13 Kasım 2012

ÇAĞDAŞ SOSYOLOJİ TEORİLERİ

Sosyolojiye giriş dersi, uzaktan eğitim ders notlarından ve derste hocanın anlatımından tuttuğum notlardan özetle:

Sosyolojik teori: Soyuttur. toplumu anlama ve açıklama iddiası vardır, ancak yalnızca uzmanlarının anlayabildiği bir dili vardır. Toplumsal gerçeklikleri kullanma kılavuzudur. Bilimsel olduğu iddiası taşır. Günlük rutin hayatı açıklamaya çalıştığı için rutin hayat beklendiği gibi devam ettikçe sosyolojik teoriler gereksiz görünebilir. Alışkanlık haline gelen hayatta bir aksaklık olduğunda, alışkanlıklarımızdan vazgeçmek zorunda kaldığımızda, yapıların, sistemlerin ve teorilerin önemi öne çıkar.

Klasik sosyal teori: Comte, Marx, Durkheim, Weber, Simmel öne çıkan isimleridir. Onlar, hem toplumun yaşadığı değişimi anlamaya, hem de değişime yön vermeye çalıştılar. Sisteme, çevreye, ortama bireyden daha büyük önem atfeder bu teori. 19.yyda özellikle geçerlidirler. "Ortak yapıyı, iyi toplumu oluşturmak için gerekirse kendimizden pek çok şey feda etmeliyiz." düşüncesi hakimdir. Görüşleri çağdaş sosyoloji teorilerine temel oluşturdu.

Çağdaş Sosyoloji Teorileri: Özellikle II. Dünya Savaşı ve sonrasında geliştirilen teorilerdir. 20.yyda sınıf çatışmaları büyük ölçüde tartşılmamaya başlanmıştır. Yıkılması umulan kapitalizm bütün krizlerden daha da güçlenerek çıkmıştır. Böylece, 19. yy da sınıf çatışmaları sebebiyle göz ardı edilen farklılıklar (beyaz ırk üstünlüğü, zencilik, erkek üstünlüğü gibi) eleştirilmeye başlandı.  Yükselen ülke, ABD Avrupa'dan kalan sömürgecilik mirasını almak istemedi, sadece iyi yönlerini aldı. Sömürülen insanların da hoşuna gidecek şekilde, sistemi yeniden inşa etti.

Toplum içinde bireyin rolü önemsenmeye başlandı. Toplum yasalarının belirlenmesinde bireyin katkısı nasıl olurdu? Bu sorulara yanıt bulabilmek için çağdaş sosyal teoriler ortaya çıktı.


1. İşlevselcilik, Yapısal İşlevselcilik, Yeni İşlevselcilik

İşlevselcilik:
Toplum: farklı parçaları birlikte işleyen bir sistem. Bir istikrar ve dayanışma ortaya çıkarmayı amaçlar.
Sistem öğeleri karşılıklı ilişki içindedir, işleyişe olumlu katkıda bulunurlar. Sistemler birbirleri üzerinde etkili olabilir. Toplumun işleyişini canlı bir organizmanın işleyişi ile benzeştirilir:

Evrim benzetmesi: Sistemler, sürekli değişen toplumda, varlığını sürdürmek için koşullara uyum sağlamaya ve evrimleşmeye, "dengesini" korumaya, her öğesinin düzgün işlemeye devam etmesi için çalışmaya mecburdur.

Organ benzetmesi: Toplumda (tıpkı vücutta olduğu gibi) çeşitli işlevleri olan kurumlar/olgular vardır. Bunlar işlevini yerine getirdikçe var olur, yoksa zamanla yok edilir. İşlevini yerine getirmemesi artık o işleve ihtiyaç duyulmadığının da göstergesi olabilir. (Cumhuriyet nedeniyle şeyhülislamlık makamının devredışı bırakılması gibi). .toplumun varlığının sürmesinde organın işlevini anlamak, sosyologun işidir.

Toplumun normal hali, denge halidir. Denge ise toplum bireyleri arasındaki ahlaki mutabakata bağlıdır. Dengeye çok bağlı kalan işlevselcilik toplumdaki değişimleri tam olarak açıklayamaz.

(Kedi: -malı, -meli demek kolay, sıkıysa değişimi açıkla!)

Öncüleri: Darwin, Spencer, Comte, Durkheim sayılabilir.

Yapısal İşlevselcilik:
Kaynağı: Parsons (1902-1979) küresel bir toplum kuramı geliştirmek için Weber ve Durkheim'dan yararlandı. İşlevselciliğe yapıyı getirdi. Ne demek bu?Toplum, bireylerin ötesinde, kendine ait bir hayata ve yapıya sahip canlı bir varlıktır. İşlevselcilikteki evrim anlayışına ek olarak "alt sistemler"i açıklar. Toplum, alt sistemlerden oluşur ve bunlar birbiriyle ilişki içindedir, aynı zamanda da bağımsızdırlar.

Misal: Ekonomik sistem, nitelikli işçi için eğitim sistemine, okullar gelecekteki öğrencileri için aileye bağımlıdır. Bu alt sistemler toplumun 4 temel ihtiyacını karşılamış olur: A.G.I.L. (temel değer sistemi)
A (Adaptation), G(Goal attainment): amaca ulaşma, I(Integration): bütünleşme, L(Latency): varlığını sürdürme. Bunları istikrarlı ve etkili bir sosyal sistem için gerekli görür.  (Kedi: istikrar her şeyse demek..)

Her birey toplumdaki rolünü eksiksiz oynadığında istikrarlı sosyal sistem sağlanır. Sadece bunun verdiği dış baskıyla değil, birey de rolünü iyi oynamak ister. Çünkü sosyalleşmek ister. (Kedi: rolünü oynamak istememek, toplum dışına atılmak demektir. Kullanılmayan organ, devre dışı bırakılırdı ya hani, ondan işte)

Yani, temel değer sisteminde, "ahlaklılık" önemlidir.
Eylem ve sistem, temel kavramlardan.

Neden eleştirildi?
"Aşırı determinist,
insanları özgür irade ve kişilikten yoksun kuklalar gibi görüyor,
düzeni fazla vurgulayıp, iktidarı gözardı ediyor,
devrimci değişimleri açıklayamıyor, muhafazakar,
ABDye özgü bir yaklaşım,
dili çok çetrefilli (kedi:eğer öyleysen seni hiç sevmeyeceğim Parsons, zaten çok da sevmedim)." diyenler olmuş.

"Farklılıklar, eşitsizlikler problem teşkil edecek olsaydı, tanrı böyle yaratmazdı" düşüncesi hakimmiş.


1970lerden itibaren Marx ve Weber'in çatışmacı kuramları Avrupa'da ve ABD'de daha etkin hale gelmiş. Lakin işlevselcilik daha ölmemiş!...

Yeni İşlevselcilik:

Parsons'ın öğrencileri Robert K. Merton ile Lewis Coser, Jeffrey Alexander, Jürgen Habermas ve Niklas Luhman yeni işlevselcilerden sayılabilir.

Alexander: İşlevselciliği kuram değil, okul olarak görür. Eylem ve sistemi birbirine zıt olarak düşünmez. Eylem, "yorum" ve "strateji belirleme" etkisiyle meydana gelirken, sistemi de "kültür, toplum ve kişilik" oluşturur. Toplumsal eylem ve sistem birbirini doğurur. Toplumsal eylemi mikro, sistemi makro düzeyde değerlendirir. Makro mikroyu, mikro da makroyu etkiler. (Kedi: bundan net bi şey anladığımı söyleyemem)

Çok şükür, bitti bu kısım.











19.YY ve 20. YY SOSYAL BİLİM GÖZLEMLERİ

Sosyoloji ders notlarından derleme yaparak sınavlara çalışayım dedim. Maksat değişiklik ve (benim gibi) anlamakta zorlanan bünyelere şifa olsun. Bilgilerin kesinliğini garanti edemem, derste hocanın fikirlerini ne kadar doğru not edebildiysem..

19.YY sonları ve 20.YY başları:
Avrupa'da toplumu kavrayan ve topluma yön veren hareketler: komünizm, marksizm, anarşizmdi o dönemde. I. Dünya Savaşı'nda Rusya'da gelişen fikirler dünyada etkinleşti. Amerika'nın Wilson politikaları başarısız oldu. Fakat Marks 1930lara kadar sosyolog değil iktisatçı sayıldı. Anglosakson görüşler Avrupa kıtasının dışına taştı.

20. YYda sosyoloji:
Devlette sosyologlar çalışmaya başladı. Günlük hayatın düzenlenmesinde (şehir düzeni, trafik ışıklarının düzenlenmesi gibi) istihdam edildiler. Sosyologluk "meslek" niteliğine büründü. Bir yandan fikir tartışmaları azaldı, sosyoloji günlük hayata indirgenmiş oldu.

Keynes (1883-1946): İngiliz iktisat kuramcısı. Toplumla ilgili kuram geliştirmeye değil, yalnızca iktisadi sistemler üzerine yoğunlaştı. Hindistan'da görev yaptı. Burada "Hint Maliyesi" kitabını yazdı. Hint maliyesini örnek alarak, batı uygarlıklarına şu öneride bulundu: Devlet, kapitalizmin krizlerini önlemek amacıyla, uzun vadeli çıkarlar uğruna, kısa vadeli çıkarları gözden çıkarmalı. Bu şekilde toplumsal fikir üretimine katkıda bulundu.

Bu yüzyılda Rusya'dan felsefeci/sosyolog çıkmadı sayılabilir. Çünkü ancak devletin izin verdiği ölçüde bilimsel çalışma yapıldı, tartışma düzeyine getirilemedi, özgürce fikir paylaşımı olmadı. O dönemde yeni marksist görüşler özgür düşüncenin var olduğu Avrupa'da yetişti.

"kremlinolog" kavramı doğdu. Komünizm sanatı uzmanı denebilir. Komünizmde selam veriş biçimine göre samimiyetinin ölçülebilmesi gibi. ekşisözlükte daha iyi açıklanmış: http://beta.eksisozluk.com/kremlinoloji--866513

Felsefe-sosyoloji ilişkisi incelendi. Yeni sosyolojik kuramlar için felsefi temeller kurcalandı.

Avrupa halkları ile ABD halkı birbirini sevmez, küçümserdi. Sempatik ilişki kurulması için kültürel ve ticari ürünler çoğaldı. Casablanca filminin bu halkları yakınlaştırması buna bir örnektir. Woswos kulüpleri de ticari bir ürünün küresel anlamda sevgi ile insanları bir araya toplamasına bir örnektir.











08 Ekim 2012

BEN BİLMEM EŞİM BİLİR

Dün bir distopyadaydım. Fahrenheit 451'deki TV programında. Hani şu her evde sesi sonuna kadar açık olan, izleyiciyi gözetleyen, evde insanların birbirinin sesini duymasını engelleyen TV programı var ya, o. O stüdyodaydım.

Neden mi? Malum, işsizim. Part time işlere gidiyorum. Kanal D'de yayınlanan "Ben Bilmem Eşim Bilir" programına, Artizevi Ajans aracılığıyla ücretli seyirci olarak katıldım. Tabi kişisel olarak düşünürsek, aslında yeni bir topluluk tanımaya meraklı sosyoloji öğrencisi olarak katıldım.

Ajanslarda çalışmak ve TV programlarının distopikliği üzerine birkaç söz söylemek istedim:

Ajansla tanışma:
Unisbul.com yoluyla ajanstan gelen mailde 11.00de Taksim AKM önünde buluşulacağı, öğlen ve akşam yemeklerinin yapımcı tarafından karşılanacağı, yaklaşık 23.00 gibi servislerin tekrar AKM önüne bırakacağı yazıyordu. Ücret günlük 30TL, 3gün (cts, pazar,  pzt) 100TL idi. Çalışma saatlerinin çok, ücretinin az olmasından, kimsenin 3 gün gitmek istemeyeceği, dandik bi iş olduğu öngörülebilirdi. Yine de boşum ve ortamı merak ediyorum diye bir günlüğüne gitmek istedim.

Buluşma: 
Tam 11de AKM önündeydim. 4-5 kişi daha vardı. Geleceğim diyen çoğu kişi gelmemiş. Biraz daha bekleyip yola çıktık. 12 ye doğru Kanal D'deydik.

Kanal D önünde bekleme: 
2ye kadar dışarda, ağaç gölgesinde bekledik, binaya alınmadık. Geldiğimiz servisten arkadaşlarla ve ajans görevlisi kadınla muhabbet ettik (sağolsun çay ısmarladı). Herkes ajans aracılığıyla geliyordu. Diğer seyirciler birbirini tanıyordu, çünkü düzenli olarak programlara gidiyorlarmış zaten. Kulağımıza gelen dedikoduya göre, evlenme programı seyircisi tadındaki teyzeler 15TL alıyormuş, ama bizim 30TL aldığımızı bilmemeleri gerekiyormuş. Dedikodu tabi, ne kadar doğru bilmiyorum.

Bir de "apaçi" denilen liseli gençlik ağırlıktaydı. Üniversiteli az sayıdaydı.

Kanal D içinde bekleme: 
Yaklaşık 3e kadar Kanal D girişindeki kantinde bekledik. Bu esnada öğle yemeği verilmesini umduk ama verilmedi. Kantinden alışveriş yapanlar oldu.(Aldıkları üç kuruş paranın 3te birini geri vermiş oldular).

Stüdyoda bekleme: 
3 gibi stüdyoya alındık. Seyirci koltuklarına bizi yerleştirdiler. Ücretli gelince istediğin yere oturamıyorsun tabi. Görünümüne, boyuna posuna bakıyorlar. Zaten kimseyi tanımıyordum, benim için fark etmezdi. Yarışmacı yakınları bir araya oturtuldu. Beni de onların arkalarına geçirdiler.

Orada öylece 1.5 saat kadar bekledik. Program çalışanları koşturup durdu. Profesyonel izleyiciler "geç başlıyor, hayatta 11de bitmez" deyip durdu.

Yönetmen (ya da ünvanı her neyse) gelip kuvvetli alkışlamamızı, alkışlar iyi olmazsa o sahneyi tekrar çekmek zorunda kalacağını söyledi. (Burda aydınlandım, çocukken TV izlerken hep düşündüğüm , "bok mu var niye bu kadar coşuyor bu seyirci" sorusunun cevabını almış oldum). Kesinlikle yarışmacılara kopya vermememizi, telefonların sesini kısmamızı vs.. hatırlattı.

Bekledik bekledik bekledik (aslında bütün gün böyle geçti, niye uzun uzun yazıyorum ki, gönül işte, susmuyor).

Sunucu İlker geldi, biraz daha bekledik. O'nun komikliklerini ekiple komikleşmelerini izledik. Gülümsedik.

Yüzüme bir gülümseme taktım. Sunucudan yönetmene, yarışmacıdan seyirciye herkeste olandan. "İyi ki burdayım ve çok eğleniyorum" gülümsemesi.

Program çekimi: 
Önce yarışmacılar geldi, sonra sunucu, sonra başladı.
Genelde kuvvetli alkışladık, tekrar etmek zorunda kalmadık. Sanırım işimizi iyi yaptık.

İşte bu sanal ortamdı distopya dediğim.
Depresyonda falan değilsem, hayatta oturup izlemeyeceğim bir programdaydım çünkü:

Bir çift araba kazananacak diye insanlar oyunlar hazırlıyor, firmalar bir sürü masraf yapıyor, yarışmacılar orada arkadaş oluyor, sunucu hepsini ayrı ayrı çok seviyor, izleyicisini çok seviyor, işini çok seviyor, çok eğleniyor, sıcacık samimi ilişkiler...

Seyirciler bu hiç tanımadıkları çiftlerden biri araba kazanacak diye stüdyoya doluşuyor, deliler gibi alkışlıyor. Stüdyoya gelemeyenler evde ekran başında çekirdeğini çayını alıp izliyor, yarışmacıyla tek yürek olup heyecanlanıyor, sinirleniyor, üzülüyor, seviniyor....Bu hikayedeki herkes duygularını paylaşıyor, herkes heyecan dolu, coşku dolu.

Mantığı hiç katmazsak görüntü bu. Şimdi gerçek görüntüyü ele alalım. Bu bi kısır döngü:

Yarışmacılar programın yukarıda anlattığım sanal halini evde izleyip çok sever, başvururlar. Binlerce başvuru arasından seçilirler. Yarışma esnasında gerçekten heyecanlıdırlar, arabayı isterler, hırslıdırlar. Ama diğerlerine o kadar da sevgi dolu değildirler. "Dostlukları"nın ömür boyu sürme ihtimali iddia ettikleri kadar yüksek değildir. Ama ekranda daha sevimli görünmek isterler. Çünkü izleyicinin bunu istediğini bilirler. E doğal olarak izleyicinin istediğini yapımcı da ister. Sonuç: Sürekli gülümserler. Yarışmacı ekranda gördüğünün sanal olduğunu belki önceden de sezmiştir, ama ne kadar gerçekten uzak olduğunu stüdyoda daha iyi görür. Seyircinin aslında insanlardan değil, para kazanan insanlardan oluştuğunu ve alkışlamadıkları takdirde yönetmen tarafından azarlanacaklarını fark ederler. 

Program emekçileri (yani orda kafasını çalıştıran az sayıdaki insan), okumuş ya da en azından entellektüel kültür içinde zaman geçirmiş insanlardır. Saçma bir program yapıldığının en çok farkında olanlardır. Yaptıkları programı başkası yapsa ve kanalları değiştirirken denk gelse, büyük ihtimalle oturup izlemeyeceklerdir. İlgilerini çekmez, hatta bunu izleyen insanları cahillikleri sebebiyle küçümserler. Dolayısıyla aslında çok sevgili yarışmacılarını da küçümserler. Başka türlü, gerçekten işe yarar bir program yapmak isterler mi, kişiye göre değişir. Ama öyle bir programın çok izlenmeyeceğini, bu yüzden para kazandırmayacağını bilirler, yapmazlar. Çok idealistlerse zamanla yaparlar, ama bir taraftan bu tür küçümsedikleri işlerden para kazanmak zorundadırlar ki diğerine yatırabilsinler.

Seyirci zaten baştan beri söylediğim gibi, ajanslara başvurmuş para kazanan insanlardan oluşur. Birçoğu evde otursa da zaten bu programı seyredecektir, hiç olmazsa bir taraftan para kazanıyor olmak ister.  Dolayısıyla program emekçileri seyirciyi de küçümser. Küçümsediğini stüdyoda da belli eder. Evinde oturup seyreden seyirci ise, bu sanal ortamın gerçekliğine inanır ve yarışmaya başvurur...

Böylece döngü başa dönmüş olur.


Yemek molası ve ayrılma: 
3 oyundan sonra yemek molası verilecekti, dolayısıyla saat 7 gibi mola verildi. Bu demek oluyor ki ajansla getirilen seyirciler 11.00-19.00 arasında ağzına tek lokma koymadı. (Yemekte soğuk tavuk dürüm ve su vardı.) Program geç başladığı için geç (yani gece 1e doğru) bitti, servislere dağıldık. Servisten inerken 2. öğün verildi: birer sandviç ile dondurma, evde yemek için. Yemekleri yapımcı, servisleri ajans sağlıyordu.

Sonuç:
- Toplamda 13,5 saat çalıştık. 1 dürüm yedik, 1 şişe su içtik.
- Bu tür ajans işi üniversite mezunu bir insanın part time da olsa zevk alamayacağı, kendini değersiz hissedeceği bir iş. Vasıfsız insan için uygun.
- TV işinin belli bir saatinin olmadığını acımasız olduğunu hep duyar okurdum, gerçekmiş. Zaman açlık vs tanımıyor. İşini sevsen bunları görmezden gelebilirsin belki, ama sevmeyince yapmıncının insanları nasıl sömürdüğünü daha iyi görebiliyorsun ya, dokunuyor.
- İnsanlar bir şeyler izlesin diye ne çok saat/para/emek harcanıyor. Ve sonuç onlarca aptallaştırıcı program... Reytingler yeni programlara, yeni programlar yeni reytinglere dönüşüyor. İnsanın zekası, hayalleri, emeği yarattığımız sanal dünyada kaybolup gidiyor.

 
black mirror dizisinden bir sahne
konuyla ilgili olduğundan eklemek istedim










27 Eylül 2012

KİTAP: SOFİ'NİN DÜNYASI-1


Yeni okudum. Kitapta sorulan sorular, önemli isimler, göze çarpan sözler, bölüm bölüm (sayfa numaralarıyla birlikte) aşağıda.

(Yukarıdaki görsel hoşuma gitti, yoksa tabi ki türkçesini okudum=)

-----
9. Cennet Bahçesi: ...sonuç olarak, şu ya da bu, bir zamanlar yoktan varolmuş olmalıydı...
 - Kimsin?
 - Dünya nasıl meydana geldi?

18. Silindir Şapka: ...iyi bir filozof olmak için gereken tek şe, hayret etme yetisidir...
 - Felsefe nedir?
 - Dünya nasıl yaratıldı?
 - Olan bitenin ardında bir güç ve bir anlam var mı?
 - Ölümden sonra bir hayat var mı?
 - Niye böyle sorular sormalıyız?
 - Nasıl yaşamalıyız?
 - Evren nedir?
 - Sence Tomas ve annesinin gösterdiği tepkiler neden böylesine farklı?
 - Çocuklar için dünya ve dünyadaki her şey yenidir, ilginçtir.
 - ...hala "dünyaya alışmamış" bir çocuk musun, yoksa bunu asla yapmayacağına söz vermiş bir filozof mu?

30. Mitler: ...iyi ve kötü güçler arasında nazik bir denge...
 - Homeros
 - Hesiodos
 - Ksenofanes

37. Doğa Filozofları: ...hiçbir şey yoktan var olamaz...
 - Her şeyin temelini oluşturan bir öz madde var mıdır?
 - Su şaraba dönüşebilir mi?
 - Toprak ve su nasıl yaşayan bir kurbağaya dönüşebilir?
 - Miletos'lu üç filozof: Thales, Anaksimandros, Anaksimenes
 - Parmenides: Hi.bir şey yoktan varolamaz.
 - Herakleitos: Her şey akar.
 - Empedokles
 - Anaksagoras: Her şeyden bir şey.

52. Demokritos: ...dünyanın en müthiş oyuncağı...
 - Lego niçin dünyanın en müthiş oyuncağıdır?
 - Demokritos: Atom teorisi. Ruh atomları.

58. Kader: ...falcı aslında öngörülemeyecek şeyleri öngörmeye çalışır...
 - Kadere inanıyor musun?
 - Hastalıklar Tanrı'nın bir cezası mıdır?
 - Tarihin seyrini hangi güçler yönlendirir?
 - "Batıl inanç". Garip bir sözcük değil miydi bu da? İnsan Hıristiyanlığa ya da Müslümanlığa inanıyorsa bunun adına sadece "inanç" deniyordu da, astrolojiye ya da ayın 13'üne rastlayan cuma gününün uğursuzluğuna inanıyorsa bu birdenbire "batıl inanç" oluveriyordu!
 - Delphoi'deki kahin: Kendini Bil!
 - Tarih: Herodotos, Thukydides
 - Tıp: Hippokrates (AIDS tanrının cezası mı?)

68. Sokrates: ...en bilge kişi bilmediğini bilen kişidir...
 - Doğal bir arlanma duygusundan söz edilebilir mi?
 - En bilge kişi bilmediğini bilen kişidir.
 - Gerçek bilgi içimizde mevcuttur.
 - Doğru bilgi, doğru eylemi gerçekleştirir.
 - Sofistler: Protagoras: İnsan her şeyin ölçüsüdür.
 - Bilinemezci: Tanrılar konusunda bir şey söyleyemem çünkü bu konuda bilgiyi engelleyen şeyler var: konunun zorluğu ve insan yaşamının kısalığı.
 - Sokrates: Atina uyuşuk bir at. Ben de onu uyandırıp canlandırmaya çalışan bir at sineğiyim.
 - Her zaman en korkulan kişiler soru soran kişilerdir.

85. Atina: ...harabeden bir sürü yapı yükseldi...
 - Bir fırıncı nasıl birbirinin tıpatıp aynı 50 çörek yapabilir?
 - Neden tüm atlar aynıdır?
 - Kadınlar ve erkekler aynı derecede akıl sahibi midir, değil midir?

92. Platon: ...ruhun gerçek yuvasına özlem...
 - Mutlak doğru, mutlak güzel ve mutlak iyi.
 - İdealar dünyası: Duyular dünyasının arkasındaki gerçeklik.
 - Kesin bilgi: Duyularımızla algıladığımız şeyler hakkında sadece kesin olmayan kavrayışlara varabiliriz. Ancak aklımızla kavradığımız şeyler hakkında kesin bir bilgiye ulaşabiliriz. Bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir. Aynı biçimde, duyular dünyasındaki tüm atlar tökezlese dahi at "ideası" her zaman dört ayağının üzerinde duracaktır.
 - Devlet
 - Vücut: baş, göğüs, karın
 - Ruh: mantık, istem, arzu
 - Erdem: bilgelik, cesaret, ölçülülük
 - Devlet: yöneticiler, bekçiler, tüccarlar

109. Binbaşının Evi: ...aynadaki kız iki gözünü birden kırptı...
 - Hangisi daha öncedir -tavuk mu "tavuk" fikri mi?
 - İnsanın doğuştan sahip olduğu fikirleri var mıdır?
 - Bitki, hayvan ve insan arasında ne fark vardır?
 - Yağmur niçin yağar?
 - İnsan, iyi bir hayat yaşamak için ne gerekser?

120. Aristoteles: ..insanların kavramlarında temizlik yapmak isteyen titiz ve düzenli bir adam...
 - Doğuştan varolan fikirler yoktur.
 - Özdek ve biçim
 - Güç=İlk devindirici=Tanrı

139. Helenizm: ...ateşten bir kıvılcım...
- Makedonya, Suriye ve Mısır'da egemen olan Yunan ağırlıklı kültür.
 - Kinikler: Diogenes - Gölge etme, başka ihsan istemem.
 - Stoacılar: "Stoacı dinginlik", "insan, insan için kutsaldır."
 - Epikurosçular: "Haz"
 - Yeni Platonculuk
 - Gizemcilik: Ateist diye biz, kendi ruhunun yüceliğine inanmayana diyoruz.

159. Kartpostallar: ...kendi kendime güçlü bir sansür uyguluyorum...

168. İki Kültür: ...yalnızca böylelikle boşlukta dolanmaktan kurtulabilirsin...
 - Hint-Avrupalı
 - Latince video sözcüğü esasen "görmek" anlamına gelir. (Görmenin televizyona bakmakla eş anlama gelmesi yalnızca günümüze özgü bir olaydır!)
 - Samiler
 - İsrail
 - İsa
 - Pavlus
 - Goethe: Üçbin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan günübirlik yaşayan insandır.
-----

Not almak bile yordu. Devamı Sofi'nin Dünyası-2'de olsun...







26 Eylül 2012

KORKAK AHLAK-2

Dün Youtube'ta Neşet Ertaş videoları izlerken, konu Ankara havaları olunca önerilerde bambaşka şeyler de çıktı.
Ankara gece hayatından, pavyonlardan amatör çekimler.
Sarı Tutku'yu izledim. Buyrun siz de izleyin. Kendisi pavyon takipçileri tarafından en sevilen bağyanlardanmış meğer, şimdiye kadar niye duymamışım diye kendimden utandım hatta.
Bu eksiğimi bir an önce gidermek için kendisinin facebook profilini ve ekşisözlük yorumlarını da inceledim. 

Elime ne geçti, hiçbir şey.

Sinirliyim. Kadına sinirli değilim ne yalan diyeyim. Yaptığı iş kolay yoldan para kazanmak falan değil, hatta en az bir mühendisinki kadar zor işi. Tamamen fiziksel yoruculuğu olmasının yanında, öküzlerin ağız kokusunu çekiyor. Ve kimbilir kimlerden ne tehditler alıyor.

Benim kızdığım memleketimin erkeklerinin ahlaksız ahlak anlayışı.

Videoları izleyince görürsünüz. Kadının karşısına alıp oynattığı adamlar memleketimin ahlaklı, vatansever, aile babası, ataerkil yapının ata konumunda bağdaş kurup oturan, göbeğini kaşıyan, ailesinin namusu için insan öldüren tipler.

Dış görünüşe bakıp nasıl karar verirsin demeyin bana. Siz kısa etekli bi kadın görünce "yollu bu" demeyi biliyorsunuz ya?..

Olur ya hani serseri, çok eşli bi hayat sürdüğü her halinden belli tipler olsa o kadının karşısında bi şey demeyeceğim. Hayatın getirdiği bu, tamam benim ahlak anlayışıma uygun değil ama ben de kafamı, zamanımı, fikirlerimi, karakterimi satıp para kazanmıyor muyum, kadın da bedenini satıyor. Hatta düşününce onunki bana göre daha ahlaklı sayılır. Beden dediğin nedir ki?

Ama karşısındaki adam o pavyondan çıkınca evine gidecek. Karısı çocukları yatırmış, kendisi de uyuyakalmış olacak. Nerdeydin diye sorunca "dır dır etme anasını s...min o...su" diye küfür soslu dayak yiyecek.

Hikayeyi acıklı hale getirmeye çalışmıyorum. Bi izleyin. Biraz düşünün.
Sadece karısını ilgilendirse o göt herifin ahlak anlayışı neyse diyeceğim.
Yoldan geçerken bana da dik dik bakacak bu adam. Kıyafetimde mutlaka "tahrik edici" bir unsur bulacak çünkü.
Geceleri onun varlığı sebebiyle yolda yürümeye çekineceğim, mecburiyetten ya da inadına yürürsem de "bu saatte dışarda dolaşan kızdan hayır gelmez" diye adımı çıkartacak.
Evini kiralamak istesem mesela, eve erkek arkadaşımı getirmemi istemeyecek.
Otobüste öpüşeni "burası seks otobüsü değil" deyip kovacak.
Yolda elele tutuşsa bi çift "çocuklarımın ahlakını bozuyorlar"diye şikayette bulunacak.
Azıcık okuyan bi tipse, kitapları için şikayet edecek. Dünya edebiyatında adı geçen kitapları (misal Ölüm Pornosu'nu) yargılatacak.
İnternette sansür yaptığı için bu hükümeti destekleyecek, yine onları başa geçirecek.

Bu ipsizlerden korkuyorum okur. Çünkü çok ahlaksızlar.
Geçen gün okulun önünde dayak atan o bacaksız adamdan korkuyorum. Ama insanlar sırf mini etekli diye, o kadından korkuyorlar, çocuklarının ahlakını bozacak diye.

Burda tehlikeli olan o kadın değil! Kaç kitap okusam bunu anlatabilirim topluma?
Topluma söz geçirenler hep en az okuyanlar olmuştur. İnsan ne kadar çok okursa kendini o kadar cahil ve güçsüz hisseder, suskunlaşır.

Neden bu kadar ümitsizim?

 





21 Eylül 2012

KORKAK AHLAK

Dün öğleden sonra, Laleli'den Beyazıt'a yürürken kaldırımda bir adamla bir kadın gördüm. Pezevenk-fahişe ilişkisi dışında bir ilişkilerinin olamayacağı izlenimi veren bir çift.

Adam: Kısa boylu, göbekli, yarı-kel, (sigara koymalık cebi olan) çizgili gömlekli, kumaş pantolonlu, meymenetsiz suratlı.

Kadın: Manken vücutlu, sarışın, kısa-boyalı sarı saçlı, mini etekli, makyajlı.

Dikkatimi çekmelerinin sebebi tam yanlarından geçecekken duyduğum "şak" sesi oldu. O bodur adam kadına kuvvetli bir tokat atmıştı. Kadın da benim gibi şaşkın bakıyordu. "Niye yaptın bunu?" der gibi. Aynı zamanda bir şeyler de söylüyordu ama hangi dil olduğunu bile anlayamadım. Kadın etrafına bakıyordu utanarak.

Biraz saldırgan olsa, o vücutla o güçlü kadın o çirkin herifi dövebilirdi. Ama kadın kendini savunmaya bile çalışmadı.

Adam üstüne üstüne yürüyüp yola ittirmişti kadını. kendisi de yola inmişti. Yol sakindi neyse ki.

O an sokakta olan herkes gördü bu olanları. Çünkü saniyelik bir olay değildi. 5 dakika kadar oyalandılar durdukları yerde. Kadının şaşkınlıktan utanmaya ondan da korkuya geçen yüz ifadesini gördüm. İsyan etmek istedim. "Napıyorsun lan sen, sik kafalı!" demek istedim. Bildiğim üçbeş küfrü kusmak istedim. Kadınla ikimiz birlikte olsak o piçi öldürebilirdik bile orda. Ama o an anladım ki kadının korkması tam da benim bunları diyemememdendi işte.

Sokaktan geçen kimse durmadı. Herkes kafasını çevirdi. Ben durup dik dik bakarken kurtarabileceğimi sanırken, adam bir an durdu, yüzüme baktı. O an duyduğum utanç dolu korkuyu asla unutamayacağım (unutmamalıyım zaten). Sessizce döndüm ve yavaş yavaş yoluma devam ettim. Hikayenin devamını bilmiyorum. Tek başıma dövebileceğimi düşündüğüm o adamdan korktum. Takip edebileceğini, çevremdeki insanlara ya da bana olmadık zararlar verebileceğini düşündüm.

Kendimi hiç o kadar küçük beceriksiz güçsüz korkak hissetmedim.

Bi bok yapmadım. Kimse yapmadı. Adamın biri kadının birini yolun ortasında hırpaladı, dövdü. Öğlenin üçünde. Bir üniversitenin önünde. Kadın muhtemelen orospuydu. Dayağa alışkındı ya da alışacaktı.

Bu çirkin, hiç bir hayvana benzetemediğim, iğrenç herif, sigara izmaritini ezer gibi kafasını ezmek istediğim bu adam kimbilir daha önce kimleri dövdü, daha da dövecek.

Ahlak anlayışına sıçayım ey insanlık!Burda ayıp yok değil mi, kadın orospuysa zaten hak etmiştir değil mi!Burda garip olan hiçbir şey yok değil mi...








18 Eylül 2012

ADALAR

Yaz bitti sayılır, geç kaldım belki ama olsun tekrar güneş çıkarsa bi gün gidersiniz:

Önce,

BURGAZADA:

-Geçtiğimiz haftaiçinde bir gün, Kabataş'tan saat 11 gibi şehir hatları Adalar vapura bindik (2 akbil, ama Büyükada'dan önceki herhangi  bir adada inerseniz, akbilinizi tekrar okutmayı unutmayın, bir kısmı iade ediliyor).

- Vapurdan inince tabi ki Sait Faik heykeli karşıladı bizi. Bir meydan ve kafeler, büfeler, tezgahlar.

- Biz sakinlik istedik önce, sağdaki yoldan ıssızlığa doğru yürüdük. Gittikçe restoranlar azaldı, sol yandaki binalar azaldı, sağ yanda boğaz uzandı ve tek tük suya giren insan göründü. Arada bir köpek geldi, arkadaşlık etti ve tabi ki martılar  geldi "acaba yiyecek bir şey verir mi?" diye düşünerek.

- Geri dönüp iskele yakınında yemek yedik. (İtiraf edeyim hamburger yedim. Canım balık istemedi n'apayım)

- Sait Faik'in eskiden müze olan evi şu anda tamir ediliyormuş, bu yüzden eşyaları başka bir yere taşınmış, müze de kapalı.


- Konaklama için 2 tane butik otel, bir de öğretmen evi var. Siviller de kabul ediliyor öğretmen evine. Sanırım 1 kişi gecelik 40TL idi, yanlış anlamış olabilirim, teyit edin derim

- Gezilecek çok yer yok fakat kafa dinlemek için gece kalmak istedik ama öğretmenevinde yer olmadığını görünce vazgeçtik. İskele civarında Sinem Dondurma'da nefis bi külah dondurma yedikten sonra, saat 3 gibi Büyükada'ya doğru tekrar vapura bindik.


BÜYÜKADA:

- Büyükada'da gezilecek çok yer varmış. Hepsini sindire sindire gezip 1 günde bitirmek imkansız, sıkıştırırsanız olabilir.

----

Adalar Müzesi! 

--Çok önemli , kapsamlı. Müzesevenlerin tüm gününü alabilir bu müze. Tüm arşiv yazılı olarak basılsa, Adalar hk harika bir ansiklopedi serisi çıkar ortaya (şu an bir kitap hazırlanıyormuş). Jeolojik oluşumu, ilk yerleşimler, şimdiye kadar hangi devletlerin elinden geçmiş, yaşam biçiminin karasal yaşamdan farkı, gelenekler, günümüzdeki hali... Hala neredeyse hiç arkeolojik çalışma yapılmamış burada. Korkunç bi gerçek! Aceleyle alabildiğim notçuklar burada:

-- Mutlaka öncelikle buraya gitmek gerek. Ada'nın neresinin gezilmesi gerektiği konusunda yol gösteriyor.

-- Sivriada, Tavşanadası, Batık Vordonos Kayalıkları, Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada, Sedefadası, Kazıkadası, Yassıada hakkında ayrıntılı bilgi.

-- Sivriada: Eskiden manastır, sürgün yeri olarak kullanılmış, hiç yerleşim olmamış. 1900lerde köpek imha alanı olarak kullanılmış. Şimdi ne durumda bilmiyorum.

-- Büyükada Rum Yetimhanesi: Şuan ziyarete kapalı. Ayrıntılı bilgi ve bazı eşya örnekleri müzede.

-- Irene ve Zoi Adalar tarihi içinde önemli kadınlarmış. Tekrar gitmeliyim.

----

- Faytoncuların efendiliği gözüme çarpmıştı. Maddi durumu Adalılara göre düşük olduğu belli delikanlı yaşta gençler ve amcalar genelde. Öküzlerle karşılaşmaya alışkınım İstanbul'da, ne yazık ki dış görünüşten bi önyargı edinecek kadar da rahatsız ediyorlar bazen. Burda da öyle olur diye bekledim adamcağızları ilk gördüğümde. Bi laf atma, dik dik bakma gibi şeyler. Öyle değillerdi. Günah aldım.

Vapurda, dönüş yolunda Adalı dergisi'ni okurken, Ada halkıyla faytoncular arasında bir anlaşmazlık olduğunu öğrendim. Fayronların pis kokusundan ve sokakları kirletmesinden rahatsız oluyormuş halk ve faytoncuları küçümseyerek bakıyormuş. Faytoncuların yaşam koşulları da çok kötüymüş. Şaşırdım.

- LefterFenerbahçeli ve Adalı futbolcu. Müzesi var.

- Fark ettim ki, bazı insanların çocukluğu bu Ada'da geçmiş. Karakterlerimizdeki farkı anlayabiliyorum. Kırk yılda bir haftasonu gidip rahatlamakla, yıllarını/yazlarını orada geçirmek arasında çok fark var.

- Kütüphane varmış, gitmek lazım. (bi dahakine)

- Plajlar var.

- Tepedeki Aya Yorgi Kilisesi'ne çıkmak gerek. Daha önce gitmiştim, bi daha o yolu tırmanmayı göze alamadım.

- Bi de Manastır varmış, özel izinle açılıyormuş, vaktimiz yoktu şansımızı denemedik bile.


- Lunapark alanı/At Meydanı: Faytonların "park ettiği" meydan. Lunapark Gazinosu var, sanırım o yüzden bu isim verilmiş. Çarpışan araba falan yok yani heveslenmeyin. Eşekle tur atabiliyorsunuz ama.

- İskele girişinde güzel bir kitapçı var. Fiyatlar normal. Rumca konuşan yaşlı bir karı koca işletiyor. Bu kadar ayak altı bir yerde kitapçı olmasına çok seviniyorum:)

- Balık restoranlarında balık yemek lazım. Şu sıralar İstavrit mevsimiymiş. Sahil kıyısındaki restoranlar lüks ve pahalı, sahile paralel ilk sokakta her cebe uygun yiyecek var. Burgazada'dan çok daha fazla seçenek var. Rahat olun.

- Tarçınlı lokma: güzel ve 5TL

- Reşat Nuri Güntekin'in evi burada. Evi görünce "Ben burda yaşasam ben de yazardım lan Çalıkuşu'nu!" diye saçmalamamak elde değil.

- Lale Sineması'nda güzel filmler gösteriliyor: 10TL

- Kedileirn köpeklerin insanlarla ilişkisini sevdim. Hepsi tertemiz. İnsanlar tekmelemiyor. Misal garson masalar arasında gezen kediyi ittirmiyor yürürken, yolunu değiştiriyor. Hayvana sevgiden ziyade, saygı duyuluyor gibi.

- Gecenin köründe bile "kız başınıza" sokakta rahatça dolaşabilirsiniz. Güven veren bi yer.

-Konaklama: Çok fazla otel, butik otel ve pansiyon var.
Kötü bi pansiyonda iki kişilik oda: 80TL
Ortalama bi butik otelde iki kişilik oda+kahvaltı: 100TL

İkincisini tercih ettik çünkü dışarda kahvaltı tabağı zaten ortalama 20TL.


Selam eder, en kısa zamanda Ada'ya tekrar gitmeyi dilerim.