20 Eylül 2017

Kitap: Huzur (Ahmet Hamdi Tanpınar)



1. Baskı:1949
Dergah Yayınları
27. Baskı: Ocak 2017





12 - "Hep yanımızdakileri mi seviyoruz?"

19 - İhsan, karısını, gerçekten ağır araz gösterdiğini söyleyen doktorlara kapılarak hastahanede doğurmağa kandırdığı için kendisini hiç affetmemişti.

33 - Fakat bunlar elmas kadar parlak bir güneşin altında, bin türlü arızasında onu kabul eden, onunla değişen, hiddetli sükuneti, uzun baygınlıkları, lezzetleri hep onunla beraber yürüyen bir denizin karşısında, bayıltıcı portakal çiçeği, hanımeli, ful kokuları arasında oluyordu.

Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi iç mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkanı bir masal gibi anlatıyor. "Sanki, bana inan, ben her mucizenin kaynağıyım, her şey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamaz. Ben, şarabın neşesi ve balın tadıyım" diyordu.

35 - Karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur.

36 - Onlar canlı bir tabiat parçasından ziyade, kim bilir hangi felaketle oldukları vaziyette donup kalmış mahluklara benzerlerdi. (kayalar)

36 - Onlar hayatın yolunun üzerinde soracak belli hiçbir sualleri olmadığı için, her suali birden soran sonsuz zamanın içinden gelmiş zalim, haşin sembollerdi.

44 - Sonra memlekete dönünce birdenbire hepsini, en sevdiği şairleri bile bırakmıştı. Garip bir şekilde yalnız kendimize ait olan şeylerle uğraşıyor, yalnız onları sevmeğe çalışıyordu. Fakat ölçü hissini garptan aldığı için kendi zevkimize ait tercihleri öbürlerinden pek ayırmıyordu.

47 - Fakat Mümtaz artık gündelik işleriyle içindeki Tanrı düşüncesini karıştırmak istemiyordu. O, insanda yıpranmamış, sağlam, her türlü tecrübeden uzak, yalnız hayata dayanmak için kuvvet veren bir memba gibi durmalıydı.

63 - Kafası, üstüvanesi altından geçen her şeye kendi içindeki ufuneti basan, böylece manasını ve şeklini örtüp kaybeden bir küçük el tezgahına benziyordu. Mümtaz buna "soğuk baskı" derdi.

(ufunet: irin, üstüvane: silindir)

68 - Bu hissiliğin yanı başında çok zihni bir zaafı bulunmasa, Mümtaz çoktan mahvolmuştu. Fakat seviştiği zamanlarda, aşka o kadar zararlı olan bu ikiz yaradılış, şimdi onu kurtarıyordu.

68 - Mümtaz, hiçbir şey düşünmemeğe karar vermiş insanların haliyle acele acele yürüyordu.

89 - Yalnızlıktan korkardı, yalnız kalmaktan korktuğu için, tanıdığı insanların kendisine muhtaç olmamaları onu çıldırtabilirdi.

95 - Bir gün Küllük'te büyük bir tarihçimizin insanları, "Esafil-i-şark, nizam-ı-alem, şiş" diye üçe ayırdığını işitince, bu tasnifi genişletmişlerdi. Yamyamlar, herhangi bir ideolojide, sağ veya sol, mutaassıp olanlardı. Katiller, birtakım meseleleri olan ve her gördüklerine onlardan bahsedenlerdi. Telaşlı katiller, bu meseleleri fazla enfüsileştiren, isyan hissiyle dolu olanlardı. Müntehirler ise bunları iki taraflı azap haline sokanlardı.

(esafil-i-şark: Doğunun sefalet çekenleri, enfüsi: öznel, müntehir: intihar eden)

96 - Filhakika Suat'ın gülüşünde kalpten gelen her şeyi reddeden garip bir hal vardı. Sanki yüzü birdenbire her şeye yabancı ve düşman kesilmiş gibi gülüyordu.

(filhakika: hakikaten)

97 - Mesele, okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın haşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı, bizi, ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hülasa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizde kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz.

(haşiye: dipnot, hülasa: kısaca)

101 - Şair olsaydım tek bir maanzume yazardım; büyük bir destan. İki ayağı üstüne kalkan ilk ceddimizden bugüne kadar insanlığın macerasını anlatırdım. İlk düşünceler, ilk korkular, ilk sevgi, kainatı gittikçe ihata eden, kendi başlarına mevcut olan her şeyi birleştiren zekanın ilk kımıldanışı, tabiata izafe ettiğimiz bir yığın zenginlikler... Allah'ı etrafımızda ve kendi içimizde yaratmamız.

(ihata: kuşatma, kavrayış)

133 - Fakat dünyada milyonlarca yirmi bir, yirmi dört yaşında insan vardır. Fatih veya Descartes değillerdir diye, ölsünler mi? Kesif yaşasınlar yeter.

(kesif: yoğun)

137 - Büyükten korkuyordu. O tehlikeli bir şeydi. Çünkü çok defa hayatın dışına çıkmakla oluyordu. Yahut serbest düşünceyi kaybediyor, hadiselerin oyuncağı oluyordu.

144 - Mümtaz, "bu hiç olmazsa sevinmesini biliyor" diye düşündü. İnsanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkansızdır. Düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. Bilhassa korku vardır. İnsanoğlu korkan mahluktur. "Hangi büyük mucize bizi bu korkudan kurtarabilir?"

166 - Tevfik Bey büyük bir hüsnüniyetle işe başlayıp küçük zevk düşkünlüğünde çehresini tamamlayan Tanzimat'tı. Onun rahatlığı, kayıtsızlığı, çalıınmış neşesiyle yaşıyordu. Yaşar Bey daha ziyade İkinci Meşrutiyet'ti, onun huzursuzlukları ile doluydu. Garip idealizmleri, küçük aşağılık duyguları ve onların yerini bir dalganın yerini bir başkasının alışı gibi dolduran silkinişleri, hülasa en coşkun heyecanla hiç kımıldanmaya imkan bırakmayacak bir yeis arasında gidiş gelişleri vardır.

180 - "Şark bu, güzelliği de burada. Tembel, değişmekten hoşlanmaz, geleneklerinde adeta mumyalanmış bir dünya, fakat bir şeyi, çok büyük bir şeyi keşfetmiş. Belki vaktinden çok evvel bulduğu için kendine zararı dokunmuş...

"Nedir o?.."

"Kendisini ve bütün alemi tek bir varlık halinde görebilmenin sırrını. Belki de gelecek ıstıraplarını hissettiği için bu panzehiri bulmuş. Ama unutmayalım ki dünya ancak bu noktadan kurtulur.

"Bulduğu şeyin, ahlakını yapabilmiş mi?.."

"Zannetmem, fakat bu buluşta kendisini avuttuğu için hareket imkanlarını az çok azaltmış... Yarı şiir bir hülyada, realitenin sınırlarında yaşamış. Maamafih bu hali benim hoşuma gitmiyor, deve kervanı ile seyahat gibi ağır ve yorucu geliyor..."

(mamafih: bununla birlikte)

184 - Buna mukabil kendi vatanımızda belki hayat şartlarının ve görgüsüzlüğün, öpüşmenin zevkine bile yabancı bıraktığı insanlar vardır. Sonra ilave etti: Her şey, moda mağazalarından, muaşeret güçlüklerinden, cinsi terbiyeden, utanma duygusundan, günah korkusundan edebiyat ve sanata kadar her şey bu işe müdahale ediyor.

191 - O yıpranmamış insanlıktı. İnceliklerini kendisinde bulurdu. Şimdi de cins bir horoz gibi lokantanın dibinde kendi kendine kibirleniyordu. Bu, maddesine hürmet ve hayranlıktı. Hakikatte bir nevi iptidai narsisizm ki, ayna diye sadece kadının vücudunu alıyor, orada aksini biraz bulanık görünce istikrahla fırlatıp atıyor ve değiştiriyordu. Bunu kadınlar da yapabilirdi. Belki Nuran da bir gün kendisi için böyle yapacaktı.

191 - Bu anı yaşamıyor değilim. Yalnız bana o kadar beklemedik bir zamanda, kadın ve hayat tecrübem o kadar azken geldin ki, şimdi ne yapacağımı bilmiyorum. Düşünce, sanat, yaşama aşkı, hepsi sende toplandı. Hepsi senin hüviyetinle birleşti. Senin dışında düşünememek hastalığına müptelayım.

193 - Sanki eski ve güzel bir metni tefsir eder gibi, bütün müphem parıltılar keskin vuzuha kavuştular.

(vuzuh: açıklık, aydınlık ; müphem: belirsiz)

194 - Kendini, küçük, saf bir kadın buluyordu; erkeği onu nereye götürürse oraya gidecekti. Elverir ki o yanında olsun. Mümtaz'a güveniyordu. Yaşına rağmen büyük ve kuvvetliydi. Herkesten değişik, her şeye meydan okuyan bir hali vardı. Hayat karşısında düşüncenin adamı olmak kudretini gösterebiliyordu. "Ömrüme bir istikamet versin, bu kadarı yeter..." diyordu. Gerisi onun işiydi. Erkeğinin arkasında sonuna kadar yürüyebilirdi. Bütün uzviyetinden bu çift güvenmenin sıcak hamlesi geliyordu. Çünkü sevdiği adamın düşüncesini paylaşmak, onunla yol arkadaşlığı yapmak aşkın başka bir neviydi. O da öteki gibi imkansız bir tükenişte kendisini yeniden doğmuş bulmaktı, karnında ve teninde bir dünyaya gebe olmaktı. Genç kadının Mümtaz'a karşı olan sevgisinde annelik hissi, aşk, hayranlık ve biraz da minnet vardı. Bunları kendisi iyice tahlil etmişti. "Beni keşfetti..." diyordu.

196 - Sanki bu hissilikten utanmış gibi ona çocukluğunu anlattı.

202 - Bu insanlara yeni hayat şekilleri hazırlamadan evvel, onlara hayata tahammül etmek kudretini veren eskilerini bozmak neye yarar.

203 - "İyi bir dispanser, birkaç hastahane, biraz teşkilat..."
"Hepsini yapsan bile, birdenbire gelen ölüm var."
"İnsanoğlu onu kabul ediyor ama... onun terbiyesinde yetişiyoruz."
"Başkaları için! Kendimiz için değil."

208 - Bu kadar ıstıraplı ve güzel şeyleri gördükten sonra yan yana, bu vapur kanepesinde akşamın ortasında, şimdi içinde canlanan, evdekileri nasıl bulacağım üzüntüsü bile güzeldi. Çünkü hepsi bizde şuur dediğimiz o mekanizmayı oynatıyor, onunla hayata, eşyaya sahip oluyorduk.

208 - O, hayat karşısında zayıftı. Bu zaaf yüzünden bir gün Mümtaz'ı, kendisine o kadar lazım olan, kendisine o kadar muhtaç olan Mümtaz'ı kaybedebilirdi. Çünkü kendisini iyi tanıyordu. O bir düşünceye, bir fikre, bir aşka kendisini tam veremiyordu. Eve girer girmez annesinin biraz çatık yüzü, Fatma'nın dargın halleri ona her şeyi unutturuyordu. Onun hayatı parça parça idi.

211 - Romancıların kabahati, hikayelerini, asıl başlaması lazım gelen yerde bitirmeleriyfi. Çünkü asıl aşk uzviyet tecrübesine dayanan, onunla devam eden aşktı.

(uzviyet: organizma)

216 - Anlattıklarında yaşamış olmanın verdiği bir canlılık vardı.

222 - ...her fikir zıddıyla beraber geldiği için...

224 - Bu adeta yaşanmış bir zamanın hatırası idi. Bütün sıcaklığı bir hatıra gibi derinden geliyordu.

227 - Zaten sakınmak sevkitabiisiyle doğmuş insanlardan değildi. Hayatının her hadisesi onu yolun ortasında açık bir hedef gibi bulurdu.

(sevkitabii: içgüdü)

231 - Bana dokunma Mümtaz, dedi. Bütün felaketim, herkesin bana yüklenmesinden geliyor. İcap ederse kendi başına kalabileceğini düşün... Kendi başına yaşayamayanlar beni böyle harap ediyor...

235 - Mevsim bitmişti. Hayatın sade aşk ve eğlence, sadece fantezi ve coşkunluk tarafı tükenmişti. Yalnız bir yük gibi taşınacak tarafı kalmıştı.

235 - İnsanlara açık bir tarafı vardı.

236 - Bu aşk gibi güzel ve asil bir şeyden, bu kötü dünyamızda tek kurtarıcı saymamız, her selameti kendisinden beklememiz lazım gelen bir duygudan oluyordu. Bu ifritler ondan doğuyordu. Yarın belki kendi kalbi de, tıpkı Fatma'nın, Yaşar'ın, Fahir'in kalbi gibi bir zehir çanağı olacak, insanlar arasında bir yılan gibi ıslık çalarak gezecekti.

236 - İnsanoğlu güzel şeye düşmandı. Nasıl bilmeden kendi saadetini, başkasının saadetini yıkmak isterdi? İnsanoğlu huzurun, iyiliğin düşmanıydı, kendi kendisinin düşmanıydı.

238 - Yarın belki biraz iyileşince bu hastabakıcılardan azar işitecek, belki de tenhada bir de tokat yiyecekti. Fakat bunlar gizli olacak, doktorlarla karşılaşınca mutlaka kendisine "beyefendi" diye hitap etmelerini isteyecek, politikaya, insan haklarına, umumi ahlaka dair en yüksek sesle konuşacaktı.

239 - Bir insan yirmi dört saatte değişebilir; iki kişiye, iki zavallıya birden düşman olabilirdi.Sevilmeyen bir kiracı, hiç istenmeyen bir misafir gibi iki kişi hayatınıza taşınabilirler, oradan, sade mevcudiyetleriyle, sade güneş altında nefes almaları, gezinmeleri, duygu ve düşünce benzerlerini anlatırken aynı kelimleri kullanmalarıyla sizi zehirleyebilirlerdi.

240 - Yazı masasını, lambayı, kitaplarını düşündü. Hepsi can sıkıcıydılar. Hayat, çok defa bir şeye asılmakla kabildir. Genç adam bu anda bu mucizeli bağlanışı hiçbir yerde bulamıyordu.

255 - Varlığını sevebiliyor musun? Uzviyetine dua edebiliyor musun?.. Ey gözüm, ey boynum, ey kollarım, karanlık ve aydınlıklarım... size şükrediyorum, bu dakikanın sarayında, bu anın mucizesinde beraberce var olduğumuz için; sizinle bir andan öbürüne geçebildiğim için; anları birleştirip düz ve yekpare zaman kurabildiğim için!

256 - Mümtaz, bir günde ömrünü kaç defa yaşarsın?

262 - Yeniye başından itibaren bizim olmadığı için şüphe ile, eskiye eski olduğu için işe yaramaz gözüyle bakıyoruz. (...) Hiçbir kabile tanrısız olmaz; biz tanrılarımızı yaratmak, yahut yeniden bulmak mecburiyetindeyiz.

264 - ...hep eksik olan bir memur kadrosunu doldurmak için çalışıyoruz. Bu kadro dolduğu gün ne yapacağız? Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı adet edindik. Bu çok güzel bir şey! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak, bir yığın yarı münevver hayatı kaplayacak... O zaman ne olacak? Kriz... Halbuki maarifi istihsalin yardımcısı yapabiliriz ve dahili exchange'ı arttırabiliriz...

(muayyen: belirli; maarif: bilgi, kültür, eğitim sistemi; istihsal: üretim)

264 - ...fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir. Fakat sefalet hoyratlaştırır; ruhen sefil eder.

265 - Otuz üç yıl kendisini bir köşke hapseden iktidar delisi. Türkiye'nin bir numaralı kalebendi.

(kalebent: Kale dışına çıkmamaya hüküm giyen suçlu.)

266 - Yeni Türk insanının ölçülerini kim biliyor?Yalnız bir şeyi biliyoruz. O da birtakım köklere dayanmak zarureti. Tarihimize bütünlüğünü iade etmek zarureti. Bunu yapmazsak ikiliğin önüne geçemeyiz. Muvazaalar daima tehlikelidir. Bugüne getirdikleri kolaylığı yarın çıkaracakları imkansızlıklarla bize ödetebilirler.

(muvazaa: birlikte yalandan iş görme)

266 - Zaten yapılacak şeyin ne olduğunu bilsem, burada sizinle konuşmam. O zaman şehre inerim; etrafıma herkesi toplarım. Yunus gibi bağırırım, size hakikatinizi getirdim, derim.

268 - Aradaki fark bizde orta sınıfın teşekkül edememesidir. Her an doğmak için hadiseleri zorlamıştır. Fakat doğamamıştır.

269 - "Halkı sever misiniz?"
"Hayatı seven herkes halkı sever..."

269 - Fert, fert olarak kalmalı, fakat bütün hayatla kendisini doldurmasını bilmeliydi.

276 - Bir Beethoven, bir Wagner, bir Debussy, bir Listz, bir Borodine bu gördüğü ebediyet yıldızından ne kadar ayrı insanlardı. Onların çılgın hiddet ve kinleri, bütün hayatı kendisi için hazırlanmış bir sofra zanneden iştahları ve bunları tek başına yüklenebilmek için imkansız bir Atlas gayretiyle gerilmiş gururları, hiç olmazsa şahsiyetlerini değişik planda göz önüne koyan bir yığın nazariyeleri, garabetleri, yumuşaklığı bile etrafındaki her şeye bir arslan pençesi gibi geçen mizaçları vardı. Halbuki bu şöhretsiz dervişin hayatı üst üste kendi şahsını inkardan ibaretti.

277 - Bir gün yazı yazmak için hokkasına daldırdığı kalemin mürekkepsiz çıktığını görmüş ve bu işaretin manasını anlayarak yalnız kalple ve niyetle Allah'a bağlanmağa karar vermiş.

294 - Nuran'ın hayata ve duygularımıza karşı güvensizliği, ve onun yüzünden her şeyi olduğu gibi kabul ediş tarzı, günlerin getirdiği ile mesut oluşu, hülasa sadece kabul etmekle kalışı, onu yarı tanrılaşmış bir çehre yapmıştı. (...) Hakikatte o, kendisine bir iç nizamı arıyordu.

295 - Acaba Dede'yi hakikaten inanmak ve bir şey bulmak ihtiyacıyla mı dinledi? Yoksa inkarla mı işe başladı? (...) Kendisi, Mümtaz, dini olduğu söylenen bu ayini nasıl dinlemişti? (...) Yoksa alaturka musiki karşısındaki vaziyeti tamamiyle müstear bir vaziyet miydi? Onu da, hayatındaki birçok şey gibi, hatta o kadar çok sevdiği Nuran'ın aşkı gibi, sadece bir nizam olarak mı benimsemişti? SAdece zihninden, muhayyilesini zorla kırbaçlayarak mı bütün bunları yapıyordu?

295 - Fakat Suat'ın yüzü sımsıkı kapalıydı.

306 - Suat'a eskisi gibi kızmıyordu; mustarip olduğu belliydi. Fakat ona tam acıyamıyordu da. Suat'ın hüviyetinde acıma duygularını reddeden bir taraf vardı.

309 - Hayır yaşamıyorsun; yani benim gibi değil. Sen bir noktaya çekilmiş orada yaşıyorsun. Geniş ve parlak hayallerin var. Zamana hükmedeceğim diyorsun. Kendine yarayacak hiçbir şeyi kaybetmemek için çırpınıyorsun. Bu bana yarar, bu yaramaz diye ayırıyorsun. İstediğine bakıyor, istemediğine bakmıyorsun.

310 - Şimdi niçin sen yazasın istiyorum, öğrendin mi? Bir kere olsun bel kemiğinde dehşet ürpersin diye! Hepinizin kafasında sevgi, ıstırap diye bir yığın kelime var. Kelimelerde yaşıyorsunuz. Ben kelimelerin manasını öğrenmek istiyorum.

311 - Hayır yavrucuğum inanmıyorum. Bu saadetten mahrumum. İnansaydım mesele değişirdi. Bilseydim ki vardır, insanlarla hiçbir davam kalmazdı. Yalnız onunla kavga ederdim. Her an bir yerde yakalar, bana hesap vermeğe mecbur ederdim. Ve zannederdim ki bana hesap vermeğe mecbur olurdu. Gel, derdim: gel, yarattığın mahluklardan birisinin derisine bir an gir. Benim her gün yaptığımı yap. Bir tanesinin hayatını yirmi dört saat yaşa! Pek bedbahtına gitmene lüzum yok. Sen ki yaratıcısın, bilmemen, anlamaman kabil olmaz. Onun için herhangi birinin derisine gir. Ve kendi yalanını bir an bizimle beraber yaşa; bizim gibi yaşa. Yirmi dört saat bu bataklıkta küçük susuzlukların kurbağası ol!

315 - Sen, garip ve münasebetsizin bazen bizi nasıl istilla ettiğini anlamazsın. Belki hiç anlamayacaksın. Çünkü hareketlerinin üzerinde ısrar eden, onların behemehal bir devamı ve neticesi olmasını isteyen takımındansın.Onun için her şeyde bir mantık görmek istersin!

(behemehal: ne olursa olsun)

317 - Kafamla vücudumun arasında ne kadar mesafe var? (...) Fakat hüküm vermek istemiyordu. Artık insanlar hakkında hüküm vermekten vazgeçmişti. O, içindeki sefaleti teşhir ederek ağızlarının tadını bozmuştu. Mümtaz'ı şaşırtan, bu sefaletin derinliği, daha doğrusu onu bu kadar sefil yapan hayatının istikrarsızlığıydı.

319 - Benim ferdin peşinde koşacak vaktim yok. Ben cemaat ile meşgulüm. Sürüden ayrılanın arkasından anası ağlasın! (...) Herkes bir düşünceyi böyle dönülmez yere taşıyabilir ve orada azdırabilir. Fakat niçin yapmalı? Zorla kendimize başdönmesi yaratmaktan bir şey çıkmaz ki.

319 - Suat, hayatla barışma imkanlarını kökünden kaldırmış adamdı.

324 - ...Mümtaz'ı meşgul eden meseleye hiç benzemeyen meseleler üzerinde konuşuyor...

333 - Nefretle, kıskançlıkla, her kelimeye içinden ayrı ayrı itirazlar ederek dinliyordu.

334 - Demek ki, ömür tecrübemiz bizi bu hiçbir şeye inanmayan, acınacak şeylere bu kadar şüpheci ve zalim güldüren bir bilgiye götürebiliyordu.

335 - Genç adam, burada ne işim var?.. diye düşündü. Alkol kendisine hiçbir teselli getiremezdi. Onda unutmanın cennetini bulanlardan değildi.

356 - Hakikaten müdafaasız adamdı. Ona insanlar kendilerini ve arzularını zorla kabul ettirirlerdi.

359 - "Muharebe olursa bu hamal askere gidecek! Ben de gideceğim! Fakat arada bir fark var. Ben Hitler'i ve fikirlerini tanıyor ve ona kızıyorum. Onunla sevine sevine dövüşürüm. Fakat bu biçare ne Almanya'nın ne de bu fikirlerin farkında. Bilmediği, tanımadığı bir davaya karşı harp edecek; belki de ölecek!"

363 - "Evet, onu tanımadığı insanlarla harbe gönderebilirim." "Madem ki inanıyorum. Muhafaza edileceğine inandığım bir yığın şey var. İcap ederse ben de insanı bir malzeme gibi kullanırım!" Ölecekti. Bunu biliyordu; hatta daha fenasını biliyordu; bir insanı öldürecekti. Bir veya birkaç insanı. "Fakat yine insan için!" (...) Fakat hamalın karısı ve çocukları buna razı mıydılar?

366 - Birdenbire bu kahvede bu akşamüstü her masada söylenen sözleri, savrulan kehanetleri toplayacak bir kitabı düşündü. Ne güzel bir şehadetti.

(şehadet: şahitlik)

378 - Yaşadığımız dünyada başında doktor olmadan ölmek adeta ayıptı. Bu ancak muharebe meydanlarında, insanlar toptan, binlerce, on binlerce öldükleri zaman olabilirdi. Çünkü ölüm aslında pahalı bir şeydi. Fakat bazen ucuzlar, herkesin olurdu.

389 - Mesele musikiden çok ötede. Şarkla garp birbirinden ayrı. Biz ikisini birleştirmek istedik. Hatta bunda yeni bir fikir bulduğumuzu bile sandık. Halbuki tecrübe daima yapılmış, daima iki çehreli insanlar vermişti.

392 - Açıkça harbi teşvik ediyor; olması imkanını hazırlıyor. (Stalin)

394 - İnsanlık fena bir ihtimali bir kere kendisine ufuk bilmesin; bir kere uçurumu görmesin. Bir daha ondan geriye dönemez.








03 Eylül 2017

Kitap: Demokrasi ve Totalitarizm (Raymond Aron)

Çeviren: Vahdi Hatay
Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri:3
Milli Eğitim Basımevi
Birinci Baskı, 1976


Sosyoloji okumayı özledim. Bourdieu'nun Dünyanın Sefaleti'nin dışında, sosyolojiyle alakalı bir şey okumuyorum son zamanlarda. Hep roman, günlük, yani edebiyat, arada bir de tarih... Dünyanın Sefaleti, sosyolojinin uygulama kısmına çok güzel bir örnek. Üstelik sosyolog olmayan insanlara da dert anlatmayı amaç edindiği için rahatça okunuyor, roman gibi akıp gidiyor. Fakat işin teorik kısmı, fikirlerin gelişimi, sosyolojinin dünyanın gidişatıyla etkileşimi, yani sosyolojinin tarihsel arkaplanı eksik kalıyor.

Bu açlıkla evdeki sosyoloji kitaplarıma gözatmaya cesaret edebildim. Ordan burdan toplamışım, günün birinde okumak için. Kimisini ders kitabı olarak mecburen almışım, kimisinin yazarını o mecburi kitaplarda duymuşum, uygun fiyata denk geldikçe kitaplarını almışım... Kimisini buraya geldikten sonra, Türkçe kitap bulamama korkusuyla fiyatına bakmadan atıvermişim sepete. Sonuç olarak kitaplığımın çoğu sosyoloji diye haykırır olmuş. Kitapların hepsi birbirinden ilgi çekici. Fakat başlayıp başlayıp yarım bıraktığım çok olduğu için, hep çekinmişim yeni birine başlamaya.

Baktım böyle giderse sonsuza kadar o raflarda durup duracaklar, dedim ki kendime, kütüphane oluşturmanın amacı ne? Bütün kitapları tek tek okuyup bitirip, rekor kırmak mı? Yoksa merak ettiğin konularda cevapları içerme ihtimali olan kitapları elinin altında bulundurmak mı? Evet, mantıken ikincisi. Bunu bilsem de, bu mantıkta okuma yapmayı bi türlü beceremilyordum. Sonunda, bu yazıya konu olan kitapla birlikte becerdim.

Aron'un Sosyolojik Düşüncenin Evreleri'ni Sosyoloji Tarihi dersinde okumuştuk. O yüzden, sahafta görünce alıvermişim Demokrasi ve Totalitarizm'i de. Neyseki üstüne not almışım aldığım kitapçıyı, GS Lisesi'nin yanındaki sokaktan Cezayir Sokağı'na inerken sağda bir sahaf-bar vardı. Eskiden sadece sahaftı. Yeni halini de çok sevmiştim. Memleket hasreti o sokakta, kitaplığın karşısındaki o masalarda, sokakta bağıra bağıra şiir okuyan delide, 50lik kelimesinde saklı benim için... Çok özledim be kedi...

Neyse, duygusallığı başka yazılara bırakalım...

Bu kitabın sadece girişini ve sonucunu okudum. Böyle yarım okuyunca unutma ihtimalim üç beş katına çıkıyor, zaten unutkan bir bünyem var. O yüzden alıntıları buraya kaydetmek şart. Arada bi dönüp okuyorum, işe yarıyor.

Şimdi, girişle sonuç arasındaki sayfalara daha sonra dönmek üzere bu kitabı kapatıp, merak ettiğim diğer sosyolojik kitaplara dalacağım.

Sevgilerle, lilililerle...



Giriş

VIII - Nasıl Hitler başbakanlığa başkan Hindenburg tarafından çağırıldı ise, Rene Coty tarafından aday gösterilen general de Gaulle de Fransız Milli Meclisi tarafından usulüne uygun olarak başkanlığa getirilmiştir.

VIII - Cezayir Fransızlarının ve ordunun baş kaldırmalarını arzu etmede veya tertiplemede, general de Gaulle yalnız değildi...

IX - ...Fransa bir kere daha, 19. derste yer alan deyimle "kanuna uygun hükümet darbeleri sanatında" uzman olduğunu ortaya koymuştur.

IX - "Yüzyıla tamamiyle uyması için" IV. Cumhuriyetin önünde aşacağı ancak iki engel kalıyordu: bunlardan biri, sonuçları Fransızların parlamento usullerine karşı duydukları ezeli nefretin belirttiği kadar olmasa da, bakanlıklarda ceryan eden ve "hukuk devleti"ni yabancıların gözünde gülünç hale sokan o oyunlara son vermek; öteki de, Cezayir çatışmasına bir çözüm yolu bulmak, zamanın zihniyetinin, iki Büyüğün sömürgeciliğe karşı oluşlarının ve Fransa'nın İkinci Dünya Savaşı sonundaki güçsüzlüğünün birlikte empoze ettikleri sömürge durumuna son vermeye razı olmak.

X - 1789'dan beri, Fransa'nın itiraza uğramamış bir rejimi, sayısı az ve teşkilatlanmış partileri, yazılı olmayan, ama uyulan parlamentarizm ahlakı, parlamenter bir rejimde dayanıklı hükümeti hiç olmamıştır. İki yüz yıldan beri, kendi kendini islah etmiş bir Fransız rejimine de raslanmamıştır.

X - Fransızlar "imparatorluğun batmasını" veya Büyük Devletlerin karşı konulmaz bir biçimde empoze ettikleri "sömürge durumuna son vermeyi" yanlış olarak rejimlerine bağlıyorlardı. Aslında, IV. Cumhuriyetin Cezayir'i muhafaza etmede değil, onu gözden çıkarmada aczi olduğunu söylemek daha doğru olurdu.

XI - De Gaulle'e körü körüne uyanların tersine, fikirlerine bağlılığı bir kişiye bağlılığın üstünde tutmuş olanlara sempati duymamak elimden gelmez.

XI - V. Cumhuriyetin rejimi politika bilimcilerinin klasik olarak ayırdıkları tiplerin hiçbirinden değildir, ne (en iyisi İngiltere'de uygulandığı kabul edilen) parlamenter hükümet, ne de (Amerika'daki uygulaması hep anılan) bir başkanla yönetilen hükümet cinsindendir. Bu rejim bir çeşit parlamenter imparatorluğa dönüştür...

XI - 1958'den beri işlediği şekliyle rejim, özden Gaulisttir, demek istiyorum ki ona gerçek anlamını veren, Anayasanın metninden çok Devlet başkanının şahsıdır.

XII - Artık ışıklar, bütün bir ulusun kaderini kendi kaderi içine alan, meşru krallardan hiçbirinin olmadığı kadar güçlü, ama meşruluğunu halktan alan, iradesini seçimlerden çok referandumlarda belirten bir tek adamın üzerine yöneltilmiş bulunuyor.

XV - (Sovyetler Birliği'nde) İçerde ise, artık, iktidarı ele geçirme hareketine, iç savaşa katılmamış, bir önceki rejime karşı ayaklanmanın değil, rejimin kendisinin yetiştirdiği üçüncü kuşağın adamları tarafından yöneltilmektedir. Bu adamlar, Stalinvari planlama metotlarının karmaşık bir ekonominin ihtiyaçlarına uymadığını artık bilmiyor olamazlar.

Sonuç:

Rejimlerin Kusuru Üzerine:

342 - En iyi organize edilmiş politika, oligoğolü duopole, yani iki partinin rekabetine çevirir. Rekabet ne kadar iyi organize edilirse, bir bakıma, o kadar az demokratik olur, sade yurttaşın tercih imkanı o kadar azalır.

344 - Tekelci parti rejimleri, özellikle komünist rejimler, sürekli ihtilal rejimleri olmak eğiliminde olurlar. Hedeflerine ulaşıncaya kadar, sürekli ihtilalde olmaktan şeref duyarlar.

344 - Büyük Amerikan şirketlerinin, tıpkı Sovyet kamu teşebbüsleri gibi, bürokrasileri vardır.

346 - Anayasaya bağlı - çoğulcu rejimler ya aşırı oligarşiyle, ya aşırı demagojiyle ve aşağı yukarı her zaman etkililik kısıtlamasıyla kusurludurlar. Aşırı oligarşiyle kusurlu oldukları hal, parti işlemesi gerisinde bir azınlığın mutlak gücünün gizlendiği zamandır; aşırı demagojiyle kusurlu oldukları hal, partizanca mücadelede, grupların kolektif gerekleri kamu yararının anlamını kaybettikleri zamandır. Etkililik kısıtlamasıyla da kusurlu olurlar, çünkü, bütün grupların kendi yararlarını koruma hakkına sahip bulundukları bir rejim, radikal tedbirleri nadiren alabilir.

347 - Seçimler seçim olarak bir anlam taşımıyorsa, anayasaya bağlı şekillerin bir anlamı yoksa, Sovyet rejimi seçim veya bir meclis toplama denilen törenleri neden sürdürüyor? Seçimler bu usulün faziletine sunulan bir saygıdır. (...) Toplum henüz mütecanis değildir, toplumun mütecanis olacağı gün, başka biçimde davranılacaktır deniliyor.

349 - Tekelci bir parti rejimini kesin bir biçimde ve fikir olarak doğrulamak mümkün olabilir mi? Bu doğrulama Spengler'den alınabilir. Yırtıcı hayavan olarak insan, özünden zorludur ve bu zoru elemek isteyen rejimler, gerçekte, gerileyen rejimlerdir. (...) Anayasaya bağlı ve eşitçi olan rejimler, gerilemenin işaretidirler.

350 - Çağdaş toplumlar rasyonelleşmiş ve barış sever olmuştur. Spengler'in antropolojik inanışı, ortaklaşa iş görmeyle tanımlanan, kişiler için şans eşitliği veya hiç değilse herkes için asgari öğretim isteyen sınai toplumların tabiatına çok aykırı düşer.

352 - Politik her insan bilir ki hem bir parti adamı hem de bir ilim adamı olunamaz; bu da, parti adamı olunca, her zaman gerçeğin söylenemeyeceğinin bir çeşit itirafıdır.

352 - Yarışma kaçınılmazdır, çünkü artık Tanrı veya gelenek tarafından gösterilen yöneticiler yok. Doğuş itibariyle meşru görülen yöneticiler artık mevcut olmayınca, meşru yöneticiler bir yarışmadan olmazsa nereden çıkarlar?

352 - İkinci olarak bütün yurttaşların politik hayata bilkuvve katılmaları esastır. Şimdiki seçimler belki yurttaşların Devlete genel katılmalarının geri bir biçimidir, ama onun gerçekliğe dönüşebilecek bir sembolüdür.

353 - Paul Valery'nin nükteli itirazını bilmiyor değilim: Politika uzun süre insanların kendilerini ilgilendiren hususlara karışmalarını önleme sanatı olmuştur, şimdi ise bilmedikleri üzerinde onların düşünüşlerini sormaya dönüştü. Formül parlak, ama insanlara düşünceleri sorulmazsa, hep bilgisiz kalacaklardır. Bu tür bir rejim, onlara düşünceleri sorula sorula bir gün bilme şansı verileceği umudunu yaratıyor.

353 - Kolektif kaynakların dağılımı veya işin teşkilatlandırılması üzerindeki tartışma, yurttaşlar arasında makul ve açık bir biçimde yapılabilir. Dış politikanın güdümü üzerindeki tartışma, ne yazık ki güçtür.

354 - Hürriyet önce, Montesquieu'nün diliyle, yurttaşların, kanunlara saygılı oldukları zaman tedirgin edilmeyecekleri güveni, garantisi anlamına gelir. Hürriyet sonra, yurttaşlar için, Devletin nasıl düşünmeleri yolunda baskısı olmadan konuların hepsi veya çoğu üzerinde uygun gördükleri düşüncelere sahip olma hakları anlamına gelir. Jean - Jacques Rousseau'nun anlayışında, hürriyet kamu işlerine, yönetici seçimine katılma anlamına gelir, öyle ki Devlete baş eğen kişide kendine baş eğdiği duygusu olsun.

357 - Kısa bir dönem sonunda, komünist parti üyelerinin gelirlerini kısıtlamadan vaz geçilmiştir. Lenin önceleri rejimin aristokratı olan komünist parti üyesinin, bir işçiden daha yüksek bir ücret almayacağı kuralını empoze etmişti.

357 - Çünkü, sınai bir ekonominin işlemesi için, bu ücret eşitsizliğinin teknik bakımdan gerekli olduğuna karar verildi.

358 - Bana iki tür rejim arasındaki ayrılığın kökten farklı iki fikir ayrılığı olmadığını düşündüren nedenler, işte bunlardır. Çağdaş dünyanın, amansız bir mücadeleye mahkum ideolojileri arasında acı çektiğini kabul etmek zorunda değiliz. Anayasaya bağlı - çoğulcu rejimlerin besbelli kusurları ile tekelci partilerin özde olan kusurları arasında bir ayrım gözetilebilir. Ama, bu şartlarda, özünden kusurlu bu rejimin fiili olarak kusurlu rejime yeğ tutulması mümkündür. Başka bir deyişle, bütün rejimleri değerleri noktasından ayrı plana koymamak mümkündür; yalnız, bu ayrımın, bilim ve felsefe adına belirli bir zamanda yapılması gereken şeyin yapılmasını önlemek şartıyla. Politika adamlarının hareket gerçekliği yoktur demekte hakları vardır, bu, filozofların barış rejiminin, rejim olarak, şiddet rejimine tercih edilebilir olduğunu ileri sürmekte haksız oldukları anlamına gelmez.

Tarihi Şemalar: 

360 - ...tarihte sınıfsız toplumu proletarya, yalnız proletarya yaratabilir. Böyle bir iddia şu tek nedenden bana değersiz gibi görünüyor: Sovyet biçimi toplumlarda bu rolü proletarya değil, proletaryanın tercümanı olan parti yerine getiriyor.

361 - Mütecanis bir  toplumda ve bolluk ekonomisinde, politika hala bir anlam taşır mı?

362 - Ona (Aristoteles'e) göre, eski zorbalık, genellikle, patriyarkal toplumun ticari bir topluma dönüştüğü sırada meydana çıkan bir rejimdir.

363 - Bugüne kadari sınai olarak gelişmiş hiçbir ülke, komünist tipte bir rejimi kendisi için seve seve kabul etmemiştir.

363 - Bir anayasaya göre yönetilen fakat bir tek politik partisi bulunan Tunus'u düşünüyorum. Tek parti olmasının nedeni, bu partinin kurtuluştan önce milli idarenin temsilcisi, onun yaratıcısı olmasıdır. (...) kurtuluş savaşından hemen sonra gelen safhada fiili açıdan tek parti, aşağı yukarı olağandır. Atatürk'ün devriminden sonra, bu tür bir rejim Türkiye'de de görüldü.

364 - ... bunlar ne anayasaya dayalı çok partililiği, ne de ideolojik tekelciliği tesis etmişlerdir. İspanya ile Portekiz'i düşünüyorum...(...) Portekiz, muhalefetin aday göstermesini kabul eder, ne var ki bu adayın seçilme şansı hiç yoktur. Yarışmanın açık olduğu bir rejim değildir; ancak, herkesin inanmadığı şeye inanma yemini etmeye mecbur bulunduğu tekelci bir parti rejimi de değildir.

364 - ...ideolojik olmayan ihtilalci hareketler, rejimler, ya da milli ideolojili hareketlerdir. Yakın-doğu ülkelerini, özellikle tekelci parti rejimleri sınıfına girmeyen Mısır'ı düşünüyorum. Bu ülkelerde anayasaya bağlı çoğulcu rejimler görülmez. Devlet teşkilatlanmış bir muhalefete göz yummaz. (...) Ancak, iktidarı ellerinde tutanların ileri sürdükleri inanışlarda, herkese empoze edilen sistemli bir ideoloji karakteri yoktur.(...) Bir çeşit çift devrimin içinden geçerler: Sanayileşme, ama aynı zamanda bir millet oluşması.

365 - Anayasaya bağlı parti çokluğundan hareket edelim. Bu şemaya  (çember şemasına) göre, bu rejim anarşi şeklinde bozulacak, ondan, ihtilalci süreçle dogmatik bir ideolojisi olan tek parti doğacak. Bu parti bir kere iktidara geldi mi, yıpranma yavaş yavaş ideolojik imanın ateşini yok edecek, rejim de, tek parti rejimi kalmakla birlikte, bürokratik bir diktaya, gittikçe daha az dogmatik kesilen bir diktaya yakınlaşacak. Rasyonelleşen bu bürokrasi, bu tek parti, bir gün toplumun temellerinin oldukça sağlamlaştığına inanacak ve partiler arasında kurallara bağlı bir rekabetin gelişmesine izin verecek ve böylece çember tamamlanacak, az çok başlangıç noktasına dönülecektir.

366 - ...Weimar cumhuriyetinde anarşi şeklinde bir bozulma oldu, ama o da Weimar cumhuriyetinin son yıllarına anarşi demek kabul edilirse... Ardından, iktidarın ideolojik bir parti tarafından ele geçirildiği ve doktrini bulunan tekelci tek parti rejiminin kurulduğu görüldü, fakat onu izleyen safha, yani tek parti rejiminin bürokratikleşmesi ve rasyonelleşmesi sonuna varmadı.

367 - Milli kademeye henüz erişmiş ülkeler, yaşlı ülkelere şimdiden ağır gelen partiler rekabeti lüksünü belki yüklenmezler. Sanayileşmenin ilk safhalarını geçiyor olan ülkeler de belki anayasaya bağlı - çoğulcu rejimler lüksünü, yani rakip partiler arasındaki yarışma lüksünü kendilerine çok görebilirler. Tasavvur edilebilecek hiçbir çember bize ne düzenli, ne de kaçınılmaz görünüyor.

368 - (Marx) Hicivci biçiminde hareket etti; çağdaş toplumun can sıkıcı bulduğu bütün yönlerini sevmediği kapitalizmin sırtına yükledi. Çağdaş sanayie, yoksulluğa, sanayileşmenin ilk zamanlarına yüklenebilecek şeylerden kapitalizmi sorumlu tuttu ve mucizevi bir şekilde, kafasında, zamanının toplumlarında kendisine iğrenç görünen ne varsa hepsini ortadan silebilecek bir rejim yarattı. Sınai toplumun nahoş veya korkunç yönlerinin ortadan kalkması için, aşırı, bir basitleştirmeyle, üretim vasıtalarının millileştirilmesi ve planlanması yolunun yeteceğini telkin etti.

369 - ...sınıf mücadelesinin etkililiğine gereğinden fazla değer verdi.

372 - Şu son yıllarda, Anayasa, Paris hükümetlerinin Cezayir'deki Fransız azınlığının isteğine boyun eğmeleri sayesinde, korunabildi.

373 - Bir yıldan beri, parlamenter çoğunluk içinde bir azınlık, çoğunluğun öteki üyelerine karşı iki tehdit savuruyordu. Bunlardan biri, çoğunluğun onlarsız iktidarda kalamayacakları merkezindeydi, zira onların 50 veya 60 oyu olmadığı takdirde, çoğunluğa komünistlerin girmesi zaruri olacaktı. İkincisi, Cezayir'de her türlü politik değişikliğin oradaki Fransızların ayaklanmasına yol açacağını ve bu ayaklanmaya ordunun da katılacağını haber veriyorlardı.

374 - Roma diktatörlüğü zorbalığın tersiydi. Gerçi bir adama mutlak iktidar verilirdi, ama kanununa uygun olarak ve belli bir süre için.

375 - Fransa'da sınai medeniyet için uygun tek rejim olan anayasaya bağlı-çoğulcu rejim, henüz kökleşmemiştir...

Bilinmesi Gereken Terim ve Adlar: 

377 - Kapitalizm: Herkesin kendi mülkiyetine sahip olmak, kazanç sağlamak ve öz işini yürütmek hakkına sahip bulunduğu ekonomik sistem.

377 - Komünizm: Bütün işleri hükümetin sahip bulunup işlettiği bir sosyal ve ekonomik sistem. Bunda, özel mülkiyet ve kazanç ortadan kaldırılmıştır. Herkes devlet için çalışır. Komünistler, sistemlerini iktidara getirmek ve iktidarda tutmak için, sık sık şiddet kullanırlar.

378 - Marshall Planı: Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı George Marshall tarafından, msli ve teknik yardım ile Avrupa'nın ekonomik hayatını onarmak üzere oluşturulmuş program.

378 - NATO: Kuzey Atlantik Andlaşması Örgütü. Komünizme karşı olan milletlerin savunma andlaşması.

379 - Uydu: Daha güçlü bir devlete sıkı bağlarla bağlı veya onun tarafından sömürülen devlet. Doğu Avrupa'nın, politik, ekonomik ve kültürel yönden Sovyetler Birliğini örnek alan komünist devletlerini anlatır.













20 Ağustos 2017

Kitap: Üç Beş Kişi (Adalet Ağaoğlu)


İlk Baskı: 1984
Everest Yayınları
1. Basım: Ekim 2014



"Yeni bir şeye başlamak, yeni bir hayat mıdır?"

Her pazartesi diyete başlamak, yeni bi deftere başlamak, yeni bi bloğa başlamak, zumbaya başlamak, yeni bir dil öğrenmeye başlamak, yeni bir işe başlamak, yeni bir okula başlamak...

Ya da eskileri bırakmak?

Eski kıyafetlerden kurtulmak, eski yeme alışkanlıklarını bırakmak, pineklemeyi bırakmak, sigarayı bırakmak, şekeri bırakmak, eski arkadaşları bırakmak, eski hastalıklı ilişkiyi bırakmak, bi yazarı sevmeyi bırakmak...


----

Söğüt ağaçlarını niye sevdiğimi fark etmemi sağlayan kitap.


----


7 - "Her sabah erken kalkmalıyız. Yüzümüzü yıkar yıkamaz kültürfizik yapmalıyız. Uzun uzun koşmalıyız. Gülle atmalıyız, engeller aşmalıyız; derin derin soluk almalıyız... En önemlisi de, paçamıza mızmızca sarılıp duran şeylere sırt dönmeliyiz..."

9 - Sanki koşunun en hızlı anında önlerine bir atlıaraba hiç çıkmadı, sanki hiç aşık olmadılar, sanki çok saydıkları bir dayının ihanetine hiç uğramadılar, günün birinde almamış gibi yapamayacakları bir telgrafı hiç almadılar...

13 - Deniz, ortadan ayırıp ensesine sıkıca topuz yaptığı saçları, çok ustaca boyandığı için hiç makyajsızmış izlenimi veren yüzüyle çok hoştu. Yine de insanda çekinme duygusu yaratıyprdu. Kocası gibi o da "kendine güven" denen şeyin bir simgesi.

17 - Her şeyi yaşadığını sanıp da, özlemle ilk kez ve pek yaman biçimde tanıştığını ele veren bir yüz.

19 - İnsanın yaşamında, hoşnut edilmeye değer üç beş kişinin kalmış olması az şey midir?

Murat da onları sevindirebilirdi. Onlar ise, bir kez olsun kendisine güvenebilirler. İçlerinden "Ya Murat olmasaydı?" diye geçebilir. Böylece, Murat'ın da bu yeryüzündeki varlık nedeni anlaşılmış olur. Dünyaya salt hayal denizlerinde yüzmek, kimseleri sevindirememek, somut hiçbir şey yapmamak için gelmemiştir; otuzlarında, -biraz geç de olsa- olağanüstü bir buluşmayı gerçekleştirmek için gelmiştir.

20 - ...fakat Ufuk'un kimbilir anlatacak ne çok şeyi vardır. Bizi kendi gözümüzde küçültecek, minicik toz zerreleri haline getirecek kadar çok.

21 - Fakat, önünde sonunda işte herkesin bir evi, yuvası, çoluğu çocuğu oldu. -Felsefe okuyan toparlak delikanlı da... Doktora yapmış, Tarih asistanı hanım hanımcık bir kızla evlenmiş.Ören'de yazlık ev almışlar.- Herkesin bir işi, toplumda bir yeri var. Hepsi yirmi beşlerini de geçti artık. Otuzlarına merdiven dayadı. Ben de işte neredeyse otuzumdayım. Dün küçümseniyordum, bugün de küçümseniyorum. Hep o 'doğru yol'un dışında...

22 - Hiç harcamadı ki, hep biriktirdi.

32 - Kızılderililerden sağ kalanlar olabilirdi. Kendilerine geldiklerinde tüylerini arayabilirlerdi. Tüylerinin yitmesinden, Murat'ın şorlayan kanını sorumlu tutabilirlerdi. Gelgelelim Murat yine yanılmıştı. Kızılderili'nin biri, kendine gelince, tüylere saldıran Murat'ı görmüş, onu yengin zamanların bir fırsatçısı sanıp, okunu sırtına doğrultmuştu. Murat, elinde bir demet Kızılderili tüyüyle geri döndüğü zaman, okun ucu tam göğsüne nişanlanmış oldu.

47 - ...Kısmet bu kenti yaşamadı. Uzaktan baktı, şaştı, öfkelendi, kırıldı, en kötüsü bu kentten ürktü.

49 - Neden sonra karısını uyandıracak, emekli öğretmen sesiyle, "Çocukçağız tehlikede miydi acaba? Darda mı kaldı? Alsa mıydım içeri?" diyecektir. Alsa bir türlü, almasa bir türlü. Zaten, alsa / almasa, olsa / olmasa arasında iş işten geçti.

57 - İlkyaz. Porsuk'a değen, o kirli suyu bile usul okşamalarıyla güzelleştiren söğütlerin ince, gümüşssü yaprakları.

61 - Hala öğrenci Murat... Bir fakülteden cayıp ötekine giderek: Artık hangisine puan tutturursa. Zaten ne fark eder? Hangisinde doğru dürüst ders yapılıyor ki?

61 - Demek, halk uyanmış, kadınlar da özgürlüklerine kavuşmuşlardı?

80 - Fazla yumuşaksın. Gözgöze geldiğin hiçbir canlıyı yok sayamazsın.

85 - Ne tuhaf, karçiçeklerinden onca duyarlı bir sesle sözaçan adamın tetiğe dokunan parmağı hiç titrememişti.

94 - Kardelen, Tahir'le Ufuk arasında bir karşılaştırmayı neden yaptığına şaşıyor. Ufuk'u çok özlediğini anlıyor, bundan ötürü Tahir'e karşı bir suç işleyip işlemediğini düşünüyor, ama hayır; Murat'ı yüreğinde bir dinginlikle anımsarken de, Ufuk'a derin bir özlem duyarken de, Tahir'e sevgisinde hiçbir eksilme olmadığını biraz şaşırarak anlıyor. Babası, Özgür ve ötekiler, hepsi şimdi burada olsalar; kim arkadaş, kim kardeş,  kim sevgili, kim anı; aynı yürekte hepsine bol bol yer var... En gençleri Özgür. Onunla biraz uğraşmak gerekiyor. Sevildiğine inanması...

97 - Yanlış bir şey yapmaktansa, hiçbir şey yapmaz... Nasılsa şarkılar besteler... Onlar da ürkek... Bunca bir burnu büyüklük.

99 - ...babam bile kırk yıllık dostuyla, onun sokaktaki adamla olduğu kadar yakın değildi.

107 - Kısmet, acımayla sevmeyi birbirine karıştırır durur.

111 - Kocasının altı çizilmiş satırlardan nem kapıp, abuk sabuk laflar ederek sinirlerini yerinden oynatmasını istemiyormuş.

149 - Deniz güzel konuşur. Ama hep heyecanlıdır. Bütün çizgiler, renkler 'harika'dır onun için. Her şey 'harika'! Büyükbaba nasıl? Ama ne yapılabilir ki? Çok yaşlı. Yaşamsa sürüyor. Ateşi nasıl? Demek normal. Harika. Akşamüstü döndüm, istediğim renkleri tutturabildiler. Desenler bir harika!.. O mavileri, yeşilleri bir görsen Kısmet! Sana da bir örneğini getirdim. Bayılacaksın. Banyolar, hatta mutfaklar için bile nefis!.. Ferit'le konuştum. Zeynep'i yatırdım. Kendim de bir duş aldım. Biraz uzandım. Yorgunluktan bitmişim. Yolda, günbatımı bir harikaydı!.. Sahi, saat kaç kuzum?

158 - Kimse okuduğunu işe yaratamaz, bu yaratıyor maşallah...

161 - "Siz köylüyü yerinde tutmak istersiniz, şehirde de kendiniz oturursunuz. Ben, köylüyü şehirli edeceğim"...

167 - ...Hacı Süleyman Çakır Caddesi...

183 - Noo, no efendim, bunlar sohbet için içmioorlar, içmek için sohbet eder görünüoorlar!..

188 - Batılılaşmayacak mıydı? İşte, yeni Türkiye Cumhuriyeti için, hazırına, sözde Batılılaşmış saray çevresi artıkları... Yabancı devlet adamlarının ziyaretlerinde, onlar onuruna verilen şölenlerde, balolarda bu topluluk gerekliydi. Uygarlık yarışının yüzakı topluluğu.

202 - ...büyük kentlerde bu türden kadınlarla 'aşk hayatı yaşamak', geçmişte gizlilikle yürütülen bu türden ilişkileri bu kentte, özellikle açık biçimde yaşayabilmek, en büyük özlemleriydi. Sanki bu, politik güçlerinin olduğu kadar, işadamlıklarının da zorunlu kıldığı bir şeydi, yeni konumlarının gereğiydi. Anneler, karıları, bıraktıkları yerde, başlarında kar gibi tülbentleri, sabah akşam, ölenler ve günahlar için dua etmeli, erkeklerinin yeni gömleklerini kolalamalıydılar.

214 - İşte Azra, özgürlüğünü kanıtlamak için, kocasını buzluktan buz çıkarmaya koşturuyor.

220 - "Bir mektuptan medet umup alanlarda ölmeyi göze alma romantizmi ne işe yarayabilirdi ki? Hiç... hiç... hepsi hiç!..."

221 - ...arabanın radyosunda bir kez daha devletin ürkek, kararsız, ancak 'huzur' diye inleyebilen cılız sesi işitiliyordu. De Gaulle, Amerika'ya, NATO'ya ve Avrupa Birliği'ne karşı tavır almıştı. Yılların katı ve tutucu askeri, Komünist Çin'i tek başına tanımaya kalkmıştı. Nükleer denemeleri durdurma anlaşmasına katılmayı reddederek vatandaşlarının bile kendisini anlamasını güçleştirmişti. (...) devlet radyosu, hala, Başkan Kennedy'nin kurban gittiği suikastı, hiç yorumsuz, bir polis olayı gibi veriyor; Kruşçev'in birdenbire düşürülüp tarihin karanlık sayfalarına sımsıkı kilitlenişi ardından, yedi sekiz yüz milyonluk Komünist Çin'in ilk atom bombasını patlatmasını, Kayseri Cezaevi'ndekilerindekilerin bir gecede boşaltılmasını ne kadar önemsiyorsa, o kadar önemsiyordu. NATO'ya, CENTO'ya nasıl olsa sımsıkı bağlıydık ve nasıl olsa ABD dış politikada izleyeceğimiz yolu bize gösterirdi. (...) Yeni anayasanın getirdiği bir takım yeni özgürlükler, ilkağızda, Kayseri Cezaevi'ne kapatılanların salıverilmeleriyle sonuçlanmıştı. Arabanın radyosunda spikerin nekadar şaşkın bir sesi vardı!

225 - Zengin bir adamın karısı olmaktan gelen özgürlük lüksü.

234 - İşte şimdi Kısmetçikten ne ayrımı kaldı Sedat'ın? Çok yetişmiş, çok ayrı yerlerde iki kişi, nasıl oluyor da aynı noktada buluşuyorlar!..

236 - -Hem Murat beni istemez ki. Onun...- Bir defasında gözleri dolmuş, "Murat'a ayak bağı olurum dayı" demişti inlercesine.

241 - Onun, kendini çeviren sınırları bir türlü aşıp dışına çıkmayacak ezik, küskün dünyası...

242 - Ferit, onun bu evecen açıklamalarda bulunurken şişen boyun damarlarına bakıyor: Bazı kadınlar güzel bir çilekli turta yapabilmiş de olmaktan acaba neden hep böyle korkarlar?

243 - İlk defa bu türden şakalaşmalarda bir tatsızlık, anlamsızlık; dayanılması güç bir yüzeysellik buluyor.

244 - Cinsel özgürlüğüne sahip çıktığını kanıtlamak adına, içine düştüğü çocuk beceriksizliği. Kafasındakiyle gövdesi, geçmişle şimdi arasında bir uyum sağlayabilmek için verdiği savaş.

244 - O ise fazla istekli, ha desen boşalacak da, benim gelmemi beklediği için boşalamıyormuş, boşalınca da bir daha duramayacakmış, hiç doyamayacakmış gibi; sözümona böyle azgın kadın rolüyle hep sahnededir.

245 - ...ne eksik, ne fazla; yeterince etli bir kadın gövdesi.

250 - Dostlarını olduğu gibi kabul edebilen, benim kendisine yapışıp durmama da hep saygı göstermiş olan Ferit, bakarsın bununla yetinmez, "Hepinizin canı cehenneme!" diye haykırabilir. Kapıyı vurup çıkabilir. Böylece o hoşgörülü, ozan yapılı Ferit efsanesi de sona erer. Denesem mi? Biraz daha dürtsem mi?

252 - Hiçbir şey yapmadığı halde, pek çok şeyi kötü yapan yalnız kendisiymiş, bundan ötürü de, bütün o kötü şeylerin hesabı kendisinden sorulacakmış gibi bir ürküntü, çekiniklik içinde yaşamıştır. Kendi bunalımını başkasının bunalımı gibi sunmamıştır.

261 - Ona, yeni anayasamızın bireye verdiği özgürlük benzeri özgürlükler öneriyorum. Gücünü kandan almayan... Kısmet'e tek başına kişi özgürlüğü uzatıyorum. Onu kullandığı zaman çekeceklerini de ben ödemeyeceğim üstelik.

262 - siz öyle dediniz, diye değil... Ben bazan böyle ağlarım... Neden, bilmiyorum...

264 - ...burada o kadar çok ayna var ki, gövdemi bir türlü bulamıyorum anne!..

268 - "Niçin sanayileşmek istedik? Ferit bu kadar yıl neden bunları anlatmaya çalıştı? Devlet eliyle kalkınmanın daha kötü bir yol olduğuna inandığı için mi, yoksa gerçekçi olduğu, sermaye işbirliğindeki devlet ayıbını örtmek için mi?"

269 - Başkentte, şimdi burada, toplumdaki konumları başkalarını aydınlatmak olan bütün bu eski okul arkadaşları, asıl onlar, sanki yabancı bir ülkede, bilmedikleri bir evde, pek çok ayna arasında gövdelerini yitirmiş de bulamıyor gibiler.

269 - Soluk renkler böyledir. Kendilerini gözümüze gözümüze sokmazlar. Arıçiçeklerini biz seçemeyiz, karçiçeklerini de. Azralar... Onlar ararsa, hemen koşarız. Pastelleri seçmekten nekadar uzağız.

271 - "Solcular vatan evlatlarımızı, adamlarımızı, işçilerimizi vuruyor" diye orada burada yaygarayı bastı şekerci de.

271 - Güç olan, bu zifir karanlıkta, elyordamıyla katilin tam kendisini bulmak.

276 - Gecenin sonuna doğru, oracıkta Selmin'i elinden tutup kaldırışım... Murat'ın şaşkın, yıkkın bakışları önünde, "Sonra görüşürüz" diye çekip gidişim. Selmin, sürükleniyordu. En küçük bir direnme göstermeksizin. Sonra Murat'ı alkol komasından hastaneye kaldırmışlar.

276 - Ben sadece insanım, diyor, gerçekçi bir insan!

306 - Bana gülmesini de göze almıştım. Yakın görünüşü altındaki uzaklığını...

306 - Beni aramadı. Benim de onları aramam gerekmiyor işte. Merak ederler, diye üzülmem, geri dönmem gerekmiyor. Dayım merak bile etmedi, beni aramadı. Hem sürekli unutlmak, hem sürekli göz önünde tutulmak. En kötüsü bu. Evet efendim, hiçbiri yoklar! Murat yok, dayım yok, eşim yok, annem de yok, halam, eniştem de yoklar... Evim yok, namusum...

310 - Beklemek. Eskişehir'de beklemek. Hep, yeni bir şey oldu, olacak umuduyla otuzuna gelmek ve geçmek.

319 - Ferit Dayı'mla ne hoş itişip kakışır. Her konuda ona laf yetiştirir. Düşüncelerini birbirlerine anlatabilmek için gerekirse horoz gibi dövüşürler. Onlara imrenirim. Ben hiçbir düşüncemi dışa vuramam, vursam da kimse dinlemez. O zaman böyle, hep içimden konuşa konuşa...

322 - Murat konuk mu? Yabancı mı? Gözümün bebeği. Asıl konuk, Orhan...

323 - ...sarışın teni renksiz, kupkuru, tozlu bir bozkır.

323 - Neden en sevinilecek anlarımızda bile sevinemedik?

325 - Kendisini çocukken sevdiğim, uğrunda ölebilecek kadar sevdiğim gibi sevmemem gerektiğini bilemezdi.

329 - Kendilerine gösterdikleri özen, orada ya fazla, ya eksikti sanki. Olmayan, tutmayan bir şey vardı.

331 - Oysa sabah olup ortalık aydınlanınca, günlük yaşam patlayınca, insan cayıyor, erteliyor. Yeniden 'yarın sabah' diyor; sabahla yüzyüze gelinince de geceleyin alınan kararlar uygulanamıyor.

331 - Gerçekte benim de bir süre yalnız kalmam gerekirdi. Kendi başıma bakalım, ne yapıyorum, ne yapamıyorum; elimden ne geliyor, ne gelmiyor; görmeli, öğrenmeliydim. Ben neyim? Gücüm ne? Bunu öğrenemedikten sonra, ha binmişim bu trene, ha binmemişim.

331 - Benim kendi gücüm ne? Bunu hiçbir zaman tam bilemeyeceğim demek?

332 - Ufuk, nekadar ayıplamıştı beni, "Kardeşin bile çok daha anlamlı bir şey yapıyor; sevdiği kadının peşinden gidiyor. Sen böyle bir şeyi de beceremeyeceksin Kısmet. Hep işin kolayına kaçacaksın. Yaşamak yürekliliğini gösteremeyeceksin. Evet, çünkü yaşamak zor zanaat. Bunu sonuna dek göze alamıyorsun. Zaten sevdiğinle de sonuna dek gidemiyorsun" demişti.

333 - Zaten benim bir işe girmem, gerçekten muhtaç birinin işsiz kalması demek değil midir? Ama herkes pasta yapamaz, ilik açamaz. Ben de onların işini yapamam... Fakat benim ardımda geçindirilecek kimsem yok, kimse bana muhtaç değil!..

334 - Kaç muhtaç insan varken iş aramaya, iş istemeye utanmıyor musunuz? Evlilik takılarınızı da çantanıza atıp nereye kaçıyorsunuz bakalım? O kadar aç, işsiz insan varken, sizin derdinizle uğraşacak değiliz. Dön geri!.. Duydunuz mu memur bey, kendini tanımak istiyormuş, anlamlı bir hayat istiyormuş; bu nerede bulunur, yenilir mi, içilir mi? Hah hah hah!..

334 - Okumalıymışım, ama okuduklarımı unutup gitmeliymişim! Üstümde hiç izi kalmamalıymış. O zamanlar da haykırmak isterdim: Dolmayı doldur, tatlıyı yap, salatayı hazırla, fakat yenmesin, öyle mi? Yemesene!..

339 - Çocuklar, Çıplak Kral'a ve terzisine çok güldükleri halde sevinçleri nekadar çabuk tükeniyor! -az sonra yine birbirleriyle itişip kakışmaya başlamışlardı...

346 - Kocaman bir akkuş olsa, kanatlarına binip gitsem! Ya Ufuk birlikte olduğumuzu, ona kendimi öptürdüğümü herkese söylerse?

349 - "Benimle gelsene. Yaşamın çok daha anlamlı olur."

349 - Şimdi otuz üçümdeyim ve iki yanımda hiç açılmamış kanatlarım.

350 - Beni hoş, temiz, fazla titiz ve uysal buluyorlar. Sonra çarçabuk unutuyorlar. Benim şarkım yok. Karçiçeklerim de yok.

351 - Kısmet o gün, kendisinin de bir işe yaradığını, hayatın bir anlamı olduğunu düşünmüştü. Mutluluğa benzer bir şey duymuştu yine. Bu duyguyu, yakaladığı her anda hemen yitiriyordu. Güven sürmüyordu. Ne kendisine, ne başkalarına.

351 - Azra Hanım, omlet sarmalı pilavın nasıl yapıldığını sormuştu Kısmet'e. Tarifini bir köşeye yazmıştı. Yazdığı kağıdı masada unutup gitmişti sonra.

352 - Ferit Dayısının biraraya getirdiği bütün bu insanlar da birbirlerine güvenmiyorlardı. (...) Ortak noktada birleşen iki kişi bile yoktu sanki.

355 - Kimini de yazarı elinden tutup çıkarırdı kuyusundan. Galiba tek başına kurtulanlar da hep yazarı tarafından kurtarılanlardı. Onlara fazla inanmadım. Ben en çok yeni hayatına ölümle başlayan roman kahramanlarını sevdim. İnsanın kendi kendine yeni bir hayatın içine doğru yürümesini, ölüme yürümekle eşdeğer, onun kadar gözüpeklik isteyen bir iş olarak gördüm. En fazla da bunları inandırıcı buldum.

356 - Yeni bir şeye başlamak yeni bir hayat mıdır?

356 - Trene, üç beş saatlik bir yolculuğa, geçmişteki üç beş kişiye belbağlayarak mı yeni bir hayatım olacak?


17 Ağustos 2017

Kitap: Dünyanın Sefaleti - 4. Kısım (Pierre Bourdieu vd.)


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: Devlet Elini Çekince

308 - ...gazetelerdeki köşelerinde "İslami başörtüsü" üzerine veya Paris veya Lyon'un şu veya bu kenar mahallesinde vuku bulan "olaylar" üzerine alimane bir şekilde yazıp duran gazeteciler ile gazeteci filozoflardan, kaydedip  analiz ettiklerini düşündükleri "olay"ın üretilmesine bizzat gazeteciliğin ne türden bir katkısı olduğunu sorgulamalarını bekleyebilir miyiz? (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

308 - Ekonomik kriz ile işsizliğin bir sonucu olarak en yoksul ve en dezavantajlı toplulukların yoğunlaştığı sürgün yerlerinin ya da varoşların ortaya çıkışının temel sebebi, devletin geri çekilmesi ve kamu konutlarının inşası için verilen sübvansiyonların kesilmesidir. 1970'lerde kamu konutlarının inşası için verilen sübvansiyonların yerini, bireylere sağlanan yardımlar almıştır. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

309 - Ekonomik liberalizm siyasi özgürlüğün yeter şartı addedilerek devlet müdahaleciliği "totalitarizm"e indirgenir; sosyalizm Sovyetçilikle özdeşleştirilerek, eşitsizliklerin kaçınılmaz olduğu (bu durumun en iyilerin şevkini kaçırdığını belirtmekten de geri durmadan) ve her halükarda ancak özgürlük pahasına sürdürülebileceği iddia edilir; verimlilik ve modernlik özel sektörle, arkaizm ve hantallık da kamu sektörüyle bağdaştırılarak, ilişki kurulan kişinin artık kullanıcı olarak değil de daha eşitlikçi ve etkin bir ilişki kurmak adına müşteri olarak düşünülmesi istenir ve "modernleşme", kamu hizmetlerinden en karlı olanların özel sektöre devredilmesi, kamu sektöründeki "hantallık" ve verimsizlikten sorumlu tutulan alt kademe çalışanlarının da tasfiye edilmesi veya hizaya getirilmesiyle özdeşleştirilir. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

310 - (Fransa'nın belli başlı okullarında eğitim görmüş yüksek devlet soylularını tanımlıyor) Bu kişiler, prim peşinde koşan ve tek harekette özel sektöre atlamak için hazır bekleyen yeni seçkinlerdir. 1960'lı yıllarda "kamu hizmeti" ruhu için (başkaları için) iman tazelemekten, özellikle 1980'den sonra ise şahsi teşebbüs kültüne methiyeler düzmekten bitap düştükten sonra, özellikle personel yönetimi hususunda (kötü) adetlerini taklit ettikleri kurumlarla özdeşleşmiş finansal veya şahsi kısıt ve risklerden kendileri azade olan bu kişiler, kamu hizmetlerini özel bir girişimi yönetir gibi yönetme iddiasını taşımaktalar. Kazanılmış sosyal hakların korporatist savunusu sayesinde sahip oldukları kaskatı statüleriyle, özel sektörün risklerinden korunan personele, bu tuzu kuru memurlara saldırmak amacıyla modernleşmenin mecburiyetlerinden dem vuran da onlardır, verimlilik adına iş gücünü kademe kademe azaltmaktan bahsetmedikleri zamanlarda iş esnekliğinin faydalarını saymakla bitiremeyen de. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

311 - Verimlilik, randıman, rekabet gücü ya da düpedüz karın kendisi yüceltilirken, genelde belli bir mesleki çıkarsızlıkla, çoğunlukla inançlı bir kendini adamayla yerine getirilen görevlerin temelinin sarsılmakta olduğu nasıl görülmez(Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

311 - Neoliberal yaklaşımla mükemmel bir uyum sağlayan doğrudan para yardımı, "dayanışmayı basit bir para yardımına indirger" ve tüketilebilmesini hedeflemekle yetinir (ya da daha fazla tüketimde bulunulmasını teşvik eder), ancak tüketimi yönlendirmeye ya da şekillendirmeye çalışmaz. Bu demek oluyor ki, dağıtımın bizzat yapılarını hedef alan devlet politikası, yerini, sadece ekonomik ve kültürel sermaye kaynaklarının eşitsiz dağılımının sonuçlarını düzeltmeye çalışmakla yetinen bir politikaya bırakıyor. Ortaya da "hak eden yoksulların" (deserving poors) faydalanabildiği, eski güzel günlerin dini hayırseverliğine benzer türden bir devlet hayırseverliği çıkıyor. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

313 - ...okulun bir yandan körükleyip diğer yandan söndürdüğü beklentilerin iç uyumsuzluğu... (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

313 - Fakat okul, onları, kol emeğini, özellikle de fabrikalarda çalışmayı  ve genel olarak da işçi sınıfı koşullarını reddetmeye iterek, gençlerin, sahip olabilecekleri tek geleceği ellerinin tersiyle itmelerine neden olur; bunun yanı sıra, görünüşte vaat ettiği geleceği de hiçbir biçimde taahhüt etmez. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

314 - Genelde söylenilenin aksine bu (siyasi ve sendikal) örgütler, eski "kızıl mahallelerde", sadece "isyanı yönlendirip düzenleme" işini yürütmez, aynı zamanda bütün bir hayatı kucaklayıp (sportif, kültürel ve sosyal faaliyetlerle) isyana, ama aynı zamanda tüm varlığa anlam katmaya yardımcı olurdu. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

314 - Genç göçmenler için okul, bir yandan, Fransız toplumuna (ayrıca, az ya da çok açık bir biçimde bu toplumun demokratik kültürüne ve bu kültürün ürettiği ırkçılık karşıtlığı gibi evrenselci ideallere) hukuken tamamıyla mensup olduklarını, diğer yandan ise bu toplumdan bilfiil tamamıyla dışlandıklarını (okulun yargıları [notlar, karneler vb.] bunun ilanıdır) keşfedip deneyimledikleri yerdir. (Devlet Elini Çekince, Pierre Bourdieu)

337 - Bölge düzeyinde, siyasi görüşleriyle seçilmişler, meşrulaştırıcı belgeleri sunma işini yürüten birkaç uzman. (İmkansız Görev, Pierre Bourdieu)

342 - "İnfaz hakiminin verdiği her karar, en nihayetinde hapis cezasını vermiş olan hakimi sorgulamaktadır... Savcıyı da sorgulamaktadır çünkü savcı aslında gerçekten mutabık değildir ama bunu dile getirmeye cesaret edemez, yani... Hapishane müdürünü de sorgulamaktadır çünkü cezalı olup da bu cezasını dışarda çeken insanlarla uğraşmak müdürün hoşuna gitmez, çünkü kendi otoritesi altındadırlar. (...) Dolayısıyla ne kadar aktifseniz, [sistemi] o kadar sorgulamaktasınızdır." (Kurumsal Kötü Niyet, Pierre Bourdieu)

342 - (Kanunun sunduğu imkanların hayata geçirilmesine engel olan reel koşulların başında) kanunu uygulamakla sorumlu faillerin, hiyerarşiye bağlılık ve bu türden bir kast ruhu nedeniyle, gerçekliklerle, hatta dahası insanlarla -özellikle de kendilerinden daha ast konumdakilerle- doğrudan yüzleşmelerini engelleyen yatkınlıkları geliyor. (Kurumsal Kötü Niyet, Pierre Bourdieu)

343 - ...kurum, kuruma bağlı kalan ve kurumun olumlu potansiyellerini geliştirip görevini yerine getirmeye çabalayanları ödüllendirmez. (Kurumsal Kötü Niyet, Pierre Bourdieu)

343 - Sağ el -bu örnekte savcılık- "sosyal meseleler" ile ilgilenen aktör ve organların oluşturduğu sol elin ne yaptığını bilmek istemiyor. Sartre'ın yaptığı gibi, kötü niyeti, kişinin kendine yalan söylemesi olarak tanımlarsak burada da kurumsal bir kötü niyet söz konusu. Zira devlet kurumları devletin icra etmesi gereken resmi görevlerle gerçekten uyuşan eylem ve tedbirleri, kolektif olarak arkasında durulan bir tür ikili oyun ve ikili bilinçle reddetme veya zora sokma eğilimindedirler. (Kurumsal Kötü Niyet, Pierre Bourdieu)

346 - Bir anlamda "sokak eğitmeni" olarak iktidarı sokağa taşıyor; fakat muktedirlere de sokağın gücünü sürekli hatırlatıyor. (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

348 - "Ve aslında kurum aracılığıyla hareket ettiğinizde, bağımlıları bir doktora veya bununla ilgili derneklere göndermek istediğinizde onların tedavi görmeden önce bir sürü mülakattan geçmeleri gerekiyordu. Oysa bağımlılar uyuşturucuyu bırakmak istediklerinde derhal harekete geçilmeli. Uyuşturucunun etkisinde dahi olsalar, her zaman [vurguluyor] derhal harekete geçilmesi gerekir..." (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

348 - "Ağzı laf yapan bir bağımlıydım onlara göre. Aslında ağzı laf yapan, belli bir güç sahibi bir bağımlıydım..." (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

351 - "HLM'ler, şimdi onları yıkıp yerine güzel ofisler inşa etmeye koyulmuşlar. Belediye Başkanı'nın, "zaten sadece 50 kilometre öteye taşınmaları gerekecek," dediğini duydum." (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

352 - "Onları bir günde değiştiremem ya! Adama iş verdim diye bir günde melek olacağı yok yani.  Yani bir geçiş aşaması gerekiyordu. Şırınga mı istiyor, gider çalar. Demek ki uyuşturucuyu bırakmamış. Ama bir gün onu hastaneye yatırabilirsen, hırsızlık yaptığı yerde kalmış olacak." (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

353 - "Kendilerinden daha büyük bir güce bir şeyler katanların her zaman daha az güçlü olanlar olması tuhaf. Çünkü bundan belediye kazançlı çıkıyor. Siyasi olarak kazançlı çıkıyor... Belediye Başkanı... Tüm iktidar yapıları, az güçlü olanlara bağlı; az güçlü olanlar da işlerine devam edebilmek için iktidardakilere bağlı." (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

354 - "...onlarla aynı hayatı yaşamadığımı çok iyi bilirler. Ama onlara yardım edebileceğimi anlamaları için beni biri ya da bir şeyle özdeşleştirmeleri gerekir." (Çifte Kısıt, Pierre Bourdieu ve Gabrielle Balazs)

356 - Bu yorumlar sadece bu sorunlarla ilgisi olmayanlara değil, kendilerinin de az çok kafa karışıklığı ile sezdiği ama meşru bir söylem bulamadıkları için dile getiremedikleri bir sorun hakkında meşru bir söyleme kavuşan, ilgili taraflara da dayatılır. (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

356 - Bu kamusal söylem, gücünü, ortak kanıya çok yakın durmasından ötürü herkese malum şeylerden bahsediyormuş gibi görünmekten almasından ötürü daha da perdeleyici niteliktedir. (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

358 - Anketlerle yapılan kamuoyu araştırmaları, hem kamuoyu hem de gazeteciler tarafından -hatta bazı uzmanlarca da- "bilimsel" addediliyor; zira "bilimsellik" görüntüsü verecek tüm işaretlere sahipler: temsili örneklemler (sanki asıl mesele buymuş gibi), soru formları, oran ve grafiklerle sunulan yanıtlar vb. Dahası bu araştırmalarla birlikte, sosyoloğun hem varlığı hem de ampirik olarak yürütülen çalışmayı genişletip onun ötesine geçerek toplumsal mekanizmaları analiz etmek amacıyla tasarladığı sorular ortadan kayboluyor. Bu kamuoyu araştırmaları, birkaç satırla özetlenmesi zor ya da imkansız olan karmaşık yorumlara yer vermedikleri ve verdikleri bilgilerin çabuk işlenebilir halde olmasından ötürü özellikle de gazetecilerce çok rağbet görür. (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

359 - Son 10 yıldaki değişimle ilgili bir fikri olması pek mümkün görünmeyen genç insanların rastgele verdikleri cevaplarla ne yapılabilir? (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

361 - Bu tipik "siyaset mantığındaki" soru, tam da cevap verenlerin çoğu bir şey bilmediği için "bildiğiniz gibi" ifadesiyle başlıyor. Soru daha basit, masum bir cümleyle başlayıp aslında mali hukukla ilgili bir soruya evriliyor (uzmanlar, yerel vergilerin, hakkında çok şey yazılmış olan karmaşık bir mesele olduğunu bilir) ve hükümetin projesini öyle bir şekilde sunuyor ki ona karşıt olmak zor görünüyor. (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

362 - ...bu analizin, üretildiği toplumsal koşullardan kaynaklanan kısıtlılıkları da mevcut. Tespite, yani asıl olarak sorunlu mahallelerdeki durumu anlamaya yönelik kısma ayrılan yer nispeten kısa. (...) Dahası, bu yüksek bürokratlara verilen görevin esasen siyasi nitelikte olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Ama bizzat analizin kendisi de, entelektüelden ziyade siyasi bir mantığa riayet etme eğilimi gösteriyor. Bu yüksek bürokratlar, titiz ve kesin bir entelektüel inşaya neredeyse hiçbir zaman uygun olmayan bir uzmanların fikirlerini alma mantığına göre, herkesi, demokratik ve "tarafsız" biçimde dinlemek durumundadırlar. Kendilerinden genellikle bağlamından koparılmış kısa analizler alıntılanan yazarlar, hayli heterojen (aslında birbirleriyle çatışan) dünyalara aitlerdir (raporda bahsi geçen yazarların listesini, bir sosyoloğun neredeyse manasız bulması mümkündür...). Bu belgenin hazırlanışındaki mantık, açıklamaktan ziyade tasvirde bulunuyor. (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

364 - Bu türden raporlar, medyada önceden inşa edilmiş sorunsaldan gerçek anlamda kopamazlar; zira asli işlevleri onlara cevap vermektir. Raporu yazan kişi, analiz edilmesi gerekenin, toplumsal grupların uzama nasıl kazındığı olduğunu; sorgulanması gerekenin, bu grupların toplumsal yeniden üretimleri ve bireylerin izledikleri güzergah olduğunu; ölçülebilmesi gerekenin, gayrimenkul piyasası, eğitim sistemi ile emek piayasasına ilişkin kamu politikalarının bu grupları nasıl etkilediği olduğunu görmemektedir. Çözümün "kenar mahallelerin" kendilerinde bulunamayacağını anlamak için, bu "kenar mahallelerde" çalışan insanları, sosyal hizmet görevlilerini, devlet istihdam bürolarının müdürleri ile geçici istihdam kurumlarının yöneticilerini gerçek anlamda dinlemek yeterli olacaktır. Zira söz konusu sorunların asıl sebepleri sitelerde değil, çoğunlukla devletin ta kalbindedir. (Devletin Bakış Açısı, Patrick Champagne)

370 - Hakimlerin toplumsal kökenleri, genelde emniyet müdürlerininkinden, cezaevi müdürlerininkinden ve özellikle de jandarma personelininkinden daha üst seviyededir... (Düzenin Koruyucuları Arasında Kargaşa, Remi Lenoir)

373 - ...hakimlerin egemen sınıf içindeki konumu, muhtemelen kamudan ziyade (öte yandan finansal saikler artık kamuda da üstündür) özel sektörde başka mesleklerin yükselişe geçmesiyle beraber gerilemiştir. (Düzenin Koruyucuları Arasında Kargaşa, Remi Lenoir)

378 - ...konuşmaya ikna olan kadınlar (kadın polisler), "polis değerlerini" içselleştirmiş olmakla birlikte, geleneksel tarzda konuşma zorunluluğunu daha az hisseder ve daha özgür ve dürüst bir biçimde, hatta bazen iğneleyici bir mizahla konuşurlar. (Kadın ve Polis, Remi Lenoir)

379 - ..."durağan" her şeyden, yani ona "ailesini" -özellikle de akrabalarını- hatırlatan her şeyden nefret etmesi. (Kadın ve Polis, Remi Lenoir)

380 - Agnes'in ironik bir berraklık ve bir nebze kötümserlikle konuşmasının nedeni, şüphesiz, emniyetin içinde bulunduğu boşluk ve atalettir çünkü bu kurum, Agnes'in içinde bulunduğu çevreden kurtulmasını sağlayan enerjisini dizginliyor. (Kadın ve Polis, Remi Lenoir)

390 - "Zorunlu kamu hizmeti cezası bir işe yaramıyor. (...) mesela, zorunlu bir kamu hizmetinde çalışarak cezalarını çekmek isteyen 1000 kişi var ama 1000 tane yer yok, üstelik oralarda ne yaptıkları da meçhul." (Kadın ve Polis, Remi Lenoir)

391 - (Memleketime dönmek) "İstiyorum, havası için falan ama yaşlı komiserlerle ilişki kurmam gerekeceğini düşündüğümde istemiyorum. Kıdemleri mesele değil de zihniyetleriyle uğraşamam." (Kadın ve Polis, Remi Lenoir)

397 - Oysa kendi içinde kapalı hiçbir zümrede -yargı erki de bunlardan biri- iyi ilişkiler olmaksızın hızlı ilerleme elde etmek mümkün değildir. (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

399 - Sürekli taşınma ve yeniden yerleşmeler neticesinde, aceleyle hep sil baştan düzen kurmaya çalışmış, yalnız kalmış, kendine ve başkalarına olan güvenini yitirmiş... (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

402 - Her şeyden evvel Andre, kurumun saygınlığının ("yargılama meşruiyetinin") onarılmasının tek yolunu -"yargıcın aslında yaptığı işe", bu işi ne "kapsamda" ve "kalitede" yaptığına ve işin tüm faillerce (meslektaşlar, avukatlar, polis memurları ve hatta ilgilendiği hükümlüler) nasıl değerlendirildiğine bakılmalı- etkileyici bir biçimde anlatırken bu alanın gerçek işleyiş mantığını, reddettiği şeyler üzerinden aslında nasıl işlediğini, neleri varsaydığını bize hatırlatıyor. (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

405 - "Avukatlıkta da canımı sıkan iki şey var; biri, düşündüğünün aksine şeyler söylemek; çünkü bazen avukatların, tamamen aynı fikirde olmadıkları konumları savunmak zorunda kaldıkları oluyor, buna değer bir durum olsa bile..." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

405 - "Benim zamanımda insanlar, bir patronun emrinde çalışmak istemezdi; kamu hizmetleri kavramı önemliydi; çok para kazanmak umrunda değildi, aksine bu istek beni çok şaşırtırdı; başka insanlardan para almak istemezdim ama kamu hizmeti vermek için, kamu yararına hizmet etmek için bir maaşının olması iyi bir şey." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

408 - "...insanım sonuçta; insanların adalete saygı duymasını isterim ama karşılarında insanlıktan nasibini almamış, kendilerine acı çektirmek isteyen biri olduğunu düşünmelerini de istemem." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

409 - "Yargıçlar (...) "Başımızı belaya sokmayalım, mahkumiyet verelim gitsin!" diyorlar; verdikleri karara gerekçe sunmaktan acizler." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

409 - "...çok sayıda yargıcın hiçbir şey yapmadığı gerçeğinin üzerinin grevle kapatılması yanlış, kimse (sendika) bununla mücadele etmek istemiyor." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

409 - "Düşüncelerin yenilikçi olunca, şimdi burada yapıp ettiklerin hakkında düşünme zahmetinden kurtuluyorsun. Artık pek aktivist değilim, belli şeyler yapıyorum, belirli ilkeler adına bir şeyler yapıyorum; sendikalara sitemimin nedeni, mesele bağımsızlık olunca, "Ah ama önce bağımsızlığı tehdit eden bir eyleme maruz kalan mağdurun kendisinin mücadele edip yardım talebinde bulunmasını beklemek lazım..." demeleri. Bence böyle olmaz; bağımsızlık, saldırıya uğrayan kişi adına değil, bir ilke olarak savunulmalı. Sayın X, Y ya da Z'yi savunmak değil mesele; mesele, katiyetle gözetilmesi gereken bir ilkeyi savunmak..." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

410 - "...yargıç kendisine saygı duyulmasını istiyorsa poliste tanıdıkları olacak." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

411 - "Bence seni kimlerin takdir ettiğini, birlikte çalıştığın insanların takdir edip etmediğini bilmek en önemli şeylerden biri. (...) özellikle de hapse attıklarım bana saygı duyardı." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)

412 - "Gerçekliğe uymayan, tırnak içinde yanlış bir "ölçü" kullanılıyor; yani mesela bir patronu hapse atarsanız insanlar, "Bu da ölçüsüz oldu, doğru değil!" diyorlar. Uyguladığı şiddet yüzünden bir polise dava açarsanız, "Hayır, bu doğru değil!" diyorlar. Kısacası, sana bildiriyorlar, sonra bunun tersine, kabahat işleyen sıradan insanların acılarını paylaşmaya kalkarsan da seni hassaslıkla, duygusallıkla falan suçluyorlar." (Canlı Bir Sitem, Remi Lenoir)







14 Ağustos 2017

Kitap: Down and Out in Paris and London (George Orwell)



Amsterdam'da ikinciel dükkanlarından birinde, sırtında sadece kocaman puntolarla GEORGE ORWELL yazan 800 küsur sayfalık bir kitap buldum. Türkçe baskılarından tanıdığım Down and Out in Paris and London (Paris ve Londra'da Beş Parasız) ve Homage to Catalonia (Katalonya'ya Selam) ile birlikte ilk kez duyduğum The Road to Wigan Pier ve 1931-1949 arası gazete makalelerini de içeriyor. Ah be dedim, şunu okuyacak İngilizce olsaydı bende... Yine de alsam mı? İlerde okurum belki... Hem Zorba'yı okumuştum! Zorba'nın aslı İngilizce miydi akıllım, Virgina Woolf'u okuyabildin mi? Amaaan, hem kimbilir kaçadır, ilerde okurum diye o kadar para verilir mi kitaba, sen önce evdekileri oku... diye kendi kendime ktartışırken, bi taraftan da göz atmaya başladım. Göz attıkça anlayabildiğimi fark ettim, burun kıvıran kendime nanik yaptım. Sonra ön sayfasında 2euro yazdığını gördüm (Türkiye'deki sahaflar gibi, burda da bazılarında kitabın ön sayfasına fiyat yazıyorlar, tabii kurşun kalemle). Yok canım, dedim, yanlıştır, yıllar öncesinin fiyatıdır o. 

Sonuç olarak fiyatın doğru olduğunu öğrenir öğrenmez aldım ve tüm kitabı bir çırpıda bitirmek zorunda olmadığıma kendimi ikna edince, başladım okumaya.

İlkinden yani başlığa konu olan kitaptan başladım, zira uzun zamandır merak ediyordum. Roman olduğunu sanıyordum. Değilmiş, anı üslubuyla yazılmış. Kitap boyunca gerçekten anı mı, yoksa kurgu mu, emin olamadım. Gerçek olması ihtimaline inanamıyor insan. Çünkü Paris'te ve Londra'da günlerce aç kaldığından ve modern kölelik sayılacak işler yaptığından bahsediyor. Kurguysa da öyle bir anlatıyor ki, okurunu kandırmış olacağı için Orwell'e sinirleniyorum, O'na bunu yakıştıramıyorum. Gerçeği hala bilmiyorum. Araştırırken tatmin olup, yazma isteğimi kaybederim korkusuyla, önce içimi buraya döküyorum, sonunda araştıracağım, küçük bi ekleme yaparım belki. 

Kitap, Paris'te bir sokak tasviriyle başlıyor. En ucuz otellerle, işsizlerle, orda burda köpek gibi çalışıp kazandıkları parayı içkiye yatıranlarla dolu bir sokak. Orwell, hem onlardan biri, hem de onları izliyor. Sanki sırf deneyim olsun diye kendini oraya atmış, insanların arasına sızmış gibi. (Gönlübol'daki Filiz Akın gibi). İngilizce dersleri veriyor durumu iyi olan Fransızlara, çocuklarına, arada bir de gazeteler için yazdığı yazılardan para kazanıyor. Başka mahareti yok. Sonunda bu işlerden para kazanamaz oluyor ve günlerce aç kalıyor. Diğer parasızlarla takıldıkça onlarla birlikte iş buluyor. Bir otelde bulaşıkçı, her işe koşturan eleman oluyor. Parasızlık içinde kıvranmasına rağmen, ne kadar kederli bir hayatı olduğunu vurgulamıyor, sadece o durumu açıklamaya çalışıyor. Bütün derdi, okurlarına o ruh halini anlatabilmek. Çevresindeki kişilerin hayatlarından örnekler vererek yapıyor bunu. Sonra bir bölümde (kitapta toplam 38 bölüm var) olayların tamamen dışına çıkıp, sebebini, sonucunu irdeliyor. Otel bulaşıkçılığı nasıl bir meslektir? İnsan neden bu şartlarda çalışır? 

Paris'te daha iyi koşullarda yaşayamayacağını anlayınca Londra'ya gitmeye karar veriyor. İngiliz bir arkadaşından iş bulmasını rica ediyor, o da buluyor. Bu geçiş bölümünde, Orwell dayanamadığı için adeta seviniyorum. Çünkü belgesel çeker gibi başkalarının hayatlarını bize aktarıp duruyordu, işte, O da dayanamadı, O'nun da içine işledi çektiği filmdeki acılar. Gerçek mi, kurgu mu hala emin değilim ya, psikopatça seviniyorum. 

Londra'ya gittiğinde, işin 1 ay sonra başlayacağını öğreniyor. Kalacak yeri, parası yok. (Nasıl olmaz, İngiliz değil mi bu adam? Hiç mi tanıdığı yok? Kurgu olduğundan adeta emin oluyorum bu noktada.) Londra'da parasız yaşamanın nasıl mümkün olduğunu anlatıyor sonra, bir taraftan kendisi de öğreniyor. Fransa'yla farkından bahsediyor. En basitinden, Londra'da kaldırımda uyumak demek hapse girmekle eş anlamlıyken, Paris'te istediği yerde rahatça yatabiliyor evsizler. Londra kısmının sonundaki kıssadan hisse, sebep-sonuç irdelemesi yaptığı bölümlerde ise sokak serserisi deyip geçtiğimiz insanların nasıl ve neden o halde olduklarını, aslında nasıl bi yaşamları olduğunu, onların çalışan sınıftan ne farkı olduğunu filan anlatıyor olabilecek en net cümlelerle. 

Sosyologla edebiyatçı arası bu adamı neden sevdiğimi bu kitapla hatırlamış oluyorum ben de. Şimdi alıntı zamanı: 

21 - You discover, for instance, the secrecy attaching to poverty. At a sudden stroke you have been reduced to an income of six francs a day. But of course you dare not admit it - you have got to pretend that you are living quite as usual. From the start it tangles you in a net of lies, and even with the lies you can hardly manage it. 

52 - The moral is, never be sorry for a waiter. Sometimes when you sit in a restaurant, still stuffing yourself half an hour after closing time, you feel that the tired waiter at your side must surely be despising you. But he is not. He is not thinking as he looks at you, 'What an overfed lout'; he is thinking, 'One day, when I have saved enough money, I shall be able to imitate that man.' He is ministering to a kind of pleasure he thoroughly understands and admires. And that is why waiters are seldom Socialists, have no effective trade union, and will work twelve hours a day - they work fifteen hours seven days a week, in many cafes. They are snobs, and they find the servile nature of their work rather congenial. 

60 - The queer thing about Furex was that, though he was a Communist when sober, he turned violently patriotic when drunk. He started the evening with good Communist principles, but after four or five litres he was a rampent Chauvinist, denouncing spies, challenging all foreigners to fight, and, if he was not prevented, throwing bottles.

71 - The question I am raising is why this life goes on - what purpose it serves, and who wants it to continue, and why. I am not taking the merely rebellious, faineant attitude. I am trying to consider the social significance of a plongeur's life.

71 - If plongeurs thought at all, they would long ago have formed a union and gone on strike for better treatment. But they do not think, because they have no leisure for it; their life has made slaves of them. 

The question is, why does this slavery continue? People have a way of taking it for granted that all work is done for a sound purpose. They see somebody else doing a disagreeable job, and think that they have solved things by saying that the job is necessary. Coal-mining, for example, is hard work, but it is necessary - we must have coal. Working in the sewers is unpleasant, but somebody must work in the sewers. And similarly with a plongeur's work. Some people must feed in restaurants, and so other people must swab dishes for eighty hours a week. It is the work of civilization, therefore unquestionable. 

72 - These are instances of unnecessary work, for there is no real need for gharries and rickshaws; they only exist because Orientals consider it vulgar to walk. They are luxuries, and, as anyone who has ridden in them knows, very poor luxuries. They afford a small amount of convenience, which cannot possibly balance the suffering of the men and animals. 

73 - A rich man who happens to be intellectually honest, if he is questioned about the improvement of working conditions, usually says something like this: 'We know that poverty is unpleasant; in fact, since it is so remote, we rather enjoy harrowing ourselves with the thought of its unpleasantness. But don't expect us to do anything about it. We are sorry for you lower classes, just as we are sorry for a cat with the mange, but we will fight like devils against any improvement of your condition. We feel that you are much safer as you are. The present state of affairs suits us, and we are not going to take the risk of setting you free, even by an extra hour a day. So, dear brothers, since evidently you must sweat to pay for our trips to Italy, sweat and be damned to you.'

This is particularly the attitude of intelligent, cultivated people; one can read the substance of it in a hundred essays. Very few cultivated people have less than (say) four hundred pounds a year, and naturally they side with the rich, because they imagine that any liberty conceded to the poor is a threat to their own liberty. Foreseeing some dismal Marxian Utopia as the alternative, the educated man prefers to keep things as they are. Possibly he does not like his fellow-rich very much, but he supposes that even the vulgarest of them are less inimical to his pleasures, more his kind of people, than the poor, and that he had better stand by them. It is this fear of a supposedly dangerous mob that makes nearly all intelligent people conservative in their opinions. 

100 - Then the question arises, Why are beggars despised? - for they are despised, universally. I believe it is for the simple reason that they fail to earn a decent living. In practice nobody cares whether work is useful or useless, productive or parasitic; the sole thing demanded is that it shall be profitable. 

104 - It is curious how people take it for granted that they have a right to preach at you and pray over you as soon as your income falls below a certain level.

113 - I imagine there are quite a lot of tramps who thank God they are not tramps. 

114 - A tramp tramps, not because he likes it, but for the same reason as a car keeps to the left; because there happens to be a law compelling him to do so. 

115 - The reasons are not worth discussing, but there is no doubt that women never, or hardly ever, condescend to men who are much poorer than themselves. A tramp, therefore, is a celibate from the moment when he takes to the road.


Ek: Wikipedia'dan öğrendiğime göre kitap yazmak için bu parasız hayata girişmiş yazar. Gerçekten tüm parasını çaldırdığı olmuş ama birilerinden borç isteyebilirmiş, hatta istemiş de ama biz bunları bilmiyoruz tabi okurken. Bu deneysel yazma girişimlerine kılım. Röntgenci gibi insanların hayatına sızıp, rol yapıp kandırmak, üstelik onların parasızlığını anlatarak para kazanmak, nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan alçakça... O yazmasaydı biz de bu kadar net bilgiler edinemezdik deyip boğazımızda düğümle diğer kitaplarına geçelim bari.

09 Ağustos 2017

Film: The Big Sick (ve bizim büyük çaresizliğimiz)



Uzun zamandır sinemaya gitmemiştim. Kontrol ettim, (cineville sizin yerinize kaydeder) haziran başından beri gitmemişim. Arada tatile gittik taşındık, gezegenler arası geçiş yaptık falan derken sinema hep ekstra, hep fazla lüks göründü. Sonra eve döndük, yerleştik, böcekler yok oldu, evim oldu tekrar, sakinleştim, nerde kalmıştık, dedim kendime... Sinemaya sıra geldi çok şükür. Fakat evden çıkmak bazı insanlar için çok zordur. Hadi dünya senin etrafında dönmüyor kedicik her insan için hayatlarının bazı döneminde çok zordur. Onu biliyoruz, lakin demek istediğim, benim için, çoğu zaman çok zordur. O yüzden bi türlü sinemaya gidemedim. Bazen tam moda girmişim, yağmur başladı, ya da günün herhangi bi saatinde yağacağını öğrendim kutsal Buienradar'dan. Bazen o gün çok güzel kitap okuyasım geldi kaçırmak istemedim, bazen kargo bekledim, bazen sadece evden çıkmak istemiyorum işte, dedim, kabullendim. Bunlar hep psikolog önerilerine aykırı şeyler ama neyseki psikologla ilişkime de mecburen ara vermiştim.

Sadede gelirsek, bugün evden çıkmak zorundaydım. Çıktım. Çıkarken de dedim ki kendime, hemen eve dönmeyeceksin, ya sinemaya gideceksin ya da başka ne bulursan onu yapacaksın. Dönüş yolunda bi ara kendimi kandıracak gibi oldumsa da, neyseki yol üstünde sinema vardı, hem de en sevdiklerimden, üniversiteye yakın olanından, içi üniversiteli ya da benzer kafada yaşlılarla dolu olanından (bkz: Kriterion)... Canımın çektiği herhangi bi film yoktu. 7 civarı seansında çok fazla seçenek de yoktu. Aksiyon filmi olanla daha önce izlediğim belgesel olanını çıkarınca geriye Hint komedisi kaldı, tamam dedim, aldım. Severim Hint filmlerini.

1 saat önceden bileti aldım (ki kaçamayayım), geçtim oturdum. Konusuna baktım. Meğersem afişte görünen başrol Hintli değil, Pakiymiş. Film de aslen Amerikan filmiymiş, yani bi tek başrol oyuncusu esmermiş. (bkz: afişe götüyle bakmak) Yine de büyük beklentim olmadan girdim. 

Sonuçta filme girdim. Komedi. Ama ben yine salya sümük tabi. Artık kabullendim bu halimi. Arkadaşlarla birlikte Sherlock izlerken, duygusal sahnelerde kimsenin gözleri dolmazken benim selpak yetiştiremediğimi fark ettiğimde anlamıştım ki, ben böyleymişim demek. Yaş olmuş otuz. Ağla be, boşver, koyver gitsin.

Bu filmde tek olay benim salya sümüklüğüm değil ama. Aslında bahsetmek istediğim de bu tarafı. 

Pakistanlı, Müslüman bi ailenin çocuğu olan başrolümüzün, Amerikalı, beyaz bi kıza aşık olması, bu aşkın karşılıklı olması ve bizim oğlanın (tabi ki oğlan bizim) ailesine bunu açıklayamaması. Çünkü Müslüman bi Paki kızla evlenmesini beklemeleri. Düzenli olarak namazını kıldığını sanmaları. Yani çocuğu hiç tanımamaları.

Konuya girip tek tek anlatmayayım. Tek bi replik kaldı aklımda, "Ben 400 yıllık gelenekle mücadele ediyorum, senin tek derdinse lisede çirkinmişsin". Bağlamdan kopuk olunca bi şey anlaşılmasa da, bu cümle vurdu beni. Burdaki insanlarla aramızdaki uçurum. Bunu aşıp yolumuza devam edebilmekteki güçlük. 

Geçmiş ya da aile ya da gelenekler büyük bi pranga ayağımızda. Çıkartabiliriz, aileyle bağları koparmadan da yapabiliriz bunu, ama çok zor. Çok fena göt istiyor. Ve biz onlarla uğraşırken yaşıtımız olan bazı insanlar, bazı batılılar, bazı Türkler de dahil, özgürce kişiliğini oturtuyor, en kötü ihtimalle kendini ararken intihar ediyor. Ama kendilerini aramak için bi şansları var. Biz, kendimizi ararken bi taraftan formaliteleri uygulamaya ya da uygular gibi görünmeye çalışıyoruz. Senelerimiz gidiyor. Bi bakmışız, hoop 30 yaşımızdayız.

Neyseki kadınlarımız erkeklerimizden daha çabuk kendini buluyor ya da kendini bulmak için adım atıyor (eğer buna niyetleri varsa). Ya da savaş veriyor. Çünkü çok daha net baskı var üzerlerinde. Başörtüsü örtmek istemediğini dile getirecek göt varsa mesela hanımkızımızda, başka şeyleri de konuşuyor o arada. Gidebildiği kadar gidiyor. Aile bu, az buçuk makulse, gelenekleri bi yana bırakıp kızını dinleme inceliği gösterebiliyor. Ama erkekler ... Neden bilmiyorum, ya da buna kafa yoracak halim yok, erteliyorlar sürekli bu konuşmaları. Filmdeki karakter de öyleydi, bu tezimi doğruladı.

Nitekim, salon bol bol güldü, hislendi de. Ama sanmıyorum ki (dikkat spoiler ama çok da şey değil) benim kadar anlayabilsinler annesi namaz kıl diye içeri yolladığında Müslüman çocuğun içinden geçenleri. Seccadeyi serip, saati kurup, beş dakka geçene kadar telefonda oyun oynamasının ne anlam ifade ettiğini. (spoiler bitti). Ya da 400 yıllık gelenekle ilgili alıntıladığım cümleyi... 

Yani evde bira içmekle dışarda bira içmek arasındaki farkı. Ya da (one night stand demiyorum) gönlünün kaydığı biriyle yatabilmenin ne demek olduğunu. Ya da inandığın yüce varlıkla arandaki ilişkinin, ibadetlerinin o varlık tarafından değil de aile tarafından sorgulanmasını... Ya da azıcık açık bi kıyafetle sokakta gezinmenin ne demek olduğunu... Ya da.. 

Daha uzar gider bu.. Anlattıkça da anlamsızlaşır. Anlattıkça "hadi canım, abartıyosun" denir. Ya da doğunun acılarından ilham alan batılılar empati yapmaya çalışır belki. Ama imkansızdır bence, arada aşılmaz bi dağ var ve bu dağın yıkılması sadece savaşan kişinin elinde. Başka kimse yardım edemez.

İşte The Big Sick de böyle bi filmdi. Cineville yine beni şaşırtmadı (aslında bu defa şaşırttı). Dandirik görünen bi film yine vurucu çıktı. (Hadi hadi... Sen de vurulmaya pek meraklısın). Doğru.


Ek: Ah kızın anne-babasındaki o datlışlık...


07 Ağustos 2017

Bu sıralar...

 - Son günlerde Hollanda kültürüyle ilgili yeni bir şey öğrendim: Puzzle yapmak yaşlı insanlar için bir aktivite sayılıyormuş. Neden bu kadar dışa dönük insanlar olduklarına şaşmamalı. Halbuki tek başına oturup parçaları birleştirmek zihni dinlendirmenin bir yolu bence. Örgü örmek gibi. Hadi kabul, örgü örmekten çok daha az yaratıcı bir eylem. Sadece parçaları birleştirmekten ibaret. Sonuçta oluşturduğun ürün sanatı geçtim, zanaatın da bir sonucu değil. Fakat Türkçe'deki karşılığı olan "yapboz" sözcüğünün anlamına tam da uygun olarak, bu aktivitede önemli olan bir şey yaratmak yani sonuç değil ki, sadece yapmak, parçaları birleştirmek ve bunun getirdiği dinginlik, tatmin hissiyatı. O yüzden yapıp çerçeveleyip asmak değil aslında beklenen, yapıp bozmak, sonra tekrar yapmak. İnsan, sanki yapbozda resmedilen tablo ya da fotoğraf kendi eseriymişçesine, çoğu zaman bozmaya kıyamasa da, aslında amaç bu, yani bozmak. Çerçeveleyip asmak insanın kendini şımartma, kendini sevme yollarından biri sadece.

- Zamanın birinde Youtube'da "Daha sonra izle" diye işaretlediğim videolardan birini izledim geçen hafta: "Havada Bulut". Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden birinin TRT tarafından 2002 yılında dizileştirilmiş hali. İnsanı okumaya teşvik eden diziler varmış eskiden. Edebiyat televizyon denen aptal kutusuna ancak bu kadar yakışabilirdi. Keşke benzerlerini bulsam da izlesem. Sait Faik'i yeterince okumamış olmanın pişmanlığı düştü içime. Ülkemin en güzel yanı, edebiyatı. Çok özlüyorum, bu yaşıma kadar uzak kaldığımız her an için kendisinden özür diliyorum, arayı elimden geldiğince kapatmaya çalışıyorum.


- Ve yine Adalet Hanım'la içli dışlıyız bu aralar. Günlüklerinin (Damla Damla Günler) ilkini okumuştum. İnternetten sipariş verip arkadaşlarıma aldırttığım ikincisi ve dördüncüsüne başlayayım dedim bir iki hafta önce (üçüncüsü yoktu piyasada). Baktım ikincisi yerine yine birincisini ama bu kez Everest yayınlarından çıkan son baskısını aldırtmışım. İnternet alışverişinin zararları. Yine de iyi oldu, Everest'teki önsözünde günlükleri basıma hazırlama sürecini anlatmış, "Bir insan yaşadığı sırada neden günlüklerini yayımlatır ki?" sorularıma cevap buldum. Neyse, sonuç olarak ben de dördüncüye başladım, 1990-96 arası olana. Günlük okumaktan bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum. Doksanlara nasıl baktığını hep merak ediyordum, öğrendim. Sanırım, kim ne derse desin, hatta kendisi ne derse desin, bu yazarla aramızdaki ilişki hiç bozulmayacak. Günlükleriyle tanımaya başladım O'nu, (sonradan edebiyatıyla haşır neşir oldum), bundan mıdır, nedendir bilmem, kendi kendiyle konuşmalarını, kendine kızmasını, eleştirmesini, arada bir şımartmasını, haklı çıkarmasını, yaşadıklarıyla fikirlerinin çelişkisiyle mücadele etmesini, her şeyini olmasa da pek çok kavgasını gördüm kitaplarında. Romanlarında da eksik kalan yerleri tamamlıyorum yavaş yavaş. Asla tamamen tanıyamam elbette O'nu, kimseyi, en yakınımı bile. Bir insan bir insanı ne kadar tanıyabilir, bir insan kendini dışarıya, hatta kendine bile ne kadar tanıtabilir ki? Yine de Adalet'i (yaşına ya da tanışmayışımıza hürmeten Hanım demem gerekiyor ama içimden gelmiyor. Yazarlarla kankiymişiz gibi konuşulmasından da hoşlanmam halbuki. Sonuna bir şey getirip isminin karizmasını çizmek istemiyorum sanırım..) öyle bir benimsedim ki, bir yazarı ne anne, ne abla, ne arkadaş, ne kadın olarak değil, sadece yazar olarak da yürekten bir yakınlıkla benimseyebileceğimi öğrendim. İnsanı durmadan okumaya ve sakince, koşturmadan, kendi kendine mırıldanır gibi yazmaya teşvik ediyor. Bir yerlerde yayımlatma telaşına girmeden yani... Daha ne olsun ki?

Şimdi elimde günlük kalmadı. Eskişehir'de geçen romanı Üç Beş Kişi'ye başlayacağım. Belki de biraz ara verip Füruzan'ın Parasız Yatılısı'na girerim.

- Hamamböceklerimiz bitti. Evi beş defa ilaçlatmak, sonuncusunda bütün binayı ilaçlatmak işe yaradı demek ki. Artık gerçekten yerim yurdum varmış gibi hissediyorum. Uzak kaldığımda özlediğim bi kapalı kutum var. Kendi evinde misafir gibi hissetmek bi tuhaftı. Hayatta daha derinlere kök salabiliyorum sanki artık, o zamanlar hep misafirdim dünyada. Tam olarak ancak bu cümleyle anlatabilirim böceğin ruh halime etkisini. Küçücük yaratıkların iğrenmek dışında böyle duygular uyandırması saçma ama yaşayan bilir ki, gerçek.

- Burada her ayın ilk pazartesi öğlen 12'de bir dakika boyunca siren çalıyor. Doğal felaketlere ya da savaş durumuna karşı tatbikat amaçlı. Çok enteresan. Yakınlarımızda mültecilerin kaldığı bir yer var. Acaba oradakiler bu felaket tellalı sesi duyunca ne düşünüyorlar? Ben ilk duyduğumda tırsmıştım mesela. İnsan merak ediyor. Ama gidip soramıyor. Neden? Bir, yapı meselesi, her merak ettiğini soran biri değilsin, hele ki hiç tanımadığın insanlara, röportaj yapar gibi yanaşıp konuşamazsın. İki, ki içini asıl kurcalayan bu, mesafe yakın ama aslında uzak.

- Kendi kendine konuşarak, hatta çekişerek yazmak, Adalet Hanım'dan kalan hatıra. 

Şimdilik bu kadar...