19 Mayıs 2016

Kitap: Burma Günleri (George Orwell)



İlk şaşkınlık: Orwell Hindistan'da doğmuş! Ve Kitapla Orwell'in Hayatı Arasındaki Benzerlikler

Kaybedenler kulübünün daimi üyesi olan doğu ülkelerinin tarihine merak saldığımdan beri, Orwell'in Burma Günleri internette orada burada gözüme çarpıyordu. Türkiye'ye son gidişimde aldım. Can Yayınları afilli bi kapak yapmış, o hani renkli renkli olan yeni seriden. Yazarın hayatının anlatıldığı paragrafın giriş cümlesi şaşırttı beni: "1903'te Hindistan'ın Bengal eyaletinin Motihari kentinde doğdu."

Cahilliğime şaşırdım tabi. Hindistan'da yaşadığı hiç duymamıştım, duyduysam da henüz kaybedenler kulübüyle çok ilgim olmadığı için kulak ardı etmiştim muhtemelen. Ama şimdi bu bilginin çok önemi vardı benim için. Sömürü zamanında Hindistan'da doğmuş bir İngiliz, büyüyünce, 1984'ü, Hayvan Çiftliği'ni yazıyor. Sefa süren bi hayata gözlerini açmış gibi görünse de, belki de oradaki yerlilerden daha çok acı çekiyor, kendini hiçbir topluma ait hissedemiyor. Üstelik 47 senelik ömründe iki büyük dünya savaşına şahit oluyor. Bu adamın distopya yazması kadar normal bir şey olabilir mi?

Kitabı okuduktan sonra aklımda bi sürü soru: Baş kahraman Flory, Orwell'in kendisi mi? Yazarın hayatının anlatıldığı paragrafta İngiltere'de kolej bitirdiğinden bahsediliyor. Yani genç yaşta İngiltere'ye dönmüş, o halde nasıl bu kadar iyi biliyor Burma'daki yaşamı? Zaten doğduğu yer Burma değil. Peki Burma'da hiç yaşadı mı? Memur olarak veya Krallık'a bağlı bir şirket görevlisi olarak Burma'da çalıştı mı? Yoksa bunlar tamamen başkalarından duyduklarından uydurduğu kurmacadan ibaret mi, ki yakıştıramıyorum nedense bu ihtimali kendisine... Vs, vs...

Wikipedia'ya koştum tabi ki. Hayatını okudukça, roman daha iyi oturdu kafamda, ayrıntılar netleşti. Başlangıçta bloğa sadece alıntıları not edip bırakmayı düşünürken, bi çok ekleme yapmam gerektiğini fark ettim. Orwell'in hayatıyla başlayalım :

Bir yaşındayken annesi ve ablasıyla birlikte İngiltere'ye dönmüşler. Okula burada başlamış, epey zaman burslu okumuş. Maddi durumları iyi olmadığı için üniversiteye devam edememiş. Doğu'ya yani Hindistan'a İmparatorluk polisi olmak üzere gitme fikri bu çaresizlikten çıkmış. Sınavlara girmiş, kazanmış ve 1922'de, 19 yaşında Burma'ya doğru yola çıkmış. 

Burma'da çalışırkenki pasaport fotoğrafı
Orada bir süre sıkıntı içinde çalışmış. Çünkü diğer beyazlara uyum sağlayamamış. Burma dilini çok çabuk öğrenmiş ve bir beyaza yakışmayacak şekilde yerlilerin etkinliklerine katılmış. Bol bol okumuş. Polis hayatından uzaklaşmak ve İngiliz yemeği yiyebilmek, kitapçılara uğrayabilmek için sık sık büyük şehir Rangoon'a gitmiş. Psikolojik durumunu ise bu romanda çok iyi gözlemleyebiliyoruz. Sonra Deng hummasına yakalanmış. Sivrisinekler sebebiyle oluşan bu hastalığa yakalanan Orwell, 1927'de hastalık izni için İngiltere'ye dönmüş. İzin süresince düşündükçe bir dönüşüm geçirmiş ve görevinden istifa etmiş. Sonra 1931'de A Hanging, 1934'te Burma Günleri, 1936'da Shooting an Elephant gibi emperyalizm hakkında görüşlerini çatır çatır vurguladığı eserlerini yazmış. Sonra 1984, Hayvan Çiftliği gibi başyapıtları gelmiş.

Ayaktakilerden, soldan üçüncü Orwell




Kitaptaki ana karakterler:

Flory: Burma'da doğmuş, ailesi öleli çok olmuş. Bir İngiliz şirketinde çalışıyor. Beyaz olduğu için doğuştan üst sınıf. Ama yaşam standardı (pek çok hizmetkara sahip olması dışında) İngiltere'de yaşayan bir üst sınıf kadar iyi değil. Ne de olsa ya çok sıcak ya çok yağmurlu bir coğrafya, sinemasız, tiyatrosuz, operasız, istediği kitabı satın alamayacağı bir mahrumiyet bölgesi orası. Ayrıca beyaz yaka olsa da sonuçta bir işçi.

Burma'da yaşayan tüm beyazlarda ortak olan bu özelliklerin yanında, roman boyunca Flory'den başka hiçbir karakterde göremeyeceğimiz dertleri de var. Kendini yerlilerin yerine koyabiliyor, İmparatorluğun despotluk ettiğini, Hintlilerin her şeylerini çalıp, onlara medeniyet getirdikleri yalanına inandıklarını düşünüyor. Sırf beyaz oldukları için kendilerinde yerlilerin pucca sahibleri (efendileri) olma hakkı görmelerinden tiksiniyor. Bu fikirlerini paylaşabileceği kimsesi de yok. Tamamen yalnız, çalışmak, okumak ve içmek dışında bi şey yaptığı yok. Bu kadar bıkmışsa neden bırakıp İngiltere'ye gitmiyor? Çünkü, burada doğmuş ve onyıllardır burada yaşıyor, Avrupa yaşamını bilmiyor. İngiltere'ye gittiğinde ne yapacağını bilemeyeceğini romanı okudukça anlıyoruz. CV dünyası 1 yüzyıl önce de vardı.

Yalnızlığını en iyi anlatan cümlelerden biri:
Yüzünde çevresindekilerin onu sevdiklerinden hiçbir zaman tam olarak emin olamayanlara özgü yarım gülümseme vardı.(45)

Dilenciler, gönlü geniş bir beyaz adam olduğunu bildikleri için, gördükleri yerde Flory'ye üç beş bi şey vermesi için yalvarıyorlar. Bir dilenciye para verdikten sonra,vicdanı rahatlamayan Flory'in söylenmesine kulak verelim:
"Git bakalım Mattu, bunlarla kendine bir içki al. Yozlaşabildiğin kadar yozlaş. Bunların hepsi ütopyayı erteleyen şeyler." (59)

Flory, Burma'da şirketlerde çalışan her beyaz adamın yaptığı gibi, çalışmak için cangıla gidiyor, oradaki kampta kalıyor. İzinli olduğu haftalarda kasabada vakit öldürüyor. Bu vakit öldürme günlerinden birinde, yaşama isteği o kadar az ki, günler geçmek bilmiyor. Kitap okumak artık tatmin etmiyor. Yalnızlık O'nu tüketiyor:
Bomboş geçen bir günün ardından akşam karanlığının çökmesiyle can sıkıntısı çıldırtıcı, intihara özendirici bir ölçüye varır. İş, dua, içki, konuşma – bunların hepsi bu duygunun karşısında güçsüz kalır; ancak derinin bütün gözeneklerinden ter fışkırmasıyla boşaltılabilir bu duygu.(72) (Spordan bahsediyor)


Flory kendini bildi bileli böyle değildi. Orwell'in deyimiyle bir zamanlar "kahramanlara tapacak kadar gençti".(83) Burma'da bir beyaz adam olmanın keyfini çıkardığı zamanlar oldu. Cangılda eşek gibi çalıştı, sonra şehre gelince bol bol yedi içti, saygın olmak O'nu rahatsız etmedi. Çalıştığı için askerlikten kaçabildi:
Savaş çıktığında Flory yirmi dört yaşındaydı ve memleket izni almak üzereydi. Askerden kaçmayı başarmıştı. O zamanlar bunu yapmak kolaydı ve çok doğal bir şey gibi görünüyordu. Burma'daki sivillerin, vicdanlarını rahatlatıcı bir kuramları vardı: gerçek vatanseverlik kendi işini adam gibi yapmaktır, diyorlardı.(86)
(Burada Orwell'in askere gitmenin gerçek vatanseverlik olduğunu düşündüğünü sanmıyorum. Yine beyaz adamın kendi kendine söyleyip inanıverdiği yalanlardan şikayet ediyor.)

Sonra bir hastalığa yakalandı. (Tıpkı Orwell'in Deng hummasına yakalanması gibi). Vücudu yaralar içinde kaldı. Hastalığın coğrafyanın kötü yaşam koşullarından kaynaklandığı iddia ediliyordu ama o anlamsız içkiyle doyurulmuş yaşam biçiminden dolayı vücudunun güçsüz düştüğünü biliyordu. Hasta olduğu günlerde her şey alamını yitirdi. Bol bol okudu. Ve düşündükçe o girdaptan kurtulamadı.
Şimdi düşüncelerinin odağında duran ve hepsini zehirleyen şey, içinde yaşadığı emperyalizm havasının her gün daha da acılaşan nefretiydi. Çünkü beyni geliştikçe – beyninizin gelişmesini durduramazsınız ve yarı eğitimlilerin en büyük trajedilerinden biri, geç gelişmeleridir; çünkü o zamana kadar yaşamda bir yığın yanlış yapmışlardır – İngilizler ve imparatorluk ile ilgili gerçekleri kavradı. Hindistan İmparatorluğu bir despotluktu – hoşgörülü olduğu kuşkusuzdu ama yine de asıl hedefi hırsızlık olan bir despotluktu. Doğu'daki İngilizlere, sahiblog'a (patron, sahib) gelince; Flory onların toplumunda yaşaya yaşaya onlardan öyle çok nefret eder olmuştu ki, artık adil düşünemiyordu. Çünkü eninde sonunda bu zavallı şeytanlar, başkalarından kötü insanlar değillerdi. Hiç de özenilmeyecek yaşamlar sürüyorlardı; otuz yılı düşük bir ücretle yabancı bir ülkede geçirmenin karşılığı olarak harap olmuş bir karaciğer ve bambu koltuklarda oturmaktan ananasa dönmüş bir arka ile eve dönüp ikinci sınıf bir kulübün başına bela olmak, kötü bir pazarlıktı. Öte yandan sahiblog'un yüceltilecek bir yanı da yoktu. 'İmparatorluğun ileri karakolları'nda çalışan adamların en azından yetenekli ve çalışkan oldukları konusunda yaygın bir görüş vardır. Bu bir yanılgıdır. Bilimsel hizmet verenler dışında – orman şubesi, kamu işleri şubesi ve benzerleri – Hindistan'daki İngiliz memurun işini ustaca yapması için özel bir neden yoktur. İçlerinden çok azı, İngiltere'de bir taşra kasabasının posta memurunun gösterdiği çalışkanlığı ya da zekayı gösterir. Asıl yönetim işi, daha çok yerli astlar tarafından yapılır; despotizmin belkemiği memurlar değil ordudur. Arkalarında ordu oldukça memurlar ve işadamları, aptal bile olsalar güven içinde işlerini yürütebilirler. (86)

Gerçekleri görmenin eyleme geçmedikçe vicdanı rahatlatmayacağını şu paragraftan anlayabiliriz:
Daha okulunu yeni bitirmiş kaba gençlerin, ak saçlı hizmetkarları tekmelediklerini görürsünüz. Kendi vatandaşlarınıza duyduğunuz nefretle yanıp tutuştuğunuz, bütün İmparatorluğu kana boğacak bir yerli ayaklanmasını özlediğiniz anlar gelir. Ve bunda onurlu bir yan yoktur, pek içtenlik bile yoktur. Çünkü, au fond (aslında), Hindistan İmparatorluğu bir despotluksa, hintliler sömürülüyorsa, onlara zorbalık yapılıyorsa bu sizin umrunuzda mı? Sizin tek aldırdığınız şey, özgür konuşma hakkınızın elinizden alınması. Siz, despotizmin yarattığı bir ürünsünüz...(88)

Ve yalnızlığını en güzel anlatan cümleler:
Her yıl, Flory kendini sahib'ler dünyasında daha da yabancı hisseder olmuştu. Hangi konu üzerinde olursa olsun birazcık ciddi konuştuğunda başını derde sokma tehlikesi her gün artıyordu. Kitaplarıyla ve söze dökülemeyen gizli düşünceleriyle içedönük, gizli bir yaşam sürmeyi öğrendi. Doktor'la olan konuşmaları bir tür kendi kendine konuşmaydı; çünkü Doktor iyi bir adamdı, ona söylenenlerden çok az şey anlıyordu. Ama yaşamı gizlilik içinde sürdürmek, insanı çürütür. (...) Sessiz, yalnız, gizli, kısır sözcüklerle kendini avutarak yaşamaktansa hiç durmadan "kırk yıldır" diye bir şeyler anlatan en kalın kafalı pukka sahib gibi yaşamak bile daha iyidir.(88)

Eğer dünyadaki herhangi bir konu üzerine düşüncenizi dürüstçe söylemenizi ayıplanacak bir şey olarak gören insanlar arasında acı bir yalnızlık çekerek yaşamınızı sürdürmüş ve orta yaşlarınıza merdiven dayamışsanız, konuşma ihtiyacı bütün ihtiyaçlardan daha büyüktür.(143)

Bir türlü adını koyamadığı bir acı çekmek en kötüsüydü. Yalnızca sınıflandırılabilir hastalıklara yakalananlar ne kadar şanslıydı! Yoksullar, hastalar, aşk acısı çekenler ne kadar şanslıydı.(215)



Kulüp insanları: Flory'nin yaşadığı kasabada Avrupalıların toplandığı bir kulüp var. Hizmetkar, yani köle olarak işe alınanlar dışında, beyaz tenli olmayanlar giremiyor. Şirketlerde veya kamu kurumlarında çalışan beyaz tenliler, eşleri veya arada bir gelen beyaz tenli misafirler Kulüp'te takılıyor. Hepsi yerlilerden nefret ediyor, bu coğrafyaya medeniyet getirdiklerini, onlar olmasa bunların (yerlilerin) bi şeyi beceremeyeceklerini, demokratik yasalar getirelim derken vahşi yerlilerin şımartıldığını düşünüyorlar. Gün içinde muhabbet mutlaka buraya bağlanıyor. bütün Avrupalı Kulüplerine bir yerli üye alınması hakkında yüksek mevkilerden bir talimat gelince geçen bir diyalogdan alıntıyla örnek vereyim:
"Bu Kulüp'te yerli olmayacak! Sürekli olarak böyle küçük küçük şeyler vere vere İmparatorluğu çökertiyoruz. Bu ülkenin kışkırtıcılar tarafından çürütülmesinin nedeni de bizim onlara karşı çok yumuşak davranmamız. Tek bir politika var, onlara bir pisliğe karşı nasıl davranıyorsak öyle davranmalıyız. Bu önemli bir an ve olabildiğince saygıdeğer olmak istiyoruz. Birlik içinde davranmalı ve onlara şöyle demeliyiz: 'Biz efendiyiz, siz ise dilencisiniz...Dilenciler, kendi yerinizi bilin!" (42)

Bu sırada yavaş yavaş yükselen yerli isyanı hakkında Kulüp üyelerinden birinin söylediği de şu:
"Yerliler bize gelip kalmamız için yalvardıklarında 'Hayır, elinizde şans vardı, kullanmadınız. Biz de sizi bırakıyoruz, artık kendinizi yönetin bakalım!' diyeceğiz. İşte o zaman ne biçim ders almış olacaklar!"(43)

Kulüpteki - sayısı 10'u geçmeyen - karakterleri tek tek açıklamayacağım. Hepsi birbirine benziyor. Orwell'in şu cümlesi durumu gayet iyi özetliyor:
Hindistan kasabalarının hepsinde Avrupalılar Kulübü ruhsal bir kale, İngiliz iktidarının gerçek makamı ve yerli memurlar ile milyonerlerin boşuna ulaşmaya çabaladıkları Nirvana'dır.(26)

İsyan eden yerlilerin bir beyaz adamı öldürmesi üzerine Kulüp'teki ruh halini şöyle anlatıyor Orwell:
...bağışlanamaz bir olay olmuştu – bir beyaz adam öldürülmüştü. Böyle bir şey olduğunda, Doğu'daki İngilizlerin içini bir ürperti kaplar. Burma'da her yıl yaklaşık sekiz yüz kişi öldürülür; bunun hiçbir önemi yoktur; ama bir beyaz adamın öldürülmesi canavarlıktır, kutsal şeylere karşı işlenmiş bir suçtur.(284)

Peki beyaz adamın öcü nasıl alınacak?
"...Onları yakalayacağız. En azından 'birilerini' yakalayacağız. Yanlış adamı yakalamak, hiç adam asmamaktan çok daha iyidir."(287)(Bu strateji idam yasaklanmış olsa da hala her yerde geçerlidir sanırım.)

Kulüp'tekilerin Flory hakkındaki görüşlerini özetleyen cümlelerden biri de şu:
Her şey konusunda bir doğru, bir de yanlış görüş varken niçin Flory'nin her zaman yanlış olanı seçmekten hoşlandığını bir türlü anlayamıyordu.(229)



Ko S'la: Flory'nin çocukluk arkadaşı, aynı zamanda 15 yıllık hizmetkarı. (Kölesi demeye çekiniyorum çünkü 19. yüzyıl sonunda, 20. yüzyıl başında İngiltere resmi olarak köle alıp satıyor muydu, yoksa modern kölelik denilen döneme geçip ismini "uşak, hizmetkar" gibi sözcüklerle yumuşatmış mıydı, bilemiyorum. Kitapta net olarak "köle" sözcüğünün geçtiğini hatırlamıyorum. Hafızam çoğu zaman iyi çalışmaz zaten.) Ko S'la, efendisinin tam bir beyaz adam olmasını istiyor, O'nun aykırı düşünceleri, diğer beyaz adamlar gibi spor yapmak, akşam Kulüp'e gitmek gibi rutinlerinin olmaması canını sıkıyor. Çünkü beyaz adamın üstünlüğüne gönülden inanıyor. Efendisini çok seviyor. Günün her saatini O'na adamaktan memnun. İngilizce anlıyor, çok iyi konuşamasa da. Ayrıca sürekli kavga eden iki karısı var. Her hizmetkar gibi kadın efendilerden yani memsahiblerden nefret ediyor. Flory'nin evlenmesi ihtimali üzerine hizmetkarlar arasındayken şunları söylüyor:
"(Evlenirse) Ben (işten) ayrılmam, çünkü on beş yıldır ona hizmet ediyorum. Ama o kadın geldiğinde bizi nelerin beklediğini biliyorum. Mobilyaların üzerindeki lekeler için bize bağıracak, öğleden sonraları ona çay taşımamız için bizi uykumuzdan uyandıracak, günün her saatinde mutfağa gelip işlere burnunu sokacak, pis tencerelerden ve un çuvalındaki hamam böceklerinden dert yanacak. Bana kalırsa bu kadınlar, geceleri uyumayıp hizmetçilerine işkence yapmak için yeni yollar düşünüyorlar." (141)


Ve yerli kadınların beyaz tenli kadınlar hakkındaki düşünceleri:
Aralarında Ma Pu ve Ma Yi de olmak üzere ötekilerin hepsi onunla birlikte içlerini çektiler. Hiç kimse Ko S'la'nın sözlerini kendi üzerine alınmamıştı. İngiliz kadınları ayrı bir ırk olarak görüyorlardı; hatta insan olarak gördükleri bile kuşkuluydu. Ve gözlerine öyle korkunç görünüyordu ki bir İngiliz erkeğin evlenmesi genelde evdeki bütün hizmetçilerin, hatta yıllardır onunla birlikte olanların bile kaçması için bir işaret anlamına geliyordu.(142)

Böyle düşünmeleri nedense şimdi çok normal geliyor bana. Erkeklerin "efendi" olmasına alışmışlardır. Anlamadıkları işleri yapan erkekler evde çok vakit geçirmez zaten, evde durmayınca hizmetçilerin işine de çok burunlarını sokmazlar. Ama o dönemde Avrupa'dan kalkıp taaa oralara gitmiş kadın muhtemelen tuzu kurudur ve ev hanımıdır. Veya orada doğup büyüdüyse bile, küçüklüğünden itibaren hep hizmetkarları olan, tüm gün evde olmasına rağmen hiçbi iş yapmayan, ev patronluğu yaparak kendini, otorite ihtiyacını tatmin eden kadınlardır. Hayatta başka bir görev edinemez, okumak veya çalışmak veya evde kendi kendine bir mesai edinip entellektüel alanda kendini geliştirmek istese bile, öyle bir ortamda, Flory gibi yalnızlığa düşer, belki de delirir. Beyaz bir kadın, bir memsahib olmak dışında bir hüneri olursa delirir. Mutlaka istisnalar vardır, onları öğrenmeyi çok isterim. Fakat yüzdeleri düşük olacağından, kadın-erkek yerlilerin onlarla karşılaşma ihtimali çok düşük olsa gerek. Bu yüzden nefretlerini anlayabiliyorum.



Doktor Veraswami: Flory'nin tek yakın arkadaşı. Az sayıdaki okumuş, yüksek mertebeli yerlilerden biri. Kasabanın tek doktoru. Tam bir İngiliz hayranı olmasına ve yerlilerin köleliği hak ettiğini düşünmesine rağmen Flory ile iyi arkadaşlar çünkü tartışabiliyorlar. Kitabın fikirsel altyapısını en iyi anlatan cümleler bu ikisinin diyaloglarında göze çarpıyor. Bu yüzden bol bol alıntı yapacağım. Doktor'un görüşlerini şu diyalogla özetleyebiliriz:
"Niye her zaman şu pukka sahib dediklerinizi aşağılayıp duruyorsunuz? Onlar toprağın tuzudur. Yaptıkları büyük şeyleri düşünün: Clive, Warren Hastings, Dalhousie, Curzon. Onlar öyle insanlardı ki -sizin ölümsüz Shakespeare'inizden alıntı yapacağım- böylelerinin benzerlerini bir daha göremezsiniz."
"Peki, sen onların benzerlerini bir daha görmek ister misin? Ben istemem."
"Bir İngiliz centilmeninin ne kadar soylu bir insan olduğunu düşünün. Birbirlerine olan göz kamaştırıcı bağlılıkları! Devlet okulu ruhu! Biraz tatsız tavırları olanlarda bile -kimi İngilizlerin küstah olduklarını kabul ediyorum- biz Doğuluların yoksun oldukları çok değerli nitelikleri var. Kaba dış görünüşlerinin altında altın bir yürek taşıyorlar."(51)

Alttan alta isyan hareketlerinin, milliyetçilik bilincinin yayıldığı bu sömürge coğrafyasında, kitap okumayı seven, yeni görüşlere açık bir doktor, nasıl bu kadar kör olabilir? Kitapta eksik kalan noktalardan biri bu sanırım, Doktor'un bilinçaltını hazırlayan etkenleri tam olarak göstermiyor.

"Ben Burmalıların bizi bu ülkeden atmalarını istemiyorum. Tanrı korusun! Herkes gibi ben de para kazanmak için buradayım. Benim tek karşı çıktığım şey, şu beyaz adamın sorumluluğu palavrası. Pukka sahib rol yapıyor. Bu çok can sıkıcı bir şey. Eğer hepimiz sürekli olarak bir yalanla yaşamıyor olsaydık şu Kulüp'teki lanet olası aptallar bile daha eğlenceli olurlardı. (...) Zavallı siyah kardeşlerimizi soymak için değil de onları kalkındırmak için burada olduğumuz yalanıyla elbette. Sanırım bu oldukça doğal bir yalan aslında. Ama bizi çürütüyor... Sürekli olarak bir üçkağıtçı ve yalancı olduğumuz duygusuyla yaşıyoruz, bu bize işkence ediyor ve gece gündüz kendimizi aklamaya zorluyor. Yerlilere karşı hayvanca davranışlarımızın yarısının altında bu yatıyor. Yalnızca hırsız olduğumuzu itiraf etsek ve sonra da palavralarla uğraşmadan hırsızlığımıza devam etsek biz Anglo-Hintliler neredeyse dayanılabilir insanlar bile olabilirdik."(52)

Flory'nin asıl derdinin atalarının yaptığı adilikler değil, bitmez tükenmez yalnızlık hissi olduğunu görüyoruz burada. Rol yapmak zorunda. Kurdukları tiranlığı hoş göstermek için bir ilerleme ve medeniyet yalanı uydurmuşlar, bunu devam ettirmek zorundalar. Despotluğun, sınırsız otoritenin, başkalarına saygısızlığın, tüm bu negatif tanımlamaların temsilcisi olan kişinin en çok kendine zarar verdiğini düşünüyor. Kendi özgürlüğünü kısıtlıyor. Bir rol ediniyor ve artık o rolü oynamak zorunda. Tavırları ve fikirleri hem tiranlık hem de yerliler tarafından sürekli kontrol ediliyor. Dışarıya karşı idare etse de kendine karşı rol yapmayı beceremediği için, burada yerlilerin medenileşmesini zerre kadar umursamadığının farkında olduğu için korkunç bir yalnızlık çekiyor. Azınlık bile olsa dahil olabileceği bir grup yok. 1936'da yazdığı "Shooting an Elephant" makalesi çok daha iyi özetliyor bu görüşlerini. Şuradan okuyabilirsiniz: wikilivres.ca

Flory'nin çevresinde kendisi gibi düşünen kimse yok. Doktor dışında biriyle fikirlerini paylaşması kendisi için tehlikeli. İstese bu yalnızlıktan sıyrılıp, gizlice direnişe katılabilirdi belki. Kabul edilir miydi yerliler tarafından? Edilmese bile en azından denemiş, kendine saygısını arttırmış olurdu. Fakat çözüm mü bu? Kendini Kulüp'e ait hissedemiyor diye, ait olmadığı başka bir topluluğa yamanmak, bütün sıkıntılarını bitirir miydi? Flory'nin içe kapanık karakterini de unutmayalım. Kendisi de laf arasında karakterinden yakınıyor:
"Üzgünüm Doktor; ev çatılarına çıkıp seslenen biri değilim ben. Buna cesaretim yok. (...) Böylesi daha güvenli. Bu ülkede ya bir pukka sahib olacaksın ya da öleceksin. Onbeş yıldır senden başka kimseyle dürüstçe konuşmadım. Burada yaptığım konuşmalar benim emniyet supabım;kimseye sezdirmeden birazcık kara ayin, senin anlayacağın."(57)

Başka bir bölümde de Kulüp'te beyaz adamların Doktor'u aşağılamasına ses çıkaramadığı için eve giderken kendi kendine yakınmasına şahit oluyoruz:
"İt, korkak it seni," diye söylendi Flory kendi kendine; ama yine de çok kızgın sayılmazdı; çünkü bu düşünceye alışmıştı artık. "Sinsi, tembel, ayyaş, ahlaksız, ruhuyla bozmuş, kendine acıyan bir itsin işte. Kulüp'teki bütün o aptallar, kendini onlardan üstün sanmayı pek sevdiğin bütün o can sıkıcı salaklar, onların bile her biri senden daha iyi bir insan. En azından kendilerine özgü ayılıklarıyla erkek onlar. Korkak değiller, yalancı değiller. Yarı ölü, yarı çürümeye yüz tutmuş değiller. Ya sen..."(80)
Bu sırada Flory, dostuna yönelik toplu bir hakaretin altına imzasını atmıştı. Bunu yapmasının nedeni, yaşamında binlerce başka şeyi yapmasının nedeniyle aynıydı; reddetmek için gereken o küçücük cesaret kıvılcımından yoksundu.(81)

O'nun dertlerindiren en büyük sebeplerden biri de yerlilerin en okumuşunun bile beyazları yüceltmesi ve bunu rol icabı değil, inanarak yapmalarıydı. Orwell'in Doktor için söyledikleri daha iyi anlatıyor durumu:
...İngiliz sert bir şekilde İngiliz karşıtıydı, Hintli de fanatik ölçüde İngilizlere bağlıydı. Dr. Veraswami, İngilizlere karşı, binlerce İngiliz tarafından küçümsenmenin bile sarsamadığı tutkulu bir hayranlık duyuyordu. Büyük bir hevesle kendisinin bir Hintli olarak yozlaşmış ve aşağılık bir ırka ait olduğunu savunurdu. İngiliz adetine duyduğu güven öylesine büyüktü ki hapishanede bir kırbaçlama ya da idamda hazır bulunduktan sonra kara yüzü solmuş bir şekilde eve gelip de kendini ancak viski ile toparlayabildiği zaman bile inancının gücünde azalma olmuyordu. Flory'nin görüşleri O'nu çok şaşırtıyor; ama aynı zamanda da sofu bir dindarın, Tanrı'nın duasının tersten okunuşunu duyunca aldığı hazza benzer ürpertici bir haz veriyordu.(53)

Ve şimdi Doktor'un "Tayyip gitse kim gelecek, Kılışdar mı?" minvalinden sözlerine kulak verelim:
"Ticaret için burada olduğunuzu söylüyorsunuz. Elbette öylesiniz. Burmalılar kendi başlarına ticaret yapabilirler miydi? Makineler, gemiler, tren yolları yapabilirler miydi?Siz olmazsanız umutsuz bir durumdalar. Eğer İngilizler orada olmasaydı Burma ormanları ne olurdu? Dosdoğru Japonlara satılırdı, onlar da kesip yok ederlerdi. Sizin elinizde yok olmadıkları gibi gerçekten gelişiyorlar da. İşadamlarınız ülkemizin kaynaklarını geliştirirken memurlarınız da bizi uygarlaştırıyorlar, yalnızca kamu sevgileri yüzünden bizi kendi düzeylerine çekmeye çalışıyorlar. Bu göz kamaştırıcı bir özveri rekoru."(54)
"Zırva bunlar sevgili Doktor. Kabul ediyorum, delikanlılara viski içmeyi ve futbol oynamayı öğretiyoruz; ama bundan başka pek bir şey öğrettiğimiz yok. Okullarımıza bak - ucuz katipler yetiştiren fabrikalar. Hintlilere işe yarar tek bir el sanatı öğretmedik. Buna cesaret edemeyiz; endüstride rekabetten korkarız. Hatta çeşitli endüstrileri ezip yok ettik. Hint muslinleri nereye gitti şimdi?"(54)

Hint muslinleri denilen şey, kumaşlar. Aşağıdaki Wikipedia alıntısından da görebileceğiniz gibi, İngilizler rekabeti engellemek için sadece kendi fabrikalarında üretime izin vermeye başlamışlar. Hintliler İngiliz ürünlerine mahkum olmuşlar. Eskiden evde yün eğirip kendi kıyafetlerini dikerken, geçmişlerinden o kadar kopmuşlar ki, Gandhi'ye kadar bu bez parçalarının önemini hatırlayamamışlar. Gandhi filminde bunu daha net görebilirsiniz. Gandhi'nin direniş simgelerinden biri tuz, biri de bu bezlerdi. Zengin ol fakir ol, her gün evde otur kendi bezini doku, İngiliz bezi alma. Günümüzde iki günden fazla sürmeyen, kola içmeyip yola dökme boykotlarının aksine, işe yaradı.


Orwell'in, yani Flory'nin "valla biz iyi insanlar değiliz" konseptinde verdiği bir başka örnek de şöyle:
"Kırklarda ya da daha öncesinde Hindistan'da da denize açılan gemiler yapılıyordu ve bunlar için adam da yetiştiriliyordu. Şimdi burada denize açılabilecek bir balıkçı teknesi bile yapamıyorsunuz. XVIII.yüzyılda Avrupa standartlarıyla en azından boy ölçüşebilecek toplar dökülebiliyordu. Şimdi, biz yüz elli yıl Hindistan'da kaldıktan sonra bütün kıtada pirinç bir fişek kartuşu bile yapamaz duruma geldiniz. Hızla gelişebilen Doğu ırkları, yalnızca bağımsız kalanlar oldu. Japonları örnek vermeyeceğim ama Siyam'ın (Tayland) durumuna bak..."(54)

Doktor da durur mu yapıştırmış cevabı. Sıkışınca hepimizin sarıldığı o pis, o tembel "Doğulu karakter"
"Dostum, Doğulu karakteri unutuyorsunuz. Bütün tembelliğimiz ve boş inançlarımızla bizi geliştirmek nasıl olanaklı olabilir? En azından bize yasa ve düzen getirdiniz. Hiç sapmayan İngiliz adaleti ve Pax Britannica (İngiliz Barışı)."(55)
"Pox Britannica Doktor. Onun asıl adı İngiliz Hastalığı. Hem sonra barış kimler için? Tefeciler ve avukatlar için. Elbette Hindistan'ın barış içinde yaşaması bizim çıkarımıza uyuyor ama bütün bu yasa ve düzen zırvalarının sonu nereye götürüyor? Daha fazla banka ve daha fazla hapishane – tek anlamı bu."(55)

Ve en çok da ilerleme kavramıyla derdi olduğunu düşündüğüm Orwell, küçük de olsa bir distopik tablo çizmeden duramıyor. (Bu kitap yazıldığında 1984 ve Hayvan Çiftliği henüz ortada yoktu):
"Şu hızla yayılan modern ilerleme dediğin şey nereye götürüyor? O çok sevgili eski domuz ahırımızda şimdi yalnızca bir de gramofonlarımız ve fötr şapklarımız oldu. Zaman zaman iki yüzyıl sonra bütün bunların ormanların, köylerin, manastırların, pagodaların hepsinin yok olacağını düşünüyorum. Bunun yerine elli yarda aralıklı pembe villalar olacak; şu tepelerin hepsi göz alabildiğine villalarla kaplanacak ve hepsinin gramofonlarında aynı melodi çalacak. Bütün ormanlar dümdüz traşlanmış ve News of the World gazetesi için kağıt hamuruna dönüştürülmüş ya da gramofon kasası yapmak için doğranmış olacaklar. Ama ağaçlar öclerini alacaklar, tıpkı Yaban Ördeği'ndeki yaşlı adamın dediği gibi..."(56)
"Dünyayı dolaşıp hapishaneler kuruyorlar. Bir hapishane inşa edip bunun adına da ilerleme diyorlar," diye ekledi umutsuzca – çünkü Doktor benzetmesini anlamayacaktı."(56)

Bu son paragraf, hayatına göz attıktan sonra daha anlamlı oldu, çünkü Burma'da çalıştığı sırada Insein Hapishanesi'nde de görev yapmış. Burma'daki ikinci büyük hapishaneymiş. Orwell'in "A Hanging" isimli bir makalesi var, İngiltere'ye döndükten sonra, 1931'de yazmış, yayımlanmış. Yaşadığı bir olayı mı anlatıyor, bilinmiyor. Ama yaşadıklarının etkisi ile kurguladığı kesin. İngilizcesini şuradan okuyabilirsiniz: orwell.ru



U Po Kyin: Kasabanın Doktor gibi yüksek mevkide yer alan bir diğer yerlisi. İkisi yerlilerin ulaşabileceği en yüksek iki mevkiyi işgal ediyorlar. Doktor işinde gücünde bir insanken, U Po Kyin bulunduğu yere dalavereyle gelmiş, sürekli rüşvet almış, işine yaramayan mevki sahiplerinin ayağını kaydırmış. Yakalanmamasını da iyi beceriyor. Beyazlar kendisinden gayet memnun, dalaverelerinden haberleri yok.

Kitap boyunca hedefi Doktor'un adını lekelemek. Böylece, Avrupalılar Kulübü'ne bir yerli alınacak olursa, beyaz bir dostu olan (Flory) Doktor'un değil, kendisinin seçilmesini sağlayacak. Asıl hedefi ise bir beyazla aynı seviyede bir makam elde etmek. Aynı zamanda dindar biri olduğu için, asıl hedefine ulaştıktan sonra kötülük yapmayı bırakıp, günahlarının kefalet olarak bi sürü pagoda (tapınak) yaptıracak. Böylece bir sonraki hayatında fare, böcek veya kadın olarak dünyaya gelmekten kurtulacak..

Orwell'in U Po Kyin tanımlamalarından biri şöyle:
Kurnaz olmakla birlikte, barbarca işleyen bir beyni vardı, önünde belirli bir amaç olmadan asla kafası işlemezdi; düşünmek adına düşünceye dalmak onu aşan bir şeydi.(15)

Doktor'a attığı iftiralardan biri ise şöyle:
Doktor, yalnızca bölücülükle değil aynı zamanda gasp, ırza geçme, işkence, yasadışı ameliyatlar yapma, körkütük sarhoşken hastalarını ameliyat etme, zehirleyerek öldürme, büyülerle adam öldürme, pagodada ayakkabılarını çıkarmama, et yeme, katillere ölüm raporu satma ve askeri polisin davulcu çocuğuna eşcinsel tekliflerde bulunma eylemleriyle de suçlanıyordu. Onun hakkında söylenenleri duyan herkes, Doktor'un Machiavelli, Sweeney Todd ve Marquis de Sade karışımı bir insan olduğunu düşünürdü.(166)(Orwell'i seviyorum)



Ma Kin: U Po Kyin'in dindar karısı. Kocası bütün planlarını bir tek Ma Kin'e anlatıyor. Kadın kocasının yaptıklarını hiç tasvip etmiyor ve bunu açıkça söylüyor. Adam "sen bu işlerden ne anlarsın kadın" deyip, zerre suçluluk duymadan daha çok gururlanarak, bu yaptığı pisliklerin hedefine ulaşmakta ne işe yarayacağını anlatıyor. Ma Kin'in bir adamın ölümüne sebep olduğu için kocasını suçlaması üzerine U Po Kyin'in cevabı şu:
"Eğer birileri cinayet işlemeyi seçtiyse bunun suçlusu ben miyim? Balıkçılar balık yakalarlar ve bu yüzden lanetlenirler. Ama biz balık yediğimiz için lanetleniyor muyuz? Elbette hayır. Nasıl olsa öldüklerine göre balıkları niye yemeyelim?"(285)

Kadın derin bir of çekip, kocasının iyi bir dindar olmayışına, sonraki hayatlarının sefalet içinde geçeceğine hayıflanmak dışında hiçbir şey yapmıyor. Belki yerli bir kadın olarak gidip kocasının planlarını cümle aleme duyursa bile dikkate alınmayacağını bildiği için, belki de Marx'ın dediği gibi din afyonunu yuttuğu için. Fakat kocasının konumu sayesinde de olsa, kitapta iyi konumdaki tek yerli kadın olan Ma Kin'i bu halde görmek, elbette insanın içini daha da karartıyor.



Ma Hla May: Flory'nin yerli metresi veya fahişesi. Aralarında sevgi yok. Arada bir sevişiyorlar ve Flory kadına para veriyor, hediyeler alıyor. Hatta Ma Hla May'ın başka bir yerli sevgilisi var. Fakat yozlaşmanın dibine vurmuş diğer yerliler gibi, yerli hayatını küçümsüyor, köle gibi çalışmak zorunda olan kendi halkının kadınlarına benzemekten deli gibi korkuyor. Beyaz bir adamın sevgilisi olmakla, aldığı hediylerle sınıf atladığını düşünüyor. Flory içinse bu ilişki pişmanlık sebeplerinden biri. Uyuşturucu gibi. Sevişme, sevgiyle dokunma/dokunulma ihtiyacını karşılıyor sadece. Fikirsel bir uyum olmadığı sürece Flory'nin mutlu olması mümkün değil. Kadının kendisini Flory'nin karısı diye tanıtmasını umursamayacak kadar da boşvermiş. Ta ki beyaz kadın Elizabeth kasabalarına gelene kadar. Flory Elizabeth'e aşık oldunca Ma Hla May'ı hayatından def ediyor. Kadın neye uğradığını şaşırıyor, aşkından ölüyormuş rolü yapıyor, Flory bu duygu gösterisini yemeyince, yerli toplumunda yeri olmadığını, onlardan biri gibi olmak istemediğini söyleyip yalvarıyor. Fakat Flory'nin kararlılığını görünce başbelası oluyor.



Elizabeth: İngiltere'de doğmuş, babası iflas edince annesiyle birlikte Paris'e gitmiş. Zengin yaşamına hayran. Polo, avcılık, ata binmek, golf, balolar gibi zevkleri var. Hiçbiriyle ilgilenecek kadar zengin olmasa, hatta sefalet içinde yaşasa da, durmadan dergi fotoğraflarına bakıp tatmin oluyor. En büyük hayali zengin biriyle evlenip dergilerdeki hayata kavuşmak. Sanatçı olduğunu zanneden annesinin aydın arkadaşlarından, sanattan, sanatın getirdiği sefaletten nefret ediyor. Annesi ölünce başka kimsesi olmadığı için amcasının yanına Burma'ya geliyor.

Flory ise İngiltere'de okumuş, Paris'te yaşamış bu genç kadının güzelliğine hayran kalıyor. O'nu olduğu gibi tanımak yerine, kafasında hayal ettiği versiyonuna aşık oluyor. O'nunla tehlikeli fikirlerini paylaşabileceğini, bi gün evlendiklerinde diğer beyaz kadınlar gibi acımasız bir memsahib olmak yerine, insanca yaşayacağını sanıyor. Yerlilerin eğlencelerine götürüyor. Avrupalılara iğrenç görünen fiziksel özelliklerine rağmen onların da insan olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Flory yıllardır o kadar içe kapanmış, kendi kendine konuşmaya o kadar alışmış, anlamlı bir diyalog kurmayı o kadar unutmuş ki, Elizabeth sıkılıyor mu, konuyla ilgileniyor mu, hiç anlamıyor.
Flory ise hangi davranışının kızı rahatsız ettiğini bir türlü anlayamıyordu. Yalnızca Burma'yı kendi sevdiği gibi sevmesini, oraya bir memsahib'in (kadın efendi) donuk, meraksız gözleriyle bakmamasını istiyordu! İnsanların çoğunun, yabancı bir ülkede ancak orada yaşayanları hor görerek rahat edebildiklerini unutmuştu.(144)

Aralarındaki ilişki, okuyucunun hemen anlayacağı şekilde anlatılmış: Rehber-turist ilişkisi.
Biri ülkeye yeni gelmiş, öteki orada uzun süre yaşamış iki insan biraraya geldiklerinde ikincinin birinciye rehberlik yapmaya başlaması kaçınılmazdır.(144)

Bırak evlenmeyi, iyi arkadaş olmaları bile mümkün değil. Hayata bakışları o derece farklı. Elizabeth aslında Flory'nin tiksindiği insanlardan biri. Fakat uzun zamandır beyaz bir genç kadın görmeyen Flory'nin gözleri kör oluyor. Toplumun baskısına farkında olmadan boyun eğiyor. Toplumun yani hem yerlilerin hem de beyazların ikisinin ilişkisini onaylayacağını biliyor. Bunları uzun uzun düşünmese de, artık hayal kurmaya bile cesareti olmayan bu adamın birden cesaretlenip aşkının peşinden koşması ancak bu altyapıyla açıklanabilir. Güzellik aşkının gözlerini kör etmesiyle değil.

Oysaki Elizabeth, Flory'nin durmadan "...aynı zamanda hem anlaşılmaz hem de rahatsız edici olabilen o "aydınlara özgü" konuşmalar..."a dalıp gitmesinden tiksiniyordu.(211)
Kitapta Flory gibi düşünen tek bir kişi daha olsaydı, direniş romanı olurdu. Yazar bundan kaçınmış. Arka kapakta doğacak olan bir aşktan bahsedildiği için, sahneye bir kadının girmesini bekledim durdum. Belki de kadın Flory'nin aşık olmasına değecek bir kadın olacaktı, Doğu'da kafası çalışan, düşünebilen bir kadın görme hasretiyle yandım tutuştum Elizabeth'le tanışana dek. Fakat olmadı.

Halbuki Orwell Insein Hapishanesi'nde çalıştığı sıralar arkadaş olduğu bir kadın vardı, Elisa Maria Langford-Rae. Sık sık muhabbet ederlerdi. Daha önce iki kez evlenmiş olan kadın, wikipedia'ya göre Edinburh Üniversitesi'nde hukuk okumuştu, gazetecilik yapmıştı, bi ara Türkiye'de Atatürk'ün sarayında kalmıştı. Sonra din değiştirip budist olmuş, Burma'da bir yerliyle Kazi Lhendup Dorjee ile evlenmişti. Elizabeth karakteri için Orwell bu kadından ilham aldı mı bilmiyorum fakat Flory kadar yalnızlık çekmediği bir gerçek. Ayrıca roman boyunca gözlerim böyle birini aradığını da belirtmeden geçemeyeceğim.



Verrall: Kasabadaki herkes Elizabeth'in koca bulmak için bu vahşi coğrafyaya geldiğini biliyordu ve beyazların en gençlerinden olan Flory ile ikisini birbirlerine yakıştırıyorlardı. Fakat elbette sonunda sahneye bir rakip çıktı. Kasabaya Verrall adında, yakışıklı, genç, umursamaz olduğu için karizmatik ve üstelik polo oynayıp ata binmeyi çok seven bir askeri polis geldi. Geçici görevle geldiği için ne zaman geri gideceğinin belli olmaması, Kulüp'te yaşlı beyazların muhabbetlerinden hoşlanmaması, disiplin aşkından dolayı kadın,içki gibi zevklerden uzak durup durmadan spor yapması O'nu hem itici hem de acayip karizmatik gösteriyordu.

...Verrall'in yüzü, istenmeyen yabancıları görmezden gelmek üzere özel olarak tasarlanmış yüzlerdendi...(223)

Elbette bütün zengin aile çocukları gibi yoksulluğun iğrenç bir şey olduğunu ve insanların iğrenç alışkanlıkları yeğledikleri için yoksul kaldıklarını düşünüyordu.(243)

Alıntılardan anlaşılacağı gibi, Elizabeth Verrall'i gördükten sonra Flory'yi defterden sildi. Daha yakışıklı olmasının yanında, maaşı da daha yüksek, saçma sapan aydınca konuşmalar yapmayan, sınıfına yakışır bir hayat yaşayan bir koca adayıydı Verrall. Bu durum Florymizi akıllandıracağına daha beter etti.



Kitabın eski kapaklarından...

Sanki kitabın tek derdi aşk, nefret, entrika filanmış gibi, şu kapaklara bakın:"Tropik bölgelerde aşk ve ihanetin modern klasiği!" Hani nerde emperyalizm, hani nerde sömürgecilik, köleler, entellektüelin yalnızlığı? Onlar satmaz be ablam...Kaç yılında basıldığını bilmiyorum ama belli ki Orwell ünlendikten sonra. 




Diğer alıntılar:

97 - ...çünkü pukka sahib'ler kahvaltıdan önce jimnastik yaparlardı – iğrenç!

192 – Yaşlı adam, önlerine geçip onları evine götürdü. Tepetaklak bir L harfi gibi tuhaf, kambur bir yürüyüşü vardı. Romatizmalarının ve küçük bir hükümet görevlisi olduğu için sürekli eğilip selam vermek zorunda olmasının sonucuydu bu.

219 – Deprem, bittikten sonra çok eğlenceli bir şeydir. O anda pekala bir yıkıntının altında da olabilecekken sapasağlam kurtulmuş olduğunuzu düşünmek sevinç verici bir duygudur.
228 – Yazgı kendi tarzında adil davranıyordu.

260 – Vicdani bir görevi atlatmaya çalışan kadınların o ışıltılar saçan, öldürücü parlaklığıyla konuşurken...

265 - ...Ko S'la, bekarların hizmetkarları için çok gerekli bir sanat olan efendisini uyandırmadan soyma sanatında ustaydı. (Efendisi sarhoşken)

321 – Kuşkusuz misyonerler onu bebekken yakalayıp vaftiz etmişlerdi; çünkü yetişkin yaşta Hıristiyanlığa döndürülen Hintliler, neredeyse hep sonradan dinlerini bırakırlardı.



Üslup hakkında ufak bir eleştiri:

Bazı romanlarda en çok dertlendiğim şey, sayfaların akıp gitmemesi. Bu o eserin edebi açıdan kötü olduğunu mu gösterir, yoksa ben "roman dediğin şöyle olmalı" gibi takıntıları olan bir insan mıyım? Bilmiyorum. Fakat bu romanın da bi türlü akıp gitmediğini, yazarın üslubunun beni genel olarak sıktığını fakat konuya ilgi duyduğum için sonuna kadar okumakta hiç zorlanmadığımı söylemeliyim. Halbuki Hayvan Çiftliği hiç böyle gelmemişti. Bir de kitabın çevirisine ısınamadım. "Hey dostum, lanet olsun" gibi Türkçe dublajlı film etkisi yaratan dil soğuttu. Karakterleri kafamda konuşturamadım, canlandıramadım.

09 Mayıs 2016

Film: Kollektivet

gözyaşının düşmesi sorunsalı üzerine bir film. gözyaşı ya hiç yaratılmayacak ya da o lanet olası göz pınarlarından birinden süzülecek, kaçış yok. ha sonra silersin, göz kızarıklığı zamanla geçer, makyajını tazelersin, hiç bi şey olmamış gibi görünür, o ayrı. ama asıl mesele o lanet olası gözyaşının varoluşudur. 

filmin adı: kollektivet. adından anlaşılacağı üzre kolleftiflik barındırıyor. başarısız bir kollektif  dünya daha mı görmek istiyorsunuz? hoşgeldiniz. şu çağda başarılı bi kolektivite göstermek çocuksu bi ütopya sayılacağı için olsa gerek, hiç yazmıyor yeni kitaplarımızda. imkansız. insan insanla birlikte barış içinde yaşayabilir mi? olmaz, duyguları var! ah bu duygular, bi kutuya koyup kilit altında tutsak, hatta toptan yakıp külünü denizlere savursak..? o da olmaz, hiç bir şey vardan yok olmaz, yok etmek allaha mahsus.

daha uzun anlatamayacağım, film güzel, derin ama kaybolmaya açık derinlerden de değil, o yüzden tam benlik. sanmayın ki solcu, sanmayın ki tarihsel, sanmayın ki sonsuza giden sessizliklerle dolu. danimarka romantik komedisi bile diyebiliriz. hollywood romantik komedisinden bi tutam fazla politika ve gerçekçilik içeriyor sadece. gerçi romantik komediyi ne diye tanımladığınıza da bağlı. ne romantik komediler gördüm, içinde komedi az, ne dramalar gördüm, içinde fikir yok. bunda hepsinden biraz var. dozunda mı? bilmem. (doz neydi?) bi danimarka filmi, ne kadar hollywood'a benzeyebilir ki?

spoiler: fakat o haber spikerinin gözyaşıyla verdiği savaş... sevdim, hayran kaldım, o civarda bi şey.



05 Mayıs 2016

Hollanda'daki Film Festivalleri

Hollanda'daki filmseverler için dev hizmet!

Olaylar şöyle gelişti: Pathe sinema kartımı iptal etmeye karar vermiştim çünkü orada gösterilen filmlerin çoğu gişe rekorları kıran ama aynı zamanda kıytırık filmler. Üstelik sinemaya gelmeden önce internette bulunabiliyor. Yani kafa dağıtmalık basit bir film izlemek istesem sinemaya gitmeme gerek olmadığını fark ettim. (Sinema salonlarının büyüsüne haksızlık etmek istemiyorum ama seçici olmak gerek, seçenek çok). Hele ki Pathe Arena'da gösterilen Türk filmleri... Kafalardan ibaret olan afişleriyle basit-komedi-romantik Türk filmleri geliyor sadece. Misal: Cem Yılmaz'ın gişe rekorları kırması beklenen Ali Baba ve 7 Cüceler'i geldi, başrolünde oynadığı, heyecanla beklediğim İftarlık Gazoz gelmedi. Niye? Çünkü öyle...

Neyse, sırf gişeye oynamayan filmleri ucuza izlemek için Cineville diye bir kart varmış burada da. Pathe kartıyla aynı fiyata olunca (19 euro) ondan almaya karar verdim. Bildiğim kadarıyla bütün festivallerde geçerli. Tek sorun, Hollandaca bilmemem. Bu durumda ya yine ABD ve İngiliz filmlerine mahkum olacağım ya da İngilizce altyazılı filmleri durmadan takip edeceğim. Dil sorunu biraz tereddüt etmeme sebep olmuştu lakin Haziran başında Türk filmleri festivali olduğunu görünce amaaan dedim, boşverdim,bu vesileyle Hollandacayla barışırım belki. 

Sonra "başka ne festival varmış" derken, edindiğim bilgiler boşa gitmesin diye tablo yaptım. 

Eski tarihlileri de yazdım ki, tekrar ederse yaklaşık hangi aylarda olur, tahmin edebilelim.

(NOT: En aşağıya da İngilizce altyazılı film izlenebilecek sinemaları ekliyorum.)

Buyrun:

TARİH FESTİVAL SİTE
18/04/15 PFFA (Palestinian Film Festival) http://pffa.nl/
27/05/15—14/06/15 Spanish Film Festival http://www.sinfincinema.com/
03-07/06/15 TranScreen Amsterdam Transgender Film Festival https://transcreen.org/
11—20/09/15 Film by the Sea International Film Festival (Vlissingen) http://www.filmbythesea.nl/
02—04/10/15 BFFE (Buddhist Film Festival Europe) http://www.bffe.eu/
28—30/10/15 Lift-Off Film Festival http://www.lift-off-festivals.com/
30/10/15 Freeride Film Festival http://www.freeridefilmfestival.nl/
03/12/15 Amsterdam Etnographic Film Festival http://amsterdamethnographicfilmfestival.weebly.com/
29—31/01/16 Human Rights Watch Film Festival https://ff.hrw.org/amsterdam
01—06/03/16 CinemAsia Film Festival http://cinemasia.nl/
06—13/03/16 DMFF (Dutch Mountain Film Festival) http://www.dmff.eu/
10—20/03/16 Roze Filmdagen Amsterdam LGBTQ Film Festival http://www.rozefilmdagen.nl/
16—20/03/16 CINEDANS Dance on Screen Festival http://cinedans.nl/
18—26/03/16 Movies That Matter Festival http://www.moviesthatmatter.nl/
06—10/04/16 Go Short-International Short Film Festival Nijmegen http://2016.goshort.nl/nl/
09—20/04/16 Filmisreal Film Festival (Middle East Films) http://filmisreal.com/wordpress/
14—24/04/16 Imagine Film Festival (Fantasy, scince fiction, horror, animation etc.) http://www.imaginefilmfestival.nl/
15—22/04/16 Scenecs International Film Festival http://www.scenecs.com/
19/04/16—07/05/16 Festival Cinema Arabe http://cinemaarabe.nl/
28/04/16—05/05/16 Beeld Voor Beeld Festival (Documentary) http://www.beeldvoorbeeld.nl/en
29—30/04/16 LISFE (Leiden International Short Film Festival) http://www.lisfe.nl/
05—26/05/16 Cracking the Frame (About Visual Arts) http://www.crackingtheframe.org/
25—30/05/16 ASFF (Amsterdam Spanish Film Festival) (Eng. subtitles) http://www.amsterdamspanishfilmfestival.com/
25/05/16—15/06/16 Fury! Punk Culture Film Festival https://www.eyefilm.nl/en/festivals/fury-punk-culture
27/05/16—04/06/16 RTFF (Rode Tulp Film Festival) (Turkish Films) http://rtff.nl/
05/06/16—28/11/16 Food Film Festival (5 different city, 5 days) http://www.foodfilmfestival.nl/
03—13/08/16 Pluk de Nacht Open Air Film Festival http://www.plukdenacht.nl/
18—27/08/16 World Cinema Amsterdam Festival http://www.worldcinemaamsterdam.nl/
31/08/16—04/09/16 BUTFF (Bmovie Underground&Trash Film Festival) http://www.butff.nl/
21—30/09/16 Netherlands Film Festival (Utrecht) https://www.filmfestival.nl
06—09/10/16 Camera Japan Festival (Rotterdam) http://camerajapan.nl/
14—16/10/16 Camera Japan Festival (Amsterdam) http://camerajapan.nl/
25—30/10/16 KLIK! Amsterdam Animation Festival http://www.klik.amsterdam/festival
28/10—06/11/16 LIFF (Leiden International Film Festival) http://www.leidenfilmfestival.nl
09—13/11/16 Noordelijk Film Festival http://noordelijkfilmfestival.nl/
09—13/11/16 ENFF (Eastern Neighbours Film Festival) (East European Films) http://www.enff.nl/
16—27/11/16 IDFA (International Documentary Film Festival Amsterdam) https://www.idfa.nl
25/01/17—05/02/17 IFFR (International Film Festival Rotterdam) https://iffr.com/
22—26/03/17 HAFF (Holland Animation Film Festival) http://www.haff.nl/

Films with English Subtitles:
- RIALTO: Her pazartesi Expat Monday: http://www.rialtofilm.nl/nieuw%20in%20rialto/films%20for%20expats/
- LAB111: http://www.lab111.nl/filmprogramma/ex-pats-cinema


NOT: Eksik festivalleri/İngilizce altyazılı film mekanlarını belirtirseniz memnun olurum, listelere eklerim. (I would be appreciated if you inform me about missed festivals/eng subtitled film saloons)

25 Nisan 2016

Bir Belgesel: Yallah! Underground

Dün bir belgesel izledim: "Yallah! Underground". Festival Cinema Arabe kapsamında gösteriliyor. Ifistanbul'da da yer almış zamanında.


Yönetmen Farid Eslam, 2009-2013 yılları arasında çekimleri tamamlamış. Yani Arap Baharı öncesini, esnasını ve sonrasını kapsıyor. Farklı Arap ülkelerindeki protest sanatçıların, ülkeleri, sıkıntıları, hayalleri ve sanat hakkındaki görüşleri yer alıyor. Tahmin edersiniz ki her kare, bizim sıkıntılarımızı hatırlatıyor.

Sanatçıların çoğu hip hop, rap, elektronik gibi farklı dallarda müzisyen. Bir de grafik tasarımcı var aralarında. Hepsiyle kendi ülkesinde, kendi yaşam alanında görüşüyor yönetmen. Bu arada film boyunca yönetmeni hiç görmüyoruz, sesini de duymuyoruz.

Dertleri malum: Diktatörlük, dinin baskısı, saçma sapan yöneticiler, özgürlüklerin kısıtlı olması, kadınların ikinci cins sayılması, müziğin bazılarınca şeytan işi sayılması, sanatın gereksiz görülmesi... Şarkı sözleri yüzünden hapse girme ihtimalleri yüksek. Tüm bunların üstüne, Türkiye'deki gibi bıkmışlık ve ülkeden kaçıp gitme isteği hakim değil. İsyan var, kalıp bir şeyleri değiştirmek için çabalamak istiyorlar. Başta istemiyorlardıysa bile, isyanlar sokaklara taştıkça umut dolmuşlar. Konuşmalarındaki değişimden, gözlerindeki parıltıdan anlayabiliyoruz bunu. Gezi'deki gibi. Bir şeyleri değiştirme umudu...

Devrim sonrasında Mısır'da Müslüman Kardeşler iktidarı ele geçirince tekrar asılıyor suratlar. "Belki müzik yapmamız tamamen yasaklanacak artık," diyorlar. "Bilmiyorum ne olacak. Belki yurtdışına kaçarım, hiç istemediğim halde. Müzik yapmadan yaşamamın anlamı yok çünkü. Belki herkese uyum sağlayıp yaşamaya devam ederim, bireyselliğimi tamamen unuturum..." diyor biri, sonra içindeki umudu çabucak öldürdüğü için kendine kızıp ekliyor "..ki bu bi seçenek değil. Kalıp savaşmaya devam etmem gerek..." Kafalar karışık. 2013'ten beri ne yapıyorlar? Bilmiyoruz ama internette aktifler hala, biraz kurcalamak yeterli, takip etmek için.

Arap Baharı hakkında çok bilgi vermiyor film, zaten bunu amaçlamıyor. Farklı düşünen azınlıkların halini gösteriyor bize. İyimser olan, sanat yoluyla insanları birleştirmeye çalışanların, kutupların yok olduğu, herkesin daha hoşgörülü olduğu bi dünyanın hayalini Arap dünyasında kuranların günlük hayatını, var olma çabasını gösteriyor. Bir taraftan hakkında tamamen yanlış bilgilerle donandığımız Arap ülkelerindeki günlük hayatı biraz daha yakından görmemizi sağlıyor.

Bir eleştiri: Bu insanların ekmek parasını nerden kazandıkları konusuna pek değinmemiş film. Bir belgeselci bu yönden eleştirdifilmi, fark etmemiştim, haklı bence de. Ekonomi de küçük bi dert değil. Üstelik yaşadıkları evler ve kullandıkları enstrümanlar da ucuz görünmüyordu.







Filmde yer alan sanatçılar: 

Amer Shomali
Donia Massoud
Hiba Mansouri
Mahmoud Radaideh
Mohamed Safi
İbrahim Farouk
Bruno Cruz
Walaa Sbait
Shadi Zaqtan
Ousso Lotfy
Ostaz Samm
Zeid Hamdan
Tamer Abu Ghazaleh
Karim Adel Eissa
Marc Codsi
Mayaline Hage
Maii Waleed Yassin



Not: Arapça ne güzel bi dil...
Not 2: Acılarımız o kadar ortak ki, Araplarda bizi görüyorum.
Not 3: Avrupalıların Arap merakını anlamaya çalışıyorum. Kendilerini mi görüyorlar benim gibi? Sanmam. Keşfedilmemiş bi hazine mi görüyorlar? Günah mı çıkartıyorlar? Medeniyet mi bu ilgiyi gerektiriyor?
Not 4: Akşam da Tunuslu sanatçı Ghalia Benali konserine gittim. Sanırım burada yaşarken kendimi en çok evimde hissettiğim anlardan biriydi. Seyirciler Arap, Türk, Avrupalı... Sahnedekiler de öyle, Benali Tunuslu, udi ve davulcu da esmer tenli yani Arap görünümlü, viyolonselci sarı tenli yani Avrupalı görünümlü... Salonun yarısı şarkı sözlerinden hiçbi şey anlamadan, anlayanlarla beraber coştu. Çünkü müzik bunu gerektirir. Çünkü ud konuşur, derdini anlatır, söze gerek kalmaz. Darbuka da "çok dertlendiniz, hadi artık, oturmaya mı geldik," der, omuzları kıpraştırır. Göçmenler olmasa Avrupa'nın çok sıkıcı olacağını düşünüyorum sık sık.




20 Nisan 2016

Kitap: Mecnun Kelebekler


Yakamı kaybettim ben. İki yakaya da sığamadım. İkisi de kabul etmedi beni, edilmedim. Ve bunu bir kitapla iyicene fark ettim: Mecnun Kelebekler

Yine çok etkilendiğim bi eserle coştum, anlatmak istediklerimi cümlelere dökemeyeceğim diye korkuyorum.


Kitabın Bana Söyledikleri:

Eskiden de karamsardım, ruhum daha gençken, ümitliyken. KAramsarlığa rağmen ütopyalarım da vardı. güneşli bir gün de, yağmurlu bir gün de mutlu edebiliyordu beni. Hayallerim vardı. Düşünüyordum. Düşüncelerim, keşfedişlerim değerliydi. Yapacaklarım vardı. Ne olduklarını bilmesem de. Düşüncelerimi uygulamaya koydum sonra. Önemsiz gördüğüm şeyler için çabalamayı bıraktım, herkesin kendini mecbur hissettiği hayatı reddettim. Okuduğum üniversitenin bana sunduğu mesleği reddettim. İstediğim işe girdim. İstemediğim bi işte çok çalışıp çok para kazanmaktansa, istediğim bir işte çok çalışıp az para kazanmayı tercih ettim. Kitaplarla içiçe olmak için. Oturup yazmaktan beni uzaklaştırmayacak bir dünya için.

O sıralar yaşadığım ev çok güzeldi. Bir tarafı sokağın altına bakıyordu, yarı bodrumdu, bir tarafı ikinci kattaydı, Önünde yüce bi incir ağacı vardı. Önümde İstanbul manzarasının bir kısmı seriliydi. Çayımı alıp balkonda oturmak da, hava soğuksa rutubetli odamda karanlıkta oturmak da huzur verirdi. Gecekondu evlerininin arasında biraz yürüdükten sonra ulaştığım yalı sokakları hiç çekici gelmezdi. Kaldırımları ve göğü delen uzun ağaçları vardı, bi tek onlar dosttu. Sanki o semtin zengin sahipleri o ağaçların kıymetini bilmezdi, tatlı bi yakınlık vardı aramızda, onlar benim saçımı okşardı yapraklarıyla, ben onların gövdelerini okşardım. Aralarından yürüyüp sahile inerdim. Sahil de benlik değildi. Suyla barışma çabalarımdı bunlar, Sonradan görme deniz özlemcisiydim ya, gidip sahil kenarında kitap okumaya, bi şeyler karalamaya çalışırdım. Halbuki benim yerim evimdi, odamdı. Rutubet kokusu olmadan, böceklerin, akreplerin, halıfleks altında sakin sakin gezindiğini düşünmeden ben benimle konuşamazdım. Tuvaletteki o kokuyu, bi şeylerin çürüdüğü hissi veren kokuyu duymadan ben ben olamazdım, çayın 2,5 tl den başladığı sahil kenarı kafeleri benim yerim değildi. Paramın olmaması değildi sorun, çirkinlerdi, sömürücülerdi, dışkısallardı.

Beyaz yakamı elimin tersiyle ittim, iterken de kendimle gurur duydum, kendimi sevdim. Fakirlikten ölsem de mutlu kalacaktım hiç olmazsa, kendimi satmayacaktım. Paramı kazanacaktım illaki bi şekilde.

Alışveriş merkezinde büyük bi kitapçıda çalıştım 3 ay. Mağazada çalışanların yarısından çoğu üniversite mezunu değildi. Ya iki yıllık mezunuydu, ya kazanamamıştı, ya liseyi anca bitirmişti, bi an önce çalışması gerektiği için hemen hayata atılmıştı. Bizim gibi lüksü yoktu onların. Şaşıyorlardı halimize, geçici çalıştığımızı düşünüyorlardı. Üniversite mezunu olup asgari ücrete tamah etmek, dile getiremeseler de aptallıktı. Biz de gülümsüyorduk onların şaşkınlığına. Yüksek lisans yapacakatık, onlar gibi düşünenlerin gönlünü etmek için. Daha fazla okumaya karşı değildi kimse. Ama bi kere beyaz yaka olduysan, sınıf atlama imkanın varsa, alt sınıfların arasında işin yoktu artık. Nankörlük etmemeliydin, daha fazla yükselmeyi düşünmüyorsan da hiç olmazsa yerini benimsemeli, yerinde saymalıydın.

Sevdiler beni. Kimsenin yapmadığı kadar hızlı ve hatasız kontrol ettim gelen kolileri. Mağazanın arkasındaki -hem çay ve yemek molası verdiğimiz hem montlarımızı çantlarımızı astığımız, hem de haftada 3 kez gelen kolileri yığdığımız küçük odada, kolilerin arasında kaybolup excel çıktılarından gelenleri kontrol etmeye bayılırdım. Yeni çıkan ve çok satılması beklenen bir kitaptan 20 tane var mıydı gerçekten? Saçma, sevmediğim türden bir kitapsa üzülürdüm. Sevdiğim bi yazarın yeni çıkan kitbından 2 tanecik gelmesine de üzülürdüm. Yapılmamış kocaman bi puzzle'ı andıran "Yeni Çıkanlar" rafında kaybolup gidecek, kimse görmeyecekti. Bi müşteri, benim gibi kaybolmuş bi müşteri bana bi şey sorarsa, "bak" diyecektim, "bu kitap da okunmaya değer". Bi şekilde araya sıkıştıracaktım, o kitabı satmak için, utana sıkıla da olsa daha fazla uğraşacaktım.

Mavi ve pembe çocuk kitaplarını hiç sevmeyecektim. İsimleri belirsizdi, yazarları belirsizdi, listede bulması zor oluyordu, en sona bırakıyordum. DisneyÇıkartma0001, DisneyÇıkartmaMavi00089 gibi isimlerle sadece benim değil tüm çalışanların en nefret ettikleri onlardı. Ayrıca onların rafları da hiç sevilmezdi. Sürekli dağınık olurdu. Düzenledikten 1 saat sonra aradığın hiçbir şeyi bulamayacağın şekilde dağılırdı. Sadece çocuklar değil, çocuğu kitap okusun diye çabalayan, kitap okuma kültürüyle hiç alakası olmayan az bilinçli anne babalar da aldıkları kitabın rastgele bir rafa konduğunda ne gibi sorunlara yol açacağını bilmezlerdi. Bilseler de üşenirlerdi. Bizim işimiz neydi? Hem çocukla uğraşırken zaten canlarıı burunlarına gelmişti.

Sonradan o rafları da sevmeye başladım. Diğer tüm raflar düzgün olduğunda, kendisiyle ilgilenmemizi isteyen bir müşteri olmadığında, boş durmaktan kurtarıyorlardı beni. Düzelt düzelt bitmiyordu. İnsansız bir işti. Ayrıca mavi ve pembe olmayan çocuk kitapları ne kadar güzeldi! Ne çok yoruluyordum gün sonunda... Aklıma bazı çocuk kitaplarını kazımış oluyordum, soran olursa bi şeyler önerebilecektim. Yetişkin kitaplarına nazaran daha kolaydı çocuk kitaplarını önermek çünkü çok vakit harcamadan, hızlıca göz atılabiliyordu. Tabi gençlik romanları hariçti. Onlarla haşır neşir olmama daha çok vardı.

Kitapları uzun uzun okumamız yasaktı. Müdür istemiyordu. Yapacak hiç bi şey yokken bile rafları düzeltiyor gibi yapmamız gerekiyordu. Kitaplara hızlıca göz atıp önerecek kadar bilmemiz yeterliydi. Her kitap hakkında fikrimiz olmalıydı. İsimlerini bir bakışta aklımıza kazımalıydık. Elimizde olan bir kitaba yok demek veya yeni çıkan ve çok ünlü olan bi kitabı hiç duymamış olmak affedilmez bir hataydı. Müdürün -en iyi ihtimalle- korkunç bakışlarına maruz kalırdık. Sonra sinirli sinirli konuşurdu kasa civarında. Bu durum sinirimi bozan ilk şey oldu. Kitapların sadece arkasını okuyarak nasıl fikir edinebilirdik ki? Boşken kitap okumanın yasak olmasının mantığı neydi?

Kolileri hep benim açtığımı söyledi sonra müdür. Çünkü en hızlı ve en iyi ve en gönüllü bendim bu konuda. Diğerleri dar alana tıkılı kalıp bitmeyen listelerle uğraşmak istemiyordu. Bense insanlardan kaçmak istiyordum. Çok satanlardan başka kitap almayan, o aldıklarını da okumadığından emin olduğum insanlara iki büklüm olmaktan sıkılmaya başlamıştım. O odada tozların arasında tüm gün boğulmayı tercih ederdim. Müdür de bunu fark etti. Benim asıl işim insanların olabildiğince çok şeyi satın almasını sağlamaktı. İnsan içine çıkmalıydım. Ömrüm boyunca bana en çok söylenen sözlerden birini daha okumuştum müdürümün gözlerinde. Çıktım.

Ben ondan soğudukça müdür beni sevmeye başladı. Sıkıldıkça kendime güvenim gelmişti. Beni sevip sevmemesi umrumda değildi artık. Mağaza bana dar gelmeye başlamıştı. Müşterinin istediği bir kitap sistemde var gözüküyordu fakat rafında yoktu. Arayıp arayıp bulamıyorduk. Beklettiğimiz müşteriye rezil oluyorduk. En büyük derdimiz buydu. Rakip zincir mağazaya gidiyordu sonra müşteriler. Elimizden kayıp gidiyorlardı. Bütün rafları tek tek kontrol ediyorduk her gün, sipariş olmasa bile. Bu işi de sevmiştim. Kontrol etmekle bitmeyecek bi iş vardı önümde. Yine de aranıp da bulunamayan kitaplar bi türlü bitmedi. Kara deliğe en çok benzeyen çocuk rafına vermiştim kendimi. En baştan bi düzenleme oturtmaya çalıştım. Fakat bunun için ortalıktan kaybolup durduğumu gören müdür yine tepki gösterdi. Peki dedim.

Ütopya olmaktan yavaş yavaş çıktı burası. Müdür, müşteriler, arada bi kontrole gelen müdürün üstleri, hepsi sinirimi bozmaya başladı. Aldığım paranın azlığı gözüme batmaya başladı. Hiçbi şeye yetmiyordu, sürekli ablamdan borç para alıyordum. Haftaiçi tatil yapmak, haftasonu çalışmak zorunda olmak beyaz yakalardan oluşan arkadaşlarımdan iyice uzaklaşmamı sağlamıştı ki görüşmeye çok da can atmıyordum. Fakat buna "mecbur" olmak kapana kısıldığımı hissettiriyordu. İki yaka arasında kalmıştım, beyaz yakalarla dertlerimiz uyuşmuyordu, onların şikayet ettiği mavi yakalardan biriydim. Bi kafede garsonun asık suratlılığına veya çayı azıcık tabağına döküp getirdiğinde laf etmelerine katlanamıyordum. Kimbilir ne derdi vardı garsonun... Anlamıyorlardı. Paraları çoktu, beyaz eşya satın alacak, yurtdışı gezileri hayal edebilecek kadar çoktu. Bana verilen sodexo kart aylık öğle yemeği masrafımı bile karşılamıyordu. İnsanlara satış yapmak düzgün giyinmeyi gerektiriyordu, kıyafete para ayırmak istemiyordum. İkinci el giymeye alışkındım fakat paspal görünmeyen ikinci el bulmak zordu. Müşterinin veya müdürün kıyafetime bakıp gözlerini devirmesini istemiyordum. İçinde çalıştığım devasa binada bütçeme uygun satın alabileceğim herhangi bir şey yoktu. Marketi bile her zaman alışveriş ettiğim marketlere göre çok pahalıydı. Tuhaf geliyordu, benim gibilerin var olmasını sağladığı şu koca bina, şu dönen devranda aslında satın alabileceğimiz hiçbi şey yoktu, yani bize yer yoktu!

Mavi yaka arkadaşlarımla da çok şey paylaşamıyordum. Geçmişlerimiz çok farklıydı. Kitap okumuyorlardı. İkinci el kitap veya kütüphane gibi kavramlarla ilgileri yoktu. Kitap lükstü onlar için. Okuyacak zamanları da yoktu. yorgunluktan uyuyup kalıyorlardı benim gibi. (İşe başlayalı ben de kitap okuyamıyordum zaten.) Kendimi onlardan üstün görüyordum. Onların yaptığı işle mutlu olacağımı hayal etmiştim hep, onların arasına girmeyi değil.

Bu sırada internetten bir iş teklifi geldi. Başka bir AVM'de, küçük bir çocuk kitapçısına görüşmeye davet ediliyordum. Sevindim, gittim. Dükkanın sahibi ve müdürüyle AVM'de lüks bir kafede buluştuk. Küçük bi yerdi, zincir mağazalarla savaşmak zorundaydı. Çocuk kitabı çocuk kitapçısından alınmalıydı. Gönüllülük üzerine kurulu bir işti. Yeni bir ütopya bulmuştum kendime. Üstelik maaşım artacaktı, üstelik evime yürüme mesafesindeydi yani yol masrafım da düşecekti. Hemen kabul ettim. Yine de sorguladılar: İşyüküm muhtemelen daha fazla olacaktı, hem müşteriyle ilgilenecek, hem kasaya bakacaktım, buna hazır mıydım? Hazırdım.

Çok zorlandım başlangıçta, çok hata yaptım. Acemi olduğum için affedildi. Boş kalmadım hiç, kaldıkça rafları düzelttim, çocuk kitapçısı olduğu için sürekli savaş meydanıydı burası, boş kalmak mümkün değildi. Kitaplara göz attım. Burada mutlaka kitap önerebilmek gerekiyordu. Anne babalar hep öneri bekliyordu, hepsinin çocuğunun ihtiyacı farklıydı. Kimisi ebeveynleri boşanmıştı, kimisi çok yalan söylüyordu, kimisi paylaşmayı bilmiyordu, kimisi kitapları sevmiyordu, kimisinin zihinsel bir hastalığı vardı, kimisi ingilizce öğrenmeliydi, kimisi elbecerilerini geliştirmeliydi, kimisi seküler ailesinin dinleri açıklayabilmesini istiyordu... Hepsinin yaşına ve seviyesine uygun kitap önermek gerekliydi. Burada öğrenecek çok şey vardı. Tüm kitapları okuyup, uygun olanların arasından mümkünse en pahalısını değilse ucuzunu satabilmek, olabildiğince çok satmak gerekliydi.

Zamanla kitapları da, kasayı da öğrendim. Yeni gelen kitapların kontrolünü depoya inip yapmak gerekiyordu. Bu yine insansız olduğu için bana göre en kolay işti. Aslında depo korkunç dağınıktı. Elden geçmesi gerekliydi. Dağınıklıkta yıpranan kitaplar vardı. Orada çalıştığım 6 ay boyunca elden geçirmeye hiç fırsat olmadı. Yetişemiyorduk işlere. Eleman azdı. Söyledim, müdür dikkate almadı, dalga geçti, tembel olduğumuzu ima etti. "Gençler çalışmayı sevmiyor, ben öyle değildim" demişti işgörüşmemizde. Benim için de aynı şeyi düşünmüştü, dükkana hayatımı adadığımı hissetmeme rağmen.

Müşteriler zincir mağazadakine göre daha zengindi ve çoğu kadındı. Zengin kadın fobimi burada edindim sanırım. Çocuğunun ve kendisinin en iyilere layık olduğunu düşünen bu kadınlar gün içinde rahat rahat AVM gezdiklerine göre çalışmıyorlardı. Ama tek seferde yüzlerce liralık alışveriş yapabiliyorlardı. Halbuki kitap dediğinin ucuz olanı da kıymetliydi. Onlarsa fiyatına bakmadan en süslü püslüsünü, en kuşe kağıtlısını alıyorlardı. Hizmetin de en kusur etmeyenini istiyorlardı. Yerlere eğilmeli, onların tüm azarlamalarına katlanmalı, her isteklerini anında yerine getirmeliydik. Durmadan bozulan dükkan bilgisayarı ve fatura kesemeyişimiz bizim suçumuzmuş gibi bizi azarlar, küçümserlerdi. Dükkanı dağıtmaktan, kitapları hırpalayıp hırpalayıp satın almamaktan hiç gocunmazlardı. "Sahibi olmadığın bir kitabın kapağını arkaya kadar katlamamalısın"dememişti kimse onlara. Zincir mağazada da en büyük endişe kaynağı olan "sistemde göründüğü halde raflarda bulunamayan kitap" sorununa hiç tahammül edemezlerdi. Nasıl olabilirdi böyle bi şey? Cık cık cık (işimizi düzgün yapmıyorduk). Bu müşterilerin patronun arkadaşı olma ihtimali vardı. AVM'nin en kuytu köşelerinden birinde olmasına rağmen bitmek bilmeyen bu müşteri kitlesinin sebebi patronun çevresiydi. O yüzden müşterinin sorduğu bir kitabın dükkanda olmaması en büyük korkumuzdu. Fatura sisteminin çalışmamasının bizim suçumuz olmadığını da söylemeyezdik müşteriye bu korku sebebiyle, patronu şikayet etmiş sayılırdık.

Birgün patron dükkandayken müşterinin "ne zaman gelsem fatura veremiyorsunuz, şikayet edeceğim artık" deyince, patron sıvışmak varken enayilik edip müdahil olma gereği duydu. "Haberim yok, en kısa zamanda düzeltiriz" dedi. İçimde bi şeyler hopladı. elim ayağım titremeye, gözlerim dolmaya başladı. Haberinin olmaması mümkün değildi, o kadar çok bildirmiştik ki merkeze... "Hem bakın bankamatikle ödediniz, nakit verseniz cebe mi atıyorlar diye şüphelenilebilirdi ama..." diye devam etti. Hırsızlıkla suçlanmamın ne kadar kolay olduğunu fark ettim. Tabi ki kendimi savunup suçsuzluğumu hemen kanıtlardım, fakat suçlanmak? Burda çalışmaktan başka bi şey yoktu hayatımda, ihanete uğradığımı, kısacası çok fena kullanıldığımı hissettim. Kimin için uğraşıyorum dedim. Nereye gitsem kazanırdım bu kadarcık parayı. Gün bitmedi. Nefret etmiştim hepsinden. AVM müşterisi olan herkesten, zengin olduğu için çalışmayan, çalışanın halinden anlamayan herkesten.

Sonra ayrıldım işten, yaptıkları haksızlıkları anlatan bir mail attım patronlara ve müdüre. Cevap vermediler tabi ki. Para kazanmak için işler aradım, iş görüşmelerine gittim, az paralı ne yaka taktığı belli olmayan başka işlerde çalıştım. Gittikçe daha çok tükendim. Bittim. Bu sürede hep yanımda olan biriyle evlendim. Şimdi koca parası yiyen yakasız bi evhanımı olarak evdeyim. Artık herhangi bi şekilde, bi yerde çalışmak benim için ütopya veya distopya, bilmiyorum. Korkuyorum insanlardan ve aynı kabusları tekrar yaşamaktan. Beyaz olsun, mavi olsun, tamamen tükendim. Yeniden doğmaya çalışıyorum, AVMlerin ve diğer dükkanların akşam 6da kapanabildiği bu Avrupa memleketinde, diğer Türklere bunun ne kadar doğru olduğunu savunuyorum.

Bunlar benim hep anlattığım şeyler. Çok kez kabuslarımda gördüm, önüme gelene anlattım, aylarca yıllarca dilimden düşüremediğim sıkıcı hikayelere dönüştüler. Bundan sonrası ufak bi aydınlanma:

Mecnun Kelebekler unutmaya başladığım bu zamanlarımı hatırlatmakla kalmadı, bir şeyi fark etmemi sağladı. Ütopyalarım olduğu zamanlarda parasızlık gözümü korkutmuyordu,  parasız ve mutluydum. Kitap okumak ve az bi parayla bok gibi bi evde, boktan kıyafetlerle yaşamak, lüks yerlerde hiç takılmamak güzeldi. Sonra mavi yaka bile sayılmayan bu işleri ve şimdi sırasını unuttuğum diğer işleri yaptım. Saygı duymadığım insanların kölesi oldum. Onlara hizmet ederken, onlara uyum sağlamak için giyimime özen göstermek zorunda kaldım. AVMlerde yemek yiyebileceğim dükkan yoktu, çok pahalıydı. hizmet ettiğim insanlarla aramda uçurum vardı.

Evimin rutubeti, güneş almayan odası, geceleri tuvalete gittiğimde ortaya çıkan, diğer zamanlarda da gizli köşelerde cirit attığını bildiğim böcekleri, tuvaletin ne yaparsan yap yok olmayan çürük kokusu, hatta incir ağacının balkona girmeye çalışan yapış yapış yaprakları bile rahatsız etmeye başladı. Rüzgarda bir evin yamalı çatısının uçup sokaktaki bir çocuğun üstüne düşmesi, çocuğun babasının sinir krizi geçirip arabasının camını parçalaması artık hayatın kendisiydi. Kitaplarda okumuyordum bunları, bunlar gerçekti. Fakirlik akıyordu sokağımızdan. Yan apartmanda bağırıp duran kafayı sıyırmış teyze artık komik gelmiyordu, iğrençleşiyordu gittikçe. Kışın sokağa adım atar atmaz gelen kömür kokusu nefes aldırmıyordu. İki adım aşağımızdaki yalılardan da, sokaklarındaki ağaçlardan da nefret ediyordum. Ayrıca ne kadar toplarsan topla dağınıktı ev, ne kadar temizlersen temizle yok olmuyordu böcekler, sadece saklanıyorlardı. Gecekondular delik doluydu. Evin altında insanın giremeyeceği boşlukta çöp, çamur ve pislik birikmişti, kimbilir neler yaşıyordu orada. Kombiyi ne kadar yakarsan yak ısıtmıyordu, yakmıyorduk biz de. Ve fakirlik üşümeyi gerektiriyordu. Ve bunlardan kurtulmak için para kazanmak için can atar olmuştum, yapamıyordum, nasıl para kazanacağımı artık bilmiyordum. Ütopyam kalmamıştı. Hayal kurmak artık kitabımda yazmıyordu. Tüm hayallerim kabusa dönmüştü. Hayal kurmadan, gerçeklerle yüzleşip beyaz yakalı işlere başvurmaya da zaten cesarteim kalmamıştı. Ne iş olsa yapardım fakat bu tür işlerde çok çalışıp az kazanmak zorundaydım. Kurtuluş yoktu. Tek başımaydım. Kollektifliklerden de nefret ediyordum.

Kitabı okurken o evi bi zamanlar ne çok sevdiğimi hatırladım. Aklımda sadece rutubet-böcek ve soğuğun kalmasının sebebini anladım. İki yaka da beni dışlamıştı, ikisine de ait olamamış ve bunun acısını o evde çekmiştim. Hayal kurabildiğim zamanlar böcekler barışmam gereken ufak bi problemken, hayallerim tükenince çaresizliğimin göstergesi oluyordu. Tuvaletin çürük kokusu parfümlü bi sıvıyla temizlenince geçerken, artık nasıl olsa tekrar geleceği için temizlenmesi gereksizleşmişti. Çalıştığım yerde mavi yaka olup, evde bu tür problemlerim olmasaydı, daha uzun süre dayanabilirdim. Fakat ev durmadan hatırlatıyordu bana müşterilerimle aramdaki farkı. Ve aldığım eğitim müşterilerime bu düzeyde değil, bi ofiste hizmet etmemi, daha yüksek maaş alıp bu lanet evden çıkmamı emretmişti. İsyan etmeseydim geceleri böcek korkusu olmadan uyuyacaktım hiç olmazsa. Bu ihtimali hiç düşünmedim. hiçbi şey düşünemedim. Sadece pes ettim. İşte aydınlanmam buydu: Reşitpaşa'daki o gecekonduyu sevmeyi neden bıraktığımı bu kitapla anladım.

Kitapla yaşadıklarım arasındaki bağı nasıl kurduğumu, karakterleri açıklamam, bikaç alıntı yapmam güzel olurdu belki. Fakat şimdilik burada bitirelim, yoruldum. Kitabı okuyanlar aradaki bağı mutlaka anlayacaktır. Şimdilik sır kalsın n'apalım.


Güncelleme: Kitaba Gelirsek...

Düşünme hastalığı olan  bir Filiz var elimizde. Gündelikçi yani temizlikçi. İşini yaparken, yürürken, otobüste, evinde, yemek yerken, giyinirken, yatakta, uyumaya çalışırken, insanlarla konuşurken, alışveriş yaparken birbirine bağlanıp duran düşüncelerden bir türlü kurtulamıyor. İçinde bir Filiz var ki, hiç susmuyor. Yüksek sesle dile getirse deli diye kimsenin ciddiye almayacağı düşünceler... O kadar çok konuşuyor ki içindeki kendisi, gerçek insanlarla konuşamıyor, donup kalıyor, dalıp gidiyor. Düşüncelerinden kurtulması için karşıdakinin bağırması gerekiyor. Yine de bir şekilde devam ediyor hayat.

Filiz'in temizliğe gittiği mekanlara gidiyoruz yazarla birlikte. Hepsinde farklı bir patron. Tam 10 farklı patronu var. Haftanın 6 günü çalışıyor, çarşambaları izinli. En çok haftasonu ofisi temizlemeyi seviyor. Çünkü hiç insan yok, patron başında beklemiyor. Diğer evlerde sürekli kontrol eden herbiri diğerinden ayrı bi terane olansahipleri var. Canları sıkılınca küçümsüyorlar, bi şeylere kızıp gündeliğinden kesiveriyorlar. Filiz cevap olarak yine dalıp gidiyor.

Filiz'in kızı var, Nilay, market kasiyeri. Derslere kafası bi türlü basmadığı için liseyi yarıda bırakmış. Hayatının kasa dıt dıtından ibaret olması ve ergenlik ve her şey üstüne üstüne geliyor. Genç yaşta yetişkin olmuş. Delirmenin eşiğinde gibi duran annesine -bazen bıksa da- göz kulak olması gerekiyor. Çünkü babası bırakıp gitmiş. Çünkü babası devrimci, özgür. Yani dışkısal olan her türlü maddi ihtiyacı olabildince en aza indirerek yaşamaya karar verivermiş. Bi de tabi Filiz'den, dalıp gitmelerinden, deliliğinden bıkmış. O da bırakıp gidivermiş. Filiz hala İsmet'in (devrimci kocanın adı bu) dönmesini bekliyor.

Bir de ot karışımlarıyla büyü yapan Vedia var. Filiz gibilerin ürkekliğinden beslenip neşe saçıyor. O'nun kör bir oğlu var, masum ve muhtaç. Koca adam. Vedia'nın bir de yeğeni var: Cemal. Gönül yarası olan, ne yapacağını bilemeyen, saf olmasa da temizlikten kaynaklı ürkek, sessiz bir ruh. Bir de Reis var, Reis-i Cumhur. Tebdili kıyafet dolaşıyor geceleri, halkın nabzını tutuyor sözde. Tek arzusu normal olabilmek aslında. İzole hayatından uzaklaşmak, kendisinden nefret eden insanların arasına karışmak ihtiyacı duyuyor, nefretlerini bi türlü anlayamasa da.

Kitaptaki her bi bölümde bu insanların birini takip ediyoruz. Hepsi bi şekilde düşünme hastası Filiz'e bağlanıyor. Biri Türkiye'nin yüzü diyor O'na. Ve istisnasız herkes bir çiçeğe benzetiyor O'nu. Kesinlikle neşeli bir çiçek değil, küskün, kurumuş, solmuş... Hepsi kafasına göre bi sıfat bulup yakıştırıyor Filiz'in fakir ve bi türlü çözemedikleri güzelliğine. Bi taraftan nefret edip bi taraftan çiçeğe benzetiyorlar. Dertli bile olsa, çiçeğe benzeyişini kıskanıyor gibiler.

Filizle Nilay'ın evinde biz de yaşıyoruz. Çünkü elektrikler yok. Nesnelere dokunarak ilerliyorlar. Gündüz gözüyle görseler bile öyle bir anlatıyor ki yazar, her nesneye dokunabiliyoruz. Yerdeki halının ipleri arasındaki saç tellerinden biz de rahatsız oluyoruz, mumla sigara yakmaya çalışırken çıtırdayan saçlarını umursamayan veya farkında olmayan Filiz gözümüzün önünde kolayca canlanıveriyor. Dolayısıyla buram buram alıyoruz fakirliğin, boşvermişliğin, ümitsizliğin kokusunu. Sabahların olmasının zorunluluktan başka anlamının olmadığı evlerden burası. Zorlukların sevgileri yok ettiği, sevgisizliğin her şeyi daha da zorlaştırdığı evlerden.

Ve markette Nilay'la birlikteyken de, Filiz'le temizliğe gittiğimizde de, zenginliğin her ayrıntısını inceleme imkanı sunuyor yazar bize. Sahiplerin tavırları, öncelikleri, eşyaları, kıyafetleri, konuşma şekilleri, günü öldürme yolları ve hizmet sunan kişilere bakış açıları... İşte bunları gördükçe anlıyoruz ki Nilay'ın ve özellikle Filiz'in sahip olduğu yaşam biçimiyle evindeki arasındaki o büyük fark hayatlarındaki zorlukların sebeplerinden biri. Belki Filiz'in düşüncelere dalmasının, insanlara karışamamasının, kendinden sıkılmasının, yaşamak istememesinin, daha doğrusu yaşamla ölüm arasında fark görmemesinin sebeplerinden biri, bu fark.

Bu farkı düşünmemek mümkün mü? Bütün gün çalışıp başkalarının pisliklerini temizlerken, kazandığın paranın onların gelirinin onda biri bile olmaması, bu paranın bi türlü yetişmemesi ve hepsinden önemlisi insanca muamele görememek....



Alıntılar:

26-Filiz düşünüyordu. Sabahtan beridir toplamadığı yatağının içinde bir sigara yakmış, sanki o sabah her şeyi düşünmek mümkünmüş gibi...Fakat her şeyi düşünmek istedikçe hiçbir şey düşünmediğini anlamak onu bitiriyor, sıkıntıyla bir sigara, bir sigara daha yakıyordu. 

27-"Bundan daha fazla ağlayamam" diye düşündü...

27-"Günler kısalacak,"diye düşündü. "Kısalsın," dedi, omuz silkti. "Bana ne? Erkenden akşam olsun, gece olsun daha çok uyuyalım."

29-"Patronlar hep böyle," dedi fısıltıyla. "Kel ve göbekli. İnce uzun olanlar yolun çok başında."

31-Hayır, sol ele yazı yazmayı, resim çizmeyi filan öğretmek yersizdi. Onun tembelliğine gerçek bir sanatkarmış gibi hürmet etmek demekti bu.

32-"Çok düşünüyorum," dedi, "bu böyle olmaz. Belki de artık hiç düşünmemek için evler, apartman daireleri değil, koskoca hanlar, hamamlar temizlemeliyim.

34-Hiçbir şey düşünmemeyi düşünmek düşüncelerin en beteri, en yorucusuydu.

44-Sözle ölmüyordu İsmet. Sözle belki çok yaşlılar, kalbi, tansiyonu, astımı olanlar ölebilirdi. Bir de kitaba düşkün olan hassas ruhlar. Onca kitap okumuş olan İsmet sözcüklere karşı aşılıydı. Çünkü onun okuduğu siyasi kitaplar bünyeyi kuvvetlendiren vitaminler gibiydi. Sözcükler dirençli, mantıklı, savaşçıydılar... O çocukken kitaptan ölen birini tanımıştı mahallede. Genç bir üniversite öğrencisi. Salim. Zayıf, uzun, sarı, gözü yerden kalkmayan bir oğlan diye hatırlıyordu onu. Çok şiir okumuş, bir gün dayanmamış, işte öyle öldü demişlerdi.

113-Bazı mumlar, bazı insanlar gibi dirençli değildi. Böylelerinin ışıkları da olmuyordu tam. Eğik gölgeler yaratıyorlar, korkuya, daha çok korkuya zemin hazırlıyorlardı. Bazı ışıklar bazı karanlıkları daha çok büyütüyordu. Onlar olmasa karanlık daha evcil bir şey olacaktı. Ama tam bir ışık gibi olmayan ışık, karanlığı derinleştirip devleştiriyordu...Bu, bu işte o mumlardandı. Bazı insanlar gibi, baştan kaybeden bir mumdu bu. alevle tatlı tatlı, yavaş yavaş erimeyecek, bir anda onun zayıf tabiatından güç alırmış gibi devleşerek mumu hızla yakacaktı. Dans edemeyeceklerdi...

114-Belki de işlerine bencilce ruhunu kattığından böyle oluyordu. Oysaki kendi ruhu... Sahici olan her şeye aldanıyordu, yolunda sessiz sedasız yürümeyi severek. Ve aldanarak yürüyordu.

115-Yaptığı işe kendini tam anlamıyla veren insanların halini görmüştü bu işte. Mühür vurulmuştu, iş yapanın eseri olmuştu.

133-Yağmuru severdi, biri onun için onun yerine ağlıyormuş gibi gelirdi ona. Biri onun için üzülüyormuş ve herkesi üzüyormuş gibi gelirdi.

160-Doğum ilkesiyle ilk kez karşılaşmış gibi şaşkındı...Fakat bunca devinim, sonra ölmek, sonra çılgınca yeniden devinim... Bütün bunlar ne içindi?

204-"Bir kapitalist" diyordu, "hem Allah'a hem de paraya aynı iman gücüyle inanamayacağından o parayı seçer. Ancak devrimci halk çocukları hem Allah'a hem de insana aynı anda inanabilir. Bunda bir çelişki yoktur." Bu tezini de kimselerle paylaşmıyor, içinde değerli bir hazine gibi saklıyordu. Çünkü erken açıklanan düşüncelerin kaderi sahiplerininki kadar kötü olurdu. Ancak dini, devrimciliğin bir karşıtı gibi sunmak ona hiç mi hiç doğru gelmiyor, hatta toplumu okuyamamanın bir sonucu olarak görüyordu.


211-İçindeki yaşlı kadını dışarı çıkarmışlardı işte.

212-Kar yağar gibi bombalar yağarken gökten, haberlerde gördüğü kadınların beddualarını, Allah'a açtıkları ellerini düşündü. Orada her şey yıkılmıştı ve hep bebekler, bebekler doğuyordu. Ahir zamanın geleceksiz bebekleri ağlaşıyorlardı. Üstlerinde bir dam bile olmayan ana babalar nasıl da sevişiyorlardı?

216-Filiz o an boş, bomboş bir günü düşlemişti.

217-Böylelikle sır olmayan bir sır nefret tohumlarıyla birlikte serpilip büyüyerek...

220-Çünkü Vedia hayatta hiçbir işe yaramasa da alışkanlık yapanlardandı.

220-...öyle çok konuşuyordu ki, yine de yorulup başı ağrımıyordu.

233-Nefretlik bir görüntüydü, fakir.

234-(AVM'den bahsediyor) Fakat asıl işlevi insanların zenginliğe teşvik edilmesi olduğundan görevini bir süre başarıyla sürdürmüş, çevre insanının gözüne gönlüne doygunluk, kalplerine se mutsuzluk aşılamıştı. Bu, ahalinin daha önce tatmadığı türden bir mutsuzluktu. İçleri kıyılıyor, artık yaşamı da pek anlamlı bulmaz oluyorlardı. Kapısından ağlayarak, höykürerek çıkan çocuklar ve kadınlar görülmüştü. Çocuklar ellerindeki pamuk şekerleri atıp tepiniyordu yerde. Gözlerini sanki bambaşka bir hayatın ışığı bürümüştü.... Filiz çevresinde bu alışveriş merkezi yüzünden hırslanarak zengin olmaya çalışan kimse de tanımıyordu. Dolayısıyla merkezin işlevi kendi kendine tükenmiş, yatakta ölümle pençeleşen bir ağır hasta gibi gönlünün mumu sönmüştü.

235-Işıklar dünyasında alınan her biçim onu bezdiriyordu. Karanlığın şekle gönül vermeyen bir gururu, ağırbaşlılığı vardı.

237-Filiz hırsla tuşa bastı, telefon ekranı karardı. Sigarayı çantaya, telefonu da yere attı, tam ezecekti ki; aklı başına geldi...

238-Filiz bir insanın işinin hem var hem yok olması durumunda neler hissedebileceğini bilemedi.

239-Filiz mankenlerden belli belirsiz ürküyordu. Gizli bir amaca bağlanmış, donuk bakışlı robotlar gibiydiler. 

239-İflasın çürük kokusu duyuluyordu her yerde. Boşa çıkan umutlar, kazanma hayalleri, allı pullu ışıklar altında sabahtan geceye çalışan onca insan, onların alınmayan son maaşları, aileleri, çocukları. Çark durmuştu. "Bu İsmet'in bahsettiği şey değil miydi?" diye düşündü. Her zaman çarkın durmasını isterdi. Ama neticede dünyamız koca bir çark değil miydi? Yoksa İsmet gizli gizli kıyameti mi özlüyordu? Peki o son gıcırtı ne zaman duyulacaktı?

242-Bu kısacık günlerin ve upuzun gecelerin olağanüstülüğüne dayanamıyordu artık. O, bitmeyen geceleri sevse de intihar eden kadın gibi nicesi günün ve gecenin denge içinde olduğu bir hayatı özlüyor, hemen gelmeyeceğini adları gibi bildikleri bu hayatın özleminden deliriyorlardı. Güzel bir bahar sabahını görmek için neler vermezlerdi ki?

259-...çok yaşamakla neyi öğreniyorduk ki? Tecrübe ancak ölmemeyi sağlarsa tecrübeydi.

260-Çatısı olmayan binalara güvenmemek gerekli, diye düşündü. İki yana eğimli, kırmızı kiremit çatılı bir Adliye Sarayı'nde belki her şey daha farklı olurdu.

294-"Ben buraya iş yapmaya değil, oturmaya geldim," dedi Filiz gururla.

296-"Bu bilinç buna nereden geldi acaba?"



Not
Bu konuyla ilgili Ahu Öztürk'ün yönettiği bir film var, Toz Bezi. İzlemedim henüz, merak ediyorum. Diğer meraklılara duyurmuş olayım. Fragmanı da şu:



15 Nisan 2016

Lanet Olası İyi Film: Çoğunluk


Çoğunluk'u izledim, kendime gelemiyorum. Az buçuk düzgün olan psikolojimin içine etti. Hakkında okuduğum, piyasada bol bol bulunan yazılara benzemeye çalışan bi yazı daha yazmak lazım aslında, öyle derin bi didikleme gerektiriyor film ama fakat lakin hiç halim yok. Diyecek bi şey bırakmamışlar ki. Sessizlikle anlatmış her şeyi film. Diğer çoğu festival filmi gibi sıkıcı sessizlikle de değil. Ne olduğunu anlatmayan, "sonrasında kesin önemli bi şey olacak" dedirten ama hiçbi şey olmayan, sanat olsun diye aralara serpiştirilen sessizliklerden de değil. Ahh, içim şişti. 

Ataerkil düzen, erkeklik, adam olmak, iktidar, güçlü olan başkasını siksin düzeni....

(Spoiler: Sonunda silahı çekip babasını vuracağını düşündüm hep, kendimi buna hazırlamıştım. Hiçbi şey yapmaması, her şeyin aynen devam etmesi daha da yorucu, vurucu oldu. Ah be...)

Öyle bi içimi döküp rahatlayayım dedim ama olmuyor. 3 tane feel good movie izlesem anca toparlarım herhalde.

Bu plastik sandalyelerden, bu televizyonlardan, bu lezzetli ama muhabbetsiz sofralardan, bu suratsızlıktan, bu cahillikten, bu cahillikle gurur duymaktan, bu nefretten, nefret ederek, ezerek güçlenmekten, bunlara rağmen ışıl ışıl para kazanmaktan, vatana millete hizmetten, ailesine çoluğuna çocuğuna bakmaktan, gri manzaralardan, arabayla dolaşmalardan, inşaatlardan, iş konuşmaktan... hiç kurtulamayacak mıyız?

(Aha bu da spoiler: İnsan gibi konuşmaya geldiği halde dilenci muamelesi gören, dayak yiyen Erkan Canlar, yaşamayınız. )

11 Nisan 2016

O Kadınlar

Dün durup dururken şu kadınla karşılaştım, Rembrandtplein'de, Art Market standları arasında:



Bi şeyler anlatacak gibiydi, anlatmadı. Durmadan konuşur gibi de bi hali vardı halbuki. Yanındaki resimlere bakmak için yaklaştım. Benimle bi derdi vardı kadıncağızın, neydi, öğrenmem lazımdı. Bol bol insan vardı standda, bayılırım. Üstüste çıkmış, oraya buraya bakan portreler. Çizgiler çok net gibi ama aynı zamanda belirsiz gibi. Tam sevdiğim gibi. Temiz kağıt rayıp bulmaya üşenmiş de gazetelerin üzerine çiziktirivermiş gibi... Bi şeyler tanıdıktı.. Kartpostalların olduğu albümleri kurcaladım. Şu kadın çıktı karşıma bu kez de:



Anladım ki öbürünün asıl diyeceği bu resimmiş. Haber vermiş albümde gizlendiğini. Al götür diyor, sürekli yanında dursun, diyor. Dinlemeyeyim, kıçıkırık bi resim güzelinin gazına gelmeyeyim dedim, tur attım diğer standlarda. Olmadı, geri döndüm, yaşlı kadın hala beni bekliyordu. Sigarası sönmüş, yenisini yakmıştı.

Ressamla muhatap olup fiyatını sormak, para vermek, paketlenmesini beklemek o kadar anlamsızdı ki o an... Beni bekleyen bi kadın vardı bu kağıtta, bi an önce alıp gitmem, O'nunla tanışmam gerekliydi sadece. Ama tabi ki ressamcağızı korkutmadım, paketlenmesini bekledim. Muhabbet etmek ister gibi bakan gözlerine gülümsedim. Acelem vardı, ressamın resimle arama girmesine müsaade edemezdim, yeterdi bu kadar lagaluga!

Ressam: Mimi Ventura. Şimdi tekrar görsem güzelce bi sarılırım, bi güzel teşekkür ederim beni bu iki resimle tanıştırdığı için. Bitmesin yaratışı.
www.mimiventura.com/




08 Nisan 2016

Yemek Tarifi Geliyor: Sebzeli Tavuk Sote

Sosyolojik, kitaplı, filmli, az buçuk karizması olan bloğumun karizmasını çizmek, evhanımı olduğumu çaktırmak gibi büyük riskler alarak bloga yemek tarifi yazmaya karar verdim. 

Yemek yapmakla aram pek yok açıkçası, yapma zorunluluğu olan her şeye gıcığım olduğundan olsa gerek, yemek yapmak da sık sık nefretimden payını alıyor ve öğünlerim peynir ekmekle geçebiliyor. Bunun sebebi, küçüklüğümde annemin mutfak işi, el işi, ev işi gibi bi kadının becermesi gerekli görülen her şeyi kafama zorla sokmaya çalışması olabilir. Veya tembel bi insan olmam da olabilir. Fakat mutfak denen yer temiz tutulması gereken (böceklenir yoksa), su/kahve vs tedarik eden ve acıkıldığında "off ne yesem" denilen yer benim için çoğunlukla. 

Fakat bunun şöyle bi iyi yanı var: Çoğunlukla nefret edilen her eylem gibi, uzak durulduğunda kendini özletiyor kerata. Arada bi ilham geliyor, yemek yapmak istiyorum. Tezgahı güzelce temizleyip, önlüğümü boynuma geçiriyorum, ilhamı stabil hale getiren müziği açıyorum -ki bu müzik güne, havanın rengine, ruh halime göre değişebiliyor, bugün Onur Akın'dı mesela, enteresan-, alkollü/kafeinli içeceğimi de yanıma alıp sakince başlıyorum. 

Bazen kafama göre gidiyorum, bazen internetten tariflere bi göz atıp, kafama göre yeniden şekillendiriyorum. 

Bugün internetten havuçlu mantarlı tavuk sote (çünkü evde bunlar vardı) tarifi bakarken aklıma geldi, bu sefer fotoğraflarını çekip yazı hazırlayayım dedim. Belki kanatlikedi'de yayınlarım, belki yemek tarifi sitelerine satar, paraya para demem. Hiç olmazsa "ben bi tavuk yapmıştım ya, güzel olmuştu, nası yapmıştım acaba?" deyince açıp bakabileceğim bi yer olur... 

Açık konuşalım, tarifi satmayı düşündüm, o işte yok denecek kadar az para var, hele ki benim gibi arada bi düzgün yemek yapan insanlar için... Ben de üç kuruş için yarime ihanet etmeyeyim dedim, kürkçü dükkanına döndüm.

Başlayalım o zaman...



Sebzeli Tavuk Sote:

Yanında başka yemek yoksa 3 kişilik
Pilavla birlikteyse 4 kişilik
Hayvan gibi açım diyorsanız 2 kişilik
Çok aç değilim ama çok yapayım, yarına da kalsın diyorsanız 4 porsiyonluk

Malzemeler:

400 gr tavuk göğsü
1 kase havuç konservesi (220gr)
Yarımşar tane sarı, kırmızı ve yeşil, etli dolmalık biber
3 diş sarımsak
1 orta boy soğan
250gr ayıklanmış doğranmış mantar
4 yemek kaşığı sıvıyağ (sanki tek tek kaşıkla koymuşum gibi çek pampa)
1 yemek kaşığı salça
Tuz
Karabiber
Pul biber
Nane


Hazırlanışı:

1. Tavukları yıkayıp küçük küçük doğradım. Derin, geniş ve kuru bi tavada sıvıyağ kızdırıp tavukları kısık ateşte kapağı kapalı olarak pişirmeye başladım. 


2. Tavukların rengi pembeden beyaza dönünce ayıklanmış ve doğranmış olarak satılan mantarı üstüne ekledim. Ayıklanmış mantar bulamazsanız mantarı nasıl ayıklayabilirsiniz? Ben de bilmiyorum. Şimdilik sadece mantarsız yapmayı önerebilirim.



3. Soğanları soyup yarım hilal şeklinde doğradım. Şekli çok önemli değil, bütün bütün atmayın yeter. Mantarlar da pişmeye başlayınca soğanı tavaya ekledim. Bu sırada altı hep kısık ateş ve kapağı kapalı.




4. Şimdi biber zamanı. Dolmalık biber şeklinde ama kesinlikle biber dolması yapmaya uygun olmayan bi biber türü bu. (Şöyle) Çünkü çok etli ve tadı da şekerli gibi. (Anneciğim zamanında zorla öğretmişti: Biber dolması için ince kabuklu biber gerekirmiş. Gurbet ellerde dolmalık biber bulmak zor olduğundan yine de denemiştim bi keresinde, olmamıştı.) 3 renk bir arada satılıyor. Türkiye'de de bazı marketlerde görmüştüm. Bunlardan bulamazsanız, renk olsun derseniz, kapya biber denen kırmızı biberden de katabilirsiniz.



Biberleri de küp, dikdörtgen prizma vb şekillerde doğradım, soğanlar azıcık pişince tavaya ekledim. Mantığım basit: Bir önceki eklediğin şey birazcık pişince, yenisini ekle.



5. Sırada havuç var. Burada kavanoz içinde konserve havuç satılıyor. Soyulmuş, doğranmış, pişmiş. O yüzden havucu en sona, yani biberin pişmesinden sonraya bıraktım. Elinizde pişmiş havuç yoksa normal havucu soyup küçük küçük doğrayıp biberle birlikte eklemeniz daha doğru olabilir.




6. 3 diş sarımsağı da soyup her dişi 3-5 parçaya bölüp tavaya ekledim. Ağza gelen pişmiş sarımsak tadını seviyorum. Sevmeyenler daha minik minik doğrayabilir.




7. Yaklaşık 2 yemek kaşığı salça koymuştum, bana fazla geldi, fazla kırmızı oldu. 1 yemek kaşığı yetebilir. Salçayı katıp malzemeyi çok parçalamadan hafifçe karıştırdım. 


8. Sebzelerin, tavuğun ve mantarın saldığı su salçayla birlikte gözden kaybolunca hemen su kaynatıp ekledim. Yaklaşık 1 su bardağı. 



9. Son olarak 3 çay kaşığı tuz, azıcık karabiber ve pul biber, 1 çay kaşığı kadar da nane ekledim. Kapağını kapatıp altını iyice kıstım. 10 dk kadar da öyle pişirdim. 

Üfleyip tadına baktım, bence olmuştu, gideri vardı yani: 


Uvv beybi, sanatlı fotoğraf..


Not: Olur da okuyan olursa yorumlarınızı beklerim. Hani "o öyle yapılır mı hiç!" olur, "aaa ben de yaptım bi boka benzemedi", olur, "aaa hiç yakışıyo mu sana böyle terbiyesiz laflar", olur, "ben de yaptım seninkinden güzel oldu", olur... Her türlü yoruma açığım. Hatta "gündem bu kadar yoğunken ne boş işlerle uğraşıyosun" olur, "yav sen çok boş kalmışsın ehehehehe" olur, "bunun için mi okudun sen?" olur.... Saftiriğim ya ben, her türlü yoruma açığım. 


İnsan nası her türlü yoruma açık olur ya, bırak allasen... İnsan gibi yorum yapın len!