordum?

198 - Bütün zamanları tek bir sözcüğe nasıl sığdırabilirim Aysel? Böyle bir sözcük henüz dillerin hiçbirinde yer almıyor. Bu sözcük, yalnızca içimizin dilinde var. Dışa vurulduğu an'da dağılıyor, o olmaktan çıkıyor; anlamından yoksun kalıyor.

199 - "Fakat, özünü emdiğiniz bir şeyin posasını başkalarının kapısına yığmak anlamına gelmez mi bu?" Sessizlik. Acaba yine fazla mı alınganlık ediyorum?

199 - Yakında da, bir tabağın içinde, egzotik bir meyve gibi Avrupa Topluluğu'na sunarlar beni. Sunulanlar olmadı mı? Yıllar boyu, tonla. Batı, gelişiminden ne kadar sıkıldı. Sıkıldıkça yeni oyuncaklar, yeni hava delikleri aradı, sonunda da oyuncakların en tehlikelisini buldu. Para, kurban istiyor. Kurban da tören. Tören, para istiyor, para da kurban...

200 - "Senin gelişim dediğin, kişiliğin ortadan kaldırılmasıdır. Bütün kapılar, yollar, geçitler çıkar adına senin için seçilmiş, çizgin çizilmiştir. Bir rumuzdan, bir sayıdan ibaretsin artık. Şu yaygınlaşan dile baksana, bütün bu kısaltmalara: OECD, İMF, AIT, NATO, CENTO, IBM, FBI... Bizler de birer rumuzuz. Senin toplumunun üyesi olmak isterdim."
"Git ol da, ananı ağlatsınlar."

201 - "Senin memlekete birçok kez gittim" demişti. "Orada hayatın başedilmesi gerekli günlük zorlukları insanları ayakta tutuyor. Her zaman yapacak bir işiniz var. Sizden bir şey beklendiğini duyabiliyorsunuz."

201 - Ama sorun daha ağır. Sınırsız bir dünya için çalışırken, doğduğun yerin sınırlarının bile kapalı oluşu.

203 - Kızıl sakallı Viking torununun üstünde durduğu tehlikeyle somutta yüzyüze geldiği düşünülemez. Başucunda yanan ampule, salt ampul diye bakıyor o. Biz, kuş uçurtmayan bir gözetleme kulesi, bir namlu ucu, bir işkence aracı olarak görürdük. İkisi de teknolojik sarı ışık oysa.

206 - İnsan yurduna, toprak ve töreden başka, nelerle bağlıdır? Çocukluğuyla, anılarıyla, yakınları, akrabaları, dostları, küçüklü büyüklü olaylarıyla. (...) Evet, evet, bir yurttan, yurttaşlıktan sözaçılabilmesinin nedeni, bazan bu kadar küçük şeylere bağlı işte. Yüzünü bile görmediğiniz, ama çok iyi tanıdığınız şeylere.

209 - Bugün de hala arayışlardayım, ancak bu arayışlarımın içinde yaşadığımız şu toplumla herhangi bir bağı kalmamış gibi bir duygu var içimde. Gittikçe soyutlaşan sorular. Fikirler... İnsanımızdan gittikçe uzak düşüyorum anlayacağın.

209 - Salt, elden ayaktan düşme korkusu değil bu bence. Hayatı hep anlamlı kılmaya çabalarken, Cyrano gibi, anlamsız bir biçimde yokolma, silinip gitme korkusu. 

210 - O sıralar, hayatın o kadar katı gerçekleriyle yüzyüze idi, dağılışın yol açtığı boşlukta öylesi savruluyordu ki, Alev'in soruları, yorumları, hepsi bir hiçti.

212 - Hayata değil, ölüme açılan, hayatın günlük sorunlarına değil, geçmişin bitmiş şeylerine eğilen bir inceleme kimi ilgilendirir ki?

215 - Cemal'le hiç böyle konuşmadılar. Ne kendisi, ne öteki arkadaşlar: Onu ittik. İtip karşı olduğumuz adamların eline teslim ettik. O günler biz çoktuk, Cemal'ler azdı. Çoğalmalarında bizim de biraz payımız yok mu acaba?

219 - Petra'yı özlüyor: Ama ne kadar mekanik bir istek bu. Susamak gibi, canım bir kadeh içki istiyormuş gibi. Yasaklanmamış herhangi bir şey. Ne tuhaf, insan hakları, göçmen hakları, nükleer silahlanmaya karşı yürüyüşlerimizde de ülkemdeki karşı koymaların heyecanı yok. Duygunun değil, mantığın buyruğu...

221 - Kendi kendine övünmeye hak buluyordu da, ayrı dünyadan insanların şaşkınlık göstermesine katlanamıyordu. Gerçekten anlaşılmayan bir şeyin, gerçekten alkışlanıp desteklenmesi mümkün mü?

222 - "Kendinizi sürekli savunu halinde tutuyorsunuz. Hep gerginsiniz" diyor hınzır bir gülümsemeyle. "Bence bütün insanların, doğum ve ölüm gibi, çok ortak bir yanları daha var; hiçbir koşulun farklı kılmadığı bir yanları. Tarihte hiçbirimizin gerçek bir başkaldırısı olmadı. Özgürlükler hep belli sınırlar içinde arandı. Özgürlük diye, din değiştirildi, tarikat değiştirildi, tiran değiştirildi. Bu sınırlar içinde ileri-geri oynamalar uygarlık-ilkellik, kölelik-özgürlük sayıldı. Bu sınırın dışına çıkanlar, kendilerini gerçekten özgür kılanlar yalnızca sanatçılar ve deliler. Onlar dışında kimse, yönetenin dayattığı sürü hayatlarının güvencesinden yoksun kalmak istemiyor. Yönetilmek rahat. Bu kolayımıza gidiyor."

223 - "İnsan özgürlüğü açısından hiçbir ilerleme görmüyor, dahası bu konuda yarın adına da hiçbir umut taşımıyorsanız, araştırmalarınızı onca titizlikle nasıl sürdürebiliyorsunuz?"

(...) "İşim bu! İşimin kölesiyim de ondan."

224 - Yüzündeki, bakışlarındaki şeytansılık silinmiş. Zaman zaman üstüne çöken o meleksi hal de yok artık. Meleğin de, şeytanın da sivrilikleri budanmış, biri ötekinin içinde erimiş, insana benzer biri, şarabını dünyanın bütün zevklerini tadıyormuşçasına içiyor. 

226 - Sizlerse, salt ayakta kalabilmek için...

246 - Aysel'in son araştırmasına habire alkış tutup duruşun neden sanki? Allah gecinden versin, ancak uygarlık, sırası geldiğinde fare deliklerine sığınmayı onuruna yediremeyen aydınların  kendilerini öldürme edimleriyle de ölçülemez mi sanki? Karşı duruş, reddediş... Rezil, leşkargası! Kendin yapsana öyleyse...

257 - "Hep özgür, kendini gerçekten özgür duyan, özgürmüş gibi yapmayan, sahiden o olabilen kadınların özlemini çekip durması... Onu ciddiye almaya değmez miydi sanki?"

259 - Onu o günler böyle değerlendirmemin, benim de günlük politikanın güdük ölçülerine yenilmemden başka ne anlamı var? Duruşmaya gitmek mi, gitmemek mi? Aysel'in yanında görünmek mi, görünmemek mi? Dilekçelere imza koymak mı, koymamak mı? Bildirilere katılmak mı, katılmamak mı? Düzen ve baskıcı dönemler en doğal edimlerimizden birer kahraman yaratıyor. Böyle dönemlerde, o en doğal edimler, eğilimler insanda bir yanlışlık duygusu uyandırıyor. Değerler sarsılmıştır. Biz, gerçekten biz miyiz, değil miyiz? 

263 - "Ama pırıl pırıl, fırından yeni çıkmış mis gibi şöhretler çevresinde nasıl halka olunduğunu görseydin, genel kopukluğun sade, bana, sana, senin gibi, benim gibi sırtına geçmişini yüklemişlere karşı geçerli bulunduğunu kara kara düşünmezlik edemezdin sevgili yazar dostum. Üç ayda bir roman yayınlamazsan, artık yoksun, bunu bil."

273 - HER DURUMDA ÖZGÜR KİMLİĞİMİZİ KORUYABİLMEK ANCAK EDİMLE SÖYLENEBİLECEK ŞU TEK VE SON SÖZE BAĞLI: HAYIR...

275 - "Hiçbir zaman gerçek bir başkaldırım olmadı. Hep özgürlüğün kıyılarında dolanıp durdum..."

275 - Biliyor muyuz, özellikle bu son yıllar kaç aydın, Aysel'in böyle açıkça itiraf ettiğini kendi kendine düşünüp durdu? 

276 - Özgür kimliği geliştirmek değil, ancak olanı koruyabilmek. Özgürlükler askıya alınınca, her şey geriye gidince, ölçüt, eldeavuçtakini saklı tutabilmek olup çıkıyordu işte.

279 - "Korktu", denmesinden korkmuş biri nasıl özgür olabilir ki?

286 - Ama ben, onun anlattığı gibi anlatamam ki şimdi. Bu hesaplaşmanın anlamını tam olarak yansıtamam. Bozarım. 

286 - Başta kendisi, artık kişisel düşünce ve duygularımızı hiç aktarmıyoruz karşımızdakine. Paylaşmak, yük olmakla eşanlamlı sanki. Ya da belki, ortalama duyguların, ortalama insanları olup çıkmamızdan. 

287 - Ömrü boyu kendini aşmaya çalıştı. Kendini aşan aydınların bulunmadığı bir yerde, aşmaya çalışanlar idolümüz olup çıkıyor. 

290 - Üner (içinden geçen alaycı gülüşü yüzüne yansıtmamaya çalışarak): Bizim bu romancılarımızın da yerellik tutkuları... Şu dar dünyayı bir türlü aşamadılar. Sözde içlerinde kendini en özgür duyanlardan biri bu, o da intihar konusunda bile yerel hayatı gözetmekten dem vuruyor hala...








20 Temmuz 2017

Kitap: Fatih-Harbiye (Peyami Safa)


Ötüken Neşriyat
13.Basım: 1993


Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye'sini getirmişim buraya, ne zaman getirdim, kimden aldım, hatırlamıyorum, üstüne not etmemişim. İnce diye hiç düşünmeden valize atmışım galiba. Aslında yıllar önce okumuştum, çok etkilenmiştim, biraz da rahatsız olmuştum. Konusunu pek hatırlamasam da son günlerde okuduğum romanlar bitince, kalın romanlara girişmeye cesaret edemeyince, "du bakiyim benim bu kitapla derdim neydi" diye başlayıverdim. 

Bilmeyenler için özet geçeyim: Fatihli bir genç kız, Neriman, mahallesinde uslu uslu yaşayıp giderken, zamanla, farklı insanlar tanıdıkça, Beyoğlu'nda bambaşka bi hayat olduğunu fark eder. Kendi muhitinden gittikçe soğumaya başlar, medenileşmek, bu evden, çevresinden, mahallesinden kopup Beyoğlu'nda yaşamak arzusuyla yanıp tutuşur. Fakat O'nu bağlayan, şiddetle değil sevgiyle bağlayan bir babası, arkadaşları ve Şinasi vardır. Şinasi, lise çağından beri, yani yedi yıldır, hep Neriman'ın yanındadır. Sevgili-kardeş karışımı bi şey olmuşlardır. Neriman'ın babası Şinasi'yle çok iyi anlaşır (bu yüzden ilişkilerine hiç karışmaz). İkisi de batılılaşmanın tehlikelerinden kaçınmaya çalışan, kendi halinde fikir-sanat adamlarıdır. Neriman'ı doğru yola döndürmek için uğraşırlar.

Kitabı ya lisede okudum ya da üniversitenin başında, yani kendi Fatihimle Harbiyem arasına sıkıştığım zamanlarda. O zamanlar neden içimi sıktığını, beni derinden etkilediğini şimdi tekrar okuduğumda daha iyi anlıyorum. Bu kez yine sinirlendim, yarıda bırakasım geldi ama arada kalmışlıktan biraz da olsa kurtulduğum için, daha kolay sabredebildim, dışarıdan bi gözle izleyebildim olayları. 

Yazar Peyami Safa olunca, psikolojik analizlerden ve edebi dilden keyif alınacağı garanti. Fakat bu psikolojik analizlerin arkasında muhafazakar bi bakış açısı olacağı da garanti. Yine de iyi bi psikolojik analize can kurban, toplumu derinden gözlemleyebilene can kurban. O yüzden, kitabı sevmemek mümkün değil. Yine de Neriman'ın sinir krizlerinde sarf ettiği "Beni anlamıyorsunuz" cümlesi en vurucu olan. Çünkü bunu O'na söyleten Peyami Safa bile iyice anlayamamış bence Neriman'ı. Üzücü ve sinirleri hoplatıcı olan bu. Çok önemli sorular doğuruyor kitap fakat bazıları hiç sorulmamış ve bazılarına ise doğru cevaplar verilmemiş bence.

Neriman neden batı yaşamına özeniyor? Neden dış görünüşten bu kadar etkileniyor? Neden bu kadar hassas bir psikolojisi var ki en ufak şeyde sinir krizi geçiriyor? Neden zihni çocuk kalmış, çevresinde tartışılan entelektüel konuları neden anlayamıyor? Neden ilk gördüğü Beyoğlu gencine kendini kaptırıyor?

Yazar tüm bunları yaptığı için Neriman'ı küçümsüyor ama O'nu suçlamıyor, aksine, O'na acıyor. Tek suçlu Batılılaşıp kendi değerlerimizi unutmamız için bizi zorlayan, kendini küçük gören devlet politikası. Fakat öyle mi gerçekten, kendimizde hiç mi suç yok?

Alıntılarla devam edeyim:

43 - Neriman'ın doğuyu miskinliğiyle kediye, batıyı atılganlığıyla köpeğe benzettiği kısımda yazar diyor ki: "Şark ve garbı temsil eden bu iki remiz, Neriman'ın zihninde iki zıt alemi o kadar müşahhas bir hale getirdi ki epey zamandanberi kendi kendine halletmeğe çalıştığı muammaların birçok anahtarlarını bulur gibi oluyordu; büyük bir kültürü olmıyan Neriman, ancak bu basit remizlerin zıddiyetleri arasında mukayeseler yaparak, kendine göre bazı fikirlere sahip olmıya başlamıştı. (...) Zekasının bakir ve mahrem bir tarafını göstermek isterken babasının karşısında soyunacakmış gibi utanıyordu."

Yani Neriman'ın kültürel, entellektüel arkaplanı zayıf. Neden zayıf? Babası dönüp dönüp aynılarını okusa da olsun, sürekli kitap okuyor, ney üflüyor. Şinasi müzikle içiçe, kemençe çalıyor, beste yapıyor. Neriman'ın yakın çevresindekilerin arada bir toplanıp müzik yaptığı bir grupları var, orada entellektüel konular da tartışılıyor. Anlıyoruz ki hepsi okuyan yazan insanlar. Neriman ve Şinasi'nin kızkardeşi Nezahat dışında hepsi erkek. Böyle bir ortamda yetişen Neriman, nasıl olur da babasına bir fikrini ifade edemeyecek denli kültürden yoksun kalır, korkar, özgüveni düşük olur?

Bence bunun tek açıklaması kızın zekasızlığı, Batı özentiliği, gösteriş düşkünlüğü falan olamaz. Her türlü fikrin açıkça konuşulduğu iddia edilen bu dost toplantılarında aslında bir şeyler savunulur, baskın bi bakış açısı vardır ve diğerleri, çaktırmadan çizilen toplumsal sınırlar dışına atılır. Batıyla ilgili herhangi bir şeyi savunmak ya da kendi toplumunu eleştirmek bu sınırların dışındadır. Bir de fiziksel sınırlar vardır: Efendi olmak dediğimiz şey. Dizlerini bitiştirip oturmak, büyükler konuşurken susmak vs. Gençler, özellikle kadınlar fikir konusunda muhatap alınmazlar. Muhatap alınmadıkça da özgüven gelişmez. Kısacası bizde fikrini doğru şekilde ifade edebilmenin önünde bir sürü engel vardır. Tüm bu engelleri aşıp kendini ifade edebilmek doğuştan bi yırtıklık gerektirir.

45 - Faiz Bey (Neriman'ın babası), Neriman'ın kedi-Şark, köpek-Garp benzetmesine şöyle cevap verir: "Kimi adam vardır ki sabahtan akşama kadar oturur ve düşünür. Onun bir hazine-i efkarı vardır, yani fikir cihetinden zengindir; kimi adam da vardır ki sabahtan akşama kadar ayak üstü çalışır, mesela bir rençber, fakat yaptığı iş dört tuğlayı üstüste koymaktan ibarettir. Evvelki insan tenbel görünür velakin çalışkandır, diğer insan çalışkan görünür velakin yaptığı iş sudandır. Zira birisi maneviyat ile, zihin gayretiyle yapılan iştir; öbürü vücut ile, bedenle yapılan iştir. Maneviyat daima daha alidir, vücut sefildir. Yapılan işlerin farkı da bundandır."

Bence bu cevap yeterli değil. Keşke "her toplum kendine özgüdür, iyi-kötü yönü vardır, iyi yönlerimizi görmezden gelme" filan deseydi, daha tatmin edici olurdu. Bizim toplumumuz için neden bu kadar zor eksikliklerimizi kabul etmek? Hem fikir işi yapmayanları, işçileri küçümsemek de nedir? İkisinin de artısı/eksisi var deyip bunları açıklasa, hem kızının içindeki cahilce özentiliğin serpilip gelişmesini engellerdi, hem de daha gerçekçi bi cevap vermiş olurdu. "Fikir her zaman eylemden üstündür" cümlesinde kibirden bol ne var? Yazara sorsan, Faiz Bey'de kibrin k'sını bulamazsın.

46 - ...babasının malumatı ve mantıkiyle mücadeleye kendini muktedir bulmuyordu. Yine Neriman'dan bahsediliyor. İşte bu çok acı. Halbuki babasını düşman gibi görmese, babasının yaşı itibariyle kendisinden çok daha bilgili olduğunu baştan kabul ederek tartışabileceği bir ortam olsaydı, kendini daha düzgün ifade edebilirdi, haksızsa, haksız olduğuna ikna olması da daha kolay ve iki taraf için de acısız olurdu. Fakat ne yazık ki bizde, ebeveynine itiraz etmeye hazırlanan çocuk, yaşı kaç olursa olsun, büyük bi savaşa girdiğini hisseder.

53 - Kitabın anafikri, Neriman gibilerinin bozulmasının sebebi şöyle açıklanıyor: Lozan sulhundan sonra, resmi Türkiye'nin de kanunla herkese kabul ettirdiği bu asrileşme, Neriman'ın ruhunda gizli gizli yaşıyan bu iştiyaka en kuvvetli gıdasını vermişti. Akraba ve arkadaşlarından, örneklerden, gittikçe medenileşen İstanbul'un dekorundan, kitaplardan, resimlerden, tiyatro ve sinemalardan gelen bu telkinler, yeni kanunlarda müeyyidesini bulmuş oluyordu. 

Adalet Ağaoğlu'nu okuduktan sonra bu iddiaya itiraz etmek mümkün değil. Fakat tekrar ediyorum, başka dünyaları gören gençlerin kendi kültürünü küçümsemesinin sebepleri de araştırılmalıydı bence. Neriman, Beyoğlu'lu Macit'i tanıyana kadar halinden memnun gibiydi. O zamana kadar bu dünyalarla hiç tanıştırılmaması, aman de ne kadar ahlaksızlar diye uzak tutulması, yasak meyve haline sokulmasıydı bence en büyük sebep. Bu durum hala böyle. Kendi kültürümüzün yanlışlarından hiç bahsedilmemesi de gençlerin yeni dünyaları keşfettikçe bu yanlışları kendi başlarına keşfetmek zorunda kalmasından, o zamana kadar güvenip saygı duyduğu büyükleri tarafından aldatılmış hissetmesine sebep oluyor.

87 - Şinasi'nin arkadaşı Ferit'ten bahsediliyor: Bu bir entellektüeldi ve yalnız bir Türk kızının ruhunda değil, Avrupa'nın göbeğinde, hala sahte kıymetlerinin yeniden tetkiki için şiddetli münakaşalara sebep olan medeniyet meselesinin, basitleşe basitleşe Neriman'ın ağzında aldığı bu gülünç formül tuhafına gitmişti. 

İşte bunlar hep görmemişlik, sonradan görmelik... Neden daha önce göstermediniz peki? Hırsızın hiç mi suçu yok?

88 - Ferit: "Kadınlar, medeniyeti gözleriyle anlamaya mahkumdur. Bunlar, hakiki medeniyetçilerden daha bahtiyardırlar: Şekillerle iktifa ederler ve renklerin değişmesi onları eğlendirir. Fakat hakiki terakkiye inanan, kültür sahibi bir İngiliz kızın sükutu hayalini düşünün! Her şeye vasıl olmuş, fakat hiçbir şey bulamamıştır. İçlerinde intihar edenler var. Bu daha fena. Zira onlar için medeniyet, cazip bir renkler aleminden ibaret değildir. Onlar bütün ümitlerini insanlığın muhteva olarak tekamülüne bağlamışlar ve büyük harp misaliyle de aldandıklarını anlamışlardır. Onlar ideal sahibidirler; bizimkiler fantezi düşkünü; onların aldanışı daha korkunçtur." 

Bu iddia, Ekşisözlük'teki Türk Kızı başlığı altında yapılan yorumları hatırlattı bana. O zamanlar da Türk kızının her yaptığına bok atılır, yabancılarınki göklere çıkarılırmış demek ki... Bir anda medenileşmeye zorlanan toplumda sonradan görmelikler olması normal fakat bunu kadınların, özellikle Türk kadınlarının bir özelliği diye anlatıp, bu sonradan görmeliğin kökenine inmemek, büyük bir yazara yakışmıyor bence.

102 - Neriman'dan bahsediliyor: "Ah... Benim zıddıma gitmemeli... Bana karşı ters hareket etmemeli... Ben vicdansız bir kız değilim." diye düşündü ve bir çok insanlar için, bir çok anlarda tabii olan bu mizacı kendisine mahsus bir huy zannetti.

Neriman'a vurmanın bi fırsatını daha bulmuş, kaçırmamış yazar.

107 - Bir ayrıntı. Ferit'in evindeki entellektüel toplantıda Ziya Gökalp referans gösterilmiş: "Ziya Beye, daha doğrusu onun kabul ettiği içtimai nazariyeye göre her kültür (o buna hars diyor) milli kalmalıdır ve milli kalmıya mahkumdur; tekniğe gelince, bu beynelmileldir; fakat bunlar müphem tabirlerdir. Her alim kültür meselesine başka başka medluller tayin etmiştir."

110 - Ferit'in Batının Doğulaşma isteği üzerine yorumları: "Bugünkü Garp medeniyeti, gittikçe, terkibine daha fazla miktarda karışan çeliği hazmedemiyor ve kusmak istiyor. Onu makineleşmekten ve büyük sanayiin barbarlaştırıcı, hayvanlaştırıcı tesirlerinden kurtarmak için, terkibinde Şark unsurlarının çoğaltılması lazımdır. (...) Mihaniki beşeriyet, Şarktan biraz muhayyele ve metafizik tasavvurlar dileniyor." 

Yine aman kendimizde hiç eksik görmeyelim, aman maneviyatımızla, mistisizmimizle ne kadar mükemmel olduğumuzu vurgulayıp duralım diyen türden bir iddia...

110 - Yine Ferit'ten inciler: "Şarkla Garbın mültekasında olan Türkiye, Garptan tesir almakta tereddüt etmemelidir.  Ancak, bu tesir, bizim tarafımızdan yapılacak mukabil bir tesiri ihlal etmiyecek derecede kalmalı, yani kültürümüzün güzel ve halis köklerine kadar nüfuz etmemelidir." 

Bizim kültürümüzün hangilerinin güzel, hangilerinin kötü olduğuna nasıl karar vereceğiz peki? Kitapta çok bariz bir örnek verilmiş, okullarda alaturka müzik bölümlerinin kapatılması. Bu tabii ki yanlış fakat kültür ne yazık ki sadece sanattan ibaret değil. Günlük hayatımızdaki kısmı en çok acı vereni ve değiştirmesi, yasaklanması en zor olanı. Mesela büyüklerin yanında konuşmamak kültürünü silip atsak istiyorum, bıraktım Fatih-Harbiye'nin yazıldığı zamanı, şimdi bile bi sürü kişi itiraz eder buna.

----

Bu kitaba bu kadar itiraz etmemin sebebi, tabii ki kendi hayatımı hatırlatması. Son günlerde ev taşıma sırasında ortaya çıkan lise günlüklerime göz attım. Neriman kadar mantıksızca dışa vurmasam da, ben de benzer konularda isyanlarla doluymuşum o zamanlar. Önceleri televizyonda gördüğüm, lisede ilk defa kendimi içinde buluverdiğim bambaşka bi dünyada bildiğin bocalamışım. Evde erkek arkadaşlarımın (sevgili değil) adı geçtiğinde dahi suratlar asılıvermiş. Bir arkadaşımla çarşıda karşılaşmışım ve yanak yanağa değdirmek suretiyle selamlaşmışız ve bunun, bir erkekle bir kadının yanak yanağa öpüşmesinin doğru olmadığını söylemiş babam. Günlüğüme "bunda ne kötülük var?" diye yazmışım korka korka. Babamın haklı olduğuna inanmak istemişim belli ki, çünkü çok saygı duymuşum ona. Okul gezilerine gitmek için çok fazla çabalamam gerekmiş, ailem izin vermemiş, üstelik belli bi sebep de belirtmemiş. Keşke demişim, sebep para olsa... "Biz başkalarına benzeyemeyiz" demiş babam, bi sebep söylemesi için ısrar ettiğim zamanlardan birinde. Neden? Nedir bu kadar kötü olan başkalarında? Nedir bizi bu kadar mükemmel yapan?

Daha sağlıklı bi evlat yetiştirmek için, başkalarının arasına karışmasını ama kendi karakterini bulmasını teşvik etmek, böylece özgüvenini sağlam kılmak daha doğru olmaz mıydı? "Biz" deyip durmak yerine kendi doğrularını bulmasını öğütlemek daha iyi olmaz mıydı? Doğduğu ailenin kurallarına -onaylayıp onaylamadığı sorulmaksızın- uymak zorunda kılınan gencin, özellikle ergenlik döneminde saçma sapan şeyler yapması kaçınılmaz değil mi? Bu zorunluluğu yaratan bizim o yere göğe sığdıramadığımız kültürümüz değil mi?

Dönüp dönüp aynı şeyleri dağınık bi şekilde söyledim sanırım. Kusura bakmayınız. Şimdilik bu kadar.




13 Temmuz 2017

Kitap: Dünyanın Sefaleti - 3. Kısım (Pierre Bourdieu vd.)

1. Kısım için şuraya;

2. Kısım için şuraya buyrun:

İKİNCİ BÖLÜM: Mekan Etkisi

223 - Bu gettolarda devlet de, onun polisi, okulu, sağlık kurumları, kuruluşları vb. de yoktur. (Mekan Etkisi, Pierre Bourdieu)

226 - ...Paris'in merkezindeki Faubourg Saint-Honore Caddesi'ndeki iç mimarlar, işçi sınıfı caddesi olan Faubourg Saint-Antoine Caddesi'ndeki "doğramacılar" ile bariz bir karşıtlık içindedirler. Aralarındaki farkı aristokratik isimlerinden bariz bir biçimde ayırt edebiliriz; ancak aynı zamanda, buralarda sunulan ürünlerinin özellikleri, mahiyeti, kalite ve fiyatları ile müşterilerinin toplumsal statüsü vb. de bu farkı ortaya koyar. Aynı mantıkla saç stilistlerini mahalle berberleriyle, çizmecileri ayakkabı tamircileriyle karşılaştırabiliriz. (Mekan Etkisi, Pierre Bourdieu)

227 - ...başkenti taşra ile (ve "taşralılık" ile) ilişkilendirmeden yeterince analiz etmek mümkün değildir. Taşralılık da sermayeden ve başkentten (tamamen göreceli anlamda) yoksun olmak demektir. (Mekan Etkisi, Pierre Bourdieu)

227 - ...bu fiiller (Paris' çıkmak, girmek, içermek, asimile olmak, aforoz etmek, benimsemek, dışlamak, ihraç etmek vs.) aslında, merkezi ve kıymet  verilen bir mekana ne kadar yakın ya da uzak olunduğunu niteler. (Mekan Etkisi, Pierre Bourdieu)

229 - ...sermayesi olmayanlar ise toplumsal olarak nadiren bulunabilen metalardan fiziki veya sembolik olarak uzak tutulurlar; en istenmeyen ve en az nadir görülen kişi ve metalarla birlikte yaşamaya zorlanırlar. Sermayesizlik, sınırlanmışlık hissini arttırır; kişiyi belirli bir mekana bağlar. (Mekan Etkisi, Pierre Bourdieu)

231 - Belirli yerlerde, özellikle de en kapalı ve "seçkin" olanlarında, sadece ekonomik ve kültürel sermaye sahibi olmak yetmez; sosyal sermaye de gereklidir. Sosyal sermaye ile sembolik sermaye, kişi ve eşyaların (şık muhitlerde veya lüks evlerde) uzun süre boyunca bir araya toplanmasının getirdiği kulüp etkisi ile üretilir. Bir araya gelen bu insan ve eşyalar, çoğunluktan farklıdırlar ve zaten onların ortak yönleri de sıradan olmamalarıdır. (Mekan Etkisi, Pierre Bourdieu)


236 - "Mahalle", "getto" veya "göçmen gettosu" gibi genelleyici kavramlar, ulusal olduğu varsayılan [küçük burjuvaya (alt orta sınıf) ait] bir normdan azıcık da olsa sapan tüm semtlere uygulanır olmuştur. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)


236 - Sosyolojik cehaletle siyasi sorumsuzluğun aşık attığı bu büyük oranda fantastik olan söylem... (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

237 - Özetle, dışlanma, Amerika'da yüzyıllardır iş görmekte olan ve devlet ve ulusal ideoloji tarafından hoşgörülen veya teşvik edilen bir kast sistemine dayalı olarak kurulurken, Fransa'da çoğunlukla sınıf temellidir ve kamu politikalarıyla kısmen de olsa hafifletilir. (...) Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kent Bantustanlarının aksine, Fransa'nın durumu kötüleşen banliyöleri etnik olarak homojen değildir; zira devlet tarafından teşvik edilen ikici bir ırksal ayrıma dayalı topluluklardan oluşmazlar. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

237 - Bantustan: Güney Afrika'da siyahi kabilelerin yoğun biçimde yaşadığı bir bölge. (Dipnot, Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

238 - (ABD'de) Ellili yıllarda altın çağını yaşamış olan siyahların gettolarında durum, bu tarihten itibaren hızlı ve büyük çaplı bir biçimde kötüye gitmiştir. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)


239 - ...gettoların maruz kaldığı toptan ve görünüşe göre de kendiliğinden süregelen toplumsal düzenin bozulması süreci, en iyi şekilde, Amerika hükümetinin, altmışlardaki isyanlara karşılık olarak bu mahallelerde izlediği, bilinçli terk etme politikası ile açıklanabilir. Amerikan hükümetinin sosyal ve kentsel alanlardan kendini geri çekmesi ile sonuçlanan bu politika;gettonun kurumlarının işleyişi için zaruri olan kamu programlarını sekteye uğratmış, getto sakinlerini desteklemek için ayrılan kaynakları büyük oranda kısıtlamış ve gettonun sistematik bir biçimde çözülmesini tetiklemiştir. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)


239 - Los Angeles'ta 1992 yılında Rodney King'i darp eden beyaz polislerin suçsuz bulunmasının ardından yaşanan öfke patlamasına medyanın gösterdiği ilgiye bakıp da günlük hayattaki sessiz isyanları gözardı etmemek gerekir. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

240 - Bu suçların çoğu; siyahi gettolarında, bu gettoların sakinleri tarafından ama daha da önemlisi, onlara karşı işlenmiştir -sokak şiddetinin birincil kurbanlarının, kentlerde yaşayan yoksul siyahlar olduğu çoğu kez unutuluyor. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

240 - ...anneler, çocuklarına serseri kurşunlardan kaçmak için nasıl yere eğileceklerini henüz onlar çok küçükken öğretirler. (...) kıt kanaat geçinirken çocuklarına yaptırdıkları ölüm sigortasının aylık taksitlerini öderler. (...) tabanca bulmak kolaydır. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

242 - Kişilerin, kendilerini ve ailelerini kendi güçleriyle savunmaya her daim hazırlıklı olması gerekiyor. (...) (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

242 - Başkan Johnson tarafından, ülke boyunca yüzden fazla kentte ortaya çıkan ırksal isyan dalgasının nedenlerini tespit etmekle görevlendirilen Kerner Komisyonu, 1968 yılında, "özel sermaye, büyük kentlerimizin en fazla ayrımcılığa uğrayan bölgelerinden, büyük oranda geri çekilmiş durumdadır" şeklinde bir uyarıda bulunmuştur. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

244 - Günümüzde 10 dolar gibi makul bir fiyata, her türden "otu" satın almak mümkün. Ekstazi ile birlikte, bireysel ve kollektif olarak, artık yoksullar da kendi kendilerine zarar verebilir hale gelmişlerdir. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

245 - Gettoda piyasa ekonomisinin geri çekilmesi ve yaşam koşullarının genel olarak kötüleşmesi ile birlikte, kamu sektörü de artık güvenlik, sağlık, eğitim, barınma ve adalet gibi temel kamusal hizmetleri temin edemez hale gelmiştir. (...) Bu hizmetler, kullanıcıların maruz kaldığı eşitsizlikleri hafifletmek şöyle dursun, onların daha da fazla tecrit edilip damgalanmasına neden olmaktadır. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

246 - Her halükarda Sosyal Hizmetler, ihtiyaç sahibi ailelerin refah seviyesini yükseltmekle değil, beyaz seçmenlerin çoğunluğunun tahammül edilemez bulduğu sosyal harcamaları düşürmek için, sosyal yardım alıcılarının sayısını asgariye çekmekle ilgilenmektedir. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

246 - Sosyal yardımlardan yararlananların sayısını düşürmek noktasında, ücretsiz ve anonim ihbar hattı kurmak, yerel gazetelerde açık açık muhbirlik çağrıları yapmak, yakın gözetimde kullanılacak muhbirleri ödüllendirmek ve yardım alanların ikamet adreslerine habersiz ziyarette bulunmak gibi türlü teknikler tek tek ya da birlikte kullanılıyor. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

247 - Chicago'nun son beş belediye başkanından hiçbiri, çocuklarını devlet okullarına göndermemiştir. Mevcut okul müdürü ile öğretmenlerin yarısından fazlası da... (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

247 - Banka yoktu; müşterilerinin sosyal yardım çeklerini bozdurmak için 8 dolara kadar masraf çıkaran bürolar vardı. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

248 - ...yeni doğan bebeklerin ölüm oranı; Şili, Kosta Rika, Küba ve Türkiye gibi Üçüncü Dünya Ülkeleri'ndeki yeni doğan ölümleri oranlarını da aşıyordu. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

248 - Özetle, Amerikan devletinin kenti terk etme politikası, gettonun kamu kurumlarını mahvetmiştir. Bu kurumlar, getto sakinlerini toplumun geri kalanına entegre etmek bir yana dursun, birer tecrit aracına dönüşmüştür. Gettoda devletten geriye ne kaldıysa, sırf farklı dışlanma biçimlerini teşvik etmekten başka bir iş görmez -ki getto da zaten dışlanmanın bir sonucudur-. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

249 - Fransa'da da hem sağ hem de sol cenahtaki yönetici elitler, teknokrat miyoplukları yüzünden ve kısa vadeli mali performanslara takılı kalarak, yetmişlerin ortalarından beri izledikleri kamu sektörünü "küçültmeyi" ve toplumsal ilişkileri hızla metalaştırmayı amaçlayan yeni muhafazakar politikada ısrar ederse, bugün hala bize uzakmış gibi gelen bu korkunç distopya, bir gün bize çok yakın ve tanıdık gelen bir gerçeklik haline gelebilir. (Tersten Ütopya Olarak Amerika, Loic J. D. Wacquant)

253 - Alakasız bir posterde ise -muhtemelen reklamcılık ajansı yeri karıştırmıştır-, fildişi tenli ve sarışın küçük bir kız çocuğu hastane yatağında yatıyor: "Onun Kana İhtiyacı Var, Bağışlamayı Unutmayın." (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

254 - ..."profesyonel bir dümenci"... (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

256 - Hitabet maharetinin her daim üstün tutulduğu sözlü ve hareketli getto kültüründe konuşkanlık, büyük saygı duyulan bir özelliktir. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

256 - Otobiyografisinde Malcolm X şöyle anlatıyor: "Harlem'de hayatta kalmak için herkesin bir dümen çevirmesi gerekiyordu, bir de hayatta kalmak adına ne yaptıklarını unutmak için de kafaları güzel olmalıydı." (Dipnot, The Zone, Loic J. D. Wacquant)

257 - Bu dünyanın onun kaderi olduğunu bildiğinden, acı verici derecede bir netlikle kendine acımanın bir anlamı olmadığının farkında. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

257 - ...kendisinin de sorunlu giden hayatına yeni bir yön çizme ihtiyacı hissettiği bir zamanda, hayatının bir bilançosunu çıkarma fırsatı çıkmıştı karşısına ("yat kalk haline şükret"). Bu nedenle, konuşmasını sürekli küçük şaşkınlıklarla ("vay bee!") kesip, fazla yakın ve tanıdık olmalarının getirdiği sıradanlıklarıyla insanı kendine kör eden dramlar karşısında ne kadar endişeli ve güçsüz olduğunu teyit ediyor. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

258 - Tennesee'den buraya 1956 yılında, on binlerce Güneyli siyahı Chicago'ya getiren İkinci Büyük Göç... (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

258 - Kendi neslinin alt sınıf kentli siyahları arasında yaygın olduğu üzere, o da büyükanne ve büyükbabasını tanımamıştı. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

259 - "Burada bir şeyler dönüyor ama ne olduğundan emin değilim. Şiddet oranı delicesine arttı. Eskiden çocuklarda sopa ve bıçak olurdu. Şimdi bizimkilerden daha iyi silahları var." (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

262 - Tekrar Kennedy King College'a kaydolup "iletişim" okumak istediğini de söylüyor; ancak bu sözleri, bir yandan gettodan bir şekilde kaçmak istediğinin, diğer yandan da mülakat etkisinin dayattığı ideolojik görev çağrısının da bir ifadesidir. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

262 - "Okula rağbet oluyor çünkü yakında aerodinamik uzay teknolojisi okumayana McDonalds'ta bile iş vermeyecekler galiba.(Dipnot, The Zone, Loic J. D. Wacquant)

267 - Bir yanda insanları pasif, bahtsız mağdurlar olarak tasvir edip kişiyi şefkate sevk eden "acıma dolu" bir yorum söz konusu. Diğer yanda ise, kahramanca "direniş" stratejileri tasvir eden ve tahakküm edilenlerin erdem ve yaratıcılıklarını öven popülist bir okuma mevcuttur. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

267 - Bu tuzaklara düşmemek için bir nevi ahlaki bir parantez açmak gerektiğini, ilk başta duyduğumuz sempati, öfke veya korku duygularını geçici olarak da olsa askıya alıp bu dünyaya Rickey'nin bakış açısından bakmak gerektiğini kabul etmemiz gerekir. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

269 - "Benden bile daha kötü durumda olanlar var." ifadesi getto sakinlerinin sıklıkla kullandığı bir ifade. En kötü durumda bulunanları bile kendilerini rahatlatmak istercesine böyle söylüyor. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

269 - Marjinalleştirme eşyanın tabiatı haline gelince kişi, dışlandığının bilincinden de yoksun kalır. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

270 - McDonalds'ın temsil ettiği bu düşük ücretli ve onur kırıcı işler, son on yıldır taş kokain [crack] gibi "büyük çaplı tüketime yönelik" uyuşturucuların ortaya çıkışıyla inanılmaz hızda büyüyen uyuşturucu ekonomisiyle nasıl rekabet edebilir ki? Çok az getirisi olan ve neredeyse daha büyük risklerle de olsa daha doğrudan bir şekilde sonuç veren sokak ekonomisi kadar belirsiz olan "yasal yolu" tutmanın ne faydası var? (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

271 - ...yeni hizmet sektörünün "köle işlerine" razı olmuş olanların her gün maruz kaldığı kişisel hakaret ve ayrımcılıklardan kurtulma imkanı vermiyor mu? (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

271 - Dümencilikle geçinen insanlar gibi dümencilikten gelen paranın da "bir yere gittiği yok"; bu para bulunduğu an harcanır, zira yarının garantisi yokken bugünün sefası kardır. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

272 - Rickey'nin hayali postanede çalışmakmış. Tarih boyunca bu devlet kurumu, siyahi Amerikalılar için "orta sınıf" olmanın birincil yollarından biri olmuştur. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

273 - (işin aslı LeRoy sağlam ama mütevazı bir orta sınıf apartmanında bir daire kiralamış ve Chicago Parkı bölgesinde tam zamanlı olarak şeriflik ve spor eğitmenliği yapıyormuş.) Rickey için, spordan başka geriye kalan tek seçenek, ona bakmayı kabul edecek bir kadın bulmak (ki onun nezdinde en zayıf ve bağımlı varlık olan kadına bağımlı olmak, en büyük utanç kaynağı ve zayıflık göstergesidir.) (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

273 - Uzaktan, yukarıdan bakarak gettodaki hayata dair tespitte bulunan gazetecilerin yaydığı genel geçer görüşlerin aksine, uyuşturucu satıcıları etrafındaki insanlarca sevilmez; aksine onlardan nefret edilir. Uyuşturucu satıcıları örnek olarak gösterilmez;  onlar da kendilerini, yerel sakinlerin imreneceği "rol modeller" olarak görmezler ve görünüşte elde ettikleri maddi başarı da (...) kent içinde, ahlaki çöküntünün hakim olduğuna işaret etmez. (Dipnot, The Zone, Loic J. D. Wacquant)

274 - Hayatın, günlük hayatta kalma mücadelesine indirgendiği, insanların sürekli, sahip oldukları az biraz kıymetli şeylerle ellerinden gelenin en iyisini yapmak zorunda oldukları, sosyal ve ekonomik güvencesizliğin insafsızca her şeyi kulattığı bu koşullar altında, içinde bulunulan zaman o kadar belirsiz hale gelir ki geleceği yutar; artık geleceğin ancak fantezisi kurulabilir. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

274 - ...onları isteksizce kabul eden beyazlar ile kentin derinliklerinden kurtulmak için kimliklerini reddetmekle itham eden siyahların arasında kalmış "proleteryavari entelijensiya" arasında da kabul görür.  Plan olarak bilinen bu komplo "teorisi"ne göre, bugün gettonun çöküşü, atılımlarda ve kollektif taleplerde bulunan siyah topluluğunu uyuşturucu denizinde boğarak engellemeyi amaçlayan hükümetin -gizliden gizliye ama kasıtlı olarak- güttüğü politikaların bir sonucudur. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

275 - Ortaya çıkan gerilla savaşında, herkes, her şeyden evvel kendinden olana karşı, kardeş kardeşe, yoksul daha yoksula karşı savaşıyor. (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

278 - "Bunlar çocukları olan çocuklar gibi." (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

282 - "...sence iyi iş nasıldır?..."
"...postanede olabilir, yani otobüs şoförlüğü olur, güvencesi olsun yani biliyorsun. Demem o ki kalıbına göre değişir. Bu işler ne ki belki ama kurtulmaya çalışan [parmaklarını şaklatır] biri için bir şeydir, anladın mı?" (The Zone, Loic J. D. Wacquant)

285 - "Düz tipler miydi onlar?"
"...sen onları öyle etiketlersen onlar da seni etiketler. Aynı şey. Sen, "Serseri o!" ersin ya da "Odunun teki o!" dersin ama yok yani hiç de öyle kolay değil. (...) Kim paçayı kurtarır da yırtarsa. Asıl mesele bu, tamam mı?" (The Zone, Loic J. D. Wacquant)





09 Haziran 2017

Film Raporları - 8

            Uzun zaman oldu film raporu yazmayalı. Baktım son zamanlarda izlediğim filmler birbirine girmeye başladı, zamanım da var, hemen koştum geldim buraya.

1. Fanfare (1958)

                 Yönetmen: Bert Haanstra

           Siyah beyaz bir Hollanda filmi. Ülkenin kuzeyindeki Giethoorn köyünde geçiyor. Yakın zamanda gezmeye gittim bu köye. Epey turistik bi yer. Çinliler çok geliyormuş. Hatta o kadar çok geliyormuş ki, restoran menülerinde Çince seçeneği var, belediye garsonları Çince kursuna göndermiş, az buçuk konuşabiliyorlarmış. Çok küçük bi yer, masalsı küçük evler arasına köprüler kurulmuş. Neredeyse her evin bi köprüsü var. Çünkü evlerin etrafı kanallarla çevrili, yürüme yolu yok denecek kadar az. Yürüme yollarından bisikletle giden yerliler var, araba giremiyor. Köyün hemen yanında bir de göl var. Bu kanallarda ve gölde tekne turu düzenleniyor. Hatta Hollandalılar genellikle tekne kullanmayı bildiği için tekne kiralayıp gezilebiliyor da. Tekneden kastım kayık gibi bi şey ama elektrikli motoru var, belki ismi tekne değildir. Benim gibi isminden bile emin olmayanların şoförüyle birlikte kiralaması daha mantıklı zira usta bi şoför olmadan sürekli oraya buraya çarpmak mümkün. Filmden önce de turistler geliyormuş ama asıl filmden sonra ünlenmiş köy. Dolayısıyla filmin ana mekanlarından olan bir bar da turist çeken yerlerin başında geliyor. 

           Giethoorn'la ilgili internette araştırma yaparken filmle karşılaştım. Konusu şöyle: 1950lerde köy civarında bir orkestra yarışması düzenleniyor. Tabi bu köyün de bir orkestrası var, katılmak istiyorlar. Fakat köydeki iki büyük barın sahibi de bu orkestranın içinde ve bi türlü anlaşamıyorlar. Biri bi notayı yanlış bastı mı öbürü gülmekten kırılıyor ve kavga patlıyor. Sonunda tartışma o kadar büyüyor ki orkestra ve dolayısıyla köy ikiye bölünüyor. Köyün polisi kavgacılardan birinin otelinde kalıyor ve diğerinin kızına aşık. Dolayısıyla orta yolu buldurmak zorunda bu genç çift, birleşebilmek için. Belediye başkanı ve orkestra şefi de sürekli aralarını yapmaya çalışıyor iki tarafın. Derken komiklikler, şakalar, rezillikler... Komedi filmi olunca tabi ki eninde sonunda mutlu sona bağlanıyor.

           Hollanda sinemasına, diline, coğrafyasına, kültürüne ilgi duyanlar için eğlencelik bir film. Youtube'da İngilizce altayazılı olarak mevcut: 



2. Gadjo Dilo (1997)

             Yönetmen: Tony Gatlif

          İsmini çok duymuştum ama filmin başına asıl oturma sebebim ekşisözlük'te "en güzel dans sahneleri" benzeri bir başlıkta filmin isminin bol bol geçmesi oldu. Müzikal falan değil ama çingene filmi, müzikalden daha müzikal sayılabilir. Yıllar önce Çingeneler Zamanı'nı izlemiştim, o zamanlar sinemaya bu kadar aşina değildim, çok tuhaf gelmişti. Çingeneliğe değil de filmin çekim tarzına alışamamıştım. O film hakkında yorum yapabilmek için tekrar izlemem gerektiğini düşünürüm hep. Gadjo Dilo ise öyle değil. Çekim tekniklerini bilmem ama seyirciye her şeyin doğal olduğunu hissettiriyor. Sanki yönetmenin üslup süzgecinden geçip karşımıza gelmemiş gibi. Sanki yönetmen filmle seyirci arasına girmemiş gibi...

            Fransız bi genç, Romanya'ya gider. Nora Luca isimli çingene bi şarkıcıyı aramaktadır. Romence bilmez, Çingenece de bilmez, tabi o zamanlar Google Translate de yok, Fransızcasını el kol işaretleriyle birleştirip anlaşmaya çalışır insanlarla. Gitmeden önce üç beş kelime öğrensene be adam, dedirtir. Yolda bi köyde geceyi geçirmek ister, kalacak yer bulamaz, bi çingene grubuna dahil olur. Turist gibi, sosyal bilimci gibi aralarına karışır, onları izler, onlarla birlikte eğlenir, hüzünlenir. Sonrası spoiler. 

          Zamanla dillerini öğrenir, onlara Fransızca öğretir. Zamanında Belçika'ya gidip gelmiş, az biraz Fransızca öğrenmiş olan Sabina'yla yakınlaşır. Fransız, ordaki ortama alıştıkça, bize de çingenelerin poposunu açıp gösterivermesi, çadırda, derme çatma evlerde yaşamaları, bol küfürlü konuşmaları, çalgıcılığı ve göbek atmayı meslek edinmeleri, konuşurken yanındakini sık sık ittirip kaktırmaları normal gelmeye başlar. Umursamazlıktan gelen özgürlüklerine özenmedim bu kez. Eskiden hep bu tip filmler özgürlükle ilgili ilham verirdi bana. Artık 30 yaş civarına gelmenin etkisi midir, yoksa pes etmekten midir bilmem, filmlerden çok fazla ilham almıyorum bu konularda. O yüzden ekşisözlük'te bazılarının son sahne için "kasetleri parçalayarak gerçekten bi çingene oldu, tüm bağlarını kopardı, özgür oldu" demelerine katılmıyorum. Bence o sahne özgürlüğün değil, çingenenin hayatına dışardan bi gözle bakmaktan vazgeçmenin simgesiydi. Bundan sonrası yeni bi paragrafı hak ediyor: 

            Düğünde acı içindeki babanın çingene olmayan zenginlerin karşısında çalıp söylemeye devam ettiği sahneydi bence en etkileyici olan. Çünkü burda düzenli ve zengin hayatın, dağınık ve fakir hayat kültürüne, müziğine, ruhuna ihtiyaç duyduğunu gördük. Dağınık ve fakir hayat da diğerinin parasına muhtaç, o yüzden canı isteyince bırakıp gidemedi acılı baba. Ne kadar özgür ve kurallara karşı olursa olsun, acısını içine atıp, karşısındakilere göbek attırmak zorunda. Gadjo bunu görüyor ve tiksiniyor bu insanların, asla tasvip ve takdir etmediği insanların kültürünü sömüren hayattan, zengin olmasa da kendi hayatından, onların türkülerini kaydetmeye çalışan, birikirmeye dayanan düşünce yapısından. O yüzden kasetleri parçalayıp gömüyor, kendini engellemek için. Asla onlar kadar anı yaşayamayacağını biliyor ama elinden geleni yapıyor. Kasetlerin mezarının üstünde dans ederken de aslında onları taklit ediyor, saygısını gösteriyor. Fakat bu, bundan sonraki hayatını onların yanında devam ettireceğini göstermiyor.

           Bir şey daha: Sabina'yla Gadjo'nun seviştiği sırada Sabinayı arıyor diğer çingeneler, çünkü düğüne gidecekler, işe, eğlenmeyi bilmeyenleri eğlendirmeye. Bulamıyorlar ama kimse takılmıyor buna. Aynı şey Zorba'da olsaydı. Girit'te, dindar bi köyde... Sırf güzel ve dul ve köydeki erkekleri koynuna almıyor diye bir kadına katlanamayan o kuralcı, dindar ve asla poposunu açıp göstermeyen kültürde, Sabina ne bu kadar özgür olabilirdi, ne de o yaşına kadar canlı kalabilirdi... İşte insan asıl bunu düşünüp özeniyor Çingeneliğe.

           
            Şimdilik bu kadar olsun.



             




01 Haziran 2017

Bir hamamböceği masalı

İstanbul'da Reşitpaşa'da bi gecekonduda yaşadım bi dönem. Zemin ahşap üstü halıfleks olunca, bi de bina gecekondu olunca ortalık hamamböceği doluydu. Bonus olarak bi de akrep vardı. Yazın gelmesini sırf bu yüzden istemezdim, kışın bi şekilde yok oluyorlardı zira. Böcekten korkardım önceden de, yani eline alıp inceleyen bi çocuk olmadım hiçbi zaman ama gece yüzümde hamam böceğinin ayaklarını hissedip dehşetle uyanıp, kaçmaya çalışan hayvanı çatır çutur sesler eşliğinde ezip tekrar uykuya dalmaya çalışmak sıradan bi böcek korkusundan öte bi şeydi. Zorunlu korku, nefret, paranoya, psikopatlık, ne ararsan vardı içinde. Dünyanın bütün hamamböceklerine savaş açmıştım ama işe yaramıyordu. Sık sık sprey ilaçlardan alıp ilaçladım evi, köşelere onlara çekici gelen yemlerden koydum, işe yaramadı. Evin her tarafında delik vardı, yuvalarını yok etmeyince anca üç beş tanesi, hadi olsa olsa onlarcası telef oluyordu. Yuvalarını yok etmek içinse sanırım tek çözüm evi yıkmak olabilirdi. Üst katımızda ev sahibinin oğlu yaşıyordu. Ben dehşet içinde "evde hamamböceği var, hatta akrep var, ilaçlatmamız lazım!" dediğimde gülüp, "he bizde de var, her gün öldürüyoz üç beş tane" demişti.

O zamandan beri pürüzsüz olmayan yüzeylerde huzur bulamıyorum. Evlerin kıyısında köşesinde delik olması, zeminin altında ne olduğunun belli olmaması beni gerim gerim geriyor.

Hollanda'ya ilk geldiğimizde, şansıma, çok iyi bi evsahibine denk geldik. Evi yenilemişti (her yer pürüzsüzdü). Sonra burdaki kira sisteminin absürtlüğüne dayanamayıp, Hollanda'da düzenli geliri olan her orta sınıf mensubu gibi, ev almaya karar verdik. Zira kiralar o kadar yüksek ki, krediyle ev satın aldığında aylık ödemen yarıya bile inebiliyor. Evin konumuna, büyüklüğüne yeniliğine filan da bağlı tabi bu. 30 yıllık kredi veriyorlar, ilk 20 yıl sabit faizle. Faiz oranı Türkiye'dekine göre de çok düşükmüş falan filan. Hiç bilmezdim böyle şeyleri, yaş otuza yaklaşınca öğrenmeye başladım. Acı gerçekler! Kiralar yüksek diye ömürlük borca girsen mi sistemin daha çok kölesi olursun, yoksa her ay iki katı para ödeyince mi? Seçim senin o narin orta sınıf konforuna kalmış.

Epey bi ev aradık. Amsterdam'a bisikletle gidilebilecek bi ev olsun istedik. Nostalji hastalığımdan ötürü, Amsterdam'daki tarihi, geleneksel evlere kaydı önce gözüm. Daracık, dik merdivenli, küçük balkonlu ama çok pahalı olduklarını gördükçe vazgeçtik. Evin mesaisizi olarak ev bakma işini üstlendim. Günde beş ev gezdiğim oldu. Yine bi apartman dairesinde olsun, balkonu olsun, 2+1 olsun, Amsterdam merkeze bisikletle rahat gidilebilsin gibi temel standartlar belirledik. Bi de giriş katı olmasın, dedik, niye? Çünkü Amsterdam'ın faresi meşhur, baş edemeyiz...

Sen misin fareden kaçan?

Bi ev bulduk, havadar, balkonu hayalimizdekinden de geniş. Masa atılır, yazın sıcak olan toplam 10 günde rakı sofrası kurulur, o derece. Bi tek mutfağı dökülüyor, yeniletilir, krediye dahil edilir. Nasıl olsa yıllarca ödemeyi göze almışız, onu da öderiz. Bi de kiracı var içinde, belli ki epey pisler, ev leş gibi kokuyo, ortalıkta hiçbi şeye dokunası gelmiyo insanın falan... Olsun, nolcak ki, temizlenir. Fiyatı da düşük, Amsterdam'a yakın ama epey düşük. Bi kıllandık ama bu civarda her yerde böyle olduğunu görünce rahatladık. Tamam lan dedik, ev sahibine teklif yaptık. Burda her ev için bi asking price belirliyor ev sahibi, alıcı adayları teklif yapıyor, arasından seçip beğenip satıyor. Belki Felemenkçe'de de "bi kızı bin kişi ister bi kişi alır"ın ev versiyonlu bi atasözü vardır. Bana kalırsa çok saçma bi sistem. Ev fiyatlarını gereksiz yükseltiyor. Asking price'ın 20bin üstüne satılabiliyor mesela ev. Veren verene. Ne teklifler verdik de reddedildik.

Gelelim bu rakılı balkonlu eve. Hemen kabul edildik. Şaşırdık, sevindik. Aylarca kiracının sözleşmesinin bitmesini bekledik. Notere gittik, ev sahibiyle karşılıklı imzaları attık, anahtarı aldık. Ertesi gün evi temizlemeye geldik. Hamamböcekleriyle karşılaştık.

Önce emin olamadım. Reşitpaşa'dan tanıdıklarım siyah ve büyüktü. Bunlar kahverengi ve daha küçüktü. Ama aynı çeviklik, ezince aynı çatırtı... Dökülüyo dediğimiz mutfağın etrafında, banyo küvetinin etrafında, odalarda.. Kiracıların eşyalarının altında gizleniyorlarmış meğer. Ortalığa kimyasal kokusu yayıldıkça "ya noluyo yaaa" der gibi gözümüzün önünde gezinmeye başladılar. İmza atıldı, geri dönüş yok artık. Belki adamı dava edebiliriz, biz evi almaya karar verdiğimizde burda bi böcek sürüsü olduğundan haberimiz yoktu, diye ama o sırada nerde kalıcaz? Yeni ev mi arıycaz, bununla uğraşacak enerjimiz var mı, vs...

Sonuç olarak, ertesi gün bi ilaçlaça şirketi bulduk, ilaçlattık. Sonra belediyenin yönlendirdiği bi başka şirkete daha ilaçlattık. O sırada arkadaşlarımızda kaldık. Neyse bu tarihlere bi tatil ayarlamıştık, gittik geldik, taşındık.

Şimdi salonun ortasında bi sandalyeye tünemiş bi şekilde bu yazıyı yazıyorum. Evde yemek kırıntısı bırakmıyoruz. Zira bu hayvanlar yiyeceği geçtim, sabun kalıntısıyla bile beslenebiliyormuş. Ortalık yine delik dolu (Reşitpaşa'dakine kıyasla hiçbi şey tabi bu) ama mutfak taaaa Temmuz'da yenileneceği için asıl yuvaları olan mutfağa şimdilik dokunamıyoruz. Temizledik ama kullanmıyoruz çünkü her gün en 2-3 tanesiyle karşılaşıyoruz o civarda. Neyse ki ilacın etkisiyle çok az kaldılar, kalanlar da o hızda yürümüyor, felç oluyorlarmış çünkü. Gözümüz sürekli orda burda, hareketli bi nokta görelim de gidip müdahale edelim diye, psikopat olduk. Neyse ki zemin beyaz, 5-6 metre ötesi net bi şekilde görünüyor. Yatakta yüzümde gezinme ihtimalini yok etmek için tüm gün pencereyi açık bırakıyorum, aman oda ılımasın da çekici gelmesin beyfendilere diye.Psikopat olduk kısacası.

Hollanda'da yediğim en büyük kazık bu sanırım şimdiye kadar. Ev sahibi tam bir pislik çıktı Rıza Baba. Sadece böcek meselesinde değil, adam her konuda tecahül-i arif ustası. Eski patronlarımdan sonra hayatta en çok beddua ettiğim insan oldu, tebrikler.

Demem o ki, bi evde böcek var mı yok mu bi şekilde öğrenmeden imza atmayın. Birine güvenmediyseniz işe girmeyin. Mümkünse ikinci el mobilyadan uzak durun. (Hamamböceklerinin en iyi taşınma yöntemi. Bu evin sahibi böcekli olduğunu bildiğim bikaç masayı götürüp ikinci elciye sattı. Dükkan sahibini uyarmıştım ama aldı. Şimdi bu güzellikler o dükkana yayılmasın da napsın?) Kalitesiz olsun, yeni olsun. İnsan böyle böyle tüketim meraklısı oluyor işte. Aylık ödememiz ucuza gelecek derken, ilaçlamaya, dışarda yemeye, evde kamp hayatı sürmeye para yediriyoruz. Üstelik kendimiz yavaş yavaş boyarız diyorduk, şimdi deliklerin bi an önce kapanması ve ustaca yapılması gerektiği için acaba bi ustaya mı yaptırsak düşüncesine girdik. E böceklerin bi diğer kaynağı banyo. Küvetin altında saçma sapan ahşap bi kısım varmış, banyoyu da mı yenilemek gerek acaba düşünceleri uçuşuyor ikimizin de kafasında.

Derken.. kendimi tanıyamıyorum. Aklımdan geçen her şey daha çok para harcamaya yönelik. Ev alıyoruz ama kölesi olmıycaz, bütün ömrümüzü o eve adamıycaz, maddiyat delisi olmıycaz sözleri vermiştik birbirimize. Şimdi mutfağı yenilemekten, boyaya, banyoyu yenilemeye geçtik. En kötüsü, ikinci el eşya düşmanı oldum.

Ve bu satırları yazarken beyaz zemin üstünden son hızla yetişkin bir Alman hamamböceği geçti. Yakalayıp üstüne basmak zor zaten ama hadi başardın diyelim, yumurtaları ortalığa saçılacak. Duvara kolayca tırmanabiliyor. Sıcak elektronik alete doğru koşuyordu, yumurtlamayadır heralde. Öldürmek lazım. Ben biraz sakinleyip göreve gidiyorum. Selamlar.


24 Mayıs 2017

Feridun düzağaç da bi gün ölecek. Halbuki ne gerek var? Ne zararı dokundu dünyaya, hayata? Bugün de üzülecek bunu buldum. Uzakta bi adada, alman teyzelerin amcaların bol olduğu, temizlikcilerin de luzumsuzca yaşayıp yuvarlanıp gittiği 21. yüzyılda. Feridun Düzağaç'i en cok özlediğim anlardan birinde.

Daha dinlemedigim bi sürü şarkısı var. Ben öleyim tamam ama O niye ölüyor?

03 Mayıs 2017

Felemenkçe'de Fiilin Yeri

[Ön not: Sosyolojide yaptığım gibi, Felemenkçe çalışırken de bloğu not defteri olarak kullanmaya karar verdim, özet çıkararak öğrenme yöntemi gereği. Hatalarım affola, affolmakla kalmaya, düzeltile...]
-----

  1. Felemenkçe'de temel sıralama "Özne + Fiil + tüm ayrıntılar" şeklinde. Örneğin geniş zamanda durum bu. ("Tüm ayrıntılar" diye genellediğim kısımda, "zaman bildiren kelimeler en sonda olur" gibi kurallar olabilir, henüz öğrenmedim o kısmı.) Bu haliyle İngilizce'ye benziyor. İngilizce'de fiil nasıl ki özneye göre ek alıyorsa, Felemenkçe'de öyle.

  2. Ör: Ik lees het boek. (I read the book.) 


  3. Fakat vurgulama amacıyla cümlenin başına zaman veya yer bildiren bi sözcük veya bir bağlaç getirirsen, sıralama değişiyor, şöyle oluyor: Bağlaç/Tümleç + Fiil + Özne + diğer ayrıntılar. Fiil, birinci maddedekiyle aynı ekleri alıyor.


  4. Ör: Vandaag lees ik het boek. (Today I read the book.) 


  5. İngilizce'deki can, must, have to gibi kelimelerle kurulan cümlelerin Felemenkçe muadillerini kurmak istersen, sıralama şöyle oluyor: Özne + kunnen/willen/moeten vs. + tüm ayrıntılar + Fiil. Bu kez fiil, mastar halinde kullanılıyor, hiç ek almadan. Kunnen, willen vs. sözcükleri özneye göre şekilleniyor. 

  6. Ör: Ik kan het boek lezen. (I can read the book.) (kan: kunnen yani -ebilmek fiilinin birinci tekil hali) 


  7. Peki kunnen'li cümlede başa tümleç veya bağlaç getirirsen ne olur? Bağlaç/Tümleç + kunnen/willen/moeten vs. + Özne + diğer ayrıntılar + Fiil. Yani ikinci madde ile üçüncü madde harmanlanıyor.

  8. Ör: Vandaag kan ik het boek lezen. (Today I can read the book.)


  9. Geçmiş zamanda ise olmazsa olmaz iki fiilimiz var, zijn ve hebben. Yani "olmak" ve "sahip olmak" ama bu kelime anlamlarını düşünmeyip, onları sadece geçmiş zaman ekleriymiş gibi kabullenmek gerekiyor. Sıralama ise şöyle: Özne + zijn /hebben + tüm ayrıntılar + Fiilin geçmiş zaman versiyonu. Zijn ve hebben, birinci maddedeki gibi, özneye göre şekilleniyor. Sona gelen fiil ise düzenli veya düzensiz oluşuna göre yepyeni bi hal alıyor. Şimdiye kadarki maddelerde hiç değinmediğimiz bir hal.

  10. Ör: Ik heb gisteren het boek gelezen. (I read the book yesterday.) (gelezen: lezen fiilinin geçmiş zaman versiyonu)

    Ör: Ik ben naar de school gegaan. ( I went to the school.) (gegaan: gaan fiilinin geçmiş zaman versiyonu)

    -----

    Dil yapısı İngilizce ile benzerlik gösterdiğinden, örnekleri İngilizce veriyorum. Türkçe ile bir benzerlik kurmak çok zor, örneğin -ebilmek sözcüğünü Türkçe'de ayrı bir sözcük olarak yazmayışımız, işleri karıştırıyor. İngilizce öğrenirken "Türkçe düşünmeyin" derdi hep hocalarımız ama beceremezdik bi türlü. Şimdi Felemenkçe öğrenirken Türkçe değil İngilizce düşünüyorum ve işe yarıyor.

    Şimdilik bu kadar...




26 Nisan 2017

Kitap: Dünyanın Sefaleti - 2. Kısım (Pierre Bourdieu vd.)


BİRİNCİ BÖLÜM: Bakış Açıları Uzamı

Kenar mahallelerde, dar gelirlilere düşük ücretlerle sağlanan evlerin bulunduğu sitelerde, getto haline gelmiş bölgelerde yaşayan yerlilerle, göçmenlerle görüşmeler yapılmış bu bölümde. Göçmenler yüzünden, kültür farklılığı sebebiyle her şeyin bozulduğunu düşünenden tutun da, sorunun göçmenlikten değil, daha derinlerde saklı problemlerden kaynaklandığını söyleyen, fakat suç oranı yüksek ve işsizlerle dolu bu sitelerde zor bir yaşam sürdüğü için bunalan, ne yapacağını bilemeyen eski solculara kadar pek çok farklı bakış açısı var. Bu bölgelerdeki gençler neden işsiz? Okullarda neden başarılı olamıyorlar? Neden hırsızlığa, çevreye zarar vermeye meyilleri var? Neden kurtulamıyorlar uyuşturucudan? Gerçekleri, ezilenlerin sesini duyurmayı görev edindiğini iddia eden medyanın suç oranlarına, gençlerin hayatının kararmasına katkısı ne?

Tadından yenmez bi bölüm. Soruları soran sosyologların nasıl sakin kalabildiğini, gözlerinin nasıl dolmadığını, cevap verenlerle birlikte nasıl sinirlenip coşmadığını merak ediyor insan. Teoride kalmayan sosyolojik çalışmanın ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor, saygı uyandırıyor.



Alıntılar:


38 - Öncelikle "zorulu" denen mahallerin (...) her şeyden önce tasvir edilmesi ve hakkında düşünülmesi zor mahaller olduğu açıklığa kavuşturulmalı ve (özellikle medyada bolca rastlanan) basit ve tek yönlü imgeler yerine, aynı gerçeklikleri farklı ve bazen de birbiriyle uzlaşmaz suretlerde ortaya koyabilecek karmaşık ve çok katmanlı bir temsile başvurulmalıdır. (Bakış Açıları Uzamı, Pierre Bourdieu)

40 - Ancak büyük sefaleti tüm sefaletlerin yegane ölçütü olarak teşkil etmek, mevcut toplumsal düzenin ayırt edici vasfı niteliğindeki ızdırapların önemli bir kısmını farkına varıp anlamanın önüne geçer. O toplumsal düzen ki, büyük sefaleti hiç şüphesiz azaltmış (ancak çoğunlukla iddia edilenin altında bir oranda), lakin aynı zamanda, farklılaşmak suretiyle, toplumsal uzamları da çeşitlendirmiş (alanlar ve uzmanlaşmış alt-alanlar) ve daha önceden rastlanmamış türde küçük sefalet biçimlerinin gelişmesi için gerekli koşulları ortaya çıkartmıştır. (Bakış Açıları Uzamı, Pierre Bourdieu)

43 - Marine Hanım iki ayrı diyalog kurmaya dair çabalarımıza direndi. Kocası, hanımını ufak bir bakışla konuşmaya dahil etti hep ve o konuşurken, gözlerinde onay aradığı kocası ağırbaşlılıkla kafasını sallayıp sanki saygı gereği, sözün arasına hiç girmedi. (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

45 - Çocuk elinde CAP mesleki yeterlilik sertifikası ile mezun olduğunda, bulduğu az çok uygun bir işi kabul etmiyor çünkü bu onun uzmanlığı değil. (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

49 - Pied-noirs: Kara ayaklar. Cezayir 1962'de bağımsızlığını kazanınca Fransa'ya dönen, çoğunluğu Fransız Avrupalılar. (Dipnot, Pierre Bourdieu)

50 - Bunların hepsi; eğitimleri ve politik mücadeleleri neticesinde edindikleri (...) ve ayrımcılık ile etnik ön yargının resmi düzeyde kınanması yoluyla da desteklenen evrenselci ve ırkçılık karşıtı gelenekle inançların, her gün bir arada yaşamanın gerçek zorluklarıyla karşı karşıya gelmek suretiyle sınandığını göstermektedir. (...) Sözgelimi, özellikle yaz ayları ve tatil günlerinde binadaki gürültüye ve kokuya dayanamayıp kendini orada mahsur kalmış hisseden eski sosyalist militan kadın veya aynı sebeplerle taşınmak zorunda kalan, kalpleri vicdan azabının yüküyle, düşünce ve inançlarına layık bir şekilde yaşamadıkları hissiyle ağırlaşmış eski komünist çift. (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

51 - ..."çocuklarına birer Fransız gibi davranma" derecesi... (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

56 - ...tecrübe sahibi gençler arıyorlar... (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

56 - Bazen öyle şeyler görüyoruz ki, gülüyoruz: 20-25 yaşlarında, 5 yıllık tecrübesi olan... (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

61 - Bu normal, bu insanlar ne de olsa kendi ortamlarının dışındalar, dolayısıyla birbirlerini buluyorlar. (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

65 - Fabrikada çelik işlerinde çalışanlardan çocukları burada ilkokul öğretmeni, lise öğretmeni olarak kalanlar var mı hiç? Pek yok, hayır. (Jonquilles Sokağı, Pierre Bourdieu)

67 - Satılığa çıktıkça Belediye bu evlerden belli sayıda almış ve genellikle acil durum prosedürüne göre, herhangi bir onarım-yenileme yapılmaksızın göçmen ailelere tahsis etmiş. Normal şartlarda sosyal konutların (HLM'ler) en mahrum durumdaki ailelere devrini yöneten mevzuata aykırı olan bu tahsis biçimi, yeni bir semt çekişmesi türünü üretmiş. (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

71 - Hiç dışarı çıkmayan, toplu taşımayı bile kullanmayı bilmeyen annem... (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

73 - Araplarla komşuluk etmenin kötü olduğunu çünkü onların pis olduklarını, kötü koktuklarını, çok ses çıkardıklarını, evlerinde hep çok fazla insan bulunduğunu söyleyemeyince, bunlar olmadığı zaman başka bir şey icat ediyorlar... (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

73 - Gürültü dedikleri, bütün arkadaşların dediği, aslında gürültü, yani desibel değil, sevmedikleri, anlamadıkları, onları rahatsız eden Arapça şarkılar... (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

73 - "Fransızlar kuskusu ve mergezi seviyorlar. Ama kendileri için yapılmadığında Arap mutfağının kokusuna katlanamıyorlar!" (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

76 - Bizde böyle: Ailelerimizi terk etmiyoruz ya da kırk yılda bir gelip görmüyoruz. (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

77 - Onlara gidip "Neden ırkçılık yapıyorsunuz? Ben de Fransız'ım!" demeyeceğim. Ne yani babama karşı ırkçılık yapabilirler mi? (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

77 - Çünkü bu yaşımızda gidecek hiçbir yerimiz yok... [Bu; şüphesiz, bir göçmen için, yani bütün hayatını dönecek bir ülkesi ve bir "yeri"olduğuna inanmaya çabalayarak geçiren biri için itiraf etmesi en zor şey.] (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

80 - Belediyenin bu mahalleden vazgeçtiğini hissediyorsun, önemsemiyor; başka yerlere, daha önemli bulduğu yerlere bakıyor. (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

85 - "Senin evinde değiliz!", oysaki benim evimdeler, Fransa'dalar, ben değilim onların evinde. (Yerinden Edilmiş Bir Aile, Abdelmalek Sayad)

91 - İlk görevinde doğrudan bağlı olduğu üstünün sahteciliklerini ve zimmetine para geçirdiğini keşfettiğinden beri meslek yaşamına karşı bir tiksinti ve güvensizlik beslemiş. Dünya sahtekarlıkla doludur ve insanın ailesini koruyabilmesi için her şeyini ona vermesi gerekir. (Herkes Kendi Evine, Rosine Christin)

101 - Bütün bu huzursuzluklar medyada eş ağırlıkta yer bulmaz ve bulanlar da medyanın eline geçer geçmez bir dizi çarpıtmaya maruz kalır. Zira olan biteni salt kayda almanın ötesinde, gazetecilik alanı onları, büyük ölçüde mevzubahis faaliyet alanına özgü ilgi ve çıkarlara bağlı olan etkin bir inşa çalışmasına tabi tutar. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

102 - Lakin medya o anda eylemekte ve müştereken toplumsal bir temsil, bir piyes imal etmektedir. Bu temsil gerçekliğin hayli uzağına düştüğünden bile sonrasında gelen itirazlara ve tekziplere rağmen baki kalır, zira yaptığı sıklıkla, spontane yorumları baştan ayağa pekiştirmek ve böylelikle ön yargıları önce harekete geçirmek ve bu suretle de büyütmekten mürekkeptir(Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

103 - Aynı türden, az ya da çok sarih bir ayıklama ve kurgulama çalışmasının ürünü olsalar da, imgeler sözlerden daha tartışmasız bir gerçekliğe işaret edermiş görünür. (...) Televizyon, sıradan televizyon seyircisinin yanısıra, diğer basın organları üzerine de tesir sahibidir; bugün artık matbu basın gazetecileri, akşam haberlerindeki baş hikayeyi göz ardı edemezler. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

104 - Çoğu gazetecinin akıllarında tazeliğini koruyan bu örnek, bir devrimi haberlerine taşımakta geri kalmama kaygısı ve bir kez daha geniş çapta bir ayaklanmanın başlangıcına şahit olduklarına dair samimi inançları, belli bir bölgeyle sınırlı bu protestolara daha en başından bahşettikleri bu ayrıcalıklı muameleyi açıklamak için herhalde yeterlidir. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

104 - "Televizyon, ayaklanmanın bir nevi barometresiydi; mademki haberlerde bu konu konuşuluyor, herkes müdahil olmak durumundaydı." (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

104 - ...büyük oranda televizyon tarafından imal edilmiş olan bu ayaklanmanın zor kavranır mahiyette olmasındandı: Ne olan biteni anlayabiliyor, ne de meselenin sorumlularını ve amaçlarını teşhis edebiliyorlardı. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

105 - Dolayısıyla, büyük oranda medyanın ürünü olan bu hareketlerin, medya onlardan bahsetmeyi bıraktığındaçoğunlukla hızlı bir şekilde ortadan kalkmalarındaki sebep de anlaşılabilirdir. Genelde yapılanı yapmak ve sadece basını ilgilendiren şeye bakmak yeterli değildir. (...) "Radyo kanallarının toplantılarında her zaman şöyle konuşacak bir yayın yönetmeni bulunur: 'Bu kadarı yeter, insanlar bezdi. Bu lanet banliyöler canımızı sıkmaya başladı, yeter artık, başka şeye geçelim.' Mevcut olaylar içinde eskisinin yerini alacak bir tanesi her zaman bulunur. Le Monde [merkez sol gazete] sükunet çağrısı yapar. Libe [Le Monde'un biraz daha solunda addedilen Liberation gazetesinin kısaltması]; yorumlar, analizler, saha çalışmaları arayışına koyulur. İlgili sansasyonel haberleri verenler konuyu tekrar ele alırlar ama kimse artık takip etmez." (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

106 - Zira olayın imalinin, neredeyse tamamen ilgili grupların kontrolü dışında gerçekleşmesinden mütevellit, verili vaziyette, gazetecilerin olayın teşkil edilmesi üzerindeki güçleri özellikle kayda değerdir. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

107 - Yaşlıca bir kadın, ağzına kadar doldurulmuş alışveriş arabalarının hızlıca arabaların bagajlarına itilmesini kolaylaştırmak adına süpermarketin kapısını tutuyormuş. Hülasa, olasılıkla da önceden tasarlanmış bir alışveriş merkezi yağmasının vuku bulduğu aşikarsa da, Paris basınından ve özellikle televizyondan gazetecilerin yaptığı üzere bir "isyan"dan söz etmek aşırıya kaçmaktır. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

107 - Ezilenler kendilerine ilişkin temsillerin kontrolünü elinde tutmaya en az muktedir kesimlerdir. Gazeteciler için onların gündelik hayat manzaraları boş ve sıkıcıdır. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

108 - Rekabet mantığı; gazetecileri, olayları "sıcağı sıcağına" çalışmaya ve "nerede olay varsa oraya" gitmeye zorlar. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

108 - Halk yalnızca şiddet eylemlerini, polisle çatışmaları, vandallığı, süpermarket veya araba kundakçılığını aklında tutmaya teşnedir. Bu sıkıntılara sebep olarak da basının derlediği karman çorman açıklamaları öne sürmeye meyleder: polisin kusurları, gençlerin atıllığı, suça sürüklenme, banliyölerdeki "depresyon havası", barınma koşulları, sevimsiz yaşam çevresi, spor ve boş vakitlere yönelik tesislerin yokluğu, göçmen nüfusun aşırı yoğunlaşması vb. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

109 - Bu insanlar (ezilenler) konuşmaktan çok konuşulurlar ve egemenlerle konuştuklarında da ödünç bir söylem kullanırlar: tam da egemen grubun onlar hakkında konuşurken kullandığı söylemi. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

109 - ...gazeteciler, kendileri de farkında olmaksızın banliyöler üzerine kendi söylemlerini toplamaya gelmeye meyillidirler ve kendi mahallelerinde gezinip medya için fırsat kollayan ve "televizyona çıkmak için", onlara duymak istedikleri şeyi söylemeye hazır birilerini her zaman bulurlar. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

110 - ...tüm basının yeni olayların beklentisiyle ilçeyi göz hapsine aldığını ve gazetecilerin bölgedeki bu mevcudiyetinin, beklenilen olayların çıkmasına katkı yaptığını söylemişti. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

111 - Gelgelelim medyanın bu yoğun alakası, olan biteni anlaşılır kılmak şöyle dursun, banliyöler ve büyük toplu konutlarla ilgili bütün klişelerin yeniden diriltilmesine mahal vermiştir. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

113 - Çoğu gazeteci her ne kadar mesleklerinin en kuşkulu pratiklerini reddederek kınayıp en açık ve anlaşılır olma iddiasındaki haberlerin dahi işlenişinde ön yargının kaçınılmaz mevcudiyetini seve seve teslim etseler de, hangi güçlükler ve tahrifatlar söz konusu olursa olsun hiçbir şeyin sessizlikten daha kötü olamayacağını düşünürler. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

114 - Bu banliyölerde yaşayan insanlara yardımcı olmak şöyle dursun, medya, paradoksal şekilde, bu insanların damgalanmasına katkıda bulunmaktadır. Bu mahalleler fasit ve uğursuz, sakinleri ise suçlu olarak sunuluyor. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

115 - "Şayet gazetelerde yansıttıkları gibi olsaydı, içinde yaşadığım banliyöde yaşamayı asla istemezdim." (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

115 - Gene de bölge sakinlerinin ekserisi, büyük ölçüde kültürel mahrumiyetlerinden ötürü, bu çıkar sahibi ve bir bakıma da röntgenci seyirci kitlesinin, yani tabiatıyla gazetecilerin kendilerine dair ürettiği bakış açısını içselleştirir ("burası getto", "bizim bir kıymetimiz yok" vb.). (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

116 - "Belki de en beteri kendilerini yalnız zanneden kovboy muhabirlerdir: Körfez Savaşı'nda bulunmuş, ardından banliyölere, sonra da liselere merak salanlar." (Paris yazılı basınında çalışan, yerel bir gazeteci) (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

116 - Siyasi aktörler, gazeteciler ve "kamuoyu uzmanları" arasında tesis edilen ilişkilerin mantığı öyle bir vaziyet almıştır ki medyanın haricinde ve hele de ona karşı eylemlilikte bulunmak politik olarak epey güçtür. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

120 - ...işsizliğin bugün her zamankinden çok daha zor tahammül edilebilir hale geldiği gerçeğini de eklemeli. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

121 - ...işsiz gençlerin tüketim arzularıyla ellerine geçen para arasındaki makas şüphesiz hiç bugünkü kadar açılmamıştı. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

121 - Medyanın manşetlerine taşıdığı olağanüstü şiddet eylemleri, bütün bölge sakinlerini berdevam etkileyen küçük çaplı şiddet unsurlarını gizlemektedir. (Medyanın Bakışı, Patrick Champagne)

126 - İkisinin sözlerini okuyanların, bir kez bile gönderme yapmadıkları etnik köken dışında, esasen bütün özelliklerinin ortak olduğunu ve hem siyasi söyleme hem de vatandaşların zihnine göçmenler/Fransızlar dikotomisini sokanların ne denli gülünç olduklarını gözden kaçırması imkansız. (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

126 - ...dilsel sermayenin eksikliği... (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

127 - ...ırkçılık karşıtı büyük laflara başvurmaksızın... (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

127 - ...aynı gemideler: Eşit şekilde damgalanmışlar; gençlere en düşman mahalle sakinlerinin, bekçilerin, polisin ve en çok da dedikoduların eşit bir şekilde "hedefi" konumundadırlar. (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

128 - Mülakatın formatı, dünya kendilerine daha farklı davransaydı olabilecekleri şeyi daha sık ve bütünüyle açığa vurmalarına izin veren istisnai bir durum yaratmıştı. (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

129 - ..."beni üyeliğe kabul edecek kulübü ben neyleyim"... (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

135 - "Bu çok isyan ettirici." "Yani evet, bir süre sonra insanın canını sıkıyor." (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

136 - "Kesinlikle, umurlarında değil. Bir kere siteden bir Arap, aynasızlar tarafından sitenin ortasında dövülmüştü. Bir Fransız yardımına gelip polise 'Bunu yapmaya hakkınız yok, bu doğru değil." dediğinde onu da aldılar ve karakola götürdüler. Onu bile dövdüler ve ertesi sabah saldılar." (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

139 - "Bize lazım olan bir kız." "Neden bir kız?" "Fazla saçmalamamak için." (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

152 - "Bir çocuk hiçbir şey yapamaz." (Eşyanın Tabiatı, Pierre Bourdieu)

153 - Hayatının on senesini geçirdiği şehir merkezinden kentsel dönüşüm yüzünden atıldıktan sonra... (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

153 - ...bariz bir aksanla ve dile tam olarak hakim olmamakla birlikte bundan hiç gocunmadan ifade ediyor. (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

154 - ...kendine akışa kaptırmanın veya havailiğin zerresini taşımayan direngen bir karaktere işaret ediyor... (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

154 - "Fransa'da 1959-60'ta bir yığın iş vardı." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

154 - Başlarda sütçülerin şişeleri kapı önlerine, kiracılarınsa parayı paspas altlarına bırakabildiklerini hatırlıyor Maria. (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

156 - Eşlerinin yanına gelmek üzere köylerini terk eden Mağrip doğumlu kadınların çoğunun aksine Maria D., henüz genç ve bekarken iş bulmak amacıyla göçmeye kendisi karar veriyor. (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

156 - Ayrıca onu evsahibi ülkeden ayıran kültürel ve sosyal mesafe, hala kendi soy-toplumuyla sıkıca bütünleşik bulunan Mağripli kadınlarda görülenden bilfiil daha az. (Maria İspanyol) (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

156 - ...Mağripli göçmen ailelerinin çocuklarının çoğu, son derece ağır işçi-sınıfı koşullarını reddetmekle kalmayıp, "sömürü" olarak algıladıkları bu durumu itirazsız kabullendikleri için ailelerini çoğunlukla hor görüyorlar. (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

157 - Bu sitelerdeki en önemli sorunların, çok çocuklu ailelerden -Mağrip kökenli nüfus arasında bilhassa yaygın bir durum- kaynaklanması tesadüfi değildir. Bu ailelerin büyüklükleri, eskiden köylerde olandan farklı olarak, kentsel alanlarda ebeveynlerin -veya cemaatin daha geniş bir grubunun- çocukların tamamı üzerinde katı ve etkili bir kontrol sağlamasını hemen her zaman imkansız kılıyor. (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

158 - Bu sitelerde yaşayıp da Mağripli olmayan pek çok kişi gibi Maria D. de bu zorluklar içindeki kitleye hem anlayışla hem de öfkeyle bakıyor. (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

159 - ...gençlerin, kendi geçtiği yollardan geçmemelerini kabullenemiyor: "Kendi çocuklarıma da söyledim, biz çalışkandık ve şimdiki genç nesilden daha dürüsttük. Uyuşuklar, her zaman yorgunlar, her şeyleri de var; e peki problemleri ne..." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

159 - "Çalıştığınız zaman, düşük bir ücretle dahi olsa... Çalışmak her şeydir. İş her şeydir, iş özgürlüktür." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

159 - "İmkansızı istemeden, mücadele ederek durumunuzu iyileştirmeye bakmalısınız. Elinizde olanı harcamalısınız, daha fazlasını değil; yalnızca sahip olabileceğiniz şeyi istemelisiniz. Kısacası, kendinize sınırlar koymalısınız. (...) ben gençken hiçbir şeyim yoktu ve mutluydum... (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

161 - "...herkesin sadece bir hayatı var..." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

162 - "Ama bazen küçük hırsızlıklar yapan oğlanlar iş bulduklarında ciddileşiyorlar, kendi yollarına bakıyorlar, meşguliyetleri oluyor açıkçası.(...) çalışmamaya alıştığın zaman kendini zorlamıyorsun artık." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

164 - "Domuz eti olup olmadığını sordular, onlar gelecek diye özellikle domuz eti koyulup koyulmadığını! Likör vardı ve tahmin edeceğiniz gibi onlar içmediler. (...) Dini bırakmak gerekiyor. (...) Bazen kapıdan içeri bakıp da çok fazla Avrupalı gördüklerinde içeri girmiyorlar. Çoğunluk olmak zorunda hissediyor Araplar. Onların tipik hareketi bu, bize ırkçı dememelisiniz, asıl ırkçı onlar." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

166 - "Okulda başarılı olursanız ayrımcılığa uğramazsınız, ama çalışmak zorundasınız!" (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

166 - " 'Annen olduğu sürece sana işsizlik yok!' diyordum ona. Eğer sağlık durumunuz iyiyse işsizlik maaşı almanız yanlış bence." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

167 - "İşsizlik maaşı alabilen gençler var ve bunu aldıkları sürece kendilerini zorlamaktan kaçınıyorlar. Ödeme durduğu zaman, 3 aylık, 6 aylık işlerde çalışıp tekrar bırakıyorlar ve bu böyle devam ediyor." (Uyum Sağlamış Bir Aile, Patrick Champagne)

171 - Yanına aldığı stajyerle ilgili olarak da kendini kötü hissetmiş: "Herhangi bir şey yapmasını istemeye cüret dahi edemiyordum... Yani geçmişimden ötürü, buna karşı olduğum için..."(Kötü Bir Yatırım, Gabrielle Balazs)

172 - Şiddetin (...) toplumsal ve politik açıdan halledilebilir olduğunu ve insanlara yüklenemeyeceğini, hatta fıtratlarına hiç yüklenemeyeceğini düşünmeye devam ediyor. İnsanları sefaletlerinden sorumlu tutmayı reddediyor ve eğitim ile işgücü piyasasının siyasal bir analiziyle, başına gelen şeye tahammül edebilmenin değilse de onu anlayabilmenin imkanını arıyor. (Kötü Bir Yatırım, Gabrielle Balazs)

173 - "Mağazanızda sunulanla... kendi imkanları-olasılıkları arasında bir uçurum vardı, yani sizin mağazanınz onlara..." (Kötü Bir Yatırım, Gabrielle Balazs)

177 - "Ama meselenin kökenindeki kötülüğe savaş açmadığınız sürece ancak yüzeye temas edebilirsiniz. Hiçbir şeyi, kesinlikle hiçbir şeyi çözemezsiniz." (Kötü Bir Yatırım, Gabrielle Balazs)

177 - "İnsanların çalışma hakkının, barınma hakkının olması gerektiğinden laf açınca bana bunun ütopik olduğunu ima ettiler; dinlemek istemiyorlar böyle şeyleri." (Kötü Bir Yatırım, Gabrielle Balazs)

180 - Site sakinlerini eğitmek yönündeki bu gönüllü girişimde mevzubahis olan, 60'ların sonunda büyük bir sanayi merkezinde gördüğü türden bir işçi sınıfı dayanışması imgesini yeniden tesis etmek ve bu suretle Fransa'da göçmen imgesini iyileştirmektir (göçmenler ona göre, hiç hata yapmamalı ve hatta örnek olmalıdırlar.) (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

185 - " 'Hayır, problem yeni nesil değil, asla çocukları suçlamam, sizi suçluyorum, sizleri! Bu işten sorumlu olan sizsiniz, çünkü çocuklarınızı başta sıkarsanız, zamanla, çocuklar büyüdükçe gevşetebilirdiniz. Başta sıksanız, hayatlarıyla ilgili ne yapacaklarını daha iyi bilirler.' " (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

185  - "...burayı getto yapan biz Araplar değiliz. Burayı gettoya biz çevirmedik, bunu HLM Ofisi yaptı... HLM Ofisinin derdi neydi? Onlar için öncelikli mesele, kasaya para girmesi. Memleketim Tunus'tayken ben, birine ev vermeden önce o kişiyle ilgili bilgi toplardınız, onları öylece eve yerleştirmezdiniz. (...) Buradan ayrılanların çoğu Fransız; peki, kim getiriliyor onların yerine? Araplar. Burayı gettoya çeviren sizsiniz, Araplar değil." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

185 - Üstelik de Fransa demokratik bir ülke, yani açıkça konuşabildiğin bir ülke. Ama sizi temin ederim ki az kaldı sorun yaşıyordum bir... Basınla bile. Açık sözlülüğümden dolayı istemiyorlardı...." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

186 - "Çünkü göçmenler; İspanyollar, Portekizliler veya Türkler değil... Göçmenler Mağripliler!" (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

186 - "Cezayirli, Tunuslu veya Faslı, sadece bir Arap, benim gibi bir göçmen; onlara neden ihtiyacınız vardı daha önce? Onları memleketlerinden getirdiniz, Fransa'nızı inşa ettiler, Fransa'nızı onlara yeniden kurdurttunuz ve şimdi de artık onlara ihtiyacımız yok mu diyorsunuz?" (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

186 - "...ayrılmak istemedim çünkü 72'den beri burdayım ve çocuklarım burada doğdu, başka bir yere taşınmak, tekrar başka bir ülkeye gitmek gibi olur." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

189 - "...buradaki yangını çıkaranlar buradaki gençler değildi." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

189 - "Bazı gazeteciler ne istiyor bilmiyorum, skandallar istiyorlar, oysaki işleri bu değil." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

191 - "Söyledim ona (röportaja gelen muhabire), yakaladım ve ağzıma ne geliyorsa söyledim: 'İnsanları bilgilendiriyorsunuz, Fransa'yı, bütün Fransa'yı, neredeyse bütün dünyayı, onlar sizi dinliyorlar ve siz gidip onlara burası bir koğuş-site diyorsunuz.' Koğuş-site nedir?" (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

191 - (Muhabire) "Dinleyin bayım, yanlış anlamayın ama haberlerde söylediğiniz şeyler, sizin ve iş arkadaşlarınızın, yalan. Gerçeği saklıyorsunuz. Bunu haberi doldurmak için yaptığınızı biliyorum, görünümü biraz daha karmaşık hale getirmek için bir şeyler eklemeniz lazım. Size değil, yöneticilerinize sitemim..." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

192 - "Tütüncüyü yine yaktılar. Peki düzeni koruma işini kim üstlendi? Buranın gençleri, bizim gençlerimiz' Onları gördüm, arabalar girmesin diye barikatlar kuruyorlardı. İtfaiyecilerin ve hatta polisin işini kolaylaştırdılar. Bu işin içinde değillerdi. Basını tarayın, yazmadılar..." (İyileştirme, Gabrielle Balazs)

196 - Şayet Raymond T., bu sitede her gün olan biteni bir bilgi sağlayıcının serinkanlılığı ve adeta donuk kayıtsızlığıyla açıklayacak sözcükleri bulabiliyorsa bu, burada biraz da yabancı olarak yaşamasındandır. (Son Ayrım, Patrick Champagne)

197 - Zor bir hayat yaşamış olan ve bu işi kapabildiği için kendini şanslı sayan Raymond T., talihsizliklerini bir nebze paylaştığı bu gençlere belirli bir müsamaha ve anlayışla yaklaşıyor. Villeneuve'deki, sözlerini okuyacağımız diğer iki görevli, büyük oranda doğup büyüdükleri bölgede çalışıyor oldukları için çok daha az "anlayışlılar". (...) Kendilerini evlerinde hissediyorlar ve "kendi" sitelerini gelip iişgal eden "yabancılara" karşı savunuyorlar. (Son Ayrım, Patrick Champagne)

200 - Şu anda geçici işlerde çalışıyor ve "ne iş olsa yapıyor" -ki bu da liselerde hademelik anlamına geliyor-. (Son Ayrım, Patrick Champagne)

200 - ...aktivizmini, doktrinini ve kesinliklerini yitirmiş. Vasıflarına ve beklentilerine uygun bir mesleki konum bulmasını engelleyen ekonomik kriz, komünizmin bir gerçeklik ve umut olarak çöküşünün de etkisiyle, Sylvie'yi politikanın tümden reddiyesine yöneltiyor. Aklı karışmış vaziyette o da ahlakın kesinliğinin ardına sığınıyor; bütün siyasi partilerden,  "başkalarına ahlak dersi vermek" istedikleri halde kendileri "baştan aşağı çürümüş" oldukları için iğreniyor. (Son Ayrım, Patrick Champagne)

201 - ...televizyonun, reklamların her yeri doldurmasının ve bu yoksul mahallelerin tam kalbine (yasal zorunluluklarla) kurulan hipermarketlerin varlığının gençlerin beklentilerini değişime uğrattığını da biliyorlar. Ne var ki her şey aslında bunları bilmek istemiyorlarmış gibi cereyan ediyor; belki de sanki vaziyetin fazlasıyla farkında olmanın, ahlaki olarak kabul edilemez gördükleri bu davranışlara bir özür, bir gerekçe oluşturabileceği korkusuyla. (Son Ayrım, Patrick Champagne)

202 - Şartlar dayanılmaz hale geldiğinde buraları terk edebilecek olan, daha varlıklı toplumsal sınıflara mensup olanların aksine bu "küçük beyazlar", burada çakılı kalmaya mahkum oldukları için daha da şiddetli tepkiler veriyorlar. (Son Ayrım, Patrick Champagne)

209 - "Havaların geçen haftaki gibi güzel olduğu zamanlar, biz işe gitmek için uyanırken onlar uyumaya gidiyorlardı. Bütün gece saçmalıyorlar. Bütün gece "Yaşasın Saddam Hüseyin, yaşasın Falanca!" işitiyorduk..." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

213 - "Bana ırkçı olduğumu söylediklerinde onlara 'Mantıksız konuşuyorsunuz, ırkçı olsaydım ZUP'ta site görevlisi olmazdım, başka iş yapardım, kamyon şoförlüğüne geri dönerdim!' diyorum. Irkçılığı yükseltenler onlar. Bu yüzden gelecek seçimlerde neler olacağını görmek için bekliyorum... Her çeşit insanı, 'Umurumda bile değil; Le Pen nasıl biri olursa olsun, seçimlerde ona oy vereceğim!' derken duyuyorum." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

214 - "...bir şeylerin satın alındığı gerçeğini bile bilmeden büyüyorlar." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

214 - "Hiçbir fikrim yok, nasıl çıkacağımızı buradan... Kanser gibi, nasıl çıkartacağız bilmiyorum, çünkü... Onlarla tartışamıyorsun, sana güvenmiyorlar. Geçen gün bana, 'Kesin senin bir çıkarın vardır!' dediler, onlara, 'Konuşuyorum, çünkü konuşmak istiyorum' diyorum... Belki olumlu bir şeyler görsem kişisel olarak tatmin olurdum." (Son Ayrım, Patrick Champagne)"

215 - "Bir sebebi olmalı..." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

215 - "Bana, 'Nasıl  bir cehennemde yaşadığımızı gördün mü sen? Bu kenar mahalleler... Neyimiz olacak ki?.. Her yerde hamamböceği var, içerisi kirli, dışarısı kirli ve biz, biz de kirli hissediyoruz!' dedi. Eve giderken caddelerin oraya geldiğim zaman ben bile kötü hissediyorum kendimi. Pis bir yer, yani işte, insanın içinde oraya karşı bir saygı uyandırmıyor. Kişiliğim gereği her şeye saygı duyarım, ben öyleyim ama dışarıda koşan çocuklar, buraları onları dengeli bir hayat kurmaya teşvik edecek türden değil. Ebeveynlerini görüyor, bazen bir odada 10, 12, 15 kişi yaşıyorlar, mahremiyetleri yok, kendilerine ait bir köşe yok küçük çocukken..." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

215 - "Artık bulunacak iş kalmadı. (...) Eğer Arap isen sana iş yok." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

216 - "Ne yaparlarsa yapsınlar onlar için bir gelecek olmadığını biliyorlar... Arkalarını yaslayabildikleri tek şey şiddet ama bu şiddet, zarar verme amaçlı bir şiddet değil. Daha çok bir yardım çağrısı gibi, bakın bize, biz buradayız diyorlar, biz de varız ve kalabalık olduğumuz zaman neler yapabildiğimizi görün." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

216 - "Kendi kıymetlerine güvenler yok." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

217 - "...bir erkek iş bulmak isterse bulur." "Hayır o kadar kolay değil. Bu gençlerin hiçbir vasfı yok." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

217 - "...çünkü her şeyi baştan, tertemiz yapıp yoksulluğu saklasan da sorun bitmemiş olacak. Cephesi boyanmış evlerin arkasında sorunlar devam edecek." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

218 - "Benimle dalga geçtiler başlangıçta, nasıl olduklarını biliyorsunuz, sonra onlarla sohbet ettim, 1 saatten fazla. Zaman zaman bir tanesi rahatsız oluyordu ve 'Ne konuşuyoruz burada? Neyden bahsediyoruz?' diyordu, başkaları onu sakinleştiriyordu. Yani gerçekten konuşmak istiyorlardı, konuşmak hoşlarına gidiyor. Bizi bir yere götürmese de sadece konuşmak... Onları dinleyen insanlar olması..." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

219 - "Fıtratı ırkçı, sebebini bilmeden, öyle..." (Son Ayrım, Patrick Champagne)

219 - "Kafam karışık. Bir ara Komünist Gençlik aktivistiydim. O zaman da aynı... Parti'nin eğitiminden geçtim. Kendimi bir şeylerle özdeşleştiremiyorum yani, hiçbir şeyle. Hiçbir parti bana hitap etmiyor. Artık bilmiyorum. Le Pen'e oy vereceğim diyerek bazen kendimi bile şaşırtıyorum, bu onları çok korkuturdu ve... Ama o da benim tavrım değil... (...) Ayrıca partilerin hepsi midemi bulandırıyor. Bence artık partiler insanların beklentilerine cevap veremiyorlar, düzinelerce üçkağıt var ama buna rağmen... başkalarına ahlak dersi vermeye kalkıyorlar. [politikacılar] Entrikaları bırakmıyorlar. Milyarlarla oynuyorlar ve küçük bir aktivist umurlarında bile değil. Ayrıca Komünist Parti kadar kapalı bir parti görmedim. Belki şimdi, yeni gelenlerle [yenilikçilerle] bir şeyler değişmiş olabilir ama... Bir şey söyleyemezsiniz: 'Parti dedi ki...', o kadar işte. Toplantılarda hep böyleydi ve ben her zaman, 'Bu doğru değil, bunları tartışmalıyız, yoksa anlamı ne? Aidatımızı ödüyoruz ve bizden tek istediğiniz bu!' diyordum. Paris'teki binalarına bakın... Şaka gibi!" (Son Ayrım, Patrick Champagne)